22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 732

Yaşar Nuri Öztürk

Yaşar Nuri Öztürk haricinde herhangi bir hocadan şuna benzer bir ifade işittiniz mi?

“İslam dini milletin hakkını yiyen, gasp eden, haram yiyenin (fıkhi ifadesiyle ‘gulül suçlularının’) cenaze namazı kılınmaz diyor. Milletin malını talan edenin, yiyenin dini imanı olmaz, Onun cenaze namazı da kılınmaz. Hz. Peygamber kılmamıştır. Bu kişilerin cenaze namazı kılınmaz, hatta onların katıldıkları saflarda, girdikleri camilerde namaz kılınamaz.”

Hadi bu hükmü anlatamadılar, peki “bu verilen hüküm yanlıştır” diyebilen bir hoca var mı?

Bu hüküm yanlış değilse, bugüne kadar neden sadece Yaşar Nuri Öztürk tarafından dile getirildi?

***

Evet, bu dünyadan bir Yaşar Nuri Öztürk geldi, geçti. Seveni de, kızanı da çok bir din bilgini ve hoca idi.

Bütün fikirlerine katıldığımı söyleyemem. Özellikle “reenkarnasyon” ve “deizm” konusundaki fikirleri aklıma ve gönlüme yatmadı. Özel hayatı da kendisi ve yakınlarını alakadar eder.

Aktif siyasete girmesini de hata olarak değerlendiririm. Çünkü toplumun bütün kesimlerine hitap eden kanaat önderlerinin siyasete girmesinin Onların etki alanını azaltacağını düşünürüm.

Benim değerlendirmem O’nun bilim adamı vasfı ve “Kur’an’daki İslâm”ı anlatmak cehdi, insanımızı “Kur’an’ı Anlamaya Doğru” aydınlatmak ve “Allah ile Aldatmak” fiilini işleyenlere karşı “Çıplak Uyarı” yapmak mücadelesi hakkında olacak.

Yaşar Nuri Öztürk İslam dinini iyi bilen ve Müslümanların son birkaç yüzyıldır içinde bulunduğu sıkıntıların dini, felsefi temellerini iyi teşhis etmiş bir büyük bilim adamıydı.

Dahası, özünden yani Kur’an’dan koparılmış din anlayışına karşı amansız bir mücadele verdi. Yerleşik birçok tabuyu yıkmak gibi tarihi bir görevi yerine getirdi.

İlahiyat Fakültelerimizden yetişmiş birçok bilim adamı Onunla benzer görüşleri savunuyordu. Ama sessiz,  kitlelerin önyargılarından ürken, yumuşak üsluplu bu hocalar toplumda bir zihniyet değişikliği yaratmada Yaşar Nuri Hoca gibi etkili olamadı.

Mesela Prof. Dr. Mehmet Aydın gibi hocalar “Namazların cem edilmesi, çoraba mesh edilmesi, farklı mezheplere uyulabilmesi, İlahiyat Fakültesinde okuyan kız öğrencilerin ders esnasında -özel günlerinde olsa bile- Kur’an-ı Kerim’i eline alıp okuyabilmesi” gibi konularda Yaşar Nuri Hoca’dan farklı düşünmüyordu, hatta daha radikal içtihatlarda bulunuyorlardı. Fakat Onlar “Yaşar Nuri dinden çıktı” diyenler tarafından çok saygı görüyordu.

Yaşar Nuri Öztürk keskin dili, sert üslubu ve vicdanları sarsan tarzı ile farklı ve etkili bir din adamı oldu.

Dini hayatımıza girmiş “uydurulmuş İslam” anlayışı içindeki kitlelere “Kur’an’daki İslam’ı” anlattı. Bir kesim tıpkı Bakara suresi 170. Ayette anlatıldığı gibi tepki gösterdi. “Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola (geleneğe) uyarız” dediler. O’nu küfürle, dinden çıkmakla itham ettiler. (“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’, denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”)

Muaviye’den sonra “İslam Dinini insan hakları, zulme karşı mücadele, çalışkanlık, dürüstlük, okumak gibi bütün değerlerinden tecrit edilerek, sadece namaz kılma dini haline” getirilmesini eleştirdi. Bu vakıayı keskin üslubu ile “Namaz bu ümmetin başına bela edilmiştir. Çünkü… Bu ümmete yapılan, bütün kötülüklerde Namaz ve camii kullanıldı, alet ettiler” cümleleri ile ifade ederek zihinleri ve vicdanları sarstı.

“Atalarının izlediği yola uyanlar” hemen “Yaşar Nuri namaza karşı” diye anladılar, anlattılar.

Hazreti Peygamberin belli şartlarda uyguladığı namazların cem edilmesi kolaylığını anlattı. Günümüzde işyerlerinde namaz kılma zorluğu olanların, önemli toplantılardan çıkamayanların öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek (cem ederek) namazlarını kılabileceğini söyledi. “Yaşar Nuri beş vakit namazı üç vakte indirdi” dediler.

Alıştığımız hoca tipleri genellikle ya Atatürk’ü sevmez veya Atatürk’ü sevdiğini açıkça söyleyemez. Yaşar Nuri Öztürk bu konuda da çok farklıdır. Atatürk’ün “tam bağımsızlık” ve “akılcılık” ilkelerinin önemini en iyi idrak eden bilim adamlarından biridir.

Yaşar Nuri Öztürk iki Mustafa’ya, Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa ile vatanımızın kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e sevgi ve saygısını her fırsatta dile getirdi.

Teşhisi doğrudur: “Mustafa Kemal emperyalizme karşı İslam dünyası için stratejik bir reçete ortaya koyuyor. Dincilerin Mustafa Kemal’i dinsiz göstermek için kullandığı bütün sloganlar, İngiliz gizli servisi tarafından üretilmiş. Türkiye’nin başına Ermeni Soykırımı yalanını saranlar ile Atatürk’ün dinsiz olduğunu içeren sloganları üretenler aynı adamlar.”

“Batı’nın namert planına müsaade etmeyen bir tek adam yetiştirmiştir Ortadoğu. O da Mustafa Kemal. Onun için Atatürk’ten nefret ediyorlar.”

“İki tane din var, Mustafa Kemal bunlardan gelenekçi hurafe dinine karşı.” “Atatürk’ü İslam’la bağdaşır gösterdiğiniz anda BOP çöker. BOP’un yok olmaması için Atatürk ile İslam koparılmak isteniyor.”

Yaptığı hizmetler ve Kur’an-ı doğru anlamak için verdiği eserlerin değeri ölümünden sonra daha da çok anlaşılacaktır. Zihinlerimizde ve gönüllerimizde bıraktığı derin izler, dini anlama ve yaşama tarzımızı etkilemeye devam edecek.

Kendisinden çok şey öğrendiğim Yaşar Nuri Hoca’ya Allah’tan rahmet diliyorum.

*******************************************

Ey Bahçeli. Seçimden Kaçış Yok

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli olağanüstü kurultaydan kaçmak için her aşamada “artık bu kadar da olmaz” denilen hamleler yapıyor.

Bu defa has adamı eski Ordu milletvekili Cemal Enginyurt‘a, üst kurul delegesi sıfatıyla, “19 Haziran’daki olağanüstü tüzük kurultayının iptali için” dava açtırdı. Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin verdiği “ihtiyati tedbir” kararı ile 10 Temmuzda yapılacağı açıklanan kurultay zora girmiş oldu.

Böylece “Gemerek rezaletine” bir halka daha eklendi. Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi kongre tutanakları, delege listeleri gibi dosyada tek delil yokken “tedbiren durdurma” kararı verdi. Bir kişinin talebine uydu. 660 delegenin oybirliği ile aldığı kurultay kararlarını geçersiz hale getirdi.

Olaydaki demokrasi ayıbı ve hukuk garabetini bir yana bırakın. MHP Genel Merkezi “19 Haziran kurultayını yargıya götürmeyeceği” açıklaması yapmıştı.

Bahçeli şimdi “valla ben dava açmadım, Cemal Enginyurt açmış” mı diyecek?

***

Demokratik bir ülkede olsa olay son derece basit bir şekilde çözülürdü.

MHP 1 Kasımda yapılan seçimlerde büyük bir yenilgi aldı. Bundan sorumlu olan parti yönetiminin yapacağı şey ya istifa etmek veya kurultayı toplayıp güven tazeleme talebinde bulunmaktır.

Devlet Bahçeli ve ekibi hukuki zorlamalarla yedi aydır bundan kaçmayı başardı.

Bahçeli ve ekibi bir yedi ay daha kaçamayacaklarını, eninde sonunda delegenin önünde hesap vereceklerini elbette bilirler.

Ancak bu kadar rezaleti göze aldıklarına göre onların iradelerini de aşan bir durum var.

Elbet MHP’de değişim yaşanacak.

Ancak bu arada bir baskın seçimle AKP’nin “Başkanlık” ve “yeni Anayasa” projesinin gerçekleşeceği bir sonuç çıkarsa, Türkiye içinden çıkılmaz bir belalı sürece girer.

O zaman Bahçeli ve destekçilerinin toplum içine çıkacak hali kalmaz.

Ama olan Türk Milletine olur.

 

 

Çığ Mutlaka Hedefine Ulaşacaktır

0

MHP Merkez Disiplin Kurulu Başkanvekili ve avukat Yücel Bulut, Ankara 3’üncü Asliye Mahkemesi’nin, 19 Haziran’da gerçekleştirilen olağanüstü kurultayda yapılan tüzük değişikliklerini “ihtiyati tedbir yoluyla durdurduğunu” açıkladı.

“Olağanüstü Kurultayı mahkemeye götürmeyeceğiz” diyen MHP Genel Merkezi iddialarını, o kurultaya katılan ve çıkardığı olaylardan dolayı MHP kamuoyunun yakından tanıdığı biri vasıtasıyla mahkemeye götürüyor. Ankara 3’üncü Asliye Mahkemesi de daha kurultay evrakını görmeden ve incelemeden hemen yürütmeyi durdurma kararı veriyor. Sayın Sinan Ogan’ın dediği gibi, “Yeni bir Gemerek vakasıyla karşı karşıyayız”. Bu işte bir katakulli var ama kimin yaptığı belli değil.

Şu anda MHP’nin seçim başarısızlarından ve özellikle 2 milyon oy, 40 milletvekili kaybedilen 1 Kasım 2015 hezimetinden rahatsız olan MHP’deki değişim yanlıları, bu mahkeme kararından çok rahatsızlar. Kurultayımızı yapıp değişimi sağlayamayacakmıyız, bu kadar emek ve fedakarlık boşamı gidecek endişesi içindeler.   Şurası gözden uzak tutulmamalıdır ki, MHP’de 1 Kasımdan sonra tabanda oluşan değişim çığı, geçen süre içinde bütün Türkiye’yi ve diğer siyasi partileri de etkileyecek dev boyutlara ulaşmıştır. Onu durdurmanın ve önünde durmanın imkanı yoktur.

Artık Genel Başkan, Genel Merkezin değişmez yöneticileri, Genel Başkan adayları, üst kurul delegeleri, kapatılan veya kapatılmadığı halde değişimden yana olan teşkilat yöneticileri, geri dönülmez bir yolun sonlanacağı kavşağa gelmişlerdir. Bu noktadan sonra dönen de, engellemeye çalışan da kaybeder. Kimse moralini bozmasın.27 Hazirandan sonra yapılacak hukuki girişimlerle süreç normal mecrasına dönecek, 10 Temmuz’da seçimli kurultay yapılacaktır.

Çığ mutlaka hedefine ulaşacak ve MHP’de beklenen büyük değişim gerçekleşecektir. Eğer bu süreç değişimle sonuçlanmazsa, bilin ki, her yere parmağını sokan iyi saatte olsunlar(!), bu sürece de parmağını sokmuştur. Çünkü bu sürecin başarıyla sonuçlanması, iyi saatte olsunların(!) da sonunu hazırlayacaktır. O zaman ne olacağını, o zaman konuşalım. Şurası unutulmamalıdır ki, bu sürecin başarıya ulaşması için, MHP Genel Başkan adaylarının dürüst, şeffaf, tutarlı, alçakgönüllü, birlik ve beraberliği güçlendirici bir tutum içinde olmaları gerekir.

Allahtan tek dileğimiz, sonucun ülkemizin ve milletimizin yararına olmasıdır.

 

AB Kumpasında Dünden Bugüne

Bazıları AB’ni yeni tanıyor gibi… Yıllardır çok çirkin ve her türlü aşağılanmamızı adeta kabul edenler, yerli ve milli olmayı beceremeyen bazı işveren ve sözde aydınlar yeni uyanıyor gibi… Hiçbir aday ülkeye uygulanmayan haksızlıklar bize karşı uygulanmıştır. Aslında bugünkü müzakere süreci ve fasılların incelenmesi tam üyeliğin kabulü ile başlar. İmtiyazlı üyelik gibi ikinci sınıf üyelikle değil…

Bazıları AB’yi başlangıçtaki ismine uyarak (AET) sadece ekonomik birlik zannettiler. AET AB’ye dönüştü ve siyasi bir proje olduğu ortaya çıktı. Biz ise Avrupalılardan daha fazla AB’ci olduk. Bayrağımızı kaldırdık; bazı yerlerde sadece AB flamasını astık. Milli ve yerli olmayı reddederek beynelmilelci ve evrenselci olmaya merak sardık. Kıbrıs dâhil hayali üyelik yolunda her şeyimizi vermeye kalktık. Bu yolda KKTC’yi bile engel görme gaflet ve delaleti içine girdik. Bize ek protokoller imza ettirildi. 1999 Aralığında Helsinki Zirvesi’nde bize eşit muamele ve bekletilmeden üyelik yolunun açılacağı sözünü verenlerin 17 Aralık 2004’te bizi kandırdıklarını gördük. Biz yine hayallere kapılarak Patrikhane’nin imarına izin verdik.

AB balonu çoktan patladı; gerçekler hayalleri bastırdı. Ankara’da güpegündüz ışıklı, havai fişekli gösterilere kalkanlar, üyeliği kutlayanlar gülünç duruma düştüler. ABD tarafından da desteklenen anlayışa göre, üyelik olmasa da Türkiye Avrupa kurumlarına bağlı tutulmalı ve kontrol altına alınmalıydı. Çeşitli tarihlerde yapılan zirvelerden, ilerleme raporlarından çıkan sonuç Türkiye’nin tasfiyesiydi. Kendi kendimizi her yönden inkâra yönlendirildik. 6 Ekim 2004 İlerleme Raporu, 14 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesinin Maddeleri Brüksel uşağı olmayan yayın organlarında yer alabildi. Müzakere Çerçeve Belgesi ve diğerleri tuzaklarla doluydu. Bir taraftan Kıbrıs Türklerinin yanında olduğumuzu söyledik; KKTC üzerindeki ambargoların kaldırılmasını istedik; diğer taraftan KKTC ile Türkiye arasında yapılmış ekonomik anlaşmaların iptalini gerektirecek anlaşmalara imza attık. Çelişki üzerine çelişki yaşadık. Rumların Kıbrıs’ta tek devlet olarak tanınması ve KKTC’nin ortadan kalkması için Kıbrıs’taki ihanet odakları ile neredeyse ortak çalıştık. Tek taraflı istekle AB üyesi olamayacağımızı ve tarihi hasımlarımızı fark edemedik. Dünya’ya açılmak AB önünde paspas olmaktı. Dünya’ya kapanarak Suriye mi olacaktık? AB üyeliği devlete karşıymış ama vatandaşın lehineymiş. Duvarlardaki Atatürk resimleriyle uğraşanları tahrik ettik. Hele bir 8 Kasım 2006 İlerleme Raporu var ki bu adeta PKK’nın ilerleme raporudur. Türk’e düşman olarak daha iyi Müslüman olacaklarını zannedenlerin bir kısmı AB putuna öyle sarıldı ki; yeni azınlıklar yaratılarak milli devlet ve üniter yapı zorlanacak ve Cumhuriyetten intikam alınacaktı. Bunlar Ankara’nın sözde zulmünden kaçarak, Brüksel’in şefaatine sığınanlardı. Osmanlı döneminde Batı önündeki eziklik dolayısıyla yaptığımız yanlışları, 1990 ve 2000’lerde de devam ettirdik. Türkiye’nin önüne yeni yeni soykırımlar; sözde Ermeni Soykırımının yanı sıra hayali Pontus ve Süryani soykırımları da üretildi. Bugün terörle mücadele yasasını değiştir, terör örgütüyle tekrar çözüm sürecine gir diye tekrar dayatanlar, o dönemde TCK’nun 301. Maddesini yani Türk’e Türk tarihine hakareti suç olmaktan çıkarttılar. Türksüz Anadolu ve Atatürksüz Türkiye yolunda bize mesafe aldırdılar. Tarih tekerrür ediyordu. Dün Osmanlı Balkanlar’dan çökertilmişti. Bugün de TC Ortadoğu’dan çökertilecekti. Devlete ihanet suç olmaktan çıkarıldı. TSK’yı devre dışı bırakacak öneriler, milli kimliksiz anayasa, misyonerlere düşmanca muamele yapıldığı iddiaları nedeniyle Diyaneti suçlama, misyoner yetiştiren Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, Patrikhane’nin ekümenikliği, limanların ve havaalanlarının Rumlara açılması, Türkiye’de gayri Müslümlerin dışında yeni azınlıkların kabul edilmesi, BM İkiz Sözleşmelerdeki çekincelerin kaldırılması, Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesinin imzalanması, Ermenistan sınırının açılması ve ambargonun kaldırılması, Güneydoğu’da mahalli yönetimlere yetki verilmesi, Süryani’ler ile Bozcaada ve Gökçeada’daki Rum azınlığın mülkiyet sorunlarının giderilmesi, sivil toplum kuruluşları ve vakıfların yurt dışından mali yardım almaları için izin alma mecburiyetlerinin kaldırılması, Kıbrıs sorunun çözülmesi yani tek Rum Devletine geçilmesi ve Türklerin azınlık yapılması ve her biri birer uydu yasası olan uyum yasaları gibi maddeler önümüze serilmişti. Bunların bir kısmını kabul ettik, bir kısmını beklemeye aldık. Son yıllarda milli menfaatleri hesaba katanlar Denktaş gibi olmakla suçlandı. Demek ki, rahmetli Denktaş’ın yolu dostdoğru idi. O’na  göre KKTC’den vazgeçmek şerefsizlikti. Bu şerefsizliğe bugün talip olanlar var.

2000’li yılların başları AB trenini kaçırıp kaçırmamak tartışmalarıyla geçti. Oysa ortada ne tren vardı; ne de tramvay… 2002’den sonra 40 yıldır çözülemeyen Kıbrıs sorununu çözmek için kolları sıvayan tecrübesizlerin ve acelecilerin artık ayağı yere basıyor. Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakanın AB karşıtı beyanatlar birbirini izliyor. Avrupa’nın bir kısmının hala ortaçağ karanlığı içinde olduğu yeni görülür oldu.

AB bölmez birleştirir dendi; oysa Belçika ve İspanya bölünme süreçleriyle karşı karşıya… Tek bir devlete geçiliyor; milli sınırlar ortadan kalkıyor; milli menfaatleri korumaya da, bölücülük yapmaya da gerek kalmayacak dendi. Bugün tam tersi gerçekleşiyor. Yükselen milliyetçilik AB’yi içerden zorluyor. Milli kimlikler AB kimliğini bastırıyor. Kuzeyden Güneye indikçe milli kimlikler daha fazla dikkat çekiyor. Mesela İtalya’da %84… Fransız Alman’a toprak satmamak için Alsas-Loren bölgesinde tedbir alıyor. Üye ülkeler arasında tarım dâhil birçok alanda milli menfaat çatışmaları var. Euro’dan milli paralara geçme eğilimi artıyor. İngiltere’den sonra birçok üye ülkede AB’de kalıp kalmama konusunda referandumlara gidilebilir.

Yolun açık olsun Türkiye“,”A diyen Brüksel’e B dedirttik“, “2010’daAvrupalıyız“, “Brüksel’de nikâh Ankara’da düğün“manşetlerini atanlar hiç utanmayacaklar mı?

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 23

0

v 21  Haziran – Adapazarı’nın Kurtuluşu

 

’21 Haziran sabahı düşman, ilk hamlelerimiz önünde çekiliyordu. Kısmen İzmit,

kısmen de Seymen İskelesi istikametinde gidiyorlardı. Kıtalarımız çekilen düşmanı takibe koyuldular.’

Başiskele ve Karamürsel’in de kurtarılmasında rol oynayan Halit Molla,

Adapazarı’nda ilk sabah ezanını bizzat okumuş ve Kazım Kaptan da Hükümet Konağı’na Türk bayrağını çekmiştir.

 

v            22  Haziran   –  Sapanca’nın Kurtuluşu

 

Sapanca’nın kurtuluşu sabah 07 30 gibidir. Bahçecik’te bulunan Yunan topçu

kuvveti arttırılmış, burada bulunan eşya ve ağırlıklar Derince Limanı’na taşınmaya başlanmıştır.

Bahçecik mıntıkasında Yunanlıların bir alay kadar tahmin edilen kuvvetinin Başiskele – Seymen civarında çadırlı ordugâh tesis ettiği, Döngel Köyü civarında keşif kolları ile çatışarak buralarda tahkimat yapmaya başladığı, Bahçecik’e 300 kişilik takviye kuvveti getirdiği görülmüştür.

22 Haziran günü Kalabak Köyü’nde, Çuha Fabrikası’nda ve Bahçecik’te, çekilen düşmanın geri kalan kuvvetleriyle şiddetli çarpışmalar oldu.

Mürettep Fırka, 22/23 Haziran gecesi Kolordudan, ertesi gün Bahçecik’teki birlikleri ile işbirliği yaparak Başiskele istikametinden taarruzlarına devam etme emrini almıştır.

 

v            23 Haziran     1921     Harekâtı

 

Mürettep Fırka birliklerinin Büyükderbent – Arslanbey – Çuha Fabrikası –

Mahmutpaşa Çiftliği istikametinden başlattığı taarruz sonunda Yunan siperlerine girilmişi ağır zayiat veren Yunan kuvvetleri Mahmutpaşa Çiftliği’ne kadar çekilmişlerdir.

Değirmendere Mıntıka Kumandanı’nın verdiği raporda: ’10 topla desteklenen faik (üstün) düşman kuvvetleri Yazlık ve Matin’den harekâtına devam etmektedir. Ahali kâmilen (tümden) aileleri ile birlikte geri çekilmektedir. Kırıntı, Katırözü, Ömerli köyleri istikametine jandarma sevki ile müsellah (silahlı) olanların iadesi halinde düşmana yandan vurulacak darbeler pek müessir (etkili) olacaktır. Cesaretli 1 topçu zabiti (subayı) ve 20 sandık cephane gönderilmesi halinde Saraylı ve Değirmendere yanmaktan kurtarılabilecektir. Paşadağı – Döngel istikametinden yardım kuvvetleri düşman ricat (geri çekilme) hattına taarruz etmezse vaziyet muhik (haklı olarak), bütün köyler tahribe maruzdur (açıktır).

Karamürsel Cephesi’nden kuva-yı muavene (yardım kuvveti) gelmesi halinde Değirmendere muhakkak kurtarılabilecektir. Ben 1 makineli tüfek ve toparlayabildiğim kuvvetle Hamidiye – Beyoğlu (Sofular) Boğazı arasından Saraylı istikametinden düşmana baskın yapacağım. Mıntıkada hiçbir sıhhiye teşkilatı yoktur, yaralıların durumu pek elimdir (acıdır).’ diyordu. Bölge halkının kıt imkânlara rağmen başarılı bir engelleme yapmaları sonucu bölgede büyük bir Yunan kuvveti yığılıp kalmıştır.

İzmit Körfezi’nin güneyindeki harekât ile ilgili haberleşme dağları aşarak Katırözü üzerinden yapıldığından gecikmeler olmaktadır. Değirmendere Cephesi’ne taarruz eden Yunan kuvvetleri, Yeniköy ile Yazlıktepe üzerindeki büyük tepeyi işgal edince o gün müsademeye (çatışmaya) girmeyen Servetiye Cephesi’nden Kırıntı Müfreze Kumandanlığı’na yardım gönderilmiştir.

Aynı saatlerde Değirmendere Boğazı’nda bulunan Fahri Tabur Kumandanı pek telaşlı olarak bir rapor göndererek; düşmanın pek şiddetli bir şekilde taarruz ettiğini ve 50 şehit ile pek çok yaralının bulunduğunu, vaziyetin pek fena olduğunu yazmıştır. Karamürsel Kaymakamı ve Karamürsel Mevki Kumandanı Tatar İhsaniye’ye geldiklerinde Değirmenderelilerin savunmayı bırakarak göçe kalkışan ahali ile birlikte dağıldıklarını öğrenmişlerdir. Geriye kalanlardan ancak 15 – 20 kişi ile Saraylı doğusunda İznik yolu boğazı, 10 – 15 kişi ile de Değirmendere Köyü’nün doğu sırtları tutulabilmiştir.

Yunanlıların Servetiye tepelerine doğru da 1000 kişiye yakın bir kuvvet sevk etmeleri üzerine buradaki kuvvetler de dağılmıştır. Sonuç olarak; bölgede direnmeye devam eden asker sayısı 300’e kadar düşmüş ve 2 – 3 bin kişi evlerini ve köylerini terk ederek dağlara çekilmiştir. Erler üzerinde toplam 5 bin fişek ve makineli tüfekler için de 1’er sandık mermi kalmıştır.

Sakarya Mıntıka Kumandanlığı: Halit Molla Kıtası tarafından zapt edilen Mihaliç (Gündoğdu), Döngel, Yeniköy ve daha 3 köy yanmaktadır. Sabah başlayan gemi topu sesleri akşama kadar devam etmiştir.

Kolordu Karargâhı: Kolordu Kumandanı, kıtaların gece düşmanla teması muhafaza etmelerini, düşmanın çekildiğini hissederlerse derhal müfrezeleri çıkartmaları emredilmiştir. Gece, sakin kuvvetleri ile müştereken Seymen İskelesi’ne taarruza devam edeceklerdi.

 

v            24  Haziran1921 Harekâtı

 

’24 Haziran sabahı Seymen istikametine çekilen düşmanın 2 alayı geri dönmüş,

karşı taarruza geçmişti. Bu 2 alay takip kuvvetlerimizi geri atarak Çuha Fabrikası yanında İzmit’e doğru tecavüz etti (sarktı). Bu sırada takip kuvvetlerimiz İzmit kenarlarında ve kuzey sırtlarında çarpışmakta idi. Seymen’den gelen 2 Yunan alayının İzmit’i takviyesi üzerine kuvvetlerimiz geri çekilmeye mecbur oldular. Düşmanın denizde bulunan Kılkış Zırhlısı da karadaki kıtalarımız üzerine devamlı ateş açıyordu. Ben, Çuha Fabrikası’nın doğusunda bulunan bir köyün minaresi üzerinden muharebeyi gözlüyor ve idare ediyordum.’

 


ÖZALP, Org. Kazım, Milli Mücadele (1919 – 1922) II Belgeler, Sayfa 178, TTK, Ankara, 1989.

Her ikisi de şehre ilk giren iki komutandır. Yıllar sonra Adapazarı’nın Kurtuluş Yıldönümünde (1940’lar) bayrağı bu kez birlikte çekmişlerdir (ORAL, Atilla, Türk Ticaret ve Sanayî Tarihinde İzmit Körfezi)

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 164, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 176, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006 (Türk İstiklal Harbi’nden).

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 167, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. H-1, Fhr. 1/17).

A.g.e. Sayfa 167  (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. H-1, Fhr. 1/19)

ÖZALP, Org. Kazım, Milli Mücadele (1919 – 1922) II Belgeler, Sayfa 178, TTK, Ankara, 1989.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 167, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. H-1, Fhr. 1/20).

Panayır tepe olsa gerek.

Muhtemelen Kadırga Tepesi

Muhtemelen Zobuoğlu Hasan Bey

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 169 ilâ 171, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arşivleri).

Muhtemelen Aşağı Doğantepe

ÖZALP, Org. Kazım, Milli Mücadele (1919 – 1922) II Belgeler, Sayfa 179, TTK, Ankara, 1989.

 

 

MHP Kurultayı

Beklenen MHP Kurultay’ı yapıldı.

Bu Kurultay Olağanüstü bir Kurultay.

MHP Tüzüğüne göre, Olağanüstü Kurultay’da Genel Başkanlık seçimi yapılamaz.

İşte, bu değişikliği yapabilmek, yani, Olağanüstü Kurultay yapılırsa Genel Başkanı da seçmek mümkün olsun diye bir değişiklik yapmak gayesi ile uğraşılıyordu.

Siyasî Partilerde Tüzük değişikliğini kim yapar?

1- Genel Başkan yapar.

2- Merkez Yürütme Kurulu yapar.

3- Parti Yönetim Kurulu yapar.

4- Yönetim Divan Kurulu yapar.

5- Genel Kurul yapar.

Bu şıklardan hangisi sorunun cevabına uygun şıktır?

5. şıktan başka bir şık doğru cevap değildir.

Bu ne demektir?

Siyasî Partilerde, Genel Kurul’un üzerinde bir makam yoktur.

Genel Kurul’da karar alanlar da Üst Kurul Delegeleridir.

Konu, bu kadar açık, net, tartışmasız ortada iken, bu konuda yaşananları nasıl değerlendirelim?

MHP Üst Kurul Delegeleri, parti tüzüğünü değiştirmek istemiş ve değiştirmişlerdir.

Delegelerin çoğunluğu ile alınan kararların içimize sinip sinmemesi ayrı konudur.

Bu kararlar, herkesin kendi bakış açılarından farklı görünebilir.

Ancak, kararları farklı görmek başka bir şeydir, alınan kararları yok saymak başka bir şeydir.

Kaldı ki, aynı delegelerle, birkaç sene önce gene Kurultay yapıldı, seçim yapıldı ve o kararlarla bugüne kadar gelindi.

Şimdi, aynı delegelerin taleplerine itiraz etmek, aynı delegelerin kararlarını yok saymak izahı zor bir durumdur.

Ayrıca, bütün bunların dışında, çok daha önemli bir konu vardır.

Yapılan, sadece, tüzük değişikliği işlemidir.

Seçim yapılmamıştır. Yani, seçimde nasıl bir sonuç alınacağı belli değildir.

Dolayısıyla, seçimin esas olduğu gerçeği ortada iken ve hatta aynı Delegelerle seçim yapılacakken, bu Delegelerin kararlarını yok saymak niye?

 

 

Mûsıkî İnkılâbının Sosyolojisi Klasik Türk Müziği Geleneğinde Süreklilik ve Değişim

0

‘Müzik Sosyolojisi’ ülkemizde çok az bilinen bir ilim dalıdır. Hatta sosyologlar yakın zamanlara kadar müzik tartışmalarına uzak kalmışlardır. Güneş Ayas’ın hazırladığı 16 X 23 santim ölçülerinde 416 sayfalık esere şöylece bir göz atanlar, müzik sosyolojisinin, derinlikli bir ilim olduğunu derhal anlıyorlar.

Kitabın müellifi, Cumhuriyet yönetiminin müzikte ‘batı‘yı tercih ettiğini belirtiyor. Sonraki sayfalarda bu kanaati meydana getiren hâdiseleri teferruatlı bir şekilde anlatıyor.

Bilindiği gibi medeniyet beynelmilel, kültür millîdir. ‘Notaların dili beynelmileldir‘ denilmesine rağmen, Mûsıkî, millî olan kültürün çok önemli bir unsurudur. Ne yazık ki bu önemli unsur, iç ve dış yıkıcı tesirlere ilâve olarak resmî müdâhalelerle ‘devrim‘ tahribatına mâruz kalmasına rağmen, husûsiyetlerini önemli ölçüde koruyabilmiştir. Kültürümüzün diğer önemli unsurları olan dil, üçlü tahribata, mûsıkî kadar mukavemet gösterememiş, âdeta bir ‘dil jenosidi‘ yaşanmıştır. Bu husus, İngiliz Türk dili uzmanı Geoffrey Lewis tarafından da tespit edilmiş, ‘Trajik Başarı / Türk Dil Reformu‘ isimli kitabında teferruatlı bir şekilde açıklamıştır.

Güneş Ayas’ın şikâyetçi olduğu Cumhuriyet’in ‘batıcı’ tercihinin tesirleri din alanında da tahribata sebebiyet vermiştir. Özellikle laiklik kavramı Anayasa’da yer aldıktan sonra, sekülarist görüşler güçlenerek ön plana çıkmış, laikliği dinin yerine ikame etmeye çalışanlar ‘gözde aydın‘ olarak alkışlanmıştır. Neticede insanlarımızın bir kısmı, kabahat işliyormuş gibi ibâdetlerini gözlerden uzak şekilde yapmaya mecbur bırakılırken, mühim bir kısmı da İslamiyet’le bağlarını asgariye indirmiştir. Son yıllarda İslâmiyet yükselen değer olmakla birlikte, halk arasında, biraz derin bir tahlil yapılabilse, içi hafifletilmiş bir İslamiyet anlayışının yaygınlaştığı görülecektir.

İlim, statik değil dinamik bir yapıya sâhiptir. Din mevzuundaki hükmü ilâhiyatçılara bırakırsak, dil ve mûsıkînin de gelişmek için değişmek mecbûriyetinde olduğu söylenebilir. Fakat bu değişimin, özünü ve temelini koruyarak gerçekleşmesi arzu edilir.

Sıkıntılı dönemin başladığı Tanzimat’tan bu yana, batılılaşma olarak isimlendirilebilecek her türlü değişim, milletin değil yönetim kadrolarının tercihi olarak uygulamaya konulmuştur. İnsanlarımız, yabancı mutfaklarda pişirilen, damak zevkine uymayan taamlarla yaşamak mecbûriyetinde bırakılmıştır.

Türkiye’yi batıya eklemlemek isteyenler en çok müzik sâhasında zorlanmaktadır. Çünkü kültür unsurlarımız içerisinde en büyük mukavemet müziğimiz tarafından sergilenmektedir.

Güneş Ayas’ın belirttiğine göre müzikte batılılaşma hareketi; ‘Sultan Üçüncü Selim Han döneminde başlamakla birlikte, esas dönüm noktası Sultan İkinci Mahmud Han devrindedir. Yeniçeri Ocağı’yla birlikte Mehterhâne kapatılmış ve yerine Mızıka-yı Hümâyun kurulmuştur. Böylece orduya batılı bir hava verilmek istenmiştir.’ (s: 83, 84) Müzikte batılılaşma hareketi, 188 yıl içerisinde hayli mesâfe katetmiş olmakla birlikte nihâî hedefe ulaşamamış, Türk müziğini bir miktar tahrip etse bile onu mezara gömememiştir. Endişeler devam etmektedir. Devletin kurumlarında Türk müziğinden ‘Alaturka‘ diye bahsedilmektedir. Bu isimlendirme yanlıştır. Üstelik bu gariplikler, ‘yerli’ olduğunu her vesile ile vurgulayan siyâsî kadroların yönetime hâkim olduğu dönemde yaşanıyor. Demek ki ecinniler yine hükümferma…

Güneş Ayas’ın ‘Mûsıkî İnkılâbının Sosyolojisi‘ isimli eserinde bu ve benzeri konular ilmî bir şekilde ele alınıyor. ‘Zeki Üngör’ün, Edgar Manas tarafından orkestrasyonu yapılan İstiklal Marşı’mızın topluca söylenme kolaylığından mahrum olduğu‘ (s:125) hususuna kadar müziğimizle alakalı bütün meseleler, ‘millîlik’ ve ‘yerlilik’ taraftarlarını harekete geçirebilecek tarzda ele alınıyor.

Ve 151. sayfada müthiş üstü müthiş bir belgenin fotokopisi. ‘Dahiliye Vekâletinin 26.1.35 günlemeç ve numarasız buyruklarında‘ aynen şöyle yazıyor: ‘Evrensel musikinin halk arasında günden güne yayılmakta olduğu memnuniyetle görülmekte ise de geçimi bu yüzden olan bazı çalgıcıların umumi yerlerde hâlâ eski şark musikisini halka dinletmeye çalışmakta oldukları haber alınmaktadır. Vilayetlerde musiki cemiyetleri ve buna mümasil teşekküllerle musikiye aşina muallimlerden istifâde edilmesi ve bunlara konserler verdirilmek suretiyle halkın musiki ihtiyacının karşılanarak evrensel musikinin kökleştirilmesi ve bu suretle yakın zamanda eski şark musikisinin ortadan kaldırılmasını dilerim.’

İşte bu yazı üzerine birileri; ‘Musikimiz için de bir yüz ellilikler listesi yapmak lâzımdır.’ Diye yazarak akıldanelik ediyor. (s: 173) Bu arada, Rauf Yekta Bey, bir millî kahraman gibi ortaya çıkıyor ve: ‘Devletin müzik alanındaki batıcı siyasetinin bizzat batılı müzikologların görüşlerine aykırı, batı müziğinin topluma ve millete yabancı dar bir elitin müziği olduğunu‘ söylüyor. (s: 215)

Kitap, yasaklı dönemlerde yayınlanan karikatürlerle eğlenceli bir hal alarak devam edip ‘sonuç’ bölümünde; ‘milletimize dayatılan müziğe uyum ve direnç hareketleri‘nin tahliline yer veriliyor  (s: 391) Müellif, 1950’lerden sonra hızlı şehirleşme ve Amerikan pop kültürünün yayılması ile meselenin bambaşka bir boyuta taşındığını, bu taşınma serüveninin başka bir çalışmanın konusu olabileceğini belirtiliyor. (s: 399)

DOĞU KİTABEVİ:

Cağaloğlu Yokuşu, Narlıbahçe Sokağı Nu: 6 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon ve Belgegeçer: 0.212-527 29 26                                            e-posta: info@dogukitabevi.com www.dogukitabevi.com

 

GÜNEŞ AYAS:

1981 yılında Edirne’de doğdu. 1999’da Edirne Anadolu Lisesi’nden, 2005’te İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktorasını aynı üniversitenin sosyoloji bölümünde tamamladı.

 

Alâeddin Yavaşça, Ârif Sâmi Toker ve Erol Sayan gibi büyük üstatların meşk halkasından yetişen Sinan Sipahi’den Türk müziği ve ud dersleri aldı. Üç yıl boyunca makam, usul ve klasik repertuar eğitimi aldığı Bakırköy Türk Musikisi Vakfı Konservatuarından 2010 yılında mezun oldu.

 

Aynı yıl Dostoyevski’de Batı Sorunu / Rus Ruhu ve Evrensellik adlı kitabı yayımlandı. 2012 yılından beri Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde çalışıyor. Evli ve bir çocuk babası olan Güneş Ayas uzun yıllar boyunca çeşitli yayınevlerinde editör, yayın yönetmeni ve çevirmen olarak çalıştı. Kemal H. Karpat’ın daha önce Türkçede yayınlanmamış makalelerini altı kitap halinde derledi, çevirdi ve yayma hazırladı. Karpat külliyatının tamamlanması doğrultusundaki çalışmalarına devam ediyor. Editörlüğünü yaptığı kitapların yanı sıra, sosyal bilimlerin farklı dallarında çok sayıda tercümesi yayımlandı. Bunlar arasında Aime Cesaire, Daniel Goffman, Virginia Aksan, Carter Findley, Arnaldo Momigliano, Werner Jaeger, Asin Palacios, George Gerbner, Arend Lijphardt gibi önemli sosyal bilimcilerin kitapları yer almaktadır.

 

Ağırlıklı olarak târihî sosyoloji, Türk modernleşmesi ve müzik sosyolojisi alanlarında çalışmakta ve akademik çalışmaları www.yildiz.academia.edu/OnurGünesAyas adresinden okunabilir.

DERKENAR:

Türk Dili(1)

Türkçe, Ural-Altay grubunun Altay kolunda bir dildir. Dünya dilleri arasında, anadili olarak konuşan nüfus bakımından Japonca ile Almanca arasında 10. sırada bulunmaktadır. Asya kıtasında ise 5. sıradadır. Ana dil veya ikinci dil olarak Türkçe konuşan insanların yaşadığı devletler şunlardır: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Türkmenistan, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Moldova, Romanya, İran, Çin, Afganistan, Irak, Pakistan, Suudi Arabistan, Suriye, Moğolistan, Arap Emirlikleri, Yunanistan, Bulgaristan, Kosova, Makedonya, Lübnan, Ürdün, Tayvan, Kuveyt, Yemen, Bahreyn, Japonya, Güney Kıbrıs, Ermenistan, Katar, Almanya, Arnavutluk, Avustralya ve diğerleri…

Alman asıllı Rus Türkolog Wilhelm Radloff; ‘Dünya dilleri arasında vatan edinilmiş topraklarda, Türkçe kadar yayılmış başka bir dil yoktur. Anayurt Türkistan ile buradan dağıldıktan sonra Türklerin fethedip yerleştikleri ve Türkçe konuşarak yaşayageldikleri topraklar (Türkçenin doğduğu anayurt ve hâkim olduğu fethedilmiş yurtlar), Türklerin vatanıdır.’ Diyor.

Türk dili âlimi Reşit Rahmeti Arat; Çuvaşça ve Yakutçayı Türkçenin lehçeleri, diğer Türk dillerini ise şiveleri olarak kabul ediyor. Yakutça ve Çuvaşçanın Ana Türkçeden farklılaşmaları, Türkçenin tarih öncesi bilinmeyen devirlerinden itibâren başlamıştır. Diğer Türk şivelerinin farklılaşması ise, tarih içerisinde meydana gelmiştir.

Geniş coğrafyaya yayılmış olan bir milletin dilinde dilbilgisi ve sözlük bakımından bir takım farklılıkların meydana gelmesi tabiidir. Ancak bu farklılıkların, Türk boy ve toplulukları arasında ana dilleri ile anlaşmayı engelleyecek kadar derinleştiği söylenemez.

Macar Türkologu Armin Vambery; Balkanlardan Çin’e kadar olan sahâda, yalnız Türkçe konuşarak rahatça seyahat edilebileceğini ifâde etmektedir.

Türkçe, eklemeli bir dildir. Bu sebeple çok zengindir ve öğrenilmesi kolaydır. (2)

Reşit Rahmeti Arat; Türkçe için şunları söylüyor: ‘Millî bağ olarak Türk dilinin oynadığı rolü, belki diğer dillerin hiçbiri oynamamıştır. Bir dereceye kadar belki Arap dili ile mukayese edilebilir. Fakat Arapçanın rolü, Türk dilinin gerek yayılış sahâsı ve gerek türlü şîve şekilleri bakımından Türk dili yanında çok silik kalmaktadır.’ (3)

(1) Oğuz Çetinoğlu: Türklerin Muhteşem Târihi, İstanbul 2015, 2. Baskı, s: 194

(2) Yeni Türk Ansiklopedisi: Ötüken Neşriyat, İstanbul 1985, C: 11, s: 4250

(3) Reşit Rahmeti Arat:  Türk Milletinin Dili, Türk Dünyası El Kitabı. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1966

KUŞBAKIŞI:

Dünyanın Derin Devleti:

Kitabın yazarı Ali Kuzu, 14 X 20 santim ölçülerinde, 488 sayfalı, 2014 yılında yayınlanan kitabında; şu soruları soruyor ve cevaplarını veriyor:

*Piramidin tepesindeki göz: neyi temsil eder? *Lücifer, Dewil, İblis, Deccal, Baphomet Kimin Diğer Adı? *İki Milyar İnsan Niçin Öldürülecek? *Dünyanın Kaynakları Kimlerin Elinde? Nasıl kâr ediyorlar? *Kâbe Bombalanıp, Mescid-i Aksa Yıkılacak mı? *Kıyameti Koparacak 112’inci Kehanet Nedir? *Türkiye’de Hangi Renk Darbe Yapılacak? *Çizgi Filmlerde Çocuklarımıza ne Mesaj veriliyor? *25. Kare Tekniği ve Subliminal Mesajların Asıl Hedefi Ne? *2020 Yılında Çiçek Hastalığından Türkiye’de Maç Milyon İnsan Ölecek? *Genetik Kodlarımız Çözülüyor mu? *Kürtaj Sonucu Öldürülen 95 milyon Bebeğin Organları Ne Yapılıyor? *Kendinizi ve Sevdiklerinizi Nasıl Koruyacaksınız?

Sorular merak uyandırıyor. Peki, cevaplar tatmin ediyor mu? Bu soruyu da okuyanlar cevaplandırmalı.

Kariyer Yayıncılık:

Klodfarer Caddesi Nu: 16 Fırat Apartmanı Daire: 4 Sultanahmet, Eminönü İstanbul. Telefon: 0.212-516 99 84 Belgegeçer: 0.212-616 99 80 e-posta: kariyer@kariyeryayinleri.com http://www.kariyeryayinleri.com

 

KUŞBAKIŞI:

Geçmişin ve Geleceğin Hükümdârı Selahaddin Eyyübî:

Selahaddin Eyyubî, 12. yüzyılda Ortadoğu’da Müslümanların birliğini sağlayarak Haçlıların ilerlemesini durduran ve İslam’a yönelik tehdidi savuşturan büyük bir askerî liderdir. Selahaddin Eyyübî, bu başarısından dolayı, bugün de benzer bir tehdit altında olan Arapların gönlünde bir ümit simgesi olarak yaşamaktadır. Dosta düşmana hoşgörülü, cömert, ölçülü yaklaşan biriydi. İnancını savunmak için ne gerekiyorsa yaptı, fakat şiddeti daima en son çâre olarak gördü. Bu özellikleri hem İslam’ın birliğini sağlamasında hem de Hıristiyanların gözünde saygınlık kazanmasında etkili oldu. Haçlılar O’ndan öylesine etkilendiler ki, O’nun gizli bir Hıristiyan olduğuna inanmaya başladılar. John Man bu kitabında, çocukluğundan hayatının son yıllarına kadar Selahaddin Eyyubi’nin hayat hikâyesini sürükleyici bir üslupla anlatıyor. İktidara nasıl adım adım yürüdüğünü, Türk beylerinin yönetimindeki şehirleri nasıl bir araya getirdiğini, Fâtımî hânedânlına nasıl son verdiğini, Abbasî hâlifesinin desteğini nasıl sağladığını ve sonunda mukaddes şehir Kudüs’ü Haçlılardan nasıl geri aldığını gözler önüne seriyor. Bugün Ortadoğu’da olup bitenleri daha iyi anlamak için…

Ekin Duru’nun Türkçeye çevirdiği kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 288 sayfadır. Mayıs 2016’da yayınlandı.

Say Yayınları:

Ankara Caddesi Pamir Han Nu: 22/4 – 34110 Fatih-Sirkeci-İstanbul. Telefon: 0.212 – 512 21 58 / 528 17 54, Belgegeçer: 0.212 – 512 50 80 e-posta: satisdestek@saykitap.com //  www.saykitap.com

Endülüs’te Felsefe, Din ve Siyâset İlişkisi:

Felsefe Anabilim dalında Doç. Dr. unvânına sâhip Mustafa Yıldız kitabında, felsefenin ve dinin birbirine karşı konumlarını siyâsî hayat bağlamında tartışmaya açıyor. Şubat 2016’da yayınlanan 12 X 19,5 santim ölçülerinde 230 sayfalık eserde; Endülüs’te şekillenen felsefe geleneğinde özellikle: ‘Din ile felsefe arasındaki çatışmanın kaynağı nedir? Dinî hükümlere göre biçimlenen bir siyâsî sistem içerisinde bilim ve felsefenin yeri nedir? Din felsefeyi etkiler mi, felsefe dinî bilgileri sağlam bir kaynak olarak alır mı? Dinde mânânın belirlenmesi neye göre olur? Dinî bilgiler ile felsefede/ilimde ortaya konulan hakîkatler çeliştiği zaman ne yapılmalıdır? Yönetim mekanizmasında din bilginlerinin mi, yoksa filozofların mı bulunması uygundur?’ gibi sorulara cevap aranmaya çalışılmıştır.

Hiç şüphe yok ki, felsefe ile din arasındaki çatışma kadar bunlar arasındaki bağların ve benzerliklerin de gösterilmesi büyük önem arz eder. İslam dünyasında bugün bile çok ciddî tartışmalara sebep olan din, felsefe ve siyaset arasındaki ilişkiler Endülüs’ün birbiri ardı sıra gelen üç filozofunun; Ibn Bacce, ibn Tufeyl ve Ibn Rüşd’ün görüşleri çerçevesinde incelenmiştir.

Ötüken Neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

KISA KISA… KISA KISA…

 

AH İSTANBUL Şiirler: Recep Yaşar / Bilgeoğuz Yayınları.

1-         2-CEMİL MERİÇ’İN PSİKOBİYOGRAFİSİ: Murat Beyazyüz / Timaş Yayınları.

2-         3-BEHÇET NECATİGİL – İki Başına Yürümek: Burhan Uygur / Yapı Kredi Kültür Yayınları

3-        4-TÂRİHİ YAPANLAR, TÂRİHİ YAZANLAR: John H. Elliot’dan Çeviren: Ebru Sürmeli / Tarihçi Yayınları

4-       5-GÜNÜN BİRİNDE: Yavuz Ekinci / Doğan Kitap.

 

 

İnsan Meselemiz!

İnsan, Havva ve Adem’den bu yana gündemdeki ilk meselemiz. Ancak ne var ki, bu mesele olumlu bir çizgide gelişme göstereceğine, devamlı surette geriye doğru gidiyor. Belki bu da, kıyamet alametlerinden biridir.

Dünyanın her yerinde insan denilen mahlukata ilişkin sayısız sorun bulunuyor. Ancak hayatın doğası gereği biz ilk önce  toplumumuza, ailemize ve kendimize bakmak ve insana ilişkin sorunları bu noktadan çözmeye başlamak zorundayız.

Elbette değerlendirmelerimizi, insan fıtratını dikkate alarak yapmaya çalışıyoruz ama bu fıtratın varlığına rağmen, iyiye ve güzele doğru yol almak zorundayız

Ülkemizde son günlerde dillendirilen fakat toplum tarafından önemli görülmemiş olacak ki; yankı bulmayan konulardan biri insan kalitemizin olup olmadığıdır.

İnsan kalitesinin yüksek olabilmesi için yaşam boyunca eğitim ve eğitici seviyesinin çok yüksek olması gereklidir.

İlk eğitici annedir. Ondan sonra aile gelir. Bu okullarla devam eder. Camiler ve diğer dini kurumlar eğitimi taçlandırır. Hatta bizde “Peygamber Ocağı” olarak gördüğümüz ordumuz da eğitim ocaklarımızdan biridir. Hatırlarsanız eskiden askerliğini yapmamış olanlara “adam” muamelesi yapmazlardı. Burada adamlıktan kasıt, asker ocağında alınan eğitimdir.

Kabul edelim ki; annelerimiz bu eğiticilik vasfını iyi bir şekilde yerine getirememektedir. Onların anneleri  ve anneannelerimizin anneleri de öyleydi!

Bir çocuğu yetiştirmek onun karnını doyurmak ve maddi ihtiyaçlarını temin etmekten ibaret değildir. Hal böyle olunca babalarda ne yaptığını bilmez bir haldedir. Yani sorun, anne de ve aile ocağında başlamakta ve nesilden nesile bir kısır döngüye dönüşmektedir.

Türk Milleti yüzyıllardır böyle bir ağır sorunla karşı karşıyadır. Milletin teşkilatlanmış hali olan devlet, bu sorunu tespit etse bile bugüne kadar her hangi bir çözüm sağlayabilmiş değildir. Eğitim sistemimiz yüzyıllardır tel tel dökülmektedir. Anne ile başlayıp aile devam eden insan yetiştirme konusundaki zaafiyetimiz okullarımızda adeta taçlanmaktadır. Hatta bu konuda kasıt ve ihanet vardır diye rahatlıkla söyleyebiliriz!

İnsan buralarda olan eksikliği camilerde ve dini kurumlarda kapatırız diye düşünmek istiyor ama o da olmuyor. Nihayetinde din adamlarımızı da bu anneler, aileler ve eğitim sistemi yetiştiriyor. Bir de buna devleti sevk ve idare eden iktidarların beceriksizlikleri, gafletleri ve ihanetleri eklenince, insanımızın kalitesi bir türlü artmıyor hatta gittikçe azalıyor. Türk Ordusu’da her geçen gün profesyonelliğe doğru gittiği için insanın kalitesine katkı yapmak özelliğini kaybediyor…

Böyle bir girdapın içine düşmüş olan toplumun, insan kalitesinin yüksekliğinden elbette söz edilemez.Bu sebeple siz ülkenin her tarafını modern okullarla donatsanızda, her şehrimize bir üniversite kursanız da ve dünyanın en büyük camilerini yapsanız da bir sonuç alamazsınız.

Türkiye; insan kalitesizliği yaşadığı için de, müzminleşmiş ağır sorunlarla boğuşuyor ve bu sorunları bir türlü çözemiyor. Gidişata bakınca da, sorun insan odaklı olduğu için daha kötüye doğru alıyoruz.

Türk Milleti için gelecek daha zorlu geçecektir. Çünkü insan kalitesizliğinin getirdiği felsefi, ahlaki, ticari, siyasi, kültürel ve sosyal sorunlar ağırlaşacaktır. Ancak her zaman olduğu gibi bizler, bu sorunla yüzleşmekten kaçıyor ve topu başka yönlere atıyoruz.

Onun için Türkiye’nin temel meselesi “İnsan Kalitesi”nin olup olmadığıdır. Eğer bunun farkında isek çözüme yaklaşmışız demektir. Bana göre farkında olanlar vardır. Ancak bunlar istisnadır. Büyük çoğunluk kendi kalitesine laf söylemeden ve zinhar (!) laf ettirmeden bir kalitesizlik içinde yaşamaktadır. İnşallah kendimizle yüzleşmemiz bir an önce olur!

 

 

Akıl, “Bitti Demeden Bitmez”

0

Aklı olmayanın dini de yoktur” der Peygamberimiz. “Allah aklını kullanmayanları pislik içinde bırakır” der Kerim Kitabımız (Yunus 100). Bugün Âlem-i İslam olarak yaşadığımız diz boyu rezillikler akılsızlığımızın bir faturasıdır.

Kuran‘da biat ve itaat yalnızca Allah‘a ve Resulû‘nadır. Bu hususun hayatın her alanına (eğitim, din, siyaset, sivil toplum) taşınması bizi dondurulmuş gıda hükmüne düşürdü.

Emevîler, iktidar için her şeyi yapabilirlerdi ve yaptılar da. Hilâfeti onlarla başlatırsanız ceketin ilk düğmesi yanlış iliklendiği için diğer düğmeler de gümbürtüye gidecek/gidiyor demektir.

Abbasîler ise aklı rahatlatmak için belli menfezler açan ve demagojiye varıncaya dek değişik düşüncelere meşher olan bir medeniyettiler. Bu, lokal karmaşalara sebep olsa da genel olarak kültür ve bilimde büyük bir berekete vesile olmuştur.

Selçuklu ve Osmanlı geleneklerimiz bu iki ön örneğin hangisine yaslandılarsa ümmetin ömrü o noktaya evrilerek süregelmiştir. Hele hele sonuncusunun son dört yüzyılı İslâmiyet’in ve Türklüğün buzdolabında bırakıldığı devirlerdir.

Atatürk ve Cumhuriyet uzun bir aradan sonra akıl ve bilimi tekrar yerine oturtma girişimidir. Ve bir asra yaklaşan tarihinin uzun zaman dilimlerini asırlar öncesinden devralınan bir anlayışsızlığın muhalefetine harcamıştır.

Hepimiz işbu süreçlerin çocuğuyuz. Akılsızlıklarımızın cezasını Suriye’deki dış politikamızdan Fransa’daki Millî Futbol Takımımıza kadar her alanda çekiyoruz. Siyasal hareketlerimizin bir seçenek sunamamasının ve bilim-teknikte hep müşteri (edilgen) vaziyetinde kalışımızın nedeni de o.

Gündelik hayatlarını hanıma itaat / kocaya itaat, efendi hazretlerine biat, genel başkana sadakat, günlük olayları anlamak yerine bin yıllık sözlerle nasihat ve oyuncak robotlar gibi belli alışkanlıkların bıkıp usanmaksızın tekrarına harcayanların gelecekleri de bir öncekilerin kopyası hükmünde olacak.

İsyan ritimlerinin ve “lâ” ile başlayan tevhidî duyarlılığın önemi işte burda. Herşey bir red’le başlıyor gülüm dediği gibi şairin bazen o sesi duymuyor da değiliz. Bazen dinde, bazen bilimde ve bazen de siyasette..

Meselâ; hiyerarşik algısıyla ve her daim sırtında taşıdığı tarihî mirasıyla askerî bir yapılanmaya benzetilen sivil ideolojik bir hareket artık liderini, teşkilatlanma yapısını ve tüzüğünü sorgular hale gelebilmiştir.

Tarih boyu kaderi hep ‘bir kişi‘nin yönetim kaderine bırakılmış bir milletin bu konulardaki en hassas parçasının başında bu ‘bir kişi‘ olmaksızın yapabildiği değişim ve aylardır peşpeşe attığı aklî adımlar diğer siyasî organizasyonlara ve sivil örgütlenmelere de örneklik teşkil edecektir.

Ülkülerini iradî olarak bir millet maksuduna bağlayan idealistlerin son günlerin meşhur ama sporda başarılamayan “Biz bitti demeden bitmez ve gitti demeden gitmez” mottosunu siyasette başarmaları Türk demokrasi tarihinde bir kenara yazılmalıdır.

Ortak akıl, geleceğin kara bulutlarını rahmet serpilişlerine döndürme arzusudur. Ve böylesi çoğaldıkça kıymetlenir, pahalılaşır. Allah aklımızı ve aksiyonumuzu arttırsın!

 

 

Uygarlıktan Barbarlığa

0

Zihinlerde farklı çağlarda yaşıyoruz. Kimimiz 12 Eylül’lerde, kimimiz 1960’larda, kimimiz 1940’larda ve kimimiz 1918’lerde… Zihnimize çentik atmış zamanın kokmuş fosilleri bilgeliğinde(!) bugünleri anlamaya çalışıyoruz. Okumayan bir toplum olmanın acı sonuçları…

Evrenin derinliklerinde keşfe, teknolojide üretime ve güçlü silahlarıyla sömürüye doymayan karşımızdaki güç; artık bizi kendine düşman olarak bile seçmiyor. Daha dün harpten çıkmıştık; ama bize Milletler Cemiyeti’ne girin diye yalvaranlar, çok güçlü olduğumuzu ve herkese racon kestiğimizi iddia ettiğimiz bugünlerde bizi muhatap bile almıyor. Bir Avrupa Birliği var ki ha yıkıldı, ha yıkılacak; onun bile kapısında kul köle muamelesine tabi tutuluyoruz. Bizim için AB üyeliği bitmiştir diyebilecek bir kahraman arıyoruz ki; nerde…

İnsanlarla oturuyoruz, konuşuyoruz; okumuş, cahil, öğretmen, imam, çiftçi, akademisyen… Bir tarihe saplanıp kalmış paslı zihinleriyle bir şeyler anlatıyorlar; kâh sövüyorlar, kâh övüyorlar; ama bir ucu sabit pergel gibi dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyorlar. Mevzuyu değiştirelim de futbol konuşalım diyorsunuz; yine aynı yere geliyorlar.

Bu nasıl bir körlük, bu nasıl bir şaşkınlık ve bu nasıl bir cehalettir. Kimi seviyorsan sev, kimi sevmiyorsan da sevme; bunlar bizi ilgilendiren hususlar değil ayrıca. Ama başını kaldır da şu ülkenin haline bir bak! Her gün gencecik fidanların şehit oluyor; her gün hiç ummadığın bir yerlerde bomba patlıyor; her gün aptalca gündemler üzerinden zihninin ırzına geçiliyor; her gün eğitim sistemin değişiyor; her gün dost ve düşmanların değişiyor. Ve sen hala aynı yerdesin; hatta o yer de senin değil; bir başkasının kucağındasın.

Evet, zihnin sana ait değil; önüne atılan gündem artıklarıyla beslenip tepemizde siyaset uzmanı edasıyla nutuk atarken sen sadece bir papağansın. Daha dün bebek katili dediğin İsrail’e bugün dost ve müttefik derken de; daha dün gururumuz, onurumuz olan subaylarımıza terörist ve darbeci yaftası yapıştırılırken de sen değildin; bugün cemaat yerden yere vurulurken de; teröriste söverken de sen değilsin. Eteğinden tuttukların, el avuç açıp ihale dilendiklerin ve tüm çirkinliklerini başörtüsü ve namaz ile gizlediklerin var ya, işte sen onlara dair bir esintisin.

Evrensel değerlerin yok senin; evren senin için bir değer değil çünkü. Ağaçlar, dereler, öksüzler, yetimler, açlar, çıplaklar… Adaletmiş, ahlakmış, liyakatmiş, vicdanmış… Tuttuğun takım aleyhine her çalınan düdüğü düşman; lehine çalınan her düdüğü adalet zanneden aklınla, geçmişe dair dinlediğin masalların kararttığı her şeyi siyah beyaz zanneden zihninle ve sadece kendi bildiğini doğru zanneden ukalalığınla uygarlığın batışına dair gözümüze sokulmuş bir alametsin.

Okumalı insan; mutlaka okumalı. Akıl üretmeli, fikir yol almalı ve vicdan doğru tartmalı ki, millet olarak bir adım yol alalım. Hala Atatürk’ü, hala İnönü’yü, hala Osmanlı’yı tartışan ve bu noktada birbirine söven bir milletiz. Hala geçmişimizle hesaplaşarak süper güç olacağımızı, yönetim sistemimizi değiştirerek uzaya çıkacağımızı zannedenler; hala tarih sahnesine daha dün çıkmış milletler kadar ihracat ve üretim yapamadığımızı göremeyenler için korkarım tarih çok acımasız davranacaktır. Ne tuhaf değil mi? Daha dün atalarımızın ne kadar uygar olduğundan ve Batı’ya neler neler öğrettiğinden bahsediyorduk; bugün ise zihnimizin barbarlığında boğulup tükeniyoruz. Allah sonumuzu hayreylesin.

Bu arada, yıllık iznim dolayısıyla bir müddet yazılarıma ara vereceğim; yeniden; ama daha güzel, daha adil ve daha aydınlık bir ülkede görüşmek üzere…

 

 

Tarihi Kurultay

Milliyetçi Hareket Partililerin 19 Haziran’da yaptığı “Tüzük Kurultayının siyasi tarihimizde çok önemli bir yeri olacaktır.

Olağanüstü kurultay yedi aylık hukuk mücadelesiyle, tabandan gelen dip dalgası vasfıyla ve muhtemel siyasi sonuçlarıyla çok özel ve önemli bir olaydır.

MHP Genel Merkezi ve Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin akıl almaz direnci, “paralel ve ihanet” suçlamaları, Gemerek Mahkemesi garabetleri ile Sulh Hukuk Mahkemesi ve Yargıtay kararlarıyla kesinleşmiş bir hukuki süreci dahi tuhaf gerekçelerle gayrimeşru sayması… Sonucu değiştirmedi, değiştirmeyecek.

Bir siyasi parti partinin asıl sahibi olan genel kurulunun toplanmasını engellemek suretiyle seçmen ve delege iradesinin ortaya çıkmasına kimse mani olamazdı, olamadı, olamayacak.

***

Alkışlanacak Demokratik Sabır

Devlet Bahçeli ve yönetimi bu süreçte çok kötü bir imtihan verdi. Kendi saygınlıklarına da partinin manevi şahsiyetine de zarar verdiler.

Buna karşılık parti tabanı “lider-teşkilat-doktrin” temalı ön yargıları yıkarak, gelişmiş demokrasilerde örneği görülebilecek bilinçli vatandaşlık örneği gösterdiler.

Süreçte tuhaf şeyler oldu. Gemerek Mahkemesi kararı ile Ankara mahkemesinin kararını geçersiz kılmaya çalışıldı. Adalet Bakanının yargıyı yönlendirmesi, Vali müdahaleleri ile polis barikatları ve TOMA’lar devreye girdi.

MHP’liler her türlü engellemeleri sabırla, azimle, son derece soğukkanlı bir şekilde aştılar. İradelerinin tecelli etmesi için Gandhi sabrı ve azmi ile mücadele ettiler.

Genel Başkan adayları Meral Akşener, Sinan Ogan, Koray Aydın ve Ümit Özdağ genel merkezin bütün tahriklerine rağmen saygı ve edep çizgisini aşmadılar. Ne genel başkanın şahsına ve ne de O’nu destekleyen partililer aleyhine saygısız bir cümle kurmadılar.

Devlet Bahçeli ve yönetiminin bu kadar antidemokratik bir tavır içindeki MHP yönetiminin Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olmasına katkı sağlayacağına kimse inanmazdı. Başka sebep olmasa dahi, sırf bu sebeple MHP yönetimi değişmeliydi, değişecek.

540 delegenin talebiyle toplanan olağanüstü kurultaya katılanlar, noter tespitine göre 659’a ulaştı. 10 Temmuzda yapılacak “seçimli kurultaya” tereddüt içindeki delegeler de katılacak. Genel Merkez yöneticilerinin zannettiği gibi tüzük kurultayına gelmesi engellenenler Devlet Bahçeli’nin sadık bendeleri değiller. Bu delegelerin de büyük kısmı Devlet Bahçeli’nin genel başkanlığa devamı için oy kullanmayacak.

***

Değişim Devam Edecek

Milliyetçi Hareket partisindeki değişim başladı, devam edecek.

Sadece MHP’lilerin değil, Türkiye’nin içine girdiği sıkışmışlıktan, iç ve dış belalardan bunalmış, rejimin değişmesi, ülkenin bölünmesi endişesi taşıyanların dilekleri aynı. MHP’nin bu süreçten birlik içinde ve güçlenerek çıkması.

Önce Genel Başkan ve yönetim değişecek. Daha sonra parti kendisini görünmez duvarlar içine hapseden zihniyetten kurtulacak. Mevcudu korumaya değil, büyümeye ve iktidar olmaya odaklanacak.

Milliyetçi kimliğini koruyarak, siyasi ve ideolojik tavrından sapma olmadan, yepyeni bir vizyonla ve toplumda karşılığı olan değerli isimlerle takviye edilmiş kadrolarıyla halktan oy isteyecek. Siyasi istikrar, ekonomik canlanma, toplumsal birlik, dış politika, terör vd. konularda daha iyiyi yapacağına toplumu inandıracak. Geleceğe dair ümit olacak, ümit verecek.

Bunlar yapılabilirse, bugüne kadar hep MHP’den AKP’ye doğru olan oy akışının yönü değişecek, AKP iktidarı yıkılacak.

Yorgun ve bezgin toplum geleceğe ümitle bakabilecek.

İnsanlarımızın “bizden olan ve olmayan” diye bölünmediği, hukukun üstünlüğünün tesis edildiği, güçlü ve müreffeh Türkiye idealine yürüyebileceğiz.

**************************************************

Saray’ın Yargıtay ve Danıştay’ı

Kamuoyu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Anayasa’yı rafa kaldırmak“, “fiili duruma hukuki durumun uydurulması“, “Türk Tipi Başkanlık” gibi kavramlarla “hukuk devletine” ve “hukukun üstünlüğü” kavramına inancı/ inançsızlığı konusunda yeterince bilgi sahibi.

Ergenekon, Balyoz, Casusluk gibi davaları yürütürken yasama, yürütme ve yargı erkini elinde tutanların nereye kadar hukukun dışına çıkabileceklerine dair çok örnekler gördük.

Şimdi, zamanında bu davaları elbirliği ile kotardıkları Cemaate karşı yürütülen Paralel Devlet Yapılanması (PDY) adını vererek yürüttükleri mücadelede daha pervasız bir şekilde hukuk ihlalleri görüyoruz.

Yargının bir silah olarak kullanıldığı operasyonlar Türkiye’nin hukuk devleti karnesindeki kara lekeler.

Ancak bu kadarı da yetmemiş olmalı. “Yargıya tam olarak hâkim olmak lazım” kanaati ile hükümet yeni ve daha pervasız adımlar atıyor.

“Yargıtay ve Danıştay’ın yeniden düzenlenmesi…” hedefi için bir yeni yasa tasarısı hazırlandı.

12 Eylül 2010 referandumu sonrasında HSYK bu şekilde değiştirilmiş, Cemaat ağırlıklı bir HSYK oluşturulmuştu.

2010’da seçilen HSYK üyelerinin süresi dolunca, “Yargıda birlik” olarak AK Parti + CHP + MHP’ye yakın oldukları düşünülen üyelerden “yürütmeyle uyumlu” yeni HSYK oluşturuldu. HSYK’da Cemaat dışarıda kaldı.

Şimdi Yargıtay ve Danıştay’da tüm üyelerin görevlerine nokta konulacak. HSYK ve Cumhurbaşkanı yeni üyeleri sıfırdan seçecek. Bu tarihimizde Cumhuriyet rejimine geçilirken bile akla gelmemiş, benzeri görülmemiş en radikal uygulama.

Yeni tasarının kanunlaşması halinde “Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği” kesin gibi. Çünkü yeni HSYK’nın benzer usulle oluşturulmasında da “iptal kararı” vermişti.

Fakat “Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürümeyeceği” kuralı sebebiyle yeni üyeler görev yapmaya devam etmekteler.

Hükümetin planı şu: Anayasa Mahkemesi iptal kararı verse bile, aynı kural sebebiyle, Saray tarafından atanan Yargıtay ve Danıştay üyeleri görev yapmaya devam edecek.

12 sene boyunca Erdoğan’ın atadığı üyelerin görev yapacağı bir üst yargıya hazır olunuz.

Anayasa’ya açıkça aykırı bir şekilde kanunla görevleri sona erdirilecek olanlar sıradan vatandaşlar değil. “Hukuki güvenlik ilkesi ihlal edilenler” bizzat “hâkimlik teminatına” sahip yüksek yargı hâkimleri ve savcıları. Esasen onlara verilen “hâkimlik teminatı” bizim “hukuki güvenliğimiz” için.

Onlar “hukuki güvenlik” içinde değilse, biz vatandaşların hukuki güvenliği yok demektir.

Böyle bir üst yargıya vatandaşın ne kadar güvenebileceğini ve Türkiye’ye ne kadar hukuk devleti denilebileceğini siz düşününüz.

************************************************

Hedef Bağımsız Ve Tarafsız Yargı Olsa

Yüksek Yargıda cemaat ağırlığının kaldırılması için son beş yılda iki defa üye sayıları artırılmıştı. Cemaatçi olduğu farzedilen hâkimler etkisiz hale getirilmişti.

Diyelim ki üst yargının Cemaat mensubu hâkimlerden tamamen temizlenmesi, “bağımsız ve tarafsız” hale getirilmesi için başka seçenek yok.

“Böyle ulvi bir gaye için biraz hukukun dışına çıkılsa da olur” denilebilir mi?

  • Öncelikle hükümetin hedefinin “yargının bağımsız ve tarafsız olması” olduğuna inanmamız için karnesi son derece zayıf. Hedefin bu defa tam olarak “Saray’a bağlı bir üst yargı” olduğu açık.

Bağımsız ve tarafsız yargı istiyorsanız, mesela AB normları esas alınarak, muhalefetle birlikte bir Anayasa değişikliği yaparsınız. Böylece meşru ve kalıcı bir çözüm üretebilirsiniz.

  • “Devlet meşru hedeflere varmak için zaman zaman hukukun dışına çıkabilir” derseniz “faili meçhulleri” de, “işkence ve kötü muameleyi” de haklı ve meşru görmüş olursunuz.
  • Daha da kötüsü gelecek hükümetler de benzer şekilde kanun çıkararak kadroları sıfırlama yolunu kullanırlarsa ortada hukuk devletinden ve adaletten bahsetmek mümkün olur mu?