22.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 731

Yunus Emre’nin Hayatı ve Hayata Bakışı (2)

0

Yunus’un Hayatı:

“Yunus Emre’nin ne zaman, nerede doğduğu, nasıl yaşadığı ve nerede öldüğü kesin olarak bilinmemektedir.” (Selahaddin Yaşar, Yunus Emre, İstanbul,1984 -İkinci Baskı- s.5)

Âdeta, zuhurunun şiddetinden, şahsiyet ve hüviyeti meçhuliyete bürünmüştür.

“Ancak, Moğol istilası sebebiyle Horasan’dan Anadolu’ya gelip yerleşen ‘Horasan Erenleri’nden bir aileye mensup olduğu, bu ailenin Sivrihisar yakınlarındaki Sarıköy’e yerleştiği ve Yunus’un da XIII. Yüzyılın ikinci yarısında burada dünyaya geldiği tahmin edilmektedir.” (a.g.e., s.10)

Aslında mana erlerinin altın halkasına mensup olup, Allah’ın bir lûtfu olarak, bu topraklardan fışkırmış, Hakkı kaldırıp yüceltmeyi dava bilmiştir. Çünkü bu dava büyük. Bu dava yüksek. Rastgele omuzlara tevdî edilemeyecek kadar mukaddes mi mukaddes.

Yunus da, büyük mânâ erleri gibi, dikkatleri şahsında değil, yazdıkları dâvâ üstünde toplamak, şahsiyetini kudsî davasına gölge yapmak istemediği için, hüviyetini nazara vermemiştir.

Bununla beraber, “Bayezit Devlet Kütüphanesi’nde bulunan bir mecmuadaki ifadelerinden, şairin 1240 veya 1241 yılında doğduğu anlaşılmaktadır.” (a.g.e., s.11)

XIII. Milâdî yüzyılda yani bundan 700 yıl önce, Anadolu ruhî, siyasî ve sosyal bakımdan yeni bir mayalanma ve yoğrulma çağının başındaydı. Üstelik Batı’dan gelen ve aralıklarla bir kaç yüz yıl süren haçlı, sonra, Doğu’dan gelen Moğol akını, Anadolu’yu ve Anadolu insanının aklını ve kalbini allak bullak etmiş, dış savaş bitince, iç savaş başlamıştı. (Sezai Karakoç, Yunus Emre, 2. Baskı, İstanbul, 1974 s.7)

Elbette kıştan sonra bir bahar olacaktı. Çünkü gecenin en karanlık zamanı, sabaha en yakın olan zamandır. Ve büyük insanlar, ancak bu zamanlarda zuhur ederdi. Çünkü en büyük yıkım, en büyük yapımı gerektirecekti.

İşte böyle bir atmosferde Yunus, mektebe başlamıştır. “Devrinin tekke, tarikat, mektep-medrese gibi bütün irşad ve fikir yuvalarını dolaşmış, hepsini bütün yönleri ile tetkik edip, faydalanma fırsatı bulmuştur.” (Selahaddin Yaşar, Yunus Emre, İstanbul, 1984 -İkinci Baskı- s.13)

Medreselerde öğrendiği dil ve ilmi, tekkelerde amel ve ilham hâline getiren Yunus, bu ilim ve ilhamın imtizacıyla yücelmiş ve devrin maddî-manevi yaralarına çare aramaya başlamıştır.

Mescidde medresede çok ibadet eyledim

Işk adına yanuban ondan hâsıla geldüm.

(a.g.e., s.13)

İlmin yardımı ile Allah’ı bulup, mârifetullaha ulaştıktan sonra,

“Âşık ma’şuk birdür bile, ışkdan gelür her söz dile

Biçare Yûnus ne bile, ne kara okıdı ne ak.”

Diyerek, okuduklarını bir kenara bırakmış, gönlüne dolan sevgi ve muhabbete bakarak,

“Ne elif okudum ne cim, varlığındadır kelecim

Gönül kitabından okur, eline kalem almadı.”

gibi beyitlerinde de görüldüğü gibi, kalbî ilhamla kâinat kitabını okumaya başladıktan sonra, kalemle ilim tahsil etmeyi bırakmıştır. (a.g.e., s.13)

“Ne ilmüm var, ne tâatüm

Ne gücüm var, ne tâkatum

Meğer senün inayetün

Kıla yüzümü ak çalabım.”

Diyerek, her hâli ile aczini anlamış ve çareyi Allah’a sığınmakta bulmuştur. (a.g.e., s.14)

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 24

v 24  Haziran   1921     Harekâtı (Devam)

 

Mürettep Fırka (Düzenli Tümen): Bir gün önce verilen emir gereğince Mürettep

Fırka emrinde bulunan 3 piyade taburu ve Milli Müfrezelerle Başiskele – Yorumca tepe hattında bulunan Yunan kuvvetlerinin Kullar’dan Bahçecik’e kadar devam eden bölgede 3 noktadan taarruz etmiş ve Fırka Süvari Takımı’nın da iştirak ettiği, topçunun da etkili bir şekilde desteklediği bir taarruz karşısında Yunanlılar muharebeyi kabul etmeyerek geri çekilmeye başlamışlardır. Saat 07 30’da Çuha Fabrikası’nın batısındaki Paşadağ ve Yuvacık kurtarılmış, Yunanlılar cephede bir tabur bırakarak Bahçecik – Başiskele istikametine çekilmişlerdir. Yunanlıların çekilmesini örten tabur, akşama kadar çarpışmaya devam etmiş ve saat 18 00’de Bahçecik’e çekilmek isteyince bir hayli telefat (ölü) vermiştir.

Bir gün önce Değirmendere bölgesinde cereyan eden muharebeler hakkında bilgi ancak öğleye doğru alınabilmişti. Kolordu Kumandanı, bu bilgilere dayanarak Yunanlıların Değirmendere’den batıya veya güneye doğru ilerlemelerinin muhtemel olduğunu ve Mürettep Fırka’nın Bahçecik Mevki Kumandanı ile irtibat sağlayarak taarruza devam etmesini emretmiştir. Böylece Mürettep Fırka, Başiskele ve Seymen’i işgal ederek Değirmendere’ye çekilen Yunanlıların çekiliş hattından ilerleyerek onları arkadan vuracaktı.

Doğu istikametinde ilerleyen Yunan birlikleri, bir kısım kuvvetini ve Rum ve Ermeni muhacirleri Seymen’de bırakarak İzmit’e doğru ilerlemeye başladı. Mürettep Fırka birliklerine yanını vererek yapılan bu yürüyüşün emniyeti için süvarilerini Çuha Fabrikası’na doğru taarruz ettirdiyse de bu taarruz durdurulmuş ve daha sonra geri atılmıştır. Böylece Yunan kuvvetinin yürüyüşü uzak mesafeli atışlar ile taciz edilmiş ve bir hayli telefat verdirilmiştir. Mürettep Fırka; bir bölüğünü Bahçecik güneyindeki Servetiye Müfrezesi’nin takviyesi için bırakmış ve Sakarya Mıntıka Kumandanlığı’nın çekilişine ayak uydurabilmek için doğuya doğru çekilmiştir. Mürettep Fırka’nın bugünkü muharebelerde yaralı ve şehit olarak 30’a yakın kaybı olmuştur.

Saat 15 30’da Seymen İskelesi’nden Yunan kuvvetlerinin başlattığı taarruzu gözetleme yerinden gören Sakarya Mıntıka Kumandanı telaşa kapılarak vaziyetin hiçbir ehemmiyetli (önemli) yeri kalmadığını Kolordu Kumandanı’na bildirmiştir. Kolordu Kumandanı da Mürettep Fırka kuvvetlerinin Mahmutpaşa sırtlarında bulunduğunu, İzmit cihetine giden Yunan kuvveti hakkında bilgi alınamadığını, firariler için gerekli tedbirler alınmasını emretmiş, 6 sandık merminin yola çıkarıldığını bildirmiştir.

Akşam saat 19 00’da Mürettep Fırka’nın Çepni’den (Suadiye) verdiği raporda; gündüz İzmit istikametine ilerleyen ve 2 alay olarak tahmin edilen bir düşman yürüyüş koluna 2 taburla taarruz edilerek 600 kadar kayıp verdirildiği fakat takviye edilemediği için taarruzun durduğu, bu harekâtın Bahçecik’in doğu sırtlarından (Ayazma Tepe) Fırka Kumandanı tarafından idare edildiği bildirilmiştir. Fırka Kumandanı, Bahçecik’teki düşman siperlerinin ve topçusunun baskısı karşısında, emre uyarak geri çekilmeye imkân bulamamış ancak muharebeden çözülmeyi başaran bir kısım kuvvetle Sapanca Boğazı’nı tutmak üzere Çepni’ye göndermiştir. Yanındaki kuvveti de Hikmetiye üzerinden Küçükderbent’e sevk etmiştir.

Fırka Kumandanı verdiği bir başka raporda da; Bahçecik Damlar’ından Kullar’a kadar olan bölgede fırka kıtaatının (birliklerinin) düşmanla sarmaş dolaş durumda olduğunu ve fırkanın çok geniş bir cephede yayılmış bulunduğunu, düşmanın yapacağı bir karşı taarruza mukabele etmek (karşılık vermek) imkânı olmadığını, efrad (erler) ve toplar üzerinde mermi kalmadığını bildirmiştir. Paşadağı’ndan başka diğer mevzilerden çekilmekten başka çare kalmadığını; Kullar’daki kıtanın Yunan süvarisinin yaptığı hücumu müşkülatla (güçlükle) def ettiğini ve kendisinin vaziyeti tehlikeli gördüğünü bildirmiştir.

Yunan kuvvetlerinin geriye dönüşü ile başlayan belirsizlik ve buhran akşama doğru sona erdi. Kolordu Kumandanı, Sakarya Mıntıka Kumandanlığı’na gönderdiği emirle; ‘Bahçecik’ten gelen kuvvet İzmit’e geçmiştir. Ada Taburu’nun karşısındaki düşman bu kuvvetin hareketini korumak için tertibat almıştır. Düşmanın İzmit’i tahliye edeceği anlaşılmıştır. Düşmanla teması kaybetmeyin.’ diyordu.

 

v            25  Haziran    1921     Harekâtı

 

33. Süvari Alayı; kendi bölgesinde İzmit, güney deniz kıyısı ve Yuvacık

istikametlerine keşif kolları göndermiştir. İzmit yönüne giden keşif kolu 15 kadar Yunan süvarisine rastlayarak onlarla müsademe etmiştir (çatışmıştır). Deniz kıyısına doğru ilerleyen kol; sahile kadar Yunan askerine rastlamamış, limanda 5 nakliye gemisi ve torpido olduğunu, Averof Zırhlısı’nın da limana geldiğini görmüşlerdir. Fecirle birlikte Yuvacık istikametine giden keşif koluna Yunan kuvvetlerine rastlayıncaya kadar ilerlemeleri emredildiğinden saat 10 00’a kadar haber alınamamıştı.

 

v            26  Haziran    1921     Harekâtı

 

Mürettep Fırka: 25/26 Haziran gecesi sakin geçmiş ve Yunanlıların, Bahçecik’in kuzeydoğusundaki Tahtacılar (Tahtaoğlu) Köyü civarında tahkimatla uğraştıkları, Bahçecik Damlar’ı bölgesinde 100 kadar tüfekli Yunan askeri olduğu, bunların batısında da bir tabur kadar Yunan askerinin bulunduğu görülmüştür. 26 Haziran günü İzmit Körfezi’nin güneyindeki Yunan kuvvetlerinin tertibatında değişiklik olmamış, Yeniköy’den Saraylı’ya kadar olan bölgede körfezi koruyacak şekilde tertibatlarını korumuşlardır. 26 Haziran gecesi Kolordu Kumandanı, sabah erkenden Seymen istikametine keşif kolları çıkarılmasını ve uygun bir durum görülürse cebri (zorlu) taarruz yapılmasını emretmiştir.

 

v            27  Haziran    1921     Harekâtı

 

Mürettep Fırka: 27 Haziran sabahı erkenden çıkarılan keşif kolları tarafından

Başiskele doğu sırtları ile Döngel sırtları ve bu sırtların güneye doğru uzanımı hattında Yunan ileri karakolları tespit edilmiş, bu hattın batısında yer yer ordugâhlar görülmüştür. Değirmendere ve Servetiye Müfrezeleri ile haberleşme güçlüğü bugün de devam etmiş ve Katırözü üzerinden bu bölgeye cephane gönderilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yapılan muharebelerde yorulan ve dağılan Değirmendere Müfrezesi’ni acilen takviye için Katırözü’nde bulunan I.Bölüğün Döşeme’ye (Nüzhetiye) hareket etmesi saat 14 00’de emredilmiş ve bölük saat 17 00’de hareket etmiştir.

 


Bahçecik ile Ayazma (Yeşilkent) arasındaki Koronca tepesi olabilir (Başiskele’nin güneydoğusu).

Miralay Kâzım Bey (ÖZALP)

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 171 ilâ 177, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arşivleri).

A.g.e., Sayfa 179 (ATASE Arş., Kls. 1167, Ds. H-1, Fhr. 1/33).

Tahtacı olarak bilinen ve doğru okunuşu Tantaoğlu olan yer, eski adıyla Ayazma olan şimdiki Yeşilkent üstüdür.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 179, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1167, Ds. H-1, Fhr. 1/34), (ATASE Arş., Kls. 1167, Ds. H-1, Fhr. 1/37).

Bugünkü Serdar Mahallesi, Aydınkent sırtı.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 180, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1167, Ds. H-1, Fhr. 1/39), (ATASE Arş., Kls. 1167, Ds. H-1, Fhr. 1/38).

 

 

Yapılaşma Anlayışımızdaki Yanlışlarımızdan Birisi Üzerine Değerlendirme

Bu başlığı kullanmamın sebebi bir tanıdığımın bana gönderdiği aşağıda gördüğümüz fotoğraftır. Bu arkadaşım bana fotoğraftaki yapının kaç kat olduğunu sormaktadır. Gördüğünüz bu yapı ticareten 4 kattır. Ama imardan verilen ruhsat ve uygulamadaki mimari bilgilere göre ise iki buçuk kattır. Bu yapı sebebiyle  şehirlerimizdeki yapılaşma anlayışımızı sorgulamak istedim.

1990 yılında, şehrimizin o yıllarında çevre şartlarındaki olumsuzluklar sebebi ile İzmit merkezinin oturulamaz hale geldiği düşüncesinde idim. Arabalarımızın park sorunu, denizin kokusu, kışın daha da aratan hava kirliliği, çocuklarımızın ve bizlerin istifade edeceği sosyal alanların çok azlığı, E 5 deki aşırı gürültü gibi durumlar daha uygun bir yere taşınmamızı düşündürüyordu. Hangi mahallede, beldede yerleşebileceğimizi araştırır iken imdadımıza o yıllardaki Bahçecik Belediye Başkanı Sn.İbrahim Gencer yetişmişti. Beldesi,  şehrimizin doğal güzellikleri bakımından cazip, şehre yakın, çevre sorunları olmayan, doğal  zenginliği  ile güzel  bir belde idi. Bahçecik beldesinin doğal dokusuna uyumlu, bahçeli evler yapmamız şartı ile yardımcı olabileceğini bildirmişti. Bizim istediğimizde buna uygun olduğu için 27 arkadaşımızla Bağevleri Kooperatifini kurduk. Damlar mahallesinden 28 dönüm arazinin satın alınmasında onun teşviklerini şükranla hatırlarız. Üyelerimiz içinde emekli valimiz rahmetli  Sn.İhsan DEDE, İzmit’imizin sevilen hekimlerinden rahmetli  Dr. Şefik Postalcıoğlu, uzun yıllar SSK  hastanesi  başhekimliği yapmış olan Dr. Kemal Cebeci gibi şehrimizin bilinen, sevilen 27 arkadaşımız ile, o günler için, o mahallede örnek olabilecek 27 ev yaptık. O güne kadar mısır tarlası olan mahallemiz, şimdi her birimizin diktiği ağaçlar sayesinde bölgenin en yeşil dokusu olan güzel  bir yerleşim yeridir. Sosyal donatıları ile çocuklarımız güvenli oyun ve oyalanma alanlarına kavuşmuştu. Gelen misafirlerimizin arabaları dâhil her birimizin arabaları için de otopark sorunu da yoktu. Yani hem yeşili koruyup, çoğaltan; hem de çevreye örnek olan bir yerleşim yerini ortaya koymuştuk.1995’lerden beri orada oturmaktayız  ve 99 depremini de sorunsuz bir şekilde orada yaşadık.1999 depreminden sonra bu bölgemiz, şehrimiz insanları için yerleşim yeri arayışında cazibe merkezi haline geldiğinden gerek yerli halkın kendileri ve yakınları, gerekse bu arayıştaki insanların  yaptığı bahçeli 1-2 katlı evlerin bulunduğu  bir belde olmuştur. Daha sonraki Belediye Başkanımız Sn.Doğan  Erol’un ve şimdiki  Başiskele  Belediye Başkanımız Sn. Hüseyin Ayaz Beyin,  özellikle Bahçecik-Yeniköy bölgesindeki yapılarda bu özelliğin sürdürülmesi  ve korunmasında, gerekli  titizliği bu güne kadar göstermeleri sayesinde, beldemizin ve ilçemizin yerleşim arayışında tercih edilen bir belde kalmasında etkileri çoktur.

Son dönemlerde ise bölgemizde, arsa fiyatlarının artmasından dolayı, maliyetleri düşürmek için, yapılan evler de bitişik evler,  çatı dubleks ve zemin dubleks evler, şimdi de bu fotoğraftaki gibi ev mi-apartman mı olduğu belli olmayan inşaatlar yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir.Bu yapılar arasında ilçemizde bağımsız ev tipinde Defne Evleri, Yakut Evleri,   Bahçeada  evleri gibi çevre ile uyumlu; çok katlılarda da  Kullar bölgesindeki Evimiz Pekdemir, Alan inşaatın Yuvacık Beldesindeki Panorama sitesi,Karşıyaka  Beldesinde Kolaylı Sitesi  gibi  sosyal imkanları oldukça iyi ve çevre ile uyumlu güzel örnekler  olduğu gibi,sosyal donatıları çok yetersiz, mimari zorlamalar ile daha çok ev yerleştirildiği  için otopark-oyun alanı ve yeşili yeterince olmayan yerler de yapılmış ve yapılmaktadır.

Şehirlerin gelişip güzelleşmesinde, sosyal amaçlı alanların  kullanılabilir olmasında, doğal güzelliklerin  korunup  muhafaza edilmesi  ve arttırılmasında tabiidir ki yöneticilerin sorumluluğu önceliklidir. Ama bu yetmez. Bölge halkının ve bu bölgeye gelen-gelecek olanlarında bu duygu ve düşünceye uyması, katkı  vermesi gerekir.Yalnız  güzel  bina yaparak bunu sağlayamayız.Yapılarla birlikte otopark, oyun alanları, dinlenme yerleri gibi diğer ihtiyaçları da önemseyen,doğal dokuyu olabildiğince koruyan  ve çevreye uyumu olan bir yapılaşma anlayışında olmalıyız.

İlçemizin Başkan ve yerel yönetiminin ‘7 yıldızlı ilçe-Başiskele’ sloganı  çerçevesinde güzel işler yaptığını biliyor, görüyor ve ilgilileri takdir ve tebrik ediyorum. Ama bu fotoğraftaki gibi ve daha başkalarının da olduğu, ilçemizdeki yapılaşma anlayışına uymayan, çoğalmaları halinde 8-10 yıl sonra bu bölgede yaşayan insanlar için pişmanlık sebebi sayılabilecek ve bölgemizdeki cazibeyi yok edecek yapılaşmalar da  maalesef mevcuttur. İlgililerin biraz daha dikkatli ve dirayetli olması yanında yapılaşma işi ile uğraşan mimar, mühendis ve ilgili iş adamlarımızın da bu konulardaki hassasiyeti önemlidir.

İyi ve güzelliği de; kötü ve çirkinliği de biz insanların yaptığını unutmadan mutlu bir geleceği hep beraber inşa edelim.

 

 

BOP Çerçevesinde Suriye Hadiseleri ve Türkiye’ye Yansımaları

0

BOP veya Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi ile Ilımlı İslam Projesi; tek kutuplu dünya arayışının, Avrasya ve Ortadoğu’yu terbiye etme ve dönüştürme projesidir. Aralarında Türkiye’nin de olduğu çok sayıda ülkenin sınırlarını değiştirmeyi amaçlayan bu projenin haritaları, Afrika’dan-Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Şimdiden; Kore-Rusya-Yugoslavya-Çekoslovakya-Endonezya- Gürcistan ve Azerbaycan bölünmüş, Lübnan ve Afganistan kan gölüne dönmüş, Güney Afrika-Filistin ve Irak işgal edilmiş, Somali-Vietnam-Küba-Litvanya-Pakistan ve Hindistan karıştırılmış, İran nükleer program bahanesiyle tehdit edilmiş, Libya-Suriye-Mısır-Fas-Tunus-Cezayir-Sudan-Moritanya-Arabistan-Bahreyn-Ürdün-Umman ve Yemen Arap Baharı ile iç harbe sürüklenmiş, 32 yıldır terörle mücadele eden Türkiye iç harbin eşiğine getirilmiş ve dünya kan ve gözyaşına boğulmuştur.

İslamofobi’yi yaymaya, İslam Âlemini Sünni- Şii olarak ayrıştırmaya ve etnik- mezhepsel temelli olarak çatıştırmaya çalışan Siyonist- Haçlı İttifak “Türkiye’yi Sünni İslam’ın Liderliğine iterek önce Suriye üzerinde kullanmak, sonra Şii İslam’ın Lideri gibi gözüken ve nüfusunun çoğunluğu Türk olan İran ile savaştırmak ve Türk Milleti’ni tehlikeli bir oyuna çekmek” istemektedir. Küresel Güçlerce; Irak’ın mezhep temelli ayrıştırılması, Suriye’nin iç harbe sürüklenmesi, Irak ve Suriye kuzeyinde Kürdistan kurulmaya çalışılması, Arap Baharı ile birçok Müslüman Ülkenin karıştırılması ve eşzamanlı olarak Türkiye’de PKK terörünün azdırılması; çok fazla provokasyon kokmaktadır. Sünni Hilali ile Şii Hilali’nin karşı karşıya gelmesi ve Müslüman Ülkelerde etnik- mezhepsel temelli çatışmalarının artması; İslam Alemi’nin birlik ve dirliği için çok tehlikelidir, bölgede hiçbir ülkeye fayda getirmez, tüm ulusları iç harbe sürükler, Müslüman kanı akmasına neden olur ve sadece Küresel Güçlerin ekmeğine yağ sürer.

Küresel Güçlerin müdahil olduğu iç harple yıpranan ve insanlarının çoğu mülteci olan Suriye’ye “Rusya, NATO, AB ve Batılı Devletler gibi uluslararası veya Türkiye ve İsrail gibi bölgesel güçlerle” yapılacak doğrudan bir dış müdahale; parçalanmaya ve Ortadoğu’yu karıştırarak 3. Dünya Harbine neden olabilir. Çünkü bölgede yalnız kalan Suriye; Rusya, Çin ve İran ile Hizbullah vb. dini grupların desteğini alarak çıkan isyanları kanlı bir şekilde bastırmaya çalışmaktadır. Bu süreçte önce “İsrail’in güvenliği ve Batı’nın menfaatleri için Özgür Suriye Ordusu ile Sünni Unsurları destekleyerek, demokrasi götürmek için yola çıktığı Suriye’nin şimdilik güneyinde hâkimiyet kurmaya uğraşan” ABD, sonra “Akdeniz’de ki tek üssünden olmak istemeyen ve Beşar Esad ile Şii unsurları destekleyerek Suriye’nin ortasında hâkimiyet kurmaya çalışan” Rusya; Akdeniz’e uçak gemisi göndermişler ve aktif olarak savaşmasalar da hasım saydıkları unsurları havadan bombalamışlar ve özel kuvvetleriyle çatışmalara fiilen katılmışlardır. Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt Devleti kurulmasını istemeyen ve PYD/ YPG’nin Türkmen Dağını ele geçirerek Akdeniz’e inmesini engellemeye çalışan Türkiye’de olaylara müdahil olmuş, ABD ve AB ile birlikte Özgür Suriye Ordusunu desteklemiş, Türkmenlere arka çıkmaya çalışmış, özellikle ülkesinde eylem yapan PKK, PYD ve DAEŞ’e yönelik haklı bombardımanlar yapmış ve bu hengâme içerisinde sınır ihlali yapan Rus Uçağı’nı düşürmüştür. Fakat “hem bölgeden Rusya’yı çıkarmak hem de Türkiye’yi kuşatmak, yani bir taşla iki kuş vurmak isteyen” ABD; kara ordusu olarak kullanmaya başladığı PYD’yi alenen destekleyip Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e açılımı olan Kürdistan kurma senaryolarını alevlendirince; NATO ve AB çerçevesinde müttefik olduğu batıyla birlikte hareket etmeye çalışan ve her seferinde hayal kırıklığına uğrayan Türkiye oyuna geldiğini anlamış ve Rusya ile barışmaya ve Suriye’nin toprak bütünlüğü için uğraşmaya başlamıştır. Ancak Rusların hasmane davranması, ekonomik ilişkileri kesmesi, turizmi baltalaması, Bayırbucak Türkmenlerini bombalaması ve Türk Hava Kuvvetlerini Suriye semalarına sokmaması yüzünden, ilişkiler iyice gerilmiştir. Küresel Güçlerin tamamı sözde savaş açtığı halde “nasıl oluyorsa” varlığını sürdüren DAEŞ’in işgal ettiği yerlerin, daha sonra “tarihi süreçte bölgede nüfusu ve etkinliği olmayan” PYD tarafından ele geçirildiğini ve sınırlarının güneyinde bir koridor oluşturulduğunu geç anlayan Türkiye, başlangıçta Suriye hadislerine müdahil olduğuna ve Irak’ın kuzeyindeki Peşmergeleri kendi topraklarından Suriye’ye geçirerek YPG’yi desteklediğine bin pişman olmuş, ama bölgedeki tek dayanağı olan Türkmenlere yeterince sahip çıkamadığı için şimdilik kontrolü kaybetmiştir.

Suriye hadiselerine “güçlü orduları olan fakat bölgede çıkarları eskiden beri örtüşmeyen” ABD, Rusya ve Türkiye gibi üç büyük devlet ile AB Ülkeleri aktif olarak müdahil olunca ve adeta destekledikleri unsurlarca vekâlet savaşları yürüten küresel güçler bu ülkeyi havadan- karadan bombalayınca; bölgede sular iyice ısınmıştır. Örtülü bir dünya savaşına dönüşen Suriye krizinde, ABD’nin BM Güvenlik Konseyinde ki girişimleri her defasında Rusya ile Çin’in vetosuna takılmış ve taraflar arasında gerilim iyice artmıştır. En son yapılan barış görüşmeleri de fiyaskoyla sonuçlanmış ve geri adım atmayan taraflar arasında çatışmalar alevlenmiştir. Elbette tüm bu hengamede Suriye ile beraber en çok sıkıntıya giren taraf “karıştırdıkları bölgede sınırı olmayan ve hiçbir tarihsel bağı bulunmayan” ABD- AB- İngiltere ve Rusya gibi küresel güçler değil, her zaman ki gibi “3 Milyon Mülteciye bakmak zorunda kalarak maddi manevi olarak yıpranan, Suriye’de ki Türkmen nüfusunu neredeyse kaybeden, PKK- PYD- DAEŞ vb. terör örgütleri ile mücadele etmek zorunda kalan ve ABD-AB gibi sözde müttefikleri ile üyesi olduğu BM ve NATO’dan hiçbir yardım görmeyen” Türkiye olmuştur.

Asya, Avrupa ve Afrika Kıtalarının kesiştiği önemli bir kavşakta yer alan ve coğrafyasıyla büyük bir jeo-stratejik ve jeo-politik değere sahip olan Türkiye konumu itibariyle; Avrupa ve Asya’dan, Ortadoğu ve Afrika’ya kadar uzanan geniş bir bölgeyi kontrol altında tutmakta ve “Kuzey-Güney, Doğu-Batı, İslam-Hıristiyan, Totaliter-Demokratik, Laik-Anti Laik” düşünceler arasında köprü görevi görmektedir. Boğazları kontrol etmesi, kıtalararası yolların kesişim noktasında yer alması, petrol boru hatları geçiş güzergâhında bulunması, bor-toryum-uranyum-altın gibi önemli madenlere sahip olması, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Ortadoğu ile stratejik hammadde kaynaklarına sahip Orta Asya’ya yakınlığı, üç kıtayla ticaret yapma imkanı, verimli toprakları, genç-dinamik ve eğitimli nüfusu, güçlü ekonomisi, kuvvetli ordusu ve tarihi derinliği; önemini daha da artırmaktadır.

Küresel Güçler, dünya hâkimiyet teorilerinin merkezinde olan bu coğrafyaya, Türkiye gibi güçlü bir ülkenin tek başına hâkim olmasını, yeni dünya düzeni için tehdit olarak görmektedirler. En büyük korkuları da “Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük devlet kuran” Türk Milleti’nin, eninde sonunda bölgesel aktör olacağı ve Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeni bir oluşuma gideceğidir. Bu yüzden “Şark meselesiyle başlayan, SEVR dayatmasıyla devam eden ve BOP ile şekillenen” planlarında; Türkiye’nin Güneydoğusu ve Irak’ın Kuzeyi ile Suriye ve İran topraklarının bir kısmında “Kürdistan” Doğu Anadolu’da “Büyük Ermenistan” Ege ile Marmara’da “Büyük Yunanistan” İstanbul’un göbeğinde “Patrikhane” Nil ile Fırat-Dicle Nehirleri arasındaki sözde vaat edilmiş topraklarda “Büyük İsrail” devletleri kurmak, Türk Dünyası ve İslam Alemi ile bağımızı kesmek ve bizi iyice zayıflatarak tarih sahnesinden silmek istemektedirler. Batının Truva Atları olan Yunanistan-Ermenistan ve İsrail ile, Asya’nın Kilidi olan Türkiye’nin önünü kesemeyen kürese güçler, güneyimizde birde Kürdistan kurarak; bizi kuşatmak, lider ülke olmamızı engellemek ve İran’a kadar olan bölgeyi Türk’ten ve Müslüman’dan arındırarak, bölgede kontrolü daha iyi sağlamak niyetindedirler. Artık gizli olmayan bu emellerini de haritalarda göstermekte ve çeşitli medya kuruluşlarında alenen açıklamaktadırlar.

İstiklal Harbinden sonra “Yurtta sulh, Cihanda sulh” diyen ve uzun süre “komşularla sıfır sorun” politikası güden Türkiye’nin, bünyesinde de yayılma tehlikesi olan etnik ve mezhepsel çatışmaları durdurarak işbirliği ve dayanışmayı arttırmak ve bölgesinde istikrar ve barış alanı yaratmak yerine; Batı ve NATO eksenine iyice kayması,  Afganistan-Lübnan ve Filistin’e Barış Gücü göndermesi, Irak ve Suriye’ye karşı İncirlik Üssünü kullandırması, Libya Harekâtına müdahil olması, sert açıklama ve eylemler ile Suriye’nin üstüne gitmesi, topraklarında NATO füze erken uyarı sistemi ile Patriot Füzeleri konuşlandırması ve Arap Baharı ile başlayan isyanlarda ABD-AB-İngiltere-İsrail ve Arap Birliği ile aynı cephede yer alması; hem İran-Irak ve Suriye gibi komşu ülkelerle ilişkileri germiş, hem de Çin ve Rusya’nın başını çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü ile bizi karşı karşıya getirmiştir. Türk dış politikasındaki bu değişim; Türkiye’nin güvenirliğine ve bağımsız bir güç olduğu imajına, büyük zarar vermiştir. Türk Dünyası’na yoğunlaşması gereken ve son zamanlarda hedeflerinden sapan Türkiye “tarih bir tekerrürden ibarettir, hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi” sözlerinden ders almamış, 1000 yıldır sürdürdüğü “doğu-batı arasında tarafsız kalma ve denge unsuru olma” politikasını bırakmış, muhtemel bir 3. Dünya Harbinde safını çok erken belli ederek husumeti üzerine çekmiş ve iki gemi yüzünden 1. Dünya Harbine giren Osmanlı gibi, iki radar ve düşürdüğü bir Rus Savaş Uçağı yüzünden, bekasını tehlikeye atmıştır.

Elbette Türkiye ile Suriye arasında “tüm bu hadiselerin dışında” Hatay, PKK, Ortadoğu Politikalarından kaynaklanan liderlik, su vb. siyasi-ekonomik-sosyal sorunlar vardır. Diktatörlükle yönetilen ve Lübnan Başbakanı Refik Hariri’ye suikast düzenlediği iddia edilen Suriye “Hatay-Şanlı Urfa ve Gazi Antep İllerini kendi sınırlarında gösteren, Türkmenlere eziyet eden, bazı Arap kökenli vatandaşlarımıza ticari avantajlar ile ücretsiz eğitim hakkı sağlayan ve sınıra yakın yerlerde (özellikle halk oylamasında kaybettiği Hatay’da) arazi aldıran, 1. Dünya Harbinde İngiltere ile bir olup bizi arkamızdan vuran, Yunanistan ile aleyhimizde askeri antlaşma yapan, Apo’yu barındıran ve PKK’yı destekleyen” güvenilmez bir ülkedir. Apo ifadelerinde “Suriye’de ilk yerleşimin 1982‘de Filistin Kimliği ile ev tutularak başladığını, Şam’da Karargahı olduğunu ve örgütü oradan yönettiğini, Şam’da Kürtçe Okul açtıklarını, bu okulun yanındaki matbaada gazete-dergi bastıklarını, Cemil Esad ile görüştüklerini ve siyasi- askeri- finansal- sahte kimlik- sınır geçişi vb. destekler aldıklarını, El Muhaberat İstihbarat Teşkilatının kendilerinden Suriye’deki faaliyetlerine göz yumma karşılığı Türkiye’de yoğun eylem yapmalarını istediğini” beyan etmektedir.

Ancak Suriye “PKK yüzünden ilişkiler iyice gerilince” Türkiye ile olası bir savaşı göze alamadığından Apo’yu ülkesinden çıkarmış ve 1998 Adana Mutabakatı ile terör örgütünü desteklemeyeceğini taahhüt etmiştir. Soğuk savaşın bitmesi, Demirperde Blok’unun dağılması, Rusya’nın zayıflaması ve ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra; bölgesel işbirliğine yönelmiş, Türkiye’ye yakınlaşmış ve rol- model almaya başlamıştır. Türkiye’de olumlu adımlar atmış ve iki ülke arasında ortak bakanlar kurulu toplantısı ile gümrüklerin kaldırılmasına varan sıcak ilişkiler kurulmuştur. Fakat Türkiye’nin “ABD- AB- İsrail ve Arap Birliği ile aynı cephede yer alması, Özgür Suriye Ordusu’nu desteklemesi, kaçan rejim muhaliflerini barındırması, Suriye’de illegal sayılan Müslüman Kardeşler Örgütü’nün basın açıklamalarına göz yumması vb.” faaliyetleri ile “Haftaya Cuma Namazını Şam’da kılacağız, Suriye bizim iç işlerimizdir, 3 saatte Şam’dayız, Sen o koltukta oturamazsın vb.” açıklamaları nedeniyle” ilişkiler çıkmaza girmiştir. Beşar Esad, Ahmet DAVUTOĞLU’na “Suriye’ye nasihat ve tavsiye verebilirisiniz, ama başkalarının buyruklarını tebliğ edemezseniz” demiş ve iki ülke neredeyse savaşın eşiğine gelmiştir. Elbette körü körüne Beşar Esad’tan yana olmak, Suriye’de binlerce insanın ölümüne yol açan insan hakları ihlallerini yok saymak ve yönetimi ele geçiren Şii-Nusayri grubun, nüfusun çoğunluğunu oluşturan Sünnilere yaptığı baskı ve zulümleri görmezden gelmek; doğru değildir. Ancak iç harbin parçalanmayla neticelenmesiyle ortaya çıkacak tehditler, Türkiye’nin de bekasını tehlikeye atmakta ve bizi hem Rusya ile iyi geçinmeye hem de Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana olmaya zorlamaktadır.

Yıllardır mücadele ettiğimiz PKK/ PYD ve DAEŞ gibi terör örgütleri, Irak ve Suriye’de ki otorite boşluğu yüzünden varlıklarını sürdürmekte, yani biz ne yaparsak yapalım bataklık sivrisinek üretmektedir. Uluslararası işbirliği ile bataklık kurutulamazsa, yani Irak ve Suriye’de devlet otoritesi tesis edilemezse, hem Türkiye hem de bölge ülkeleri ile tüm uluslar terörün hedefi olmaya devam edecek ve uzun vadede dünya barışı bu hadiselerden olumsuz yönde etkilenecektir. Dolayısıyla Türk- İslam Dünyası ve 3. Dünya Ülkelerinde vahşice cinayetler işleyen terör ve suç örgütlerini yüzyıllardır görmezden gelen, hatta kendi çıkarları için kullanan ve Türkiye’yi hedef alan PKK ve ASALA gibi terör örgütlerini alenen destekleyen Batı Dünyası “kendi canının da yanmaya başladığı bu günlerde” çifte standardı bırakmalı ve BM’de tüm uluslarla işbirliği içine girip güvenlik konseyinin adil olmayan yapısını da değiştirerek; terör meselesinin küresel bazda çözümü için samimi katkı sağlamalıdır. Aksi insanlık için felaket olacaktır.

Türkiye uluslararası ilişkilerde dostluklar değil menfaatler olduğunu unutmamalı,  Suriye de dahil tüm ülkeler ile ilişkilerinde ihtiyatlı olmalı ve mütekabiliyet esasına göre hareket etmelidir. Komşularıyla bölgesel işbirliği çerçevesinde yakınlaşmalı, iyi ilişkiler ve ittifaklar kurmaya gayret etmeli ve Küresel Güçler istiyor diye savaş ilan ederek; Ortadoğu’da kin ve nefret tohumları atılmasına vesile olmamalıdır. Önümüzdeki süreçte; Batılıların baskısıyla İslam Alemine nizam vermeye kalkmamalı, Arap Ülkeleri’nin etnik ve mezhepsel kavgalarına karışmamalı, Müslüman bir devlete yapılacak olası bir askeri müdahaleye taraf olmamalı, sorunun İKÖ ve BM nezdinde barışçıl yöntemlerle çözümü için uğraşmalı, çatışan tarafları barıştırmak ve dökülen Müslüman kanını durdurmak için çabalamalı, bölgesinde istikrar ve barış adası yaratmaya çalışmalı ve “bölgede meydana gelen ve masum insanların ölümüne sebep olan hadiselerden büyük üzüntü duymaktayız ve meselenin uluslararası işbirliği çerçevecinde çözümü için elimizden gelen gayreti göstermeye hazırız” diyerek; askeri değil, siyasi ve insani bir tavır ortaya koymalıdır.

 

 

Yine Ölüm… Yine Kan

Dikkat ettim.

Son yazılarım hemen hemen tamamen MHP’ye ait olmuş.

Oysaki Vallahi de Billahi de bugüne kadar toplam bu sayıda MHP yazısı yazmadım. Demek şartlar bu hale getirmiş.

Ne var yahu!

Bir parti, kendi Üst Kurul Delegelerinin isteği doğrultusunda Genel Merkez Yönetiminde değişiklik istiyor.

Anlaşılmaz bir istek mi? Ya da bunu anlamak çok mu zor?

Her şey iyi gidiyor da, değişim buna rağmen mi isteniyor?

Buna neden akla hayale gelmedik yollarla engel olunuyor?

Buna Parti Genel Merkezinin engel olma gayretlerini anlamadığımız gibi, diğer engel olanların dertleri nedir?

Bir takım ilgisiz, yetkisiz mahkemelere, hatta İlçe Seçim Kurullarına, Yüksek Seçim Kurullarına ne oluyor?

Bunların derdi, MHP mi? Bunların derdi Türk Milliyetçiliği hareketinin iyi olması mı, başarılı olması mı?

Bunları neden yazıyorum?

Çünkü ülke her taraftan kan gölüne dönmüş, Asker-Polis Şehitleri ile birlikte, ülkenin en kalabalık yerlerinden birinde, ATATÜRK Hava Limanı’nda bombalar patlıyor, onlarca kişi ölüyor, ama bizim en önemli işimiz, MHP’deki gelişmeler.

Çok ilginç değil mi?

Peki, ani bir baskın seçimle, sonucun ne olacağı mevcut MHP Yönetimi tarafından görülemiyor mu?

Neden birileri endişe etmiyor?

Şu anki durumda, böyle bir seçim ile Anayasayı istediği gibi değiştirecek olan Cumhuriyet, Atatürk, Türk ve onun inançlarının düşmanları, bu isteklerine kavuşursa, bunun vebalini nasıl kabullenecekler, nasıl kabulleniyorlar?

Gidişatın oraya olduğu çok açık…

Bu gidişata dur demek için beklenecek ne var?

Her şey ülkem için, her şey Türk Milleti için diyen herkesin, gidişatın nereye olduğunu görmek mecburiyeti vardır. Ne koltuk sevdası, ne para arzusu, ne de küçük çıkar hesapları, Türk Milleti’nin geleceğinden daha önemli olamaz.

 

 

Mahbûbu’l-Kulûb / Gönüller Sevgilisi

0

Eserin yazarı Ali Şîr Nevâyî, Doğu Türkeli’nin büyük şâiri, âlim ve üstün vasıflı devlet adamıdır. O’nun, ebedî âleme intikalinden önce yazdığı son eseri olan Mahbûbu’l-Kulûb / Gönüller Sevgilisi isimli kitap, Prof. Dr. Vâhit Türk tarafından Çağatay Türkçesinden Türkiye Türkçesine çevrilerek 12 X 19,5 santim ölçülerinde 176 sayfa olarak Mart 2016’da kültür hayatımıza kazandırıldı.

Eser; ‘Esirgeyen ve Bağışlayan Allah’ın Adıyla. Hamd O’nadır, O’nun zâtınadır.’ Cümleleriyle başlıyor, Peygamberimiz (sav) Efendimize salat ve selam son bulan giriş kısmının arkasından üç ana bölümle devam ediyor. Her bölüm kendi içerisinde çeşitli başlıklarla oluşturuluyor. Birinci bölüm hakandan başlayarak çeşitli devlet görevlileri ile meslek erbâbını konu ediniyor. Müsbet ve menfi örneklerle makam sâhiplerinin nasıl olması ve nasıl olmaması gerektiği anlatılıyor, halka karşı nasıl davranmaları gerektiği üzerinde duruluyor.

Eserin siyâsetname ile alakalı bu bölümünde kırk ara başlıkla kırk meslek mensubunun davranışlarıyla alakalı bilgiler yer alıyor. Mesleklerin bâzıları şunlar: Kadı, vezir, inzibat, şeyhülislam, müftü, müderris, hekim, kâtip, öğretmen, imam, hâfız, ses ve saz sanatkârları, müneccimler, ticâret erbâbı, esnaf, emniyet müdürü, çiftçiler, Çingeneler, dilenciler, kuşçu ve avcılar, dervişler ve diğerleri… İş ve meslek mensuplarına ait her bölümün sonunda mesnevi, rübâî, beyit ve dörtlük bulunmaktadır.

Birinci bölümden tadımlık satırlar:

İslam Beyi Hakkında

Böyle bir hakana Müslüman bir bey, Hz. Peygamberin hizmetindeki dört kişiden biri gibidir. Bu kişi, arzularına kavuşamayanların son sığınağı, hakanın da tâlihidir. Hakana dünyada gerçekleri söyleyen ve onun âhireti hakkında kaygı çeken kişidir. Kötüler ondan korkmakta, iyilerin zorlukları onun sâyesinde kolaya dönmektedir. Halkın malı ile ilgili aç gözlülüğe gönlünde yer yok ve kadın hayâli kalbinde yer edinmez. İsteği, Müslüman halkın güvenliği, amacı, Müslüman olmayan halkın birlik ve beraberliğidir. O, Müslümanların rızâsını arayandır; Müslümanlar ise onun duâcısıdır. Kendisi dürüst ve bütün çabası halkın işlerinde adâleti sağlamaktır. Hakanın kapısında bu tür beyler eksik olmasın ve devlet de böylelerinden başkasının eline geçmesin. (s: 29,30)

Övülmeye Değer Hareketler ve Hoş Olmayan Huylar‘ başlıklı ikinci bölümde insan hayatında önem arz eden, tövbe, züht, kanaat, sabır, tevazu, teveccüh, rıza, aşk… gibi on konu üzerinde durulmuştur. Yine her bölümün altında mesnevi, beyit, rübâîler bulunmaktadır. Bâzı bölümleri kısa hikâyelerle de desteklenmiştir.

Övgüye Değer Eylemlerin Sonu ve Yergiyi Hak Eden Hisler‘ başlığı altındaki üçüncü ve son bölüm ise yüz yirmi yedi adet ‘tembih’ ihtiva etmektedir. Bilindiği gibi tembih: uyarma, ikaz mânâsındadır. Bir işin nasıl yapılacağı hakkında bilgi verdikten sonra üsteleyerek hatırlatma demektir. Bu tembihlerde de değişik meselelere temas edilmiş ve hemen her tembihin arkasında bir beyit veya dörtlük yazılmıştır.

119. Tenbih:

Güzel olan, rûha rikkat verir; çirkin ise ömrü mahve­der. Güzel huylu nâzenîn, cennetteki hûri gibidir; kötü mizaçlı çirkin de cehennemdeki zebâniye benzer. Korkak, her türlü yararsız sözü söyler; tavuk, bulduğu her pisliği yer. Erkekte söz hüner, ipçide bez hüner. Cimri, öykünmekle büyük olamaz, keçi koşmakla geyik olamaz. Gön­lündeki eksikliğe gülmek haram, hakanla düşmanlığın varsa uyumak haram. Tanrı herkesi kendi yolundaki yol kesicilerden korusun, hakanla düşman olmaktan korusun.

Kendi yolunda Tanrı tutsun şeytandan ırak,                                                                                                              Hakan karşısında kim ki şeytan gibidir, ondan ırak.’ (s: 167)

Mahbûbu’l-Kulûb, Nevâyî’nin son eseri olmasının yanında, kültür târihimiz açısından belki de en mühim eseridir. Orhun Yazıtları ve Kutadgu Bilig gibi siyâsetname türüne dâhil edebileceğimiz bu eser; yazarının deruhte ettiği çok önemli devlet görevleri yanında, doğrudan kültür hayatının içinde oluşu, toplumu iyi tanıması ve halkın dertlerine âşina olması dolayısıyla edindiği tecrübeleri de insanlığa intikal ettirmektedir.

Son derece rahat okunan, her kesimden insana faydalı olacak bilgiler ihtiva eden bir kitaptır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

ALİ ŞÎR NEVÂYÎ:

Türk kültür hayatının mühim isimlerinden biri olan Ali Şîr Nevâyî, günümüzde Afganistan sınırları içerisinde bulunan, devrinin önemli siyâset ve ilim merkezi Herat şehrinde 1441 yılında doğdu. 1501 yılında, 60 yaşında iken doğduğu şehirde vefat etti.

Babası Kiçkine Bahadır, Emir Timur’un oğullarından Şahruh’un torunu Horasan hâkimi Ebû’l-Kasım Bâbur’un hizmetinde bulunmaktaydı. Ali Şîr Nevâyî, Kasım Bâbur’un himâyesinde çok iyi bir eğitim görerek yetişti. Bâbur’un vefatından sonra Herat şehrinin hâkimiyeti, Timur’un ahfadından Hüseyin Baykara’nın eline geçince O’nun hizmetine girdi. 1472 yılında ‘Divan Beyi’ unvanı ve Hüseyin Baykara’nın vekili sıfatıyla devlet idâresinde en üst seviyede yetkili oldu. Âdil yönetimi sebebiyle çok sevildi. Aynı zamanda Türk dilinin ve kültürünün yücelmesi için çalıştı. Çok mühim eserler telif etti. Daha hayatta iken bütün Türk âleminde saygı ve sevgi ile anılan bir kişiydi. Telif ettiği kitaplar, bütün Türk saraylarının en kıymetli ve nâdide eserleri arasında yer alıyordu.

Çeşitli mevzularda yazdığı 30 eserden bâzıları: *Mecâlisü’n-Nefâyis: (Türk edebiyatında ilk şâirler tezkiresidir), *Nesâyimü’l-Muhabbe min Şemâyimü’l-Fütüvve: (Tarikat büyüklerinin kısa hayat hikâyeleridir), *Münâcât, *Kırk Hadis ve çok mühim târih kitapları:  *Lisânü’t-Tayr, *Târih-i Enbiya ve Hükema, *Târih-i Mülûk-ı Acem, *Farsça Divan…  Muhâkematü’l – Lugateyn isimli eserinde, Türkçe ile Farsça’yı karşılaştırarak, Türkçenin üstünlüğünü ortaya koydu.

Doğu Türkeli’nde, Müslüman Türkler arasında edebî faaliyetler çok gelişmiş idi. Gelişmeler, Hüseyin Baykara döneminde doruğa çıktı. Bu yükselişin en önemli âmili Ali Şîr Nevâî’dir.

 

 

 

Prof. Dr. VÂHİT TÜRK:

12.06.1960 tarihinde Sivas ili Gürün ilçesi Sarıca köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. 1978 yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine girdi. Aynı fakülteden 1983 yılında Prof.Dr. Zeynep Korkmaz danışmanlığında hazırladığı ‘Hüseyin Nihal Atsız’ın Ruh Adam Romanında Dil ve Üslup‘ adlı tezini vererek mezun oldu. 1987 yılında Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun yönetiminde hazırladığı ‘Hatiboğlu Bahrü’l-Hakayık – Transkripsiyon‘ adlı teziyle yüksek lisansını, 1990 yılında Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Tuncer Gülensoy yönetiminde hazırladığı ‘Ali Şir Neva’i Mecalisü’n-Nefais İnceleme-Metin-Dizin‘ adlı teziyle doktorasını tamamladı. Fırat Üniversitesi, Trakya Üniversitesi, Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi (Kazakistan), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ve Gaziantep Üniversitesi’nde değişik akademik kadrolarda görev yaptı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, Gaziantep Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı gibi idarecilik görevleri de yapmıştır. Prof. Dr. Vahit TÜRK 2006 yılında Sakarya Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Öğretim Üyesi olarak başladığı görevinden ayrılarak İstanbul Kültür Üniversitesine geçmiştir.

 

 

 

 

DERKENAR:

Türkçenin Feryadı

Kırk yıldan beri dil konusundaki bütün haklı ve ilmî tenkitlerin karşısına hep aynı mugalatalarla çıkılmaktadır. Meselâ: ‘Türkçe fakirleşiyor, nesillerin arası açılıyor, baba ile oğul anlaşamıyor‘ feryadına daima şu kabil safsatalarla cevap verilmiştir:

Ana-baba vaktiyle ‘dessâme-i zu selâsetü’ş-şerâfe‘yi öğrenmiş; çocuk, şimdi bunun yerine ‘üçlü kapacık‘ terimini kullanıyor. Ana-baba eskiden ‘âkilü’l-lahm‘ öğreniyordu, şimdi çocuklar ‘et yiyen‘ terimini kullanıyorlar. Bu durumda çocuk elbette babasının ağır Osmanlıcasını anlayamayacaktır. Ne yapalım yani? Nesiller birbirlerini anlasınlar diye çocuklarımıza ‘al yuvarlar, ak yuvarlar‘ yerine ‘küreyvât-ı hamrâ, küreyvât-ı beyzâ‘yı mı öğretelim? Dilimiz bu Osmanlı uydurması sözlerle mi zenginleşiyordu?

Açıkça görüldüğü üzere tasfiyeciliğe karşı olanlara verilen bu türlü cevaplar, meseleyi esastan tamamıyla uzaklaştırmaktadır. Çünkü:

1- Bugün, hiç kimse eski terimlerin muhâfazasını istememektedir. Terimlerin, tercihan, Türkçe köklerden ve dilimizin gramer kaidelerine uygun olarak yapılması hepimizin arzusudur. Bu mümkün olmazsa, bazı ilim ve teknik dalları için milletlerarası terimlerin kabulü de düşünülebilir. Bu konuda o kadar aşırı olmaya lüzum yoktur. Ancak, terimlerle günlük hayatın konuşma dilini, edebiyatın yazı dilini hiçbir zaman karıştırmamak lâzımdır. Biz bu sonuncuların zorlanmasına karşıyız.

2- Baba ile oğulun anlaşamadıklarından şikâyet edenler, belli sayıdaki eski terimlerin değiştirilmesine karşı olduklarından değil, konuşma ve yazı dilinde yaşayan binlerce kelime ‘yabancı asıllıdır‘ bahanesi ile budandığı için feryat etmektedirler. Budanan bu kelimelerin yerlerine yanlış yapılmış zayıf ve uydurma ‘sözcükler’ konduğu için feryat etmektedirler. Dil ilmi ile hiçbir ilgisi olmayan sorumsuz ve bilgisiz kimselerin kelime uydurmayı meslek hâline getirmeleri karşısında feryat etmektedirler. Türkçe fakirleştiği, nüansını, ahengini ve bütünlüğünü kaybettiği için feryat etmektedirler. Dilimiz bir çıkmaza saptırıldığı için, anarşiye boğulduğu için feryat etmektedirler. Millî beraberlik tehlikeye düştüğü için feryat etmektedirler. Bütün bu samîmi yakınmalar ve haklı tenkitler karşısında kendilerine çekidüzen vermesi gerekenlerin demagojiyi tercih etmeleri yüzünden feryat etmektedirler.

3- Bugün, hiç kimse, ne terimler konusunda, ne de yazı dili konusunda Osmanlıcaya dönelim demiyor. Ancak Anadolu’da 13. yüzyılda başlayıp, Yahya Kemal, Ömer Seyfettin, Refik Halid ve Peyami Safa gibi sanatkârların kaleminde artık olgun hâle gelen yazı dilini esas alalım, sadeleşme meselesini artık o noktada durduralım, diyoruz. Bu yazarların dilini de sadeleştirmeye kalkarsak, ne Türkçe kalır, ne Türk kültürü kalır, ne de Türk düşünce ve sanat hayatı kalır, diyoruz.

Fakat ne yazık ki bizim bu feryadımız karşısında ya susuluyor veya başka yollara sapılıyor. Meselenin esasına dokunulmuyor. Derinliklerine inilmiyor. Kelime ve mantık oyunları ile hâdise geçiştirilmek isteniyor. Nitekim Türk Kültürü dergisindeki bir yazımda: ‘Gençliği babasının bayram tebriğini anlayamayacak bir seviyeye düşürmek, öztürkçecilik değil, barbarlıktır.’ Demiştim. Türk Dili dergisinde bu cümle ele alınıyor ve şöyle cevap veriliyor:

-Bir kuşak önceki babaların nasıl bayram tebriki yazdıklarını düşünüyorum, kafamın içinde şöyle bir örnek beliriyor:

Şeref-i hulûliyle mübâhi olduğumuz iyd-i said-i adhanın müteyemmim olması duâ-yı vâcibü’l-edasını bârigâh-ı ahadiyyete i’la ve dü-çeşm-i ferzendanelerini bûs ile râsime-i tebriki i’la ederim.’

‘Yazıya göre gençliği işte bu dilden ayırmak barbarlıktır. Demek ki uygarlık, gençliğin o bayram tebriki dilini öğrendiği zaman vardı. Öyle ise, bugün de babamızın dilini anlayacak seviyeye yükselerek barbarlıktan kurtulmamız, uygarlığa erişmemiz gerekir. (!)’

Türk Dili dergisinden aynen aktardığımız yukarıdaki satırların her cümlesi, eskilerin mugalata veya safsata dedikleri, bugün ise demagoji adını verdiğimiz alelâde polemik tarzının tipik örneğidir. Böyle canlı bir demagoji örneği gösteren yazar, her hâlde bu şahane buluş karşısında muarızlarının artık susacağını sanarak sevinmiştir. Biz, çok karşılaştığımız için de yadırgamadığımız bu polemik metodu ile susacak değiliz. Onun için, önce bay yazara birkaç şey soralım:

1- Türk dilinin hangi devresinde babadan oğula böyle bir bayram tebriki yazılmıştır?

2- Biz, zamanımızın gençliğinden bahsettiğimize göre, bugün bu şekilde tebrik yazan bir baba var mıdır?

3- Tarafınızdan uydurulmuş böyle bir sahte örneğin dilini beğendiğimizi ve gençlere öğretilmesini tavsiye ettiğimizi gösterecek delilleriniz nelerdir?

4- Önce, mevcut olmayan bir örnek uydurmak, sonra ‘Hacıeminoğlu gençlere bu dilin öğretilmesini öğütlüyor’ demek ahlâkî bir davranış mıdır?

5- Gençlerin, okullarda, millî kültür yadigârlarımızı okuyup anlayabilecek seviyede yetiştirilmesini istemek, tarihî Osmanlıcayı günümüzün yazı dili hâline getirelim demek midir?

Şimdi de hangi hareketin barbarlık olduğunu, hiçbir yanlış anlaşılmaya meydan vermeyecek bir açıklıkla tekrar edelim:

1- Türkçede yaşayan karşılığı bulunmayan ve bugün tarladaki köylünün, fabrikadaki işçinin, okuldaki çocuğun ve sokaktaki her sınıf vatandaşın anladığı, kullandığı ve yabancı asıllı olduğunu dahi bilmediği ‘akıl, şuur, zekâ, vicdan, kalp, beden, ruh, can, namus, şeref, haysiyet, din, iman, kitap, kalem, defter, dünya, âhiret, cennet, cehennem, vatan, millet, devlet, şikâyet, zafer, …’ gibi yüzlerce kelimeyi masa başında, hem de ehliyetsiz kimselerin yalan-yanlış uydurdukları ‘sözcük’lerle değiştirmeye kalkışmak barbarlıktır.

2- Türk milletinin şarkısına, türküsüne, fıkrasına kadar girmiş, şeref gibi, haysiyet gibi kelimeleri atıp, onların yerine konuşma dilinde kibir yahut izzetinefis mânâlarında kullanılan ve Türkçeye Fransızcadan geçmiş olan ‘onur’u almak budalalıktır. Bu yetmiyormuş gibi, onur’un Türkçe olduğunu iddia etmek ise, barbarlıktır.

3- Sadece yabancı asıllı kelimeleri değil, ‘alın yazısı, düşünce, sensizlik, korkunç, yalvarmak, yakınmak, bütün’ gibi Türkçe kelimeleri dahi ‘uydurma sözcüklerle’ değişmek hem hainlik, hem de barbarlıktır.

4- Batı dillerinden gelen ve henüz halk tarafından benimsenmemiş olan ‘komisyon, delege, personel, kontrol, enformasyon, konsorsiyum, konsomasyon, solist, mönü, seksiyon, sektör, tekstil, protokol, brifing, enstantane, deklârasyon’ gibi kelimelere ses çıkarmayıp da, Türk milletinin iliğine işlemiş, ruhuna sinmiş ‘hayat, ömür, cesaret, vicdan, ahlâk’ gibi yüzlerce kelimeyi dilden atmaya kalkışmak, önce ahmaklık, sonra barbarlıktır.

5- Her biri bir başka dilden gelmiş olan ‘kent, kamu, acun, tamu, uçmak, sınır, temel, amaç, örnek, zor’ gibi kelimeleri Türkçe diye göstermek ve bu harekete de ‘öztürkçecilik’ adını vermek, katmerli bir cehâlettir.

İşte bütün bu yanlış hareket ve samîmiyetsiz davranışlar yüzünden, bugün Türkçe feryat etmektedir.

Necmettin Hacıeminoğlu: Türkçenin Karanlık Günleri, İstanbul 2011, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, s: 31-35.

 

 

 

Yunus Emre’nin Hayatı ve Hayata Bakışı (1)

0

“Geldi geçti ömrüm benüm,

Şol yil esüp geçmiş gibi

Hele bana şöyle geldi

Şol göz yumup açmış gibi.”

Diyerek, hareketli ve o nispetle verimli ömrünü, çekirdek misâl bir dörtlüğe sığıştırabilen Yunus’un sesi, Anadolu’nun sesidir. Bizim sesimizdir, hepimizin sesidir. Yunus’la Anadolu dün olduğu gibi bugün de, beden ve ruh gibi, birbirleriyle sarmaş dolaştır. Biri birisiz olamazlar.

Yunus’u lâyıkıyla anlatmak ne mümkün? Derya destiye sığar mı? Yunus anlatmakla biter mi? Katre ummandan haber verir. Biz de bunu yapmaya çalıştık. Bir nebze anlatabilirsek, sebep, Yunus’un kendisi ve ölmez şiirleri sayesindedir. Zaten söyleyeceklerimi güzelleştirecek olan da budur.

Medine-i Münevvere’de bulunmuş mühim bir âlimin dediği gibi:

“Büyüklerin tarih-i hayatları okunurken, ulvî menkıbeler söylenip, aziz hatıraları anılırken, insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvî ateşi yakıyor ve İlâhî feyzi sarıyor.

“Tarih, öyle büyük insanlar kaydeder ki, birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalır.”

ve bu tespitini şu dörtlükle perçinliyor âdeta:

“Tarihe şerefler veren erler anılırken,

Yükselmede rûh, en geniş âlemlere, yerden…

Bin rayihanın feyzi sarar rûhu derinden,

Geçmiş gibi, Cennetteki gül bahçelerinden…”

(Tarihçe-i Hayat, İstanbul, 1976, s.7)

Yine o zât-ı muhterem der ki:

“Büyük ve eski bir Arap şairinin, bir beytiyle çok derin bir hakikati ifade ettiğini öğrendim:

“Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakka zor gelmez…” (a.g.e., s.8)

Gerçi o, bu teşhisini, asrın âlimi için söylemiştir. Fakat Yunus Emre de, kendi asrının kalbi yanık, Allah âşıkı bir şâiridir. O da bir Asr-ı Saadet Müslüman’ı gibi yaşamış, bir Sahabe gibi, gönlü, bütün insanların ebedî saadete kavuşmaları için çırpınıp durmuş, hep bu uğurda insanın iki cihan saadeti için yanıp tutuşmuştur.

Yunus Emre de, gecelerin çok karardığı bir zamanda gelmiş, çok kararan gecelerin yakın olan aydın sabahlarını müjdelemiştir. Yunus Emre de “dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan iman”ıyla (a. g. e. s.9) halkın kararan ufuklarını aydınlatmış, sönen ümitlerini alevlendirmiş, korkuya dönüşen yarınlarını emniyete almıştır. Kalbinin feryadını, ruhunun münacatını önce kendine sonra halka duyurmak için Anadolu’yu arşınlayıp durmuş, bitmek tükenmek bilmeyen bir azim ve enerjiyle halkın yüreğine soğuk sular serpmiştir.

Karanlık gece dalgalarını andıran, korkunç hâdiselerin cereyan ettiği Anadolu’nun dört bir tarafını Moğol zulmü sardığı, devlet otoritesinin azaldığı, fitne fesat ve tefrika dalgalarının dağlar gibi ortalığı kapladığı, o tehlikeli ve buhranlı günlerde, âdeta yatağından fırlayan bir arslan gibi, yanardağları andıran bir kükreyişle, mânevî cihat meydanına atılmış:

“Kasdım budur şehre varam

Feryâd u figan koparam!”

Diyerek, bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes dâvâ uğruna feda etmiştir.

 

 

 

Din Sanayii ve Yaşar Nuri Öztürk

0

Klasik Müslümanlık en çok reformistlerden nefret eder. Dinde yeniliklerin bozulmamış İslam’ı bozacağını düşünür. Velev ki o düşünceler tamamen Kur’an kaynaklı olsa bile. Asıl bozulmayanın Kur’an olduğunu, dinî yaşantının ise her dönem bozulabileceğini düşünemez. Dahası her ritüeli Allah’ın emri sayar ve örneğin teravihi yok sayanı derhal din dışı ilan eder.

28 Şubatların sonlarına değin bu muhafazakârlık dinine mensup biri olarak Atatürk’ten sonra belki de en çok günahını aldığım kişi Yaşar Nuri Öztürk’tür. 90’lı yıllarda yazıp söyledikleriyle 2000’li yıllarda yazıp söylediklerinin aynı olduğunu kitaplarından ve TV programlarından fark ettiğimde, hele hele Kuran’dan referans verdiği âyetlerin karşılığını Elmalı ve Davudoğlu gibi meallerden incelediğimde hak vermeye başladım.

Her mevzuya “İslam, zâhire göre hükmeder” gibi klişelerle bakma alışkanlığındaki insanların özü ve sözü bir olma ve bunu da Kur’an gibi vahyî delillere dayandırma noktasına gelmesi kolay değildir. Kendimden gayri Diyanet’in Fetva Kurulu Başkanı iken her ortamda Prof. Yaşar Nuri Öztürk’e karşı çıkan Prof. Abdülaziz Bayındır’ın zamanla onunla aynı şeylerin altını önemle çizer hale gelmesi bu etkileşimin sürdüğünün göstergesidir.

Bana göre dinler gelişi itibariyle birer büyük devrimdir. Ve peygamberler de yüklendikleri misyon gereği hem devrimci hem de ülkücüdürler. Allah’tan gelen vahyin “Biz atalarımızdan böyle gördük” (A’raf 28) taassubundaki bir topluluğa aktarımı için ilâhi bir devrim inancı ve o andan itibaren ömrün sonuna kadara aynı ilâhi ülküyü yaşama / yaşatma kararlılığı gerekmektedir.

Eskiden benim gibi mezhep imamının adı ve ibadetle ilgili şeklî bazı uygulamalarından başka bir şey bilmeyen Hanefî çoğunluğun kızabileceğini bile bile “Çağımızın İmam-ı Azam’ı” idi Yaşar Nuri Öztürk diyorum ve Allah indinde tarihe not düşüyorum. Zaten cenazesine de zamanın müçtehidine, bir muvahhid Kur’an mü’minine şahitlik etme gereği adına katıldım.

Mâide 54’teki “Kınayanın kınamasından korkmaz” düsturunda bir adamdı. Asırlar boyu unuttuğumuz aklı, akletmeyi gözümüzün içine sokarcasına hatırlattı. İslam ilâhiyatında ve felsefesinde başlattığı devrim, evvel Türk sosyal hayatında mühim dönüşümlere akabinde de İslam Dünyasının tıkalı bazı ana damarlarının açılmasına sebep olacak bir niteliktedir.

Cenazesinde Türkiye katmanlarındaki her sınıf, şekil, cins ve farklılıktaki insanları bir arada görmek bendeki o kanaati pekiştirdi. Çok uzaklarda değil, bu teknolojik şartlarda belki de 15-20 yıl sonra Âlem-i İslam’ın yüzüstü yerlerde sürünmesine son verecek bir toplumsal bilinç düzeyi ülkemizde hükümferma olabilir. Ve O’nun vefatı geride bıraktığı o dev mirasla birlikte bu süreci hızlandıracaktır.

Onlarca dile çevrilen ve binlerce baskıya ulaşan yüze yakın kitabıyla 70 yıllık ömrünün birikimi Türk toplumunu ‘sırat-ı müstakim’i bulma yolunda çok daha uzun yıllar meşgul etmeye aday gözüküyor. Parantezsiz Kur’an Meali en başta olmak üzere Allah İle Aldatmak’tan Mâun Suresi Böyle Buyurdu’ya, Din Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’ten Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış’a kadar algılarımızı ve anten ayarlarımızı değiştiren her eser yeni seslerin ve fikirlerin doğmasına da analık edecektir.

Martin Luther’in yüzyıllarca Avrupa’nın en büyük sanayi sektörü olan Kilise Hıristiyanlığında başlattığı protest reforma benzerdir aslında Yaşar Nuri’nin gitgide Hıristiyanize edilen Müslümanlıktaki şirk sanayiine yaptığı başkaldırı. Bir ‘kutsal isyan’dır.

“Petrolün işini bitirdiler ama Kemalist mirasın işini bitiremediler.” (YNÖ)

 

 

Bunlar Yeni Dostlarım!

İnsanın insana ettiğini başka kimse etmiyor. Halbuki, yaradılış gayemiz böyle değil…

Birbirimizi kırmadan, üzmeden, yok etmeden ve karşılıklı haklarımıza saygı göstererek yaşamalıyız.

Ancak bu şekilde yaşamadığımız bir gerçek!

Birbirimizin maddi ve manevi anlamda boğazını sıkıyoruz..

Siyaset, ticaret, eğitim, kültür hayatımız ile sosyal ilişkilerimiz bir felakete doğru gidiyor..

Aramızda samimiyet, anlayış, hoşgörü ve tevazu kalmamış…

İçinde bulunduğumuz Mübarek Ramazan Ayının feyzi, bereketi, rahmeti bile bu karanlık tabloyu dağıtmakta zorlanıyor.

Hayvanlar ise hem birbirine hem de insana karşı büyük bir samimiyet içinde…Keşke insanlarda birbirine karşı benzer bir samimiyet ve anlayış içinde olsa..

Fotoğrafta gördüğünüz yavrular Akbaş cinsi bekçi köpekleri…Akbaşlar Asya menşeli Türk çoban köpekleri..Sahibine ve evine çok bağlılar…Samimiyetleri had safhada!!!

Evimizin yeni misafirleri olan bu yavruların dişi olanın adı “Sultan” erkek olanın adı ise “Reis”..

Gelin birbirimize en az bunlar kadar samimi ve dost olalım…

Unutmayalım ki; biz insanlar yaratılmışların en şereflisiyiz..Buna uygun yaşayalım..Her şey gelip geçer dostluklar baki kalır!!!

 

 

Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali Hanımefendi İle Editörlük Hakkında Konuştuk.

Mehmet Şadi Polat: ‘Ekmek Kitabı’, ‘Saç Kitabı’, ‘Mum Kitabı’, ‘Tuz Kitabı’, ‘Kasap’, ‘Çoban Kitabı’, ‘Geyik Kitabı’, ‘Yalan Kitabı’ gibi eserlerinizde; kitabı basılması için yayıncıya veren kişi olarak (bence doğru ve hatta bilinçli bir tercih olarak), ‘Editör’ kelimesini kullandınız. Bu kelimeyi kullanmasaydınız; eskilerin ifâdesiyle ‘Müellif‘ veya ‘Muharrir‘, yenilerin anlatımıyla ‘Yazar ‘ konumunda olacaktınız.

Bu konu hakkındaki yorumunuzu lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali: ‘Ekmek Kitabı’ gibi yayınlarda konu hakkında bilgi ve düşünce sâhibi kimselerin yazılarını bir araya getirdim. Yani bu kitaplar derleme mâhiyetinde kitaplar. Kitabın yazarı değilim, kitabın sâdece teknik editörü de değilim. Kitabın konusunu seçen, yazıların yazılması için yazarlarla bağlantı kuran, yazıları seçen, düzenleyen, bâzen yönlendiren ve sıralayan kişiyim. Bu tür kültür temalı 50 civarında kitap hazırlamışım… Yapılan işi editörlük olarak tanımlayabiliriz. Bazı yayınlarda ‘editör’ yerine ‘hazırlayan’ kelimesini de kullandım.

Polat: Yaşar Çağbayır’ın hazırladığı, ‘Ötüken Türkçe Sözlük‘te; ‘Editör ‘ kelimesinin karşılığı: ‘Yayımlayıcı; naşir (nâşir olsa gerek), basımcı, tabi (tâbi olsa gerek) olarak veriliyor. D. Mehmet Doğan’ın hazırladığı ‘Doğan Büyük Türkçe Sözlük‘te, Dil Derneği tarafından yayınlanan ‘Türkçe Sözlük‘te de benzer açıklamalar var. İlhan Ayverdi’nin hazırladığı ‘Misalli Büyük Türkçe Sözlük ‘te; ‘Kitap basan veya bastıran kimse, yayımcı, nâşir, tâbi ‘ ve Türk Dil Kurumu’nun internet ortamındaki ‘Genel Türkçe Sözlük’ sayfasında ise; 1-‘Yayımcı ‘, 2-‘Yazıları yeniden düzenleyerek yayıma hazırlayan kimse‘ açıklaması veriliyor.

Bildiğim kadarıyla, ‘Editör‘ olduğunu söyleyen hiç kimse kitap yayımlamıyor. Nâşir ve tâbi değil, kitap basmıyor ve hatta kitap bastırmıyor. ‘Kitap basan‘, matbaacıdır, matbaa sâhibidir. Kitap bastıran ise; yazar olsa gerek.

Öyle görülüyor ki, ‘Editör’ kelimesi ile ilgili olarak tam bir kavram karmaşası yaşanıyor. Bu karmaşanın sizce bir açıklaması var mı, varsa nedir?

Prof. Naskali: Editör kelimesi Türkçede yeni bir kelime. Birbirinden farklı birkaç farklı işlevi karşılayan bir kelime. Onun için tanımlamada bir tereddüt doğuyor. Kelimenin kesin tanımını bu sebeple yapamıyoruz. Editör, en yaygın şekliyle, bir yayınevi çalışanı oluyor. Maaşını veya ücretini yayınevinden alıyor. Yayınevinin basmayı düşündüğü kitapları inceleyip görüş belirtiyor veya yayınevinin basmayı düşündüğü kitabı düzenleyip düzeltiyor.

Bir de, benim gibi kendi patronu olan editörden söz edebiliriz: Kitabın konusunu belirleyen, içeriğini oluşturan, içeriğine karar veren, düzenini yapan editör. Sonra da hazırladığı kitabı yayınlayacak bir yayıncıyı bulan editör. Benim hazırladığım kitaplarda bu tür bir editörlük söz konusu oldu.

Polat: ‘Notos Öykü ‘ isimli derginin Nisan-Mayıs 2011 döneminde çıkan 27. Sayısında ‘Editörlük ‘ konusu ele alınmış, 26 sayfa boyunca editörler yaptıkları işleri anlatıyorlar. Hepsi birbirinden farklı tanımlamalar yapıyor. Mesela: ‘Editör, çarkı döndüren kişidir.’ ‘Redaktörün ve düzeltmenin üvey kardeşidir.’, ‘Neyin kitap olabileceğine kadar veren kişidir.‘, ‘Editör, kendisine verilen metni, kitaba dönüştürür.’, ‘Senekelimesiniyıl‘, ‘müddet kelimesinisüre olarak değiştiren kişidir.’, ‘Editör, hem mümin hem de inançsız biridir.’ ‘Yazar hatta çevirmen bile olamayıp, editör olduğunu iddia eden kişidir.’ ‘Tâdilatçı terzidir.’

Siz, editörlüğü nasıl tanımlıyorsunuz?

Prof. Naskali: Bu tanımların hepsini tek tek karşılayan ve editörlük olarak tanımlanan editörlük biçimleri var. Nokta, virgül, büyük harf düzeltmekten başlayıp, metindeki kelimeleri değiştiren, neyin kitap olabileceğine, hangi kitabın iyi satılabileceğine karar vermeye kadar uzanan editörlükler… Bunların hepsini editörlük olarak tanımlayabiliriz.

Benim yaptığım editörlük bunlardan biraz farklı. Benim ne tür bir editörlük yaptığımı şöyle anlatabilirim: Kitabın konusunu belirlemek, yazıları seçmek, yazıları düzenlemek, bir yayıncı vasıtasıyla kitabı bastırmak şeklinde başına buyruk bir editörlük. Kitabın matbaa aşaması, mâlî yönü ve pazarlanması yayıncıya ait olan kısım. Editör olarak benim ilgilenmediğim kısım.

Polat: Tanımladığınız şekliyle bir editörde bulunması gereken en önemli özellikler nelerdir?

Prof. Naskali: Kitap bir editörün adıyla çıkıyorsa, editör kitabın içeriğinden sorumludur. Kitabı sahiplenen editör, kitabın içindeki dünya görüşünü de sahipleniyor demektir. ‘İçerik yazara aittir‘ olmaz. Editör, yayınlanacak malzemenin ilmî doğruluğu kadar siyasî mesajından da sorumludur. Editör, benimsemediği anlayışı yayınlamamalıdır.

Polat: Batılı ülkelerde okuyucunun, satın alacağı kitabın yazarından çok editörüne baktığı söyleniyor. Ne dersiniz?

Prof. Naskali: Editör, kitabın teminatı gibi bir şey oluyor. Farklı yazıları bir araya getiren bir kitap ise ‘kitabın içindeki bilgiler şu ismin süzgecinden geçmiştir‘ demek gibi bir şey oluyor. Kitap tanınmış bir ismin editörlüğünde yapılmışsa kitabın reklamı da editörün adıyla yapılıyor.

Polat: Türkiye’de editörün önemi biliniyor mu? Bilinmiyorsa neden, biliniyorsa göstergeleri nelerdir?

Prof. Naskali: Bir kitap, mesela bir roman, yazarının adıyla tanınıyor. Tabii ki öyle olacak. Romanı yayınlayan yayınevi editörlü bir yayıneviyse, kitabın editörü varsa bile editörün adını kitapta görmüyoruz. Editörün adını ancak yazardan öğrenebiliyoruz. Yazar, kitabın başarısını editörüne borçlu olduğunu söylüyor.

Polat: İyi bir editörün yayınevine kazandıracakları nelerdir?

Prof. Naskali: Bir yayınevinde en önemli kişi editördür. Çünkü yayıncıya hangi kitabın değerli veya kâr getirici özelliklere sâhip olduğunu söyler. Aynı zamanda yazara da önerilerde bulunarak kitabı şekillendirir.

İyi yayınevlerinin iyi editörleri oluyor. Yayınevlerini değerlendirirken falan yayınevinin editörleri çok iyi deniyor. Hatta falan yayınevinde falan editör iyi iş çıkarıyor deniyor.

Herhalde film editörleri olmasaydı, filmleri seyredecek sabır bulamazdık.

Polat: Yazar-editör ilişkisi nasıl olmalıdır?

Prof. Naskali: Yazar ve editör kitaba iki farklı cepheden bakan iki farklı kişidir. Yazar kendi hayalindeki dünyayı kitaba yerleştiriyor, editör de o hayal herkesin daha kolaylıkla görebileceği, rahatlıkla okuyabileceği bir hale girsin istiyor.

Polat: Editörlük mesleği yalnızca kitapla ilgili olarak icra edilmiyor. Dergi editörü, haber editörü, radyo ve televizyon editörü gibi işler var. Hepsinin işini ‘editör‘ kelimesiyle târif etmek mümkün mü?

Prof. Naskali: Editör, geniş anlamıyla ‘hazırlayıcı’, ‘düzenleyici’ olma faaliyetini karşılıyor. Dergi, haber, program, film editörü uygun isimlendirmeler.

Polat: Edebiyat Fakültelerinde, Basın Yayın Yüksek Okullarında, editörlük derslerinin olmayışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Polat: Yazımı düzeltme, kaynakları kontrol etme şeklindeki editörlük, yani teknik editörlük, bazı fakültelerde öğretiliyor.

Ancak, editörlük, mesela bir dergi editörlüğü biraz deneyim isteyen bir iş. Program editörlüğünün yolu muhabirlikten geçiyor. Yüksek eğitim alan bir kimse önce biraz muhabirlik yapacak, mutfakta çalışacak, deneyimi arttıktan sonra editörlüğe geçecek.

Polat: Editör‘ kelimesi Fransızcadan dilimize girmiş. Aynen almışız. ‘Muharrir‘ ve ‘müellif‘ kelimeleri ise Arapça olduğu için onları atıp ‘yazar‘ demişiz. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Naskali: Eski Türkçede ‘yazar’a herhalde ‘bitigen’ veya ‘bitigçi’ diyorlardı. İslamiyet’in kabulüyle birlikte ‘muharrir‘ ve ‘müellif‘ gibi Arapça kelimeler Türkçeye girdi, yeni kavramlar Arapça kelimelerle karşılandı. Dilde sadeleşme ve Öz Türkçe akımı ile birlikte Arapça ve Farsça kelimeler yerine Türkçe kelimeler öne çıkarıldı. Böylece ‘yazar‘ kelimesi Arapça kelimelerin yerini aldı. Yeni kavramları karşılamak üzere bu sefer de Batıdan gelen kelimeler Türkçede kullanılmaya başlandı, mesela ‘senarist‘, ‘raportör‘, ‘editör‘, ‘mizanpajcı’ … ‘futbol’ gibi. Tüm dillerde aşina olduğumuz bir döngü bu. Latince kökenli olan ‘editör’ kelimesi sadece Türkçeye değil, tüm dünyaya yayılmıştır.

Polat: Çok teşekkür ederim Efendim.