22.6 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 730

Yunus Emre’nin Hayatı ve Hayata Bakışı (4)

“Gönlüne dolan ve kendisini irşat eden İlâhî Kelâm, ‘Rabbimiz, Mâbudumuz, ibadet ettiğimiz Allah’ mânasında kullandığı ‘Tapduk’ sıfatı ile perdeleyerek, gönülleri şahsına değil, Allah’a rabtetmiştir. Nitekim bir başka ilâhisinde:

“Biz taliplerüz her dem ışk sabakın okıduk

Çalap müderris bize, ışk hod medresedir.”

diyerek bu hakikati daha açık bir dille ifade etmiştir. Yunus’un:

“Yunus eydür er kulıyam Tapduğumuz dost yüzüdür

İşbu söze inanmayan ide-bilsün itdüğini”

X

“Tapduğa secde kıl sen

Sana vuslat gerek ise”

gibi, Divan’ında on beş yerde geçen bütün Tapduk kelimeleri, Allah mânasında kullanılmıştır.” (a.g.e., s.16) Zaten Yunus’u hakikat âlemine ulaştıran da bu İlâhî sevgidir.

“Yunus Hakk’a bilişeli, can u gönül virişeli

Şol Tapdug’a irişeli, gözlerümi açar oldum”

şeklinde ifade ettiği gibi Yunus kalb gözünü açmış ve artık bambaşka bir iklim seyreder olmuştur.

Bu, Yunus’un gönlündeki duygu ummanını taşırmaya yetmiştir.

“Taştın yine deli gönül

Sular gibi çağlar mısın?

Aktın yine kanlı yaşım

Yollarımı bağlar mısın?”

Artık hiçbir bağ tanımadan yola düşmüş ve gidebildiği yere kadar kendisi gitmiş, erişemediği yerlere:

“Geh eserem yeller gibi

Geh tozaram yollar gibi

Geh akaram seller gibi

Gel gör beni ışk n’eyledi”

diyerek, insan üstü bir gayret harcamış, kalbine dolan hakikatleri, yani Allah aşkını, Peygamber sevgisini ve İslâm inancını, muhtaç gönüllere nakşetmeye başlamıştır. (a.g.e., s.17)

Anadolu’nun hâli ile hallenip dili ile dillenen Yunus, bir yandan:

“Dağlar ile taşlar ile

Çağırayım Mevlâm seni

Seherlerde kuşlar ile

Çağırayım Mevlâm seni”

gibi ilâhîlerle mevcudatın dillerine tercüman olup, onların zikir halkalarına katılarak hislerini hassas gönüllere aktarırken, diğer yandan maddî-mânevî hiçbir değer tanımadan herşeyi yok eden Moğol zalimlerini yermiştir. (a.g.e., s.17)

 

 

Bayramlar ve Çocuklar

Bayram dendiği zaman gözlerinde umudun parladığı masum çocuklar aklagelir. Tebessümleri ve sebebini bilmedikleri mutluluğun kucaklayıcı sıcaklığı bayramların tadı tuzudur adeta.

Hepimizin hiç unutamadığı eski bayramların yüreklerimizde ettiği yer, çocukluğumuzun bayramlarıdır elbette.

Çünkü en çok çocuklar bayramlarda hoş tutulur, bir dedikleri iki edilmez. Eski tadı kalmasa da çocuklar bayramı severler. Bayramlarda çocuklara harçlık verme, yeni kıyafetler ve oyuncaklar alma geleneği sürdüğünden, yine en çok çocuklarmutlu olurlar.

Onun içindir ki “çocuk ve bayram” birbirine yakışan ve tamamlayan iki güzel sözcüktür.

Son yıllarda çocuklara, aile büyüklerini, akrabaları ziyaret etmenin manevi duygusunu veremediğimiz için ailece eş dost ziyaretleri yapılırken, çocuklar katılmaktan sıkılır oldular.

Bu yüzden bilgisayar ve akıllı telefon denen kendi sanal dünyalarında yaşamaya başladılar.

Bayramlara özgü; “sabah erkenden kalkmak, itina ile giyinmek, birbirimizle bayramlaşmak, çocuklara bayram harçlıklarını vermek,

beraber aile büyüklerini,komşuları, akrabaları ziyarete gitmek,kırgınlıkları unutup bir araya gelmek”,gibi çocuklara örnek oluşturacak davranışları ihmal etmememiz lazım.

İhtiyacı olanlara yardım etmek, yaşlıların gönlünü almak, komşularımızla beraber olmak, yakınlarımızla görüşmek bayramlarda ayrı bir anlam ifade eder. Bayramlar, bu özellikleriyle,alışverişleri ve ziyaretleriyle manevi tatlar veren özel günlerdir.

Bayramlar, bizi biz yapan önemli günlerdir. Öncelikle bazı değerlere sahip çıkıp, geleneklerimizin korunmasına ve yaşatılmasına özen göstermemiz gerekmektedir.

Çocuklar yaşamadıkları,görmedikleri,bilemedikleri bir güzelliğielbette ki uygulayamazlar.Oturup, “ah o eski bayramlar” demek yerine, o eski bayramları yaşatacak adımlar atabiliriz.

-Büyüklerimizden gördüğümüz değerlere sahip çıkarak,

-Gelenek ve göreneklerimizi yaşatarak,

-Akrabalık ve komşuluk ilişkilerini canlı tutarak,

-Çocuklarımıza doğru rol model olarak,kültür değerlerimizi tanıtıp sevdirerek,

-Birbirimizle ve çevremizdeki insanlarla iyi ilişkiler geliştirerek,

-İhtiyacı olan insanlara maddi manevi katkıda bulunarak,

vb.pek çok konuda çalışmalar yaparak, bayramlara, özlenen ve beklenen tadı, huzuru, sevinci, yeniden katabiliriz.

 

Bu duygu ve düşüncelerle, bayramınızın saadet ve huzur içerisinde geçmesini, güzelliklere vesile olmasını, mutlulukla geçmesini temenni ediyorum.

 

Sevgiyle kalın.

 

 

Azerbaycan Gezisi (1)

Bilindiği üzere Birinci Cihan Savaşı’nın sonlarına doğru, Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nun Gence’ye ulaşması ile Azerbaycan Cumhuriyeti 28 Mayıs 1918’de kurulmuş, daha sonra 1920 Nisan’ında Azerbaycan, Kızıl Ordu tarafından işgal edilmiş ve Sovyet Yönetimi’nin hakim olduğu Azerbaycan, SSCB’nin bir cumhuriyeti haline gelmiş.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ile 30 Ağustos 1991’de yeniden bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan, çok geçmeden 1992 yılı başında Ermenilerin taarruzuna uğradı. Rus ordu birliklerinin görev aldığı bu taarruzda Dağlık Karabağ’ı işgale muvaffak olan Ermeniler, Hocalı’da eşi görülmemiş bir soykırım uyguladılar. Bu vahşette 613 Azeri soydaşımız hunharca katledildi; binlerce yaralı ve bir milyondan fazla göçmen evinden, yerinden, yurdundan oldu.

Halen Azerbaycan Cumhuriyeti Rusya’nın lideri olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu’nun bir üyesidir. Ve Azerbaycan çeyrek asırdır Ermeni işgali altındaki topraklarını kurtarma çabası içindedir.

Bakü Havalimanına ulaştığımız 28 Mayıs Cumartesi günü öğleden sonra Milli Park’ta Cumhuriyetin 98nci yılı nedeni ile yapılan bir törene katıldık. Törenden sonra TSK Ataşesi Tuğg. İhsan Başbozkurt’u ziyaret ettik. Heyetimize büyük ilgi gösteren İhsan Paşa, yeni tesis ettikleri Nuri Paşa Müzesi’ni gezdirdi ve akşam da yemeğe alıkoydu. İlgi ve nezaketi için şahsım ve heyetimiz adına en içten teşekkürlerimizi sunuyorum.

29 Mayıs öğleden önce Azerbaycan’ın Umum Milli Lideri Haydar Aliyev’in mütevazi mezarını, ardından Şehitler Hiyabanı’nda, şehit Azeri kardeşlerimizle bizim şehitlerimizin de bulunduğu şehitlikleri ziyaret ettik. Sanatçılar, yazarlar ve iz bırakan Azeri büyükleri arasındaki ebedi istirahatgahında Umum Milli Lider Haydar Aliyev ile bütün şehitlerimizin mekânları cennet, ruhları şad olsun.

30 Mayıs’ta Bayrak Meydanı ile Haydar Aliyev Kültür Merkezi’ni gezdik. Gerek Bayrak Meydanı gerekse Kültür Merkezi Bakü’de Azeri kardeşlerimizin gururla gezdirdikleri alanlar. Kültür Merkezi ise çağdaş çizgileri ile gerçekten ilginç bir eser.

31 Mayıs günü beş saat süren bir yolculuktan sonra Gence’ye vardık. Gence Azerbaycan’ın; ikinci büyük, çok eski tarihi ve cumhuriyetin ilk başkenti olan önemli bir şehri. Gence Üniversitesi’nde Vali Yardımcısı heyetimizi kabul etti, bilahare şehit aileleri ve gazilerle bir araya geldik.

Gezi süresince Bakü’de de her gün muhtelif şehit aileleri ve gazi derneklerini ziyaret etmiştik. Bu ziyaretlerde çok içten ve samimi görüşmeler yapıldı. Gence’de şehit çocuklarının gösterileri hepimizi duygulandırmıştı.

Bu ziyaretlerde Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof.Dr. İbrahim Öztek, Muharip Gaziler Derneği İstanbul Şube Başkanı Kıbrıs Gazisi E. Alb. Ahmet Kendigel ve ben; Ermeni soykırımı, Kıbrıs ve Karabağ meseli ve Türkiye-Azerbaycan kardeşliği hakkında konuşmalar da yaptık.

1 Haziran günü öğleden önce Gence’de Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin bir eğitim merkezini ziyaret ettik. Kışla Komutanı Alb. Ramazanat ve komutanlarla sohbeti müteakip kışlayı gezdik. Bir dershanede eğitim gören askerlerle görüştük. Fevkalade tertipli ve düzenli kışlada görüştüğümüz bu genç askerler; çakmak çakmak gözleri, ateş gibi canlı ve arzulu hareketleri, kılık kıyafetleri ve davranışları ile her türlü takdire layıktılar. Alacakları her görevi başaracaklarına kanaat getirmenin mutluluğu içinde kışladan ayrıldık.

Öğleden sonra kara yolu ile tekrar Bakü’ye akşam da Türkiye’ye döndük.

Beş gün kardeş Azerbaycan’ı gururla ve iftihar ederek gezdik.

Gelecek hafta tekrar gezimize değinecek izlenimlerimi anlatacağım.

 

 

Ümmeti Birleştirme Macerasından Teröre

Geçen hafta Isparta Aydınlar Ocağımızın daveti üzerine mükemmel düzenlenmiş ve yoğun bir iştirakin olduğu iftar sofrasında dostlarla buluştuk. İftardan sonra sohbet toplantısı yaptık. Isparta’mızın gerçekten yaşanabilir en güzel şehirlerimizden biri olduğunu tekrar gördük. Prof.Dr. Turan Yazgan Hocamızın adının verildiği müzeyi ziyaret ettik. Kültür hayatımıza büyük hizmetler yapmış, Türk Dünyası gerçeğini Türk Milletine fark ettirmiş bu değerli insanın maalesef müzede bir resmini, hayat hikâyesini ve eserlerini tanıtıcı bir köşe göremedik. Oysa Eğirdir Lisesi’nde Hoca ile ilgili bir köşe düzenlendiğini biliyoruz. MHP’li bazı belediyeleri anlamak gerçekten zor. Fikren MHP’yi temsil etmeye hazır olmayan devşirme adayları aday olarak göstermek yanlıştır. Düşürülen Rus uçağının pilotunun ailesine ev bağışlamaya kalkan MHP’li başkanı bu densizliği ve çapsızlığı dolayısıyla partiden atmak çok doğrudur. Ancak bu tip insanları aday yapmak da daha büyük bir yanlıştır.

Son dönemde bombalamalar, canlı bombalar ülke vicdanını yaralamaktadır. Ancak bunların olacağı dünden belli değil miydi? Güney sınırımızı Müslüman kardeşliği adına yolgeçen hanına çevirdik. Ümmet dayanışması adına ne idüğü belirsiz insanları ülkeye kabul ettik, besledik, tedavi ettik; ancak sızmaları tabii ki önleyemedik. Sınırdan girenlerin bir kısmı PKK saflarına katıldı, keskin nişancı oldu. Değişik ülkelerden birçok IŞİD’ci ve paralı asker ülkeye girdi. Biz ümmeti birleştirdik ve kaynaştırdık diye hayallere kapılırken bombalar Ankara ve İstanbul’da patlayıverdi. IŞİD’lilerin Ayasofya önünde toplu namaz kılmasına göz yumduk. Batı’nın İslam düşmanlığı için kullandığı bu örgüte karşı çarpışmaya giden Peşmerge beslemelerini sınırımızdan yasalara aykırı olarak geçirdik. Dönemin Başbakanı onlara başarılar diledi ve alınlarından öptüğünü ifade etti. Bu durumda diğer terör örgütleriyle birlikte IŞİD de Türkiye düşmanlığında birleşti. Yanlış Ortadoğu politikamız artık değişmeye mecbur. Bu gaflet ve yanlışlar karşısında istifa eden var mı? Olamaz çünkü burası Türkiye…

Sayın Cumhurbaşkanı’na birileri gerçekleri anlatmalı… İç politikada uyguladığınız metotları ve üslubu aynen dış politikada kullanamazsınız. İç politikayı sürdürebilmek ve canlı tutabilmek için aşırı ifadeler, heyecan, sertlik ve demagoji, kamplaşma yaratan çekişmeci tarz geçerli olabilir. Ama bunları dış politikada kullanırsanız haklı olduğunuz konularda bile tepki çeker, sevimsiz hale gelirsiniz. Haklılığınız bile göz ardı edilebilir. Alman Meclisinin boyunu aşarak sözde Ermeni Soykırımı konusundaaldığı kararda bu etkilerin olmadığı ileri sürülemez. Taksim’deki Gezi Parkına yapılması düşünülen müzenin temeli bile atılmadan “Almanya, Fransa ve ABD’nin neler yaptığı da burada sergilenecek; bakalım göreceğiz” şeklindeki bir ifadenin söylenmiş olması iç politika alışkanlıklarının dış politikaya yansımasıdır. Türkiye karşıtlığında fırsat kollayanlara yol açılmamalıdır.

Bir TV kanalında kitap reklamları yapılırken Türk Milliyetçiliğinin doğuşu 19. Yüzyıla dayandırılıyor. 19. Yüzyıldan önceki milliyetçilik hareketleri adeta yok sayılıyor. İmparatorlukların yıkılmasından sonra milli devletlere geçilmesi, milletleşme, milliyetçilik hareketlerini hızlandırmıştır. Ancak Batı’nın milliyetçilik tarihini burjuvaziye ve kapitalizmin doğuşuna uyduran anlayış bize çok yabancıdır. Orta Asya Türk Devlet ve topluluklarında özellikle Çin’e karşı uygulanan politika ve var olma kavgası nasıl dışlanabilir? Çinliler Çin Seddini herhalde Belçika, Hollanda ve İzlandalılara karşı kurmadılar.

Ramazan Bayramınızı tebrik eder, huzur dolu bayramlar diler, çok şey borçlu olduğumuz şehitlerimizi rahmetle anarım.

 

 

Bayram Sohbetlerinin Konusu

Bu sene Ramazan Bayramı vesilesiyle bir araya gelen akraba ve dostların birinci konusu “MHP kurultayının” yapılıp yapılamayacağı. Sadece MHP camiasında değil, özellikle muhalefetin ama tüm Türkiye’nin gündeminin ilk sırasında MHP var.

Peki, bunca ağır terör saldırısına muhatap olan ve bir haftada yüz şehit verilen bir ülkede bir partinin kurultayı neden gündemin ilk sırasında? Havaalanlarında, tren garlarında, otogarlarda güvende olmadığını hisseden insanların kafasındaki ilk mesele acaba neden MHP kurultayı?

Yargıtay ve Danıştay kadrolarının bir anda tasfiye edilip, bütün üyelerin bir tek kişi tarafından atanmasının yolunu açan kanunun çıkması vatandaşın neden ilgi alanı dışında?

Önemli yatırımlardan Osmangazi Köprüsü‘nün açılışı bile neden toplumumuzda ortak bir gurur ve heyecan yaratamadı. Osmangazi Köprüsü ve Ağustos ayında açılacağı bildirilen 3. Köprü (Yavuz Sultan Selim) neden sevinçli bir gündem maddemiz olamadı?

Rusya‘dan yazılı, sözlü özür dileyerek de olsa ilişkilerin düzeltilmesi çok önemli bir konu idi. Turizmciler hariç ilgilenen pek yok.

İsrail‘den yazılı özür alamadan, sadece 20 milyon TL kan parası karşılığı (İsrail’in Gazze’deki ablukasını tanıyarak, meşrulaştırarak) yeniden dost olmaya karar vermemiz de halkımızın öncelikli gündeminde değil. “One minute” zamanı “Mavi Marmara gemisini ben gönderdim” diyen Recep Tayyip Erdoğan’ın şimdi İHH’lılara “giderken bana mı sordunuz” diye çıkışarak sorumluluğu İHH’ya yıkıvermesi de sanki ilgimizi çekmiyor gibi.

Bunlara rağmen kitleler terörün şiddetlenerek devamı etmesi ile açılım sürecindeki hatalar ve Suriye’deki yanlış politikalar arasındaki bağı sezmektedir.

Yargının bağımsız ve tarafsız olmaktan çıkarılması, tek kişiye bağlanmasının 17/25 Aralık’tan açılım sürecine, sıfırlama tapelerinden ayakkabı kutularındaki paralara, hırsızlık, yolsuzluk ve vatana ihanete varan suçlamalardan kurtulma çabası ile alakalı olduğunu hissetmektedir.

“Tasada, sevinçte, kıvançta” birlik olamayan, duygusal olarak ikiye, üçe bölünmüş bir toplum olmaya doğru gidişimizin, iktidarın “bizimkiler ve ötekiler” söyleminden kaynaklandığını fark etmektedir.

Kitleler dış politikada “biz bu haltı niye yemiştik?” dedirten U dönüşlerin de 14 yıllık tek parti iktidarının önceki tezlerinin iflası olduğunu da idrak etmektedir.

Bütün bunları sezen, fark eden ama “bunlar gitmezler” çaresizliği içinde kıvranan kitleler MHP’deki değişim hareketinde bir çıkış ışığı gördüler. Ancak ve ancak MHP tabanından gelen değişim talebinin gerçekleşmesi halinde tek parti iktidarının sona erebileceği, bu tek partinin başımıza sardığı belalardan kurtulabileceğimiz duygusuna kapıldılar.

İktidarın yargıyı, emniyeti, valiliği kullanarak kurultayın yapılmaması için müdahil olması, MHP yönetiminin değişmemesi için verdiği destek de kitlelerin bu kanaatini beslemekte.

İktidar kanadının ve yandaş medyanın var güçleriyle Devlet Bahçeli ve ekibinin kalması için verdikleri destek, böylece kurulu düzenin devamını sağlamaya yönelik tavrı da, MHP muhalefet hareketinin sonuçlarının Türkiye’nin “beka meselesi” olduğunu göstermekte.

Bahçeli ve ekibinin kendisini seçen delegelerin önünde hesap vermekten kaçması, sıradan bir “koltuk sevdasıyla” açıklanamayacak, onların iradelerini de aşan “üst akıl projeleriyle” izahı mümkün bir demokrasi ayıbı.

Daha da vahim olanı böyle bir ayıba hukukun ve adalet sisteminin alet edilmesidir.

Bu günler de geçecek..

Fakat bu çirkinliklere yol açanlar tarihin kara sayfalarında yer almayı şimdiden garantilediler…

***********************************

19 Haziran’da Hata mı Yapıldı?

Şimdi MHP muhalif hareketinin 19 Haziran’da yaptığı hatalar sonucu kurultay yapılmasının çıkmaza girdiği tezi işleniyor.

İşin garibi Meral Akşener’in rakibi olan Genel Başkan adayları arasında da bu teze destek verenler var. Kendileri de dâhil tüm delegelerin oy birliği ile geçen tüzük değişikliklerinin yapılmaması gerektiği, 2/3 çoğunluk gerektiği… 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin bu sebeplerle “ihtiyati tedbir kararı” verdiği propagandası yapılıyor.

Oysaki mahkeme verdiği kararın gerekçesini açıklamadı.

Mahkeme, Kurultaya katılmadığı için dava açma yetkisi bile olmayan, Kurultay kararlarından zarar görme ihtimali olmayan bir üst kurul delegesinin (Bahçeli’nin has adamı Cemal Enginyurt’un) açtığı davayı kabul dahi etmemeli idi. Üstelik MHP Genel Merkezinin davada hasım (davalı) gösterilmesi yanlıştı. Dosyada delege listesi, kurultay tutanakları gibi hiçbir delil yoktu.

Siyasi Partiler Kanunu’nun 14/10 maddesi hükmüne göre “toplantı yeter sayısı” üye tam sayısının salt çoğunluğu ve “karar yeter sayısı” ise hazır bulunan üyelerin salt çoğunluğu olduğu açıktır. Siyasi Partiler Kanununun açık hükmüne rağmen Medeni Kanundan hüküm çıkararak toplantı yeter sayısında 2/3 çoğunluk aranması da hukukun zorlanmasıdır.

Elbette Çağrı Heyeti Mahkeme Kararı ile belirlenen gündem ile bağlıdır. Ama kongre başladıktan sonra partinin asli sahibi olan delegelerin teklifi ile gündeme yeni maddeler eklenebilir.

Bu şartlarda, bir kişinin talebi ile 660 delegenin aldığı kararları etkisizleştiren bir kararı eleştireceğine bir genel başkan adayının “19 Haziran’da Meral Akşener yüzünden hata yapıldı” demesi gariptir.

Dileğim öncelikle “tedbir” kararını veren Mahkemenin yapılan itirazları değerlendirerek verdiği bu hukuk dışı kararı kaldırmasıdır.

Olmazsa ne olur?

Demokrasilerde çare tükenmez…

“Enseyi karartmayın…” Halka rağmen koltuğa yapışma gayretinde olan hiç kimse başarılı olmamıştır, olamaz.

*****************************************

Bayramlarımız Bayram Olsun

Sabaha en yakın zaman gecenin en karanlık olduğu andır.

Türkiye’nin iç ve dış terörün doğrudan hedefi olması daha çok şehit haberleri, terör eylemleri ile karşılaşacağımızın göstergesi.

“Komşularla sıfır sorun” hedefiyle başlayanların, “değerli yalnızlık” girdabına düştükten sonra “dostları çoğaltıp, düşmanları azaltmak” hedefine yönelmesi dış politikada yaşadığımız savrulmaların işareti.

Ekonomideki durgunluk hem yapısal sebeplerden ve hem de dünyadaki olumsuz konjonktürden kaynaklanıyor. Daha uzun süre devam edecek gibi.

İnsan yetiştirme düzenimiz çok başarısız. Hükümetin gayesi kaliteli insan yetiştirmek yerine İmam Hatip sayısını çoğaltmak.

Görünen o ki, yakın zamanda dünyadaki gelişmişlik açısından ülkeler sıralamasında daha gerilere düşeceğiz. Daha müreffeh, daha gelişmiş toplum olma hayallerimiz yine ertelenecek.

“Adaletin devletin temeli” olduğunu her geçen gün daha çok hissediyoruz. Çünkü adalet sitemi çökmüş, devletin temelleri çatırdamakta.

Ama çok da karamsar olmayalım.

Bazen bir şey değişir, her şey değişir.

Her şeyi değiştirecek bir şeyin değişikliği için elimizden geleni yapmak zorundayız.

Bunu başarabilirsek bayramlarımız bayram gibi olacak.

 

 

 

Kelimelerim; ‘Vebal’ ve ‘Tevbe’

Dincesi vebal, Türkçesi sorumluluk; yapılan bir iş yada eylemin sorumluluğunu üstüne alıp sonuçlarına katlanmak..

Başka kelimelerim de var; mesela dincesi tevbe, Türkçesi pişman olmak.  Yaptığı iş ya da eylemin sonuçlarından sorumlu olduğunun farkına vararak bir daha yapmamak üzere derin üzüntü içerisinde sözleşmek; ister kendisiyle ister Allah’ıyla.

Siyaseten karşılığı da olan kelimelerdir bunlar. Erbakan Hoca “Verdiğiniz oyun vebali var” derken kızmıştım; dini siyasete alet ediyor diye.. Aslında kelime olarak dince’sini kullanırken anlam olarak Türkçesini söylüyormuş. Anlamamış, günahını almışım.

Deyimlerimiz de var, çok güzel atasözlerimiz de. Kimileri dince, kimileri Türkçe, kimileriyse tecrübe

Son zamanlarda yaşadıklarımıza şöyle bir baktığımda uzaktan gördüğümü paylaşmak istiyorum. Bu milletin vebali var memleketimin bu hale gelmesinde; sorumluluğunu öyle siyasetçilerin üzerine atıp kurtulamayacağı kadar büyük bir vebal. Yetimin rızkının sorumluluğu, gençlerimizin geleceğinin sorumluluğu, şehidimizin kanının sorumluluğu var.

Benim sevgili milletim “aldatıldık” diyerek kurtulamaz bu sorumluluktan, siyasetimizin değerli şahsiyetlerinin üzerine atıp da kurtulamaz. Çünkü aldatılmak siyasetçilerimize mahsus ve sorumluluk milletimize ait.Çünkü ne yaptılarsa millete sorarak, milletten tasdik alarak yaptılar.

Benim vicdanımda aziz milletim tevbe edip pişmanlığını diliyle söylemedikçe, sorumluluğu üzerine alıp “Ben yaptım, çok pişmanım” diyerek önce şehitlerimizin kanına yüz sürmedikçe, çocuklarından – gençlerinden özür dilemedikçe, günahını aldığı kardeşleriyle helalleşmedikçe, bir daha da yapmamak üzere bin pişman olup cezasını çekmedikçe yaşananların sorumluluğundan kurtulamaz.

Suçu da “Ne yapalım, aldatıldık” diyerek muhterem siyasetçilerimizin üzerine atamaz. “Bundan sonra kime oy verelim?” diye birbirine saf ve temiz olmayan duygularla bakıp kurtulamaz. Kendiyle yüzleşmeyi bilmeli. “Ben yaptım, ben buldum” demeli.

Eğer biraz ahlak kalmışsa; vicdanında biraz insan olmanın, erdemli olmanın anlamını hissedebiliyorsa ruhunda; diyebilmeli, diyemiyorsa eğer.

Bir deyimle söylemek gerekirse; “Başımızdan külah, yurdumuzdan silah eksik olmaz.” Sanırım böyleydi deyim, hatırlayan varsa beri gelsin. Ne de olsa o tecrübe milletimde fazlasıyla var.

 

 

Muhterem Emin Işık Hocaefendi ile Ramazan Sohbeti

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, idrak etmekte olduğumuz Ramazan-ı Şerif ayı vesilesiyle sizinle lütfederseniz, ramazan ve orucun, eskilerin ifâdesiyle tedâi ettirdikleri hakkında koşalım. Oruç nedir?

Emin Işık: Oruç, bizi takvâya götüren bir ibâdettir.

Çetinoğlu: Takvâ nedir?

Işık: Cenab-ı Allah’ın emirlerine kayıtsız, şartsız itaat etmektir. İman edip Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak O’na karşı gelmekten sakınmak, dünya veya âhirette insana zarar verecek, ilahî azaba sebep olabilecek hareketlerden kaçınmaktır. Çok zor, anlaşılmayan bir şey değil. O takvâ hareketi de, iman sevgiye dönüştükten sonra başlar.

Mesela ilkokulu hatırlayalım. İlkokulda hoca, ‘Çocuklar, bir silgi verin‘ dese, 15 çocuk hemen koşar, verir. Çünkü göze girme meselesi var. Hoca kimin silgisini kabul ederse hoca onu kendisine daha yakın hissediyordur. Yahut ‘Bana kalem verin‘ dediği zaman bütün öğrenciler koşar. Çünkü hepimiz sevilmek ihtiyacı hissederiz. Sevmek de aynı şey, sevilmek de aynı şey.

Çetinoğlu: Hangisi daha üstündür?

Işık: Sevebilmek kabiliyeti daha üstündür. Ne diyor şair Hâfız Ahmet? Eğer sen aşk ehliysen, sevebiliyorsan senin için sevgili diye bir problem yok. Nasıl olsa bir sevgili bulursun.

Aşk ehline âlemde dilara bulunmaz,

Mecnun isen ey dil sana Leylâ mı bulunmaz

Bâzı insanlar çok sevecendir. Bir kısmı da dostu olmadığından şikâyet eder. Dostu olmayanlar, kimseye dost olamayanlardır. Kimseyi sevmeyenin dostu olmaz. Seven insanın çok dostu olur. Egoistin de dostu olmaz. Onlar da hep dostu olmadığından şikâyet eder.

Çetinoğlu: Oruç bize ne veriyor?

Işık: Oruç, bizi takvâya hazırlıyor. Takvâ, imanın aşk hâline gelmesinden sonraki durumdur. İman, aşk hâline gelmedikçe Allah emirleri insana sevgili gelmez, sevilmez. Yük gibidir. ‘Aaa gene Ramazan geldi, oruç geldi! Daha dün bitmişti sanki. Gitti yine geldi, 10 gün de önceden geliyor…’ falan.

İşte, Bektaşi babasına sormuşlar: ‘Baba erenler! Ramazan enden memnun mu gitti?’ demişler. ‘Aman efendim! Memnun gitmeseydi 10 gün önceden gelir miydi?’ demiş.

Eğer Allah’ın emirlerine riâyet edilir; namaz kılınır, oruç tutulur, zekât verilir, hac fârizası edâ edilirse, bu işler severek yapılırsa yük olmaz, zor gelmez.

Çetinoğlu: Ölçü nedir?

Işık: Namaz ve zekât, bu işin ölçüsüdür. Çünkü bunu severek yapmıyorsak o insana bir şey vermez. İbâdet severek yapılmazsa insana ruhen bir gelişme sağlamaz, yük gibi gelir. O zaman bu din insanın sırtında semer gibi kalır. Hâlbuki Allah dini, kanat olarak göndermiştir. Bu din ruhumuza takılan bir kanattır. Bunu takınıp Allah katına uçacağız. İşte, dost katına uçmak için muhabbetten kanat. Hz. Mevlânâ’nın sözü: ‘Dost katına uçmak için, Allah’a vâsıl olmak için, Allah’ın rızâsını kazanmak için, Allah’ın sevgili kulu olmak için, veli kulu olmak için insan kendisine muhabbetten kanat takacak

Çetinoğlu: O zaman Allah’ın emirleri hiç ağır gelmez‘ diyorsunuz…

Işık:Bir şey daha yapsam da Allah’ın hoşuna gidecek ikinci bir şey yapsam…’ diye o yapılacak iyilikler sıraya konulur ve onların peşinden koşulur. İman aşk hâline gelmeden takvâ teşekkül etmez. Bütün evliyaullah, Abdülgani Geylani, Şah-ı Nakşibendi, Mevlânâ hepsi aynı şeyi söylüyor. Allah’ı bilmek bunun başı, ondan sonra inanmak ve sevmek. Ondan sonra vermek gelir, fedakârlık mânâsında… Yani bilmek, sevmek, vermek. Târif budur. Hatta formülünü de koymuşlar. Abdülkadir Geylani’nin ‘Mektubat‘ında soruyorlar: ‘İbâdet nedir?’ diyorlar. ‘Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmaktır‘ diyor.

Çetinoğlu: Allah’ın râzı olduğu şeyler nedir?

Işık:Yapın‘ diye emrettiği şeyler, Allah’ın râzı olduğu şeylerdir. Allah râzı olmayacağı bir emri zaten vermez. Râzı olmayacağı bir şeyi emretmez. Allah’ın râzı olacağı şeyler, emrettiği şeylerdir. Çetinoğlu: Bir de ‘ubudiyet – kulluk‘ meselesi var…

Işık: İbâdet, Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmaktır: ubudiyyet yani kulluk, dindarlık, Allah’ın yaptığı şeye râzı olmaktır. Allah’tan gelene râzı olmaktır, yâni şikâyetçi olmamaktır.

Çetinoğlu: ‘Ubudiyet, ibâdetten üstündür.’ Deniliyor.

Işık: Evet! Sabahleyin Kur’ân okuyordum, Rum sûresinde diyor ki: ‘Biz kulların biraz nimetlerini kısıp biraz sıkıntıya soktuğumuz zaman kulluk hâlinde yâni tam bir teslimiyette itaat ederler. Ama onlara nimet verdiğimiz zaman şükretmeyi de unuturlar‘ diyor. Bir başka yerde diyor ki: ‘Biz kulların dünyada baştan çıkmayacağına güvenseydik, biz onların evlerini altından, gümüşten yapardık, merdivenlerine varıncaya kadar gümüşten yapardık‘ diyor. Yani bol nimet baştan çıkarıyor. İnsanlar nimete doyamıyorlar.

Peygamberler içinde varlıklı olan yalnızca, Hz. Süleyman’dır. O’nu da örnek olsun diye göndermiştir. Maddî, manevî bütün nimetleri vermiştir, saltanat vermiştir.

Sabâ Melikesi Belkıs, altın gönderiyor O’na. Süleyman (a.s.) haber alıyor altın yüklü develerle geldiklerini. ‘Yollarına altın döşeyin, getirdikleri hediyelerin, bizim katımızda bir mânâsının olmadığını öğrensinler‘ diyor. Develerin geçeceği yollara altın döşetiyor. Bakıyorlar ki, getirdikleri altın, yerlerde saçılmış.

Bizim bir Zeynep Sultanımız var. Zeynepkâmil Hastanesi’ni yaptıran Kâmil Paşa’nın hanımı, Abdülaziz Han’ın kızıdır kendisi. Acem şahı İstanbul’a misâfir gelir. Abdülaziz Han, misâfirini kızının konağında ağırlıyor. Bu Konak, Laleli’deki Fen Edebiyat Fakültesi’nin yanındadır.  Geniş bir bahçe içinde güzel bir konaktır. Kâmil Paşa sonradan Sadrazam oldu. Abdülaziz demiş ki kızına: ‘Siz konağın bir katını misâfirimize tahsis ediniz.’

Şah da biraz dikkatsizlik etmiş herhâlde. Göğsünde bir madalyon varmış. Zeynep Sultan bir gün kahvaltıdan sonra yanına gidip hâl hatır sorarken şah, göğsündeki bu madalyona bakmış. Zeynep Sultan bundan rahatsız olmuş. Çağırmış kuyumbaşını… Ertesi sabah kuyumcubaşı gelince; ‘Seninle Şah’ın yanına gideceğiz. Göğsünde bir madalyon var. Ona dikkatle bak. Aynısından veya benzerinden iki tâne yapmanı isteyeceğim.’ Birlikte misâfirin odasına girmişler, ziyâret sona erdikten sonra Kuyumcubaşı demiş ki: ‘Tamam, Sultanım. Gördüm. Aynısından iki tâne yapacağım.’

Madalyonlar yapılmış. Zeynep Sultan kuyumcubaşına diyor ki: ‘Şahın gittiği abdesthanede takunyalar var, bu takunyaların birine bir tane sağ yanına, bir tane sol yanına bu madalyonları tak.’ Ertesi sabah şah, abdesthaneye gidiyor ve bakıyor ki göğsünde olan madalyon yerde takunyalarında sallanıyor.  Güzel bir ders…

Çetinoğlu: Zeynep Sultan’ın bir de babası Sultan Abdülaziz Han ile alakalı güzel bir iftar hikâyesi vardır. Bilirsiniz…

Işık: Zeynep Sultan bir gün babası Abdülaziz Han’ı iftara dâvet ediyor. Abdülaziz Han da çok şakacı, çok güzel bir adam. Mağdur edilmiştir, suikaste uğramıştır, bilekleri kesilmiştir falan. Koca Yusuf bileğini bükememiş. Güçlü bir pehlivandır. Birinci sınıf ressamdır, yaptığı bir at resmi vardı. Dolmabahçe Sarayı’da duruyor. Birinci sınıf bestekârdı, müzisyendi. Bir hicaz sirtosu var; kadıyı oynatır kadıyı. Böyle müthiş bir eser.

Kızından dâvet alınca: ‘İftara gelirim ama diş kiramı da isterim‘ demiş. Kızı, ‘Peki‘ demiş. Gelmiş, Yemekler yenmiş. Bu arada şunu da söyleyeyim: Padişah geldiği vakit 40 çeşit yemek konur. 40 çeşit yemek, 40 çeşit de reçel olacak; ateş değmemiş, güneş görmemiş olacak. Yani gölgede sürekli karıştırılarak kıvam verilir. Mesela vişne reçeli, vişne mermalatı diyorsunuz. Suyu sıkılır, geniş tepsilere konur, sabah akşam dinlendirilir, 4-5 defa karıştırılır. Gölgede buharlaştırılırsa lezzetini kaybetmez. Ateşe atıldığında öyle güzel olmaz.

Ben birinci sınıf aşçıyım, size biraz kopya vereyim; o gurmeler, diyetisyen dedikleri fasarya şeyler. Ben çilek reçeli yapıyorum. Kararıyor. Gidiyorum bizim köfteci Süleyman Ağa var. Bodrum katta. Beni çok seviyor. Gidiyorum orada içiyorum. Nefis. Orada çilek kıpkırmızı. Dedim ki: ‘Ben çilek reçelini çok seviyorum ve yapıyorum ama siyahlaşıyor.’ Dedi ki: ‘Ocaktan İndirdikten sonra koyacaksın şekeri. Sakın kaynarken koyma, rengi gider, kaybolur, hiçbir şeye benzemez.’ Şimdi öyle yapıyorum. Sizler de öyle yaparsanız, hem taze çilek tadı alırsınız hem de rengi siyahlaşmaz. Sıcak suyu indir, kaynama bitsin… Şekerini kaynarken atma sakın, çileği öldürürsün.

Şimdi gelelim Zeynep Sultan’a. 40 çeşit yemek çıkacak; 3-4 çeşit çorba, yemekler 40 çeşit. 40 çeşit de reçel…

Çetinoğlu: Yemekten sonra sıra geldi diş kirasına…

Işık: Bir gümüş tepsi, içinde ağzına kadar altın dolu. Üstünde de Hattat Mustafa Râkım Efendi’nin yazması Kur’an-ı Kerim… Zeynep Sultan tepsiyi babasına uzatıyor ve ‘Buyurun, babacığım. Bunlar sizin diş kiranız‘ diyor. Abdülaziz Han yalnızca Kur’an-ı Kerim’i alıyor, öpüp başına koyuyor, ‘Bu mushaf diş kirası olarak bana yeter‘ deyip altın dolu gümüş tepsiye dokunmuyor.

Bir başka hâdise: Şeyhülislam Dürrizâde. Topkapı Camii’nin yanında, şimdiki askerî astsubay gazinosu var, Vatan Caddesi’ne girerken sağda. Topkapı’daki Ahmet Paşa Camii’nin Fatih Camii tarafında, o yamaçta, 2 büyük konak var. Birisi Veliefendi Konağı; çayır var ya atyarışları falan yapılıyor… Bu Veli Efendi, oranın sâhibi. Kendisi Sultan Mahmud’un çok yakın adamıydı. Konağının yanında da Dürrizade Şeyhülislam Efendi’nin konağı var. Günlerden bir gün ikindi namazından bir hayli sonra, akşama 40-50 dakika kala, şimdiki Akdeniz Caddesi’nde o zaman yüksek binalar yok, hep bahçeli evler falan var. Oradan bir toz duman, bu tarafa doğru at arabaları bir kafile hâlinde geliyor. Veliefendi pencereden görüyor ve kâhyaya diyor ki: ‘Git, sor bakalım, Şeyhülislam Efendi hazretleri, Padişahı mı dâvet etti? Bu akşam onda bir dâvet var mı?’ Gidip sormuşlar: ‘Bizim evde dâvet yok‘ demişler. ‘Vah, vah. Padişah bize geliyor baskın hâlinde.’ Diye düşünmüş. Hemen içeriye girmiş, sokağa 40 adım kırmızı halı serdirmiş. Haremlikten bütün takımlar selamlığa, selamlıktaki takımlar haremliğe alınıyor. Çünkü haremliktekiler hepsi altın, gümüş takımı; selamlıktakiler bakır. Hazırlık yapıyorlar. Padişah geliyor. Hemen sofralar açılıyor. ‘Buyurun Sultanım, şeref verdiniz‘ Diyerek yemek salonuna geçip oturuyorlar ve 40 çeşit yemek çıkıyor aynen dediğim gibi. Yemek faslı bitince Veli Efendi;  ‘Sultanım, habersiz geldiniz. Eksiğimiz olduysa lütfen kusurumuza bakmayın. Bizi affedin‘ deyince Padişah, ‘Veli Efendi, Veli Efendi! Hiçbir kusur, eksik yoktu. Yalnız hoşaf kâseleri içinde buz yoktu‘ diyor. Kusur da buymuş. O da diyor ki: ‘Sultanım, bütün kâseler buzdan oyulmuştu!’ Sultan önce ‘Ya öyle mi?’ dedikten sonra iltifat ediyor: ‘Veli Efendi, Veli Efendi! Servet sana yakışıyor

Bizim kültürümüzde ağalık var. Ağalık, ikram ve ihsan demek. Başka bir şey değil. İkram edip ihsanda bulunacaksın. Ağa olanın kapısı açık olacak. Şimdiki gibi 8. kat apartman dairesinde falan değil.

Bütün Ramazan boyunca, bütün zengin konaklarının kapısı ardına kadar açıktı; hangisine istersen girebilirsin. Bütün fakir fukaraya da açık. Hattâ artan yemekler terâvih namazından sonra gizlice mahallenin fakirlerine dağıtılırdı. Onlar sahurda zorlanmasınlar diye. Ramazan böyle ikram, ihsan ve nimeti paylaşma ayıdır. Ayrıca zekât ayıdır. Zekâtların verildiği aydır.

Çok insan var, Üsküdar’ın zengini mesela. Kalkıyor, gidiyor Beyazıd semtine. Orada bir mahalle bakkalına gidiyor, diyor ki: ‘Burada borcunu ödeyemeyen kaç kişi var?’ İşte Hasan Efendi, Hüseyin Efendi, Ahmet, Mehmet… Bunlar hasta olduklarından doğru dürüst çalışamıyorlar, borçlarını da ödeyemiyorlar. … ‘Ne kadar borçları var?’ diyor. Borcunu ödemeyenlerin tek tek hesabını kapatıyor, parasını veriyor. Bakkal: ‘Siz kimsiniz?’ diyor; Adam, tek kelime söylemeden çıkıp gidiyor. Ertesi hafta Hasan amca para biriktirmiş, bakkala borcunu ödeyecek. Bakkal diyor ki:

Senin borcun ödendi!

Kim ödedi?

Vallahi bilmiyorum. Bir adam geldi, ödedi ve sorduğum halde kim olduğunu söylemeden gitti.

Bizler böyle bir medeniyetin çocuklarıyız.

Ben her yerde söylüyorum. Bizim medeniyetimizin zirvesi ne Sultanahmet’tir, ne Süleymaniye’dir, ne Selimiye’dir. Bizim medeniyetimizin zirvesi, sokak başlarındaki, mahalle aralarındaki sadaka taşlarıdır. Yatsı namazından çıkan zengin ne kadar sadaka verecekse o taşın içine koyuyor. Gelen fakir de o günkü ihtiyacı kadar alıyor. Ekmek alamamıştır, peynir alamamıştır, zeytin alamamıştır; içinden 15-20 kuruş alıyor. Veriyor mu, alıyor mu belli değil. Veren de oraya gizli koyuyor, alan da gelip gizli alıyor; haysiyetini, şerefini korumak için.

Yabancı Seyyahlar Gözüyle Eski İstanbul‘ isimli bir kitap var. Yabancıların ilk dikkat ettikleri şey, -ki İstanbul o zaman 350.000 nüfusludur- bu şehirde hiç dilenci olmaması. 1850’lerde. Paris, dünyanın büyük şehirlerinden biridir. Nüfusu 200.000 civarındadır. 20.000’den fazla dilenci varmış. İstanbul’u gördüklerinde ilk hayret ettikleri husus, şehirde hiç dilenci olmayışıdır.  Dilenmeye gerek yok ki ihtiyaç sâhipleri sadaka taşından ihtiyaçlarını karşılıyorlar.

O dönemde haramı, helali hepsini biliyorduk. Onun için kazancımızın, evlerimizin bereketi vardı. Şimdi ne kadar değerimiz varsa hepsini kaybettik veya kaybetmek üzereyiz. Kime benziyoruz? Kimseye de benzemiyoruz. Ne tam Avrupalılar gibi olabildik, ne de kendimiz olarak kalabildik.  Onların elbiselerini giyiyoruz, kravatlarını takıyoruz, ceketlerini giyiyoruz, masada yemek yiyoruz. Yer sofrasından kurtulduk, Allah’a çok şükür. Adını Fransız de, Alman de, hiçbir şey olmaz. Çünkü taklitle bir şey olunamaz. Başkalarını taklit ederek kalkınmış insan yoktur, millet yoktur… Böyle bir şey yok. Taklit, bizi bizden uzaklaştırır. Kendimize döneceğiz, inşallah. Kendi değerlerimize de yabancıyız. Bilmiyoruz. Gerçekten bilmiyoruz. Türkçe zâten elden gitti. Dil kaybolduğu zaman millet de kaybolur, Türklük de gidecektir, hepsi gidecektir. İşte Oktay Sinanoğlu yazdı; ‘Bye Bye Türkçe‘ diye kitabı var.

Biz gerçekten büyük bir soydan geliyoruz, büyük bir kültürden geliyoruz. Hiç eşi, emsâli yoktur, dünya milletlerinin rüyâsında bile görmeyecekleri bir hayatı yaşadı babalarımız, dedelerimiz. Allah rahmet etsin. O kadar büyük bir kültür oluşturmuşlar ki biz onu anlatmakla bitiremiyoruz. Onları bilmemiz lazım. Bileceğiz ki tekrar o hasletleri yaşayalım.

Allah’ın ve Peygamber’in en sevmediği şey, tembellikmiş. Atâlet yok, hareket var, aktivite var. Namaz baştan sona harekettir. Yat, kalk, bir daha yat, bir daha kalk. Nedir bu? Aktivitedir bu. ‘İnnellezine amenu ve amilûs sâlihâti.’ Amel-i salih nedir? İyi iş yapan. İş, iş, iş. Eylem, hareket, aksiyon. Kur’ân-ı Kerîm’de en çok tekrar edilen ‘İnnellezine amenu ve amilûs sâlihâti‘, yani iman ve amel-i sâlihi işe dönüşmeyen iman, işe dönüşmeyen bilgi hiçbir mânâ ifâde etmez, hiçbir değeri yoktur. Hareket, aktivite, hayır, iyilik, hizmet, hizmet, hizmet…

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

 

 

Doç. Dr. EMİN IŞIK:

 

1936 yılında Hatay’ın merkez ilçesine bağlı Karmanca köyünde doğdu. İlk dinî bilgilerini ve Kuran öğrenimini aynı zamanda doğduğu köyün imamı olan babası Hoca Şemsettin efendiden talim eyledi.

İlkokul’dan sonra iki yıl Antakya Kuran Kursu’nda talim okudu ve hafızlık yaptı. Orta kısmını Adana’da, lise kısmını İstanbul’da okuduğu İmam-Hatip Lisesi’nden 1960 da, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden 1964 yılında mezun oldu. Dört sene kadar İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde meslek dersleri öğretmeni ve idarecilik yaptıktan sonra açılan asistanlık imtihanını kazanarak İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü Kuran İlimleri ve Tefsir Bilim Dalı’nda Ebubekr İbnu’l-Enbarî’nin Kitabu’l-Vakfı ve’l-İbtida adlı eserinin edition critiqueini yaparak yayına hazırladı. YÖK Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Marmara Üniversitesine bağlı İlahiyat Fakültesi’ne dönüşen aynı kurumda önce doktor, ardından Yardımcı Doçent olan Emin Işık, 15 Temmuz 2001 tarihi itibariyle emekli oldu.

Yüzden fazla ilmî makale ve Ansiklopedi maddesi yazdı. Yayınlanmış eserleri şunlardır: 1- Celal Hoca Hayatı ve İlmi Şahsiyeti. 2- Devleti Kuran İrade. 3-Ahlak Dersleri (Ortaokul ve Liseler için ders kitabı) 4- Kuran’m Getirdiği. 5- Elmalı Tefsiri’nin sâdeleştirilmesi ve yeniden yayınlanması. Yayına hazırlanan çalışmaları (Heyet Üyesi olarak). 6- Fatiha Suresi ve Amme Cüzü Manzum Meal ve Tefsiri. 7- İman ve İbadet’le ilgili Hikmetler. 3- Dinî Mecazlar ve Semboller. 8- Aşkı Meşk Etmek (Tasavvuf Sohbetleri Dizisi 11) Timaş Yayınevi, İstanbul-2010.

Evli iki çocuk babası olan Emin Işık araştırma ve çalışmalarına evindeki özel kütüphanesinde devam etmektedir.

 

 

 

Yunus Emre’nin Hayatı ve Hayata Bakışı (3)

0

Yunus, pek geçim sıkıntısı çekmemiştir. Hatta tahsile devam ederken, evlenip çoluk çocuk sahibi olmuştur:

“Bundan dahı virdün bize, ol huriyi çüft ü halâl

Andan dahi geçti arzum, azmüm sana kaçmağ-içün.”

(a.g.e., s.14)

Fakat hiçbir şey Yunus’un idealini söndürememiştir. Çünkü Yunus, devletsizliğin, istikrarsızlığın, ırz ve namus endişesinin ne demek olduğunu çok iyi idrâk ederek, asrın âliminin “Mekke’de olsam, Anadolu’ya gelirdim.” dediği gibi:

“Bunca varlık var iken

Gitmez gönül darlığı.”

diyerek, dünyası kararan insanların, hiç değilse âhiretini aydınlatabilmek için, ıztırablı ve çileli, fakat semereli bir hizmet hayatının içine girmiştir. (a.g.e., s.14)

Zaten zemin hazırdı. Anadolu’da ihtiyaç ve zaruret lisaniyle, fiilî bir dua yapılıyordu. Yunus’un zuhur etmemesi mümkün değildi.

Birçok yer dolaştıktan sonra, kendisini tatmin edecek mânâyı Konya’da bulmuş, Mevlânâ’nın sohbet ve zikir meclislerine katılmıştır.

“Mevlânâ Hüdavendigâr bize nazar kılalı

Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır.”

Yunus, Mevlânâ’nın mübarek ve müşfik bakışlarında, bir ayna gibi kendi gönlünün genişliğini ve temizliğini görerek, kemâle erdiğini anlamış, kendisini, onun hitap ettiği sahanın dışındaki insanları irşadla vazifeli hissederek yola çıkmış, sesi tarlada, bahçede çalışan yorgun insanlara moral verirken, kendisi ıssız dağlardaki kimsesiz insanlara yoldaş olmuştur. (a.g.e., s.15)

Kısaca Mevlânâ havassa (aydınlara), Yunus ise avama (halka) karşı kendilerini vazifeli bilmişler, iki koldan halkı aydınlatmaya koşmuşlardır. Zaten her ikisi de, kesbî olmakla beraber vehbîdirler, yani söylememişler, söylettirilmişlerdir. Nitekim okudukça bıktırmamaları, bunun delilidir.

“Fakat irşatta ihlâstan ziyade bir tarikata intisap arayan, zamanın yaygın bir anlayışına karşı:

“Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil

Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil”

diyerek, herhangi bir tarikata mensup olmayıp, hırkasını giymeden dervişliğe yükselmiş, kendi kendisine hem mürid, hem mürşit olmuştur.” (a.g.e., s.15)

Asrın âlimi gibi, zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarma zamanıdır. Tarikatsız Cennete girilir, fakat imansız girilmez. Tarikat meyva, iman ekmek gibidir, meyvasız yaşanır, ekmeksiz yaşanmaz, düşüncesiyle hareket etmiştir.

“Fakat bir insanın kendi kendisini irşat ettiğini anlatması çok zordur. Yunus bu zor işi:

“Bu dervişlik beratın okumadı müftiler

Anlar ne bilsün ânı bu gizli bir varakdur.”

beyti ile ancak o hâlden anlayanların hissedebileceği bir şekilde dile getirmiştir. Fakat irşatla mükellef olduğu insanlar umumiyetle ümmî olduklarından, Yunus, onları daha iyi irşat için bir

 

 

Bana’mı Sordun!

“Aslında Vefanın adı İstanbul’da bir semt’in adıymış, biz bilememişiz”.

İnsanoğlu yaradılış itibarıyla hata yapmaya müsaittir. Eğer o yaptığı hatayı kısa zamanda görüp telafi etme yolunu seçerse bu olay, onun için bir erdemli davranış biçimidir. Ama tüm ikazlara rağmen, önünde doğru örnekler varken hata yapmakta ısrar ederse o şahıs için bir felakettir, hele bu hatalar zinciri şahsilikten çıkıp devlet adına yapılıyorsa, vay geldi o devletin başına.

Van minüt senaryo’su sonrası, Mavi Marmara olayının evveliyatında öylesine nutuklar atıldı ki, sözler adeta öldürücü birer silah olarak kullanıldı. Bu sözlerden etkilenip Gazze’ye yardım için ABD’den, Avrupa’dan gelenler oldu. Yurt içinde sanki cenge hazırlık varmış gibi hummalı bir telaş! Hemen Marmara gemisi hazırlandı millet elinde avucunda ne varsa sırf Gazze’li Müslüman kardeşlerine yardım için neyi varsa verdi ve gemi, İHH sorumluluğu altında kalabalık bir gurupla Akdenize açıldı.

Sonrası malum, İsrailli askerler tarafından onlarca vatandaşımız gemide katliama uğradılar, estik gürledik, gene üst perdeden nutuklar attık ama yıllar sonra birde baktık ki; düşmana karşı atılan nutuklar bumerang misali silah olarak dönüp bizi vurmuş. Mavi Marmara gemisinin sorumlusu ve o gemide bulunan insanlara: “Gazze’ye yardıma giderken dönemin başbakan’ına mı sordunuz, bana’mı sordunuz biz zaten gerekli yardımı gerektiği zaman yapıyoruz“! İşte bu sözden sonra o gemide ölenler bir daha öldüler. Nitekim bu söz söylendikten sonra o gemide ölenlerden birinin eşi: “”Sizleri Allah’a havale ediyorum, keşke ölseydim de bunları duymasaydım.. Şimdi İsrail’le Anlaşmaya imza atan bu eller acaba Siyonistlere taş attı mı hiç? O gemide keşke ben vurulsaydım da bugün yaşananları görmeseydim”.

Sözlerin silah olarak kullanıldığı aslında ilk değildi. Bu gün paralel yapı diye savaş açtığı Fethullah Gülen’i dahi öylesine etkilemişti ki; 2010 Referandumunda Gülen taraftarlarına: “Ölüleri dahi mezardan kaldırın oy versinler” diyebiliyordu. Sonrası malûm.

Sözlerin silah olarak nasıl etki yaptığına başka ir örnek:

Kendisini Malatya’nın ilk teröristi olarak takdim eden ve bununla her zaman övünen Hüseyin Üzmez, adı son yıllarda çirkin bir olaya karışmış olsa da, hayatının maceralı bir şekilde geçirdiğini sürekli anlatır. Bir konuşmasında: “Ahmet Emin Yalman’ı tanımam bilmem fakat o zat’ın konuşmalarından o kadar etkilenmiştim ki, gittim adamı gözümü kırpmadan vurdum” der. Sonra Ahmet Emin Yalman, bir gün İzmit kapalı ceza evine ziyaretine gelir ve Hüseyin Üzmez’e sorar: “Delikanlı beni nerden tanıyorsun sana ne gibi kötülük yaptım da beni vurdun” diye sorar.

Verecek cevap bulamaz Hüseyin Üzmez.

Dikkat edin kendisinin bir sözüyle gidip tanımadığı bir adamı vuran şahsı sözleriyle azmettiren kişi, bir defa olsun cezaevine ziyaretine gelmez.

*Türkiye Fabrika Ayarlarına Gerimi Dönüyor?

Özellikle Ahmet Davutoğu indirilip, Binali Yıldırım Başbakanlığa geldikten sonra, dış politikada bariz değişiklikler olmaya başladı. Acaba Türkiye Cumhuriyeti dış politikada fabrika ayarlarına gerimi dönüyor diye bir soru insanın aklına gelmiyor değil. Basında pek yer almasa da Doğu Perinçek ve ekibi (bu ekibin içinde eski AKP’li Adüllatif Şener’de var). Önce Suriye devlet başkanı Esat’la görüştü. Daha sonra aynı ekip Rusya devlet başkanı Putin’e gönderildi yani iki ülkenin alt yapısını Perinçek ve ekibi sağladı diyebiliriz. En son İsrail olayı hepimizce malûm barış anlaşması sağlandı bile. Üstelik, İsrail doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya gönderilecek ve Türkiye bu hattan komisyon alacak.

Fabrika ayarlarına geri dönüş tutarmı bilmem ama sistem o kadar laçkalaştı ki neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Yılların yetiştirdiği hariciyeciler için “Monşer” deyip bir kenara attığınız insanların yerine yabancı dili bile olmayan İmam Hatipli mollaları doldurdunuz. 14 yıl boyunca her gelen Milli Eğitim bakanı ayrı bir sistem getirdi. Güneydoğu çözüm süreciyle felç olmuş durumda. Ergenokon, Balyoz suçlamalarıyla teröriste gizli tanıklık yaptırdığınız askerin moral gücü tükenmiş vaziyette. Ya bir de sağlığında küstürüp kalbini kırdığınız, bu geri dönüş manevralarınızı göremeden ahrete intikal etmişlerle nasıl helalleşeceksiniz? Meselâ Rauf Denktaş’la helalleşebilecek misiniz?

Hepinizin bayramı kutlu olsun, sağlıklı, mutlu nice bayramlara.

 

 

Hak Yerini Bulacak

Gün  doğmadan  daha  neler  doğacak,

Aklına  gelmeyen şeyler olacak,
Güvendiğin  dağa  karda  yağacak,
Kuşkumuz  yok, hak  yerini  bulacak.
*
Dere  sele  döndü  kim  durduracak?
Bozkurtlar  zinciri  kırdı, kıracak,
Kervan  yola  çıktı, hiç  durmayacak,
Kuşkumuz  yok , hak  yerini  bulacak.
*
İftiralar  selde  hep  boğulacak,
Güneş  ,    elbet  daha  parlak  doğacak,
Yıldızlar  güneşe  doğru  kayacak,
Kuşkumuz  yok  ,  hak  yerini  bulacak.