17.2 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 729

Yunus Emre’nin Hayatı ve Hayata Bakışı (7)

0

Gittiği her yerde, insanlar onun iman ve sevgi dolu gönlü etrafında hâlelenmiş olmalı ki, bu sevgi halkasını kırmaya çalışanlara hitaben:

“Adımız miskindir bizim, düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmazuz kamu âlem birdir bize.”

“Ben gelmedüm dâ’vi içün, benim işum sevi içün

Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim”

diyerek gayesinin gönül yıkmak değil, kırgın gönülleri Allah sevgisi ile yapıp onlara güzellik ve sevgiyi nakşetmek olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü Yunus’a göre:

“Gönül Çalab’un tahtı, Çalab gönüle baktı

İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise.”

Yâni, Allah sevgisi ancak insanın gönlünde barınabilir. Gönül yıkan insan onun için, iki cihanda da bedbaht olacaktır.

Uzun ve hizmet dolu bir ömür süren Yunus Emre:

“Miskin Yunus ko sözünü, toprağa urgıl yüzünü

Toprağa düşmiyen dâne, âhir yine bitmez imiş”

diyerek artık hizmetinin ve meşakkatinin tamamlanmak üzere olduğunu, ebedî âlemde dirilebilmek için, bir dâne gibi toprağa düşmenin gerektiğini anlamış:

“Gelin tanışuk idelüm, işin kolayın tutalum,

Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”

şeklinde âdeta vasiyetini terennüm etmiştir. Nitekim dünya kimseye kalmadığı gibi Yunus’a da kalmamış ve bir ömür boyu tekrar ettiği:

“Ya elim al kaldır beni

Ya vaslına erdir beni”

duası kabul olmuş olmalı ki, dünya durdukça duracak bir ihlâs ve samimiyetle:

“Biz dünyadan gider olduk

Kalanlara selâm olsun

Ardımızdan hayır dua,

Kılanlara selâm olsun.”

diyerek gönül dostları ile vedalaşmış:

“Bir garip ölmüş diyeler

Üç günden sonra duyalar

Soğuk su ile yuyalar

Şöyle garip bencileyin”

sözleriyle, ardından gösterişli törenler yapılmaması gerektiğini hatırlatarak, dünyadan birşey istemediğinden, kendisinden dünyalık dilek ve isteklerde bulunulmaması için, ölmesine rağmen hayata hükmeden bir velâyetle mezarını gizlemiştir.

Ardından binlerce ilâhî dolu bir divan, 573 beyitlik bir mesnevî, dünya durdukça imanlı gönülleri inşiraha getirerek yaşayacak bir sevgi bırakarak 1320-(1321) tarihinde, 82 yıllık gurbet

yolculuğundan sonra, asıl vatanına irtihal eylemiştir. (a.g.e., s.22-24)

 

 

Milli Hareket ve Demokrasi!

0

“Namussuzlar vardır, namustan bahseder. Kanaatini ve kalemini satmışlar vardır, vicdandan dem vururlar. Vurguncular vardır, ağızlarından fazilet sözü düşmez. Çifte pasaportlular vardır, vatan diye haykırır. Palikaryalar vardır, kahramanlık iddia eder. Bazı iyi niyet sahipleri de bunların hepsine inanır. Gel de bu insanların arasında huzur içinde yaşa”.

Nihal Atsız *
Evet, Atsız böyle diyor. Şimdi durumumuz bundan daha beter. Sahte bir dünya sanki, uyanıklar ve, özü sözü  bir olmayanlar, bu milleti istedikleri gibi evirip çeviriyorlar. Yalancılar ve üçkağıtçılar her yerde önlerdeler. Toplumumuzu tamamen çürüttüler. İnsanlık artık bitirilmiş… güya Müslüman bir ülkeyiz,en azından %98 imiz Müslüman deniyor denmesine de ,gel inan inanabilirsen!
Hırsızlık, arsızlık, namussuzluk, şerefsizlik almış başını gidiyor. Atatürk’e ‘beton Kemal’ deyip, ona gece gündüz küfredenler ,onun kurduğu Cumhuriyette, aileyi korumak adına yaptığı kanunlarla zinayı dinimize uygun bir biçimde yasaklamışken, bu beyefendiler zinayı serbest bıraktılar.
Her şey bu meyanda cereyan ediyor. Güvenilecek bir ortam yok artık. Demokrasi hak getire; tamamen yerle bir olmuş.  Bu ülkede demokrasi anlayışı çok farklı… Zengin daha zengin olurken, fakir 5 kg çiçek yağına boyun büktürülüp, biraz da meseleye din katıp, kandırılıp yola devam ediliyor.
Uyanmayacaklar belli, uyanırsalar şaşarım.
O zaman kaderlerine razı oluyorlar demektir. Akılsızlar olmazsa uyanıklar bol kepçeden yaşayamazlar. Ülkemizdeki kara kapitalizmin dişlileri böyle çalışıyor. İçi çıkar -menfaat, dışı din tacirliği = Zengin olmak ve rahat yaşamak…
Partilere baktığımızda da, zaten adaletsizlikler ve Demokrasi olmadığını açıkça görüyoruz. Adaletsizliklerin çoğu topluma buralardan yansıyor.
Geçenlerde bir arkadaşım iddia ediyor… Bizim harekette lider ölünce değişir diye. İşte Başbuğ Türkeş örneğini önünüze koyuyorum, diyor.  Ama herkes Türkeş olamaz. Orada bile demokrasi işletilseydi, değişim olsaydı birileri belki ayrılmazlardı.
Şimdi değişimin önünü tıkayanlar, kendi delegelerine güvenmeyenler, demokrasiden bahsedebilirler mi? * Her seçimde hareketi dibe çekenleri şu anki iktidar elbette çok seviyor. Değişimciler kongre isteyince , tüm kanalları  ve mahkemeleri ile şimdiye kadar yerdikleri, düşmanca davrandıkları MHP merkezini öve öve bitiremiyorlar.
El altından neler yapıldığını ileride açık açık öğreneceğiz. Çünkü değişim olmadığı zaman, iktidar olmaya devam edecekler. MHP de kısa süre sonra tarihe karışacak, plan böyle çizili.
Değişimcilere atılan iftiralar, onlara yapılan hakaretler devam ederken, şimdi de bayramlaşma toplantısının basılması bardağı taşıran hadise oldu.
Nasıl bir Ülkücülük anlayışı ise,  aynı adamların benzerleri, Devlet Bey Ramazanda Kocaeli’ne geldiğinde, gazetecilere saldırmışlardı. Ertesi gün, gazeteler veryansın etmişlerdi.
Bu saldıranlar kim? Bunları ileri kim sürüyor? Utanmamak elde değil. Bu tavırla mı iktidar olunacak? Ülkücü davanın çilekeşleri tek tek harcanırken,  bu davaya ömrünü verenler hırpalanıp kenara itilirken, yüzlerine bakılmazken, siz hangi iktidar olmaktan bahsediyorsunuz?
Meral Akşener ve Sinan Ogan gibilerinin, bunları beğenenlerin, tüm il ve ilçelerde partiden atılması, tabanda bu insanları sevenlerin hırpalanması demektir. Son seçimde zaten bu durumun neticesini görmüştük.
Zaten huzursuz ve karmaşa içinde olan MHP’de yeni bir fırtınanın çıkması, MHP’nin kendi kendini bitirmesi demektir. Bugün MHP ‘nin başında olan ekibin de bitmesi demektir.
Bu gelişmeler, tabanın ve halkın gözünden kaçmıyor ve kaçmayacaktır. Plan kurucular planı böyle dizayn ettiler ve Ülkücü Hareketi bitirme planı devam ediyor. Ancak, hakiki Ülkücü camia bu planı er ya da geç bozacaklardır.
Ülkücü Hareket, Türk Milleti’nin sığınacağı en sağlam sığınaktır.
Top yere vurmayınca yukarılara fırlayamaz. Bu karmaşa elbette ki ileriki günlerde bitecek ve hak yerini bulacaktır.

Saygılarımla…

 

 

Türkistan’dan Anadolu’ya ve Balkanlara Yayılan İslam Nûru

Hoca Ahmed Yesevî Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Erdoğan Aslıyüce ile Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Giriş mâhiyetinde Hoca Ahmed Yesevi’yi okuyucularımıza tanıtır mısınız?  Erdoğan Aslıyüce: Anadolu coğrafyasında olduğu gibi bütün Türk Dünyası’nda da tesirleri yüzyıllardır devam eden ve pek çok bağlıları bulunan Hazreti Türkistan-i Hoca Ahmed Yesevî 12. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen asırlardır Türk Milleti’nin gönlünde taht kurmuş ilk Türk mutasavvıfıdır.

Sayram’ın tanınmış şeyhlerinden İbrahim ile Şeyh İbrahim’in ileri gelen halifelerinden Musa Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’un evliliklerinden doğan iki çocuktan birisi Gevher Şehnaz, diğeri ise Ahmed’dir.

Ahmed’in doğum yeri Sayram, doğum yılı ise 1105’tir.

Önce annesi, sonra babası Şeyh İbrahim öldü. Babası öldüğünde Ahmed 7 yaşında idi. Divan-ı Hikmeti’nde doğumuyla ilgili şöyle der:

Çetinoğlu: Hoca Ahmed Yesevi hakkındaki bir menkıbe ile röportajımıza devam edebilir miyiz?

Aslıyüce: Dünyaya geleceği daha Hz. Peygamberimiz zamanında haber verilen ve İslâm büyüklerinden olacağı müjdelenen olay şudur:

Bir gaza gününde Hz. Muhammed (S.A.V)’in ashabı aç kalmış ve kendilerinden yiyecek istemişler. Allah’ın Resûlü dua etmiş ve Cebrail onlara cennetten hurma getirmiş.

Peygamber efendimizin duasıyla asırlarca yaşayan Arslan Baba Sayram’da okula giden Ahmed’i bulmuştu

Ashab hurmaları yerken bir tanesi yere düşmüş. Cebrail de; ‘Bu hurma, sizin Türkistanlı ümmetinizden Ahmed Yesevî’nindir’ haberini vermişti.

Bir yaşında ruhlar bana hisse verdi

İki yaşta peygamber gelip gördü.

Üç yaşında Kırklar gelip hâlimi sordu;

Yüce peygamberimiz de hemen sahabeden Arslan Baha’yı çağırmış hurmayı ona vererek; ‘Benden sonra Ahmed adlı bir çocuk doğacak. O, seçkinlerdendir, hurmayı ona ver.’ Buyurmuştu

Hazret-i Peygamberimiz, O hurma tanesini Arslan Baba’ya verdi. Ahmed Yesevî’yi nasıl bulacağını târif ve tâlim ederek O’nun terbiyesiyle meşgul olmasını emretti.

Vakti geldiğinde; Arslan Baba Sayram’a geldi ve üzerine aldığı vazifeyi yerine getirmek üzere Ahmed’i aramaya başladı.

 

İlk karşılaşmalarında Arslan Baba çocuğa selam verdi.

Çocuk Ahmed selamı alırken: ‘Baba emanetimiz hani?’ diye sordu. Arslan Baba şaşırdı. ‘Sen bunu nereden biliyorsun?’ diye hayretle sordu. Çocuk; ‘Bana Allah (c.c.) bildirdi.’ Dedi.

Arslan Baba küçük Ahmed’in mürşidi oldu. Yine Arslan Baba’nın irşadıyla Buhara’ya gitti. Şeyh Yusuf Hemadanî’ye intisap etti.

Yedi yaşına kadar birçok mânevî rütbelere sırasıyla yükseldikten ve Arslan Baba’nın terbiyesiyle yüksek bir olgunluk mertebesine eriştikten sonra küçük Ahmed yavaş yavaş şöhret kazanmağa başlamıştı.

Geçmişte babası Şeyh İbrahim de sayısız kerâmetleri, menkabeleri ile civarda tanınmış bir adamdı. O devirde Maverâünnehr ve Türkistan’da Yesevî adlı bir hükümdar hüküm sürüyordu.

Kışın Semerkand’da oturuyor, yazları Türkistan dağlarında yaşıyordu. Bütün Türk hükümdarları gibi av meraklısı idi. Türkistan dağlarında avlanmakla vakit geçirirdi; Lâkin bir yaz Karaçuk dağında avlanmak istediği halde dağın çok girintili çıkıntılı olması O’nu bu emelinden mahrum etti. Karaçuk’da hiç av avlayamadı. Bunun üzerine dağı ortadan kaldırmak istedi.

Sultan kendi hükmettiği yerlerde ne kadar veli varsa hepsini topladı. İhram bağlayıp üç güne kadar dağın ortadan kalkması için niyaza koyuldular. Niyazlara rağmen umulan netice ortaya çıkmadı. Bunun üzerine ‘Memlekette âriflerden, velilerden gelmeyen var mı?’ diye sordu.

Araştırdılar, Şeyh İbrahim’in oğlu Ahmed’in henüz pek küçük olduğu için çağrılmadığı anlaşıldı. Hemen Sayram’a adamlar gönderip çağırdılar.

Küçük Ahmed, ablasına danıştı. Ablası dedi ki,

Babamızın vasiyeti vardır. Senin meydana çıkma zamanının gelip gelmediğini belli edecek şey, babamızın mâbedi içindeki bağlı sofradır. Eğer onu açmağa kadir olursan, var git. Meydana çıkma zamanın gelmiş demek olur.

Ahmed, bunun üzerine mâbede gitti ve sofrayı açtı. Artık meydana çıkma zamanı gelmişti, Hemen sofrayı alarak Yesi şehrine geldi.

Bütün evliya orada hazırdı. Sofrasında olan bir tane ekmeği niyaz gösterdi, kabul edip Fâtiha okudular. Bu ekmeği meclistekilere böldü; hepsine yetti.

Evliyadan başka padişah, ümera ve askerleri de orada idi. 99.000 kişi hazır olmuştu

Onlar bu kerameti görünce Hoca Ahmed’in büyüklüğünü daha iyi anladılar.

Hoca Ahmed, babasının hırkasının içinde duasının neticesini bekliyordu.

Birden bire gökyüzünden seller boşandı, her yer suya boğuldu. Şeyhlerin seccadeleri dalgalar üzerinde yüzmeye başladı. Bunun üzerine bağrışıp niyaz ettiler.

Hoca Ahmed, hırkadan başını çıkardı. Hemen fırtına kesilerek güneş açıldı. Baktılar ki Karaçuk dağı ortadan kalkmış.

(Şimdi o dağın yerinde Türkistan-Kentav arasında Karaçuk avulu bulunmaktadır.)

Bu kerâmeti gören hükümdar Yesevî, kendi adının kıyâmete kadar cihanda bâki kalmasını temin için Hoca’dan niyaz etti. Hoca bu niyazı kabul eyledi ve dedi ki:

Âlemde her kim bizi severse senin adınla beraber yad eylesin. İşte o günden beri ‘Hoca Ahmed Yesevî’ adı ile anılır oldu.

Hikmetler‘ isimli kitabından öğrenildiğine göre 1139 yılında irşada başladı.

Yusuf Hemadanî’nin dört önemli halifesi vardı: 1-Hoca Abdullah Berki (ö. 1160/61),  2-Hoca Haşan Ankaki (d. 1073-Ö. 1157), 3-Hoca Ahmed Yesevî (d. 1105-Ö.1229/1230), 4-Abdülhalik Gücdüvani

Yusuf Hemadanî 1140 yılında Herat’tan Merv’e dönerken Bamyan kasabasında vefat eder. Buhara dergâhında irşat görevini Hoca Abdullah Berki devir alır.

Hoca Ahmed Yesevî’de Yesi’ye dönerek kararan gönülleri aydınlatmaya devam etti.

Çetinoğlu: Geçimini nasıl temin ediyordu?

Aslıyüce: Türkistan ve Maverâü’n-nehir, Horasan, Hârzem bölgesinden gelen bağlılarına Yesi’de zâhir ve batın ilimlerini öğretirken artan boş zamanlarında kaşık ve kepçe yontuyor, onları satarak geçiniyordu.

Çetinoğlu: Satışla ilgili olarak da menkıbeler anlatılır…

Aslıyüce: Rivayet olunur ki Hâce nâmdarın bir öküzü vardır, daima üstünde bir heybe ile kaşık, kepçe ve keşkül açık çanak ve ol şehrin çarşısında dolaşır idi. Müşteri olanlar ne miktar ki alırlardı, belirli kıymetini heybeye bırakırlardı. Ol öküz akşama dek her gün gezer, badehû huzûr-ı Hoca’ya gelirdi. İçindekini kendi mübarek eliyle alurdu. Faraza bir kimse o metadan alsa ve kıymetini heybeye bırakmasa o öküz ardından ayrılmazdı; ta o aldığı metayı veya akçayı bırakıncaya kadar başka bir yere gitmezdi.

Çetinoğlu: Eğitim metodu nasıldı?

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî, ‘şunu yapın, bunu yapın‘ demek yerine yaşayışıyla örnek oluyordu. İnsanoğlunun en önemli hasletlerinden biri olan kendi el emeğiyle geçinmesi olduğunu gösteriyordu.

Çetinoğlu: Seveni çoktu. Peki, düşmanları…

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî’nin, Yesi’de mânevî kudreti, halk içinde şöhreti ve sevgi hâlesi genişledikçe düşmanları da boş durmuyordu.

Bu şeyhin tekkesinde örtüsüz kadınlar bulunuyor, üstelik zikre de katılıyorlar‘ dedikodusu kulaktan kulağa yayılıyordu. Fesat haberi Horasan’a varınca Horasan ve Maverâünehir şeriatçıları olayı tahkik etmeğe kalktılar.

Hoca Ahmed Yesevî kapağı mühürlü bir hokkayı öğrencisi Celâl Ata’ya vererek Horasan’a gönderdi. Onlar da toplanarak gelen kutuyu açtılar. Baktılar ki içinde bir araya konmuş pamuk ile ateş var. Fakat ne pamuk yanmış ne de ateş sönmüş. Anladılar ki; Hoca Ahmed Yesevî; ‘Eğer erkek ve kadın, Tanrı yolunda bir araya gelirse Allah onlann gönüllerindeki her türlü fesat doğurucu duyguları yok edebilir.’ demek istiyordu.

Çetinoğlu: Çok sevilen biri olmasının sebepleri nasıl izah ediliyor?

Aslıyüce: Türk ruhunun mistik duyuş ve düşünüşlere olan aşinalığıdır. Ve bu dostluğu Türklüğün ruh cephesiyle İslâmiyet’in iman cenahında tesis eden zât Ahmed Yesevî’dir. Zira büyük destan an’anesine sâhip, destan kahramanlarında daima üstün davranış ve harikulâdelikler tasavvur etmeye alışmış, benimsediklerini mukaddesleştirmiş bir millet için, Türk Milleti için İslâm tasavvufundaki üstün insan, kâmil insan (evliya) anlayışı âdeta alışılmış bir inançtır. Bu inanç Yesevî’nin görevini kolaylaştırırken, İslâmiyetle müşerref olmuş Türklüğün de bu yeni dinin Tevhid teknesinde yoğrulup hamur olmasına sebep olmuştur.

Türkistan’da kendilerine kılıç göstererek ilerleyen Arap ordularına mukavemet eden, onların hareket imkânını ortadan kaldıran Türkler Ahmed Yesevî’nin kendi ruhuna yaptığı sefere Gönül Kapıları’nı açık tutmuştur. Bu esnada Türk’ün hasletlerini çok iyi tanıyan Ahmed Yesevî, Türklüğe İran veya Arap diliyle hitap etmemiş, düşüncelerini, onların örf, âdet, gelenek ve zevklerini hırpalamadan, onlara yabancı olmayan bir dil ve vezinle söylemeyi tercih etmiştir. Yesevi bu tutumuyla ordularla yayılması belli noktalardan itibâren mümkün olmayan İslâmiyet’in tam mânâsıyla yayılmasına ve tesir sâhasındaki müminlerin samîmi rabıtalarla yeni dine bağlanıp O’nu sâhiplenmesine vesile olmuştur. Türkler arasında gerek hikmetleri ve gerekse, Yesevî’nin yürüdüğü selamet yolu olan Yesevîlik sâyesinde gönüllerde İslâm çerağı tutuşturulmuş ve bu çerağlı âlem yepyeni bir nura gark olmuş, aydınlığa bürünmüştür. Bu çerağla beraber Türk İslâm târihinin tasavvufi devri açılmıştır.

Hakîkat mertebesine ulaşabilmek için ibâdet ve riyâzeti tavsiye eden, ancak Hak yolunun meşakkatli olduğunu, yola girenlerin her şeyden önce nefsi öldürmeleri gerektiğini, bu yolla zuhur edecek her türlü azap ve işkenceye tahammülün şart olduğunu belirten Hoca Ahmed Yesevî, düzenini ‘Hakîki âşıklar Hakk’a tâlip olan ve bu yolda canından geçenlerdir’ düsturu üzerine bina etmiştir.

Çetinoğlu: Anadolu’nun ve Rumeli’nin Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasındaki rolü hakkında neler söylenebilir?

Aslıyüce: Doksan dokuz bin öğrenci yetiştirdiği kaynaklarda ifade edilen Hoca Ahmed Yesevî, daha hayatta iken kendilerinden yakınlık gördüğü halifeleriyle bir gün erenler meclisinde otururken, ocakta yanan odunları erlik kuvvetiyle sallayıp, ufuklara doğru fırlattı. Her biri Anadolu’da ve diğer bölgelerde kendi yerini buldu, düştüğü yerde yeşerdi. Köklendi, dal budak saldı. Erenler sofrasındaki erler, Türkistan’da yanan ocağı Anadolu’da ve diğer bölgelerde tüttürmek ve söndürmemek için yollara döküldü.

Çetinoğlu:Kimleri nerelere gönderdi?

Aslıyüce: Geyikli Baba’yı; Diyar-ı Rum’da, Sarı Saltuk’u Anadolu ve Balkanlarda, Karaçam / Kara Ahmed’i Rum ellerinde, Hacı Bektaş-ı Veli’yi;  Sulucakarahöyük’te vazifelendirdi. Her bir alperen ayrı bir bölgede görevlendirildi.

Çetinoğlu: Hoca Ahmed Yesevî’nin bereketli ve feyizli ömrünün son dönemlerini de konuşalım mı?

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî Divan-ı Hikmet’inde çilehaneye girişini;

Altmış üçte nida geldi: kul yere gir:

Hem canımın, cananımın, canını ver;

Hu kılıcını ele alıp nefsini kır

Pir ve Var’ım, didarım görür müyüm?

Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri 63 yaşında Hz. Peygamber efendimizin vefat yaşına geldiğinde, O’na olan derin sevgisi ve hürmeti sebebiyle iki metre derinlikte, 40 santim genişlikte giriş kapısı bulunan; 1,20 X 1,20 ebadındaki çilehaneye giriyor. Hoca Ahmed Yesevî’nin vefat tarihi olarak yazılan 1166/1167 çilehâneye giriş tarihidir.

Çetinoğlu:Gerçek vefat târihi?

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî Divan-ı Hikmet’inde:

Erenlerden feyz ve fetihler alamadım,

Yüz yirmi beşe girdim bilemedim.

Hak Teâla’ya ibadetlerimi yapamadım.

İşitip, okuyup, yere girdi Kul Hoca Ahmed

Demek ki Hoca Ahmed Yesevî Hikmeti’ndeki bilgilere göre; 1167 yılında 63 yaşında çilehaneye girdi, 125 yaşından 125-63, dünyada yaşadığı kadar da çilehanede yaşadığım kabul ettiğimizde 1167+62=1229 vefat tarihi olur.

Mevlana Hüsameddin Allâme-i Sığnaki risalesinde Hoca Ahmed Yesevî için ‘Uzun ömr-i şerifleri 130 veya 126 sene idi‘ diyor.

Çetinoğlu: Hoca Ahmet Yeseî prensiplerinden bahseder misiniz?

Aslıyüce: Hoca Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’i, İslâmî Türk edebiyatının Kutadgu Bilig’den, Divanû Lügati’t-Türk’ten sonra en eski eseridir.

Lisanı ve edebî mahsûllerin pek az bulunduğu bir devre ait olan böyle bir eserin gerek lisan, gerek edebiyat târihi bakımından çok büyük bir kıymeti hâiz olacağı pek tabiidir.

Eski halk edebiyatının birçok unsurlarını alarak İslâm ruhunu, eski millî şekiller ve eski vezinlerle ifâde eden ilk eser olması bakımından tasavvufi Türk edebiyatının en eski, en mühim âbidesi sayılır     Hoca Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’i Türk halk edebiyatının millî unsurlarını bünyesinde birleştirmiş ve bütün Yesevî bağlıları ve dervişleri Türkistan ile Türk Dünyası’nın her köşesine Horasan erenleri olarak Divan-ı Hikmet’leri taşımışlardır.

Hoca Ahmed Yesevî’nin toplum ahlakının ana başlıklarını şöyle ifade edebiliriz:

Vatan ahlakı, Adâlet, Emâneti ehline vermek, Millete hıyânet etmemek, İnanç ve düşünce hürriyeti, İyiliği korumak, kötülüğü engellemek, Düşmanları dost edinmemek.

Çetinoğlu: Divan-ı Hikmet’ten birkaç dörtlük ile röportajımızı bitirebilir miyiz?

Aslıyüce: ‘İhlas’ hakkında:

Önce ihlas gerek ey istekli, âşıksan

Candan geçip sıkıntılar çekip sâdıksın

Ondan sonra huzuruna layıksın

Layık olmadan Allah’ım göremezsin.

‘Bilim’ hakkında:

Kul Hoca Ahmed bilginlere hizmet eyle

Bilginlerin sözlerine göre işler eyle

İşler yapıp Hak yoluna canını ver

İşler yapmayan Allah’ı göremez ey dostlarım.

Hoca Ahmet Yesevî’nin ‘Uyarı’sı:

Oruç tutup halka gösteriş yapanlar

Namaz kılıp tespih ele alanlar

Şeyhim deyip başka bina kuranlar

Son nefeste imanlarını da yitirirler.

Melamet hakında:

Gerçek gönülde namaz kıl, Allah bilsin

Halk içinde kötü görün âlem gülsün

Toprak gibi hor görül ki nefsin ölsün

Yardım etsin nefsimi yenip ağlasam ben

Türk’ün Hoşgörüsü hakkında:

Sünnet imiş kâfir de olsa incitme

Gönlü katı gönül kırıcıdan Allah şikâyetçi

Böyle kullardır asıl cehenneme gidici

Bilginlerden işitip söylüyorum bu sözü.

Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen inanmaları için insanları zorluyor musun?’ (Yunus Suresi, 99. ayet).

 

ERDOĞAN ASLIYÜCE:

Kırıkkale ili, Delice ilçesi, Büyükyağlı kasabasında 1946 yılında doğdu. Babası Ümmetoğulları’ndan Mehmet, annesi Pırıklı köyü eşrafından Hasan Aykanat’ın kızı Nuriye Hanımdır. İlk okula köyünde başladı. Kırıkkale Atatürk İlkokulunu bitirdi. Ortaokulu Kırıkkale’de tamamladı. Liseyi Konya Karatay Lisesi’nde dışarıdan bitirdi. Çalışma hayatına 1970’de MKE- Silah ve Tüfek Fabrikası’nda Kırıkkale’de başladı. Kırıkkale, Seydişehir, Bursa ve Konya’dan sonra 1982’de İstanbul Türk-Metal Sendikası kurucu başkanı oldu. 1996 yılında Türk-Metal Sendikası’nın İstanbul Şube Başkanlığı’nı bırakana kadar aktif sendikacı olarak tanındı.

1972 yılında gönüldaşlarıyla Kırıkkale’de Dur Yolcu Gazetesini, 1980’de de Konya’ da arkadaşlarıyla Konevi Dergisi‘ni çıkardı. 1987’de İstanbul’da çıkardığı aylık İstanbul Metal İşçileri Dergisi‘ni 54 sayı devam ettirdi.

1 Mart 1993’te İstanbul ‘da Hoca Ahmed Yesevi Vakfı’nı kurdu. Küçükayasofya semtindeki Hüseyinağa Medresesi’nin Bakanlar Kurulu kararınca vakfa tahsisini sağladıktan sonra burayı restore edip Hoca Ahmed Yesevi Vakfı Kültür Merkezi yaptı.1994’te Yesevi Yayıncılık şirketini kurdu. Ocak 1994 tarihinden itibaren aylık Sevgi Dergisi Yesevi‘yi yayınlamaktadır. Dergi, halen yayınına aralıksız devam etmektedir.Yine 1994’te Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi BİR’i yayın hayatına kazandırdı. Türkiye’nin çoğu ilini köy köy gezdi. Yurt dışında Japonya, Çekoslavakya, İngiltere, Kanada, ABD, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya (Sancak), Romanya, Tuva, Hakasya, Altay Ülkesi, Tataristan, Başkurtistan, Altay Cumhuriyeti, Hollanda, Almanya, İsviçre, Tayland, Sudan, Taiwan (eski milliyetçi Çin), Hongkong, Kırgızistan, Özbekistan, İsrail, Arnavutluk, Moldovya, Gagavuz Yeri, Pridnestrovya, Singapur, Suriye, Yakutistan ve Bosna Hersek’i gezdi. Bu ülkelerde görüp yaşadıklarından 28 kitap yazdı. Gezilerinde, klasik seyyahlar gibi sadece gördüklerini değil, o yerin tarihini, sosyal yapısını, siyasî analizini ve tam bir gerçeklikle güzellikleri ve çirkinliklerini aktardı. Bu tarzıyla kendine has bir gezgin tipini oluşturdu.

 

 

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 25

v 27  HAZİRAN 1921     HAREKÂTI (Devam)

 

Mürettep Kolordu Komutanlığı, 27 Haziran’da birliklerine ileriye doğru keşif taarruzu yapmaları ve Yunanlıların zayıf bulunmaları halinde de harekâtın ciddi bir taarruza dönüştürülerek Seymen İskelesi ile İzmit’i ele geçirmeleri emrini verdi. Bu emir üzerine Milli kuvvetler keşif taarruzlarında bulundular.

27/28 Haziran gecesi İzmit’te gelişen duruma bağlı olarak saat 01 00’de Kolordu

Kumandanı Kazım Bey (Özalp), Mürettep Fırka’ya bir emir göndererek Fırka’nın Seymen – Bahçecik istikametlerini esaslı bir şekilde keşfetmesini ve oradan kati (kesin) bir bilgi almadıkça büyük kısmı ile ileriye katiyen geçilmemesini bildirmiştir. Çünkü körfezin güneyinde bulunan çok sayıda Yunan kuvveti ihtiyatlı hareket etmeyi gerektirmiştir.

 

v            28  Haziran   –           İzmit’in    Kurtuluşu

 

28 Haziran’ın ilk saatlerinde Yunanlıların İzmit’i tahliye etmeye başladıkları

anlaşılınca İzmit’e girme görevi 33. Süvari Alayı’na verilmiş ve piyade kıtaları gelinceye kadar en muntazam kıtaları ile şehre girmesi, şehirde yağma ve asayişi bozan durumlara katiyen meydan vermeyerek Derince’yi de keşfettirmesi Süvari Alay Komutanı Edip Bey’e emredilmiştir.

Şehirde bulunan Yunan kuvvetleri, Rum ve Ermeni muhacirler ile Yunanlılarla

işbirliği yapanların bir kısmı gece vapurlara bindirilerek tahliye edilmişlerdir. Limanda 1’er İngiliz, Fransız, ABD ve Yunan torpidosu kalmış, Kılkış Zırhlısı tekrar Seymen önlerine gelmiştir. Şehrin el değiştirdiğini ve artık yapacak işleri kalmayan İngiliz, Fransız ve Amerika torpidoları öğle saatlerinde şehri terk etmişlerdir.

Mürettep Fırka 2.Alay 3.Tabur Komutanı Yüzbaşı Rasim Bey, taburu ile İzmit’e gelerek şehrin iç düzenini sağlamıştır. İzmitli gençlerden oluşan bir gurup, ellerinde bayraklar olduğu halde şehrin girişindeki Baç mevkiinde Milli kuvvetleri karşılamışlar ve akşam doğru şehre giren Kaymakam Emin Bey’e şükranlarını sunmuşlardır. Emin Bey’in emrinde bulunan en önemli kuvveti olan Ada Taburu’na önce İzmit’e girmeyip Bahçecik yolunu gözetleme ve kontrol altında tutması emredilmiş daha sonra bu emir değiştirilerek bu taburun İzmit’in kuzeyindeki Bağçeşme sırtlarını işgal etmesi emredilmiştir.

Seymen İskelesi civarında bulunan ve kuvvetli bir alay olarak tahmin edilen Yunan birliği 28 Haziran günü çadırlı ordugâhında hareketsiz kalmıştır. Fakat İzmit İstasyonu’ndan görüldüğü kadarıyla Bahçecik birkaç yerinden yanmaktadır. Değirmendere Mıntıka Kumandanlığı’na İzmit’in kurtarıldığı bildirilmiş ve karşılarında bulunan Yunan kuvvetlerine şiddetle taarruz etmeleri emredilmiştir. Böylece Yunanlıların 4 gün önce olduğu gibi İzmit’e yürüyüşleri engellenmek istenmiştir. Böyle bir gelişmeyi durdurmak için Mürettep Fırka’nın da Mahmutpaşa Çiftliği – Yuvacık hattına toplanması ve büyük kısmı ile Yuvacık’ta bulunarak Yunanlılarla teması sağlaması emredilmiştir. Fırka emrine verilen birlikler de Kullar Köyü’nde fırkaya katılacaklardı.

Diğer taraftan karayolu ile çekilmekte olan Yunan birlikleri, 28 Haziran’da Seymen İskelesi’nden batıya doğru hareket ederek ve geçtiği her yeri yakıp yıkarak kıyı yolu ile saat 16 00 sularında Karamürsel’e ulaşmışlardı. Kolordu komutanlığı, Bahçecik’ten Karamürsel’e doğru çekilmekte olan Yunan birliklerini takiple Mürettep Tümen’i görevlendirmişti.

Akşam 22 sularında, Bahçecik – Seymen bölgesinde bulunan Yunan alayının tehdidine ilave olarak Orhangazi bölgesindeki Yunan kuvvetleri de harekete geçmişlerdir. İzmit Körfezi ile İznik Gölü arasında bölgede ortaya çıkan bu gelişmeler üzerine 28 Haziran gecesi saat 24 00’te Kolordu Komutanı, Kaymakam Emin Bey’in sadece 2 bölük piyade ile İzmit’te kalmasını diğer bütün kuvvetlerin Mürettep Fırka’ya katılmak üzere Kilez Deresi yoluyla Bahçecik Servetiye sırtlarına hareket etmelerini emretmiştir.

Mürettep Kolordu, 21 Haziran tarihinden 28 Haziran akşamına kadar yapılan muharebelerde 1’i zabit (subay) 74 şehit vermiş, 9’u zabit olmak üzere 180 kişi yaralanmıştır. Yunanlıların ise son 4 günlük İzmit harekâtında geride 300 ölü bıraktıkları tespit edilmiştir. Düşman İzmit’i tahliye etmeden evvel 310 Müslümanı katletmiştir ve Sultan Camii (Yenicuma) etrafında 70 dükkânı yakmıştır.

 

v            29  Haziran      1921  –  Çarşamba

” B a ş i s k e l e ‘ n i n         K u r t u l u ş u “

 

Ada Taburu’nun aldığı emre uygun olarak Servetiye’ye gitmesi gerekirken araba işlemediğinden yürüyüşü zorlukla devam ediyordu. Karamürsel Taburu; bir gün önce 1 bölüğünün Değirmendere’de, 1 bölüğünün Pamukçaderbent’te, 1 bölüğünün Katırözü’nde, 1 bölüğünün de takımlar halinde Boyalıca ve Drazali’de bulunduğunu, İznik Gölü’nün kuzeyinden ilerleyen düşman kuvvetlerine karşı ihtiyat birliği bulunmadığını bildirmişti.

Kolordu Kumandanı, Karamürsel Taburu’na verdiği emirde; İznik bölgesinde görülen düşman hareketinin nümayiş (gösteri) olmasının muhtemel olduğunu, Mürettep Fırka emrine verilen bölüğün Karamürsel Taburu’na iade edildiğini, düşman hareketinin şiddetli müdafaalarla durdurulmasını ve geciktirilmemesini emretmiştir. Bu vazifenin yapılması için müteferrik (farklı farklı) müfrezelerin toplanmasını, mahalli kuvvetlerden istifade edilmesini, gerekirse Geyve’den takviye göndereceğini eklemiştir.

Körfezin güneyindeki Yunan kuvvetinin hakiki durumu ve maksadı anlaşılamamış ve Yunanlılar, Seymen İskelesi’ndeki gemiden Bahçecik – Yuvacık istikametlerine topçu ateşi açmışlardır. Değirmendere ve Servetiye Akıncıları ile Döşeme’deki Karamürsel Taburu’na bağlı bölük, Yunan alayına taarruz etmiş, “kurşun kurşuna” muharebe 2 saat kadar sürmüştür. Saat 11 15’te Yunan kuvvetleri Bahçecik’ten çekilmeye mecbur bırakılmış; bir kısmı Seymen İskelesi’nden tahliye edilmiş, bir kısmı Tatarköy – Saraylı – Değirmendere istikametinde ilerlemeye başlamışlardır. Yunanlıların Değirmendere’yi yakmalarına rağmen geri çekilme yolları tam olarak belirlenemem


SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 178, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006 (Türk İstiklal Harbi’nden).

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 180, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1167, Ds. H-1, Fhr. 1/69).

A.g.e. Sayfa 181 ilâ 183 (ATASE Arşivleri)

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 179, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006 (Türk İstiklal Harbi’nden).

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 183 ilâ 185, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arşivleri).

Eski takvimle 19 Şevval 1339 (Hicrî).

 

 

Yunus Emre’nin Hayatı ve Hayata Bakışı (6)

Abdestümüz namazumuz doğruluktur tâatumuz

Işka bağladuk safumuz safumuzdan kim ayura”

gibi beyitlerle, eserlerinde iman, ibadet ve itikadını ortaya koymuş ve muammalaşan hayatına rağmen itikadında ihtilâfa yer vermemiştir. (a.g.e., s.19)

Yunus’un gayesi, yalnız ilmi veya aşkı seçmek değil, bir insanda ikisini birleştirerek aklı ve gönlü nurlandırmaktır. Bunun için de, ilmin vazifesi, insanı, Allah’a götürmek, akılda şüphelerin barınmasına meydan vermemektir. Bu görüşünü:

“İlim ilim bilmekdür

İlim kendin bilmekdür

Sen kendüni bilmezsin

Ya nice okımakdır”

şeklinde ifade eden Yunus:

“Okımakdan mânâ ne kişi Hakkı bilmekdür.

Çün okıdun bilmezsin ha bir kurı emekdür”

sözleriyle de belirttiği gibi, insana Allah’ı bildirmeyen ve buldurmayan ilmi mânâsız görmüş ve ilgilenmemiştir.

“Âlimler kitap düzer karayı aka yazar

Gönüllerde yazulur bu kitabun sûresi”

sözleri ile de âlim-câhil herkesin nazarını gönüllere ve kâinatı tefekküre çekmeye çalışmış, bunun için de her zaman olduğu gibi yine Kur’an’ı esas almış:

“Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkep olsa, Cenab-ı Hakkın kelimatını yazsalar, bitiremezler” şeklindeki Kur’anî hitabı, (Bu cümle Kehf sûresi 109. âyetin meali sayılabilir):

“Ben bir kitap okıdum kalem ânı yazmadı

Mürekkep eyleyeydüm yitmeye yidi deniz”

diyerek nazmen terennüm etmiştir. (a.g.e., s.20-21)

Bütün semavî dinlerin gayesinin insana bu ilham ve ihata kabiliyetini ve imanı vermek olduğunu bilen Yunus:

“Dört kitabun ma’nisin okudım tahsil itdüm

Işka gelicek gördüm bir uzun hece imiş”

beytinde insanları Allah’a götüren aşk yolunun, biraz uzun, zahmetli ve çileli bir yol olduğunu anlatmak istemiştir. (a.g.e., s.22)

“Gezdim Urum ile Şamı,

Yukarı illeri kamu.”

gibi şiirleri ile bugünkü Anadolu, Suriye, Kafkasya, Azerbaycan gibi yerlere gidip, gerek konuşmalar ve vaazlarla, gerekse ilahilerle insanların gönlüne Allah inancını yerleştirmeye çalışmıştır.

“Varduğumuz illere şol safa gönüllere

Halka Tapduk mânâsın saçduk elhamdü lillah”

gibi sözlerinden, irşat vazifesinde başarılı olduğu anlaşılmaktadır.

 

 

Dramatize Bayramların Hüznü

“Ettiler aşkımı benden biçare..

Ne bahtım uyanır, ne feryat çare”

Bayram’dayız; Kâinatın Kullanma Kılavuzu olan Kuran‘ın indirildiği ay olan Ramadan‘ın ve inananlar için ilâhi bir empatide sınır tanımama organizasyonu olan Oruç‘un (Savm, Sıyâm) Bayramında..

Arapçasıyla Iyd-ı Fıtr, Farsçasıyla Iyd-ı Sa’id-i Fıtr, Urducasıyla Çoti Iyd, Endonezcesiyle Ramadan Iyd, Malaycasıyla Hari Lebaran, Bengalcesiyle Rojar Iyd.. Veya Balkanlarda Ramazanski Bajram, Ortaasya’da Oroza Bayram, Orta Afrika’da Karamar Sallah, Doğu Afrika’da Sikuku ya Idi..

Ramazan’ın Suriye bilançosu; iftarda bomba – sahurda korku, yüzlerce ölü – binlerce yaralı, kadınların ağlaması – çocukların feryadı, yakıcı bir yalnızlık ve bir acayip kimsesizlik.. İslâm Dünyası‘nın sessizliği ve umudun ümitsizliği.. Bayram tanımayan belirsizlik..

Ramazan’ın Irak bilançosu; karmaşa ve kaos.. Sadece bir sahur vakti yapılan bombalı saldırıda 200’ün üzerinde ölü.. 3-4 parçalı bir idare ve daha 5-10 bayramı böyle geçirmeye aday Müslümanlar..

Ramazan’ın Afganistan bilançosu; bitmeyen terör saldırıları, Merkez – Talibân çekişmesi, Batılı işgal güçleri ve bağımsız yerel güçler, iç savaş – uyuşturucu dengesi.. İslâm öncesi Arap Cahiliyyesine benzer İslâm sonrası Afgan Cahiliyyesi..

Ramazan’ın Filistin bilançosu; yüzlerce tutuklama ve azalacağı yerde artan İsrail baskısı.. Amasya kadar Batı Şeria‘da yarı esir yaşayan 2,5 milyon Müslüman ve Yalova kadarlık Gazze‘de kapana sıkışmış 1,5 milyonluk bir kitle.. İki bayram arası Türkiye bir umut..

Ramazan’ın Somali bilançosu; Eş-Şebab‘ın kesilmeyen terör saldırıları ve gıdasızlıktan ölmeye devam eden çocuklar.. 28 yıldır süren iç savaş, 4 parçaya bölünmüş bir ülke ve kaderi küresel satranca göre belirlenecek olan 10 milyon kara bahtlı..

Şehr-u Ramazan’da terör Nijerya‘da, Kamerun‘da, Lübnan‘da, Libya‘da, Yemen‘de, Bengladeş‘te ve Pakistan‘da da durmadı. Doğu Türkistan, Keşmir, Arakan, Sri Lanka ve Kuzeydoğu Kenya‘da da Ramazan Müslümanlar için sıkıntılı geçti.

İstanbul Atatürk Havaalanı‘ndaki terör saldırısı akabinde Kadir Gecesi‘ni ve Medine Mescid-i Nebevî yakınındaki terör saldırısı akabinde de Ramazan Bayramı‘nı idrak ettik. Aslında edemedik: Mübarek günler ve geceler bizim için cepten mesaj, face’den paylaşım, takvim yapraklarında yazan sayısal ibadet bilgileri ve içinde bulunduğumuz akvaryumu abartarak dış denizlerde olan bitene kayıtsız kalmaktan ibaret.

Mükellef sofralar, ‘direklerarası’ sahur, belediye iftar organizasyonları, televizyon üfürükçüleri, bayram tatiline doğru gidiş istikametine doğru sıkışan trafik ve.. Ve 3 dakikada bir insanın açlıktan ölüşü.. Ve birkaç Türkiyeli Müslüman’ın zekat vermesiyle birkaç milyar dolara çözülebilecek Somali’nin açlık sorunu.. Ve 250 milyon çatışmada büyüyen çocuk; bizim çocuklarımız.

Ve sonra bayram birliktir – beraberliktir klişeleri.. Dargınların barışmasıymış da, çocukların sevindirilmesiymiş de.. Çocuk mu kandırıyoruz yahut kendimizi mi?

Gencebay’ın devamında dediği “Bir zulüm dünyayı kana bulamış” sözünden başlayarak ilk âyetten itibaren Oku’maz ve “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun” istikametinde yürümez isek Kurban Bayramı’nda da yine biz katlonulacağız demektir.

 

 

Sevdam

İçimdeki  melek  yok  oldu  sanki
Tüm  duygularımı  alıp  gittiler.
Güvendiğim  dağa  kar  yağdı  şimdi,
Sevdamızı  darmadağın  ettiler.
*
Sevdam  içten  içe  ağlıyor  şimdi,
Geçmiş  çilelere  yazık  ettiler.
Bunca  emek,  sevgi  yok  artık  bitti,
Gönül  kalemizi  yıkıp  gittiler.
*
Yaktığımız  onca  çoban  ateşi,
Tek  tek  ötelenip  sönüp   gittiler.
Gülen  gözlerimin  feri  de bitti,
Sevdalarımızı  talan  ettiler.

 

Yunus Emre’nin Hayatı ve Hayata Bakışı (5)

Işkın çeri saldı benim gönlüm ivi iklîmine

Canumı esîr eyledün n’ider bana yağı Tatar”

diyerek, onların herşeyi yıkmalarına rağmen, gönüldeki Allah sevgisine dokunamıyacaklarını, onu yıkmaya güçlerinin yetmeyeceğini ifade etmiştir. Fakat Moğolların yalnız bu dünyaya zarar vermelerine karşılık, nefsin insanı ebedî helakete götüreceğini, onun için, insanın nefsine yenilip imanını kaybetmemesi gerektiğini belirtir. Çünkü büyük cihat, nefsle yapılandır. Zira, şehitlik ve gâzilik saadet, nefse yenik düşmek ise ebedî felaket getirir. İmanını kaybeden insanın bunu hiçbir kazançla telâfi edemeyeceğini bildiğinden:

“Ol budakta biter iman, iman bitse gider güman

Dün u gün işüm budur heman nefsüme bir Tatar oldum.”

beytinde de görüldüğü gibi, fikir ve düşüncelerini önce kendi nefsinde tatbik etmiş, ancak ondan sonra insanlara tavsiye edip örnek olmuştur. Çünkü nefsini ilzam etmeyen başkasını ilzam edemez. Zira bu tatbik şekli büyüklüğün nişanıdır.

Yunus’a göre, imanı kaybetmemenin tek şartı onu devamlı ibadetlerle takviye etmektir. Onun için:

“Müsülmânam diyen kişi şartı nedür bilse gerek

Tanrınun buyrugın dutup beş vakt namaz kılsa gerek”

diye insanlara asıl vazifelerini hatırlattıktan sonra, “Namaz dinin direğidir.” hadis-i şerifinden hareketle:

“Namaz kılmayana sen Müslümandur dimegil

Hergiz Müslüman olmaz bağrı dönmüşdür taşa”

demiş ve Müslümanları değerlendirmekte namazı ölçü olarak kabul etmiştir.

Mevcudatın zikrini kendisi dinlediği gibi, diğer insanların da dinleyerek onların başıboş, gayesiz şeyler olmadığını, Yaratıcıya ibadet ve tesbihte bulunduklarını anlamalarını isteyen Yunus:

“Kuşlar ile turgıl bile kıl namazun imam ile

Yalvar günahun gel dile tanla seher vaktında dur

Okına Kur’an u Yâsin kulak urup dinleyesin

Tağca günâhun yuyasın tanla seher vaktında dur”

gibi beyitlerle insanları seher vaktinde ibadete çağırmış ve onların her türlü endişe ve korkulardan ancak ibadetle kurtulabileceklerini:

“San’atun yiğreği gün namaz imiş hoş bîşe

Namaz kılan kişide olmaz yavuz endîşe”

sözleri ile hatırlatmıştır. (a.g.e., s.18-19)

İstikbali gözle görür gibi bilen bu velî şâir, zamanla hakkında yapılacak yanlış ve kasıtlı yorumlara meydan vermemek, gelecek nesillerin, fikirlerini doğru şekilde anlayıp tatbik etmelerini sağlamak için:

“Ben oruç namaz içün süci içdüm esridüm

Tesbih u seccadeyi çün dinledüm çeşte kopuz

Bana namaz kılmaz diyen ben kılarum namazımı

Kılur-ısam kılmaz-ısam ol Hak bilür niyazumı

 

 

 

Azerbaycan Gezisi (3)

Azerbaycan yazılarına bugün de devam ediyorum. Sovyetler Birliği’nin dağıldığı yıllarda Türkiye; gerek Kafkaslarda gerekse Orta Asya’da bağımsızlıklarını kazanan Türk devletleri ile ileri seviyede münasebete ve dayanışmaya, itiraf edelim ki hazırlanmamıştı. Sovyet Rusya’nın dağılma süreci değerlendirilememiş hazırlık da yapılamamıştı. 1980’li yılların sonlarında, Güney Kafkasya’da Ermenilerin Azerbaycan’dan toprak talebi sonunda çıkan çatışmalar uzun süre devam etmiş, Sovyet Rusya’nın dağılmasının ardından, Rusya’dan büyük destek alan Ermenistan Karabağ’ı işgal ederek Azerbaycan topraklarını ikiye bölmüş, ve kama gibi araya girmeye muvaffak olmuştu.

O tarihlerde Türkiye, tabir caiz ise kuzeydeki Azerbaycan-Ermenistan savaşı ile ABD’nin Irak’a icra ettiği Birinci Körfez Harekatı arasında adeta sıkışmış, ne Kuzey Irak’ta ne de Azerbaycan’da etkili olamamıştı. Rusların her türlü yardımını almayı başaran Ermeniler Türkiye’nin bu hareketsizliğini alabildiğine değerlendirmişlerdi.

Aradan geçen 25 yıl içinde Türkiye-Azerbaycan dayanışması özellikle Azerilerin Umum Milli Lideri Haydar Aliyev’le birlikte önemli boyuta ulaştı.

Önce TSK ile Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri arasında eğitim, silah, malzeme ve teçhizat dahil her türlü yardımlaşma kanalları açıldı, devam ediyor.

Ekonomik alanda da; Bakü-Ceyhan Petrol Bottu Hattı ile başlayan enerji projesini, Azeri doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştıracak gaz ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu projeleri ile rafineri tesisi, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini adeta şaha kaldıracak dev projeler niteliğindedir.

Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin bugünkü boyuta ulaşmasında Sayın Haydar Aliyev’in unutulmaz katkıları, yeni Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’le de aynı kararlılıkla devam etmektedir.

Sayın Haydar Aliyev’in “Bir Millet İki Devlet” sloganı Azerbaycan’ın en ücra köşesinde bile yankısını bulmuştur. Değerli dostum Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK Bey de, Azeri kardeşlerimize takdim ettiği objeleri “Bir Millet, İki Devlet, Yaşayacak Sonsuza Dek” şeklinde çok anlamlı bir ifade ile bezeyerek Sayın Aliyev’in sloganını sonsuzluğa götürmüş oldu.

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK ile Azerbaycan İrevan Devlet Dram Tiyatrosu Başkanı İftihar Piriyev’in birkaç ay önce Türkiye’de startını verdikleri Türkiye İle Azerbaycan Dev Kardeşlik ve Candaşlık Projesi‘nin ikinci adımı, bu gezide yapılan temaslar ve verilen konferanslarla devam etti. Bu münasebetle Azeri Kardeşlerimizle kucaklaştık kaynaştık.

Türkiye ile Azerbaycan ilişkileri de yıllardır en üstün seviyede ve karşılıklı anlayış ve dayanışma içindedir. Türkiye’de geleneksel olarak Cumhurbaşkanları ve Başbakanların göreve başladıklarında ilk ziyaretlerini Azerbaycan’a ve KKTC’ne yapmalarının çok önemli mesajlar içerdiğini bütün dünya bilmektedir. Azeri ve Kıbrıslı kardeşlerimiz de bu anlamlı ziyaretlerden fevkalade mutludurlar. Ayrıca Türkiye; inanın gurur ve heyecan verecek bir şekilde Azerbaycan’dan, daha heybetli ve güçlü görünmektedir. Ben aynı duyguları 1965-66 yıllarında Kıbrıs’ta da hissetmiş, gurur ve heyecan duymuştum.

Türkiye sadece kendi sorunları için değil, TC sınırları dışındaki bütün Türklerin umudu ve istikbalidir.

Güçlü ve planlı, programlı, hazırlıklı olmak zorundayız

 

 

Azerbaycan Gezisi (2)

Geçen hafta beş günlük Azerbaycan gezimizin programını takdim etmiştim. Bugün de gezimizle ilgili diğer hususlara değinmek istiyorum.

Bilindiği gibi Sovyet Rusya’nın çöküşünün ardından Azerbaycan 1991’de bağımsızlığını ilan etmişti. 80’li yılların sonlarında, Azerbaycan’a ait Karabağ’da hak iddia eden Ermeniler, daha Sovyet döneminde çatışmaları başlatmıştı. Sovyetler çatışmaları önlemek için müdahale etse de Sovyetlerin dağılması ile çatışmalar yeniden baş- lamış, yeni Rusya’nın da desteğini ve bölgedeki Rus kuvvetlerini yanına alan Ermeniler, Azeri kardeşlerimizin kahramanca karşı koymalarına rağmen Dağlık Karabağ’ı ele geçirmişlerdi. Böylece Azerbaycan toprakları ikiye bölünmüş, Nahçıvan Azerbaycan hudutları dışında kalmıştı. Yer yer 30-50 km eninde 150 km uzunluğunda, Nahçıvan’la Azerbaycan arasında bir Ermeni koridoru oluşmuş, Ermenistan İran’la komşu olmuştu.

Azerbaycan topraklarının %20’sini ele geçiren Ermeniler hunharca soydaşlarımızı da katlettiler. Bu soykırımda 613 Azeri Türk’ü hayatını kaybetti, 100 bini yaralı bir milyon soydaşımız Azerbaycan’a göç etti.

Ermenistan, BM’in muhtelif kararlarına rağmen işgal ettikleri toprakları boşaltmaya yanaşmamaktadır. Başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupalı dostlarımız ve ABD; BM kararlarının uygulanmasına ilgisiz kalmakta, Hocalı Katliamı’na gözlerini kapatarak 1915 olayları ile Türkiye’yi mahkûm etmeye alet olmaktadırlar.

Bugün bütün Azerbaycan, işgal altındaki topraklarını kurtarmak için büyük çaba içindedir. Bir buçuk ay önce Nisan başlarında Ermenilerle bir hudut çatışmasında, Azerbaycan Ordusu Ermenileri atarak 10-15 km’lik cephede avantajlı bir arazi kesimini ele geçirmişti. Dar bir koridorda iki cephede tertiplenen Ermeni kuvvetleri hassas bir durumda olmalarına rağmen fütursuzca Nisan çatışmalarını başlatmışlar, Azerbaycan Ordusu da Ermeni mevzilerini işgal ederek avantajlı bir durumu ele geçirmişti.

5 günlük gezi süresince Azeri kardeşlerimiz, işgal altındaki topraklarını kurtarmaya kararlı olduklarını her etkinlikte orta- ya koydular. Azerbaycan Ordusu da eğitimi, silah ve teçhizatı ve üstün morali ile bu kararlığın adeta teminatı gibiydi.

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti de kayıtsız şartsız Azerbaycanlı kardeşlerimizin yanında olduğunu her fırsatta açıklamakta ve Azerbaycan ile büyük bir dayanışma içindedir.

Biz Muharip Gaziler ve Anadolu Aydınlar Ocağı olarak Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 98nci yılında aralarında olarak bu dayanışmaya kendi çapımızda destek olduk.

Geziye; Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı E.Prof.Dr. Tbp. Alb. İbrahim ÖZTEK, İzmir Aydınlar Ocağı Başkanı Prof.Dr. Şerafettin Canda, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ile Muharip Gaziler Derneği İstanbul Şube Başkanı E.Alb. Ahmet Kendigel, Kıbrıs Gazileri E.Alb.Şadi Polat, E.Astsb.Selçuk Eser, Ahmet Taşkın, Oktay Yoluak, Nurettin Agaoğlu, Mehmet Akten, Ahmet Külak ve ben katıldık.

Gelecek hafta da Türkiye-Azerbaycan dayanışması ve diğer hususları takdim edeceğim