17.2 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 728

Yunus Emre’nin Hayatı ve Hayata Bakışı (8)

Kardeşlik

“Hakkı gerçek sevenlere

Cümle âlem kardeş gelir.”

Mü’minler yâni inananlar kardeştir. Doğuş değil oluş asıldır. Kabil ve Habil aynı ana babanın evlâtları. Doğuşları aynı ama oluşları yüzünden biri Cehennem’de, diğeri Cennet’te. Nuh (a.s.)ın oğlu Kenan, doğuşu yüzünden değil, oluşu yüzünden dalgalar arasında gark olup ebediyyen Cehennemlik oldu.

Bilâl-i Habeşî / Habeşli Köle. Oluşu yüzünden ebediyyen Cennetlik olduğu gibi, hâlen de ve Kıyamet’e kadar da yâdediliyor ve edilecek. Selmân-ı Farisî / Fars’lı Selman, Süheyb-i Rumî / Rumlu, o zamanki Bizanslı Süheyb, oluşlarıyla kazandılar, doğuşlarıyla değil.

İslâm da, aynı doğuşta, aynı yerde olanların değil, aynı oluşta olanların kardeş olduğunu söylüyor, bunun için hitaplar ‘Eyyühennas, ey nas, ey insanlar!’ diye başlamaktadır. Bunun içindir ki, asrın büyük âlimi: “Din, dil bir ise, millet birdir. (Dikkat!) Din bir ise, millet yine birdir.” Diyor. Çünkü bütün insanlar Allah’ın kulu, ama Allah’ın rızası, kendisini tanıyanlar içindir.

Yâni aynı doğuşta ve aynı yerden olanlar; aynı zamanda aynı oluşta oldukları takdirde bir ve beraber olurlar. Bir bütün teşkil ederler.

Evet, aynı birlerin etrafında kenetlenenler ancak, gerçek birliği teşkil ederler. Yalçın bir kaya gibi sağlam ve dayanıklı olurlar. Aynı birlerden mahrum olanlar ise kum yığını gibidirler. En ufak rüzgârda târümâr olur dağılırlar.

Nedir bizi oluşta birliğe götüren birler? Nedir mi? Bizim Allahımız bir, Peygamberimiz bir, Kitabımız bir, Mihrabımız bir, Minberimiz bir, Kıblemiz bir, İsimlerimiz bir, Bayrağımız bir, Bayrağımızdaki hilâlimiz bir, Devletimiz bir. Bir bir sayısız birler birliğimizin nişaneleri ve tapuları hükmündedir. İhtilâflarımız arızîdir. Muvakkat ve geçicidir ve çakıl taşları hükmündedir. Uhud dağı mesabesindeki bizleri kardeş yapan sayısız birler, çakıl taşlarına feda edilmez ve edilmemeli. Yoksa -Allah etmesin- imamesinden kopmuş tespih taneleri gibi dağılır, indellah mes’ûl ve sorumlu oluruz.

Unutmayalım ki, toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez. Fakat aramıza tefrika girdiği takdirde, felâket işte asıl o zamandır.

Bu öyle büyük veballi bir tehlikedir ki, büyük İslâm mücahidi ve İttihad-ı İslâm’ın bizdeki en gayûr hâdimi Yavuz Sultan Selim Han, milletin ihtilâfa düşmesinden öyle endîşe etmiş ki, bu acıyı daha ölmeden önce -kerametvârî bir şekilde- hissetmiş. Milletin dikkatini birlik ve beraberliğe çeken şu mısraları söylemekten kendini alamamıştır:

“İhtilâf u tefrika (bölünme) endîşesi

Kuşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni

İttihatken savlet-i a’dâ-yı def’a çaremiz

İttihat etmezse millet, dağdar eyler beni.”

Evet Aziz Millet Efrâdı! Birlik ve beraberliğin kıymetini bilmeliyiz.

Çünkü Osmanlı, küffâr karşısında muvaffak olmanın ilk ve baş şartı olarak evvel emirde Anadolu’da birlik ve beraberliğin sağlanması gerektiğini görmüş ve bunu iki buçuk asırlık bir zamanda ancak gerçekleştirebilmiştir.

Osman Bey’le başlayan bu gayret ve faaliyet, Mehmet Çelebi’yle devam etmiş, Yavuz’la

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 26

0

v Haziran 1921 – Çarşamba /  Başiskele’nin Kurtuluşu (Devamen)

 

Sahili takip ederek çekilmeleri ihtimaline karşı bir ara İzmit’e gidip saat 14 00’te geri dönen Süvari Alay Kumandanı’na acil bir emir gönderilerek durum bildirilmiş, Alaya Başiskele – Seymen istikametlerini keşfederek akşama kadar düşmanın durumunu açıklığa kavuşturması emredilmiştir. Çıkarılan keşif kolları bütün bölgeyi tarayarak Değirmendere’ye kadar olan bölgede Yunanlı kalmadığını bildirmişlerdir.

Saat 16 30 sıralarında Servetiye civarında 2 tabur ve Milli müfrezelerden meydana gelen 180 kişilik kuvveti bulunan Mürettep Fırka, Yunanlıların Saraylı – Lütfiye – Safiye yolunu takiben çekildiklerini bildirmiştir. Fırka Kumandanı’na göre eldeki mevcut kuvvetlerle Binektaşı (1.018 rakımlı tepe) – Kırıntı – Elmalı – Hacı Osman hattını tutmak mümkün olmayacaktı. Ayrıca bölgenin dağlık olması ve birliklerin elinde öküz arabaları olduğu için Çuhahane’deki tabur ancak gelebilmiş, Ada Taburu ise henüz Kullar’da bulunmaktadır. Kolordu Kumandanı; Mürettep Fırka’nın Değirmendere Müfrezesi ile Karamürsel’e doğru çekilen düşmanı takip etmesine, diğer kuvvetleri ile 29 Haziran gecesini Elmalı – Kırıntı civarında geçirerek sabah erkenden Tâcir Köyü’ne hareket etmesine karar vermiştir. Fırka Kumandanı da bu emre uygun olarak birlikleri ileriye sevk edinceye kadar Servetiye’de kalmış daha sonra Elmalı’ya gitmiştir.

Bahçecik’ten batıya doğru ilerleyen Yunan kuvvetleri, Değirmendere ve Servetiye Akıncıları ile Döşeme’de bulunan Karamürsel Taburu’na bağlı bölük tarafından Değirmendere’ye kadar takip edilmişlerdir. Bu kuvvetler Tatarköy’de (İhsaniye) ikiye ayrılmışlar; bir kol kıyıyı takip ederek Karamürsel’e ulaşmak istemiş, diğer kol da Senaiye (Başkiraz) – Yalakdere yolu ile güneye inmek istemiştir. Kıyıdan giden kol; Milli müfrezeler tarafından taciz edilmiş ancak durdurulamamış, Saraylı, Örcün, Değirmendere ve Halıdere köylerini yakarak ilerlemişti. Bu bölge bütün Milli Mücadele döneminde düşman işgaline karşı koymuştu. Şimdi ilk defa istila ediliyordu. Bölge halkının silaha sarılarak çekilen Yunan kuvvetlerini kıyıdaki sarp ve yolsuz bölgeye sıkıştırarak imha etmesi an meselesi idi. Kılkış Zırhlısı ve bir torpidoyu bölgeye göndererek denizden bu çekilmeyi destekleyen Yunanlılar, bu kolu Acısu ve Gonca iskelelerinden gemiye bindirerek zorlukla tahliye etmişlerdi.

 

v      Kurtuiuş Notları

 

I. 20 ayı İngiliz, 11 ayı Yunan ve ara taksimleri de muhtelif markalardaki şer

şebekeleri tarafından derin bir ızdıraba dönüştürülen işgal yılları, arkasında büyük bir yürek yarası ve büyük bir utanç vesikası bırakarak 29 Haziran Zaferi’nin gölgesinde toprak olmuştur. Ama milli hafıza kayıtlarına geçen aşağıdaki şu belgeyi 95 yıl sonra hatırlamak üzere takdirlerinize sunuyoruz:

 

Yunanlıların İzmit ve Bağçecik’te Katliâm Yaptıkları

Yunanlıların İzmit’i tahliye etmeden önce şehirde yüzlerce Müslümanı şehit edip birçok evi ateşe verdikleri, faciaya İtilâf Devletleri subaylarının da şahit oldukları ve Bağçecik’te tek bir Müslüman kalmamacasına katliâm yapıldığı.

30 Haziran 1921

Erkân‑ı Harbiyye‑i Umûmiyye Dâ’iresi (Genelkurmay Başkanlığı)

Şu’be: 2   Kısım: 4                   H.U.M             Numara: 987           Yunan Harekâtı

Ma’rûz‑ı çâker‑i kemîneleridir (aciz kullarının arzıdır),

Yunanlıların her tarafda şimdiye kadar yapmış ve yapmakda oldukları mezâlim (zulümler) ve fecâyi’e (facialara) zamîmeten (ilave olarak) ahîren (en son) İzmit’in tahliyesinden evvel şehr‑i mezkûrda (anılan şehirde) yüzlerce Müslümanı şehîd etdikleri ve şehrin birçok yerlerini ateşe verdikleri ve işbu fecâyi’e Düvel‑i İ’tilafiyye zâbitânından (İtilaf Devletleri subaylarından) da bâ’zılarının şâhid olduklarının anlaşılmış ve Bağçecik’de kadın ve erkek tek bir Müslüman kalmadığının ma’a’t‑te’essür istihbâr edilmiş (üzülerek haber alınmış) olduğunu arzeylerim. Ol bâbda emr ü fermân hazret‑i veliyyü’l‑emrindir (Her halükârda emir ve görüş makamınızındır).

Fî 20 Şevval sene [13]39 ve 30 Haziran sene [13]37 (1921)                Harbiye Nâzırı

 

Bahçecik merkezinde kadın ve erkek bir tek Müslüman kalmamacasına katliam

yapıldığı ancak çevre köylerdekilerin ve kaçıp kurtulanların sağ kaldığı hususu bugüne kadar pek dile getirilmemiştir. Oysa savaş esnasında Merkez Mahallesi olan Bahçecik’in nahiye merkezi de olan yer, savaş sonrasında Şehit Ekrem Mahallesi ismini alacaktır. Gelmiş – geçmiş muhtarlarının da nereden geldiğini bilmediği bu isim bu katliamdan arta kalan acı bir hatıra olsa gerektir. Dahası 28 Haziran bahsinde altı çizildiği gibi Bahçecik, birkaç ayrı noktadan ateşe de verilmiştir. Yunanlılar ateşle oynamayı seviyorlar.

 

II. Yunan vahşeti sadece Bahçecik’le sınırlı değildir. İzmit’ten Karamürsel’e değin

İzmit Körfezi’nin her cihetinde her türlü melânet ve şenaat, Büyük (!) Devletlerin gözü önünde tertip – teşvik sergilenmiştir. Yunanlılar, işgal altında tuttukları bölgelerde doruk noktasına çıkardıkları mezalimlerini çekilirken de şirret bir biçimde devam ettirmişlerdir. Bununla ilgili Dersaadet Merkez Kumandanlığı’na yazılan bir belge yapılanları satır satır göz önüne sermektedir:

“Yunan kıta’at-ı askeriyesinin (askerî birliklerinin) İzmit Körfezindeki kasabât (kasabalar) ve kurânın (köylerin) işgâliyle bütün mebâni (binalar) ve mü’essesâtı (kurumları) ihrâk (yakıp) ve sivil ahâliyi bîgünah (günahsız) olarak katl (öldürdüğü) ve işgâl eylediği köyleri evvelen yağma ve bi’l-ahire (sonrasında) ihrâk ile (yakarak) kadın, çoluk, çocuk ne buldu ise müdâfa’adan âciz bulunduklarından bunları bir sıraya tertib (dizip) ve müfrezesine (tümüne) ateş emri vermekde olduğunu ve şu zulûm ve denâeti (alçaklığı) Yalova kurâsına dahi (köylerine de) teşmîl eyleyeceğini (yayacağını) bir hey’et-i mahsûsa ile (özel bir heyetle) beraber gerek Makâm-ı Âlîlerinize (yüce makamlarınıza) ve gerek Nezâret-i Celîleye (Bakanlığa) ihbâr ve bu bâbda bir tedâbir ittihazıyla (tedbir alınmasıyla) buna mümâna’at (engel) olunması inde’l-iktizâ (gereğine göre) beyne’l-milel kavâ’ide muhalif (uluslararası kanunlara aykırı) ve beşeriyet-i askeriye ve ictimaiyye ile (toplumsal ve askeri ilişkilerle) gayr-i kâbil-i te’lif (açıklanamaz) bulunmasından nâşi (ötürü) Düvel-i İ’tilâfiyye (İtilâf Devletleri)  me’mûrîn-i askeriye (askerî memurları) ve askeriyesi nezdinde teşebbüsât-ı şedîde (şiddetli teşebbüslerle) seri’an ittihaz icrasıyla (bir an önce gerekenin yapılması)…

 


ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 185 – 186, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arşivleri).

Arşiv Belgelerine Göre, Balkanlar’da ve Anadolu’da Yunan Mezalimi, Cilt II, Sayfa 259, BOA Daire Başkanlığı, Ankara, 1996 ve www.devletarsivleri.gov.tr (BOA. HR. SYS. 2626/15).

 

 

Halk ve İslamcılar

İslamcı siyasetçiler, İslamcı medya, İslamcı akademisyenler; halk kitlelerini uyutmaya, gerçekleri gizlemeye devam ediyor.

Siyasal İslamcılar; İslam’ın temel ilkelerini bir kenara bırakıp, güç, yetki, servet, seks odaklı din siyasetinin mutluluğunu yaşıyor.

Bir yandan kafir dedikleri Müslüman olmayan kesime en son din İslam, en doğru din İslam biziz derken diğer yandan en doğru müslüman biziz anlayışıyla birbirlerini suçlamakta, iftira atmakta, yalan dolan talanla etkisizleştirmekte, birbirlerini katletmekte, birbirlerinin malını çalmayla meşguller.

Yani bazı islamcılar; diğer Müslümanları katletmenin zaferini kutluyor.

Yani bazı İslamcılar; emeksiz sahip oldukları servetin mutluluğunu yaşıyor.

Yazılı ve görsel medya ile kitlelerin algılamalarında değişim dönüşüm oluşturulmaya devam ediliyor. Yandaş, candaş, yoldaş medya; kitlelerin bilinçlenmesinde başroldedir.

Medya, kitlelerin zihninde oluşturduğu imajla; haini kahraman, kahramanı hain gösterebiliyor.

İslam dünyası; demokrasi havarilerinin kana susamışlığını yaşıyor. Örgütlüyorlar, silahlandırıp yönetime başkaldırtıyor sonra da halka zulmediyorsun diye ölüm kusuyorlar.

Milyonlarca insanı öldürenler ne yazık ki; insan hakları, özgürlük, demokrasi sakızını çiğniyorlar ve çiğnetiyorlar. Akıl hocalığını kendilerinde hak olarak görebiliyorlar.

Kitleler; çoğu kez yaşanılan toplumsal, siyasal sürecin arka planını anlamakta zorlanır. Yaşanılanlar tarih olduktan sonraysa yapılacak bir şey kalmaz. Geçmişi kitaplardan okuyup belleğine eksiksiz kazıyan insanoğlu yaşananların nedenlerini ve olası sonuçlarını algılamakta nedense aynı feraseti gösteremez.

Güç odakları; İslam coğrafyasında başlattığı değişim dönüşüm operasyonunun başarılı sonuç vermesini arzulamaktadır.

Medya ilizyonuyla topluma şırıngaladığı psiko kültürel narkozun etkisinin operasyon tamamlanıncaya kadar geçmemesini istemektedir. Müslüman halklarının feraset testinden sınıfta kalıp kalmayacağı verilen narkozun etkisinden kurtulup kurtulamamasına bağlıdır.

İslam ülkelerinin tabi tutulduğu; değişim-dönüşüm operasyonu sürüyor.

İstenen; milli devlet niteliğinin çözülmesi, siyasi coğrafyanın küçülmesi, millet bilincinin dağıtılıp etnik ve mezhepsel kompartımanlara bölünme, geleceğe yönelik ortak hedeflerden vazgeçilerek özgür ülkenin yurttaşlığından amaçsız sürüye dönüşümün tamamlanmasıdır.

Kaderini ve geleceğini belirleme iradesini kaybetmiş, emperyal sistemin verdiği rolü itirazsız benimseme psikolojisi iktidara getirilenlere sindirilmiştir. Bu psikolojinin yönetimden başlayarak tüm halkı etkisi altına alması için adeta toplu hipnoz seansı yapılmış gibidir.

Milli dirençle karşılaşmadan sonuçlandıracak psiko kültürel tasfiye programı uygulanıyor. Halkın derin bilinçaltında yaşattığı kolektif duyarlılığını köreltip, milli kimliğe, kültüre dönüşüp harmanlanan din algısının yok edilmesini bu nedenle zorunlu görmektedirler.

Varolan rejimlerin tasfiyesiyle; ekonominin, siyasetin, devletin denge kurumlarının, kısacası sistemin baştan aşağı emperyalizmin arzuları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi operasyonunu, halkın stratejik olarak algılayamadığı görülmektedir.

İslamcı tarikat, cemaat ve partileri, dünyevi zevklerle sarhoş ederek kendilerini köle yapan kanlı güçler, Müslüman dünyasını kan gözyaşı şiddet sarmalına soktular.

Batı; kendine bağımlı işbirlikçi yönetimler oluşturmaktadır.

Siyasal İslamcılar ise; din iman yalanlarıyla halkı kandırmaya devam ediyorlar.

Sömürgeci, soykırımcı eli kanlı demokrasi havarileri; yalan üzerine kurulu demokrasi, insan hakları özgürlük refah söylemleri ile halkaları kendi çıkarlarına göre yeniden düzenlemeye köleleştirme yöntemlerinde değişime ve dönüşüme devam ediyorlar.

Türkiye; tarih boyunca mazlumun mağdurun zayıfın yanında yer almıştır. Ne yazık ki şimdi ise koltukları ikballeri için zalimin, güçlünün, kanlı olanların yanında el pençe duruyorlar. Katliamlara sinerek susuyorlar. Susanlar hala kendilerini Müslüman gösteriyorlar.

Günün Sözü: Sömürüye ve baskıya karşı olmayanların köleleşmesi kaçınılmazdır.

 

 

Unutulmaya Yüz tutmuş Değerlerimizden “Maşa”

0

Günümüzde teknolojik gelişmeler adeta başımızı döndürüyor. Bizim çocukluğumuzda, elektrik yok, evlerde su yok, tüp yok, yok oğlu yok… Ocaklık var, ateş var, su kuyuları var, teneke sobalar var, çam odunları var, onları yarmak için nacaklar var, ocaklardan ve sobalardan kül almak için ıskıranlar var, idareler var, daha sonra şavklar ve gemici fenerleri var, çıra yarmak için tahralar var, su taşımak için govatalar var, yoğurt ve süt taşımak için pakırlar var, eşeğe yük yüklemek, çocuklara ve büyüklere salıncak kurmak için urganlar var.

Bir alet daha var ki, çocuklarına kızan anaların; “elime maşayı alırsam”, “maşayı elime aldırtma”, “maşadına s…..dığım”, “maşa varken elini yakma” veciz sözlerinin başkahramanı “MAŞA”.

Eski evlerde birkaç odada ocaklık bulunurdu. Bu ocaklıkların üstünde davlumbaz, yerde ise sacın konulabileceği kerpiçlerden yarım ay şeklinde yapılmış düzenek olurdu. Tencere ve kazanların üzerine konulacağı sayacak (sacayağı) ise, ya yakın bir yerdeki koca çiviye asılı, ya da ocaklığın bir kenarında dururdu.

Baş kahraman ise, sağ elimizin hemen ulaşabileceği yerde bulunurdu.

Çam ağaçlarının dallarından oluşmuş bir – birbuçuk metre uzunluğundaki odunlar ocaklıkta çıralar yardımıyla tutuşturulduktan sonra, ocağa konulacak tencere veya kazanın büyüklüğüne göre, sayacak ateşin üzerine oturtulur, onun üzerine de tencere veya kazan konulurdu.

Ateş tutuştuktan sonra anamızdan duyduğumuz en önemli emirlerden birisi de oğlum (kızım) ataşın altını ölçeriver. Yani yanarak ocaktan uzaklaşan odunları yeniden yanan ocağın üzerine getirmek. Bu aşamada maşaya ihtiyaç yoktur. Zira odunların henüz yanmamış uzun kolları vardır. Uzun kollar bitince devreye maşa girer. Kor haline gelmiş yanan odunlar maşa marifeti ile ölçerilirdi.

Kırmızı köz haline gelmiş, ocaklıktan başka bir ocağa yeni ateş yakmak için, közlerin götürülmesi gerekirdi. Bu iş maşa ve kül küreği marifeti ile yapılırdı.

Eğer, evde sigara içen varsa, maşanın çok özellikli bir görevi daha vardı. Sigara yakmak için muhtar çakmağına müracaat edilmez, maşa yardımı ile ocaktan küçücük bir kırmızı köz alınarak sigara yakılırdı. Bu işlem esnasında maşadan kayan közler kilim veya çulların üzerine düşünce kıyamet kopardı. Tekrar onu maşa ile almak uzun süreceği için, başkaları görmesin veya çul yanmasın diye, çok çabuk el ile, düşüp parçalanan közler tekrar ateşe atılırdı. Ama bu esnada ellerin, kilim veya çulun yanması mukadderdi.

Çamaşır yıkamak için, sokakta yakılan kaynatma kazanlarının ateşinin yönetiminde kullanılan maşa, biraz daha büyük olurdu. Çünkü oradaki ateşin görevi biraz daha niteliklice, odunları da daha irice olurdu.

Teneke sobaların başucunda da bir orta boy maşa bulunurdu. Sobanın içini karıştırmak, tutuşmayan odunların tutuşanların üzerine konulmak ve sigara yakmak için.

O yıllarda yaramazlık yapan çocukların terbiye edilmesi için, iki önemli (güya) Cennetten çıkma!!! Alet vardı. Birisi süpürgeniz topuzu, diğeri ise maşa idi. Anaların öfkelendiklerinde ilk müracaat edecekleri alet, sobanın kenarındaki maşa, eğer o yerinde yoksa hemen kapı ardında garantili sabit olarak duran süpürgenin topuzu olurdu.

Bizim yaşımızdaki emsallerimizden herhalde maşa ile dayak yemeyenimiz yoktur. Meret, kollarımızda, bacaklarımızda ve kaçarken yediğimiz popomuzda öyle güzel izler bırakırdı ki… Bir de şakırdardı üstelik…

Günümüzde kesme şekerimizi çayımıza koymak için kullanılan küçük maşalar o günlerde yoktu. Zira kesme şekerin olmaması ve bütün şekerlerin toz olması sebebiyle, küçük şeker kepçeleri kullanılırdı.

İrili ufaklı ve daha kalafatlı maşaların çok kullanıldığı esnaflar vardı ki; (günümüzde üniversite sınavlarına giren gençlerimize çok güzel bir genel yetenek sorusu olabilir) demirci dükkânları idi. Demirciler, ocakta kor halinde ısıttıkları irili ufaklı demirleri, ebadına göre uygun maşalarla sol elleri ile tutarlardı. Neden sol el? Çünkü, kor hale gelen demirin hemen örs üzerinde dövülmesi gerekirdi. Bu işlemi de solak olmayan demirciler, sağ elleriyle ağır çekiçlerle hızlı hızlı yaparlardı. Neden hızlı hızlı? Çünkü soğudukça demir şekil almamak için direnirdi.

Hatta öyle bir noktaya gelinirdi ki; işlem bitmemiş ise, demire şekil verme imkanı kalmamıştır ve yeniden közün içinde kor haline getirilmesi gerekirdi.

Tabi burada maşanın kıymetini ölçmek mümkün değildi. Hani Merhum Cumhurbaşkanımız Demirel derdi ya; “süt taşanda kepçeye paha yetmez”. Eğer demircinin dükkânından bütün maşalarını alırsanız, demirci hiçbir işlem yapamazdı.

Maşalar dayak aracı olarak kullanılmaktan, kazara çiğnenmekten, birisini dövmek için uzağa fırlatılmaktan vb. sebeplerden dolayı, tutma gagaları bazen birbirinden uzaklaşır ve tutması gereken közleri iyi kavrayamaz ve düşürürdü.

Günümüzde demirden yapılan maşalar belki köylük ve kenar yerlerde kullanılma yerleri buluyordur. Ama modern şehir hayatında eski tip demir maşaların kullanılma yeri kalmadı.  Ama yine de galvanizden yapılma modern maşaları eve fırınlarında bohça, piknikte köfte çevirirken kullanıyoruz.

Sevindirici bir durum, günümüzde artık çocuklar dövülmüyor. Medenileştiğimizden mi, yoksa maşaların ve süpürgelerin modasının geçtiğinden mi, açıkçası tam kestiremiyorum.  İnşallah, çocuklarımızı karşılıksız sevdiğimizdendir diye düşünmek istiyorum.

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Bilmek ve Kur’an’ı Doğru Anlamak Üzerine

Kutsal kitaplar, yaratıcımız Allah(c.c)’in peygamberleri vasıtası ile biz insanlara gönderdiğine inandığımız bilgiler bütününü kapsarlar. Bu bilgilerin bir kısmı daha önceki yaşayan insanların kıssalarını bize anlatan uyarıcı bilgilerdir. Diğer bir kısmı ise hayatımızın yönlendirilmesi, nasıl yasamamız ve ne ibadetler yapmamız hususu ile ilgili genel çerçeve bilgilerdir. Bu vahyi bilgileri doğru anlamak ve ona uygun hareket etmek ise, yaşanılan zaman dilimindeki bilgiler ışığında yapılan değerlendirmeler ile de ilgilidir. Vahyi bilgilerin yeterli akıl ve doğru bilgilerle yorumlanarak günlük hayatımıza ışık tutmasında din adamlarımızın ve bilginlerinin önemli bir rolü vardır. Vahyi bilgilerin, ilgili bilim adamlarının ortaya koyduğu yeni bilgiler ışığında doğru yorumlanıp, inananlarının doğru aydınlatıldıkları oranda insanlar, huzurlu, mutlu ve daha yüksek  refahı  olan bir hayatı yaşamışlardır. Bu konudaki eksikliklerin,yanlışların,bilimle uyumlu olmayan yorumlamaların  olduğu ve benimsendiği  toplumlarda-zamanlarda ise aynı inanç olmasına rağmen kargaşa,fakirlik,yokluk ve yoksunluk insanların kaderi olmuştur.

Bu yazıyı yazmamın sebebi okuduğum ve ilgi çekici bulduğum bir kitaptır.´’Kur’an’dan İlhamlar’ başlığı ile Cinius yayınlarınca basılan bu kitap, bir tıp doktoru ve psikiyatri uzmanı olan Sn.Cevat Doğan tarafından hazırlanmıştır. Sn. Dr.Cevat Doğan İzmit SSK Hastahanesi’nde de Başhekimlik yapmış, mesleğinde iyi, sosyal konulara ilgili ve bilgili bir hekimdir. O’nun teşviki ile devlet memurluğunu bırakarak tam zamanlı serbest hekimliğe geçmiştim. Bu kararım ve Aydınlar Ocağı Derneği ‘deki çalışmalarım ve dostlarımın İzmit’e yerleşerek Kocaeli’li olmamda etkisi büyüktür. Yazar bu kitabında, vahyi anlamak için akla, yorumlamak için ise pozitif bilimlere ihtiyaç olduğuna işaret ederek Milli şairimiz M.Akif’in  ‘Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,  Asrın idrakine söyletmeyiz  islamı’ mısrasıyla süslediği kapak düzeni   ile, güzel ve faydalı bir çalışmayı bizlere kazandırmıştır.

Zamanımızın doğru ve ona uygun bilgisi hususuna, suyun temizlik anlayışını gösteerebiliriz. Kullandığımız suyun temiz olması gerekir. Bunun için daha önceden suyun berrak v kokusuz olması  yeterli sayılırdı. Ama mikrop ve mikroskop bilgisine sahip olunduktan sonra, su berrak ve kokusuz olsa bile, bazı bakterilerin suda bulunmaması gibi bir şart aranmakta ve temiz su için bu yeni ölçü temel alınmaktadır. Aynı şekilde,  kalp-yürek deyince, göğüs kafesimizdeki  kan pompalamasını  yapan organımıza, yakın bir zamana kadar başka manalar yüklerken, bugün bu organımızın başka bir vazifesi olmadığını, sevgi ve  kişiliğimiz ile ilgili hususların  beyinle alakalı olduğunu tıbben bilmekteyiz. Nitekim kalp nakilleri ile yalnızca bu organ değişmekte , şahsın diğer özelliklerinde  bir değişiklik olmamaktadır.

Kitapta ruh,akıl,  melek, şeytan ,cin gibi bazı dini kavramlar bir psikiyatri doktoru gözü ile değerlendirilmektedir.Ruh ile akıl  ilişkisi değerlendirilmekte,ölüm ile bir sayfanın kapanıp, diriltiliş ile yeni bir sayfanın açıldığı tespiti paylaşılmaktadır.Melaike kavramı  ile tabiat olayları, biyolojik olaylar ilişkilendirilerek farklı bir bakış açısı ortaya konmaktadır.İslam tarihinde, Müslümanların, ilk dönemlerde  tevhid  akidesi ile birlikte Kur’an’daki  ‘ düşünmek’,’ idrak etmek’, ‘ibret almak’ konularını  doğru  anlayarak,  bilmek öğrenmek, tahkik ve tefekkür etmek hususunda yeni bir medeniyete kapı açtıkları tespiti paylaşılmaktadır.Özellikle VIII.yy ve XII.yy’ larda  Müslümanların dünyanın hikmetlerini doğru anlayıp buna  uygun bir çalışma biçimi gösterebildikleri için bir İslam medeniyeti  inşa  ettiklerinden bahsedilmektedir.830 yılında  Bağdat’daki   Beyt-ül Hikme isimli bilim merkezinden bahisle, bu merkezin  El Harezmi(cebir ve matematik), El Kindi ve Farabi(felsefe), Biruni(fizik, biyoloji, coğrafya ve tıp),Razi ve İbni Sina(TIP) gibi kendi alanlarında önemli eserler vererek bilme ve insanlığa hizmet eden insanların çıkmasında etkili olduğu  tespiti paylaşılmaktadır.

1300 ‘lü yıllardan itibaren ise, İslam dünyasında akıl ve bilgi yerine nakli bilgi ve sorgulayıcı olmayan  peşin kabulcü  bir anlayış  tarzının geliştiğine işaret edilmektedir. Bu duruma birde mezhep anlayışındaki ayırımcılık ve devlet yönetimindeki hilafet adı altında saltanat tarzı eklenince, İslam âlemindeki ilerlemenin durduğu ve daha sonra gerilemenin başladığına işaret edilmektedir.

Yeniden bir medeniyet kurabilmenin yolunun,  vahyi bilgilerin, yeterli bir akıl ve doğru bilgiler ışığındaki bir anlayışla anlama  ve  inanmanın gerekliliği; bunun yanında  Allah’ın melekutlarındaki  hikmetleri doğru kavranıp,  insanların bunlardan istifadesini, bir amel-i Salih(faydalı olma) yaklaşımı ile değerlendirebilme  yolunu bulmamızla  mümkün olabileceğini anlıyorsunuz.

Doğru yol üzerinde olan ve bu yol da gidenlerden olmamız dua ve temennisi ile…

 

 

Türk Toplumunun Kültürel Dinamikleri

0

Sosyolog, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan Hocamızın ‘Türk Toplumunun Kültürel Dinamikleri‘ isimli, 16,7 X 24 santim ölçülerinde 558 sayfalık eseri, Konya’da faaliyet gösteren Çizgi Kitabevi tarafından yayınlandı.

Türkdoğan Hoca, eserinin yazılış sebebini, ‘Önsöz’ başlıklı giriş bölümünde şöyle açıklıyor:

‘Günümüz sosyoloji alanında yürütülen araştırmaların önemli bir kesimi teorik nitelikte öğreti sistemlerine yer vermekte, kendi toplum sorunlarımızın dinamik alanları önemli oranda boşlukta kalmaktadır. Oysa Türk toplumunun tarihi bir kimliği vardır ve üç kıtada yüzlerce yıl hâkimiyet kurmuştur. Kültürel değerler sistemi vardır. Bu sebeple ‘Türk Toplumunun Kültürel Dinamikleri‘ konulu bu eser, görüleceği üzere, ülkemizin jeo-politik yapısına yönelik iç ve dış odaklı güncel olayların tehdit edici boyutlarını belirlemek amacıyla hazırlanmıştır. Bu dinamikler nereden kaynaklanmaktadır, stratejik hedefleri nedir? Türk toplumu, ne tür savunma mekanizmalarını kullanarak ayakta kalmaya çalışmalıdır? Bütün bu meseleler, akılcı ve ilmî yaklaşımlarla çözümlenmediği sürece, ülkemizin tarihi boyunca maruz kaldığı felaketlerden kurtulması da mümkün değildir.

Günümüz Türk toplumu, Avrupa Birliği ve ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ süreci içinde önemli sosyal olaylara gebedir. ‘Büyük Ortadoğu Projesi’, Judeo – Hristiyan ittifakının güçlü etkisi altındadır. Saddam sonrası Irak, üçlü bir yapılaşmaya dönüşmüştür. Bir yanda Irak Şiîzmi, öte yanda Sünnî kutuplaşma ve nihayet Kürt-Türkmen ayrışımı… Ancak gözlenen bu tablo, karmaşık olmakla birlikte, yeni bir oluşumun da başlangıcını hazırlamaktadır. Özellikle, Barzani’nin Bağımsız Kuzey Kürdistan Devleti kurma tezi, şu anda yerleşik bir yapılaşmaya dönüşmemekle beraber, PKK’nın uzantısı Kürdistan teorisi ve yan kuruluşları KCK gibi Kürt kökenli örgütlerin türemesine yol açmaktadır. Ortadoğu topografyası yakın bir gelecekte Büyük Kürdistan nostaljisine gebe gibi görünmektedir. Ülkemiz geleceğe yönelik bu oluşumlar karşısında kendi kabuğuna çekilmiş, bağımsızlığını korumanın duyarlılığı içindedir. PKK ütopyası da, güneydoğu Anadolu bölgesini bu oluşumun bir aşaması olarak düşünmektedir.

……

Türk toplum yapısı gerçek manâda bir dizi potansiyel olayın baskısı altındadır. Bunları siyasî arenanın da ötesinde ilmî yöntem ve araştırma teknikleriyle çözümlemek durumundayız. Aksi takdirde, tarihî toplum dinamiklerinin siyasallaşma süreci ile problemler yaratabileceği bir ortama sürüklenebilir.’ (s: 11-15)

Sosyoloji ilmi, sosyal ilişkilerin yapısını, sebeplerini ve tesirlerini araştıran ilimdir. Tarihi geçmişi batı geleneğinde Eski Yunan’a kadar götürülür. Gelişmesini ise 18. ve 19. yüzyıllarda ahlak felsefesinin alt disiplini olarak sağladı. Sosyoloji ilminin tarih sosyolojisinden devlet sosyolojisine, hukuktan siyasete değişik ve hemen her sahada alt dalları vardır. Türkiye’de sosyoloji ilmi ile ilk alakadar olan kişi, 1876-1924 yılları arasında yaşayan Ziya Gökalp’tir. Sosyoloji ilminde çok sayıda ilim adamımız bulunmasına rağmen, gerek sosyal olayların tahlilinde gerekse devlet yönetiminde kendilerinden yeterli ölçüde istifade edilmediği bilinen bir gerçektir. Sosyologlarımız, gözlemlerini ve tespitlerini ilmî makaleler ve tebliğler hâlinde toplumumuzun istifadesine sunmaktadırlar. Ne ölçüde faydalanıldığı hususunda derin şüpheler vardır. Türkiye’nin Kürt ve Ermeni meselelerinin çözümü için teşkil edilen heyetlerde sosyologların bulanmayışı dikkat çekmektedir.

Orhan Türkdoğan Hoca, devleti yönetenlerin ilminden faydalanmadıkları; Pord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu (1901-1974), Prof. Dr. Mehmet Eröz (1930-1986) ve Prof. Dr. Erol Güngör (1938-1983) gibi değerlerimizden biridir.  İsimleri verilen ve diğer sosyoloji ilmi uzmanları, yalnızca öğrenci yetiştirmekle ve kitap yazmakla yetinmek mecburiyetinde bırakılmışlardır. Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda bile sosyologlardan faydalanılamamış olması, pek çok sahâda çözüm bekleyen problemlerimizin neden bu kadar çok olduğu sorusunun en doğru cevabı olsa gerek.

‘Türk Toplumunun Kültürel Dinamikleri’ isimli eser, yalnızca tespitler ve tenkitlerden ibaret değil. Akılcı çözümler de teklif ediyor:

‘Ülkemiz açısından bütün reform programlarının sosyoloji biliminin çerçevesi altında ele almak zarureti vardır. Bu sebeple, sosyal problemlerin öncelikle tespit edilmesi için uzmanlık kadrolarının tesisi gerekmektedir. Bu problemler arasında, özellikle eğitim ve vergi reformu, işsizlik, iç göçler, gecekondulaşma, sağlıksız şehirleşme, bölgeler arası dengesizlikler, tarım, toprak reformu, beslenme, yoksulluk, kaçakçılık, sanayileşme ve mesken problemleri ön planda gelmektedir. Bunların düzenlenmesi için öncelikle toplum yapımızın gerçeklerine dönmemiz gerekmektedir. Hiçbir kalkınma modeli, kendi millî değerlerimize, tarihî oluşumumuza, değerler sistemimize ve kültürel yapımıza ters düşmemelidir. Bu süreçte, başka ülkelerin deneylerinden yararlanmak mümkündür fakat onları aynen kopya etmek, taklit etmek ve toplum sistemimize aşılamaya çalışmak, kendi kültür değerlerimizi, kendi insanımızın yeteneklerini inkâr etmek demektir. Bu sebeple, her türlü reform kanunları, kalkınma projeleri millî değerlerimizden, tarihî geçmişimizden fışkırmalıdır.

İnsan topluluklarının da bir iç dinamiği olduğu, kendine has işleyiş ilkeleri bulunduğu gerçeği unutulmamalıdır… Bir insana bir başka insandan yapılan organ nakli olumlu sonuçlar vermezken, çok karmaşık yapılara sahip bulunan reform kanunları da uygulanırken ne kadar dikkatli olmamız gerektiği aşikârdır…

Kısacası, sosyal yapı ile alakalı çözüm yöntemleri ararken, sadece ve sadece ön plana reform kanunlarını çıkarmak, sosyal sistemi düzenlemeye kalkışmak çıkar yol değildir. Hiçbir sosyal gerçek, alıntı veya yenilik mekanizmaları gerçek yapısına oturmaz. Bu hususa hukukla alakalı kurumların ve parlamenter kuruluşların hassas olmaları gerekir. Sosyal reform teşebbüslerinin alt yapısı tanınmadan, kültürel norm ve değerleri göz önüne alınmadan değişim sürecine yenilik kimliği kazandırma abesle iştigal demektir…’ (s: 450)

Ülkemizin ve milletimizin yönetimine talip olmayı düşünenler, daha düşüncelerini tatbik mevkiine koymadan Orhan Türkdoğan Hoca’nın bu kitabını okumalılar. Yönetim koltuğuna oturduktan sonra okumaya vakitleri olmaz veya kitaptaki bilgilere ihtiyaçları olmadığı kanaatine sahip olurlar.

Bu tavsiyeye uyulmasına vesile olur ümidiyle, Hoca’nın ikaz özelliği taşıyan sözlerini de sunalım:

‘Büyük Ortadoğu Projesi’ desteğini de arkasına alarak Kuzey Irak’ta kurulan bir Kürt devleti karşısında, aslî unsuru -Türklüğü- dışlayan görüşlerin tamamı günümüzde, ‘teslimiyetçi’ yaklaşımların bir ürünü konumundadır… Küreselleşme, Avrupa Birliği sevdalılarının oluşturduğu çok kültürlülük ve federasyon yapılaşmaları, millî-devlet sistemimize yönelik bir sabotajdır. Şuurlu siyasî partilerin, münevver grupların, akademisyenlerin ve sivil toplum kuruluşlarının -devleti içeride ve dışarıda korumakla yükümlü güçlerin- ülkemizi bir mozaiğe, bir amalgamasyon* biçimine döndürme çabalarına, Türkiye Cumhuriyeti’nin jeo-politik konumunu da göz önüne alarak, sahip çıkmaları gerekir. Aksi takdirde… Yarın çok geç olabilir. (s: 531)

*amalgamasyon: Çeşitli unsurların bir araya getirilerek yeni bir karışım, yeni bir unsur meydana getirilmesi.

ÇİZGİ KİTABEVİ:

Sahib-i Ata Mahallesi, Mimar Muzaffer Caddesi Nu: 41, Helvacıoğlu Apartmanı Dâire: 1 Meram, Konya. Telefon:

0.332-353 62 65  Belgegeçer: 0.332-353 10 22 e-posta: bilgi@cizgikitabevi.com www.cizgikitabevi.com

ORHAN TÜRKDOĞAN:

1926 yılında Malatya’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini bu ilde tamamladı. 1955 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe ve Sosyoloji bölümünden mezun oldu. 1955-1959 yılları arasında Malatya Lisesi felsefe öğretmenliğinde bulundu. 1959 yılında Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji asistanlığına tâyin edildi. 1962 yılında doktor, 1967’de doçent, 1971 yılında da profesörlük unvanını aldı.

1962-1964 yıllarında ABD’nin Nebraska ve Missouri üniversitelerinde ‘yenliğin yayılması’, ‘sağlık-hastalık sistemi’ (medical sociology) ve ‘etnik gruplar’ üzerindeki araştırmalarına devam etti.  1971 yılında, Alman Devleti’nin dâvetlisi olarak, Hohenheim Üniversitesi’nde birinci kuşak Türk işçileri üzerinde araştırmalar yaptı. Yine, 1980’de Alman Devleti’nin isteği üzerine, aynı üniversitede, ikinci kuşak Türk işçilerinin sosyal uyumsuzluk ve kültürel entegrasyon gibi temel problemlerini inceledi.

1980 yılında terör ve şiddet olayları ile ilgili olarak, kaynak araştırmaları için İskoçya St. Andrews Üniversitesi’nde görev aldı ve yerel terör örgütlerinin stratejilerini inceleyerek, ülkemiz terör ve şiddet olaylarının sosyal ve antropolojik yönleriyle bağlantılı bir araştırma yaptı.

1985-1995 yıllarında, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nin kuruluşu ve oluşumunda on yıl çalıştı. 1995-2004 döneminde, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü İşletme Fakültesi’nde hocalık yapıp emekli oldu.

Türkdoğan, 1959 yılından itibâren ülkemizde yaşayan Rus kökenli Molakanlar (yörenin deyimi ile Malakanlar), Estonlar, Kozaklar, Polonezler, Süryaniler gibi dış etnik gruplar yanında, yerel Kürt ve Zaza halkları üzerindeki sahâ araştırmaları yaptı. Ülkemizde yaşayan bütün yerli-yabancı etnik grupların sosyal varlık alanlarını, ülkemizde ilk defa inceledi ve 1995 yılında ‘Etnik Sosyoloji’ adı ile yayınladı. Ayrıca; 17 il ve 45 ocakta yaşayan Alevî-Bektaşî grupları ile Doğu-Güneydoğu yörelerinde yaşayan 21 kadar kabile ve aşiretleri aralarında yaşayarak inceledi. Bu eseri 1995 ve 1997 yılların da Türk kamuoyuna sundu. Bu eseri, Atatürk Üniversitesi 15, Millî Eğitim Bakanlığı 3, Turizm ve Kültür Bakanlığı 1 defa, ABD ise ‘Molokans in Turkey‘ adlı bir eserini İngilizce olarak yayınladı. Ayrıca, L’Installation Das Immigrant Kazaks Dans Un Bourg, Descent Afflnity and Ritual Relations in Eastern Turkey ve The Development of Turkish Social Anthropology gibi yabancı dergilerde yayınlanmış ilmî makaleleri de mevcuttur.

Prof. Dr. Türkdoğan, 2008 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi onur ödülüne layık görülmüştür. Yukarıda ismi geçenler dışında 30 adet kitabı yayınlanmıştır.

DERKENAR:

 

İskenderiye Kütüphânesi

 

İskenderiye Kütüphânesi, MÖ 3. yüzyılın başlarında Mısır’ın İskenderiye şehrinde Ptolemaios hânedanı tarafından kurulmuştur. ‘İskenderiye Müzesi‘ olarak bilinen araştırma enstitüsünün bir bölümü olarak inşa edildi. İnsanlık tarihinde meydana getirilmiş mühim eserlerden biridir. Eski kaynaklar, burada 150.000 cilt el yazması eserin toplandığını kaydeder.

İskenderiye şehri MÖ 332 yılında, Makedonyalı Büyük İskender tarafından kuruldu. O’nun ölümüyle imparatorluğun dağılışı sonunda kumandanlarından Lagus’un oğlu Ptolemaios 1. Soter’in eline geçti. O da Mısır’da krallığını ilan etti. Mısır’da 300 yıl devam eden bu hânedanın ilk hükümdarı olup, 323 yılında 24 yaşında itibâren 24 yıl hüküm sürmüştür. Savaşı sevmeyen Ptolemaios, hiçbir zaman ülkesinin sınırlarını genişletmek hevesine kapılmadı. Bilim ve edebiyata düşkünlüğüyle, Mısırlılar’ın gelenek ve göreneklerini, dinlerini benimseyerek halkın sevgisini kazandı. Eski kanunları, dini törenleri muhâfaza etmekle kalmayıp, eski Mısır hükümdarlarının lakabı olan Firavun unvanını aldı ve onları taklit ederek öz kız kardeşiyle evlendi.

Bu yeni devletin merkezi İskenderiye şehriydi. Yeni firavun burayı baştanbaşa onarıp, genişleterek o devrin en meşhur şehri haline getirdi. Burada meydana getirdiği en önemli eser ise müze ve buna bağlı olan Kütüphâne idi. Kurulması için saray civarında ve güzel bir yer seçildi. Müzede o devirde bilinen bütün ülkelerdeki hayvan ve bitkilerin bir örneği vardı. Ayrıca botanik bahçesi ve bir rasathâne bulunuyordu. Otopsi yoluyla insan vücudunun incelenmesi için bir anatomi salonu açılmıştı. Bu bilim sitesinde fizik, kimya, tıp, astronomi, matematik, felsefe, edebiyat ve fizyoloji bilgileri için evler yapılmıştı.

 

Kütüphânede büyük bir çalışan kadrosu da görev yapıyordu. Eserlerin papirüslere yazılarak rulo şeklinde saklandığı belirtilmektedir. Kral tarafından desteklenen bu kütüphâne yayınevi işlevini de görüyordu. Bu kütüphâne büyük bilim insanlarına da ev sahipliği yapmıştır. Matematik bilgini Öklides, mekanik bilimci Arkhimedes, tıp bilimci Herofilos, gök bilimci Eratosthenes, Batlamyus gibi isimler bu kütüphânede çalışmışlardır.

Müzenin en önemli bölümü kütüphânesiydi. Kütüphânenin müdürü, bulabileceği her yazılı eseri alma yetkisine sahipti. Mısır’a giren her kitabın buraya götürülmesi mecbûriyeti vardı. Kitabın burada bir nüshası çıkarılıp sâhibine verilir, kitabın aslı ise kütüphânede kalırdı. Bir taraftan da yurt dışına gönderilen memurlar, başka ülkelerde buldukları kitapları satın alıp, getirirlerdi. Böylece, o zamana kadar birçok bilime ait dağınık halde ve kaybolmaya mahkûm durumda olan eserler emin bir yerde toplanmış oldu.

Kütüphânenin, çıkan çeşitli fanatik görüşler sebebiyle, antik Pagan tapınakları ve yapıların imhası sırasında Hıristiyanlar tarafından yakıldığı iddia edilmektedir.

Bu görüşe göre 391 yılında Bizans’ın Mısır Valisi Theophilos, İskenderiye’de Mısır’ın eski din mensuplarına ait Osiris tapınağının yeri olan bir arsayı, kilise inşa edilmesi için Hrıstiyanlara verdi. Burada yapılacak kilisenin temel kazıları sırasında üzerinde eski dine ait yazılar bulunan bir taş çıktı. Hristiyanlar bunu bir alay konusu yaptılar. Bu olay şehirde kalabalık halde bulunan putperestleri kızdırdı ve sonunda İskenderiye’de dini bir ayaklanma çıktı. İki taraf çarpıştı, insanlar kitle halinde kılıçtan geçirildi. İskenderiye Kütüphânesi’nin olduğu bölge yerle bir edildi. İmparator 1. Theodosius, valiye başka büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiye’de hâlâ neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, buna sebep olarak İskenderiye Kütüphânesi’nin eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürdü. İmparator, bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emretti. İskenderiye Kütüphânesi’ndeki bütün eserler şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırıldı ve böylece insanlık tarihinin bu bilim ve kültür hazinesi yok oldu.

Daha önceleri bu kütüphânenin şehrin Müslümanlar tarafından alınmasından kısa bir süre sonra ikinci İslam Halifesi Hz. Ömer’in (ra) emriyle Mısır Fâtihi Amr İbnül-As tarafından yakılarak yok edildiği ileri sürülmüştür. Bernard Lewis konu hakkındaki makalesinde, kütüphânenin Müslümanlar tarafından yok edildiği hikâyesinin doğruluğunu, Alfred J. Butler, Victor Chauvin, Paul Casanova ve Eugenio Griffin gibi Batılı ilim adamlarının reddettiğini yazmaktadır.

Kütüphânenin Sezar tarafından, İskenderiye’yi kuşattığı sırada yok edildiği görüşü de çeşitli tarihî eserlerde yer almaktadır. Kütüphânenin varlığını 4. yüzyıla kadar devam etirdiği bilinmektedir. Sezar’ın kuşatmasında sadece bir bölümünün zarar görmüş veya yıkılmış olduğu da düşünülmektedir.

 

Yakılan İskenderiye Kütüphânesinin bulunduğu alanda Yeni İskenderiye Kütüphânesi yapılmış ve 2002 yılında hizmete açılmıştır. Eski kütüphâneye benzer büyüklükte inşa edilse de bilginin dünyaya yayılmasına hizmet eden bu kültürel miras, yok olan el yazmaları sebebiyle maalesef asla eski İskenderiye Kütüphânesi’nin yerini alamayacaktır.

 

 

 

Hırsızların Umresi ve Gasp Parasıyla Hayır

İslâm’ın özüne yani Kur’an eksenine döndürülmesi ve Peygamberimizin de tekraren kul/beşer ve elçi misyonuna döndürülmesi, onun kılık-kıyafetinin değil ahlâkının ve toplumsal mücadelesinin örnek alınması noktasında iyi bir gidiş yada geçiş olduğunu düşünmekteyim. Bu alandaki okumalar – yazmalar, bu meyandaki sohbetler – tartışmalar, bu bağlamdaki yeni yorumlar (içtihad) ve değerlendirmeler (tefekkür) arttıkça artıyor.

Zira hak, kuvvetten üstündür. Haklı ol, velev ki mevtinden sonra haklılığın tescillensin. Zira insan, günahta sevabın özlemini çeker. O yüzden “Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi” diyor şair. Zira ve o yüzden 14 yıldır devam eden Siyasal İslâmcı İktidarın uygulamaları köklü bir uyanışa vesile olmaya devam etmektedir.

Alabildiğine şekilci ve bulabildiğine nakilci bu takvim arkası Müslümanlığının niceliğine rağmen ‘indirilmiş din’ olarak yeni baştan imanî bir tecdit hareketine el verenlerin niteliği göz aydınlığı hükmündedir bizce. Türkiye’yi sınırlarından içe doğru teslim almaya çalışan kaotik ortam da bu durumun tersinden katalizörü.

Aslında olan-biten işler kolay şeyler değil ve algı olarak gelinen nokta da az-buz bir şey değil. Dile kolay; Yavuz zamanından bu yana 500 yıllık bir meseledir bu kabuk & öz meselesi. 15 yıllık Atatürk devrini saymazsanız veya öze dönüşle ilgili bir istisna, kavramların yerli yerine oturtulmasıyla ilgili bir deneme sayarsanız asırlardır süren bahtsızlığımızın din ve dünya algımızdan kaynaklandığı gibi can yakıcı bir cevabı bulmamız da mümkündür.

Düşünün; II. Mahmut gibi Osmanlı’nın Avrupaî tarzdaki yenilikçi ve halkın ‘Gâvur Mahmud’ noktasında algıladığı bir padişah bile Mora İsyanı’nın 8 yıllık kan ve gözyaşı ortamında, isyancıların düzeni bozma cehdine ve devlet görevlilerinin düzeni sağlama gayretine rağmen Avrupalı devletler de işe karıştığı için “Ne çare! Takdir-i İlâhi böyle imiş” diyerek 1829’da Mora’nın terkine dair Şeyhülislam fetvası yayınlayarak Yunanistan’ın bağımsızlığına yol verecektir.

Tabii; hep Batılılar suçludur, hep Gâvurlar haksızdır, hep Yahudiler aldatıcıdır, hep Masonlar dolap çevirmiştir. Müslüman’sa Allah’ın sevgili ve nazlı kuludur ama başkaları yüzünden başı bir türlü kötülükten / şerden kurtulmamaktadır. O namazında – niyazındadır ve 5 asırlık algısına göre Cenab-ı Hakk tek bunu istediği için hep kendi yanında olmalıdır, tek kendisinin yardımcısı olmalıdır.

Şekilperestik Şamanizm, Hıristiyanize Edilmiş İslâm, Hangi Din (Zerdüştlük) ve Hangi Ülke? derken hep bunları kastetmiştik. Hâl-i hazırda birçok insan sosyal ve siyasal, coğrafî ve iktisadî problemlerimize Kur’anî bir çıkış aramaktalar. Bu samimi gayretler ve aklı kalple buluşturan çalışmalar 2030’larda bambaşka bir iklimde güzel bir Türkiye’nin ve onun öncülüğünde Türk – İslam Dünyası’nın gerçek uyanışına vesile olabilir diye düşünmekteyim.

Adamın birini gaspedip bıçak zoruyla 2 milyon lirasını çalan 5 kafadardan biri 5 gün içinde umreye gidip, dayanamayıp poz vermiş. Biri köyüne ev yaptırdıktan ve bir diğeri otomobil aldıktan sonra akraba şahıslar kafa kafaya vermişler; köylerindeki caminin yapılmayan minaresini hayrına yaptırmışlar ve bu hayra babalarının ismini kondurmuşlar.

Bazıları kızsa da, bazılarının komiğine gitse de bence komik değildi. Ve o yakalananların yerine yakalanmayanlara, makam-mansıp işgal ettikleri için hala itibar görenlere kızdım. Sonra ondan da vazgeçtim: Biz demiyor muyduk ki “Umreye gidenin günahları silinir”, biz demiyor muyduk ki “Kim Allah rızası için cami yaparsa Allah da o kişi için cennette köşk-konak yapar”, biz demiyor muyduk ki “Sizden kim Medine’de ölebilecekse orada ölmeye baksın. O kimseye Hz. Muhammed şefaatçi olur” diye. Verdiğimiz altyapı hizmetinin karşılığı da buymuş demek ki.

Bir adım ötede işlerine geldiği gibi çalmanın fetvasını bulanlar ve işlerine gelmediğinde de ganimet hukuku ve dar’ül-harp meselesi diye yelpazelere sığınanlar var. Fakat çember daralıyor.

 

 

 

Ayvalık Üzerinden Bir Kaç söz!

Aslında bu yazı, Ayvalık üzerinden bütün Türkiye’ye söylenmesi gerekenlerin söylendiği bir yazıdır. Yani “kızım sana söylüyorum ama gelinim sen anla!” denildiği gibi!

Ben baba tarafı “Selanik Mübadili” ana tarafı da “Bulgaristan Muhacırı” olan bir ailenin evladıyım…

Babamlar Menemen’e, annemlerde Bergama’ya gelmişler. Menemen’de doğdum. Ancak beni büyüten babaannem Midilli Adası’nın Fila köyünden…

Babaannemin ağbisine, adadan gelip yerleştikleri Bergama’nın Kadıköy’ünde “Adalı Arif” derlerdi.

Doğal olarak babaanne tarafından Ayvalık’ta akrabalarım var. Hem de Giritli yengelerimiz de! Ayvalık’ta çocukluğumdan bu yana içime işlemiş olan deniz ve zeytin(yağı) kokusunu hiç unutamam.

Hem hayatımın en lezzetli deniz çipuralarını da, Ayvalık ve Midilli’de yediğimi rahatlıkla söyleyebilirim!

Senin birden bire bu Ayvalık’la ilgili duyguların, nasıl debreşti de bu yazıyı kaleme aldın diye aklınıza bir soru gelebilir. Çok doğru bir soru!

Ben memleketin; o sorunu, bu sorunu diye kafa yorup yazılar çiziktirirken, doğru düzgün tanımadığım bir arkadaş bana ulaştı ve başladı anlatmaya: Ayvalık’a “Yunanlılar geliyormuş, Rumlar çalışmalar yapıyormuş, Fener Rum Patrikhanesi geziniyormuş, abuk sabuk konularda konferans ve sempozyumlar tertipleniyormuş, Rumlara ait yağhanelerin tespiti yapılıyormuş, Pomakçılık başlamış, Boşnaklar Türk değiliz falan diyorlarmış” diye…

Ne yapalım? Bunlar sadece Ayvalık ve etrafında olan biten şeyler değil ki! Bütün Türkiye’de, bu ve buna benzer şeyler olup bitiyor.

Ege Denizi’nde, Yunanistan’ın Türk Adalarına el koyduğunu ve Ankara’daki hükümetin buna hiç ses çıkarmadığını sağır sultan bile biliyor. Midilli’nin 1912’de elden çıkışında da, başkent İstanbul, Midilli mutasarrıfının telgraflarını böyle cevapsız bırakıyordu…

Bir de buna günümüzde Ege Denizi’ne kıyısı bulunan ilçelerimizde yapılan Yunan goygoculuğunu da ekleyin olsun bitsin…

Dikili, Menemen, Didim, Kuşadası ve İnegöl Oylat’a gidin görün kendi elimizle yaptığımız heykelleri ve süslemeleri! Belki de buna şimdi yenileri de eklenmiştir. Aramızda öyle dostluk var ki; Yunan’da Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli’nin heykellerini Atina, Selanik, Yanya’ya dikmeye başlamış bile! Güldünüz değil mi? Adamlar Ayasofya Camii’nde bir televizyona programına bile posta koyuyor…

Yani sadece bizleri rahatsız edecek şeyler Ayvalık’ta olmuyor. Eş zamanlı olarak, gizli bir el tarafından sanki düğmeye basılmışcasına tüm Türkiye’de benzer şeyler oluyor…

Patrik Bartholomeos kalkıp Trabzon’a Sümela Manastırı’na gidip ayin yapıyor. İzmir’de Evangelistlere kilise tahsisi ediliyor! Ermenilere kiliseler restore edilip veriliyor. Buna karşılık başta Yunanistan’da emanet bıraktığımız Batı Trakya Türk azınlığı ve Balkanlar ile Adalardaki Türk varlığı ve akraba topluluklarının emdikleri süt burunlarından getiriliyor…

Olan bitene karşı da, bizlerin ihanet noktasına varan bir gafleti bulunmaktadır. Bunun ana sebebi; özellikle son üçyüzyılda topraklarımızda ne olup bittiğinden haberimizin olmayışıdır!

Aynı şey bugün Ayvalık’ta yaşayan veya kendini Ayvalıklı addeden vatandaşlarımız içinde geçerlidir.

Bugün Türkiye’nin nüfusu; yaşanan savaş, katliam, soykırım ve asimilasyonlar sonucu Balkanlardan, Adalardan, Kafkaslardan, Orta Doğu’dan ülkemize yapılan göçlerle oluşmuştur. Ne yazık ki; bunlar bizler tarafından unutulmuştur!

Her halde artık kimsenin aklına; dedelerimiz ve ninelerimiz binlerce kilometre ötelerden, aç ve susuz yürüyerek niçin Ayvalık’a gelip sığındılar diye sormak gelmemektedir.

Günümüzde Suriye ve Irak’tan sayısı milyonlarla ifade edilen insan nasıl Türkiye’ye sığınmış ise özellikle 1850 ile 1923 arası benzer oranlarla ifade edilebilecek sayıda insan çeşitli yerlerden Türk topraklarına gelmiştir.

Türkiye’nin asli sahibi olan Türkler; hiç bir şart öne sürmeksizin; dini, tarihi, kültürel ve ırki yakınlıkları olan bu kardeşlerimizi Anadolumuz da bağırlarına basmışlar; ekmek ve topraklarını paylaşmışlardır.

Lakin Türklere ve Müslümanlara yapılan saldırılar durmamış, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra güzel yurdumuz işgale uğramıştır.

Bunun üzerine Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türk Milleti, bir “İstiklal Mücadelesi” vermiş ve bugün adına Türkiye dediğimiz topraklar, yaşayan nesillerimize vatan olarak sunulmuştur.

Türkiye’nin millileşmesi ve İslamlaşması da, İstiklal Harbi ve nihayetinde Cumhuriyet’le birlikte olmuştur.

Biz Kafkaslarda ve Balkanlarda vatan topraklarımızı terk ederken, buradan da adına “Mübadele” ya “Tehcir” denilen insanlık adına üzücü ama zorunluluk içeren hadiselerle Rum ve Ermeniler yeni vatanlarına gitmiştir.

Bugün Türkiye’de yaşayan ve Türklerle kader birliği etmiş olan Giritli, Mübadil, Pomak, Boşnak veya Çingene dediğimiz kardeşlerimizin hepsi anayasal eşitlik içinde “Büyük Türk Milleti” ailesinin ayrılmaz birer parçasıdır.

Günümüzde kimsenin kendini ayrı ve farklı görmeye; nedeni de, hakkı da yoktur. Aksini düşünmek ve davranmak milli birlik ve beraberliğimizi bozar ve bizi canla, malla, ırzla imtihan edildiğimiz 1923 öncesine götürür! İstermisiniz böyle bir şeyi?

Ne bunları insanlarımıza yaşatmaya ne de gelecek nesillerin istikbalini tehlikeye atmaya hakkımız vardır. Bunun böyle bilinmesi ve anlaşılması gerekir.

O zaman insan ister istemez sorar; 1923 öncesi Türkiye’de ve Ayvalık’ta neler olup bitiyordu diye?

Şimdi gelin ilk önce Ayvalıklı Papaz İkonoma’ya bakalım! Bu papaz 1773’te İstanbul’a gider ve özerk bir Ayvalık belgesi ile döner. Bu belgeye göre Ayvalık’ta oturan Türk aileleri, yakın köylere göç ettirilecek, hiç bir Türk ailesi Ayvalık’ta oturamayacaktır. Yani belgede yazan diğer hususlara da bakınca, Osmanlı Devleti’nin korumasında Rumların kontrolünde bir “Ayvalık Devletçiği”oluşmuştur. Tıpkı bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yapılmak istenen gibi!

Osmanlı vatandaşı oldukları halde, aldıkları imtiyazlarla semiren Rumlar; 1803 yılında eski Yunanca, fizik, matematik, filoloji eğitimi verdikleri 600 öğrencili bir akademiye bile sahiptir.

Bunlar yetmemiş olacak ki; 1821’de Mora’da başlayan Helen isyanı ile şımaran Rumlar, Ayvalık’ta Türklere zulüm etmeye başladılar.

Özellikle Ayvalık’ta başpapaz Oeconomos’un kurduğu okul ve kuruluşlara, adaların ve Yunanistan’ın gençleri gelir ve toplantılar yapıp, ileri de yapacaklarını planlardı…

15 Mayıs 1919’da, Yunan askerlerinin İzmir’e ayak basışında; başta Ayvalık olmak üzere Ege’de yaşayan Rumların, kendi ülkelerine ihanet ederek işgal güçlerine davette bulunmalarının büyük payı vardır.

Bilinmelidir ki; 1773’ten sonra Atina’da Osmanlı Devleti hakim bir güç iken, Ayvalık’ta idari hakimiyet bu özerklik belgesi nedeni ile Rumların elinde idi! Onun için Ayvalıklıların bugünün kıymetini çok iyi anlamaları ve bilmeleri gerekir.

Türk İstiklal Harbi’nin büyük komutanlarından Ali Çetinkaya, işbirlikçilerin varlığına rağmen emrindeki 14 subay ve 150 askeri toplayarak Ayvalık’ta yaptığı hitap, bütün Ayvalıklılar tarafından bugün çok iyi anlaşılmalıdır; “Arkadaşlar, büyük savaşın yorgunluğunun henüz üzerinizden gitmediğini biliyorum. Fakat bunu ben değil, memleket sizden istiyor. Benimle kalmak isteyenler, sağ tarafa ayrılsınlar. Hayır yapamayacağız, yorgunuz, çoluk çocuğumuzdan fazla ayrılmayacağız diyenler silahlarını bırakıp gitsinler”.

Bu hitaba askerlerin topluca verdiği tek ses çok tarihidir; “Ölünceye kadar hep beraberiz.”

İşte bu yüksek şuur ile başta Ayvalık olmak üzere yurdumuz işgalden kurtulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulmuştur.

Bugün kendini Giritli, Selanikli, Boşnak, Pomak, Çingene diye adlandıran kardeşlerim; sizler karşımızdakiler tarafından daima“Türk” olarak görüldünüz. Onun için topraklarınızdan sürülerek Anadolu’ya geldiniz.

Günümüzde oyun değişti. Türk Milletinin bütünlüğünü bozmak için sizin aklınızı çelmeye çalışıyorlar. Sizi Türklüğe karşı kullanıp, Türklüğü zayıflattıktan sonra size yine Türk muamelesi yapacaklar. Çünkü siz Türksünüz! Biliniz ki; 1992-1995 yılları arasında Müslüman Boşnakların uğradığı soykırımın ana nedeni “Türk” olarak görülüp, kabul edilmeleriydi!

ABD, İngiltere, Fransa başta olmak üzere tüm Avrupa’nın desteği ve Türk toprakları alınmak sureti ile kurulan Yunanistan; kurulduğu günden bu yana Fener Rum Patrikhanesi’nin stratejileri ile Türk topraklarını alarak üç misli topraklarını büyüyüp genişletmiştir. Günümüzde Ege Denizi’ndeki Türk adalarının işgali ile bu genişlemenin devam ettiği görülmektedir.

Sakın ola yapacağınız hatalarla, bu genişlemenin kapsama alanına Ayvalığınızı da, dahil ettirmeyin!

Kilise restorasyonları, eski eserlerin ihyası, yağhanelerin eski sahiplerine iadesi; Yunanistan’ın ve Fener’deki patrikhanenin emellerini gerçekleştirmek için kullandıkları ara basamaklardır.

Unutmayın ki; Atatürk bu patrikhaneyi bir “melanet yuvası” olarak nitelermiş ve çok uğraşmalarına rağmen, yurt dışına çıkarmayı Lozan’da başaramadıklarını ifade etmiştir ve bu çok doğru bir tespittir.

Onun için demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi içi boş kavramlara aldanmayın ve düşeceğiniz bir gaflet ile topraklarınızdan olmayın. Ve gelene gidene de, siz de bizim Girit, Midilli, Limni, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna’daki  mallarımızı ve haklarımızı iade edecekmisiniz diye sorun…

Bu soruyu sormaya başladığınız gün oyun bozulacak, karşınızdakilerin ve onların işbirlikçilerinin maskesi düşecek ve gerçek yüzleri görülecektir.

Aziz Ayvalıklılar; “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışından başka sığınacak yerimiz yoktur.

Buna sığınmak istemeyen kim varsa, o da bilmelidir ki; Türk Milletinin çok Ali Çetinkayaları ve onların emrine girecek neferleri vardır.

O sebeple dost, düşman herkes aklını başına almalıdır!

 

 

Seçilmiş Krallar, Atanmış Genel Başkanlar

“Seçilmiş krallar” tabirini siyaset bilimine sokan bilim adamı Fransız Maurice Duverger‘dir. Duverger’in kastettiği anlamda Türkiye siyasetini belirleyen üç “seçilmiş kral” var: Recep Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli.

Recep Tayyip Erdoğan’ın hem ülke ve hem de parti yönetiminde kullandığı olağanüstü yetkileri saymaya çalışsak sütunumuz yetmez. Bir önceki seçimde partisinin oyunu artıran ve tek başına iktidar yapan Ahmet Davutoğlu‘nu bir işareti ile istifa ettirip, yerine Binali Yıldırım‘ı seçtirmesi bile yeterli bir örnektir.

Cumhurbaşkanı’nın halk çoğunluğuyla seçilmesi,  kurucusu (hatta maliki) olduğu AKP’nin yasama organında çoğunluğu ele geçirmesi, Yargı’nın “yürütmeyle uyumlu hale getirilmesi” ve devlet bürokrasisini kendinden olanlara vermesi sayesinde bir “yönetim tekeli” oluştu.

Recep Tayyip Erdoğan kullandığı bu olağanüstü yetkilerin kaynağı anayasa değildi. Seçim sandığından aldığı güçle, fiili durum yaratarak, “seçilmiş kral” unvanını en fazla hak eden siyasetçi oldu.

Bir seçim başarısı yakalayamadığı halde CHP Genel Başkanlığı’ndan ayrılmayan veya uzaklaştırılamayan Kemal Kılıçdaroğlu‘nu diğer ikisinden ayrı bir kategoriye sokmak mümkündür. Çünkü en azından kendisine rakip çıkan adaylar olabilmesi, bu adaylara hoşgörüsü ve saygısı ile daha demokratik bir genel başkan olduğunu kabul etmek gerekir.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de partisini yönetiminde kullandığı otoriter tarz, tek adam yönetimi, hesap vermeme ve seçimden kaçma çabaları ile seçilmiş kral unvanını hak etmektedir.

Diyeceksiniz ki Başbakan ve AKP Genel Başkanı Binali Yıldırım ve HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da “seçilmiş kral” kategorisine girmez mi?

Onlar zahiren seçilmiş gözükseler de bu seçimlerin birer formalite olduğunu herkes biliyor. AKP Genel Başkanının bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın tercih ve tensipleri ile HDP Genel Başkanının da İmralı ve Kandil’in tercih ve tensipleriyle bu makamlara getirilmiş oldukları malum. Bu sebeple Binali Yıldırım ve Selahattin Demirtaş’a atanmış genel başkanlar diyebiliriz.

Şimdi bu üç seçilmiş kraldan ve varlıklarını bu kişilere bağlı gören siyasetçilerden bizler demokratik bir yönetim bekliyoruz.

Kimimiz “yeni bir Anayasa” ile bunun sağlanacağı gibi bir algı içinde. Yeni Anayasa isteyen seçilmiş kralların neden Siyasi Partiler Kanununu demokratikleştirecek bir değişiklik istemediklerini dahi düşünememekteler.

Güçperest olan kimilerimiz ise en güçlü seçilmiş kralın daha da güçlenmesi ve hesap sorulamaz hale gelmesi için yeni Anayasa istemekte. Bu arada hukuk sistemini eğip bükerek güç gösterisi yapan seçilmiş kralları büyük bir zevkle izlemekte.

*************************************

Böyle Döner Siyasetin Çarkı

Seçilmiş krallar partilerini ve /veya ülkeyi olağanüstü yetkiler kullanarak kral gibi yönetirler.

Krallardan farkları kullandıkları olağanüstü yetkilerin meşruiyetini babadan miras olarak değil, seçim sandıklarından almalarıdır.

Ancak bir kere seçildikten sonrası için, sistem öyle bir kurgulanır ki seçilmiş kralları devirmek hemen hemen imkânsız gibidir.

Siyasi Partiler Kanunu kapsamında bir garip mekanizma işletilir: Lider parti teşkilatlarını ve delegeleri seçtirir, delegeler de parti genel başkanını ve diğer yöneticileri seçer.

Buna rağmen bazı teşkilatlar genel merkezden farklı düşüncede olabilir. Hemen gereken yapılır. Genel başkan istediği il veya ilçe teşkilatını kapatır veya yöneticileri görevden alır.

Bazen bu dahi yetmeyebilir. Öyle önemli siyasi ve toplumsal kırılma anları yaşanır ki, toplumdan gelen dip dalgası liderin kendi seçtirdiği ve daha sonra kendisini seçen delegeler dahi “değişim” isteyebilir. “Başarısız olan parti yönetiminin hesap vermesini“, veremezse genel başkan ve yönetiminin değişimini talep edebilir.

Bunun için parti tüzüğü kralın kendisini güvencede hissedebileceği şekilde düzenlenir. “Olağanüstü kongre” toplanmasını isteyebilecek üst kurul delegeleri için belli bir çoğunluk şartı aranır. Gündem belirleme, oy verme usulü vb konularda Genel Başkana öyle yetkiler verilir ki, krallar bu yetkilere imrenir.

Buraya kadar olan bu gariplikleri Türkiye demokrasi tarihinde zaman zaman yaşadık. Ama son dönemde daha uç, daha da garip yollar olduğunu öğreniyoruz.

*******************************

Olağan Dışı Yollar

MHP’nin olağanüstü kurultay süreci sayesinde ilginç şeyler öğrendik.

Seçilmiş kral koltuğunu kaybetme riski devam ediyorsa olağan dışı yollara da başvurabiliyormuş. Seçim korkusu ile siyasi itibarını ve güvenilirliğini çöpe atabiliyormuş.

Genel Kurul isteyen yeterli sayıda üst kurul delegenin talebi olması ihtimaline karşı da “olağanüstü kurultayda Genel Başkan ve organların seçimi yapılamaz” diye bir hüküm koydurabilirmiş.

Kongre / kurultay için gerekli sayıda delege imza toplasa bile seçilmiş kral, “benim için yok hükmündedir” diyerek mahkeme yolunu gösterebilirmiş.

Mahkeme kurultay toplanabileceğine dair karar verse de seçilmiş kral, diğer seçilmiş kralın yardımına sığınarak, başka mahkemelerden karar çıkartmalar, hukuku eğip bükmelerle koltuğa sıkıca yapışabilirmiş.

Yargıtay da kurultayın toplanması yönünde karar verince, ön almak için, “mahkeme kararını kabul etmiyorum. Çağrı heyeti yetkisizdir. Ben karar aldım, 10 Temmuz 2016′ da partimizin kurultayını yapacağız” diye topluma karşı söz verilebilirmiş.

Muhaliflerin yaptığı kurultayı geçersiz kılmak için “mahkemeye başvurmayacağız” açıklaması yapıldığı halde has adamına dava açtırıp, bir mahkemeden “ihtiyati tedbir kararı” aldırılırmış. Bunun üzerine sözünden dönülebilir, “kurultay 2018’de” denilebilirmiş.

Dahası eski dava arkadaşlarını “paralel yapının ajanı” olmakla suçlar, partiden “ayıklanmaları” için düğmeye basılabilirmiş.

Bakalım daha neler göreceğiz?

**************************************

İki Seçilmiş Kral: Erdoğan ve Bahçeli

“Seçilmiş kral” unvanını en fazla hak eden Recep Tayyip Erdoğan kullandığı gücün meşruiyet kaynağının seçim sandığı olduğunun bilinci içinde. Şimdiye kadar gücünü korumak ve artırmak için seçime girmekten hiç kaçmadı. Erdoğan seçim kazanabilmek, kemikleşmiş bir oy tabanı yaratmak için toplumu “bizden olanlar ve ötekiler” diye ayrıştırmaktan dahi çekinmedi. Duygusal olarak toplumumuz üçe bölündü. Ama O “ne pahasına olursa olsun” seçim kazanmayı başardı.

MHP’nin seçilmiş kralı ise seçim sandığından korkuyor.

Türkiye’nin demokrasisi elbette istediğimiz seviyede değil. Ama en azından kendi doğumuzdaki ülkelerin çoğundan daha ileri bir demokrasi kültürümüz var.

Türk milletinin mevcut demokrasi kültürü içinde dahi iki şey sürdürülemez:

  • Seçimden korkan, kendisini seçen delegelere hesap veremeyen, rakipleriyle seçim sandığında yarışamayan bir genel başkan kalıcı olamaz.
  • Türkiye, toplumu bu kadar kutuplaştıran birini daha fazla taşıyamaz.

Türkiye kendisine daha demokratik bir parti ve ülke yönetimi vaat eden, buna halkı ikna eden, toplumun bütününü kucaklayan, milli birliği temin eden, gelişmiş ülkelerin demokrasi seviyesine yükseltecek demokrat yöneticiler seçmeyi başaracaktır.

Toplumun bütününden saygı gören, başarısız olduğunda gitmesini bilen demokrat liderlere ihtiyacımız var.

“Seçilmiş krallar” yerine “demokrat liderler” dönemine geçmemiz öncelikle Milliyetçi Hareket Partisindeki değişimin gerçekleşmesine bağlı.

 

 

Suriyeli Kazığı

0

Nitelikli  Suriyeliler  vatandaşlığa  alınacakmış! Tabii işleri de hazır. Bunca insanımız iş bulamazken, çoğu insanımız asgari ücrete talim ederken… Soruyoruz; işsiz  milyonlarca  üniversiteli  gencimiz  niteliksiz mi acaba?

*
Üç dil bilen, ABD de staj yapmış, 5 yıllık Uluslararası  İlişkileri bitirmiş, kendini  yetiştirmek için bir çok kursa gitmiş    kendi   oğlumuz   şu  an  özel bir şirkette, memnun olmadığı şartlarda  çalışıyor. Biz Türk İslam Ülküsü’nü  benimsemiş  bir  aileyiz. Bendeniz  geçmişte ve her  zaman  hareketin  içinde  oldum, tescillendiğim, sicillendiğim  fikirlerimi  yaşadığım içindir ki hep cezalandırıldık. Kendi  camiamızda  yanlış  giden  bazı  şeyleri eleştirdiğimiz içinde birilerinin ters  bakışlarına da maruz kalıyoruz. Bu adamlarla ayrıldığımız en önemli nokta ise konuştuklarını ve  davanın  felsefesini  yaşamamalarıdır Bu durum da hareketlerine aynen yansıyor . Camiamızda bazı yanlış giden şeyler şu an olsa da,var oldukça  Ülkücü kalacağımız kesindir, doğrudur . Bundan sonra her Ülkücüyüm diyene inanıp ona yakınlık duymayacağım da doğrudur. Çünkü defalarca bu hususlarda hırpalandık. Bazı basit adamların, niçin orada olduğu şüpheli adamların teneffüs ettiği ortamlar bizi yıprattı. Alçak gönüllülükte bir yere kadar… Seçici olacağım da doğrudur. Geçmişte çok bedel ödediğim de doğrudur. Hiç bir makama, mevkiye  tenezzül etmediğim de doğrudur.
*
Şimdi  benim ve benim  gibilerinin  ecrini çocuklarımız  çekiyor. Mantıken çekmeli midirler? Biz iktidar partili değiliz diye, bizim çocuklarımız  ekmek  yemeyecekler mi? Devletin  imkanları  onlara hep kapalı mı olacak? Dış  İşleri  Bakanlığında, konsolosluklarda görev yapması gereken ,evladımızın yerine acaba hangi niteliksiz , belki de  diplomalarının dahi yeterli olmadığı kişiler çalışıyor ? Bana arkadaşın Savunma Bakanı ona git diyorlar. Torpil bize göre değil. Hak eden hak ettiği yere gelmeli. Hem orada o kadar yağcı var ki, onlardan  sıra  bir Ülkücüye  gelmesi  mümkün mü?  Ağız eğmenin bir anlamı da yok, kişiliğimizden taviz vermenin anlamı da yok. Binlerce üniversite mezunu ya boşta ya da okuduğu dal ile ilgisi olmayan asgari ücretli işlerde çalışıyorlar. Yani onlarda örnek verdiğim bizim balamız gibi… Yarın ülkemiz bir savaşa girdiğinde ,işte pkk ve Işit ile olan mücadele gibi, bu Suriye’den gelenler mi , yoksa bu vatanın yüzüne bakmadığınız öz evlatları mı savaşa gidecekler ,yeri gelince de ölecekler ! Hangisi?
*
Diyeceğim şu ki; bu vatanın evlatları bu vatan için ölmeye hazır olanlar, şu AKP iktidarında sefil yaşarken, sırf oy uğruna, sırf iktidarı kaybetmeme uğruna, pisliklerinin cezasını çekmeme uğruna şimdi binlerce vatanını korumayan, ülkesi için savaşmayan kaçan, Suriyelinin T C vatandaşlığına geçirilmesini istemiyoruz ve bu kararı alanları kınıyoruz . Savaştan kaçan Suriyeli kadın ve çocukların savaş bitene kadar misafir edilmelerine biz de katılıyoruz. . Eli silah tutan erkekleri beslememize katılmıyoruz. Onlar gidip ülkelerini savunsunlar, bir avuç Türkmen gibi… Türk Milleti neden asildir bu konumda bile belli oluyor. Ülkemizdeki Arap hayranlarına Türk ‘ün yüceliği bu örnekle de duyurulur. 
*
14 yıldır iktidarda olanlar; yıllarca PKK ya verdiğiniz primlerin ecrini her gün evlatlarımızı şehit vererek ödüyoruz. Dün başka, bugün başka yalanlarınızın, yanlış politikalarınızın külfetini ülke olarak bu ülkede yaşayan insanlar olarak yaşantımızla ödüyoruz. Şimdi de yine yanlış bir politika, yine yanlış bir adım olan Suriyelilerin vatandaşlığa geçirilmesi bu ülkeye ihanettir. Gelecekte bu adamların tavırları bu ülkeye çok zararlar verecektir. Zaten şimdiden veriyorlar. Daha dün Güney sahillerinde komşusu veya akrabaları Suriye de savaşta ölen, hala ölmeye devam eden bu adamlar, dansöz oynatıyorlardı. İnternete düşen bu görüntüler parmak ısırtan cinstendi. Her gün kavgalar, hırsızlıklar, namussuzluklar git gide artıyor . 
*
Tüm bunlar seçimde alacağınız üç beş oya değmez. Yarın bu adamlar da özerklik isteyip, Hatay’a yeniden göz dikeceklerdir. Zaten kendileri de Hatay bizimdir diyorlar. Bu ülkeye yazıktır, Türk Milleti’ne yazıktır. Atatürk  ve silah arkadaşları  ve onların  erlerine, ecdadımızın çektiği çilelere, PKK  mücadelesinde  şehit  ve gazi olanlara, ailelerine yazıktır. Ey AKP ye oy verenler , siz   bu Suriyelilerin   vatandaşlığa  geçirilişine ne dersiniz ? Bu karar Türk Milleti’ne layık olmayan bir Suriye kazığı değil midir?
Saygılarımla…