17.2 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 727

Yunus’ta Varlık Felsefesi (1)

0

Felsefe; maddeyi, hayatı ve bunların çeşitli görünüşlerini, sebeplerini, ilk unsurları, başlangıç ve gaye cihetinden inceleyen fikrî çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan bilgidir.

“Felsefe tabiri; hem soyut ve teorik düşünceyi, hem de tabiat ilimlerini içine alacak biçimde geniş manasıyla kullanılmıştır. Bu umumî mânadaki kullanılış M. 17. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bu durum İslâm dünyasında da görülmektedir. ‘Felsefe’ ve ‘Hikmet’ tabirleri hem müspet ilimleri hem de nazarî / teorik düşünceyi birlikte ifade eden tabirlerdir. İlimlerin felsefeden ayrılışı Batı’da 17. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Genel çekim kanununu keşfeden Newton bile yazdığı fizik kitabına ‘Tabiat Felsefesi’ adını vermiştir. Zaten ‘fizik’ kelimesi, eski Yunanca olup, tabiat manasına gelir. Bu sebeple bugünkü fizik, kimya, astronomi, biyoloji, jeoloji gibi müspet ilimlerin konuları ‘tabiat felsefesi’ içinde düşünülmüştür.” (Yeni Ansiklopedi, 1. Cilt, İstanbul-1989, s.337-338.)

Sosyal hayata, ahlâka, insanın olgun ve erdemli olmasına ve san’atın ilerlemesine hizmet eden Felsefe bizimle barışıktır. Hattâ inancımıza yardımcıdır. Karşı çıkıcı değildir.

Sapıklık ve inançsızlığa ve tabiat bataklığına düşürmeye yol açan, ahlâksızlığa zemin hazırlayarak, gaflet ve yanlışlıklara insanı sürükleyen, hatta sihir gibi harikalarıyla gerçeklere karşı çıkan felsefeyi ise kabul etmemiz imkânsızdır.

Kaldı ki, “İnsanlık âleminde, Hz. Âdem zamanından bugüne kadar iki büyük akım, iki fikir silsilesi, her tarafta ve her insanlık tabakasında dal budak salmış, iki büyük ağaç hükmünde. Biri Peygamberlik silsilesi yani inanç kolu, diğeri felsefe silsilesi gelmiş gidiyor.

“Her ne vakit o iki silsile birbiriyle kaynaşmış ve birleşmişse yâni: Felsefe silsilesi, inanç silsilesine katılıp, itaat ederek hizmet etmişse, insanlık âlemi parlak bir surette bir saadet, bir sosyal hayat geçirmiştir.

“Ne zaman ayrı gitmişler ise, bütün hayır; inanç silsilesi etrafına toplanmış ve bütün kötülükler ve sapıklıklar, felsefe silsilesinin etrafına toplanmışlardır.” (Sözler, İstanbul-1985, s. 538-544.)

“Varlık sorunu, felsefe kadar eskidir. Hatta, felsefenin varlık sorunu ile başladığını söyleyebiliriz.

“Varlık sorunu ilkin doğa felsefesi ile başlamış, ama asıl felsefe sorunu olma niteliğine metafizik’te ulaşmıştır.

“Metafizik, varlığın en genel prensiplerini, evrenin yapısını, Tanrı’nın varlığını, ruhun varlığını ve ölümsüzlüğünü, insan eylemlerinin ereğini araştırır.

“Metafizik problemler çok çeşitli problemlerdir. Bunlar ontolojik, kosmolojik, ruhun varlığı ve hürlük ile ilgili problemlerdir.” (Prof. Dr. İsmail Tunalı, Felsefe, İstanbul-1990, s. 31-32.)

Yunus’un varlık anlayışına gelince:

“Ben bir kitap okıdum kalem anı yazmadı

Mürekkeb eyler-isem yitmeye yidi deniz.

62 / 7″ (Yrd. Doç. Dr. Nâmık Açıkgöz, Elif, Aşk, Mukaddes Kitaplar ve Bizim Yunus, Millî Kültür, Ocak 1991, Sayı: 80, s.33.) beytinde ifadesini bulduğu kitap, kâinat kitabıdır. Yunus, harfleri ağaçlardan; satırları dağlar, taşlardan; sayfaları gece gündüzden olan bir kitap okumuştur.

Bu, Îlahî bir kitap olduğu için, okunmakla bitmez, yorumlamakla tükenmez bir eserdir. Üstelik bu kitabın anlamını ihata etmek, kucaklamak da zor, hattâ imkânsızdır.

Öyle bir kitap ki, önümüze alamıyacak kadar büyük; boyu yetişemeyecek kadar yüksek; göz seçemeyecek kadar girift ve karışık; âdeta kitap içinde kitaptır. Tabî İlâhî bir kitap, okunması, mütalâası bitip tükenmek bilmeyen bir eser.

Kitap olur da, kâtibi olmaz mı hiç? Basiret gözüyle anlamıştır Yunus. Bunun içindir ki:

“Bu şehrin sultanı var

Kamuya ihsanı var

Sultanla bilişenler

Yoğiken vara benzer.”

(Vehbi Vakkasoğlu, Yunus Emre, İkinci Baskı, İstanbul-1983, s.79) diyerek bir iğne ustasız, bir köy muhtarsız olmaz hükmünü vurgulamıştır.

 

 

Amerikancı Cemaat Partisi(ACP)!..

Türk siyasi hayatına yakın bir süreçte yeni bir parti daha katılacak. Böylece üstü kapalı yürütülen siyasi faaliyetler de aleniyet kazanacak. Doğrusu da budur. Bir parti üzerinden siyaset yapmaktansa çıkar ortaya kendine oy istersin.

Tarikatlerin, Osmanlı – Türk İmparotorluğu döneminde de siyaset yaptıkları, zaman zaman iktidar oldukları bazı siyaset bilimcilerce göre de dönemin siyasi partileri olarak kabul edildikleri bilinen gerçeklerdir.

Cumhuriyet döneminde gelişen ve değişen dünya koşulları çerçevesinde tarikatların siyaset üzerindeki etkisinin önüne geçilmek istenmişse ve bu sebeple bir takım yasaklar getirilmişse de, geldiğimiz nokta itibarı ile bunda başarılı olunamadığı görülmektedir.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında tarikatların  faaliyetlerine resmen son verilmişse de bunlar yaşayan sosyal organizmalar olduğu için yeraltında faaliyetleri devam etmiş ve uhrevi amaçların yanında dünyevi hedeflerin tahakkuku için tarikat mensuplarının siyaset yapması ile günümüze kadar gelinmiştir.

Serbest Fırka uygulamasından bu yana Demokrat Parti ile devam eden tarikatların siyaset yapma gerçekliği, AKP iktidarı zamanında da artan bir kuvvet kazanarak  sürmektedir. Ancak bu siyaset yapma isteğinin ikrarı, her nedense cemaat ve tarikatları yönetenler tarafından pek kabul görmez ve bu gerçek itiraf edilmez.

Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Demokratik Parti, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Islahatçı Demokrasi Partisi, Refah-Fazilet-Saadet Partilerinin silsilesi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi ve hatta Ecevit’in Demokratik Sol Partisi; cemaat ve tarikatlarla yakın ilişki içinde olmuştur.

Cemaat ve tarikatlar, bu partilere adaylarını yerleştirerek onları meclise göndermeyi başarmış ve destekledikleri partinin iktidar olması halinde bu adamlarını bakanlık ya da bürokrasinin üst koltuklarına oturtmuşlardır.

Bu çalışmalar  devletin bizzat kendisi tarafından da çeşitli nedenler ve zorunluluklar sebebi ile zaman zaman desteklenmiştir. Kenan Evren döneminde olduğu gibi.

Osmanlı dönemindeki hak ve imtiyazlarını, Cumhuriyet ile birlikte kaybeden cemaat ve tarikatlar; bu hak ve imtiyazları yeniden kazanabilmek için olağanüstü bir disiplin, fedakarlık ve çalışkanlık isteyen çalışmaları sürdürmüş ve bu günkü güçlerine ulaşmışlardır. Hatta bu konuda bir çok şey mübah görülmüştür.

Tarikat ve cemaatlerin bu çalışmaları, milli devletten hoşnut olmayan dış güçlerle kesişmiş ve bu gruplar günümüze kadar işbirliğini sürdürerek gelmişlerdir.

Türk devletine ve Türk milletine, düşmanlık besleyenlerin açıktan mücadelesine karşın, bu tarikat ve cemaatlerin içinde yer alanlar, düşmanlıklarını üstü kapalı bir şekilde ve takiye yapmak suretiyle gerçekleştirmişlerdir.

Siyasal manada ümmetçilik kavramına sahip çıkılırken özellikle Türklük kavramı hedef seçilmiş ve her platformda Türk olmayanlar ya da Türk olsa bile kendini Türk görmeyenler desteklenmiştir. Bu gün Türküm diyemeyen bir başbakanın desteklenmesi gibi…

Kanaatimce Türkiye’de faaliyet gösteren cemaat ve tarikatlar son üç yüz yıllık süreçte milli olma fonksiyonunu yitirmiştir. Bunun başlıca sebebi tarikat ve cemaatlerin Türk toplumunun sosyal hayatındaki öneminin başta İngilizler olmak üzere Fransızlar, Almanlar, Yahudiler ve nihayetinde Amerikalılar tarafından anlaşılması ve akabinde bu yapıların saydığımız devletlerin kontrolüne girmesinden kaynaklanmıştır. Milli Mücadele’nin başlangıcı ve devamınca, tarikat ve cemaatlerin tavrı, vurgu yaptığımız hususun en büyük göstergelerinden biridir.

Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar, ne yazık ki kendini siyasal İslamcı olarak tanımlayan bölücü Kürtlerle, bunlara maddi ve manevi nedenlerle teşne olmuş ve yabancı güçlerle işbirliği içinde olan insanların elindedir.

Bunlar mütedeyyin insanlarımızı, Allah’la aldattıkları kadar Allah’la da korkutarak dünyevi maçlarına ulaşmaya çalışmaktadır. Nihai ve aynı zamanda birinci hedef; işbirlikçileri ile birlikte önlerindeki en önemli engel olarak gördükleri milli devleti yani Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve Türk Milletini yok etmektir.

Siyasetle ilgilerinin olmadığını her fırsatta tuzaklarına düşürdükleri ve şartlı refleks verir hale getirdikleri masum insanlara tekrarlayan, bu cemaat ve tarikatlara; siyasetteki adamlarınıza,Türk yargısında, emniyetinde, bürokrasisinde, eğitim sektöründe, diyanet teşkilatında bu kadar örgütlenme ve Türk Ordusuna sızma çabasına ne lüzum var diye sormak gerekmez mi?

Tarikat ve cemaatler, dünyevi hedeflerini gerçekleştirmek için dış güçlerin desteği ile adam yetiştirmiş ve bunları cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık koltuğu başta olmak üzere önemli koltuklara taşımayı başarmıştır. Ancak bütün bunlar, onların nefsine yeterli gelmemektedir. Hep daha fazlası istenmektedir. Daha fazlası ise yukarıda belirttiğim nihai hedeftir.

Türkiye’de son yirmi yıllık süreçte bir cemaat, özellikle dünyanın sahibi olma iddiasındaki Amerika Birleşik Devletleri ve onu oluşturan güçler tarafından desteklenerek bu günlere gelmiştir. Bu cemaatin, ilgi sahasında öne çıkarılışında rahmetli Esad Çoşan’ın başına gelen kaza bile çok manidardır.

Şimdi bu cemaatin önderi kabul edilen zat, Amerika’da, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti’nin kaderini etkileyecek 12 Eylül referandumu ile ilgili çok önemli laflar ediyor. Mezarlıktakilere bile “evet” oyu verdirmek gibi… Mavi Marmara gemisinde yaşananlar hakkında İsrail’den yana tavır alan açıklaması da henüz çok taze. Bu cemaatin gazetesi ve yazarları ise AKP iktidarı döneminde tamamen siyasete soyunmuş durumda. Hoca efendinin gayri resmi sözcüsü Hüseyin Gülerce’de tam bir AKP ve “evet” propagandisti. Öyle ki; Gülen’i 12 Eylül’de Türkiye’ye oy vermeye davet eden Devlet Bahçeli’ye cevap anında Hüseyin Gülerce’den geliyor. Bunlar bana hiç tuhaf gelmiyor. Adamlar kendilerinden beklenileni yapıyor ve karşılığını da alıyor. Yani bedavaya çalışmak yok.

Türkiye’de AKP kurulana kadar birbirini yiyen cemaat ve tarikatlar, AKP kurulurken görünmez bir el tarafından bir araya getirilmiş ve bu birliktelik bu güne kadar çok güzel bir şekilde devam ettirilmiştir. Bu birliktelikten en büyük aslan payını ise Amerika’nın kucağına oturmuş, her şeyden anlayan hoca efendinin cemaati almıştır. Bunu gören şaşar beşer insanoğlu da cemaata kapak atarak oradan aldığı icazetle koltuk kapmaya çalışmaktadır. Bu döngü cemaati inanılmaz bir güce taşımıştır. Hem herkes bilir ki; Amerika’nın ve Yahudilerin icazeti olmasa dünyaya bu kadar yayılmak günümüzde mümkün değildir. Belki de onlarda geçmişte İngiltere Kralını veya Alman İmparatorunu irşad ederek İslam dünyasınının mukavemetini kıran ataları gibi ABD başkanlarını irşad ediyor ya da bu işbirliğini müridlerine böyle anlamlı bir şekilde izah ediyorlardır!

Asla siyaset yapmayız takiyesini ısrarla sürdüren cemaatin, gösterdiği bu kadar siyasi tavırdan sonra biraz samimi davranarak  partileşme zamanının artık geldiğine inanıyorum.Türk Milletini bu kadar aldatmak ve kullanmak büyük bir haksızlıktır. Eğer hoca efendi samimi ise bu haksızlığı gidermek için bir an önce partisini kurarak başına geçmelidir. Yetişmiş kadroları ile bir değil beş parti bile kurması mümkündür. Zaten gazete, televizyon, banka, okullar, müteahit, sanayici ve bil cümle her maddi imkanda hazırdır. Onun için, böyle kaçak dövüşmeye gerek yok.

Eğer benim koyduğum ismi beğenmediyseniz başka bir isimde koyabilirsiniz. Yeter ki inancı kuvvetli, imanı sağlam ve İslam’ın kılıcı olan Türk Milletine karşı biraz samimi olun. Takke düşüp kel görününce, merak etmiyorum Müslüman Türkler sizin hakkınızdan gelir.

Meraklısına son söz; tarihte buna benzer örnekler görüldü ve baki kalan Türk Devleti ve büyük Türk Milleti oldu. Tarih tekerrürden ibaretse yine aynısı olacaktır. Unutmayalım ki; Allah her daim doğruların yardımcısıdır.

 

 

Darbe Ya Da Kalkışma

Demokrasinin,  insanlığın ve yaşama hakkının yok edilmesine yönelik olan tüm darbeleri lanetle kınıyorum…

 

Ne maksatla olursa olsun; kalkışmanın, darbenin, ihtilalin asla iyisi olamaz. Devlet ve millet olarak büyük bir badire atlattık. Korktuk, kızdık ve üzüldük…

 

1-Bu kalkışmanın başarılı olamamasındaki en büyük engel, düşünceleri, ilkeleri ve misyonları farklı olsa da elbette ki basın ve medya kuruluşladır.

 

Özellikle özel TV kanalları ile bu kanallardaki duyarlı basın mensupları ve yazarlar, darbecilerin halk üzerindeki algı operasyonlarını önlemiş, darbenin “emir komuta kademesi içinde” yapılmadığını deşifre ederek, halkın sıcağı sıcağına haber almasını sağlamış ve moral vermişlerdir.

 

Bu konuda, CNN, Türk NTV,A HABER vb.kanalların gayreti ve özverisi takdire şayandır.

 

2-Diğer bir takdir edilecek örnek davranış, halkın demokrasiye sahip çıkarak, darbecilerden büyük bir cesaret ve sorumlulukla hesap sormasıdır. Özellikle TRT işgalcilerden geri alınarak, yeniden yayınına başlamış,“yayımlanan ihtilal bildirisi ve darbe” fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

 

3-Önemli kırılma noktalarından biri de, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarının TV kanallarından yayımlanarak halka moral vermesidir. Bu fırsatı da yine özel TV’ler cesaretle,  büyük bir sorumlulukla, “kanallarının kapatılması pahasına”özveriyle yapmışlardır.

 

4-Yine sevindirici gelişmelerden birisi, muhalefet partilerinden MHP ve özellikle CHP den darbe girişimine kınama ve tepki gelmesidir. Bu örnek davranışlar halkın birlik olmasını ve dayanışma halinde hareket etmesini sağlamış, darbecilerin cesaretini kırmıştır.

 

5-Partilerin dayanışması, mecliste birlik olmalarına, bir arada bulunmalarına, ortak bildiri hazırlamalarına vesile olmuştur.

Darbe sürecinde her türlü tehlikeye rağmen, meclisin açık tutulması, demokrasi adına onur ve gurur verecek bir davranıştır. Bu örnek tavır, darbecilerin umudunu kırmış, başarılarını önlemiştir.

 

6- Belki de bu menfur kalkışmaya en büyük darbe; vatanperver, kahraman, sorumlu ve “Tam Bir Türk Subayı” diyebileceğimiz 1. Ordu Komutanımızın cesurca ortaya çıkarak darbecilere meydan okuması ve olaya el koymasıdır.

 

O’nun kahramanca davranışları, sorumluluğu ve gayreti sayesinde İstanbul’daki darbe operasyonları son bulmuş, köprüler ve hava limanı açılmıştır.

 

Emniyet güçlerimizin gayretini, başarısını, cesaretini ve maharetini de unutmamak gerekir. Kendilerini hararetle tebrik ediyor, şehitpolislerimize rahmetler,yaralılara şifalar diliyorum.

 

Polisimizin müdahale ve tutuklamalarda gösterdiği hassasiyet, merhamet ve anlayıştan ötürü de kendilerine, amirlerine şükranlarımı sunuyorum. Bu davranışları,masum askerlerin hırpalanmalarını ve nahoş olayları engellemiştir.

 

Menfur ve alçak darbe teşebbüsü, hepimizi derinden yaralamış ve bağrımızı kanatmıştır. Fakat Türk Milleti, siyasi partiler, meclis ve basın büyük bir sınavdan anlının akıyla çıkmasını bilmiştir.

 

Böylelikle,kritik durumlarda, dik durmasını beceremeyen, “demokrasi aşkı, vatan sevgisi, evrensel değerler, insanlık onuru, özveri, cesaret, insan hakları, özgürlük, dayanışma“, vb. hususlarında sınıfta kalan dünya milletlerine de büyük bir ders vermiştir.

 

Darbecilerin hain ve kalleşçe saldırılarında, şehit düşenlere rahmetler, yaralılara acil şifalar ve milletimize başsağlığı diliyorum.

 

Hepimize geçmiş olsun …

 

 

Doğu Türkistan’ın Tarihî Coğrafyası

0

Doğu Türkistan, insanlık târihinin en eski yerleşim bölgelerinden biridir. Denilebilir ki dünya Türklüğünün beşiği ve Türk medeniyetinin kaynağıdır. Milattan Önce 220 yılında kurulan Hun İmparatorluğu, Göktürk Cihan Devleti, Uygur Devleti, Karahanlılar, Seidiye Hanlığı ve çeşitli adlarla kurulan Doğu Türkistan Türk devletleri bu topraklarda hüküm sürdüler. 29 Nisan 1951 târihinde Osman Batur’un Çin yönetimi tarafından idam edilmesi ile Doğu Türkistan’da 2171 yıl devam eden Türk hâkimiyeti sona erdi. Çin işgali ve zulmü ile  esâret yılları günümüzde de devam etmektedir. Türkistan toprakları târihi, kültürü ve coğrafyasıyla bütün olarak ele alınması gereken bir sâhadır. Her şeyden önce siyasî târihlerin coğrafya üzerine kurulu olduğu hatta eski devirlerde siyâsetin bizatihi coğrafya üzerine kurulduğu unutulmamalıdır. Devletler hâkimiyetlerini ‘ülke’ üzerinde kurarlar ve bu yüzden Doğu Türkistan târihine dair yapılan çalışmalarda ‘ülke’ yâni toprağın yeri, sınırları ve hususiyetleri bilinmelidir. Türklerin şehir ve medeniyet tasavvurunun müşahhas olduğu Doğu Türkistan’ı anlayabilmek için bölgenin târihî coğrafyasına vâkıf olmak büyük bir önem arz ediyor. Bu bakımdan, târih kaynaklarında Doğu Türkistan’daki şehirler, yollar, ovalar, kırlar, dağlar ve sular ile ilgili adlar ve tasvirler belli bir usulde ele alınıp değerlendirilmelidir. Eserin yazarı genç ilim adamı Kürşat Yıldırım’ın sâha araştırmalarına dayanarak büyük bir titizlikle hazırladığı Doğu Türkistan’ın Târihî Coğrafyası, Doğu Türkistan’daki geçmişin coğrafyasını yeniden inşa etmeye ve böylece Türk medeniyetinin bir coğrafyasını târihin hayal görüntüsünden çıkarıp gözler önüne sermeye çalışıyor.

İki ana bölüme ayrılan kitabın ilk bölümün ilk kısmında Doğu Türkistan’ın incelenen devirlerdeki târihinin verilmesine ve böylece incelenecek konunun târih zemininin gösterilmesine çalışılmıştır.

Sonra bölgenin coğrafî zeminini kurmak üzere umûmî coğrafyadan, yollardan, sıcaklık ve yağışlardan, düzlüklerden ve şehir yapılarından bahsedilmiştir. İkinci bölümde ise şehir, yerleşim ve yer mefhumlarının teorik olarak tartışılmasının akabinde, toplam on iki büyük bölge altında Doğu Türkistan’daki yerleşim yerlerinin adları, târihte ortaya çıkışları, coğrafyaları, kültürleri ve târihleri ele alınmış ve sonra şehirler, dağlar ve sular tafsilatlı bir şekilde incelenmiştir.

Günümüzdeki Doğu Türkistan 1.828.418 kilometrekarelik yüzölçümü ile Türkiye’nin yaklaşık 2,5 katı genişlikle bir alanı ifâde etmektedir. Asya’nın merkezinde bulunan bu topraklar jeopolitik, jeostratejik açıdan olduğu kadar, yer altı ve yerüstü iktisadî değerleri itibâriyle de Asya’nın şahdamarı mesâbesindedir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 2008 yılındaki sayımlara göre Doğu Türkistan’ın nüfusu -sözde-, 21.308.000’dir. Etnik gruplarla alakalı rakamlar şöyledir: Uygur Türkleri: 9.651.000, Kazak Türkleri: 1.484.000, ‘Dunganlar‘ olarak da anılan Çinli Müslümanlar: 943.000, Kırgız Türkleri: 182.000, Moğollar: 177.000, (Sünni Müslüman olan) Tacikler: 45.000, Şibeler (Mançuların Tunguz Boyu’na mensup): 42.000, Çin’in kuzeydoğusundaki Mançurya kökenli Türk-Moğol karışımı Mançular: 26.000, Özbek Türkleri: 16.000, Ruslar 12.000,  Çin Tatarları: 6.000,  Diğer etnik gruplar: 10.000. Bu rakamlar, hakîkati yansıtmamaktadır. Doğu Türkistan’da yaşayan Türk ırkına mensup Müslümanların sayısı 35.000.000 civarındadır. Bu rakam, Pekin yönetiminin, bölgenin aslî sâhipleri olan Müslüman Türklere ‘azınlık’ statüsü uygulanması maksadıyla düşük gösterilmektedir.

Kürşat Yıldırım’ın hazırladığı ‘Doğu Türkistan’ın Târihî Coğrafyası‘ isimli eserden alaka çekici bir not:

‘El-Birûnî Türklerin Türkistan sahasının en eski ahalisi olduğunu kaydetmiştir. Türk ırkının bir prototipi olan Andronovo kültürü taşıyıcıları M. Ö. 1700’den itibaren yavaş yavaş Türkistan’a hâkim olmaya başlamışlardır. Altaylara ve Tanrı Dağları’na yayılan bu ırkın hâkimiyeti Hun ve Gök-Türk çağına kadar devam etmiştir. En geç M. Ö. 3. yüzyılda Tanrı Dağları etekleri, Tarım Havzası ve Hehsi koridorunda Türkler yaşamaktaydı. Rus Türkologu Malov, ‘Türkler milattan önce 5. asırda büyük ölçüde şimdi yaşadıkları yerde yaşıyorlardı‘ demektedir. Tolstov, Türklerin milattan önce 2500 civarı yıllarda Türkistan bölgesine gelmiş olduğunu ve Arîlerin bölgeyi istilasından sonra bölgede Türklerle karıştıklarını söylemektedir. G. Schmitt’e göre kaynaklarda Chin-man olarak geçen Beşbalık en eski devirlerde bir Türk yurdu idi. Hattâ târih öncesi dönemlerde bugün Çin toprağı sayılan ve esasında da Çinli addedilen, Doğu Türkistan’ın daha da doğusu olan bugünkü Shanxi, Shaanxi gibi yerler tamamen Türklerle meskûndu. W. Eberhard da bugünkü Doğu Türkistan’ın asıl sâkinlerinin Türk olduğuna Sinolojik(*) mülahazalar neticesinde varabilmiştir. Dolayısıyla Türklerin Doğu Türkistan’a çok geç devirlerde geldiği, bölgenin asıl ahalisinin başka milletlerden olduğu yönündeki genel görüş, doğru değildir.’

Böylece, Çinlilerin Doğu Türkistan hakkında söylediklerinin tamâmen gerçek dışı olduğu ilmen ispat edilmiş olmaktadır.

(*)Sinolojik: Çin kültürü, dili, edebiyatı ve târihini araştıran ilimle alâkalı.

16,5 X 23 santim ölçülerinde, 364 sayfalık kitap, Mayıs 2016’da yayınlandı.

Ötüken Neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

 

Yrd. Doç. Dr. KÜRŞAT YILDIRIM:

Karslı bir Terekeme (Karapapak) Türk’ü olan yazar 1982 yılında İstanbul’da doğdu. 2004 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılına kadar Bakü Devlet Üniversitesi’nde Rusça öğrendi ve Bakü, Kazakistan ve Güney Rusya’nın Derbend bölgesinde târih araştırmaları yaptı. 2006-2007 yıllarında Pekin Merkezi Milletler (Minzu) Üniversitesi’nde birebir derslerle Eski Çince öğrendi ve mezkûr üniversitenin kütüphanesi ile Türkoloji Bölümü’nde, Pekin Üniversitesi’nde ve Çin Millî Kütüphanesi’nde araştırmalarda bulundu. 2008 yılın yaz ayında Şam’da hususî olarak klasik Arapça dersleri aldı. 2011 yılında Yüksek Lisans tezini tamamladı. 2013 ve 2014 yıllarında Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Türkistan, Güney Sibirya ve Moğolistan’da toplam üç buçuk ay saha araştırması yaptı. 2015 yılında doktor unvanı aldı. 2015 yılı Temmuz-Ağustos aylarında Rusya Federasyonu Saint Petersburg Şehri’ndeki Şarkiyat Enstitüsü’nde araştırmalarda bulundu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Genel Türk Târihi Anabilim Dalında 2009 yılında Araştırma Görevlisi ve 2015 yılında ise Yrd. Doç. Dr. olarak tâyin edildi.

Çince, Rusça ve İngilizce bilen ve diğer bazı dillerde araştırma yapacak seviyede okuyabilen yazar Türk târihi sahasında kitap, makale ve bildiriler kaleme almıştır. Evli ve bir kız çocuk babasıdır.

 

 

DERKENAR:

Doğu Türkistan’ın Siyasî Târihi

Moğol istilâsından sonra Doğu Türkistan, Cengiz’in 4 oğlundan Çağatay Han’ın hissesine düştü. Çağatayoğulları 1227’den 1882’ye kadar devam eden bir hâkimiyet kurdular. Burada Türklük, mücâdeleyi Çin’e karşı verdi. Çin yönetimi zaman zaman Rus yönetiminden çok daha ağır, kıyıcı şartlar getirdi. Doğu Türkistan’a hâkim Çağatay hanları, 1251’de Müslüman olmaya başladılar ve 1355’de Doğu Türkistan’da Müslüman olmayan ve Türkleşmeyen hiç bir Moğol kalmadı. Taht şehri umûmiyetle Kâşgar idi.

Cengizoğulları’nın nüfûzu, ‘hoca‘ denilen Türk dîn adamları ve Türk beylerinin nüfûzu yanında zamanla azalıp sona erdi. Türk beylerinden Özbek asıllı Muhammed Yâkub Han Atalık Gazi (1820-1877), 1866’da Doğu Türkistan’ın mühim kısmına hâkim oldu ve 1868’de İngiltere, Rusya, Türkiye, Buhârâ gibi başlıca ilgili devletler tarafından müstakil devlet ve hükümdâr olarak tanındı. Emperyalizmin en azgın çağında, bugünkü Türkiye büyüklüğündeki topraklar üzerinde bir devlet kurmayı başardı. Osmanlı Türkiye’sini ve pâdişâhı metbû tanıdı. Birçok Osmanlı subayı Kâşgar’a gitti. Yâkub Hân’ın ölümünden sonra 1882’de, Türkiye’ye tâbî bu devlet, Çin istîlâsına uğradı. Çin, 93 Harbi’nde Türkiye’nin ezilmesini bekledi. Harp sonrasında da  Doğu Türkistan’ın 60.000 kişilik ordusunu tamâmen imhâ ettiler. Sâdece 10 Türk askeri Fergana’ya kaçıp hayâtını kurtarabildi. Bütün meskûn mahallelerde toplu îdamlarla Çin terörü başladı. Buna rağmen Uygur Türkleri hiç bir zaman boyun eğmediler ve Çinlilerle devamlı bir mücâdele dönemi açıldı. 1933’te Doğu Türkistan müstakil devletini îlân ettiler ve Japonya’dan destek aradılar. 1882’ye kadar Osmanlı pâdişâhını hükümdâr olarak tanıyan, paralarını pâdişâh adına bastıran bu ülkede, 1882 yılında Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın büyük oğlunun büyük oğlu Şehzâde Abdülkerîm Efendi (1906-1935), pâdişâh seçildi. Japonya seçimi uygun bulduğunu açıkladı. Ancak şehzâde, Türkistan’a geçmek üzere Amerika’ya gittiği zaman New York’taki otel odasında -muhtemelen Doğu Türkistan’ın istiklâlinin Batı Türkistan’a örnek olmasından korkan- Rusya ajanları tarafından intihar görüntüsü verilerek tabanca ile öldürüldü. Nitekim Çinlilerin, Doğu Türkistan Cumhûriyeti ordusu ile baş edemediğini gören Rus ordusu ülkeye girerek, Uygur Türklerinden 200.000 kişi katletti. Uygur ordusu başkumandanı General Abdül Niyâz, 15.8.1937’de Yârkend dışında karşıladığı Rus-Çin ordusu karşısında 80.000 askeriyle berâber şehid düştü. Kâşgar’a giren Rus Mavlanov, yalnız bir gün içinde 6.000 Türk’ü kurşuna dizdirdi. Ancak Türklerin karşı koyması gene de devâm etti. Nogay Bey yeni bir ordu kurduysa da Rus-Çin-Moğol kuvvetlerince Altaylar’a kadar tâkîb edilip 16.3.1940’da şehîd edildi. Başkumandanlığı İris Han aldı, 20.4.1940’da 8.000 kişilik ve 6 uçakla destekli bir düşman tümenini hezîmete uğrattı. Komünist Çin Partisi, Türklere karşı amansız davrandı. Milliyetçi Çin Partisi (Kuo Min-tang) ve lideri Mareşal Şan Kay-şek ise Doğu Türkistan’a karşı tarafsız hareket etti. 10.5.1941’de millî hareketin liderliğine Osman Batur geçti. Altay dağlarından inerek amansız bir gerilla savaşına başladı ve büyük bölgelere hâkim oldu. 1945’ten sonra Şan Kay-şek, Doğu Türkistan’a bir Türk’ün yönetiminde otonomi tanıdı. Komünistler iktidâra gelince 29.4.195l’de Osman Batur’u îdâm ettiler. 77.705 Türk’ün îdâmı bunu tâkîb etti. 150.000’den fazla Türk, ülkeyi terk ederek Tibet üzerinde dünyânın en büyük dağlarını aşarak Hindistan’a destânî bir çekiliş yaptı. Az bir kısmı Hindistan’a ulaştı.

Günümüzde Doğu Türkistan, Çin’in otonom ‘Uygur Eyâleti’ olarak görünmektedir. Ancak bu görüntüden ibârettir. Çin nüfûsun ülkeye yerleştirilmesi çok hızlandırılmıştır. 1953’de ülkede Çin nüfus 300.000’den az iken 1967’de 1.791.000’e yükselmiştir.

 

KUŞBAKIŞI:

Henüz İnmemiş Âyetler

Kuran bir kalbe gerçekten indiğinde neleri değiştirdiğinin apaçık delili, Asr-ı Saadet’tir. İstidatlı ama kupkuru bir toprak gökten inen yağmur sularıyla beslendiğinde nasıl ‘kıştan sonra bahar’ yaşıyorsa, Kur’an’ı ‘kalblerinin baharı‘ kılan hayatlar da işte öylesi bir değişim ve dönüşüm yaşamışlardır. Peki, sahabiler başta olmak üzere bindörtyüz yıldır nice hayatı değiştiren, nice kalbi kıştan bahara sevk eden Kuran, bizim kalplerimize ne kadar indi? Hayatımızı ne kadar Kur’an’la yaşıyor; ne derece Kur’an’la düşünüyoruz? Kaç sûre, kaç âyet gerçekten indi kalplerimize? Metin Karabaşoğlu, Henüz İnmemiş Âyetler isimli eserinde, bu sorular ve sorgulamadan hareketle, Kur’an’la yaşamanın, âyetlerini kalbimize de indirmenin yolunu ve imkânlarını gösteriyor…

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 200 sayfalık kitap, Ekim 2015’te yayınlandı.

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

İlm-i hal:

Çağımızın önemli ilim, ahlak ve fazilet insanlarından biri Seyit Ahmet Arvasi’dir. Arvasi hoca, insanlığın ideolojik bataklıklar içerisinde çırpındığı bir dönemde, kendini yetiştirerek insanları, özellikle de Ülkücü gençleri aydınlatma yolunda durmadan çalışmış, fikir üretmiş, hep onların dünya ve âhiret saadetleri için çırpınıp durmuştur. Arvasi hoca, fikir ve düşünce hayatının çeşitli uçurumlarında kol gezen ve okumayı seven gençlere el uzatarak, adeta onların koruyucu meleği olmuş, onların yerine fırtınaları göğüslemiş ve muhtemel sarsıntılara karşı daima tetikte beklemiştir.

Seyit Ahmet Avasi’nin bu düşüncelerle hazırladığı İlm-i Hal isimli kitabı her dâim aktüalitesini koruduğundan, Haziran 2016’da, 16 X 24 santim ölçüleri ile 679 sayfa olarak yeniden basılmıştır.

Bilgeoğuz Yayınları:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

Mehmet Âkif İle Safahat Sâhilinde

13 Haziran 2016 târihinde Rahmet-i Rahman’a yolcu etiğimiz Saadettin Kaplan, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 144 sayfalık eserinde okuyucuyu, şiir tadında satırlarla ‘Bir hilal uğruna’ batan güneşlerin serinlendiği gönül deryâsı Safahat’ın sâhillerine götürüyor.

Kitapta; Mehmet Âkif Ersoy’un hayatı ve şahsiyeti, şiiri ve sanatı, Çanakkale Şehitlerine – Bülbül – İstiklal Marşı başlıklı üç şiirinin tahlili, ilk şiirlerinden numûneler, vazifeli olarak yaptığı seyahatler, Lise öğrencileri; Türkân ve Mehmet Özgüven kardeşlerin Mehmet Âkif Ersoy ile gerçekleştirdikleri hayalî sohbet yer alıyor. Sohbete, Ersoy’un; ‘Âsım’ın nesli‘ olarak isimlendirdiği gençliğin temsilcisi Âsım Bey de iştirak etmektedir.

Bir solukta okunacak bir kitap… Yazarına, muhteşem şâirimize, Fatihalar okuyarak, Âsım Beylerin çoğalması için Âminler mırıldanarak…

Alioğlu Yayınevi:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 29/A Üretmen Han. Cağaloğlu İstanbul, Telefon: 0.212-511 29 23,

Belgegeçer: 0.212-522 88 80 www.alioglu.com

Kısa Kısa…  Kısa Kısa…

1-OSMANLI BİLİMİNİN ÖNCÜLERİ: Selim Ayyıldız / Timaş Yayınları.

2-KIBRIS TARİHİ: George Hill’den Çeviren: Nâzım Can Serbest / İş Bankası Kültür Yayınları.

3-YEMEK ATLASI: Mina Holland / Yapı Kredi Yayınları.

4-NARGİN Sarıkamış Kafkas Cephesi Esirlerinin Dramı: Âkif Aşırlı – Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Bingür Sönmez / Bâb-ı Âli Kültür Yayıncılığı.

5-MATRAKÇI NASUH VE MENÂZİLNÂME’Sİ: Yayına Hazırlayan: Nurhan Atasoy / Milenyum Yayıncılık.

 

 

Bir İntihar Saldırısı Olarak Darbe

Osmanlı’yı saymazsak Cumhuriyetli yıllarımızın son 55-56 yıllık şeridinde askerî darbeler ve teşebbüsler mevcut. 27 Mayıs Darbesi yani 1960 Askerî İhtilâli malûm; Yassıada ve idamlar..  1962 ve 63 Talât Aydemir’in kamikaze dalış denemeleri.. 9 Mart 1971’de Madanoğlu-Avcıoğlu planlamasındaki ‘ulusal devrim’ teşebbüsü 3 gün sonraki muhtırayla boşa çıkarıldı ama 12 Mart 1971 tarihi de ‘her 10 yılda bir darbe’ klişesindeki yerini aldı.

Ve 12 Eylül 1980. “Our boys have done it” ve Millî Güvenlik Siyaset Belgesinin yeniden tanzimi; yeni eko-politik eksen ve yeni anayasa.. Ondan tam 17 yıl sonra post-modern darbe; 28 Şubat. 10 yıl sonra e-muhtıra; 27 Nisan 2007 ve 9 yıl sonrasında 15 Temmuz Kalkışması.. Onar yıllık serilerin sadece Evren – Özal istisnasıyla 90 başı boş.

5 gündür yaşadıklarımız birçok canlı bombalı terör saldırısının eş zamanlı yapılması kadar kanlı ve korkutucu. 150’ye yakın sivil, 60 kadar polis ve onlarca asker kaybı.. Kaçırılan helikopterler ve vurmak zorunda kaldığımız hava araçları.. Sonrasında da artarak devam eden gözaltılar ve tutuklamalar…

Allah beterinden saklasın! Allah hepimize millet olma şuuru nasip etsin, hepimizi “Ve birbirine hakkı ve birbirine sabrı tavsiye” edenlerden eylesin.

Bu yaşadığımız bu zamana kadarki yaşadıklarımızın dışında bir tecrübedir. Hem darbe kliğinin simülasyonlarıyla hem de halktaki aksülâmeliyle.. Bundan önceki darbeler ya da darbe teşebbüsleri askerî kademelerle devlet erki arasında gerçekleşirken bu defaki teşebbüsün öznesi ilk kez halk oldu. Türk Milleti, siyasî ve dinî yöneticilerinin de yönlendirmesiyle tankların ve silahların karşısında durdu.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı. Cumhurbaşkanlığı Sarayı önüne bomba atıldı. Terörle mücadelenin gözde kurumlarından Özel Harekât Dairesi bile bir anda 50’ye yakın şehit ve 50’ye yakın yaralı verdi. Buna rağmen meydanlar ve alanlar boşalmadı. Tayyip Erdoğan yanlılarından Doğu Perinçek yanlılarına kadar her kesimden insan bir aradaydı. Meclisteki partiler de ilk kez bir konuda tam bir fikir birliği içindeydiler.

Başka ilkler de vardı: İlk kez Genelkurmay Başkanı ve tüm Kuvvet Komutanları enterne edildi. Daire Başkanlığı seviyesindeki ordu istihbaratının  -sıfır- olduğu ortaya çıktı. MİT’in istihbaratı, Emniyet Genel Müdürlüğü ile bazı Ordu Komutanlıklarının kararlılığı ve halkın kitlesel desteğiyle kalkışma bastırıldı. Devlet yöneticileri ilk kez tamamen kendi yandaşlarına yontmadan herkesin hakkını teslim etti, muhalefet-medya demeden başarıyı herkese pay etti.

80 İhtilâlı’ndan bu yana ilk kez halk bu kadar politize oldu. İlk kez Diyanet olayda doğrudan inisiyatif aldı. Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana ilk kez “İstiklâl ve bağımsızlığımız için çaba göstermek iman vazifemizdir” sözünü duyduk. İnşallah millî varlığımız ve bütünlüğümüzle ilgili bu zamana kadarki duyarsızlıkları son olur ve darbe teşebbüsündeki hassasiyetleri millî meselelerimizde bundan sonra da devam eder. Belki ben de ondan sonra ‘Din Davasının Milliyetsizleştirilmesi’ yazıma özür şerhi düşerim.

İlk kez ölecekler için selâları peşin peşin dinledik. Fakat depremde okunabilen ezanların darbe hengâmesinde peşpeşe okunması abdestte eli, namazda gözü olanları bile şaşırttı. Ezan-ı Muhammedî, ezan-ı demokrasi oldu. Belediye hoparlöründen meşhur “vatan-millet-devlet” üçlemesini “millet, devlet ve ülke bütünlüğü” olarak duymak;  yollarda ve dört bir yanda – en çok günahını aldığımız – M.Kemal Atatürk’ün “Hâkimiyet Milletindir” düsturunun afişleriyle karşılaşmak; evlerde ve arabalarda gitgide büyüyen Türk Bayraklarını görmek ve hatta marketlerde bile mehter marşlarının çalındığına şahitlik etmek hoş da olsa insanı şaşırtmıyor değil.

Türk askerine yönelik zaman zaman yaşanan linçler, çırılçıplak soymalar görmek istemediğimiz manzaralardı. Asker ile polisin ya da sivil unsurlar ile yarı paramiliter grupların ilerde karşı karşıya gelmesi en çok Allah esirgesin diyeceğimiz durumdur. Ve inşallah bu intihar saldırısı şeklindeki darbetik deneme, dış güçlerin Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak ve iç savaşa zorlamak hedefine hizmet etmez. Çok usturuplu gitmekte ve zor bela sağlanan millî birlik ve beraberliği seçim veya referandum testlerine kurban etmemekte büyük fayda var.

Tam yol demokrasi diyoruz; âcil, âcil!

 

 

Allah Tuzak Kuranların En Hayırlısıdır

Ne acayip ve ne uzun bir Cuma yaşadık! Köprüler kapatıldı; Cumhurbaşkanı’nın tatil yaptığı otel, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilatı kendi uçak ve helikopterlerimizce bombalandı; insanlarımız acımasızca tarandı. Genel Kurmay Başkanımız ve Kuvvet Komutanlarımız esir alındı.

Milletimiz gerçekten çok büyük; hemen ayağa kalkmasını bildi ve tankların üstüne ölümü pahasına yürüme cesaretini gösterdi. Muhalefet Partileri, özellikle CHP ve MHP’nin, ilk andan itibaren bu alçakça girişime karşı koyduğu net tavır da gerçekten takdire şayan. Velhasıl bir anda birlik ve beraberlik içerisinde omuz omuza, gönül gönüle ayağa kalkıverdik. Rabbim bir daha böyle fitnelerle bizleri imtihan etmesin.

Bu tehlikeli badire atlatıldıktan sonra,bu nasıl bir psikolojik ruh halidir; bu nasıl bir dinî bakıştır; bu nasıl bir vicdandır ve bu nasıl bir adanmışlıktır diye saatlerce düşündüm. Kendi devletine ve milletine namlu doğrultmak, yıkmaya çalışmak, ülkede kaos yaratıp iktidarı ele geçirmeye tevessül etmek nasıl bir öfkenin, kinin ya da inanmışlığın sonucudur!

Ben böyle bir inancı tanımıyorum; kendi milletine kurşun sıkacak kadar gaddarlaşan bir kalpte Allah korkusunun ve Peygamber sevgisinin olabileceğine inanmıyorum. Polisle askeri, orduyla milleti birbirine kırdıran böylesi bir hain pusuyu kuranlara, alet olanlara ve uygulayanlara lanet olsun!

Evet,”Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Âli İmran/54) tecellisi içre bir olaya şahit olduk Cuma günü. Yaradan’ın adeta oyunları bozan gücünü ve kudretini hissettik. Bu işe kalkışanların eline yüzüne bulaştırması sonucu heveslerin kursaklarda kaldığı bir sahne yaşadık. Ve keşke yaşamasaydık.

Darbeye tevessül edenlerin ilk hedef olarak Genelkurmay kadrosunu seçmiş olması, acaba hedef TSK mıydı düşüncesini de akıllara getirmiyor değil. Nihayetinde en çok yıpranan ve zarar gören Silahlı Kuvvetlerimiz oldu. Millet nezdinde yaklaşık altmış yıldan beri var olan “darbeci algısı” yeniden tazelendi. Önce Ergenekon süreci şimdi de bu vahim hadise, Peygamber Ocağı Silahlı Kuvvetlerimizi fazlasıyla mağdur etti.

Biliyorum, yaşadığımız travma daha taze; ama bazı uyarıları da mutlaka yapmalıyız diye düşünüyorum:

Öncelikle Genelkurmayı etkisiz hale getirilerek kendi içindeki bir gurup tarafından yapılan darbeye taraf olmayan, ilk andan itibaren karşı koyan ve milletine bunu sosyal medya aracılığıyla tüm gücüyle haykıran Türk Silahlı Kuvvetlerimizin hakkı teslim edilmelidir. Eğer üç günden beri bayram havası içerisinde meydanlarda Milli İrade diye haykırıyorsak, siyasi iktidarı alkışladığımız kadar bu noktaya gelmemizde emekleri çok büyük Silahlı Kuvvetlerimizi ve Emniyet Mensuplarımızı da alkışlamalıyız.

Ayrıca bu hain kalkışmanın kandırılmışları olan erlerimiz, halkına kurşun sıkmamak için teslim olmayı tercih eden askerlerimiz mutlaka ayrı tutulmalı; onlara yapılan hunharca muamelenin; kafasını kesmenin, öldüresiye darp etmenin, linç etmenin hesabı mutlaka sorulmalıdır.

Yine bu hadise de gördük ki, kimi zaman en ağır eleştirilere maruz kalan CHP ve MHP; sendikası ya da siyasi düşüncesi vesilesiyle ötekileştirilen kesim ve darbeci zihniyet olarak itham edilen bazı medya kuruluşları mevzubahis vatan oldu mu yek yürek oluverdi. Milli iradeye sahip çıktı ve demokrasi sınavını ziyadesiyle verdi. Şimdi iktidara düşen herkesi kucaklayıcı bir dil ve tavır ortaya koymaktır. Ayırıcı değil, birleştirici bir yönetim sergilemektir.

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ve siyasi iktidarın sürekli olarak meydanları boş bırakmayın ikazı, tehlikenin devam ettiği endişesini de akla getirmiyor değil; ama bu işi bir şova dönüştürme gayreti ya da bu işten oy devşirme hesabı ise, gerçekten çok üzücü bir durum demektir.

Ve son olarak şunu söylemek gerekir ki, Türk Milleti gerçekten çok büyük bir millet olduğunu; binlerce yıllık tecrübesine dayanan ferasetini ve basiretini bir kere daha göstermiştir. Rabbim milletimize ve devletimize kardeşi kardeşe kırdıracak böylesi hadiseler bir daha yaşatmasın. Ülkemize bu acıyı yaşatanların, hangi kurum ve kuruluşta olursa olsun, en kısa sürede bulunup adalete teslim edilmesi; hak ettikleri cezaya çarptırılmaları dilek ve temennisiyle…

 

 

Milletimize Büyük Geçmiş Olsun

0

ABD’nin 2000 Yılı başında hayata geçirmek üzere piyasaya sürdüğü Büyük Ortadoğu Projesi Türkiye ayağı, 15 Temmuz’da ikinci defa başarılı olamadı.

BOP Türkiye ayağı ilk darbeyi, 1 Mart Tezkeresinin Meclisimizin basiretli kararıyla reddedilmesi ile yedi. 15 Temmuzda süper gücün desteğinde darbe girişiminde bulunanları, ellerinde çok büyük güç olmasına rağmen,Allah başarılı kılmadı. Çünkü 1 Mart Tezkeresinin kabulü halinde yurdumuza askeri güçleri ile girip Sevr anlaşmasına göre dizayn etmek isteyen süper güç, 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı,büyük ihtimalle BOP’un Türkiye ayağını yeniden gündeme getirecekti.

İşte BOP melanet projesinin Irak ve Suriye’de oluşturduğu tablo önümüzde. Irak, (Sünniler-Araplar-Kürtler) üçe bölündü, Barzani yönetiminde Kuzey Irak Kürt özerk devleti kurduruldu. Suriye’de ise Esad karşıtı örgütlerin kalkışması ile başlayan kaosta ortalık toz duman. Bizim IŞİD, bazılarının DAEŞ dediği nevzuhur terör örgütü de, Irak ve Suriye’de bir egemenlik alanı oluşturarak (Irak-Şam İslam Devleti) adıyla yeni bir devlet kurmak için savaşıyor ve acımasızca müslüman kanı akıtıyor.

Suriye’de bir taraftan El Nusra ve Esad karşıtı diğer örgütler, bir taraftan Esad güçleri ve yandaşıHizbullah örgütü, bir taraftan da PKK uzantısı PYD, sonucu meçhul bir savaşın içinde. Suriye’nin bölünme sürecinde bu yerel örgütlerin dışında Esad’ın yanında Rusya, PKK/PYD bölücü Kürt örgütü yanında ABD ve AB ülkeleri,savaşın aktif aktörleri. Suriye savaşı şu anda uluslararası bir savaş görünümünde. Şimdi başta ABD desteğinde PKK uzantısı PYD’ye Suriye’de bir Kürt devleti ve Akdeniz’e ulaşan bir Kürt koridoru kurduruyor.Rusya, Esad’ın yönetiminde kalacak Suriye topraklarında güçlü üsler kurma ve Ortadoğu’da söz sahibi olma savaşında. Kısacası, BOP’unIrakve Suriye ayağında yürütülen savaşta milyonlarca Müslüman hayatını kaybetti. Her iki ülke de, paramparça oldu.

Bize göre BOP projesinde sıra Türkiye’de de bir özerk Kürtkurdurulmasına geldi. Fakat Allah Türk milletini her halükarda koruyor. Allah, bu darbe girişiminde bulunanları, bugün bulunduğu noktalara getiren siyasi güç eliyle etkisiz hale getiriyor. Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında uydurma belgelerle ordunun Atatürkçü milliyetçi komutanlarını, siyasi iktidar desteğinde hapse attırıp ordudan uzaklaştıranlar, 15 Temmuz darbecileridir. Şimdi de aynı iktidar eliyle kendileri tasfiye edilmektedirler.

Bu kimsenin değil, yüce Allah’ın takdiridir ve Allah’ın tokadıdır. Inanın,  zamanı gelince kibire ve gurura mahkum olmuş her muktedir, mutlaka bu ilahi tokadı yiyecektir. Bu millet, her zaman demokratik yoldan istediği iktidarı seçme hakkına ve gücüne sahiptir. 15 Temmuzda her görüşte vatandaşımızın hem darbecilere ve hem siyasilere verdiği mesaj şudur: Biz demokrasiden ve parlamenter sistemden yanayız. Bunun için, iktidarın da, muhalefetin de bu durumu iyi değerlendirip, demokratik hayata ve parlamenter sisteme layık bir çalışma ile milletin kalkınmasına, birlik ve beraberliğinin güçlenmesine katkıda bulunmalıdırlar.

Allah Biz Bilan. Allah bizimledir. ” Milletimize büyük geçmiş olsun.

 

 

 

 

15 Temmuz Darbe Teşebbüsü

Türkiye 15 Temmuz 2106 saat 21’den itibaren sabaha kadar süren kapkara bir gece yaşadı.

TSK içinde bir cuntanın başlattığı darbe teşebbüsü bastırıldı.

Fakat bilanço ağır oldu. “161 şehit, 1440 yaralı ve 20 darbecinin öldüğü” kanlı çatışmalar, “6 bine yakın kişinin tutuklanması” ve hem de tarihimizde görülmemiş şekilde TBMM’nin TSK mensuplarınca bombalanmış olması gibi acıların yaşandığı kapkara bir gece idi.

Bu elim olaylar milletçe içimizi kanatmıştır. Ayrıca Türkiye’nin dış itibarını son derece olumsuz etkilemiştir.

Türk milletine ait silahların TBMM’ne, devletin önemli kurumlarına, Türk vatandaşlarına karşı kullanılması vahimdir. Ordumuz içindeki bir grubun darbe planlamasının TSK yönetimi ve istihbarat teşkilatları tarafından önceden öğrenilememiş olması da devletimizin zafiyetidir.

Devletin bu kadar zafiyeti ve darbenin bu kadar acemice yapılmış olması, darbe teşebbüsünün bir “mizansen” (yani bir tiyatro oyununun sahneye konulması) olduğu algısına yol açmıştır.

Polisimiz ile askerimizin, askerlerimizin birbirleri ile çatışmaları, polise teslim olan askerlerin çıplak ve yere uzatılmış haldeki fotoğrafları rencide edici idi. IŞİD usulü kafası kesilen askerin resmi de Türkiye’ye zarar vermiştir.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal yapısının darbeye karşı olması, iktidar ve muhalefeti ile tüm seçilmişlerin, medyanın ve milletin darbecilere destek vermemesi, demokrasiye sahip çıkmaları ile çok şükür ki darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı.

Hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşandığı, anayasa ve yasaların rafa kaldırılamadığı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin yürürlükte olduğu, yürütme ve yasama organlarının seçimle gelip, seçimle değiştiği, devletin bütün kurumlarının demokrasi kuralları içinde ahenkle çalıştığı, demokratik bir Türkiye istemeye devam edeceğiz. Bu ilkelerin hayata geçirildiği ülkelerde darbe olmaz, olamaz.

Darbelerin panzehiri milletin bu temel demokratik ilkelere, değerlere ve kendi iradesine sahip çıkmasındadır.

Bu kapkara gecenin aydınlık sabahlara başlangıç olması dileğiyle Milletimize geçmiş olsun diyoruz.

Not: Bu yazı darbe teşebbüsünün başlangıcından itibaren sadece 16 saat geçtikten sonra 16 Temmuzda yazılmıştır. Şimdi iki tam gün geçti. Yazının kalan bölümünü yeni bilgiler ışığında yazdım.

****************************************

Cemaatten FETÖ’ye

Gazeteci Ruşen Çakır‘ın ifadesiyle, “Cemaat, AKP ile ittifak yaptığı dönemde Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalarla TSK’da çok ciddi bir tasfiye yaptı ve kendisine bağlı subayların önünü hızlı ve ciddi bir biçimde açtı. Bu bağlamda 15 Temmuz darbe girişiminde AKP iktidarının vebali çoktur.”

Cemaatin HSYK ve yüksek Yargıda hakim hale gelmesi de bu ittifak döneminin eseri idi.

17/25 Aralık sürecinden sonra hükümet ile cemaat arasında ipler koptu. “İşbirliği” yerini karşılıklı savaşa bıraktı. Hükümet Fethullah Gülen cemaatinin devlet organizasyonlarından temizlenmesi için harekete geçti. Savcılar bir suç örgütü gibi çalıştığı gerekçesiyle cemaat hakkında Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) adıyla iddianameler hazırladı.

Fakat “silahlı terör örgütü” adı verilen bu yapılanmanın bugüne kadar silah kullandığı herhangi bir olay bulunmuyordu.

“Darbe teşebbüsü” başladığı andan itibaren Başbakan ve diğer yetkililer bu hareketin FETÖ veya diğer adıyla Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’nın bir kalkışması olduğunu vurguladılar.

Her ne kadar darbeye karışan kişilerin bu örgüt yapılanması içinde olduğuna, bu örgütün liderinden aldığı emir ve talimatla darbe yaptığına dair delil vasfında herhangi bir belge henüz medyaya yansımadı. Ama olaylar çok sıcak. Muhtemelen yetkililerin elinde bizim vakıf olmadığımız bilgiler olmalı ki bu kadar kesin konuşuyorlar.

Gözaltına alınan darbeciler arasında Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanının başyaverlerinin, en yakınındaki kişilerin; AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin Tümgeneral olan kardeşinin de olması “sızıntının” boyutunun bir göstergesi.

Hukuk açısından bakınca.. Adil bir yargılama için somut deliller ortaya konulabilirse bundan sonra cemaat -haklı olarak- “silahlı terör örgütü” olarak tanımlanabilecek. TBMM’ni bombalayan, kendi vatandaşına, polisine kurşun sıkan, bomba atan, bir düşman ülkeye helikopterle kaçıp sığınma isteyerek Türk askerinin şerefini yok eden aşağılık mahlûklarla aynı hiyerarşik yapıda yer alan herkes terör örgütü üyesi olarak cezalandırılabilecek.

Böyle olursa Fethullah Gülen’in iadesi,  cemaat mensuplarının suç örgütü üyesi olmak sebebiyle devletten tasfiyesi süreçleri süratlenebilecek.

Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Kerry, “FETÖ elebaşı Gülen’e” yönelik “Türk hükümetinden gelecek resmi kanıtları değerlendireceklerini” belirtti. “Bize kanıtlarınızı sunun. Bizim de bununla ilgili iadenin şartlarını karşılayacak sağlam yasal bir zemine ihtiyacımız var” dedi.

Çünkü yargılama kanaatlere değil, somut delillere dayanmak zorundadır. Eğer darbecilerin cemaatle bağı açısından yeterli ve inandırıcı somut deliller ortaya konulamazsa beklenen sağlam yasal zeminin olmadığını gösterir. Böyle olursa cemaat mensuplarının devlet organlarından tasfiyesi hareketi hukuksuz bulunabilecektir. Böyle bir hata gerçek suçluların da kamu vicdanında aklanmasına yol açabilir.

Cemaatin yargıdaki uzantılarıyla, hükümetin ortak operasyonu olan Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davalarındaki hukuksuzlukların benzerleri FETÖ dosyalarında tekrar edilirse sonuç önceki davalardaki gibi fiyasko olur.

Bu bakımdan suça gerçekten bulaşmış olanlar ile cemaat mensuplarıyla ahbaplık eden, çocuğunu cemaat kurs veya okullarında okutan, bunlara kurban parası, zekât veren insanları aynı kefeye koymak büyük hata olur.

Tanıdığım hâkim ve savcılar içinde özel sohbetlerimizde cemaatin adaletsizlik ve hukuksuzluklarını eleştiren, cemaat mensubu olmadığından emin olduğum bazılarının önce açığa sonra da gözaltına alındığını görüyorum.

Bu kişiler sadece kaliteli eğitim verildiği düşüncesiyle “çocuklarını cemaat okullarında okutmuş” diye veya “HSYK seçimlerinde hükümetin işaret ettiği listeye oy vermedi” diye bu ağır yaptırımlara muhatap oluyorsa kamu vicdanı bunu kaldırmaz.

Türkiye’deki bütün hâkim ve savcıların yüzde 23’ünü teşkil eden 2745 kişilik bir hâkim- savcının suçlanması bana çok abartılı geliyor.

Gerçekten bir paralel yapılanma içinde olup, bu yapının yöneticilerinden aldığı emir ve talimatla adalet sistemini zafiyete uğratanlar muhakkak ayıklanmalı ve tasfiye edilmelidir. Çünkü adalet ancak ve ancak bağımsız ve tarafsız hâkim ve savcılarla sağlanabilir. Resmi olmayan bir emir komuta zinciri içinde olan hâkim ve savcılar devletin temeli olan adaleti çökertir.

Bu ayıklamada gözetilecek kriter bana göre şudur: Hakim ve savcılar yaptıkları soruşturmalarda, kovuşturmalarda ve diğer yargılama işlemlerinde bir paralel yapının/ suç örgütünün etkisi altında kalmış mıdır?

Yalnızca hukuka ve vicdanına göre karar veren hâkim ve savcıların herhangi bir gruba sempati duyması, bazı arkadaşlıkları olması sebebiyle tasfiye edilmesi doğru olamaz.

*****************************************

Sorular

Ölen bunca insana, bombalama, çatışma ve ölümlere rağmen toplumun geniş kesimlerinde olayın bir tiyatro oyunu sahnelenmesine benzetildiğini görüyorum.

Bu tiyatro oyununu kimin sahneye koyduğu konusunda kafalar karışık. “Kaybetmek üzere kurgulanmış” bu tiyatroyu oynayan failin kimliği için kimisi Tayyip Erdoğan, kimisi “üst akıl”, kimisi “küresel çete” tanımlamaları yapıyor.

Her ne kadar tank üstünde tişörtle resim çektirip “Erdoğan’ı yedirmeyiz dedik, gördünüz mü yedirmedik” diye darbeyi önlediklerini sanan safdiller de var. Ama bir tiyatro olduğuna inananlar çoğunlukta gibi.

Bu görüşü “darbe teşebbüsündeki tuhaflıklar” destekliyor. Fakat bana göre öncelikli olarak cevabını aramamız gereken soru şudur:

Darbe “kaybetmek üzere kurgulandı” ise bu işin kazananı kim olacak?

Darbe yaptığını zanneden askerler ile darbe bastırdığını zanneden siviller oyunda ilk feda edilen piyonlar mıydı?

 

 

Macaristan’da Türk İzleri Prof. Dr. Orhan Gedikli ile Macaristan Seyahatini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Son yıllarda Türklerle ilişkileri dünya basınında çok konuşulan Macar kardeşlerimizi daha yakından tanımak, ilişkilerin derinliklerini araştırmak maksadıyla Macaristan seyahatiniz oldu. Asıl sorulara geçmeden önce sizin belirlemelerinize göre Macarların tarihine kısaca göz atabilir miyiz?

Prof. Dr. Orhan Gedikli: Macaristan, Türk tarihi açısından son derece önemli bir ülkedir. Geçmişlerini Hun Türklerine dayandıran Macarlar efsânelerinde 13. yüzyıldan itibaren Hun-Macar birlikteliğine vurgu yapmaktadırlar. Macar tarihinde Hunor – Magor efsanesinde(1) Hunların ve Macarların Hunor ve Magor kardeşlerden geldikleri anlatılmaktadır. Yani Macarlar Türk kökenli Turanî kavimlerdir.

M.S. 900-950 yıllarındaki Bizans kaynaklarında Macarlar için ‘Türkler’ ve Macaristan için de ‘Türkiye‘ ifâdesinin kullanılması boşuna değildir. Macar kabilelerini bir araya getirerek Macaristan’ı kuran Arpad(2) için Bizans kaynaklarının Türklerin Büyük Prensi ifadesini kullanması da, Macarların Türk Boyları olduğunun göstergesidir. Macaristan’ın tarihi, göçebe Macar kabilelerinin Arpad’ın önderliğinde Asya’dan 896 yılında Karpatya(3) bölgesine gelmeleri ve burada yaşamakta olan Keltler(4), Romenler, Slavlar, Hunlar ve Avarlarla yapılan uzun savaşlar sonucunda bölgeyi ele geçirmeleri ile başlamıştır.

Bugün Macar dilindeki bazı kelimeler ile Türkiye Türkçesindeki bazı kelimelerin aynı olması (Bizde ‘Kapı’ Macarcada ‘Kapu’ kelimesinde olduğu gibi) Macar dilinin Ural Altay dil gurubu ailesine ait olduğunun bir göstergesidir. Bugün geçmişlerinin bilincinde olan Macarlar 2014 yılının Ağustos ayında 14. Turan Şenliklerini düzenleyecek düzeyde Türklük bilincine ulaşmışlardır. Böylece Turancılığın kötü ve kaçılacak bir durum olmadığını dünyaya ve Türkiye’yi idare edenlere tekrar göstermişlerdir.

Çetinoğlu: Macaristan’ın hangi şehirlerini gezdiniz?

Prof. Gedikli: Macaristan seyahatimiz Zigetvar, Peç, Mohaç, Budapeşte, Estergon, Vişegrad, Sentedre ve Bugaç şehirlerini kapsayacak şekilde düzenlendi.

Çetinoğlu: Bu şehirlerin seçilmesinin özel bir sebebi olmalı…

Prof. Gedikli: Özellikle bu şehirlerin seçilmesi Osmanlı Türk mimarî eserlerinin daha çok buralarda olmasından kaynaklanmaktadır. Bir diğer özellik ise Tuna boyu beş önemli kalenin bu bölgede bulunmasıdır.

Çetinoğlu: Macaristan’daki Türk eserlerinden de söz eder misiniz?

Prof. Gedikli: Macar tarihçi Lajos Fekete’ye göre 1526-1686 yılları arasında Osmanlı Türkleri Macaristan’da pek çok eser yapmışlardır. Bu eserlerden sadece Camileri sayarsak şehirlere göre; Budapeşte’de 81, Eğri’de 47, Eszek’de 44, Peç’de 17, Zigetvar’da 17, Koppan’da 15, Siklos’ta 13 ve Çanad’da 13 cami inşa edilmiştir. Cami dışında pek çok medrese, çeşme, kuyu, havuz, kaplıca, hamam, köprü, kervansaray, hastane, bimarhane(5), misafirhane, saray, konak, tekke, ribat(6), zaviye,(7) çarşı, namazgâh, asitane(8), kale, hisar, sarnıç, kütüphane, liman, fener ve tersane yapılmıştır. Bunların pek çoğu Macaristan’ı Türklerden alan Almanlar tarafından yıkılmıştır.

Çetinoğlu: Zigetvar hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Gedikli: İlk durağımız Zigetvar şehri idi. Burasının Trabzon ile kardeş şehir olması ve Trabzonlu olmam sebebiyle farklı duygular içerisindeydim.

Zigetvar Hırvatistan sınırına 20 km yakınlıkta ve Macaristan’ın en güneybatıdaki şehridir. Şehirde ilk olarak Zigetvar Kalesi’ni gezdik. Bu kalenin fethi, Kanuni’nin son seferinde gerçekleşti. Kanuni, sefere çıkamayacak kadar hastadır. Ancak ‘Asker, sultanını başında görmek ister‘ diyerek Zigetvar’a tahtırevan üzerinde gider. Kuşatma zorlu geçer. Tam 39 gün devam eder. Maalesef kalenin fethini o muhteşem sultan göremez. Kalenin fethinden 2 gün önce Hakk’ın rahmetine kavuşur. Ölümü, moralleri bozulmasın diye askerlerden saklanır. Kale alındıktan sonra vefat ettiği duyurulur. Kanuni’nin iç organları Zigetvar’da otağın olduğu yere gömülür. Daha sonra oğlu Sultan İkinci Selim Han buraya bir türbe yaptırır. Bölgenin adı bu sebeple ‘Türbeki‘ olarak anılmaktadır. Macaristan bizden çıktıktan sonra bu türbe yerine küçük bir kilise inşa edilmiştir.

Çetinoğlu: Zigetvar Kalesi’ni anlatır mısınız?

Prof. Gedikli: Zigetvar Kalesi ovada kurulmuş bir kale. Kale surlarını dolanıyor ve Macarların millî kahramanı ve son kale komutanı Zrinyi Miklos’un heykelinin bulunduğu bölgede savaş hakkında rehberden bazı bilgiler alıyoruz.

Zrinyi Miglos ve 2500 civarındaki askeriyle kaleyi uzun süre Türklere teslim etmemiş ve yapılacak bir şey kalmadığını anlayınca da son bir yarma hareketini girişmişler askerleri ile birlikte Zigetvar Kalesi önünde hepsi hayatlarını kaybetmişler. Kahraman bir komutanmış.

Kale içinde Osmanlı döneminden bu güne ulaşabilen ve günümüzde müze olarak kullanılan Sultan Süleyman Camisi bütün ihtişamı ile âdeta Zigetvar’a Türk mührünü vuruyor. Cami her ne kadar müze olsa da içinde namaz kılınmasına müsaade ediliyor. Zâten müze, Caminin arka kısmına sonradan ilave edilen bölümdür.

Rehberimiz, Caminin demirden yapılmış kapısının orijinal olduğunu söyledi. Ayrıca duvarlarda orijinal olan bölümler sıvanmadan duruyorlar. Ekibimizle birlikte camide bir öğle namazı kılarak başta Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere bütün şehitlerimiz için dualar ettik.

Ayrıca kalenin bugünkü surlarının ve depolarının çoğunluğunun da Türk eseri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü kale uzun süre savunulduğu için alındığında büyük oranda tahrip olmuştu. Bütün surlar ve kale içi yapıları Osmanlı tarafından restore edilmiş ve yeni ilaveler yapılmıştır.

Kaleden sonra tam karşısında bulunan ve Trabzon ile kardeş şehir olan Zigetvar’ı dolaşıyor ve akabinde şehir içindeki Ali Paşa Camisi görüyoruz. Burası da şimdi kilisedir. Zigetvar caddeleri, evleri, Türk kahvesi yapan kahvehaneleri, devlet binaları ile çok güzel ve ter temiz bir şehir. Eğer vaktiniz varsa Zigetvar’da bir kahve molası vermenizi ve Török Kavezo’da bir kahve içmenizi tavsiye ederim.

Çetinoğlu: Türk-Macar dostluğuna işâret eden bir şeyler var mı?

Prof. Gedikli: Zigetvar Macar-Türk Dostluk Parkı var. Bu park 1994 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın 500. doğum yıldönümü dolayısıyla inşa edilmiş. Dostluk parkının hemen girişinde sağ tarafta bir çeşme görüyoruz.

Parka gelenleri Zigetvar kale komutanı Zrinyi Miklos ve Kanuni Sultan Süleyman’ın heykelleri karşılıyor. Büstlerin altında her iki kahraman komutanın doğum ve ölüm tarihleri ve yerleri yazılıyor.

Büstlerin hemen arkasında ise Kanuni Sultan Süleyman’ın temsili mezarı bulunuyor. Kanuni’nin mezarı başında dualar okuyoruz.

Kanuni’nin son nefesini verdiği otağının önündeyiz. Dostluk Parkı’ndan Kanuni’nin Zigetvar seferinde otağının bulunduğu ve bugün Süleyman Köyü olarak anılan bölgeye geçiyoruz.

Türkler Macaristan’a gelen turistler içinde en büyük guruplardan birini oluşturuyor.

Buranın çevre düzenlemesi çok önemlidir. Macaristan’ın Ankara Büyükelçisinden bu bölgenin çevre düzenlenmesinin yapılmasını talep ediyorum. Çünkü burası bizim ve Macar kardeşlerimizin ortak kültür mirasıdır.

Çetinoğlu: Zigetvar turunuz böylece tamamlanmış olmalı…

Prof. Gedikli: Evet! Birinci günün yorgunluğu içinde arabamızdaki yerlerimizi alıyor ve 2010 yılında İstanbul ile birlikte Avrupa kültür başşehri ilan edilen Peç şehrine doğru yola koyuluyoruz. Peç ve Zigetvar şehirleri Osmanlı Türk tarihi açısından son derece önem arz ederler. Atalarımız Macaristan’da toplam 724 eser bırakmışlar. Balkanların her tarafında olduğu gibi burada da maalesef çoğu yıkılmıştır. Ayakta kalabilen 30 civarındaki mimarî eserimizin büyük çoğunluğu İstanbul ile birlikte 2010 da kültür başkenti seçilen Peç ve Zigetvar’dadır. Bu sebeple gezimizin en önemli alanlarından birisi de Peç oluyor.

Zigetvar ile Peç arasındaki 50 kilometrelik yolu hızlı bir şekilde alarak Peç şehrinin akşam görüntüleri ile baş başa kalıyoruz. Burası her şeyi ile harika bir şehir. Demek ki 2010 da Avrupa’dan gelen paraları iç etmemişler, ceplerine indirmemişler ve şehrin güzelleşmesi için harcamışlar. Gece 22-24 arası olmasına rağmen Peç şehir merkezi kalabalık ve hareketli idi. Her taraf açık, şehir çok güzel aydınlatılmış, sokaklar tertemiz, bir tane dilenci görmek mümkün değil. Evler genellikle iki katlı ve eski mimarî tarzı korunmuş durumda.

Çetinoğlu: Türk izi olarak Peç’te neler var?

Prof. Gedikli: Gazi Kasım Paşa Camisi, Peç’in kalbi olan şehir meydanıdır. Bizde hem meydanı ve hem de tamamen Osmanlı eseri olan bu caminin gece görünümlerini tespit etmek için doğruca Szechanyi Meydanı’na gidiyoruz. Gazi Kasım Paşa Camisi şimdi kiliseye çevrilmiş durumda ve minaresi de yıkılmış. Caminin tepesine de hilal yerine haç konulmuş. Bunları gördükten sonra içimiz buruk şekilde bir alt sokaktan otelimize dönüyoruz.

Ertesi gün tekrar Peç sokaklarındayız. Tam şehir meydanına geliyor ve resimler çekmeye başladığımızda yağmur da başlıyor. Yağmur altında gezimize devam ediyoruz. Avrupa’yı gezmeyi düşünenlere tavsiyem yanınızdan yağmurluk ve şemsiyenizi eksik etmeyin. Çünkü yağmurun ne zaman yağacağı hiç belli olmaz. Hızlı bir şekilde meydanı ve Gazi Kasım Paşa Camisini görüyoruz. Cami restorasyon halinde olduğu için içine giremiyoruz.

Buradan Yakovalı Hasan Paşa Camisini görmeye gidiyoruz. Yolumuz üzerinde Peç şehrindeki en Büyük Katedrali de görüyoruz. Restorasyon çalışmaları yapılan bir Türk hamamını görüyor ve Yakovalı Hasan Paşa Camisine geçiyoruz. Bu cami de şimdi müze olarak kullanılıyor. Müze saat 10 da açıldığı için onun da içini pencereden görebiliyoruz. Ancak caminin içinde namaz kılınmasına da müsaade ediliyormuş. Cuma namazı bir Boşnak imam tarafından kıldırılıyormuş.

‘Macaristan ile dostluk köprüleri pekiştirilerek her şehrinde bir camimizin devamlı ibâdete açık olmaları sağlanmalıdır.’ Diye düşünüyorum.

Açıklamalar:

(1)Hunor Magor Efsânesi: Ural/Altay ve Macar mitolojilerinde adı geçen ve kardeş olan hakanlardır. Hunların ve Macarların atası olarak kabul edilirler. Hunor, Hun kolunu, Magor ise Macar kolunu temsil eder. Bâzı görüşlere göre İskit (Saka) kökenlidir.

(2)Arpad Hânedânı: Orta Avrupa’da kurulan Macar Krallığı’nın ilk hanedanlığıdır. 896 – 1301 yılları arasında hüküm sürmüştür.

(3)Karpatya: Karpat Dağları Doğu Avrupa’da bir dağ silsilesi.Viyana yakınlarında Bratislava’da başlayıp kuzeydoğuya doğru bir yay biçiminde uzanarak Polonya’nın güneyinden ve Ukrayna’nın güneybatı kesiminden geçip güneydoğuya,Romanya topraklarında Sarat yakınlarında batıya kıvrılır ve Tuna üzerinde Demirkapı denilen bölgede son bulur.Macaristan’ı çok geniş ve açıktan çevreleyen bir yay biçimindedir.

(4)Keltler: İlkçağ döneminde yaşayan Avrupa kavimlerinin bir bölümüdür. Demir Çağında Britanya ve İrlanda’nın sakinlerini Keltler oluşturuyordu. Savaşçı ve avcı oldukları kadar mükemmel çiftçiydiler.

(5)Bimarhâne: ‘Bimar’, hasta demektir. Osmanlılarda hastaneler; bimaristan, bimarhane, şifahane, darüşşifa gibi isimlerle anılırdı. Zaman içerisinde anlam kayması neticesinde ‘tımarhane’ gibi sadece akıl hastalarının tedâvi edildiği yer anlamını kazandığı kabul edilmektedir.

(6)Ribat: İslâm devletlerinde sınır boylarında başlangıçta gözcülük sonra da askerî daha sonra da hem askerî hem de tasavvufî maksatlarla kullanılan binalar. Adını Kur’an-ı Kerim’den almıştır.

(7)Zâviye: ‘Tekke’ olarak da anılır. Bir şeyhin yönetiminde tasavvuf eğitiminin verildiği mekândır.

89)Asitâne: Büyük tekkeler hakkında kullanılan bir tabirdir. Dergâh anlamında kullanılır. Büyük Mevlevîhâneler de asitâne olarak anılır. Bu mekânlarda tasavvufî ve İslami bilgiler verilir.

Prof. Dr. ORHAN GEDİKLİ:

1973 yılında girdiği Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini 1979 yılında bitirdi. Karadeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalında ihtisasını tamamladı ve 1988 yılında KBB Hastalıkları Uzmanı oldu. Isparta Devlet Hastanesinde 6 yıl KBB Hastalıkları Uzmanı olarak çalıştı. 1994 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalında Yardımcı Doçent ve 1996 yılında da aynı Üniversite’de Doçent oldu.

 

1997 yılında Bezm-i Âlem Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesine tâyin edildi. Uzun süre bu hastanenin İkinci KBB Kliniği Şefliğini yürüttü. Vakıf Gureba Hastanesi’nin özel bir üniversiteye dönüşmesi sebebiyle oradan ayrıldı. 2009 yılında Profesör oldu. Halen aktif hekimliğe İstanbul’da serbest olarak devam etmektedir.

 

Meslek hayatı boyunca KBB Hastalıklarının Rinoloji (Burun ve Paranazal Sinüs Hastalıkları) alanına ağırlık verdi. Özellikle Estetik ve Fonksiyonel Burun Cerrahisine yöneldi. Burun Estetik Dünyada burun estetiği alanında iyi olan hemen herkesin kurslarına katılarak onarın deneyim ve tecrübelerinden yararlanma imkânı oldu. Dr. Gedikli burun estetik ameliyatları konusunda millî ve milletlerarası toplantı, panel ve konferansların pek çoğunda konuşmacı, panelist ve eğitimci olarak görev aldı. Ayrıca TKBBV Eğitici kitaplar serisinden Septo-Rinoplastilerisimli kitabınTip Plasti bölümünü yazdı ve burada tamamen kendi olgularından oluşan tecrübelerini aktardı.

 

Dr. Gedikli Kepçe Kulak Anomalilerini düzeltme ameliyatı (Otoplasti) konusunda da tecrübe sahibidir. KBB Uzmanları arasında bu konuya ilk girenlerden ve bu konuda toplantılarda ilk eğitim kursları verenlerden birisidir.

Ayrıca Baş Boyun Tümörlerinin Rekonstrüktif Cerrahisi (Yeniden yapılandırma) konusunda da uzmandır.

Rinoloji’nin başka bir alanı olan Paranazal Sinüs Hastalıkları, Sinüzitler ve bunlara yönelik medikal ve cerrahi tedaviler konusunda çalışmalara da ağırlık veren Dr. Gedikli özellikle Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) alanında yurt içi ve yurtdışında bu işin öncülerinin yanında uzun süre eğitim aldı.

 

Burun Alerjisi (Alerjik Rinit) ve İmmünoterapi (Aşı Tedavisi) Dr. Gedikli’nin ilgi alanları arasındadır. Bu konuda yayınlanmış makaleleri ve yazılmış kitap bölümleri vardır. Alerjik burun ve tedavi seçenekleri konulu pratisyen ve uzman hekimlerin eğitimine yönelik pek çok konferanslar verdi ve panellerde panelist olarak görev aldı. Alerjik Rinit Tedavisinde İmmünoterapi (Aşı tedavisi) konusunda tecrübesi vardır.

 

Dr. Gedikli KBB Uzmanları arasında Tiroit Cerrahisini (Guatr Cerrahisi) ilk yapanlardan birisidir.

 

Dr. Gedikli yukarıda vurgulanan cerrahiler dışında Orta kulak Cerrahileri (Kolesteatom Cerrahisi), Timpanoplasti (İşitme cerrahisi), Gırtlak Kanseri Ameliyatları, Horlama ve Uyku Apnesi Cerrahileri ve ThermalWelding yöntemi ile kansız Tonsillektomi gibi güçlendirilmiş aletlerle bademcik cerrahiler konusunda da uzmandır.

 

Dr. Gedikli sahibi ve editörlüğünü yaptığı KBB Klinikleri Dergisi uzun süre yayınlandı ve bu alanda önemli bir açığı doldurdu. Bunun yanında KBB ve Baş Boyun Cerrahisi alanında yayınlanan dergilerin ilmî yayın kurullarında görev almaktadır. Türk Tabipler Birliği, KBB ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği,  TKBB Vakfı, Fasiyal Plastik Cerrahi Derneği ve Avrupa Rinoloji Derneği gibi pek çok millî ve milletlerarası derneklerin üyesidir.

 

 

 

 

Yunus Emre’nin Hayatı ve Hayata Bakışı (9)

Aziz Millet! Bilirsiniz yapmak zor, yıkmak kolaydır. İki yüz yılı aşkın bir sürede gerçekleşen ve devam eden birlik ve beraberliğimizin kıymetini bilelim. Ve irtibatsız ittihat olmaz deyip, birbirimizle daha çok kaynaşalım. Koca Yunus’un dediği gibi “Sevelim sevilelim.” Oluştaki kardeşliğimizi bozarak, düşmanı sevindirmeyelim. Allah’ı da karşımıza almayalım. Çünkü bizzat Allah “Mü’minler kardeştir.” diyor.

Birbirimize karşı eksiklerimiz, noksanlarımız olabilir. Bunlar arızî / geçicidir. Giderilir. Ama hiçbir şey, hiçbir sebep kardeşliğimizi, oluştaki bütünlüğümüzü bozmak için sebep olamaz, ileri sürülemez.

Aziz Milletim! Bizler doğusuyla, batısıyla, güneyiyle, kuzeyiyle yekvücutuz. Şu karışık hâdisât dalgaları içinde aynı gemideyiz. Ya hep beraber yaşarız, ya hep beraber batarız. Ortası yok bunun. Fakat ümitsizliğe mahal yok.

İnşallah on asırdır birlikte yol aldığımız, hâdisat dalgalarını arşınladığımız bu vatan gemisinde yine Kıyamete kadar yol alacak, kader birliği edeceğiz.

Benim buna inancım tamdır. Bu devlet ve bu milletsiz bir dünya düşünemiyorum. İşte dünyanın kıyameti asıl o zamandır diyor ve bu inancıma şu beyti şahit olarak gösteriyorum:

“Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hattâ

Çekmez kürenin sırtı bu tabut-u cesîmi.”

(Mithat Cemal Kuntay)

Fakat Aziz Milletim! Bu iş, bu kadar kolay değil. Şarta bağlı. “Nedir bu şart?” derseniz, hepimiz biliriz ki, Hz. Ömer, Aşere-i Mübeşşere’den; yâni Cennet’le müjdelenmiş on kişiden biridir. Buna rağmen tâat ve ibadette devam üzredir! Derler ki:

“Ya Ömer! Sen ki Cennetliksin. Kendini bu kadar niçin harab ediyor, ibadet üstüne ibadet ediyorsun?” Hz. Ömer:

“Ömer namaz kılmazsa, yine Cennetlik mi?” diye sorunca, susarlar.

Evet Hz. Ömer Cennetliktir ama şarta bağlı. Cennetlik hâlini devam ettirmeye. Aynen onun gibi, vatanın ber-devam oluş keyfiyeti de şarta bağlı. Bizlerin birlik ve dirliğine. İrtibat ve ittihadına.

Zaten birlik ve beraberliğimizin kıymetini bildiğimizi on asırlık beraberliğimizle te’yid edip doğrulamışız. Bundan dolayı aynı birlik şuuru içinde olduğumuzdan asla şüphe etmiyoruz.

Fakat her zaman olduğu gibi, yine birlik ve beraberliğimizin düşmanları var ve pusudalar! Aman fırsat vermiyelim.

Unutmayalım ki, bizim milliyetimizin ruhu İslâmiyettir. Bedeni ise Türkler ve tüm unsurlardan meydana gelen Türkleşmiş olan millet fertleridir. Yani bedenlerimiz İslamiyet ruhunu barındıran Kalenin taşları gibidir.

Kısaca bizler Yavuzların ve İdris-i Bitlisîlerin torunlarıyız. Elbette onların birlik ve dirlik şuurlarının vârisleri ve yürütücüleriyiz.

Aziz Milletim! Beni bu tarz yazmaya iten husus; Koca Yunus’un mânevî şahsıdır. Çünkü Yunus Emre, birlik ve beraberlik için cuş u huruşa gelmiş bir İslâm şâiridir. Ömrünü, milletin dünyevî ve uhrevî saadetini kazanması uğrunda, vatanın her tarafını gezmiş. Birlik, dirlik ve sevgi tohumlarını, her tarafa ekmiştir.

İşte bu şekil yazmam, O’nu memnun etmek içindir. Biliyoruz ki o mânen aramızda. Zaten ölümsüz fikirleriyle içimizde dipdiri yaşıyor.

Evet Aziz Halkım! Yunustaki kardeşlik mefhumuna temas etmek isteyişimdir ki, beni bu tarz yazmaya sevketti. Siz, söyleyene değil, söyletene bakın!

Bu şekil yazmamın diğer bir sebebi de sizsiniz. Çünkü hatibi konuşturan muhataptır. Nitekim Mevlânâ diyor ki: “Dinleyicinin (veya okuyanın) ihlâs ve samimiyeti nispetinde Allah; konuşana (veya yazana) ilham eder.”

Bu bakımdan siz okurlarıma ne kadar teşekkür etsem azdır.