16.9 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 726

A’mâk-ı hayâl

0

A’mâk, ‘derinlikler‘ demektir. Arapça isimdir. (Â’mâk-i zemin: yerin derinlikleri) Bu durumda A’mâk- Hayâl terkibini, günümüz Türkçesi ile; ‘hayâlin derinlikleri‘ olarak ifâde etmek mümkündür.

Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin en çok okunan mühim eseridir. Tasavvufî ve felsefî mevzuların ele alındığı kitap, masal ve hikâye karışımı üslûpla, semboller ve remizler kullanılarak kaleme alınmıştır.  Eserin ana fikri; Osmanlı Devleti’nde Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu ile başlayan batılılaşma hareketleri ile toplumda görülen değişimlere hızla ayak uydurup millî-mânevî değerlerinden uzaklaşanlarla mücâdele etmek, onlara doğru yolu göstermektir.

Ahmed Hilmi Efendi, iyi bir Müslüman, sağlam bir Türkçüdür. Materyalist görüşlere muhaliftir. Eserinde ruh ve kâinatın sırlarını, yaratılışın gayesini araştırır ve bu sırlarla saâdete ulaşılacağını belirtir. Yazara göre kâinatta olup bitenleri anlamak ve hâdiseleri doğru değerlendirmek için vahdet-i vücud kavramını iyi bilmek lâzımdır.

Ahmed Hilmi, muhayyilesi zengin, tasavvuf ve felsefe ilmine vâkıf, Türkçeye hâkim, ifâde gücü yüksek bir muharrirdir. Bu hususiyetleri, eserinin çok ve kolay okunmasını sağlıyor.

A’mâk-ı Hayâl, iki bölümden meydana geliyor: ‘Râci’nin Hâtıraları‘ ve ‘Manisa Tımarhânesi.’

Eserin iki ana kahramanı vardır: Râci ve Aynalı Baba.

Râci, Müslüman bir anne tarafından iyi yetiştirilmiş, inancı kuvvetli bir gençtir. İyi bir tahsil görmüştür. Tahsil hayatından sonra da okumaya devam etmiş fakat yanlış tercihleri sebebiyle, kendinden ve inancından şüphe eder hâle düşmüştür. Daldığı düşünceler O’na cehennem hayatı yaşatır.  Aslî hüviyetine dönmek için çeşitli muhitlere girip çıkar. Kâh müsbet ilimlerle alakalı âlimlerle görüşür, kâh mistik ve felsefî çevrelerle hemhal olur. Fakat tatmin edici neticeye ulaşamaz. Bu ruh hâliyle bir gün mezarlıkta karşılaştığı Aynalı Baba’nın tesir alanına giriverir.

Aynalı Baba, şehrin mezarlığındaki kulübede yaşayan, ney üfleyip gazeller söyleyen cerbezeli bir şahsiyettir. Râci, ruh ve madde âlemi hakkında âlimlerden alamadığı mâlumâtı,  O’ndan öğrenmeye çalışır. Aynalı Baba ney üflerken hayâlî yolculuklara çıkar. Bu yolculukların her biri birer hikâye veya masal şeklindedir ve hepsi tasavvufun, bilhassa Vahdet-i Vücûd inancının bir yönünü anlatır. Bu hikâyelerin kurgusu çok çeşitlidir; antik dinlerin öğelerinden mistik düşüncelere kadar birçok farklı kavramı barındırır.

Yolculuklarda kimler ve neler yoktur ki…  İmam-ı Gazzalî, Buda inancının kurucusu Gotama Şakyamuni, Zerdüşt, Mahfel-i Âzam, Devr-i Dâim Şehri, Sâha-i Azâmet ve diğerleri…

Bu yolculuklar sırasında arzularına hâkim olamadığı için Nirvana’dan geri çevrilir.

Sonunda Râci, daha önce Aynalı Baba’nın da bir müddet kaldığı Manisa Tımarhânesi’ne düşer.

En sonunda…

En sonunda ne olduğunu kitabı okuyanlar öğrenecekler. Okuduklarına da öğrendiklerine de pişman olmayacaklar.

Bölüm sonlarındaki açıklamalı yorumlar, denilebilir ki asıl metinden daha mühimdir. Bu bölümlerde Brahmanizm, Zerdüştlük, Budizm gibi inanç sistemlerinin, Şâzeliye tarikatının hususiyetleri hakkında etraflı bilgiler veriliyor. Daha geniş mâlûmata ulaşmak isteyenler için; isimleri, yazarları, basım yeri ve yılı ile yayınevi ismi zikredilmek suretiyle, kitaplar tavsiye ediliyor. Metinde yer alan bölümlerde yazılanların Kur’an âyetleriyle bağlantıları belirtiliyor.

O yorumlardan tadımlık bir bölüm:

Dünyada canlıların ve son olarak insanın yaratılışı, tasavvufî irfan ile modern bilimin verilerinin terkibine dayalı olarak anlatılmıştır. Milyonlarca canlının bedeninde hapsolan Râci, varlığın (vücudun) tecellisini temsil eder. Bu, anlatımın tasavvufla ilgili bir yönüdür. İlk olarak yaratılan canlıların milyonlarca yıl devam eden değişimi neticesinde farklı türde canlıların meydana gelmesi ise evrim teorisiyle ilgilidir. Metinde insanın yaratılışı dolayısıyla yer verilen şiirlerde insanın önemi, mâhiyeti tasavvufa göre anlatılmış ve insanın zübde-i âlem, yâni kâinatın özü, küçük bir kâinat oluşu vurgulanmıştır. Bütün zerrelerin, canlıların insana secde edişi, Kur’ân-ı Kerim’de Hazret-i Âdem kıssasında geçen, meleklerin Hazret-i Âdem’e (a.s.) secde etmesi hâdisesinin bir yorumudur. Şeytan’ın insan nefsindeki gurur olarak nitelendirilmesi de böyledir. Fakat bundan yazarın, melekleri ve şeytanı reddettiği şeklinde bir sonuca varmak doğru olmaz. Yazarın genel olarak sergilediği tutumun niteliği buna mânidir. Sembolik anlatımda, sembolün mânâsının, sembolün kendisini reddetmeyi gerektirmediğini hatırlamak gerekir. Yeryüzündeki zerrelerin, varlıkların melekleri, gururun şeytanı temsil etmesi, meleklerin ve şeytanın hârici bir varlığı olmadığı anlamına gelmez

 

Yavan piyasa romanları sebebiyle kendisini okumaktan tecrit eden okuyucuya yalnızca edebiyat zevkini tattırdığı için değil, ciddî bir mesajı ve tebliği olan, göze de hitâbeden bir kitap sunduğu için yayınevi de gönülden tebrikleri hak ediyor.

100 yıl öncesine ait Türkçenin hatâsız olarak sayfalara ve satırlara intikal ettirilmesinde emeği geçen musahhihin de okuyucudan teşekkür alacağı olduğu muhakkaktır.

KAKNÜS YAYINEVİ: Merkez: Mimar Sinan Mahallesi, Selami Ali Efendi Caddesi Nu: 5 Üsküdar, İstanbul. Telefon: 0.216-429 59 74 Belgegeçer: 0.216-334 61 48 . Bilakis onların varlığını güçlü bir şekilde vurgular. İnsan böylece kendi nefsinde ve yeryüzünde, meleklerin ve şeytanın varlığını somut olarak hissetme ve düşünme imkânı bulur.

Aşağıdaki açıklama da dikkate değerdir:

Alıntıda yeralan ibâre, Bahâuddin Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin, Evrâd-ı Bahâiyye veya Evrâd-ı Kudsiyye olarak bilinen eserinde yer almakla birlikte birçok tasavvufî eserde de geçer. Nakşibend Hazretleri, Nakşî kaynaklarına göre seyyiddir. Dolayısıyla, Hazret-i Seyyid’in, Nakşibend Hazretleri olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu isim Nakşibend Hazretleri için yaygın olarak kullanılan bir isim olmadığından, burada, söz konusu ibâreye eserinde yer vermiş olan başka bir sûfînin kastedilmiş olması da ihtimal dâhilindedir.’

*   *   *

Kaknüs Yayınları’nın, 2014 yılında 23,7 X 27 santim ölçülerinde sert kapaklı cilt içerisinde 192 sayfalık kitabını yayına hazırlayan Ali Yıldız’ın titiz araştırmalara istinat ettirilen bilgileri, eseri okunmaya değer hâle getiriyor.  Mahmoud Farshchian tarafından çizilen desenlerle, Muhammed Nur Anbarlı’nın Grafik Tasarım ve Uygulama çalışması ile A’mâk-ı Hayâl, âdeta bir sanat eseri hâline gelmiş.

100 yıl önce yazılmış esere, kolay anlaşılabilirlik özelliği kazandırmak için ‘günümüz Türkçesi’ne çevirmek yerine, o günün Türkçesi ile yayınlanmış olması ayrıca takdire şâyan bir tercihtir. Hiçbir mâhir mütercim (!?), Ahmed Hilmi’nin üslûbundaki ihtişamı okuyucuya intikal ettiremezdi.                         Dağıtım: Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han, Daire: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-520 49 27 Belgegeçer: 0.212-520 49 28 e-posta: satis@kaknus.com.tr www.kaknus.com.tr

ŞEHBENDERZÂDE FİLİBELİ AHMED HİLMİ:

Günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Filibe’de doğdu. Doğum tarihi kayıtlara intikal etmemiştir. Babası Şehbender (Konsolos) idi. Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’ni bitirince Posta ve Telgraf Nezâreti’nde, ardından Düyûn-ı Umûmiyye Nezâreti’nde çalıştı. (1890). Vazifeli olarak gittiği Beyrut’ta Jön Türklerle temas kurduğu için İstanbul’a döndüğünde tevkif edilerek Fîzan’a sürüldü (1901). Sürgünde iken tasavvufa alaka duydu. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra döndüğü İstanbul’da bir süre Dârülfünun’da felsefe müderrisliği (profesörlüğü) yaptı. Yayınlamaya başladığı gazete kapanınca İkdam, Şehbâl Yeni Tasvîr-i Efkâr ve Sırât-ı Müstakim gibi gazete ve dergilerde siyasî ve felsefî yazılar yazdı. 1910’da haftalık Hikmet’i çıkarmaya başladı,  Hikmet Matbaa-i İslâmiyye adı ile matbaa kurdu. Dergi ve gazeteleri sık sık kapatıldı. Mücadeleden yılmayıp tenkidlere devam edince matbaası kapatılarak önce Kastamonu’ya, ardından Bursa’ya sürüldü. Bir süre sonra aftan faydalanıp İstanbul’a döndü. 1914’te âniden vefat etti. İddiaya göre Masonlar tarafından zehirlendi.

Yazılarında batı taklitçiliğine karşı çıkmış, özellikle Tanzimat’la başlayan modernleşme hareketinin klasik Osmanlı-İslâm kültür ve kumrularıyla nasıl uyuşmasının gerektiği üzerinde durmuş, İslâm felsefesiyle batı felsefesi arasında uzlaşma yolları aramıştır.

Senûsîler ve On Üçüncü Asrın En Büyük Mütefekkir-i İslâmîsi Seyyid Muhammed es-Senûsî, Müslümanlar Dinleyiniz, Târîh-i İslâm, İlm-i Ahvâl-i Rûh, Allah’ı İnkâr Mümkün müdür?, Yirminci Asırda Âlem-i İslâm ve Avrupa, Müslümanlara Rehher-i Siyâset ve A’mâk-ı Hayâl başta olmak üzere  25 adet kitap yazıp yayınladı.

DERKENAR:

 

IŞIKLAR İÇİNDE Mİ YATALIM, NUR İÇİNDE Mİ?

‘Nur içinde yatmak’ çok eski deyimlerimizden. ‘Allah rahmet etsin, Allah öte âlemde mükâfatını versin’ mânasına vefat eden iyi insanlar için söylenir. ‘Nur’ elbette, ışık aydınlık demek. Parlaklık anlamı da var. Ayrıca Allah’ın güzel isimlerinden. Kur’an’ın 24. sûresi bu adı taşıyor.

Işık kelimesi manevî bir aydınlanma anlamında kullanılır mı? ‘Ben yaptım oldu‘ kabilinden olabilir. ‘Işıklar içinde yatmak…‘  Öztürkçecilik illetinin deyimlere dahi musallat olduğunun örneklerinden… Nur içinde yatmanın dinî-mânevî arkaplanından rahatsız olanlar, deyimi böylece laikleştirmişler.

Bir kabir fazla aydınlık olmayabilir ama orada gömülü olanın nur içinde yatmadığı anlamına gelmez. Bir mezarı da günün teknik imkânları ile parlak ışıklar vererek aydınlatabilirsiniz, fakat bu ölünün nur içinde yatması için yetmez!

(D. MEHMET DOĞAN. Derin Tarih Dergisi. Sayı: 44, Sayfa: 18)

 

KUŞBAKIŞI

Anadolu’da Bulunan Türkçe Yazılmış İlk Metinlerden YENİ BİR KEŞİF

Yeni bir keşif olarak, üzerinde teferruatlı incelemelerin devam ettiği Arapça yazma eser bulunmuştur. Eserde dikkat çekici olarak, hem doğu Türkçesi hem de batı Türkçesi özelliklerinin bir arada bulunduğu ‘karışık dilli’ Türkçe metinler tesbit edilmiştir. Söz konusu metinler, ait olduğu tarihî dönem ve dil gelişimi bakımından Türk dili târihini aydınlatacak mühim bilgiler ihtiva etmektedir.

Eser üzerinde yapılan ilk incelemeler neticesinde, dil özellikleri ile Türk dili ve edebiyatının târihi ve kaynak araştırmaları açısından mevcut bilgileri genişleteceği ve derinleştireceği tahmin edilmektedir.

Yeni Bir Keşif‘ isimli çalışmada yazma kitabın fizikî durumu ve özellikleri hakkında bilgi verilmektedir. Eser içinde 4 adet Türkçe metnin kaleme alındığı Türk dili târihi dönemine dâir tespitler ve düşünceler, metinlerin mâhiyeti ve çeviriyazısı bulunmaktadır. Kitaba, umumî dil özellikleri, teferruatlı dilbilgisi dizini ve tıpkıbasımları konulmuştur.

Doç. Dr. Mehmet Turgut Berbercan’ın hazırladığı eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 72 sayfa hacimle Mart 2016’da yayımlanmıştır.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

ÎTİKÂF

Sünnet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in söz, hal ve hayat tarzının bütünüdür. Sünnete uymak, yâni Peygamber Yolu‘nu tâkip etmek ve O’nu hayatımıza hayat yapmak imanımızın gereğidir. Özellikle Allah Resulü’nün hiç terk etmediği fakat günümüzde ihmale uğrayıp unutulmuş bir sünneti ihya edip aslî hüviyetiyle yeniden uygulamak, sâhip çıkmak, başkalarını haberdar edip teşvik etmek ayrı bir ehemmiyete sahiptir.

İtikâf da ihmale uğramış sünnetlerden birisidir. İtikâfa giren kişi, sadece Allah’ın rızasını kazanmak kasdıyla, O’na misâfir olur, O’nun evine kapanır; nazar, gıybet, yalan, su-i zan, malayani ile uğraşma, el ve dille başkasına zarar verme başta olmak üzere, birçok günahtan uzaklaşır; dünya ile irtibatını en aza indirir ve geniş anlamıyla sadece ibâdetle meşgul olur.

İtikâfın önemli hedef ve faydalarından birisi, başta dua olmak üzere, her ibâdette olması gereken ihsan şuurunu yakalama, gafletten uzaklaşma; böylece yapılan dua ve ibâdette İlahî varidâtın mahallî ve Cenab-ı Hakk’ın mânevî kasrı/köşkü olarak addedilen kalbin tam bir konsantrasyonla Cenab-ı Hakk’ın isim, sıfat ve şuunatına kilitlenmesini sağlamaktır. Sık sık yapılacak itikâf yâni kalbi Cenab-ı Hakk’a odaklama ibâdeti, zamanla hayatın tamamında kişinin halk içinde Hak’la olmasını sağlayacaktır. Dış dünyanın bütünüyle âdeta bir günah denizi hâlini aldığı günümüzde mânevî dağınıklıktan kurtulup kalb selametini ve vahdetini korumak ciddî bir ihtiyaçtır.

Hayatın gittikçe dünyevîleştiği, sâdece bedenî zevk ve hazların mühimsendiği, sağlık denilince sâdece fizikî yapının hesaba katılıp mâneviyatın yok sayıldığı; dinlenme ve tâtil planları yapılırken bile bedenî tatmin edecek programların düşünüldüğü günümüzde itikâf ruha, kalbe ve diğer lâtifelere gıda olabilecek ve bizleri asıl insanlığımızla tanıştıracak kapsamlı bir ibâdet olarak karşımıza çıkmaktadır.

Prof. Dr. Abdulhakim Yüce’in 13,5 x 19,5 santim ölçülerindeki kitabı, 75 sayfadır. Haziran 2015’te yayınlandı.

IŞIK YAYINLARI: Bulgurlu Mahallesi Bağcılar Caddesi Nu: 1 Üsküdar, İstanbul. Telefon: 0.216-522 11 44 Belgegeçer: 0.216 522 11 78              e-posta: kitap@isikyayinlari.com www.isikyayinlari.com

AVRUPA’DA TÜRKLERİN KÖKENİ:

Türklerin Anadolu’ya gelişlerini 26 Ağustos 1071 olarak söylemek ne kadar yanlışsa, Türklerin Anadolu’dan Balkanlar’a geçişini 1354 olarak kabul etmek de o kadar yanlıştır.

Türkler Anadolu’dan Balkanlar’a geçişi 1263 yılında Sarı Saltuk’la başlamıştır. 1354 yılı Osmanlı Türklerinin Rumeli’ye geçişinin ilk, genel olarak Türklerin Avrupa’ya geçişisin ise on dokuzuncusudur.

İlk Müslüman Türk Devleti Karahanlılar değil, 922 yılından önce İslam’ı kabul etmiş olan İdil Bulgar Devleti’dir.

Anadolu yakasından 1049 yılında Boğazı geniş bir nehir farz eden 15.000 Peçenek süvarisi atlarını boğaza sürdüler, halkın şaşkın bakışları arasında, at sırtında yüzerek Rumeli yakasına geçtiler. Askerlerin atlarını yüreklendiren naraları ve at kişnemeleriyle Boğaziçi tarihte benzeri bir daha görülmeyecek bir gün yaşadı.

Erdoğan Aslıyüce’nin yazdığı 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 385 sayfalık eser, 2014 yılında yayınlandı.

YESEVİ YAYINCILIK: Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

KISA KISA… KISA KISA…

1-BEŞ ŞEHİR: Ahmet Hamdi Tanpınar – Yayına Hazırlayan Beşir Ayvazoğlu / Dergâh Yayınları. 2-OSMANLI TÂRİHİNDE İSLÂMİYET ve DEVLET: Halil İnalcık / İş Bankası Kültür Yayınları.   3-GÜNIŞIĞI YAZI: Sevim Ak / Günışığı Kitaplığı Çocuk Kitapları Serisi.   4-DÜNYA DÜZENİ: Henry Kissinger’den Çeviren: Sinem Sultan Gül / Boyner Yayınları.   5-RUSYA’NIN KISA TÂRİHİ: Paul Bushkovitch’den Çeviren: Mehmet Doğan / Boğaziçi Üniversitesi Yayınları

 

 

Darbeye Milletin Şamarı

Bilindiği gibi darbeciler, darbeden önce kendilerine, kendileri kadar haysiyetsiz ve şerefsiz yandaşlar bulurlar. Başarılı olabilmelerinde bu destekler elzemdir.

Her darbede olduğu gibi, bu darbenin de mutlaka dış desteği olmuştur. Desteği veren devlet ya da küresel güçlerin kimler olduğunu, bunların menfaat ilişkilerinin bozulmasından, sözlerinden, tavır tutum ve davranışlarından anlayabiliyoruz.

Darbecilerin bel bağladığı ikinci önemli güç muhalefet partileridir. Ana muhalefet partileri her zaman iktidarlara kızgın ve kırgındırlar.

Darbeciler bu zaafı kendi lehlerine kullanarak onlarla işbirliğine gitmek isterler. Fakat darbeciler bu hususta umduklarını bulamamışlardır.

CHP, darbecilere asla prim vermemiştir. CHP başkanı Sayın Kılıçtaroğlu’nun samimi açıklamaları, CHP Milletvekillerinin Meclisteki kararlı tutumları, müspet tavırları ve davranışları net olarak “darbelere hayır” niteliğindedir.

Sayın Başbakan’ın da açık oturumlarda, CHP ve MHP başkanlarının kendisine “geçmiş olsun” dileklerinde bulunarak, “he zaman yanınızdayız, darbeyi kınıyoruz” dediklerini ifade ederek, muhalefet liderlerine ve seçmenlerine samimiyetle teşekkür etmiştir.

CHP’nin, bununla da yetinmeyerek, Taksim’de düzenlediği, “Darbeye hayır! Demokrasi Mitingi” birlik ve dayanışma adına fevkalade güzel ve takdire şayan bir yaklaşımdır.

Bu mitinge AKP yi de davet etmesi, AKP nin memnuniyetle icabet etmesi, halkımızın arzu ettiği, beklediği ve sevindiği bir birlikteliktir. Nitekim mitinge her partiden katılım olmuş, birlikte yan yana ellerinde bayraklarla “darbeye hayır” demişlerdir.

Zaten MHP lideri Sayın Bahçeli, darbeyi en başından en sert dille kınayarak, hükümetin yanında olduklarını açıklamıştır.

Bunlar, Milletimizin özlediği ve bu günlerin gerekli kıldığı gönül birlikteliğin güzel örnekleridir. Siyasi düşüncelerden önce gelen erdemli davranışlardır.

Böylesi yaklaşımlar, zor günlerde Millet olabilmenin gerektirdiği “zoru başarma” fedakârlıklarıdır. Ülkemiz, Milletimiz, demokrasi ve özgürlükler adına özlenen, sevindirici örneklerdir.

Bazı açık oturumlarda, “Demokrasi Mitingleri’ nde CHP’yi göremedik” eleştirileri, yersiz ve gereksiz, eski kırgınlıkların üzerini kaşımaktır. Oysa şu an birlik ve dayanışma, kaynaşma ve bir yürek olma zamanıdır.

Bazen zor günler acıtsa da, unuttuğumuz güzel hasletlerimizi hatırlamamıza, aklımızın başına gelmesine vesile olması bakımından kaçırılmaması gereken fırsatlardır.

Darbecilerin, “olmazsa olmaz” destekçilerinden biri de “yandaş medya” dır. Fakat bu gücü de yeterince, ya da hiç kullanamamışlardır.

Zaman zaman yanlı yayımlar yapıyor diye yakındığımız kanallar dahil, tüm TV kanalları ve gazeteler “darbe” nin kirli yüzünü halka göstermiş, Milletle el ele, devletin yanında yer almışlardır.

Özgürlükler ve demokrasi adına, “halkın doğru ve çabuk bilgilendirilmesini” en büyük görev saymışlar, Milletin, kahraman emniyet güçlerimizin gayretini, özverisini ekranlara ve sayfalara taşımışlardır.

Kamu vicdanı, bu günlerde, partilerin ve basının asli görevini laikiyle yaptığının farkındadır ve oldukça memnundur. Bu birliktelik, bu vesileyle de güzel hasletlerimizin gün yüzüne çıkmasını sağlamıştır.

Silahsız, riyasız, şahitsiz ve reklamsız yapılan kahramanlıklar, fedakârlıklar, hoşgörüler, Vatan ve Millet aşkının en nadide örneklerine vesile olmuş, bu Milletin cesur yürekli evlatları, destanlar yazarak yürekleri hoplatmış, gözleri yaşartmışlardır.

Neticede, “böyle insanlar da varmış…”, “biz işte böyleymişiz…”, “helal olsun kardeşim…” dedirten, dünyanın ağzını açık bıraktırarak, bizi, “gıpta ettiren”, dünyayı kıskandıran davranışlar yaşanmıştır.

Bu vesileyle darbeye; sesiyle, yüreğiyle, bedeniyle karşı koyarken, gözünü kırpmadan canını Vatana feda eden aziz şehit kardeşlerimize Rabbimden rahmetler, mağfiretler, yakınlarına sabırlar diliyorum. Yaralanan gazilerimize acil şifalar ve Yüce Milletimize geçmiş olsun dileklerimi gönderiyorum.

Sevgiyle kalın…

 

 

“Your Boys / Sizin Çocuklar” Başaramadı

12 Eylül öncesi kişilerin ve kurumların aşırı politize olması vatandaşımızın sendikalara ve STK’lara üye olurken bile yoğurdu üfleyerek yemesine neden olmuştur. Öyle ki yeni yetişen nesillere siyasetten uzak durmaları fiks menü halinde tembihlenmiştir.

Demek ki neymiş; siz uzak dursanız da siyaset sizden kopmuyor ve hiç beklenmeyen bir anda hayatınızın tüm akışını değiştirebilecek bir Darbe vurabiliyormuş. Fakat bütün bunlara göğsünü gererek duran ve bir anda 36 yılın intikamını alan bir halk belirdi.

Gezi Olaylarında gördük ki en ‘laylaylom’cu diyebileceğimiz veya telefonundan başka bir şeyi önemsemediği düşünülen gençlerimiz her şeyi göze alarak ve polisin, polis araçlarının aşırı güç kullanımına rağmen geri adım atmadı ve sonuna kadar direndi. Sonra başka örgütlerce istismar edilene dek örnek bir dayanışma ve çeşitlilik de söz konusu idi.

Darbe Teşebbüsüne karşı gösterilen direnç farklı halk tabakalarını bir anda eşitledi. Fakiri-zengini, yaşlısı-genci, kadını-erkeği, partilisi-partisizi, tezgâhtarı-profesörü; herkes millet iradesine karşı yapılan kalkışmayı beraberce defettiler.

Bir: Milletimizin demokrasimiz için bedel ödemeyi göze aldığı görülmüştür. Demek ki birçok konuda tepkisiz dursa da nihayetinde uyumuyormuş.

İki: 12 Eylül’de ve 28 Şubat’ta pasif ve edilgen yapıda duran mütedeyyin kesimler ilk kez başroldeydiler. Böylece Türk toplumunun ülkücüler ve solcular / devrimciler haricindeki kesimlerinin de mobilize olabilecekleri öğrenilmiş oldu. Şehitler kervanına yeni kesimler yeni acılarla ve yeni hikâyelerle eklendiler.

Üç: Türk Milleti fabrika ayarlarına döndü. Artık Kurtuluş Savaşı’ndaki bağımsızlık ve özgürlük söylemlerine dönüldü, bayrak sevgisi patladı. Ölürüm Türkiye’m şarkısı doğal olarak meydanlardakilerin ortak dili oldu. “Bu millet 3 gün mehter dinlese savaşa gider” sözünün daha hızlı tecelli edeceği test edilmiş oldu.

Vatan şairi Namık Kemal’in meşhur Vatan Şarkısı şiirindeki “Fıtrat değişir sanma; bu kan o kandır” mısrası dosta – düşmana ispatlanmış oldu. Atatürk’ün İstiklâl Mücadelesinin ve bir halk idaresi olarak Cumhuriyetin temel değerlerinin bizim için hayatî önemde olduğu ayn’el-yakîn öğrenilmiş oldu.

 

 

Devlet Dediğin Sadakat İster

Yüzlerce ders çıkarmamız gereken bir darbe girişimine şahit olduk. Şaşırdık, telaşlandık, öfkelendik, heyecanlandık; ama korkmadık. “Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın!” tarihi görevi gereğince meydanları darbecilere dar ettik; ülkemiz adına kirli hesapları ve planları darmadağın ettik. Darbe elbette çok alçakça bir kalkışmaydı; ama herkesin en çok şaşırdığı nokta neydi? Yapanların mensubiyeti…

Evet, ortada vicdanlara kat be kat ağır gelen, acımasız, kanlı bir darbe girişimi var ve işin arkasında Devletin tüm birimlerinde kadrolaşmış ve terör örgütüne dönüşmüş dinî bir cemaat var. Geldiğimiz noktaya bir bakın!

Oysa Hoca Ahmet Yesevi’ler hamurunu yoğurmuştu bu toprakların. Osmanlı’nın manevi rehberi Şeyh Edebali o hamurdan bir ekmekti. Sonra Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre… Bozgun ve fitne Anadolu’ya zehir saçtığında Hacı Bayram Veli, surların dışında Akşemsettin ve surların içinde Ebu’l Vefa… Daha kimler kimle.

Derdi, vazifesi ve gayreti iyi insan yetiştirmek olan bu insanlardan hangisi devlette kadrolaşmak için bir strateji yürütmüş? Fetihten sonra Göynük’e yerleşerek talebe yetiştirmeye devam eden Akşemsettin mi, Sultan Fatih’i huzuruna kabul etmeyen Ebu’l Vefa mı? Bektaşilik terbiyesi üzere yetiştirilen Yeniçeri Ocağına, Hacı Bektaş Veli kaç adamını sızdırmış? Ya da atının yularını çeken padişaha Aziz Mahmut Hüdaî, bu güç ve kudret içinde kaç talebesini vezir yaptırabilmiş?

İyi insan yetiştirme ocakları, bugün güdümlü insan üretme imalathanelerine dönüşmüşse; dünyevi zevk ve saltanatlardan sıyrılarak melamet hırkasıyla örtünmesi gereken gönüller, bugün Devlette makam mevki kapma hevesiyle dolup taşmışsa, herkes oturup nereye gittiğimizi düşünmelidir.

Bizi cemaat ve tarikat düşmanlığıyla suçlayacaklara da peşinen söyleyeyim ki; Bir tarikat, cemaat ya da sendika mensubunun memur ya da amir olmasına asla karşı değilim; sadece devlet işlerinin cemaatler, vakıflar ve sendikalar içerisinde parsellenmesinin; sırf o cemaatten ya da sendikadan diye liyakat sahibi olmamasına rağmen seçilmesinin, hızlıca yükseltilmesinin ve bu insanların müritlik vasıflarının devlete bağlılığın önüne geçmesinin karşısındayım ve hep karşısında olacağım.

Zira devlet işleri; güvenlik birimlerinde emir-komuta; diğer birimlerde amir-memur ilişkisi içerisinde; bir cemaate, tarikata ya da sendikaya mensubiyetle değil; vatana sadakat ve görevde gayret ile yürür ve yürümelidir. Devlet memuru olmak, sadece devlet için çalışmayı gerektirir. Ve bu noktaya gelmek; bir yere bağlı olmakla değil, zihnen, kalben ve bedenen adanmışlıkla, devleti ve milleti her şeyin üstünde görmekle mümkündür. Yani ahlak, adalet, liyakat ve fedakârlık ister bu işler ki milleti idare edenler de ordusuna, polisine, amirine ve memuruna gözünü kırpmadan güvenebilsin.

Velhasıl evvela sadık olacaksın kardeşim; havasını teneffüs ettiğin, her türlü nimetinden faydalandığın, özgür bir şekilde yaşadığın ve geleceğe dair yüzlerce hayal kurduğun bu topraklara, bu millete, bu bayrağa ve bu devlete evvela sadık olacaksın. Haysiyetini, şerefini ve vicdanını kimseye ve hiçbir şeye satmayacaksın.

Elbette sıkıntılı bir süreçten geçiyoruz ve zannediyorum ki bu sıkıntılar daha da devam edecek. İnanıyorum ki millet olma vasfımızı kaybetmediğimiz müddetçe inşallah bu badireleri de atlatacağız; lakin hatalardan dersler çıkarmayı da unutmamalıyız diye düşünüyorum.

 

 

 

Ohal İlanı

8 ay önce yazdığım bir yazıdaOhal Veya Sıkıyönetim İlan Edilmeli” başlığı altında terörle mücadelenin yoğun olduğu bölgelerde OHAL ilan edilmesi gereğini vurgulamıştım. Gerekçem de E. Kurmay Albay Ümit Yalım’ın işaret ettiği hukuksuzluklar idi.

” Terörle Mücadele Kanunu’na göre, il ve ilçelerde görevli mülki amirlere, sokağa çıkma yasağı uygulaması için yetki verilmemiştir.”

Teröristlerle mücadele etmek için, sokağa çıkma yasağının uygulanması gerekli ve zorunludur. Bu yetkiler Olağanüstü Hal ile Sıkıyönetim Kanunlarında düzenlenmiştir.

Yani sokağa çıkma yasağı, olağanüstü hâl ve sıkıyönetim şartlarında uygulanabilir.

O halde adını koymak zorundasınız.

“Terör eylemlerinin yoğun olarak yaşandığı bölgelerde, sokağa çıkma yasağının ilan edilebilmesi için, Anayasanın 120, 121 ve 122. maddelerine göre, o bölgelerde olağanüstü hâl ya da sıkıyönetim ilan edilmesi gerekiyor.”

Çünkü yasal bir zemine oturmayan özgürlükleri kısıtlayıcı böylesine karar ve uygulamaların failleri ileride suç işledikleri gerekçesiyle cezalandırılabilir. Çünkü hiç kimse kaynağını anayasadan ve kanunlardan almayan yetkiler kullanamaz.

Cumhurbaşkanı veya Başbakan’dan alınan bir yazılı emir bile ileride, Anayasanın 137. maddesinde düzenlenen “Kanunsuz emir” sayılabilir. Bu maddeye göre, “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.”

***

15 Temmuz Darbe Teşebbüsü’nden sonra -şimdilik- 60 binden fazla memur açığa alındı, bunlardan büyük kısmı tutuklanmakta. Devletin en kritik kurumlarında, en üst makamlarda olan binlerce memur hakkında görevden alma ve yargılamalar devlet mekanizmasının işleyişini sarsacak boyuttadır. Ayrıca terör örgütü ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle gazete, TV, yurt, okul kapatmak, şirketlere el koymak gibi tedbirler alınmaktadır.

Yapılan tasfiye ve yargılamaların hızlı olabilmesi, etkili tedbirler alınabilmesi için, özgürlükleri ve mülkiyet hakkını kısıtlayan tedbirler alınabilmekte, normal hukuk düzeni içinde kabul edilmesi mümkün olmayan zaruretler ortaya çıkmaktadır. Bu ise bugün bu uygulamayı yapan yöneticileri ileride hukuka aykırı davranmaktan sorumlu tutulmasına yol açabilecekti.

Böylesine fevkalade haller durumunda, fevkalade tedbirler alınabilmesi için Anayasanın verdiği “Olağanüstü Hal” uygulamasına başvurulması kaçınılmazdı. Hepimizi ilgilendiren, kişi hak ve hürriyetlerini kısıtlayıcı karar almak durumunda kalan yöneticilerin alacağı bu kararlar için bir meşruiyet zemini hazırlanmıştır.

Diğer demokratik ülkelerde de olağanüstü şartlarda olağandışı tedbirler alınabilir. Bunun için Anayasalarda tanımlanmış olağanüstü hal veya sıkıyönetim gibi imkânlara başvurulur.

Burada beklenen özgürlükleri kısıtlayıcı kararların keyfi olarak değil, ancak zaruret halinde alınması, OHAL’in sınırlı süreli olarak, sıradan vatandaşların günlük hayatlarını en az etkileyecek boyutta uygulanmasıdır.

Dileğimiz OHAL’in ileri demokratik hukuk devletleri standartlarında uygulamasıdır.

*************************************

Özenli ve Adil Ayıklama

Darbe teşebbüsü sonrası kamudaki tasfiye rakamları o kadar yüksek ki “kurunun yanında yaşın da yanması” endişesini taşımamak mümkün değil.

İki gün içinde 60 binden fazla kamu görevlisinin FETÖ ile irtibatlı olduğu gerekçesiyle açığa alındığı ve haklarında soruşturma başlatıldığı açıklandı.  Sadece sayısal durum bile ayıklamanın ne kadar zor bir işlem olduğunu gösteriyor.

Böyle bir ortamda adil yargılamanın güçlüğünü biliyorum. Arada masum insanların mağdur olmasından ben de endişe ediyorum. Üstelik yaklaşık 7 senedir tanıdığım, özel sohbetlerimizin olduğu bir hâkim arkadaşımın da açığa alındığı haberini okuyunca bu endişem daha da arttı.

Kişiler hakkında yazmak alışkanlığım yoktur. Ama “kurunun yanında yaş yanmasın” temennimizi Hâkim Mesut Erbaş örneği üzerinden anlatmak meseleyi daha anlaşılır kılacak.

***

Hâkim Mesut Erbaş

Hâkim Mesut Erbaş‘ı tanıdığımda Ağır Ceza Mahkemesinde görevli idi. Daha sonra Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi oldu. Sulh Ceza Mahkemeleri, Sulh Ceza Hâkimliklerine dönüştürülürken kendi isteği ile Aile Mahkemesi Hâkimi olarak görevlendirildi.

Ben hâkimlik mesleğine bu kadar yakışan çok az hâkim tanıdım. Mesut Bey, mesleğinin gerektirdiği bağımsız ve tarafsızlığı yanında, ülkesini ve milletini seven, hizmet aşkı ile dolu bir insandır.

Duruşmalarda tarafları ayağa kaldırmadan sohbet eder gibi konuşturur. Mahkemelere alışık olmayan vatandaşların heyecanlanmadan, samimi ifadeler vermesini sağlar.

O’nun en kısa zamanda ve en adil karar vermeye çalışan bir hâkim olduğuna yargılamanın tarafları, avukatları ve O’nu tanıyan herkes inanır. Kararlarında tek ölçü adaleti tesis etmektir. İstemeden de olsa bir kişinin kul hakkını yemek en büyük korkusudur.

Kamu malını özenle kullanma gayreti alışılmadık boyuttadır. Devletin bir toplu iğnesinin zayi olmamasına dikkat eder. Adliye lavabolarında musluğun açık bırakılması bile O’nu öfkelendirir. İstirahat zamanlarında yırtılan dava dosyalarını, kendi parasıyla aldığı koli bantlarıyla, bizzat kendisinin tamir ettiğine defalarca şahit oldum.

Okuyucular arasında Hâkim Mesut Erbaş’ın bütün bu özelliklerine rağmen, -açığa alınması sebebiyle- FETÖ ile irtibatlı olabileceğini düşünen olabilir. O’nu tanıyanlar arasında bu ihtimali düşünen olacağını sanmıyorum. Ben kendisiyle özel sohbetler yapan bir arkadaşı olarak böyle bir irtibatın olamayacağını kesinlikle ifade edebilirim.

Özel sohbetlerimizde Adliyede Cemaat yapılanmasından rahatsızlığını ifade ederdi. Cemaat mensuplarının etkinliğini artırmak için yapılan adaletsiz, kul hakkına riayet etmeyen, liyakat ilkesine aykırı tayin ve terfilerden yakınırdı.

Benim köşe yazılarımda Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde eleştirdiğim adaletsizlikleri, bu davalar üzerinden TSK’nın değerli komutanlarının tasfiye edilmesinin gelecekte Türkiye’ye çok sıkıntılar yaşatacağına dair görüşlerimi haklı bulduğunu söylerdi. Siyasete bu kadar bulaşan bir hareketin dini görüntüsüne rağmen esasen siyasi hedefleri olan bir örgüt olduğunu konuşurduk. Bu kadar kul hakkı yiyen insanların da en kısa zamanda cezalarını bulacağına dair kanaatlerimizi paylaşırdık.

Hem de bu görüşlerimiz bazıları gibi sadece 17/25 Aralık sonrası değil, öncesinde de aynı idi. Çünkü benim kendisine olan saygım sadece mükemmel insani vasıflarından değil, aynı zamanda ilke bazında uyuşmamızdandı. Bağımsız ve tarafsız, aklını, vicdanını, iradesini başkalarına devretmemiş, Türkiye ve milletimize sevdalı olan bir hâkim olmasındandı.

Kısacası Hâkim Mesut Erbaş “kurunun yanında yakılmak üzere torbaya atılmış yaş” idi. Bu torbaya Mesut Erbaş gibi isimleri dâhil edenler şöyle bir hesap içinde olabilir: Böyle saygın ve sevilen isimler FETÖ üyesi diye haksız yere cezalandırılırsa, kamu vicdanı bu isimler sebebiyle gerçek suçlular için de harekete geçer. Bir süre sonra bütün yargılamalar hukuksuz ve adaletsiz bulunabilir.

Ama gördük ki, Kocaeli 1. Sulh Ceza Hâkimliği ilk duruşmada Hâkim Mesut Erbaş dâhil 10 hâkim ve savcıyı adli kontrol şartı ile serbest bıraktı. (Tutuklanan 21 hâkim ve savcıyı pek tanımıyorum. Haklarında kanaat belirtebilecek durumda değilim.) Bundan sonraki aşamada ya “kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar” verilecek ya da “kovuşturma evresine” geçilecek. Dileğim “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verilmesi. Her iki halde de adaletin tecelli edeceğine ve Hâkim Mesut Erbaş’ın en kısa zamanda çok sevdiği görevine döneceğine inanıyorum.

Bu arada Ankara Cumhuriyet Başsavcısının açıklamasına göre, gözaltına alınan veya tutuklanan “halka ateş açmamış, halkın üzerine araç sürmemiş, ne olduğunu bilememiş” 1200 rütbesiz er serbest bırakıldı. Başsavcı “biz devletin savcılarıyız, adil davranacağız, masum askerleri katmayacağız, hızla ayıklayacağız” dedi.

Ankara Başsavcılığının ve Kocaeli Sulh Ceza Hâkimliğinin bu özeni yargılamaların adil olacağına dair ümitlerimi artırdı.

Kurunun yanında yaşın yanmaması için bu türlü özenli ayıklamalar yapılırsa kamudan tasfiye hareketine halkımızın desteğinin artacağına inanıyorum.

 

 

Türk Dünyası’nın problemlerini yakından takip eden ilim adamı Doç. Dr. Kutluk Kağan Sümer Irak Türkleri ile ilgili teşhislerini ve tedavi yöntemlerini anlattı.

ırak’ın; mecburî göçlerle oluşan sun’i yapısı önce normalleştirilmeli, sonra da türklerin can ve mal güvenliği sağlanmalıdır.’

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Cihan Devleti’nin bölgeden çekilmek mecburiyetinde bırakıldığı 1918 yılından günümüze kadar geçen zaman içerisinde Irak’ta yaşayan ve bölgenin aslî unsurlarından biri olan Türkmenlerin nüfusu daima olduğundan az gösteriliyor. Bir akademisyen olarak sizin belirlemelerinize göre durum nedir?

Doç. Dr. Kutluk Kağan Sümer: Kerkük’ün nüfusu 1947 sayımında 286.005 (ülke nüfusunun % 5.9’u), 1957 sayımında 388.939 (nüfusun % 6’sı), 1965 sayımında 473.626 (nüfusun % 5.8’i), 1977 sayımında 495.425 (nüfusun % 4.15’i)dır. 17 Ekim 1987’de yapılan sayımda ise Iraklı yetkililerce, sadece genel nüfusun 16.000.000 olduğu açıklanmıştır

1981 yılı istatistik tahminlerine göre 1.227.25 nüfuslu Musul, 402.067 nüfuslu Selahattin, 567.957 nüfuslu Kerkük, 637.778 nüfuslu Diyala ve 632.252 nüfuslu Erbil gibi Türkmenlerin bulunduğu vilayetlerin nüfus toplamı 3.467.269’dur. Aynı tahminlere göre Irak’ın toplam nüfusu 13.669.689’dur. Irak’ta yayınlanan kaynaklarca Türk nüfusun % 2’lik bir nispet ettiği iddia edildiğine göre, bölgede bulunan 3.467.269 nüfusun sadece 273.393’ü Türk’tür ki, bu da bölgeye göre % 7.88’lik bir oran demektir. Yani Irak’ın Türklerle meskûn vilayetlerinde her 100 kişiden ancak 8’i Türk’tür anlamına gelir. Ancak bölge gezildiği zaman bu rakamların gerçeklerden ne kadar uzak olduğu hemen göze çarpmaktadır. Hatta bazı vilayetlerde bunun tersini iddia etmek daha doğru ve daha mantıklı olur. Ayrıca 1960’a kadar Kerkük nüfusunun % 95’in Türk olduğu bilinmektedir. Ancak daha sonra güdülen Araplaştırma politikası sebebiyle on binlerce Arap ailesi Kerkük’e yerleştirilmiştir. Bunun yanı sıra Kürtlerle meskûn civar illerdeki köylerin yıktırılması, Kürtlerin de Kerkük’e göç etmelerine sebep olmuştur. Dolayısıyla 1980’li yıllarda Kerkük’te ezici Türk yoğunluğu zedelenmiştir ve % 95’lik oran % 75’e düşürülmüştür.

Eldeki mevcut bilgiler ışığında istatistikî bir hesap yapılacak olunursa. 1957 Krallık dönemi’nde yapılan sayımda Irak’ta 500.000 Türkmen yaşadığı belirtilmiş ve 1959’da yayınlanan sayım verileri, sayılarını 567.000 olduğunu göstermiştir. Irak’taki yıllık nüfus artış hızı yapılan hesaplamalara göre % 3.296’dır. 1959 yılını baz alarak bu verilere göre 1994yılında Irak’ta yaşayan Türkmen sayısı ise 1.764.029 olarak bulunur. Bu da Irak’ın iddialarını başka bir yöntemle çürütmektedir. Dolayısıyla, Irak’ta gelmiş geçmiş iktidarlar ve hâlen iktidarda bulunan rejim her ne kadar Türk nüfusunu gizlemiş ve az göstermiş olsa bile, Kerkük, Erbil, Musul vilayetleri, Selahattin ile Diyala’nın ilçe ve köyleri ile Bağdat’ta yaşayan 300.000 civarındaki Türkmen nüfusunun en düşük bir rakamla 2.000.000’un üzerinde olduğunu ispatlamaktadır.

Irak Türkmen Cephesi de resmî internet sitesinde de Irak’ta en az 2.000.000 Türkmen’in yaşadığını söylemektedir.

Irak’ta son nüfus sayımı 2009 yılında yapılmıştır. 31.000.000 kişidir.

Çetinoğlu: İnanç kültürü açısından bakıldığında ulaşılan rakamlar nelerdir?

Doç. Dr. Sümer: Dinî demografik yapıyı incelediğimizde şu rakamlara ulaşıyoruz: % 55-60 Şii Müslüman (Arap-Türkmen) nüfus: 17.050.000-18.600.000

% 37-40 Sünni Müslüman (Arap-Türkmen) nüfus: 11.470.000-12.400.000

% 2-3 Hıristiyan (Süryani, Keldani, Asuri-Şabak ve diğer) nüfus: 620.000-930.000

Çetinoğlu: Etnik kökenlere göre durum nedir?

Doç. Dr. Sümer: Etnik Demografikler ile ilgili rakamlar şöyledir:

% 51-54 Şii Arap, nüfus: 15.810.000-16.740.000

% 20-21 Sünni Arap, nüfus: 6.200.000-6.510.000

% 16-20 Kürt, nüfus: 5.250.000-6.250.000

% 8-9 Türkmen, nüfus: 2.500.000-3.000.000

%3 Hıristiyan, (Süryani, Keldani, Nasturi, Asuri), nüfus: 620.000-930.000

Çetinoğlu: Irak Türklerinin, bölgede yaşayan en mağdur topluluk olduğu biliniyor…

Doç. Dr. Sümer: Evet. Irak’ta on yıllarca dünya emperyalistlerinin kurgulayıp yönlendirdiği etnik kompleksli Molla Mustafa Barzani, Saddam Hüseyin gibi despotların zulmüne uğrayan Türkler, büyük bir sevgi ve ümitle bağlandıkları Türkiye’nin yöneticileri tarafından hep yalnız bırakılmıştır. Maalesef bu ihmal ve neme lâzımcı / batı güdümlü hatâlı uygulama bugün de devam etmektedir.

Çetinoğlu: Dünya emperyalistlerinin kurgulamaları ile nasıl bir Irak oluşturuluyor?

Doç. Dr. Sümer: ABD’nin Birinci Körfez Savaşı’ndan başlayarak Irak’ı, ‘Uçuşa Yasak Bölge‘, ‘Çekiç Güç‘ gibi uygulamalarla aşama aşama fiilen ikiye böldüğü, koruması altına aldığı Kuzey Irak’ta kukla bir devlet oluşturmaya girişmiştir. Bir zamanlar, ast rütbeli bir subayımızın bile muhatap almadığı Kürtçü liderlerin, Türkiye’de yüksek protokolle ağırlanmaktadır. Türkiye’de terörist başı muhatap alınmaktadır. Ancak Türkiye’nin Güneydoğu’sunu müstakbel Kuzey’leri görenler, bu derece itibar görürken, Türkmenler, Türkiye ve dünya tarafından görmezden gelinip makûs kaderleriyle baş başa bırakılmaktadır.

Kuzey Irak’taki kukla yönetimin, öz be öz Türk şehirleri olan Erbil, Kerkük, Tuzhurmatı gibi şehirlerin nüfus yapısını değiştirip, buradaki Türkmenleri baskı ve şiddetle sindirme politikası uygulamaya devam etmiştir. Türk milletinin geleceğine yönelik siyaset yapanların bu durumu âcilen görmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkmenlerin haklarını korumayı millî bir vazife olarak görmeyen Türkiye’ye bunun faturasının çok ağır ödeyecektir.

Çetinoğlu: Irak Türklerinin durumunu iyileştirici uygulamalar gerektiğini belirtiyorsunuz. Teşhis yanlış ise, tedâvi mümkün olmaz. Önce teşhisinizi lütfeder misiniz?

Doç. Dr. Sümer: Dikkate alınması gereken hususları kısaca ve maddeler hâlinde şöylece özetleyebiliriz:

1- Bölgedeki Türkler özellikle Lozan’da ve daha sonrası İngilizler tarafından Türkmen diye adlandırılarak Türkiye’den koparılmaya çalışılmıştır.

2- Bölge Saddam döneminde ve sonrasında önce Araplaştırılmaya sonra da Kürtleştirilmeye çalışılmıştır.

3-1958 yılında Kürtler Kerkük’te katliam yapmış. Irak Türklerinin önde gelen kişileri katledilmiş, şehitlerin cesetleri günlerce arabaların arkasına bağlanıp sürüklenerek Kerkük’ün mahallelerinde dolaştırılmış ve Kerkük Türklüğüne gözdağı verilmiştir.  Kaynak: Fotoğraflar merhum Kemal Çapraz’ın arşivindedir)

4- 1983 yılında Diktatör Saddam rejimi Kerkük ve Tuzhurmatudan Irak Türklerinin önde gelen aydınlarını idamlar etmiştir.

5- Bölgedeki Türkler arasında dinî ve mezhep tabanlı ayrışmalar ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu başarılı olamamıştır.

6- Bölgede gerek Amerika’nın gerekse daha öncesi ve sonrasında peşmergelerin müdahalelerinde bölgenin nüfus yapısı ve tapu kayıtlarıyla ilgili belgeler tahrip ve tahrif edilmiştir.

7- Bölgede Amerika’nın müdahalesi sonrasında özerkleştirme, bölünme faaliyetlerine devam edilmiş, Irak Türkleri hiçe sayılmış; Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin nüfus dengeleri değiştirilmiş ve sözde özerk bölgeler geliştirilmiş, Kürtler silahlandırılmıştır.

8- Irak Cumhurbaşkanlığı makamı dahi, ödül olarak Kürtlere peşkeş çekilmiştir.

9- Kürt guruplar arasında gelişen anlaşmazlıklar hiçe sayılmış bu zaman diliminde Türkiye dâhi mahallî Kürt yönetimini muhatap alma hatâsına düşmüş ve bu htâlı durum devam ettirilmiştir.

10- Birkaç ay zarfında gelişen İŞİD baskıları sonrasında Türk nüfus üzerinde yoğun baskılar artmış Türk nüfus yaşadığı bölgeleri terk ederek çöllerde kaçkın hayatı yaşamaya başlamıştır.

11- Musul’un işgali sırasında Musul da bulunan Irak Ordusunun bütün askerî mühimmatı İŞİD’a, bir kurşun atmadan terk etmiştir.

12- Türkiye Cumhuriyeti Devleti olup bitenlere seyirci kalmış sınırlarını Suriye ve Iraktan gelen Mültecilere açarak kendi doğusundaki nüfus dengelerini dahi Arap ve Kürt nüfus lehine değiştirmeye başlamıştır.

13- Ezidi – Yezidi, Peşmerge ve Araplar ve hatta İŞİD Türkiye de cirit atarken ve devlet politikalarıyla korunurken Türkmenler hâlâ çöllerde kaçkın hayatı yaşamakta ve hattâ kırılmakta ve ölmektedir. Türkler yine iki ateş arasında bırakılmıştır. Kuzeyden peşmergeler sınıra yığılarak Türkiye’ye geçişi engellemekte ve sınırdaki Nüfus yoğunluğunu değiştirmekte, Güneyden de silahlı İŞİD militanları katliamlar yaparak gelmekte ve bölgedeki Türkleri perşmergelere doğru sürmektedir.

14- İŞİD, Telaferi tarumar etmiş, yüzde yüz Türk olan Telaferliler göçe zorlanmıştır. Bu insanlık dramı karşısında gerek Türkiye’deki gerekse dünyadaki sözde demokrasi, insan hakları savunucuları susmuşlardır. Bu trajik durumun önlenmesi için hiçbir girişimde bulunulmamış ve Türklere yapılanlar göz ardı etmiştir. Telaferli Türkler Kerbela ve Necef’e çok zor şartlar altında varmışlardır ve çöllerde yaşamaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti devleti, peşmerge, ezidi v.s. halklara gösterdiği misafir perverliği Telaferli Türklere gösterememiş Ovaköy sınır kapısı açılamamıştır.

15- ABD; ‘Bölgede Türkmen mi kaldı ?’ Diyebilecek kadar alçalmaktadır.

16- ABD hava kuvvetleri, Telafer ve Tuzhurmatı’nun işgal edileceğini bilmesine rağmen, kılını kıpırdatmamış, buna rağmen Erbil’i işgal edebileceği ihtimaline karşılık Erbil’e lojistik destek vermiş, bombardıman uçuşlarına başlamıştır.

17- PKK ve peşmerge İŞİD bahanesiyle silahlandırılmaktadır.

18- Bu hengâmede Türkiye’nin garantörlük hakkına varıncaya kadar birçok milletlerarası temayül hiçe sayılmaktadır.

Çetinoğlu: Teşhisleriniz bunlar. Tedâvi için neler düşünüyorsunuz?

Doç. Dr. Sümer: Yapılması gerekenler konusunda şunları söyleyebilirim:

1- Bölgedeki mahallî Kürt yönetiminin hiçbir meşruiyeti yoktur. Muhatap dahi alınmamalıdır.

2- PKK her ne sebeple olursa olsun muhatap alınmamalı ve bir terör örgütü olduğu asla unutulmamalıdır. Üçüncü ülkelere de bu konuda gerekli bilgi ve gerekirse ültimatomlar verilmelidir.

3- Silahlandırmada bölge Türklüğü de gözetilmeli en azından silah dağıtımında eşitlik ilkesi gözetilmelidir.

4- En önemlisi bölgede yaşanan nüfus dengelerinin değişimine dikkat çekilmeli bölgenin milletlerarası anlaşmalarla da varlığı tanınan ana unsuru ve köklü halkı olan Türklerin gerekirse milletlerarası hukuktan doğan self determinasyon hakkı dillendirilmeli ve hatta uygulamaya konulmalıdır.

5- TBMM’ deki ‘Çözüm yasası‘ olarak adlandırılan ‘Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Barışın Sağlanmasına Dair 6 maddelik Kanun‘, PKK’yı meşrulaştırmak ve Birleşik Kürdistan’ı kurma yolunu açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Baştan aşağı hatâdan ibârettir. Bu hatâdan dönülmelidir.

6- Irak Anayasasının 58 maddesinin uygulanması sağlanmalıdır. Kerkük’ten göç ettirilen Kürtlerin sayıları iddia edildiği gibi yüz binler değil, on bin kadardır. 2003 yılından sonra Kerkük’e göç eden ve Türkmenlerin arazi ve yerlerine yerleştirilenlerin sayısı en az 700-800.000 kadardır. Nüfus yapıları derhal normalleştirilmeli, ‘işgal edilen emlak ve arazilerin sahiplerine iadesi‘ sağlanmalıdır.

7- Kerkük ve diğer ihtilaflı bölgelerde; Birleşmiş Milletler Teşkilatı gibi milletlerarası kuruluşların, başta Türkiye olmak üzere gözlemci ülkelerin gözetiminde nüfus sayımının yapılması ve ondan sonra referanduma gidilmesi sağlanmalıdır.

8- Barzani’nin kontrolündeki Habur sınır kapısı dışında, Telafer yakınındaki Ovaköy’de bir sınır kapısı açılmalıdır.

9– Türkmenlerin yaşadığı bölgeler ‘Güvenli Bölge’ içine alınmalı ve korunmalıdır.

10- Erbil’in Havler, Kuzey Suriye’nin Rojava, Sincar’ın Şangal, Diyarbakır’ın Amad ve Amet isimleriyle anılması kasıtlıdır. Devlet organları ve medyanın bu tâbirleri kullanmamasına dikkat edilmelidir.

11- Her şeyden önce de Musul ve Kerkük’ün Misakı Millî sınırlarımız dâhilinde olduğu unutulmamalı ve unutturulmamalıdır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Sayın Sümer. İlgililer, bu söylediklerinizi yaparlarsa, bölgeye barış ve huzur gelir. Yapılmazsa, bütün Orta Doğu kan gölü olma konumundan kurtulamaz. Kurtulamayışının vebâli, utancı ve insanlık suçu da, tavsiyelerinizi tutmayanlara ait olur.

 

 

Çırılçıplak Kalmak Bu İmiş!

Ezici çoğunluğumuz “sıradan vatandaş”dır. Sıradan vatandaş olmak demek; kendi halinde ve geçim derdinde olmak anlamına geliyor. Yani başımızı sokacak bir ev, evde tencereyi kaynatacak üç beş kuruş, çocukları gönderecek bir okul, hasta olduğunda tedavi olacak hastane, yaşlanınca az çok bir emekli maaşı gibi telaşlar içinde olan insanlarız!

Böyle bir hayat içinde olanların, en güvenileceği ve destek bulabileceği  güç, baba olarak gördüğümüz devlettir… Gerçi bizim devletimiz, hem sever hem de döver ama olsun yine de hiç olmamasından bize böyle dengesiz davranması iyidir, diye düşünürüm.

Devlet, sıradan vatandaş için en büyük güvencedir. Onun yaşam hakkını, mülkiyetlerini, inancını, namusunu, ırzını korur, kollar ve gözetir. Yani vatandaşı için bir teminattır devlet…

Onlarca yıllık hayatımda, 15 Temmuz gecesi ilk defa kendimi savunmasız ve çırılçıplak hissettim. Bunun nedeni ise tarife çalıştığım devletin bütün etkisini yitirdiğini görmemdi. Ben bir sıradan vatandaştım ve devlet ortada yoktu!

Devlet ortada olmadığı gibi de, kendini devlet yerine koyanlar, kimden aldıkları belli olmayan yetki ile benim gibi sıradan vatandaşların yaşam hakkını sorgusuz sualsiz elinden alıyordu…

Ben “Tek Parti”, “27 Mayıs”, “9 Mart ve 12 Mart” hikayeleri ile büyümüş, “Kıbrıs Barış Harekatı“, 1980 öncesi çatışmaları ve 12 Eylül’ü görmüş, bölücü teröre şehit vermiş bir ailenin ferdiyim. Bana birisi çıkıp Türk F 16’ları, kendi halkını bombalayacak dese ölürüm de inanmazdım. Türk Milletine ve Türk Devletine karşı her türlü ihanet ve kalkışma muhtemeldir ama Türk Ordusu’nun Türk Milletine silah doğrultması aklın ve mantığın alacağı bir iş değildir.

İşte bunun için çırılçıplak kaldığımı hissettim ve bu his hala sürüyor!

Benim gibileri kim koruyacak? Kim kollayacak?

Bu sorunun cevabı çok mühimdir.

Çünkü kendi halkına kurşun sıkacak kadar insanlığını kaybetmiş olanlarla bu iş sınırlı kalsa sevineceğim. İlk günler itibarı ile devlet kadrolarından açığa, göz altına alınan ve tutuklananların sayısı ellibin civarındadır. Daha kaç kişi vardır sırada, onu bilemem! Ancak bu ellibinkişi arasında Anayasa Mahkemesi’nden tutunda Yargıtay, Danıştay üyeleri, hakim ve savcılar, maliyeciler, bakanlıklardaki görevliler, askerler, diyanet mensupları, akademisyenler  ve daha bilcümle devlet  görevlileri vardır.

Bu tablo “sıradan vatandaş“lar için bir felakettir. Adliyede adalet bulamayan, hastanede ayrıma uğrayan, eğitimde gerçekleri anlayamayan, fikrine ve zikrine göre karşısında ceberrutlaşan devleti bulan vatandaş kendini çıplak hissetmesin de, ne hissetsin?

Devlet şimdi benim gibi sıradan vatandaşların hissettiği bu olumsuz duyguyu ortadan kaldırmak için tedbirler almalıdır. Gerçekten vatandaşlarını koruyan, kollayan, adaletle yaşatan, onun temel ihtiyaçlarını karşılama garantisi veren, şefkatli ve merhametli kollarını herkese eşit bir şekilde uzatan yani “devlet baba” hissi,vatandaşın aklında ve gönlünde ivedi olarak yeniden tesis edilmelidir.

Siz bakmayın öyle sokaklarda olan insanlara! Onların sayısı üç beş milyonu geçmez. Memleketin nüfusu 79 milyon ise ezici çoğunluk evinde endişeli bir bekleyiş içindedir ve kendisini benim gibi çırılçıplak ve savunmasız hissetmektedir. İşin en kötüsü de, budur!

Bu duygunun kalıcı olması ise sonu hiçte iyi olmayan bir meçhule gidişimizin habercisi olur. Bu nedenle memleketi yönetenlerin el atacağı ilk konu bu olmalı, Türk halkına devletin dimdik ayakta ve “sıradan vatandaş”ın yanında olduğu, uygulamalarla kanıtlanmalıdır.

 

 

Halk ve Devlet

0

Halk; potansiyel / kullanıma amade / hazırda mevcut güç ve kuvvet demektir.

Fakat, bu kuvvet; huzur ve asayişi korumak ve muhafaza etmek içindir.

Millet olarak bütün kuvvetimizle huzur ve asayişin devamı için çalışmak şiar, düstur ve prensibimiz olmalı.

Vatandaş olarak görevimiz yurtta sulh olmalı. Asayişe gölge düşürmemeli. Devamına halel gelecek ve getirecek her türlü aymazlıklardan uzak durmalıyız.

Kendimizi devletin yanında bulmalı. Kendimizi asker ve polisin yardımcısı bilmeli.

Kendimizi; gayri meşru / meşru olmayan, kanunsuz her türlü ayaklanışın, kalkışmanın ve isyanın karşısında bulmalıyız.

Velhasıl, kendimizi -sırasında- mevcut hükümetin ve devletin yanında muvazzaf / vazifeli ve görevli bilmeliyiz.

Kısaca, görevimiz müspet / olumlu ve yapıcı hareket etmektir. Menfi / olumsuz ve yıkıcı hareket ve devinimlerden uzak durmaktır.

Dâhili yani iç huzuru, asayiş ve sükûneti bozmamalıyız. Aksi takdirde -meselâ- on cani yüzünden doksan masum ve suçsuzu tehlikeye atar, zarara sokar, durumu daha da kötüleştirmiş olur, ortamı daha da bulandırarak; bulanık suda balık avlamak isteyenlere aradıkları fırsatı vermiş oluruz.

Mevcut iktidara, hükümete ve devlete karşı bizi dolduruşa getirerek, bizleri menfur emellerine âlet etmek isteyenler çıkabilir. Nitekim çıktı!

Bugünlerde olgun, dirayetli, aklıselim, millî bir tutum ve tavır göstermemiz; ileride de aynısını sergileyebileceğimiz intibaını verir. Böylece millet ve devlet aleyhinde düş kuranların ve kuracak olanların rüya ve hayalleri şimdiden kursaklarında kalmış olur.

Yurt içinde sivilden veya resmiyetten, hükümet veya devletten beklemediğimiz, tasvip etmediğimiz, doğru bulmadığımız bazı iş ve icraatlar olabilir.

Bu durumda basın ve yayın yoluyla, demokratik yollardan, kanunlar çerçevesinde, yakıp yıkmadan, asayişe gölge düşürmeden, sesimizi duyurmanın, hakkı göstermenin, tenkit etmenin en güzel yapıcı metotlarına başvurmalı. Bu şekilde onların dikkatini çekerek; doğruları ve doğru yolu onlara göstermeliyiz.

Bu yolla olmuyor diye taşkınlık yapmanın, kanunsuz tepkilerin, olmadık söz ve davranışların âlemi yok. Kaldı ki, ancak böylesi bir vaziyet alışla; yıkıcı, bölücü fırsatçılara da fırsat vermemiş oluruz.

X

Gerçek; er geç anlaşılır. Taşlar gediğine konur. İşler rayına oturur.

Sabrımızı müspet gayretler sarf ederek göstermeliyiz. Zaten, demokrasilerde er geç milletin dediği olur ve oluyor.

Her şeyde bir hikmet görüp, müspet / yapıcı tavrı takınıp, gereken işleri yaparak; işi Allah’a havale etmek de ayrı bir sabır örneğidir.

Çünkü bu zamanda asıl cihat; manevî cihattır. Zira yurtta fiilî icraat ve işlem hakkı; meşru iktidarındır. Vazife ve görevimiz; onun işini zorlaştıracak davranışlardan uzak durarak; devletin işini kolaylaştırmak olmalıdır.

X

Devletin ordusu, polisi zaafa uğrarsa; zaten devlet, halka başvurarak asker ve polis açığını kapatır.

İktidara, hükümete ve devlete yardım ve onun yanında yer almak; onların icraatına gölge düşürmemekle olur.

“Gölge etme başka ihsan istemem.” durumuna halk, kendini düşürmemelidir.

Yoksa halk kendi başına “destek oluyorum” derken köstek olur.

Bu yanlışa düşmemeliyiz. Çünkü nice iyiler var ki, iyilik yapıyorum zannıyla, farkında olmadan kötülük yapıp; devlete millete birçok zarar verir.

 

 

 

Darbe ve Halk

0

Türkiye’miz büyük bir tarih dönemecinden geçti ve geçmektedir. Yolun bir tarafı dik yamaç. Sol tarafı uçurum! Velhasıl, her şeye rağmen durum vahim!

Mutedil olmak, aklıselim / sağduyulu davranmak, kışkırtma ve tahriklere -vatandaş olarak- kulak vermemekle mükellef ve yükümlüyüz.

Türk Ordusu’nun darbecilere yüz vermeyen, boyun eğmeyen dik duruşuyla kahramanca direnmesi, hayatı pahasına karşı koyması; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni büyük bir badireden kurtarmış; daha fazla can kaybına fırsat vermemiştir.

Halkımızın da tüm tehlikelere rağmen, cesaretle devletin yanında yer alarak -vatan için- hayatını hiçe sayması; büyük bir fedakârlık örneğidir.

Keza polisimizin -vatanın birliği ve dirliği için- darbecilere karşı göğsünü siper etmesi, ayrıca kayda değer bir vatan-severlik örneğidir.

Devletin ise tüm imkânlarıyla darbeye geçit vermemek için, olağanüstü bir çaba ve gayret sarf etmesi zikre değer, başka bir husustur.

Evet, birer Türk vatandaşı olarak hepimize düşen çok önemli ve hayatsal görevler var.

Vatandaş olarak başta gelen görevimiz: Müspet / olumlu ve yapıcı hareket etmek, menfi / olumsuz hareket ve davranışlardan kaçınmaktır. Kısaca asayiş, düzen ve intizamı netice veren / verecek olan müspet hareketten ayrılmamak şiar, düstur ve prensibimiz olmalı.

Bu uğurda her bir sıkıntıya karşı sabırla mukabele etmeli, sonucu sabır ve sebatla beklemeliyiz.

Unutmayalım ki, yolda olana netice müyesser olur. Yani isteğine ulaşır.

Evet, halk olarak güçlüyüz. Ama bu güç; sırasında devleti ayakta tutmak için, sarf edilecek güçtür.

Binaenaleyh halkı yanına çekemeyen her kanunsuz, gayrı meşru çağrı ve davet geçersizdir.

Halktan yüz bulamaz ve bulmamalı. Halkın gücü meşru devlet ve kanunu muhafaza içindir.

Zaten halka rağmen hiçbir güç, uzun süre hâkimiyetini devam ettiremez. Çünkü halka dayanmayan, gücünü halktan almayan her güç; güçsüzlüğe, devamsızlığa ve yok oluşa mahkûmdur. Çünkü çıkmaz bir sokağa girmiştir.

X

Evet, halkın gücü var. Fakat bu güç ve kuvvet; asayişi korumak ve muhafaza etmek için, devletin emrinde olması gereken bir güçtür.

Evet, halkın gücü var. Lâkin bu güç; varlığını devletten alan bir güçtür. Devlete karşı el kaldıracak bir millet gücü değildir. Bilakis devletin yanında yer alan, devletin kaynağını ve dayanağını teşkil eden millî bir güçtür.

Keza / bunlar gibi devletin ordusu da, devleti içten-dıştan gelen ve gelebilecek olan tehlikelere karşı korumak için vardır. Yoksa silâhını millete ve hükümete çevirsin diye var olmuş, var edilmiş bir kurum veya kuruluş değildir.

Yine devletin polisi vardır. Fakat bu polis, bindiği dalı kesmek için, yâni kendi ayağına kurşun sıkmak için kurulmuş bir birim değildir.

Velhasıl yurtta, yurttaşa; devlette devlete karşı çıkacak, cephe alacak ve cephe açacak -ister sivil, ister resmî olsun- bir kuvvet, bir güç meşru olamaz. Olmamalı.

Zira kaybedilen veya gölgelenen hiçbir hak; başkalarının hakları çiğnenerek geri alınmaz.

“De ki: Rabbim, ancak. Haksızlıkla / haksız yere bağyi / taşkınlığı / sınırı aşmayı, saldırıyı (başkasının malına göz dikmeyi, dine, cana, mala, ırza yani haysiyet ve hukuka saldırmayı, akla karşı işlenmiş ve haksızlığında şüphe olmayan her türlü tecavüzü ve zulmü, kısaca İSYANI) haram kılmış / yasaklamıştır.” (7 – A’raf – 33)

Gerekçe ne olursa olsun, yurt içinde isyanın / kalkışmanın haklısı yoktur. Vatan dâhilinde uğranılan haksızlığı; isyan ederek gidermeye çalışmayı yani kalkışmayı ayet yasaklıyor. Çünkü böyle bir hak arayışı; nice yeni zulüm ve haksızlıklara yol açar. Kurunun yanında yaş da yanar. Ahmetlerin suçu yüzünden Mehmetler cezalandırılmış; yani kaş yapayım derken göz çıkarılmış olur!

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 27

0

v      Kurtuluş   Notları (Devam)

 

1 Nolu Tahkik (Araştırma) Komisyonu Temsilcisi Mr. Gehri’nin 10 Temmuz 1921’de sunduğu ve İzmit’teki Yunan ve Rum vahşetini dile getirdiği raporunda; İzmit’te 7.400 Türk’ün öldürülmüş olduğu, bunların ancak 360 kadarının kimliklerinin tespit edilebildiği, görülen cesetlerin göz – kulak – burun ve parmaklarının bulunmadığı, kolları – bacakları kopartılmış kadın ve kızlar hatta çocuk ve bebeklerin karmakarışık durumda birbirlerinin üzerine atılmış oldukları belirtilmektedir.

Yine rapordan anlaşıldığına göre Tahkik Heyeti; daha başka üstleri başları yara – bere içinde, yarı çıplak, tecavüze uğramış ve şuurlarını kaybetmiş genç kız ve kadınlar gibi tüyler ürpertici olaylarla da karşılaşmıştır. Bundan başka birçok genç kızın da Yunan askerlerine kadın tedarik etmek maksadıyla beraberlerinde götürüldüğü anlaşılmıştır.

İzmit ve civar Müslüman halkından olmak üzere 370 kişi lâşe (leş) misali esliha (silahlar) vapurunun dip ambarına atılmış, ambar içinde Rum ve Ermeni komitacıları ile Yunan idam cezasına mahkûm askerleri tarafından 8 gün 8 gece aç – susuz, çeşitli eziyet ve işkencelere maruz bırakıldıktan sonra Atina’nın Liosia Esir Kampı’na götürülmüşlerdir. Burada hastalananlara zorla içirdikleri ‘simbar’ adlı sıvı verdiği ızdırap yanında 12 saat içerisinde öldürüyordu.

Dâhiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Ali Fethi Bey’in (Okyar) 29 Aralık 1921 tarihinde TBMM’ne sunduğu bilgiden anlaşıldığına göre: İzmit, Adapazarı, Karamürsel, Kandıra, Yalova, İznik ve çevresinde Yunan mezalimi ile Rum ve Ermeni terörü sonucu resmiyete intikal eden rakamlara göre ki bu aslında çok daha fazla idi; toplam 1.194 kişi öldürülmüş, 151 kişi kaybolmuş, 314 kişi esir veya kaybedilmiş, 192 kız ile 530 kadın tecavüze uğramış, ayrıca toplam 63 milyon 302 bin 250 lira taşınmaz, 92 milyon 350 bin 480 lira taşınır mal gasp edilmiş veya zayi olmuştur.

Birlikte yaşama kültüründen bahsedip de suç ortakları işgalcilerle beraber nereye gideceğini şaşıranlar – 95 yıl sonra – tekrar bir düşünsünler. Zira tarih  tekerrür etmeyi sever.

 

III. 29 Haziran kısmında ise vurgulanan 2 husus var. İlki; 2 saat ‘kurşun kurşun’a yani

yeke yek bir mücadele neticesinde muvaffak olunabiliyor. İkincisi; ‘öküz arabaları’ ile birliklerin malzeme ve mühimmatı taşınabiliyor. O da yol olan yerlerde. Bahçecik merkezinden yukarıdaki mevzilere ise binek hayvanlarından başka vasıta yok. Düşmandaysa otomobilden uçağa her türlü araç var. Fakat gerçek Muhammed İkbal’in dediği gibidir: “Fertlerin imanı, milletlerin yükselmesinin sermayesidir.”

Hatta eskilerin anlatmasına göre; “Düşman korkudan çok atış yaparmış. Bizimkiler, patlamayan top mermilerini sepet içinde mangal kömürünün üzerine koyarak onların istihkâmlarına yanaşıp köz içinde bırakarak patlatıyorlarmış. Öyle olunca da daha çok atış yaparlarmış.”

Karamürsel Taburu Bölük Komutanı Kaymakam (Yüzbaşı) Safiyüddin Bey,

Değirmendere ve Döşeme Milli Müfrezeleri Komutanı Zobuoğlu Hasan Bey, Servetiye Milli Müfrezesi Komutanı Mahmut Nedim Bey ve Güney (Servetiye) Cephesi Komutanı Mustafa Çavuş; Bahçecik’e ilk giren öncü kahramanlar.. Peşlerinde ise yiğitler ordusu! Kimi şehit, kimi gazi.. Hepsinin dilinde zafer niyazı..

Resimde Başiskele’yi istirdat eden yani kurtaran o öncü yiğitlerden bir kısmını zafer edasıyla, başlarında Kahraman Kaymakam; Yaylacık’taki Yunan siperlerinin üstünde tarihe not düşercesine poz vermişler.

Bizim sevincimiz ve gururumuz olan 29 Haziran günü, komşumuz ve kader arkadaşımız Karamürsel’in de hüzün günüdür. Hatta Karamürsel Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin teklifiyle 29 Haziran 1921 tarihi Karamürsel’in “Matem Günü” olarak ilân edilmiştir.

 

IV. İlk kurtuluşu, yani 27 Mayıs 1920’yi de unutmamak lazım. Zira Başiskele ‘ilk’ kez bu

tarih akabinde ilçe olmuştur. Bu tarih ekseninde kurulan Bahçecik Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve ilk kaymakamımız Abanozoğlu Süleyman Bey hakkında eldeki kaynaklarda fazla bir bilgi yok. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin tarih sempozyumlarında inşallah bu konuda da detaylı araştırmalara girilir.

Başiskele’nin ilçe (kaza) oluşunu bir de onu yapan komutanın ağzından dinleyelim. Şu şekilde anlatıyor Rahmi APAK:

“Gizlice mülâkat yaparak İnzibatçılar arasında propaganda yaptım ve birçoğunu İnzibatçılıktan caydırarak Milli teşkilat arasına sokmaya muvaffak oldum. 27 Mayıs’ta beraber bulunduğum Milli kuvvetlerle Bahçecik’i işgal ederek burada Müdafaa-i Hukuk teşkilatı yaptık ve bir tabur vücûda getirdik.

Bahçecik Nâhiyesi’ni kazâ hâline koyarak Kaymakamlığa Hamidiye Köyü’nden Abanozoğulları’ndan Süleyman Bey’i tayin eyledik. Taburun ve bölüklerin komutanlarını da seçerek tayin eyledik. Böylece 2 ay kadar Bahçecik ve havâlisinin asayişini sağladık. Bilahare teftiş için gelen Bursa Vâlisi Hacim Bey’in emriyle Garp Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın emrine girerek İzmit’te bulunan İnzibatçı kuvvetlere ve İngiliz kuvvetlerine saldırdık. Vukû bulan muharebede İznik Mutasarrıfı Fehmi, Gökbayrak Cemal, Polis Komiseri Ali ve Şerif Beylerle İnzibat kuvvetleri kaçırılmış ve harbi kabul eden İngilizlere de lüzûmu olan ders verilmişti.

Fakat Yunan Ordusu’nun Anadolu’da taarruza geçmesi üzerine ve İzmit Mutasarrıfı İbrahim’in yaptığı kötü propagandalar yüzünden kuvvetlerimizin çoğu dağıldı. Biz de elimizde kalanlarla birlikte Geyve Boğazı’na çekildik. Pederim (babam) Arslan Bey, Zobuoğlu Hasan Efendi vesair birçok zevât (kişi) hakikati anlayarak Millî cepheye iltihak etmişlerdir ve çalışmışlardır.”

Bu ilk kurtuluş düşmanla yoldaşlık ederek Millîcileri haydut ilan eden yerli işbirlikçilerden kurtuluştu. Daha evvel de söylediğimiz gibi seçenek çoktu ve kendi insanına karşı düşmanla birlikte düşmanlıkta yarış edenler vardı. İkinci ve ‘son’ kurtuluştan sonra İstiklâl Mahkemeleri divan-ı harplik 23 dava için İzmit’e geldi. Mahkeme heyetinin arkasında bir Türk Bayrağı ve bayrağın üstünde yeşil bir zemin üzerindeki levhada şu yazı mutlaka olurdu:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi İstiklâl Mahkemesi mücadelesinde yalnız Allah’tan korkar.”

 


SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 181, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

A.g.e., Sayfa 182.

ULUGÜN, F. Yavuz, Kocaeli Tarihi – Osmanlı ve Ulusal Kurtuluş Döneminde Kocaeli, Sayfa 72, KYÖD Yayınları, İzmit, 2002.

Ki bunlar Kocaeli Vilâyeti oluyor (Ocak 1922).

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 182, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006 (Zabıtlar’dan).

İKBAL, Muhammed, Benlik ve Toplum (Esrar ve Rumuz), Çev: Dr. Ali Yüksel, Sayfa 58, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1996.

Mehmet KURDOĞLU ile Röportaj, Mayıs 2002.

Devrin önemli basın kuruluşlarından olan Tevhid-i Efkâr Gazetesi 20 Haziran 1921 tarihi nüshasında ‘Kahraman Karamürsel’in Kahraman Kaymakamı’ spotlu resimle kendisini haber yapmıştır. Sonraki araştırmacılara tez konusu olacak kimselerden olan Kaymakam Safiyüddin Bey; uzun boylu, geniş omuzlu ve adaleli, gür kaşlı, kemer burunlu olarak tarif edilir. ‘Siyah, iri bıyıkları onu yaşlı göstermesine rağmen gözleri azimli, hayatı seven ve dinamik bakışlarla dopdoluydu. Milis komutanları gibi sırtında fişekleri bol, kamalı, dürbünlü üniforma taşımaktaydı. Gösterişli üniformayı arkadan şık bir pelerin örtüyordu. Kocaman başını ise tiftikten örülmüş bir kalpak sarmıştı. Heybetli bir duruşu vardı.’ (ÖZDEMİR, Erdoğan, Karamürsel’in Kurtuluş Hikâyesi – Karşı Yakanın Beyleri, Sayfa 422 – 423, KBB Kültür Yayınları, İzmit, 2009)

Kurtuluş ezanı sonrasında ilk kurbanı Mahmut Çavuş’un Yunus (ÖZKARADENİZ) kesmiştir. (Selahattin KORKMAZ ile Röportaj, Ağustos 2007)

Kadem Duran’ların evlerinin önü.

ÖZDEMİR, Erdoğan, Karamürsel’in Kurtuluş Hikâyesi – Karşı Yakanın Beyleri, sayfa 429, KBB Kültür Yayınları, İzmit, 2009.

APAK, Rahmi, İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, Sayfa 172, TTK Yayınları, Ankara, 1990.

ULUGÜN, F. Yavuz, Kocaeli Tarihi – Osmanlı ve Ulusal Kurtuluş Döneminde Kocaeli, Sayfa 75, KYÖD Yayınları, İzmit, 2002.