16.9 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 725

Din ve Siyaset

0

Dini siyasete âlet edenler tarafından, 15 Temmuz 2016 ‘ da kanlı bir darbe girişiminde bulunuldu. Oysa din, siyasete âlet edilmemeli. Politikaya tâbi tutulmamalı. Buna şiddetle karşı çıkılmalı. Çünkü “Hakikat-i İslâmiye” bütün siyasetlerin üstündedir. Aksi takdirde hâsıl olacak zarar tahmin bile edilemez.

Yakın geçmişte din adına tarafgirane siyaset yapanların verdikleri zararlar, henüz unutulmamışken; din âlet edilerek hazırlanan ve yetiştirilen robotlaşmış kitlelerle iktidarı ele geçirmek isteyenler; kanlı bir eylemle darbe teşebbüsünde bulundular.

Halbuki din adına tarafgirane siyaset yapanlar “İsabet de etse(ler) mes’ûl (ve sorumlu)dur(lar).” Aslında din siyasete değil, siyaset dine âlet edilmeli. Ama bu mümkün değil. Çünkü siyaseti dine âlet etmek için, siyasetle dine hizmet edeyim diye yola çıkanlar; er geç siyasete âlet olmaktan kendilerini kurtaramaz. Dini siyasete âlet etmiş olur. Din gaye olmaktan çıkar. Siyaset oyunlarında bir basamak olur.

Çünkü bu şekilde siyaset yapanlar, bu şekilde siyasetle uğraşanlar; maalesef kendi safında olanı şeytan da olsa melek olarak görmüş ve görüyor! Kendi tarafında olmayanı melek de olsa şeytan olarak görmüş ve görür hâle geliyor! “Mü’minler kardeştir.” hükmünü çiğniyor! “Ancak aynı menfaat ve çıkar için bir araya gelenler kardeştir!” sloganına yerini bırakıyor!

Şüphesiz siyaset bu değil. Böyle olmaması gerekir. Temiz siyaset yapanlar böyle ithamlardan münezzeh ve uzaktırlar. Onlara diyecek bir şeyimiz yok. Elbette idareye talip olanlar olacak, dürüst siyaset yapanlar bulunacaktır. Bütün mes’ele İslâm gibi ebedî bir hakikati, fani ve geçici dünya menfaatleri için kurban etmemektir.

Kaldı ki, Bediüzzaman Divan-ı Harb-i Örfî’de “Şeriat (İslâm’ın muhteva ve içeriği) yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, ahiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir (siyasetle alâkalıdır). Onu da ulü’l-emirler (idareciler) düşünsünler.” demektedir.

Zaten yüzde doksan dokuzu yerine getirirken, yüzde bir olan kendiliğinden gerçekleşir. Bunun için kırmaya, dökmeye, kaos çıkarmaya, güce kuvvete başvurmaya, silâha sarılmaya, hele darbeyle yâni ülkeyi kan gölüne çevirerek sonuç almaya kalkışmaya, hiç mi hiç gerek yok.

Maksat dini; hayata geçirmek ise, bunun yolu ülkeyi kaosa sürüklemekten geçmez.

Bunun yolu, vahşice darbeye teşebbüs etmekten geçmez.

Bunun yolu, kana susamışçasına milletine silah doğrultmaktan geçmez.

Zaten bu vatan İslâm ülkesidir. Zaten bu millet müslümandır.

Ne din elden gitmiştir. Ne de dini getirmeye ihtiyaç vardır. Hem gitmemiştir ki getirilsin.

Öyleyse maksadımız; o nuranî silsileyi harekete geçirmek olmalı. Bunun için de herkesi şevke getirmeli. Vicdanî istekleri uyandırmalı. İlerleme yoluna sevketmeli.

Ve bilmeli ve bildirmeli ki Îlâ-yı Kelimetullah’ın / Allah’ın ismini yüceltmenin; bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakkî etmek yâni ilerlemek ve ilerletmektir. Hatırlayalım ve hatırlatalım ki:

“Aslah tarîk musalâhadır.”

“En iyi yol barış yoludur.”

En iyi hareket “Müspet harekettir.”

Silâh, ancak dış düşmana karşı çekilir.

Yurtta barış esastır.

Huzur ve sükûn barışa hastır.

Evet, Cumhuriyet ve Demokrasi

Hakimiyet-i Millet’tir.

Millet hâkim oldu

Meydanlar halk ile doldu.

Değil sadece Türkiye’nin

Asya’nın bahtını, İslamiyetin talihini

Açacak olan yalnız Demokrasi ve Hürriyettir. (1 Ağustos 2016)

 

 

Allah Bizi Affetsin

15 Temmuz Darbe Teşebbüsü ile ilgili detaylar ortaya çıktıkça görüyoruz ki,  çook büyük bir badireyi atlatmışız.

Daha önemlisi devletimiz, kimsenin farkında olmadığı, bu teşebbüs olmasa imiş farkına da varamayacağımız bir işgal altında imiş.

Devletin en kritik birimleri, çok organize, çok yaygın bir kadrolaşma ile işgal edilmiş.

Bu işgali yapan kadro içinde öyle kişiler varmış ki ordumuzun uçakları ile TBMM’ni, Türk vatandaşlarını gözünü kırpmadan bombalayabilecek şekilde özel yetiştirilmiş.

Yaveri, Genelkurmay Başkanının bütün konuşmalarını düzenli olarak kaydedip, kime gittiğini bilmeden örgütten bağlı olduğu “abiye” vermekte imiş.

Cumhurbaşkanının yaveri, kuvvet komutanlarının emir subayları FETÖ üyesi imiş. Bunların hangi bilgileri kime vermiş olabileceğini tasavvur dahi etmek istemiyorum.

TSK içindeki kritik mevkilerdeki bu gibi özel yetiştirilmiş ajanların bir savaş halinde komutanlarının emri yerine başka bir ülkeden emir almayacaklarından emin olabilir miyiz?

Bütün bunları düşündükçe kanım donuyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın samimi beyanı, bildiklerimizden de beterinin olduğunun işareti gibi: “3-4 yıl öncesine kadar bile ben inanın bu kadarını düşünmüyordum. Ama ne yazık ki ciddi manada yanılgıya düşmüşüz. Allah bizi affetsin.”

Sadece Allah’tan af dilemek yetmeyebilir. “Kul hakkı” ve halka karşı sorumluluk boyutunu da düşünmek gerekmez mi?

*************************************************

TSK’da Durum Düşündüğümüzden de vahim

Yüksek Askeri Şura kararları açıklandı. TSK’nın toplam 358 general ve amiralinden 157’si (yüzde 44’ü) ihraç edildi.

En yüksek ihraç oranı Deniz Kuvvetlerinde. 55 amiralden 32’si (yüzde 58’i) ihraç edildi.

Hava Kuvvetlerinde büyük çoğunluğu savaş pilotu olan 213 subay ve en az pilotlar kadar önemli olan ve uçakları uçuşa hazırlayan 44 uçak bakım teknisyeni ihraç edildi. Herbirinin yetiştirilmesi yıllar alan ve birer F16 fiyatına mal olan bu pilot ve teknisyenlerin yerini doldurmak kolay olmayacak.

Bu rakamlara bakınca darbe eğer Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yapıldı ise başarılı oldu diyebiliriz.

Genelkurmay’ın bu rakamların vereceği dehşeti azaltmak için yaptığı “TSK’nın sadece yüzde 1,5’u darbeye karıştı”açıklaması ise tam bir talihsizlik. Açıklamayı yapan TSK yetkilileri hepimizden iyi bilir ki,  general, amiral, pilot gibi üst nitelikteki subaylar ile rütbesiz erler aynı torbaya konulamaz.

Daha da vahim olan husus ise Genelkurmay Başkanı ve 3 kuvvet komutanının görevlerine devam ediyor olması. Bunlar emir subayları dâhil en yakın çalışma arkadaşları hain çıkan ve onlar tarafından rehin/ esir alınan, aşağılanan komutanlar. TSK’nın hain bir örgütlenme tarafından ele geçirilmesine mani olamamış, başarısız Genelkurmay Başkanı ve 3 Kuvvet Komutanının göreve devam etmesi akıl alır gibi değil.

Anlaşılan Cumhurbaşkanı ve hükümet ordu içinde bunların yerine koyabilecekleri güvenilir komutan bulamadı. Bu da durumun zannettiğimizden de vahim olduğunu gösteriyor.

Zaten hala bütün askeri birlik ve kışlaların kapılarının Belediyelere ait araç ve iş makineleri ile kapatılmış olmasıgüvensizliğin bir işareti.

Son KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile alınan kararlar da güvensizliğin boyutunu göstermekte.

“Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları, Milli Savunma Bakanı’na bağlandı. YAŞ’ın yapısı değişti. Harp akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı.”

Bu kadar güvensizlik iyi şey değil. Tez zamanda bu güvensizliğin giderilmesini ümit etmek istiyorum.

***********************************************

İstihbarat Zafiyeti Var, İstifa Yok, Görevden Alma Yok

Cumhurbaşkanı Erdoğan darbe teşebbüsünü eniştesinden, Başbakan Yıldırım da eş dosttan öğrenmiş. Her ikisi de açık yüreklilikle “istihbarat zafiyeti olduğunu” kabul ettiler. “Doğru istihbarat olsaydı, darbenin önüne geçilebilirdi” dediler.

Fakat başta Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) müsteşarı olmak üzere istihbarattan sorumlu hiçbir bürokratın ve bu birimlerin bağlı olduğu hiçbir bakanın istifa etmemiş veya görevden alınmamış olması ilginç değil mi?

Demek ki istihbarat teşkilatlarımızın yönetimine getirilebilecek mevcutlar kadar güvenilir, mevcutlardan daha ehil kişiler bulunamamış.

Dehşete düşüyorum. Sormadan edemiyorum:

Bu büyük devlet bu hale nasıl geldi?

**************************************************

Kim Kimi koruyacak

Halkın can ve mal güvenliğini, demokrasiyi ve hukuku korumak, kamu düzenini sağlamak Devletin görevidir. Zaten devlet bunun için vardır.

Oysa bugün devleti yönetenler halkı sokaklara çağırarak devleti korumasını istiyor, nöbete davet ediyor.

*****************************************************

Milliyetçiliği Keşfettiler

Darbe teşebbüsü sonrası AKP kanadı adeta Atatürk’ü ve milliyetçiliği keşfetti. “Demokrasi Nöbetleri” adı altında her akşam yapılan toplantılara katılanlar, “ülkücülerin resmi marşı” hüviyetindeki Mustafa Yıldızdoğan’ın “Ölürüm Türkiye”şarkısı ile coşuyor.

“Ölürüm Türkiye” şarkısının söylenmesini “siyasidir” diye polisin yasakladığı, söyleyen gençlerin karakollarda sorguya alındığı bir dönem de böylece bitti.

Türk milliyetçilerinin yıllardır okuduğu Arif Nihat Asya şiirleri Cumhurbaşkanının ve AKP’lilerin dilinden düşmüyor.

Teröre verdiğimiz şehitler için balkonuna Türk Bayrağı asanları, AKP yandaşlarının “bayraklılar” diye küçümsediği günlerin üzerinden çok geçmedi. Şimdi AKP’liler bayraklara sarınıp meydanlara çıkıyor.

Bunlar güzel şeyler… Demek ki “her şerde bir hayır varmış…”

*******************************************************

AKP’nin Atatürk’ü Keşfi

Ak Parti Genel Merkez binasına ilk defa büyük boy bir Atatürk posteri asıldı.

Bütün Türkiye Atatürk’ün “Hâkimiyet Milletindir” sözü ile donatıldı.

Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin ağzından Atatürk’ün sözleri ve ilkelerini işitmeye başladık.

Hatta Hürriyet’in muhafazakâr mahalleden transferi, İmam Hatip kökenli Gazeteci Ahmet Hakan bir günah çıkartma yaptı. “Sen ne büyükmüşsün hey Atatürk” başlığı ile çok iyi bir özeleştiri yaptı.

Eskiden Atatürk’e “kızdığı, saydırdığı, itiraz ettiği” bazı temel konularda O’nun ne kadar haklı ve ileri görüşlü olduğunu, son yaşadıklarımızdan sonra, anladığını yazdı. “Artık kadrini, kıymetini bilenlerdenim” dedi.

Ahmet Hakan Atatürk’ün “yüzümüzü Batı’ya döndürmesi, tevhid-i tedrisat, laiklik ilkesi, bir millet oluşturma çabası, şeyhlik, efendilik, müritlik gibi kavramlara, dini cemaatlere, dini gruplara mesafeli duruşu” gibi temel tercihlerinin ne kadar doğru ve iyi olduğunu anlamış. Atatürk’ün büyüklüğünü keşfetmiş.

Darısı Atatürk’ün dinsiz, ahlaksız, ayyaş olduğu propagandaları ile zihinleri tağşiş edilmişlerin başına..

********************************************************

Bizim Kocaeli ve Fetö’den İstihbarat

Kocaeli’nin önemli gazetelerinden Bizim Kocaeli Gazetesi‘nin FETÖ ile irtibatlandırılmış olması ve gazetenin sahibi ve başyazarı Güngör Arslan‘ın gözaltına alınması şaşkınlıkla karşılandı.

İktidara yakın Özgür Kocaeli’de verilen habere göre, Bizim Kocaeli’nin örgütle ekonomik ilişkisine rastlanmamış. Bizim Kocaeli Gazetesi “terör örgütünün devlet ve belediyeler içindeki elemanlarından bilgi almakla” suçlanıyormuş.

İddianame hazırlandığında başka suçlamalar da olup olmadığını anlayacağız.

Ancak haberde verildiği şeklinde “devlet ve belediyelerde çalışan kişilerden bilgi almak” nasıl suç olur anlayamadım.

Eğer Bizim Kocaeli‘nin bilgi almakla suçlandığı kişiler FETÖ üyesi ise, neden devlette veya belediyelerde çalışıyordu? Bir suçlu arayacaksanız onları, bir takım gizli bilgilere sahip olabileceği, bu görevlerde çalıştıranlar içinde aramanız gerekmez mi?

Gazetecinin işi bilgiye erişmek ve kamuoyu ile paylaşmaktır. Kaynağının kim olduğuna bakmaksızın kanunlara ve etik kurallara aykırı olamamak üzere bilgiyi kullanabilir. Medyanın özgür olabilmesi için, demokrasilerde, “kaynakların gizliliği ilkesi” uygulanır. Gazeteci bilgi kaynağını açıklamaya zorlanamaz.

Gazeteci tüm bilgi kaynaklarına serbestçe ulaşma ve kamu yaşamını belirleyen, halkı ilgilendiren tüm olayları izleme, araştırma hakkına sahiptir. Gazetecinin karşısına çıkarılacak gizlilik ve sır gibi engeller kamusal işlerde yasaya, özel işlerde açık ve ikna edici gerekçelere sahip olmalıdır.”

Hukuken suçlanabilmesi için gazetecinin elde ettiği bilgiyi suç teşkil edecek şekilde kullanmış olması gerekir. Haberde bu konuda açık bilgi yok.

Gazeteler kapatılırken ve gazeteciler tutuklanırken iki kere düşünmek gerekir.

Çünkü ihlal edilen sadece gazetecinin hakları değil, toplumun bilgi edinme hakkıdır.

 

 

Gülmemiz Değil, Görmemiz Gerekenler!

0

Daha önce de ifade ettim; şimdi de söylüyorum: Devlete paralel her yapının, devleti ele geçirmeyi hedefleyen her hareketin sonuna kadar karşısındayım ve hep karşısında olacağım. Bir gurubun ya da yapının kendi devletini ele geçirme gibi bir sevdaya kapılması kadar tuhaf bir şey olabilir mi? Eleştirebilirsin, ikaz edebilirsin; düşüncelerini ifade edebilirsin; ama bir şebekeye dönüşerek ve yabancı istihbarat servisleriyle ortaklık kurarak böyle bir harekete kalkışamazsın.

Bu devlet ikiliği kabul etmez; demek ki hiç tarih okumamışsınız. Kendi öz kardeşini devletin bekası için gözünü kırpmadan öldüren bir hassasiyettir bu. Birlik olmadan dirlik olmayacağını, bir çatıda toplanmadan devlet olunamayacağını Kurtuluş Savaşı’ndan Moğol istilasına kadar çok acı tecrübelerle öğrendi bu millet. Öğrenmeyenler de şimdi öğrendi.

Evet, 15 Temmuz çok acı; ama çok derin bir tecrübe daha sundu bize. Millet olarak hem ağır bir sınavdan geçtik hem de hayırlara vesile olabilecek fırsatlar yakaladık.

Özellikle yıllardır kutuplaştırılan, hiçbir niyetle bir araya gelemeyen milletimiz, bugün tek yürek ve tek vücut haline gelmiştir. Millet olarak bu gıpta edilesi birlikteliği çok önemli görüyorum.

Yıllardır devletin her kademesinde şebekeleşen ve ülkemizin bekası adına ciddi bir tehlike oluşturan paralel devlet yapılanmasına ağır bir darbe vuruldu ve inşallah bir daha böylesi bir yapının türemesine ve güçlenmesine müsaade edilmez ve göz yumulmaz.

Bir diğer kazanımımız ise Türk milletinin bugün geldiği milli nokta ve Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’i yeniden keşfetmesi…

Şerrin hayra evirildiği cilve-i İlahi’ye şükrediyoruz elbette ve artık bu fırsatları doğru ve yerinde kullanmasını bilen Devlet aklına mutlak surette ihtiyaç duyuyoruz. Sorunları teşhis ve doğru tedavi yöntemleri bundan sonraki sürecin en önemli belirleyicileri olacak kanaati hassasiyetinde bugünlerde alınan bazı kararlardan endişe duyuyoruz.

Mesela askeri bir darbe girişimi görüntüsünde olsa da hadisenin Cemaat ambalajlı Fetö Terör Örgütü tarafından kurgulandığı ortada. Burada darbe aracı TSK’mi, yoksa devleti ele geçirmeye çalışan ve bu noktada darbeci üreten cemaat olgusu mu tartışılmalıdır? Bu elim hadise sonrasında tüm askeri okulları kapatmak, Genelkurmay’ın yapısını değiştirmek; hatta başkanını Cumhurbaşkanlığına, kuvvet komutanlarını Milli Savunma Bakanlığına bağlamak nasıl bir koordinasyon zafiyeti yaratacaktır diye düşünülmüş müdür? Belli ki terör olaylarının daha da fazlalaşacağı şu süreçte Türk Silahlı Kuvvetlerimizin tecrübi ayarlarıyla bu kadar oynamak ne kadar sağlıklıdır? Diye endişe ediyorum

Bir cemaatin saçma sapan bir hayali uğruna ülkemize yaşattığı şu derin acılardan sonra ilk başta dini algılarımızın yeniden değerlendirilmesi gerekmez mi? Mesela cemaat ve tarikatlar için bir düzenleme düşünülüyor mu? Diyanet İşleri Başkanlığı ve Hükümet bu noktada bir çalışma başlatmış mıdır? Diye merak ediyorum.

Hele ki çevremde bazı insanlardan “Oh olsun Askere!” cümleleri duyuyor olmam beni derinden yaralıyor. Ezanlarımızın sedası, hürriyetimizin devamı, sınırlarımızın güvenliği ve ülkemizin bekası için düşmanlarımızın korkulu rüyası Silahlı Kuvvetlerimiz bu kadar rencide edilmemelidir. Tüm bu yaşananların faturası göz bebeğimiz bir kuruma fatura edilerek eğitim ve işletim sistemi paramparça edilmemelidir. Kaldı ki bu ordu kendi içinden beslenen bu darbeyi engellemek için her şeyi yapmış ve nihayetinde başarılı da olmuştur. Ayrıca çok iyi bilinmelidir ki bu ordu, bu ülkenin ve bu milletin ordusudur. Çocuklarımızdan, babalarımızdan, bacılarımızdan; yani hepimizin birinci derece hısımlarından müteşekkil, Peygamber Ocağı bir kurgudur.

Ne güzel ki yıllardır özlenen bir birliktelik yakalanmışken, ne güzel ki içimizdeki fitne fesat odaklarını bir bir temizleniyorken ve maalesef Türk milletine diz çöktürmek için birileri yeni haince planlar hazırlıyorken, birbirimize daha sıkı sarılmalıyız. Hiçbir kurum ve kuruluşumuzu feda etmemeliyiz. Öğretmen paralelci diye Milli Eğitimi; Vali paralelci diye İçişlerini; Defterdar paralelci diye Maliyeyi ve polis paralelci diye Emniyet teşkilatını tasfiye edersek ne olacak bizim halimiz!

Hayır, gülmemiz değil; görmemiz gerekenler var bence. Ve meselelere uzak gözlükleriyle bakmaktan başka çıkışımız da yok. Rabbim düşmanlarımıza fırsat vermesin.

 

 

Çevre Mühendisi, Prof. Dr. İdil Arslan Alaton Bütün dünyanın korkulu rüyası olan su kıtlığı ve çevre problemleri ile ilgili sorularımızı cevaplandırdı.

Giriş:

İnsanoğlu’nun ve bilumum canlı varlıkların, üretime katkı sağladıkları için canlı varlık sayılan hava, su ve toprağın bulunduğu her yer, çevre olarak kabul ediliyor. Çevremiz giderek kirleniyor. Çevrenin kirlenmesi sebebiyle; insan hayatı ve hayatın devamı için gerekli maddelerin üretimi zorlaşıyor.

Çevre kirliliği, toprağın verimini azaltıyor. Su ve havadan yararlanma imkânlarını kısıtlıyor. İnsan sağlığını tehdit eden olumsuzluklar çoğalıyor.

Yakın zamanlara kadar insanoğlunun amacı, rahat ve çağdaş şartlarda yaşamaktı. Bu amacın gerçekleşmesi için, kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bu gün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği anlaşıldı. Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi. Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip önlem alınması şuurunun yerleştirilmesi için bütün dünyada Çevre ile ilgili günler, haftalar ihdas edildi.

Çevre ile ilgili çalışmaların ilmî metotlarla yürütülmesi için üniversitelerde Çevre Mühendisliği bölümleri açıldı. Çevre mühendisleri bir taraftan insanlarda çevre bilincini oluşturmaya çalışırlarken, diğer taraftan çevrenin kirlenmemesi için araştırmalar yapıyorlar, kirlenen çevrenin temizliği için projeler geliştiriyorlar.

Bu hafta, insanlık için hayatî önem taşıyan çevre problemlerini Çevre Mühendisi, Prof.. Dr. İdil Arslan Alaton ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Röportajımıza, ‘Endüstriyel kirlenme’ kavramının tanımı ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton: Otomotiv sanayi, deri, tekstil, kimya ve benzeri sektörlerdeki endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan katı, sıvı veya gaz formunda doğaya deşarj edilen ve çevremizi tehdit eden tüm olumsuz etkilerin toplamını târif eden bir kavramdır.

Çetinoğlu: Endüstriyel kirlenmenin sebepleri ve sonuçlarından da söz eder misiniz?

Alaton: Yukarıda sözü edilen sektörlerden kaynaklanan katı, hava ve sıvı emisyonların, nehirlere, göllere, denizlere ve benzeri doğal ortamlara deşarj edilmelerini engellemezsek, kirlilik kontrolüne ve arıtmaya önem vermezsek bu atıkların tabiatta oluşturdukları olumsuz etkilere şahit oluruz.

Endüstriyel kirlenmeden kaynaklanan çevre ile ilgili problemler sonucunda; küresel ısınma, çölleşme/kuraklık (genel olarak iklim değişikliği), asit yağmurları, tabiattaki bitki ve hayvan türlerinin azalması, ozon tabakasının incelmesi örnek verilebilir.

Çetinoğlu: İhtisas alanınız su arıtımı. Su arıtımı ile atık suların, farklı alanlarda yeniden kullanımı sağlanıyor. Bahçe sulanması ve sokak temizliği dışında hangi alanlarda?

Alaton: İleri derecede arıtılan bir su, içme suyu olarak bile kullanılabilir. Uygulanan arıtma teknolojisine/derecesine göre istediğiniz kalitede, hijyen açısından mükemmel düzeyde su elde edebilirsiniz.

Çetinoğlu: Bu şekilde elde edilen su çok pahalı olmaz mı?

Alaton: Evet çok pahalı olur. Fakat en pahalı mal, bulunmayan maldır. İnsanoğlu mecbur kalınca ne kadar pahalıya mal olursa olsun, arıtma yöntemiyle elde edilen suyu kullanmak mecburiyetinde kalacaktır.

Çetinoğlu: Yine pahalı bir yöntem olmakla birlikte, deniz suyundan da kullanılabilir su elde edilebiliyor. Atıklar tekrar denize veriliyor ve böylece, deniz suyunun arıtılmasının maliyeti gederek artıyor. Bu yöntem zamanla ıslah edilerek geliştirilebilecek mi, yoksa tamamen vaz mı geçilecek?

Alaton: Tüm dünyada, özellikle Akdeniz ülkelerinde kuraklık ve su sıkıntısı çok önemli ve öncelikli bir konu haline gelmiştir. Nüfusun ve dolayısıyla su ihtiyacının hızla artması, temiz/doğal su kaynakların gün geçtikçe tükenmesi sebebiyle suyun geri kazanımını sağlayacak ileri arıtma teknolojileri geliştirilmektedir. Bunlardan membran teknolojilerinde kullanılan malzemelerin geliştirilmesi, işletim ve ilk yatırım maliyetlerinin azaltılması ile ilgili bilimsel/mühendislik çalışmalar yüksek bir ivme ile devam etmektedir. Membran teknolojilerinin maliyetleri giderek azalmaktadır ve deniz suyunun arıtılması pek çok ülke için alternatifsiz bir seçenek haline gelmektedir. Öte yandan, su ihtiyaçlarının giderek artması, temiz su kaynaklarının da buna paralel olarak azalması, arıtma maliyetlerini gün geçtikçe 2. plana atmaktadır.

Çetinoğlu: Membran teknolojileri hakkında kısa bir bilgi mümkün mü?

Alaton: Membran bir nevi filtredir. Halk arasında ‘süzgeç’ olarak anılır. Membranlar, tabiattaki benzerleri gibi, kendisinden geçirilen sıvının içerisindeki istenmeyen partikül ve mineralleri bulunduğu yerde tutarak, suyun diğer tarafa geçmesine izin veren aparatlardır.

Membranlar, geçirecekleri suyun içerisinde bulunan istenmeyen maddelerin en küçüğünü bile tutabilecek bir ölçüye ve düzgün bir yapıya sahiptir. Burada önemli olan husus, membranın ekonomik ve kullanılabilir olması için, yüksek akış değerlerine müsaade etmesidir. Membranlar yalnız su arıtımında değil, saflaştırma ve yalıtım işlerinde, inşaat sektöründe ve dializ işlemlerinde de kullanılmaktadır.

İlk yapılan selüloz-asetat membranları, suya karşı oldukça geçirgen bulundular. Daha sonra çok ince deri şeklinde bir membran, gözenekli bir geçirgen olan ve daha kalın polisulfan destek malzeme üzerine kaplanarak, yüksek akış değerleri ve mukavemet elde edildi.

İkinci jenerasyon olan İnce Film Komposite membranları yapıldı. Bunların ısıya mukavemetleri, kimyevî stabiliteleri organik ve inorganik maddeleri tutabilmeleri ilk yapılan Selüloz-Asetat membranlara göre çok daha iyiydi. 0,001 mikron’un altında filtrasyon kabiliyetine sahiptirler. Böylece suyun içerisinde bulunan mineraller ve bakterilerin giriş suyu kalitesine bağlı olarak %95’in üzerinde oranlarda ayrılmasını sağlarlar.

Günümüzde plakalı ve sargılı tip membranlar kullanılmaktadır. Bunlar, sıcak iklimlerde tercih edilmektedir. Ancak selüloz asetat membranların aksine, klora karşı dayanıksızdırlar.

Çetinoğlu: Çevre mühendisliği, ülkemizde mâhiyeti ve önemi yeterince bilinmeyen bir alan. Okuyucularımızı; çevre mühendisliğinin ilgi ve çalışma alanı hakkında bilgilendirir misiniz?

Alaton: Çevre Mühendisliği; çevre ile ilgili problemlerin çözümünde teorinin ve pratiğin öğretildiği bir mühendislik dalıdır. Özellikle halk sağlığının korunması için temiz, ve yeterli içme suyunun temini, atıksuların arıtılması ve/veya tekrar kullanımı, katı atıkların bertaraf edilmesi veya geri dönüşümü, yeterli miktarda kanalizasyon ve atıksu arıtma tesislerinin yapımı, hava, toprak ve su

kirliliğinin sürdürülebilir kontrolünü sağlamak için teknik çözümlerin üretimi, bu konudaki teknolojik ilerlemeleri yakından izlemek ve araştırmak Çevre Mühendislilerin başlıca çalışma alanları ve görevleridir.

Bunlara ek olarak rekreasyonel alanlarda, kırsal bölgelerde ve şehirlerde sağlıklı ortamların hazırlanması, endüstriyel kaynaklı sağlık tehditlerinin bertaraf edilmesi, böcekler ve hayvanlar tarafından kaynaklanan hastalıkların kontrolü gibi halk sağlığı alanındaki mühendislik problemleri ile ilgilenir.

Öte yandan, bir çevre mühendisi, peyzaj mimarlığı gibi konularla ilgilenmez. Çevrenin veya binaların düzenlenmesi çevre mühendislerinin görevi değildir.

Çetinoğlu: Çevre duyarlılığının sağlayacağı kazanımlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Alaton: Günümüzde ilmî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yapılan herhangi bir faaliyette çevreye karşı duyarlılık/çevre ile ilgili etkilerin değerlendirilmesi ve dikkate alınması ön plandadır. Gelecek nesillerin bu ince anlayışla yetiştirilmesi artık kaçınılmaz/vazgeçilmezdir. Âdetâ bir mecburiyet hâline gelmiştir. Çevre duyarlılığın dikkate alınmadığı bir ülkelerin veya toplumların büyük problemlerle karşılaşması kaçınılmazdır.

Çetinoğlu: Çevre koruması sanayileşmeyi, dolayısıyla zenginliği kısıtlıyor. Çevrenin korunmaması ise verimsizliğe ve dolayısıyla fakirliğe yol açıyor. Sanayileşme ile çevre korunması arasındaki ideal denge nasıl kurulmalı?

Alaton: Sürdürülebilir kalkınma anlayışı, insan ile tabiat arasında denge kurarak tabîi kaynakları tüketmeden, gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasına ve kalkınmasına imkân verecek şekilde bugünün ve geleceğin hayatını ve kalkınmasını programlama anlamını taşımaktadır. Sürdürülebilir kalkınma sosyal, ekolojik, ekonomik, mekânlarla ilgili ve kültürel boyutları olan bir kavramdır.

Çetinoğlu: Çevre problemleri, ekosistemlerin bozulmasından kaynaklanıyor. ‘Ekosistem’ kavramını açar mısınız?

Alaton: Belirli bir yerde bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere ‘ekosistem’ denir. Ekosistem aynı zamanda bir besin ağı ile şekillenmektedir. Ekosistem, küresel ölçekte bir düzeni ifade etmekle beraber yerel ve korunaklı bir sistemin varlığına da atıfta bulunabilir.

Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar veya topluluklardan çok bütün alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur.

Ekosistemlerde hayat, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer.

Çetinoğlu: Ekosistem, tabiat olaylarından ve insanların aykırı davranışlarından bozuluyor. Her iki sebeple meydana gelen bozulmaları önleyici tedbirler olarak tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Alaton: Mesela, zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip bir gölün veya akarsu havzasının korunması, iki türlü olmalıdır; ilki suyun içerisindeki canlıların yaşama alanlarının, ikincisi ise biyolojik kaynakların korunması. Herhangi bir ekosistemin korunması denilince, toprak, su, yaban hayatı kaynakları ve yaşama alanlarının rekreasyonu da dahil olmak üzere, tabiatın dengesini bozmayacak

bir şekilde kullanılması anlaşılır. Biyolojik koruma ise, ekosistemin sürekliliği ve kullanılması, gerekirse insan yararına uzun süre hizmet edebilecek durumda tutulması anlamına gelir. Yapılması gerekenler sırasıyla; fizikî koruma önlemlerinin alınması, çevredeki insanların bilgilendirilmesi ve eğitilmesi, ilmî araştırmaların ivedilikle yürütülmesine başlanması, eksik olan türlerin sahaya yerleştirilmesi ve bir bütünleşik yönetim planının uygulanmasıdır.

Çetinoğlu: Nüfus artışı ve sanayileşme, ekosistemleri tehdit eden önemli etkenlerden biri olarak biliniyor. Nüfus artışından, sanayileşmeden ve temiz çevreden vazgeçemeyeceğimize göre çözüm nerede aranmalı?

Alaton: Dünya son 30 yılda hem sosyal, hem ekonomik, hem de çevresel açıdan radikal biçimde değişti. Küresel nüfus artarak 1.500.000.000 kişiden 5.000.000.000 kişiye ulaştı. Küreselleşmenin şekillendirmesiyle küresel ekonomi büyüdü. Aynı zamanda dünyada büyük politik değişimler de yaşandı. Nüfus artışı ve ekonomik büyüme tabîi kaynaklara olan talebi ve dolayısıyla tabîi kaynaklar üzerindeki baskıyı arttırdı. Su kaynakları, ormanlar, balıkçılık, arazi kullanımı da dâhil olmak üzere pek çok kaynağın sürdürülebilir olmayan kullanımı, kişiye ait geçim kaynaklarını tehdit edebildiği gibi mahallî, millî ve milletlerarası ekonomileri de ciddî boyutlarda tehdit edebiliyor. Sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı bilinçlendirme ve eğitimdir. Bu anlayış ile sürdürülen kalkınmada, insanların sağlığı ile birlikte tabiatın maruz kaldığı tehditler en düşük düzeye inecektir.

Çetinoğlu: Fosil esaslı yakıtların çevre üzerindeki olumsuz etkileri giderilebilir mi?

Alaton: Fosil yakıtların çevre ve insan sağlığı açısından oluşturduğu olumsuzluklar her geçen gün katlanarak artmaktadır. Fosil yakıtların kullanılması ısıyı absorplayan (soğuran) sera gazlarının açığa çıkmasına sebebiyet verir. Bunlardan en önemlileri karbondioksit ve metandır. Diğer fosil yakıt yanma ürünleri ise kükürt, partikül madde, azotoksit, kurum ve küldür. Fosil yakıtların tüketilmesi ile küresel ısınma ve iklim değişiklikleri meydana gelmektedir.

1900’lerden 2000’lere kadar atmosferin ortalama sıcaklığı 0,5 derece artmıştır ve iklim değişikliğinin zincirleme sonuçları yavaş yavaş hayatı etkilemektedir. Su kaynakları kurumakta, çiçekler erken açmakta, erken yağan karlar tarım ürünlerinde tahribata sebep olmakta, bitkiler zamansız meyve vermekte veya hiç vermemektedir.

Çetinoğlu: Çevre koruması, karbon salımının düşük olduğu enerji girdilerinin kullanılmasını gerektiriyor. Güneş ve rüzgâr enerjisi Türkiye’nin gündemine geç girdi. Hızla mesafe alınması mümkün mü, nasıl?

Alaton: Türkiye yenilenemeyen enerji kaynakların (petrol, doğal gaz, vb.) temini açısından büyük oranda dışa bağımlı bir ülkedir. Ne yazık ki gelir kaynaklarımızın önemli bir bölümünü enerji üretimine/yenilenemez yakıtların ithal edilmesine harcıyoruz. Giderek artan enerji açığı/ kesintileri hayat kalitemizi ve ekonomimizi, daha önemlisi de çevremizi ciddî boyutlarda tehdit ediyor. Oysa rüzgâr ve güneş enerjisi, enerji getirisi sınırsız ve işletme maliyeti sıfıra yakın olan yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Türkiye bu enerji kaynakları açısından büyük bir potansiyele sahiptir ve son yıllarda bu konuda pek çok proje başlatıldı.

Ülkemizde rüzgar ve güneş enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980’li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları söz konusu potansiyellerin tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden ibarettir. 1990’lı yıllardan başlayarak bazı küçük uygulamalar

Yap – İşlet – Devret Modeliyle gerçekleştirilmiştir. Mesela, Türkiye’de ilk rüzgâr santrali Demirer Holding’in Çeşme’de kurduğu santraldir.

Türkiye’de güneş enerjisinden yararlanma çalışmaları şöyle öngörülebilir;

* Evlerin ısıtılması, sıcak su üretimi gibi küçük çapta uygulamalar

* Yazlık olarak kullanılan yerleşim yerlerinin, dağlık merkezden uzak yerleşim bölgelerinin elektrik enerjisini karşılama çalışmaları,

* Yukarıda sayılan alanlarda güneş enerjisinden faydalanılarak suların ve atıksuların arıtımı ile ilgili çalışmalar… ve benzerleri…

Ülkemizde bu konu ile ilgili kanunların yürürlüğe girmesiyle alternatif, çevreye zarar vermeyen ve ülke ekonomisini zedelemeyen enerji üretim kaynaklarının kullanımı da paralel olarak artacaktır.

Çetinoğlu: Türkiye’nin elektrik enerjisi üretiminde doğal gaza bağımlı oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alaton: Türkiye’de uzun yıllardan beri kömür ve petrol gibi birincil enerji kaynaklarından üretilen enerji, değişik sebeplerle artan enerji ihtiyacını karşılayamaz duruma gelmiştir. Mevcut enerji kaynaklarının bugüne kadar yetersiz değerlendirilmesi, dışa bağımlı bir enerji politikasının takip edilmesi, uzun vâdeli enerji potansiyelimizin değerlendirilmesi ile ilgili projelere yeterli önemin/önceliğin verilmemesi, teknik/ekonomik imkânsızlıklar ve varolan imkânların istenen şekilde sonuçlanmaması Türkiye’de enerji problemlerinin ana sebepleri sayılabilir.

Çetinoğlu: Doğal gaz havayı hiç mi kirletmiyor?

Alaton: Elbette doğal gazın yapısında bulunan organik karbonun yanması ile meydana gelen karbon monoksitler ve karbon dioksit yanma gazları da hava kirliliği açısından yukarıda sayılan problemlere sebebiyet vermektedir. Fakat fosil yakıtları arasında en zararsız olanıdır.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne imza koyması sebebiyle karşılaştığı kazanım ve kayıpları karşılaştırır mısınız?

Alaton: Göz göre göre gelen çevre felaketlerine ve bilim insanlarının, Kuzey Kutbu’ndaki buzulların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde önemli oranda eriyeceği ve ekosistemlerin alt üst olacağı uyarısına rağmen, ülkeler çevreyi değil, kısa vâdeli ekonomi dengelerini gözetmeyi tercih ediyorlar. Bu politika, önümüzdeki yıllarda fosil yakıtların temel enerji kaynağı olmaya devam edeceğini gösteriyor.

Kyoto Protokolü, ilk bakışta ülkemizin yetkili mercileri arasında bile Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeye ciddî problemler, kısıtlamalar altından kalkamayacağımız birtakım yükümlülükler getireceği gibi olumsuz bir önyargı oluşturmuştur. Hâlbuki bu sathî bir yaklaşımdır, bir yanılgıdır. Protokolün yürürlüğe girmesiyle ülkemizde sera gazları emisyonları, iklim değişikliğin önlenmesi konusunda başlanan projelerin daha fazla ciddiyet ve ivme kazanacağı kanaatindeyim. Son yıllarda orman alanlarının artırılması, yeni hidroelektrik santrallerinin kurulması, yenilenebilir enerji kaynakların daha iyi değerlendirilmesi konusunda önemli adımlar atılmıştır. Elbette bu yatırımların ülkemize bir maliyeti da var; Türkiye, Devlet Planlama Teşkilatı’nın hesaplarına göre, Kyoto Protokolünü imzalayarak toplam olarak yaklaşık 38.000.000.000 dolarlık bir faturayla da yüz yüze kalmıştır. Fakat herşeyin bir bedeli vardır.

Çetinoğlu: Bütün gayretlere rağmen çevre tahribatı, her geçen gün artıyor. Çevre mühendislerinin önerdiği ve ilgili makamların uygulamaya koymakta geciktikleri veya yetersiz kaldıkları çözümleri buradan kamuoyuna açıklamak ister misiniz?

Alaton: Kanunlarda gerekli düzenlemelerin yapılması, halihazırda yürürlükte olan çevre kanunlarının uygulanması, yaptırımların/cezaların artırılması, bilinçlendirmeye/eğitime daha fazla önem verilmesi gibi konularda ciddî atılımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Kanunlar uygulanmıyorsa, en güzel kanun bile hiçbir işe yarayamayacaktır.

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton 18 Ocak 1973’te İstanbul’da doğdu. 1995’te İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya – Metalurji Fakültesi, Kimya Mühendisliği Bölümü’nden lisans derecesini ve 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi, Çevre Bilimleri Enstitüsü, Çevre Teknolojisi Bölümü’nden doktora derecesini aldı. Doktorası sırasında 1998 yılında Finlandya, Tampere Teknik Üniversitesi, Çevre Mühendisliği Bölümü’nde ve 1999 yılında Hannover Üniversitesi’ne bağlı Güneş Enerjisi Araştırma Enstitüsü’nde burslu araştırıcı olarak çalıştı. 2000 yılında Berlin Teknik Üniversitesi, Su ve Atıksu Artıma Teknolojileri Bölümü’nde, 2001 yılında ise University of South Carolina, Kimya ve Biyokimya Bölümü’nde doktora sonrası burslu araştırmacı olarak çalıştı. Kasım 2001’de İstanbul Teknik Üniversitesi, İnşaat Fakültesi, Çevre Mühendisliği Bölümü’nde yardımcı doçent olarak tâyin edildi. İdil Arslan Alaton, bu röportaj hazırlandıktan hemen sonra, 26 Nisan 2010 tarihinde, Profesör unvanının onaylandığı haberini aldı. Prof. Dr. İdil Arslan Alaton’un çalışma Alanları * İçme Sularının Arıtılması (Oksidasyon) * Endüstriyel Atıksuların ve Kirleticilerin Kimyasal Oksidasyonu * Tekstil Boyarmaddelerin ve Boyahane Atıksularının İleri Oksidasyonu * İlaç Endüstrisi Atıksuları ve Antibiyotik Formülasyon Atıksularının İleri Oksidasyonu * Ozonlama, Fotokatalaliz, İleri Oksidasyon Prosesleri ve diğer İleri Arıtma Teknikleri * Ev ile ilgili Atıksuların Ziraî Faaliyetlerde Yeniden Kullanımı, Geri Kazanımı * Hidrotermal Oksidasyon Prosesleri, Süperkritik Su Oksidasyonu

Giriş:

İnsanoğlu’nun ve bilumum canlı varlıkların, üretime katkı sağladıkları için canlı varlık sayılan hava, su ve toprağın bulunduğu her yer, çevre olarak kabul ediliyor. Çevremiz giderek kirleniyor. Çevrenin kirlenmesi sebebiyle; insan hayatı ve hayatın devamı için gerekli maddelerin üretimi zorlaşıyor.

Çevre kirliliği, toprağın verimini azaltıyor. Su ve havadan yararlanma imkânlarını kısıtlıyor. İnsan sağlığını tehdit eden olumsuzluklar çoğalıyor.

Yakın zamanlara kadar insanoğlunun amacı, rahat ve çağdaş şartlarda yaşamaktı. Bu amacın gerçekleşmesi için, kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bu gün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği anlaşıldı. Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi. Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip önlem alınması şuurunun yerleştirilmesi için bütün dünyada Çevre ile ilgili günler, haftalar ihdas edildi.

Çevre ile ilgili çalışmaların ilmî metotlarla yürütülmesi için üniversitelerde Çevre Mühendisliği bölümleri açıldı. Çevre mühendisleri bir taraftan insanlarda çevre bilincini oluşturmaya çalışırlarken, diğer taraftan çevrenin kirlenmemesi için araştırmalar yapıyorlar, kirlenen çevrenin temizliği için projeler geliştiriyorlar.

Bu hafta, insanlık için hayatî önem taşıyan çevre problemlerini Çevre Mühendisi, Prof.. Dr. İdil Arslan Alaton ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Röportajımıza, ‘Endüstriyel kirlenme’ kavramının tanımı ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton: Otomotiv sanayi, deri, tekstil, kimya ve benzeri sektörlerdeki endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan katı, sıvı veya gaz formunda doğaya deşarj edilen ve çevremizi tehdit eden tüm olumsuz etkilerin toplamını târif eden bir kavramdır.

Çetinoğlu: Endüstriyel kirlenmenin sebepleri ve sonuçlarından da söz eder misiniz?

Alaton: Yukarıda sözü edilen sektörlerden kaynaklanan katı, hava ve sıvı emisyonların, nehirlere, göllere, denizlere ve benzeri doğal ortamlara deşarj edilmelerini engellemezsek, kirlilik kontrolüne ve arıtmaya önem vermezsek bu atıkların tabiatta oluşturdukları olumsuz etkilere şahit oluruz.

Endüstriyel kirlenmeden kaynaklanan çevre ile ilgili problemler sonucunda; küresel ısınma, çölleşme/kuraklık (genel olarak iklim değişikliği), asit yağmurları, tabiattaki bitki ve hayvan türlerinin azalması, ozon tabakasının incelmesi örnek verilebilir.

Çetinoğlu: İhtisas alanınız su arıtımı. Su arıtımı ile atık suların, farklı alanlarda yeniden kullanımı sağlanıyor. Bahçe sulanması ve sokak temizliği dışında hangi alanlarda?

Alaton: İleri derecede arıtılan bir su, içme suyu olarak bile kullanılabilir. Uygulanan arıtma teknolojisine/derecesine göre istediğiniz kalitede, hijyen açısından mükemmel düzeyde su elde edebilirsiniz.

Çetinoğlu: Bu şekilde elde edilen su çok pahalı olmaz mı?

Alaton: Evet çok pahalı olur. Fakat en pahalı mal, bulunmayan maldır. İnsanoğlu mecbur kalınca ne kadar pahalıya mal olursa olsun, arıtma yöntemiyle elde edilen suyu kullanmak mecburiyetinde kalacaktır.

Çetinoğlu: Yine pahalı bir yöntem olmakla birlikte, deniz suyundan da kullanılabilir su elde edilebiliyor. Atıklar tekrar denize veriliyor ve böylece, deniz suyunun arıtılmasının maliyeti gederek artıyor. Bu yöntem zamanla ıslah edilerek geliştirilebilecek mi, yoksa tamamen vaz mı geçilecek?

Alaton: Tüm dünyada, özellikle Akdeniz ülkelerinde kuraklık ve su sıkıntısı çok önemli ve öncelikli bir konu haline gelmiştir. Nüfusun ve dolayısıyla su ihtiyacının hızla artması, temiz/doğal su kaynakların gün geçtikçe tükenmesi sebebiyle suyun geri kazanımını sağlayacak ileri arıtma teknolojileri geliştirilmektedir. Bunlardan membran teknolojilerinde kullanılan malzemelerin geliştirilmesi, işletim ve ilk yatırım maliyetlerinin azaltılması ile ilgili bilimsel/mühendislik çalışmalar yüksek bir ivme ile devam etmektedir. Membran teknolojilerinin maliyetleri giderek azalmaktadır ve deniz suyunun arıtılması pek çok ülke için alternatifsiz bir seçenek haline gelmektedir. Öte yandan, su ihtiyaçlarının giderek artması, temiz su kaynaklarının da buna paralel olarak azalması, arıtma maliyetlerini gün geçtikçe 2. plana atmaktadır.

Çetinoğlu: Membran teknolojileri hakkında kısa bir bilgi mümkün mü?

Alaton: Membran bir nevi filtredir. Halk arasında ‘süzgeç’ olarak anılır. Membranlar, tabiattaki benzerleri gibi, kendisinden geçirilen sıvının içerisindeki istenmeyen partikül ve mineralleri bulunduğu yerde tutarak, suyun diğer tarafa geçmesine izin veren aparatlardır.

Membranlar, geçirecekleri suyun içerisinde bulunan istenmeyen maddelerin en küçüğünü bile tutabilecek bir ölçüye ve düzgün bir yapıya sahiptir. Burada önemli olan husus, membranın ekonomik ve kullanılabilir olması için, yüksek akış değerlerine müsaade etmesidir. Membranlar yalnız su arıtımında değil, saflaştırma ve yalıtım işlerinde, inşaat sektöründe ve dializ işlemlerinde de kullanılmaktadır.

İlk yapılan selüloz-asetat membranları, suya karşı oldukça geçirgen bulundular. Daha sonra çok ince deri şeklinde bir membran, gözenekli bir geçirgen olan ve daha kalın polisulfan destek malzeme üzerine kaplanarak, yüksek akış değerleri ve mukavemet elde edildi.

İkinci jenerasyon olan İnce Film Komposite membranları yapıldı. Bunların ısıya mukavemetleri, kimyevî stabiliteleri organik ve inorganik maddeleri tutabilmeleri ilk yapılan Selüloz-Asetat membranlara göre çok daha iyiydi. 0,001 mikron’un altında filtrasyon kabiliyetine sahiptirler. Böylece suyun içerisinde bulunan mineraller ve bakterilerin giriş suyu kalitesine bağlı olarak %95’in üzerinde oranlarda ayrılmasını sağlarlar.

Günümüzde plakalı ve sargılı tip membranlar kullanılmaktadır. Bunlar, sıcak iklimlerde tercih edilmektedir. Ancak selüloz asetat membranların aksine, klora karşı dayanıksızdırlar.

Çetinoğlu: Çevre mühendisliği, ülkemizde mâhiyeti ve önemi yeterince bilinmeyen bir alan. Okuyucularımızı; çevre mühendisliğinin ilgi ve çalışma alanı hakkında bilgilendirir misiniz?

Alaton: Çevre Mühendisliği; çevre ile ilgili problemlerin çözümünde teorinin ve pratiğin öğretildiği bir mühendislik dalıdır. Özellikle halk sağlığının korunması için temiz, ve yeterli içme suyunun temini, atıksuların arıtılması ve/veya tekrar kullanımı, katı atıkların bertaraf edilmesi veya geri dönüşümü, yeterli miktarda kanalizasyon ve atıksu arıtma tesislerinin yapımı, hava, toprak ve su

kirliliğinin sürdürülebilir kontrolünü sağlamak için teknik çözümlerin üretimi, bu konudaki teknolojik ilerlemeleri yakından izlemek ve araştırmak Çevre Mühendislilerin başlıca çalışma alanları ve görevleridir.

Bunlara ek olarak rekreasyonel alanlarda, kırsal bölgelerde ve şehirlerde sağlıklı ortamların hazırlanması, endüstriyel kaynaklı sağlık tehditlerinin bertaraf edilmesi, böcekler ve hayvanlar tarafından kaynaklanan hastalıkların kontrolü gibi halk sağlığı alanındaki mühendislik problemleri ile ilgilenir.

Öte yandan, bir çevre mühendisi, peyzaj mimarlığı gibi konularla ilgilenmez. Çevrenin veya binaların düzenlenmesi çevre mühendislerinin görevi değildir.

Çetinoğlu: Çevre duyarlılığının sağlayacağı kazanımlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Alaton: Günümüzde ilmî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yapılan herhangi bir faaliyette çevreye karşı duyarlılık/çevre ile ilgili etkilerin değerlendirilmesi ve dikkate alınması ön plandadır. Gelecek nesillerin bu ince anlayışla yetiştirilmesi artık kaçınılmaz/vazgeçilmezdir. Âdetâ bir mecburiyet hâline gelmiştir. Çevre duyarlılığın dikkate alınmadığı bir ülkelerin veya toplumların büyük problemlerle karşılaşması kaçınılmazdır.

Çetinoğlu: Çevre koruması sanayileşmeyi, dolayısıyla zenginliği kısıtlıyor. Çevrenin korunmaması ise verimsizliğe ve dolayısıyla fakirliğe yol açıyor. Sanayileşme ile çevre korunması arasındaki ideal denge nasıl kurulmalı?

Alaton: Sürdürülebilir kalkınma anlayışı, insan ile tabiat arasında denge kurarak tabîi kaynakları tüketmeden, gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasına ve kalkınmasına imkân verecek şekilde bugünün ve geleceğin hayatını ve kalkınmasını programlama anlamını taşımaktadır. Sürdürülebilir kalkınma sosyal, ekolojik, ekonomik, mekânlarla ilgili ve kültürel boyutları olan bir kavramdır.

Çetinoğlu: Çevre problemleri, ekosistemlerin bozulmasından kaynaklanıyor. ‘Ekosistem’ kavramını açar mısınız?

Alaton: Belirli bir yerde bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere ‘ekosistem’ denir. Ekosistem aynı zamanda bir besin ağı ile şekillenmektedir. Ekosistem, küresel ölçekte bir düzeni ifade etmekle beraber yerel ve korunaklı bir sistemin varlığına da atıfta bulunabilir.

Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar veya topluluklardan çok bütün alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur.

Ekosistemlerde hayat, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer.

Çetinoğlu: Ekosistem, tabiat olaylarından ve insanların aykırı davranışlarından bozuluyor. Her iki sebeple meydana gelen bozulmaları önleyici tedbirler olarak tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Alaton: Mesela, zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip bir gölün veya akarsu havzasının korunması, iki türlü olmalıdır; ilki suyun içerisindeki canlıların yaşama alanlarının, ikincisi ise biyolojik kaynakların korunması. Herhangi bir ekosistemin korunması denilince, toprak, su, yaban hayatı kaynakları ve yaşama alanlarının rekreasyonu da dahil olmak üzere, tabiatın dengesini bozmayacak

bir şekilde kullanılması anlaşılır. Biyolojik koruma ise, ekosistemin sürekliliği ve kullanılması, gerekirse insan yararına uzun süre hizmet edebilecek durumda tutulması anlamına gelir. Yapılması gerekenler sırasıyla; fizikî koruma önlemlerinin alınması, çevredeki insanların bilgilendirilmesi ve eğitilmesi, ilmî araştırmaların ivedilikle yürütülmesine başlanması, eksik olan türlerin sahaya yerleştirilmesi ve bir bütünleşik yönetim planının uygulanmasıdır.

Çetinoğlu: Nüfus artışı ve sanayileşme, ekosistemleri tehdit eden önemli etkenlerden biri olarak biliniyor. Nüfus artışından, sanayileşmeden ve temiz çevreden vazgeçemeyeceğimize göre çözüm nerede aranmalı?

Alaton: Dünya son 30 yılda hem sosyal, hem ekonomik, hem de çevresel açıdan radikal biçimde değişti. Küresel nüfus artarak 1.500.000.000 kişiden 5.000.000.000 kişiye ulaştı. Küreselleşmenin şekillendirmesiyle küresel ekonomi büyüdü. Aynı zamanda dünyada büyük politik değişimler de yaşandı. Nüfus artışı ve ekonomik büyüme tabîi kaynaklara olan talebi ve dolayısıyla tabîi kaynaklar üzerindeki baskıyı arttırdı. Su kaynakları, ormanlar, balıkçılık, arazi kullanımı da dâhil olmak üzere pek çok kaynağın sürdürülebilir olmayan kullanımı, kişiye ait geçim kaynaklarını tehdit edebildiği gibi mahallî, millî ve milletlerarası ekonomileri de ciddî boyutlarda tehdit edebiliyor. Sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı bilinçlendirme ve eğitimdir. Bu anlayış ile sürdürülen kalkınmada, insanların sağlığı ile birlikte tabiatın maruz kaldığı tehditler en düşük düzeye inecektir.

Çetinoğlu: Fosil esaslı yakıtların çevre üzerindeki olumsuz etkileri giderilebilir mi?

Alaton: Fosil yakıtların çevre ve insan sağlığı açısından oluşturduğu olumsuzluklar her geçen gün katlanarak artmaktadır. Fosil yakıtların kullanılması ısıyı absorplayan (soğuran) sera gazlarının açığa çıkmasına sebebiyet verir. Bunlardan en önemlileri karbondioksit ve metandır. Diğer fosil yakıt yanma ürünleri ise kükürt, partikül madde, azotoksit, kurum ve küldür. Fosil yakıtların tüketilmesi ile küresel ısınma ve iklim değişiklikleri meydana gelmektedir.

1900’lerden 2000’lere kadar atmosferin ortalama sıcaklığı 0,5 derece artmıştır ve iklim değişikliğinin zincirleme sonuçları yavaş yavaş hayatı etkilemektedir. Su kaynakları kurumakta, çiçekler erken açmakta, erken yağan karlar tarım ürünlerinde tahribata sebep olmakta, bitkiler zamansız meyve vermekte veya hiç vermemektedir.

Çetinoğlu: Çevre koruması, karbon salımının düşük olduğu enerji girdilerinin kullanılmasını gerektiriyor. Güneş ve rüzgâr enerjisi Türkiye’nin gündemine geç girdi. Hızla mesafe alınması mümkün mü, nasıl?

Alaton: Türkiye yenilenemeyen enerji kaynakların (petrol, doğal gaz, vb.) temini açısından büyük oranda dışa bağımlı bir ülkedir. Ne yazık ki gelir kaynaklarımızın önemli bir bölümünü enerji üretimine/yenilenemez yakıtların ithal edilmesine harcıyoruz. Giderek artan enerji açığı/ kesintileri hayat kalitemizi ve ekonomimizi, daha önemlisi de çevremizi ciddî boyutlarda tehdit ediyor. Oysa rüzgâr ve güneş enerjisi, enerji getirisi sınırsız ve işletme maliyeti sıfıra yakın olan yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Türkiye bu enerji kaynakları açısından büyük bir potansiyele sahiptir ve son yıllarda bu konuda pek çok proje başlatıldı.

Ülkemizde rüzgar ve güneş enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980’li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları söz konusu potansiyellerin tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden

Anlamıyorlar!

Milletin içine bir fitne girmiş,

Oymuş ruhumuzu, durmak bilmiyor.

Ülkem kan ağlıyor, bak neler olmuş!

Hainlerin ihaneti durmuyor.

*

Haklıyı haksızdan ayırmak zormuş,

Altta kalanların canı çıkıyor.

Ya Ömer, adalet nerde yok olmuş!

Bu sisli ortamı kim kullanıyor?

*

Şahsi kin duyanlar, ayağa kalkmış,

Yalan, dolan ,riya yurdu bölüyor.

Hainler kaç yıldır, her yere dolmuş!

Bu millet, bir türlü uyanamıyor.

*

Bu ülkede ne çok hain beslenmiş,

Kimi dinli, kimi dinsiz duruyor.

Şu Nazıroğlu da, birlik ol demiş,

Ancak birileri, anlayamıyor!

 

 

Tehlike Bitmedi, Sadece Yatıştı, Şimdi Tedbir Zamanı

Geçtiğimiz hafta, 15 Temmuz gecesi ülkemiz başarısız olmuş bir darbe veya isyan girişimi ile karşılaştı. Milletimizin, canını hiçe sayarak vatan, millet ve devlet uğruna sokaklara hâkim olması ve başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere iktidarı ve muhalefeti ile Türk Milleti’nin bir bütün olarak ‘darbeye hayır’ demesi Batı kaynaklı bu girişimi başarısızlığa uğratmış, sonuçta Türkiye kazanmıştır.

Ancak şu da bir gerçektir ki, Hükümetimizin, halkımızın ve muhalefetimizin bu başarısında en büyük pay, canını hiçe sayarak kendi ülkesini ve halkını bombalayan uçak, tank ve helikopterlerle mücadele ederken şehit olanlarındır.

Peki, tehlike geçmiş midir? Ne yazık ki, elbette hayır!

Halkımızın günlerdir meydanlarda nöbet tutması, darbeci asker, polis, yargı mensubu, gazeteci, öğretmen vd. tutuklanması ya da görevden el çektirilmesi olumlu mudur? Elbette…

Peki, yeterli midir? Hayır! (Belki öğretmenler hususunda, evet)

Yıllardır eğitim, çevre, yabancı dil öğretimi vb. herkesin üzerinde kolaylıkla ittifak edebileceği konularda şiddet karşıtı, barışçıl görüntü çizen bir ekibin aslında gizli bir maksadının olduğunu anlamak için yüzlerce şehit, binlerce yaralı vermememiz gerekiyor muydu?

Çünkü Müslüman’ın feraseti vardır.

Fakat artık şu anda geçmişe ah, vah etmek yerine; gelecek için ne yapılmasının gerektiğini konuşmak sanırım daha faydalı olacaktır.

Terör Örgütü elebaşının TSK içinde yuvalanmaları için kendilerine fırsat verilmediği dönemde söylediği; “Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı sırtımızı Amerika’ya dönmeliyiz” sözü dikkate alınması gereken ciddi bir maksat ifşasıdır. Düşünün ki kendi ülkesinin ordusuna karşı yabancı bir ülkenin, hem de farklı dinden bir ülkenin ordusuna güven duyan bir din adamı olabilir mi?

Bu nedenle düşman gördüğü TSK’ya karşı Batı’nın da desteği ile sızma harekâtı düzenlemesi kaçınılmaz olacaktır. Ve geçen onlarca yılda bunu bir güzel becerebildikleri 15 Temmuz 2016 gecesi ortaya çıkmıştır.

Peki, bu adı cemaat, yapılanma tipi tarikat, faaliyet şekli ihanet olan yapı ile nasıl mücadele edilir?

Türkiye Cumhuriyeti tarihi göstermiştir ki; polisiye tedbirler kısa sürede başarı sağlamakta, ancak uzun vadede rakibin daha güçlü gelmesine engel olamamaktadır. 27 Mayıs sonrası AP, 12 Eylül sonrası DYP ve SHP, 28 Şubat sonrası AK Parti’nin başarıları bunun en açık örneğidir. Dolayısıyla bundan 15- 20 yıl sonra bu zihniyetin yine milletin başına bela olmamaları için farklı bir mücadele plânı uygulamak gerekir, gereklidir!

Bu örgüt, gençleri ve çocukları dini kullanarak kendisine bağladığına göre; bunlarla mücadelede de başlangıç noktası dini değerler üzerinden yürüttükleri yalan – yanlış bilgilerin düzeltilmesi ve itikadî ve imanî anlamda fahiş yanlışlarının açığa vurularak halkımızın bunların aslında klasik İslâm anlayışı yerine Batı tarafından geliştirilen ve maksada ulaşmak için her yolun mubah görüldüğü Protestan bir İslâm anlayışını yerleştirmek istedikleri delilleriyle ispatlanmalıdır!

Nedir bu Protestan İslâm anlayışı?

1- Dinler Arası Diyalog masalıdır.

2- Kutlu Doğum Haftasıdır.

3- Cevşen modasıdır.

4- Salya – sümük dindar profilidir.

5- Namazını kıl, orucunu tut, bir de cemaate bağış yap, senden iyi Müslüman yok anlayışıdır.

6- Beklenen İsa hayalidir.

Bu 6 ana yanlış üzerinden kurgulanan bu terör yapısı ile mücadelede Diyanet İşleri Başkanlığı’mıza büyük görevler düşmektedir.

1-2 dini grup veya fikirsel yapı hariç neredeyse bütün ‘kendini Müslüman olarak tanımlayan’ kesimleri etkileyen ya da en azından karşısında olmaktan alıkoyan bu güruha karşı yapılacak en mantıklı hareket; ellerindeki ‘dindar insan’ kozunu almaktır.

1- Dinler arası diyalog masalının bir Vatikan Projesi olduğu, 3’üncü bin yılda Asya Kıtası’nın Hıristiyanlaştırılması için üretildiği gerçeği halka açık açık anlatılmalıdır. Kur’an-ı Kerim’deki “Kâfirleri dost edinmeyin” mealindeki ayet başta olmak üzere “Allah indinde tek din İslâm’dır” hükümleri başta Cuma hutbeleri olmak üzere tekrar tekrar anlatılmalı ve izah edilmelidir.

2- Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in doğum günü kutlaması Hicri takvime göre Mevlid Kandilleri’nde gerçekleşmektedir. Ancak 1989 yılından beri Mümtazer Türköne’nin de öncülüğü doğrultusunda Miladi takvime göre de kutlu doğum haftası adı altında kutlanmaktadır. Hatta ilk kutlamalar Fethullah Gülen’in doğum tarihi olan 27 Nisan’da yapılmaya başlanmış, ancak tepki çekince hafta olarak 20 Nisan’a çekilmiştir. Sonuç olarak yüzyıllardır süregelen Mevlid kandilinde yapılmayan kutlama, panel ve etkinlikler Kutlu Doğum Haftası adı altında yapılmakta, Peygamberimizin doğumu Hıristiyan takvimi ile güya kutlanmaktadır.

3- Cevşen, Şii ve Sünni hadis kaynaklarında asla olmamasına rağmen Peygamber Efendimize atfedilerek yazılan bir takım dua ve Esma’ül Hüsna olduğu varsayılan isimlerin yazılması sonucu kişiyi koruduğu kabul edilen bir muskadır. Şah İsmail’in askerlerine kurşun işlemesin diye zorla cevşen taktırdığı ancak Yavuz Sultan Selim’in ordusu karşısında ağır mağlubiyetler aldığı bilinmektedir. Bu bidat anlatılmalıdır.

4- Salya-sümük Müslüman olmaz. Müslüman onurlu ve örnek insandır. Feraset sahibidir. Biz neyiz, biz kimiz ki gibi Allah’ın kendisine verdiklerine karşı nankörlük yapmayan insandır. Bir lokma, bir hırka anlayışını Müslümanlar arasında yayıp geri kalmasını plânlayanlara karşı, Hz. Peygamber’in vakur, onurlu ve örnek davranışları anlatılmalıdır.

5- Batı Avrupa’nın dini şekilciliğe indirgediği ve ‘Protestan ahlakı’ olarak da tanımlanan şekil şartlarını yerine getir, bol para kazan; öz önemli değil anlayışının getirdiği nokta ile ferasetsiz İslâm’ın geldiği nokta açıkça gözler önüne serilmelidir. Her namaz kılanın Müslüman zannedildiği Protestan İslâm modelinin sonunda Müslümanların arasına sızan misyonerlerin ve yıkıcı tiplerin anlaşılamaması sonucu Müslüman Türk halkına savaş uçağı ile ateş eden ‘sözde’ beş vakit namazında niyazında cemaat tipleri ortaya çıkmıştır.

6- Kur’an-ı Kerim’de de sabit bir şekilde anlatıldığı gibi son peygamber Hz. Muhammed’dir. Başka peygamber gelmesini beklemek, Hz. İsa’yı Hıristiyanlar gibi beklemek veya gelsin de bizleri kurtarsın demek beyhude bir bekleyiş olup, her şeyin sahibi olarak yaratılmış insana yakışmayan eşya sıfatını yansıtmaktadır. Son peygamber zaten 1400 yıl önce gelmiştir.

Velhasıl kelâm 15 – 20 yıl sonra tekrar bu ihanet ile karşılaşmak istemiyorsak, bu 6 mühim konu üzerinde derhal çalışılması gerekmektedir. Aksi takdirde çocuklarımızın, gelecekte hem bu güzel ülkemizi, hem de ahiretlerini kaybetme ihtimali yüksektir.

 

 

Çocuk ve Demokrasi

0

Herkesin 15 Temmuz gecesine ait bir duygusu vardır sanırım. Benimde bu gece ile ilgili pek çok duygum var, çoğu kaygılardan oluşan.

İstanbul’da bir aile dostumuzun evinde, işimizle ilgili konular hakkında heyecanlı bir şekilde konuşurken, babamın çaldırdığı telefon ile başlıyor benim hikâyem o akşama dair. Soğukkanlı ama içinde bilinmezlikler içeren bir telefon konuşmasıydı bizimkisi.

Bu konuşmadan sonra, içgüdüsel duygum hemen oradan çıkıp eve ulaşmak oldu tabii. Kızımın yanımda olmayışı önce kor gibi içime saplanırken, tankları gördükten sonra bir kargaşa olduğu endişesi kaygılarımı artırırken onun güvende olduğunu bilmem kaygılarımı bastırmama güç veriyordu. Çünkü onun en azından güvende olduğunu biliyordum.

Tanklar, askerler, ne olduğunu bilemediğimiz bir durum… İzmit’e ulaşmak için saatler süren yolculuk… Oysaki sadece yanı başımızda ki şehirden dönüyorduk. İlerleyen saatlerde olay belirginleşmiş, bir grubun devletimizi ele geçirmesi kalkışması olduğu bazı haber kanallarının gayretli çalışması ile öğrenilmişti. Çok şükür asker ve polisimizin kahir ekseriyetinin bu kalkışmaya karşı duruşu, başta Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımızın dik duruşu ve halkımızın o geceki cesur çıkışı kalkışmacıların planlarını bozup ülkemizin bir kardeş kavgasına, Allah korusun bir Suriye veya Mısır gibi olmasına fırsat vermedi. Ama o gece yaşanan kayıplar, üzüntüler, endişeler, ömür boyu hiç unutulmayacak.

Çok şükür bütün ellerin demokrasiden yana birleşmesi güzel ülkemizi, güzel vatanımızı, sonucu bilinmez bir badireye, ne olacağı belli olmayan bir sürece girmekten kurtardı.

Daha sonra malum… Hep birlikte günlerce, gecelerce yalnızca demokrasi dedik.

Ortak kanaat demokrasinin önemi ise demokratik tutumlar nasıl öğrenilir?

Demokratik tutumlar yalnızca yaşanarak içselleştirilir ve öğrenilir.

Bu öğretiler için ilk çocukluk yıllarını doğru değerlendirmek gerekmektedir.

Sınıf içinde söz hakkı almak için hızlı parmak kaldıran öğrenciye söz hakkı vermek değil de herkese eşit düşünme süresinin verilmesi, demokratik ve adaletli tutumun gelişmesinde ufak bir katkıdır örneğin.

Sınıf kurallarının hep birlikte beyin fırtınası sonucunda belirlenip uygulamaya konulması da aslında minik ama önemli bir detaydır. Bir öğrencimizi kucakladığımızda unutmadan hepsini kucaklayabilmektir demokrasi. Çünkü demokrasi adaleti, hoşgörüyü, bireysel farklılıklara saygıyı içinde barındırmaktadır. Biz eğitimcilerin de buna uygun bir eğitimi okul öncesi eğitimden başlayarak uygulamalıyız.

Bunun gibi daha pek çok örnek sıralayabiliriz.,Bireyin demokratik tutumlarını geliştirebilecek, onu ilerde özgür ve hür-eşit vatandaş duygusunu pekiştirecek bir eğitimi vermektir, demokrasinin temelinde yer alan. Adalet ve insana saygı unsurlarının öğrenilmesinin, ancak çocuklara sorgulatarak, dönüşümlü düşünmeyi öğreterek ve araştırtarak gerçekleşeceğini unutmamamız gerekir. Sadece ezberletilen bilgiler, soyut kavramlar temel ahlak bilgilerini edindirmez. Bu tür eksik eğitimlerle çocuklarımızın doğru davranış biçimine kavuşmasını sağlayamayacağımızı bilip doğru eğitim metotlarını, işin eğitimini almış kişilerle yapmalıyız.

Çocuklarımız bizim için çok büyük önem taşır ve onlara sunacağımız gelecek, çocuklarımıza edindirdiğimiz tutumlarla var olacaktır.

Yeniden ve hep yalnızca demokrasi derken; Bu devletin kurucu Devlet Başkanı, birinci Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘ Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır’ …sözünü hatırlayarak vatanımız için, milletimiz için çocuklarımıza sağlamamız gereken güzel gelecek için, çalışmaya devam ediyoruz…

Gelecek güzel günlere…

Sevgiyle kalın…

Ayşenur Kahraman Aytekin

Çocuk Kasabası Anaokulu Kurucu Müdürü

 

 

Düşün Adamı Sezai Karakoç İle Bir Kaç Saat

(Nevzat Yalçıntaş’ın vefatı, Darbe girişimi, M. Şevket Eygi ve Yayıncılık üzerine)

Kuruluşunun 100. Yıldönümü dolayısıyla MTTB Tarihi ile alakalı çalışmalarımın bir bölümünü Cağaloğlu’nda Fatih Gençlik Vakfı arşivinde sürdürdüm. Çünkü Fatih Gençlik Vakfı’nın beş kişiden oluşan ilk mütevelli heyetinden üç isim MTTB Genel Başkanlığını yapmış(İsmail Kahraman, Ömer Öztürk, Raşit Ürper), gençlik meselelerinde sorumluluk almış kimselerdi.

MTTB’nin bir zamanlar Sosyal İlimler Enstitüsü olarak hizmet veren salondaki arşivde epeyi bir süre çalış, not aldıktan, fotoğraflarını çektikten sonra ayrıldım. ESKADER merkezinde öykü yazarı başkan Şerif Aydemir ile muhabbetimizin ardından İlim Yurdu Yayıncılık ve Eğitim Hizmetlerinin İstanbul Fındıkzade’deki Mana Yayınevi’ne gittim. Sahibi Latif Kınataşı ile sohbete başladık.

Genelde sıkıntılı günler geçiren entelektüel hayat, yazar, yayın ve okuyucu üzerine oldu sohbetimiz. Çaylarımızı yudumlarken komşu yayınevi Diriliş’e geçtik. Kapalıydı saat 18.00 olmasına rağmen. Yazın aşırı Temmuz sıcakları, bastırılan ahlaksız, çirkin, çıldırmış darbe girişimi sonrasındaki dört gündür süren protesto eylemleri İstanbul’da normal hayatı ve mesaileri de etkilemişti. Çünkü genelde Diriliş Yayınevi ve Gazetesi bu saatten sonra açık oluyordu. Cep telefonumdan Üstad Sezai Karakoç’u arayarak gelip gelmeyeceğini öğrenmek istedim. Telefon açılmadı. Bir müddet sonra Sezai Bey kendisi aradı. Selamlaştık, yarım saat sonra ofisinde olacağını belirtti. Bizden başka iki ziyaretçi daha bekliyordu. Bu gelişmeye sevindim.

Bozcaada’da Bir Sürgün Kanaat Önderi

Yan sokaktaki çay ocağında Latif Kınataş ile sohbetimizi kaldığımız yerden devam ettirdik. Yakın Tarih üzerine sohpetimiz koyulaştı. Tek Rumeli Televizyonunda Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ile, hocanın yaşadığı yakın tarihi konu alan 14 program yapmıştık. Birkaç gün önce hakka yürüyen Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş bu programımızın kitap halinde yayınlanmasını istiyor ve genel bir değerlendirme yazısı ile katkı vereceğini söylüyordu. Ömrü kafi gelmedi. Mekanı cennet olsun. Yakın tarihimizin mutlaka yeni nesil tarafından bilinmesi ve öğrenilmesi gerekiyordu. Demokrat Parti zamanında heykellere saldırarak kıran ve Ticani diye şartlandırılan, algı yayını yapılan bir grubun esasında dini bir ekol olduğu, kanaat önderi Kemal Pilavoğlu’nun bu yüzden mahkum edilmesine rağmen değerli yayınları bulunduğunu, önemli bir alim olduğunu çok kişi bilmiyordu. Bu bir örnekti. İktidarda DP hükümeti tasarruflar yapmasına, radyoda Kur’an-ı Kerim okutmasına, ezanın orijinal diline döndürülmesine, imam hatip okullarını açmasına rağmen, yıllarca baskı atında olan dini bilgi ve gelişmelerin üzerindeki gölge hiç eksik olmamıştı. Kemal Pilavoğlu Bozcaada’ya sürgüne gönderilmişti. Öğrencileri de Bozcaada’ya yerleşen Kemal Pilavoğlu bölgede ciddi bir bağcılık atılımı yaparak adanın bir yandan adını duyuruyor, cazip hale getiriyor, öte yandan da onca insana iş kapısı açıyordu. Söz konusu olay bile doğru bilgilerle aktarılmıyordu. Konuşmamızda tam “Ben Bozcaada’ya gittim. Kemal Pilavoğlu adına açılan müzeyi gördüm. Sevindim. Geç de olsa hakikat kendini belli ediyor!” diyordum ki çayocağı sahibi söze karıştı, Bozcaadalı olduğunu, orada bir evi bulunduğunu, anlattıklarımın doğru oluğunu tasdik etti. Sevindim.

Ahlak Aklı

Vakit gelmişti. İki bardak çayı da peş peşe bitirdik.

Hemen karşı sokakta tabelası görülen Diriliş’e doğru yürüdük. Karşıdan Sezai Karakoç geliyordu. Gömleği uzun kollu da olsa spor giyinmişti. Her müslümanda olduğu gibi pantolonunun diz yerleri belliydi. Kemeri giysisiyle uyumluydu. Yeni tıraş olmuştu. Selam verdi. Cebinden anahtarı çıkararak kapıyı açtı. Bizden başka bekleyenlerle birlikte içeri girdik.

Diriliş’in sandalyeleri yenilenmişti. Sezai Karakoç masasına oturdu. Biz de yanına. Mana Yayınları Sahibi Latif Kınataş neşrettikleri eserlerden birkaçını Üstad Sezai Karakoç’a sundu. Sezai Karakoç poşetinden çıkardığı kitaplara baktı. Birkaçı medeniyet ve sanat üzerine tercümelerdi. İslam ile ilgili düşünce eksenli kitaplardı bunlar. Az okunabilen ama düşündüren, fikirde açılım yapabilen, manada derinlik kazandıran eserlerdi. İslam kültürünün akıl yapısını inceleyen Faslı Felsefeci Prof. Dr. Muhammet Abid El Cabiri’nin Arap Ahlakı Aklı adlı eseri dikkatini çekti. Şöyle bir baktı, sonra “Daha sonra bu kitaplara teker teker inceleriz” dedi.

-Nerelisiniz? Eğitiminiz nedir?

Sezai Karakoç’un bu sorusuna Latif Kınataş “Giresunluyum, Marmara İlahiyat mezunuyum” diye cevap verdi. Muhabbet burada memlekete ve eğitime döndü;

-Ben ortaokulu Kahramanmaraş’ta okudum. O günlerde ismi sadece Maraş’tı. Giresun’da ortaokul olmadığından okuyan talebeler Maraş’a gelmişti. Dolayısıyla Giresunlu çok arkadaşımım var.

Giresun’dan birkaç isim söyledi konuklardan bazıları. Latif Kınataş bazılarını tanıdı. Söz konusu yıllarda Türkiye genelinde 17 lise vardı. Bunun önemli bölümü İstanbul’daydı. Demek ortaokullarda sayıya gelecek kadar azdı.

Hem Burslu ve Hem de Yatılı Tercihi

-Ortaokullarda dışardan gelenler genelde yatılı olurlardı. Leyli ve macani diye iki bölümden oluşurdu. Maraş’tan gelen arkadaşlarımız da ortaokulda okurlardı. Ancak yatılı değillerdi. Benim gibi Maraş dışından gelenler hep yatılıydık.

Sezai Bey ortaokuldan mezun olunca Gaziantep Lisesi’ne gidiyor. Bazı arkadaşları ise Adana’ya. Fakat o yıllarda Diyarbakır’da da lise olmasına rağmen Sezai Karakoç’a soruyorum, o da cevap veriyor;

-Diyarbakır’ı ben şahsen tercih ederdim. Benim memleketimdi. Fakat isteğimizle olmuyordu bu gelişmeler. Ama tercihler hep yatılı ve burslu okullardı. Biz Gaziantep’e gittikten bir sene sonra Maraş’a da lise açılmıştı.

-Liseden sonra üniversite için neler yaptınız?

Üstad Karakoç hatıralarını anlatırken hiç bu kadar mutlu görmemiştim. Sanki o günleri yeniden yaşıyordu.

-İstanbul’a geldik. Kadırga’daki yurtta kaldık.

-Neden peki?

-Çünkü paramız yok, olan yeterli değil, bir öğrenci için hem yatak, hem yemek konusu çok önemliydi. Bu açıdan burada kaldık bir müddet. Sonra yine arkadaşlarımızla buluştuk.

-Kadırga Yurdu’nu yanında askeri bir yurt da vardı.

-Evet.. bizim zamanımızda İstanbul Üniversitesi’nin bitişiğindeki Süleymaniye’ye giden yol üzerinde askeri bir yurt vardı İstanbul’da.

-Yine var. Bir zamanlar Eczacılık Fakültesiydi. Şimdi bilmiyorum. Üniversite öğrencileri için yurtlar hem Kadırga’da, hem de Beyazıt’ta vardı. Çünkü benim

Nebi Birinci adında bir Albay çocuğu arkadaşım Beyazıt’taki yurtta kalıyordu.. Subay çocukları öncelikliydi.

Sezai Karakoç anlatmayı sürdürdü.

-Tabii hepimiz üniversiteye giriş telaşındayız. Üniversiteye giriş çok kolaydı. Ancak bizim tercihimiz yurdu ve bursu olan fakültelerdi. Bir dilekçeyle hemen müracaat edebiliyordunuz.

Bir Mülkiyelinin Öyküsü

-Peki siz böyle bir şey yaşadınız mı?

-Yaşadım. Gaziantep Lisesi’nden sınıf arkadaşım Kilisli Seyfettin Başçılar Veteriner Fakültesi’ne kaydolmuştu. Benden bir fotoğraf ve dilekçe alarak kaydımı yaptırdı. Babam İlahiyat Fakültesi’ne kaydolmamı istiyordu. Benim ve arkadaşlarım için en önemli husus bursu olup olmadığıydı. İlahiyat’ın bursu yoktu. Bazı fakülteler bin kişilik kadrosu vardı. Ancak 150 kadar öğrenci başvurmuştu. Çok boş kadro oluyordu. İmtihanlara girdim. Önce yazılı imtihan yapıldı. Hiç unutmam “Avrupa ve Amerika haritaları çizerek, limanlarını işaretleyiniz. Ayrıca gemiler nereden nereye seyrüsefer yaparlardı harita üzerinde gösteriniz?” diye bir soru vardı. Avrupa ve Amerika haritalarını çizdim.

-Tahtaya mı kağıda mı?

-Hayır kağıda.. fakat bir türlü beğenmedim. Üzerine bir çizik attım. Keşke öyle verseymişim. Sonradan gördüm ki iyi de olmuştu.

-Başka nelerden imtihan ediliyordunuz?

-Önce kompozisyon, edebiyat, felsefe, sosyoloji ve psikoloji, matematik, tarih ve coğrafya gibi altı bölümdü. Ben sıralamada 13 veya 12. olmuştum. Puanım iyiydi. Felsefeye de kaydımı yaptırdım ama mülkiye’ye girdim sonra.

-Peki tıp fakülteleri?

-İmtihanların en zoru ve puanlarının yükseği tıp fakültesiydi. Diploma derecesine göre girilirdi. Önce pekiyi dereceliler tercih edilirdi. Eğer kontenjan dolmazsa iyi derecelilere imkan tanınırdı. Mülkiye’de ise ilk 40’a girene burs verilirdi. Ben de dolayısıyla mülkiyeyi tercih ettim. Kazandım ve kaydoldum.

-Ankara Mülkiye’ye başladınız? Mehmet Şevket Eygi de sizin okuldaydı.

-Şevket Fransızca eğitim yapan Galatasaray Lisesi’nden mezundu. Fransızcası da kuvvetliydi. Dolayısıyla kayıt için bir tercih sebebiydi. Ben 3. Sınıfta iken Şevket Eygi birinci sınıfa başlamıştı.

Talabelerin Yeni Ay’ı

-Bir aylık dergi girişiminiz var galiba?

-Evet. Şevket Fransız Kültür Merkezinde memur aynı zamanda. Maaş alıyor. Bu para ile bir dergi çıkarmaya karar verdik. -Adı neydi?

-Yeni Ay’dı.

-Sonra!

-İlk sayıyı hazırladık. Bastırdık. O günün şartlarında görüşlerimizi açıklamak gibi bir hukuk devleti anlayışı yoktu. Hem dergimiz toplatılabilir, hem de bizim hakkımızda soruşturma başlatılma ihtimali fazlaydı. Şevket’e dedim ki?

-Ne dediniz?

-Savcılığa git. Bastığımız dergiyi göster. De ki Yeni Ay’ı dağıtmadan önce size getirdik. Bunun dağıtımına acaba başlayabilir miyiz diye bir sor. Vereceği karar yönünde gerekeni yaparız.

-Şevket Bey Savcıya gitti mi?

-Gitti.. savcı şöyle bir Yeni Ay’a bakmış. “Bunu dağıtamazsınız. Siz çıldırdınız mı? Hakkınızda soruşturma açarım. Bunları hemen yok edin. Yanınıza da bir adam vereyim, bu işi bitirin” demiş.

-Siz ne yaptınız?

-Yok edildi dergiler. Ancak Şevket’e dedim ki “birkaç tane hiç olmazsa ayır da bize kalsın” dedim. Diğer dergiler imha edildi. Oysa ben yeni bir şiir daha yazmıştım ikinci sayıda yayınlansın diye. Şevket’te teslim etmiştim.

-Peki ne oldu, ikinci sayı yayınlanmadı mı?

-Hayır ikinci sayıyı neşredemedik.

-Sizin şiiriniz peki?

-Şevket’ten alamadım. O yıllarda öyle fotokopi falan da yok ki bir nüshasını saklayalım. Her halde kayboldu. Şevket’ten istedim. Bulamadı.

Asılan Altı Kişi

-Konusu ne idi?

-Hatırlarsanız Mısır’da Müslüman Kardeşlerin ileri gelenleri idam edilmişti. Hepimiz üzülmüştük. Şiirin konusu bu idamlardı.

-Hatırladığınız kadarıyla ne demiştiniz?

-Şöyle demiştim “Aslında altı kişiyse/ Asılması gereken bir kişidir” gibi.

-Üstad müsaade edersin bunu yazayım.

-Hayır hayır yazma, sadece dinle?

-Peki! Kastınız burada esasında Cemal Abdülnasır’ın idamını istiyorsunuz, Müslüman Kardeşlerin de idam edilmemesini?!

-Evet, serbest şiir de olsa idam sayısındaki rakamları da ona göre düzelttik. Sesin bozulmaması gerekti. Üç falan olmuyordu mesela. Serbest şiirin de kendine göre bir ölçüsü, estetiği vardı.

-Peki şiirden hala bir haber yok mu?

-Var. Aklımda kalan bu iki beyti Şevket Eygi daha sonra yayınladığı Yeni İstiklal Gazetesinde manşetten verdi. Tunus istiklali için mücadele veriyordu. Ötesini Söylemeyeceğim dizeleri Tunus’un İstiklal Savaşı’na ait. O yıllarda ayrıca Fransa Cezayir’i işgal etmiş. Müslümanlar katledilmişti. Bir milyon islam mensubu Cezayirli şehit olmuştu. Bende Cezayir İstiklal Savaşı için “Bir Milletin Ba’su Ba’del Mevti” yani Diriliş fikri doğmuştu. Bir milletin ölümden sonra dirilmesi. Bedir diye bir şiir yazmıştım. Şevket’in daha sonra kurduğu Bedir Yayınevi’nin adı da buradan kaynaklandı. Diriliş ismi de buradan mülhem oldu bana.(Daha geniş bilgi için Sanat ve Düşünce Dünyasında Sezai Karakoç/Dr. Şakir Diclehan-Lim yayınları)

Bir Alimin Ölümü

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Sezai Karakoç’un da çok yakın dostu, gönüldaşı, ve yaşıtı idi.

-Nevzat Yalçıntaş da benim gibi 1933 doğumluydu. Allah rahmet etsin. Sağlığına çok dikkat ederdi halbuki. Mutlaka doktora giderdi. Ben ise hayatımda; o da arkadaşlarımın zoruyla iki defa gittim doktora! Nevzat Bey’in hiç bir şeyi yoktu.

-Doğru.. ağabey, sizin doktora gitmemeniz de sağlıklı bir şey değil. Gitmeniz gerek. Nevzat Hocanın gerçekten sağlığı yerindeydi.

Sezai Karakoç sadece başını salladı. Ben devam ettim.

-Nevzat Yalçıntaş Hoca sağlığına çok itina gösterirdi gerçekten. Çekap falan yaptırırdı. Son altı aydır beynine giden damarlardan birinde pıhtı tespit etti doktorlar. Nevzat Hoca’nın tedavisine başlandı. Epeyi bir süre günde 8 saat oksijen verildi. İyileşmişti. Ama iğne ve haplarına devam etmesi gerekiyordu. Doktorlar da Nevzat Hoca’nın sağlıklı ve eskisi gibi olduğunu söylüyorlardı. Buna rağmen kendisi sıhhati konusunda titizdi sağlığına. Buna rağmen kan sulandırıcı ilaçlarını almamış.

-Çok duyarlıydı sağlığına! Nasıl olmuş?

-Vefat ettiği gün Çatalca’daki çiftliğine gitmek için Şerifali’den yola çıktık. Boğaziçi köprüsü kapatılmıştı. Askerler vardı. Fatih Sultan Mehmet Köprüsüne geçiş verdiler. 10 dakikalık yolu 2 saatte aldık. Çakmak’a gelince orasının da kapatıldığını öğrendik. Trafik felç olmuştu. Eşim telefon etti “darbe girişimi” haberini verince geri eve dönebildik. Bu defa da iki saat sürdü yolumuz. Sabaha kadar da uyumadık.

Sezai Karakoç araya girdi.

-Çatışmalar oluyormuş bütün yollar kapatılmış. Biz daha dün aradan birkaç gün geçmesine rağmen araçla Fındıkzade’den karşıdan karşıya geçemedik.

-Doğru.. bir gün sonra Nevzat Hoca’nın Çatalca’daki evine gittik Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Doçent Dr. Hüseyin Arslan ile. Yarım saat önce Nevzat Hoca’nın cenazesi Çatalca Devlet Hastanesi’nden alınarak İstanbul Kozlu Mezarlığı Morgu’na götürülmüş.

Hakka Yürümek

-……………………………..

-Çiftlik’in Bahçıvanı Selamet Bey karşıladı bizi. Bir yandan da anlattı. “Hocam ile Cuma namazı için Çatalca Ulu Camii’ne gittik. Namazdan sonra her zaman olduğu gibi kitapçıya gittik, hocam gazeteleri açsın açmasın 10 kadar gazete aldı. Yeni yayınlara baktı. Yabancı gazeteleri bulamadı. Yoktu. Eve döndük. Sabah kahvaltıyı geç yaptığından öğle yemeyi yemedi. Hava o gün çok sıcaktı. Serinlemek için havuza girdi. Ben de ağaçlara su vermek üzere yanından ayrıldım. Göz ucuyla baktım hocam yüzü koyun suyun içinde dibe bakıyor, ayakları yerde, kollarını açmış bir vaziyetteydi.

-Eeeeeeee

-Her halde havuzun dibine bakıyor gibi geçti aklımdan. 10 dakika sonra geldim. Baktım. Hocam hala öyle duruyor. “Hocam, Nevzat Hocam” diye eslendim. Cevap vermedi. Elimle dokundum. Tepki göstermeyince, ev halkını çağırdım. Hepimiz panik olmuştuk.

-Sonra!

– Sun’i teneffüs falan yaptırmaya çalıştık. Ben acaba dili ters mi döndü diye düşündüm. Ağzını açtım, dili düzgündü ama mosmor olmuştu. Çatalca Devlet Hastanesi’ne götürdük. Doktor bize 35-40 dakika önce Nevzat Bey’in hakka yürüdüğünü söyledi. Hepimiz yıkıldık.

Bahçıvan Selamet Bey’in anlattıklarını hatırlatınca Sezai Karakoç ve Diriliş konukları yeniden rahmet ve dua okuduk.

-Sezai Ağabey Nevzat Hoca ile en son 27 Haziran 2016 Pazartesi günü Diriliş’in karşısındaki Ali Yasin Emin no 5’teki All Seasons Otelde iftardaydık. Hatırlarsanız sizi de davet etmiştik. Ancak siz Diriliş’te iftar yapacağınızı, misafirlerinizin olduğunu bildirmiştiniz. Ben de en son burada görmüştüm rahmetliyi.

-Allah rahmet etsin.

-Nevzat Yalçıntaş, üç beş ay önce beyne giden damarlarından birinde pıhtı tesbit edilmişti. Emboli dendi. Oksijen tedavisi gördü. Tablet ve iğne tedavisine başlandı. Ama Ramazanda oruç tuttuğu için özellikle iğnelerini vurulmadı. Bu pıhtı imkan bulunca beyne giderse felç, kalbe giderse kalp krizi yapıyormuş. Mekanı cennet olsun

-Amin

İslam Aydınlarının Sorumluluğu

-Üstelik bu darbe girişimini de görmedi. Yoksa çok üzülürdü. Memleketini ve halkını en fazla düşünen aydınlarımızdan biriydi. Darbelere hep karşıydı. 27 Mayıs darbesini yaşadığı için de hep onu örnek verirdi.

-Evet maalesef böylesi darbe girişimleri Türkiye’nin fay hattından kaynaklanıyor. Hiç bir zaman bitti diyemiyoruz. Sanırım sebebi de Cumhuriyet’in çok acele ilan edilmesi ve kurulmasıdır. Çünkü eksikliklerimiz vardı, tamamlanması icap eden hususlar bulunuyordu. Böyle olunca da sıkıntılarımız arttı, devam etti. Fay hattı yeniden faaliyete başladı.

-Amerika’nın parmağı olduğu iddia ediliyor. Gerçi Vaşhington geç de olsa açıklama yaptı ama, başarısız bir darbe girişimimin yanında B Planını uygulamaya geçecek diye yerli-yabancı medyada yorumlar yapılıyor.

Sezai Karakoç’un hiç böyle görmemiştim. Öyle bir değerlendirdi ki dikkat kesildik tümümüz;

-Hayır, kim bu girişimi planladıysa, istediği gibi gerçekleştirmiştir. Böyle istediği için böyle yapılmıştır. İsteseydi yapmazdı. Yapmak istediği için yaptı. Öyle konuşulduğu gibi yok A, yok B planı falan yoktur. Türkiye böyle bir fay hattı üzerindedir. Bu son da değildir. Fay hattı hareketlenince her şey olabilir.

-Peki Üstadım, İslam coğrafyası hiç istikrar ve rahat yüzü görmeyecek mi? Çözümü nedir?

-İslam dünyası da fay hattı üzerinde. Ne zaman fayın hareket edeceği belli olmaz. Her vakit harekete hazır gibidir. Nasıl mı kurtulacağız bu fay hattındaki hareketlenmeden?

-Evet!

-İslam aydınlarının teşebbüsüyle.

-İslam aydını var mı ki?

Bu soruyu Latif Kınataş sordu.

-Eh yani.. az da olsa var. Çözüm de İslam’da belirtilmiş. Sorunu İslam aydınları çözecek.

Sezai Karakoç üstad biraz düşündü sonra serzenişte bulunur gibi konuştu;

-Böyle şeyleri benim esasında konuşmamam gerek.

Latif Kınataş yolda bana soruyordu.

Hızırla Kırk Saat

-Sezai Karakoç Ağabey ile bir keresinde sohpet ettik. Kendisine sordum. Siz “seçimlere katılacak mısınız” diye. Bana cevaben “Yasaya göre belli sayıda il teşkilatı kurulmadıkça genel seçimlere girmemize müsaade edilmiyor” demişti. Sonra bir başka soru daha sordum “Siz gerçekten iktidara gelmek, ülkeyi yönetmek üzeri mi parti kurdunuz?” deyince şaşırmıştı “Elbette” demişti. Bu soruları bir daha hatırlatabilir miyim?

“Elbette” demiştim. Ancak sormadı. Ben konuya girmek için yavaş yavaş sokuldum.

-Yüce Diriliş Partisi’ni bir defasında hırsız açmıştı.

-Ne bir defası.. iki defa hırsız girdi partiye. Görüntü var, el izi var. Polis geldi. Hepsi o kadar. Emniyet dönüp de her hangi bir bilgi falan vermedi maalesef.

Latif Kınataş Arapça biliyordu. Mısır’daki Ayn Şems Üniversitesi’nden Prof. Dr. Abdülrezzak Berakat Üstad Sezai Karakoç’un Hızırla Kırk Saat’ini tercüme ederek yayınlamıştı. Talebesi Ahmet Abudullah’a da Sezai Karokoç ve İslami Diriliş konusunda master tezi hazırlamasını istemişti. Her iki çalışma da yayınlandı. Diriliş gönüllüsü konuklardan Halil İbrahim arkadaşımız bu kitabı getirerek Latif Bey’e gösterdiler. Latif Bey de ilk sahifelerdeki yazıları okuyarak tercüme etti. Anlattı. Sezai Karakoç Hızırla Kırk Saati Arapça olarak söyledi “Erbegun saate Hızır”. Böylece sohpet tercüme faslına girdi. Kahire Kitap Fuarından sohpet ettik. Frankfurt Kitap Fuarından sonra Dünyanın ikinci büyük kitap fuarı Kahire’de yapılıyor. Tercüme faaliyetlerinin artarak İslam coğrafyası ülkeleri arasındaki ilişkilerin gelişmesinden konuştuk.

Dünyada En Fazla Tanınan Müslüman Şair İkbal

Türkiye’de çok sayıda Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü var. Keşke Arapçaya tercüme edilen Hızırla Kırk Saat Türkiye’deki Arap filolojilerinde okutulsa. Arap Dünyasının nüfusunun 300 milyon olduğuna hayret etmiş Sezai Karakoç. Bana göre Müslüman Arap Dünyasının nüfusu en fazla o kadar. Hele Mısır’ın “Biz Arap değiliz, Mısırlıyız” dediğine bakılırsa bu rakamdan 90 milyonun çıkarılması gerekecek. Her ne ise ama Arapça İslam coğrafyasında önemlidir. Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim dili dolayısıyla bütün dünyada bilinen bir İslam ülkelerinde kullanılan değişik dillere, bu dillerden de Arapça’ya tercümeler yeterli değil. Mesela Pakistan’ın Milli Şairi Muhammed İkbal bütün dünyada en fazla tanınan Müslüman edip, müellif ve şair olmasının nedeni İngilizce bilmesi. Sezai Karakoç bu yaklaşımı şöyle değerlendirdi.

-Bir defa söz konusu yıllarda Hindistan vardı. Pakistan yoktu. İkbal İngiltere’de eğitim görmüştü. Çok iyi İngilizce biliyordu. Batıyı iyi tanıyordu.

-Mehmet Akif Ersoy aynı ortak endişeleri taşımasına karşılık İkbal kadar dünyada hatta İslam coğrafyasında çok tanınmıyor.

-Doğru, İkbal daha fazla tanınıyor.

-Sezai Ağabey, yıl sonunda Pakistan’da İslam Coğrafyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif Ersoy ve Muhammed İkbal Uluslararası Sempozyumu düzenliyoruz.

-Kim tertip ediyor?

-Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımız. Lahor Üniversitesi’nde gerçekleşecek. Hedef kitlemiz üniversite öğrencileri. Okuyan, düşünen gençlik. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Urduca Bölümü, Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi de katkı veriyor.

-Güzel..

-Bu toplantımıza sizi de götürelim. Bugüne kadar hiç bir davetimizi kabul etmediniz. Balkanlar ve Türk Cumhuriyetleri de öyle oldu. Bu defa Lahor’da konuğumuz olun.

-Teşekkür ederim. Hiç vaktim yok. Keşke olsa.

Vedalaşarak ayrıldığımızda saat 21.00’i geçiyordu.

Ancak Diriliş Yazıhanesi hala konuklarla doluydu, gelmeler gitmeler devam

 

 

 

Mutsuz Ülkenin İnsanları!

0

Mutsuz Ülkenin İnsanları!

 

Türk basını ve yayını, bir iki cılız ses hariç, tamamen hakim güç ne derse onu yayınlıyor ve yapıyor konumunda. Demokrasi ve Haklar git gide dibe doğru çekiliyor… Reklam ise baş döndürücü, önü alınamaz bir hızla , gerçek hayatla ilgisi olmayan parlaklıkta . Muhalif yayınların sesi iyice yok denecek kadar az .. Hür ve bağımsız, halkın iç dünyasını, iyi gitmeyen bunca yaşanmışlıkları ve olayları olduğu gibi net , gerçekçi haliyle sunacak bir Tv ve korkmadan , yarın ne ile karşılaşırız düşüncesi hakim olmayan gazeteler ve dergiler yok. Bir gazete aldığında, diğer gazeteleri de aşağı yukarı okumuş oluyorsunuz, mevzular aşağı yukarı aynı . Geçim derdi insanların belini her gün daha da çok bükerken, insanlar, düşkün ve fakir hallerini, yokluklarını diğer insanlardan ustaca gizlemenin mücadelesindeler…

*

Bu durum, toplum olarak kalabalıklarda bile yalnızlaşan bireylerin, ötekileşen insanların giderek çoğalmasına sebep oluyor. Kapasitesi düşük, kaliteden yoksun, karşıdakini anlamayan onca insan, olmaması gereken yerlerde…

*

Kurumların cılkı çıkmış, hak edenin değil de adamın adamlarının belli yerlerde olması adaleti yerle bir ediyor . Paralel yapı ile bu olgu gözler önüne serilmiş vaziyette. Görünmeyen kısımlarda muhakkak ki vardır . Anarşi bu milletin canına okudu, mutsuzluğumuzu her gün çoğaltıyor . Piyon güçlerin Türkiye üzerindeki çirkef oyunları, ülkemizde kanlı bir İhtilal kalkışmasına bile sebep oldu . Hiç birimiz hala bu ihtilal sendromundan kurtulmuş değiliz. Neler oluyor, kim bunlar? Demekten yorulduk , dindar gözüküp saf duygularımızı istismar edip , Emperyal güçlerle ülkemize kurulan tuzağı içimize sindiremiyoruz . Gelecekte de tedbirli olunmazsa bu gibi olayların olacağı aşikar gibi gözükmektedir.

*

Adam uçaktan inene kadar yüzü gülüyor, canlı, hareketli. Uçaktan inip Atatürk Hava limanında uçağı bekleyen insanları görünce, anında morel sıfırlanıyor. Adam geri gitmek istiyor . Çünkü Türkiye’de insanların yüzleri asık, yürürken bile kendi kendine sıkıntılarından dolayı konuşan adam sayısı gitgide artıyor. Hava limanında bizzat bu durumu gözlemleyebilirsiniz! Ve ülkemiz her gün mutsuzlar ülkesi konumuna doğru sürükleniyor . Kendi durumunuz iyi olsa bile, çevre sizi kuşatıyor ve etkiliyor.

*

Özellikle şu son 10-12 yılda, mutlu azınlık hariç, insanların her hususta kavram kargaşası içerisinde , moral ve motivasyonların , ekonomik istikrarsızlıkların , çalışma ve iş yerindeki sıkıntıların , aile içindeki olumsuzlukların eksilere doğru çekilmesi ile mutsuzlukların daha da artarak çoğalmasını görüyoruz . Ailelerin müthiş bir yıkım içinde olduğunu her gün izliyoruz . Toplum içindeki huzursuzlukları , bir milleti yok etme planlarını uygulamalı ve kitlesel olarak yaşamaya devam ediyoruz .

*

Yaa Ömer, adalet nerede dememek elde değil! Allah Milletimizi ve ülkemizi korusun. Amin.

 

 

Dış Destekli İhanet ve “Yeni Türkiye”…

Türk toprakları yüzyıllardır dış güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin saldırısı altındadır.

Bu dış güçler ile işbirlikçileri, planlamalarını sadece bir olaya ilişkin yapmazlar. Yani bir taş atarak en az on kuş vurmayı hedeflerler.

Biz de yeteneğimizin el verdiği oranda, onlara nazire yaparcasına, bu yazıda on tane meram anlatmaya çalışacağız.

Türkiye’de “yenilik hareketleri” ve “reform” denilen işlerin bir istisna dışında (Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kurulması) neredeyse tamamının arkasında dış güçler ve yerli işbirlikçileri vardır.

Osmanlı döneminden yana bu böyledir ve son darbe teşebbüsünde de belirttiğimiz husus aynen tahakkuk etmiştir.

Darbeler ve isyanlar hep dış desteklidir! Ancak üzülerek ifade etmeliyiz ki; hain kontejanımızın çokluğu sebebi ile daima uygulama zemini hazır vaziyettedir.

Hep söyledik, dünyanın hiç bir milleti ve devleti, böyle ve sürekli bir saldırı altında değildir. Olsalar zaten çoktan yok olup gitmişlerdi!

Menemen olayında dönemin kayıtları ve duruşmalar incelendiğinde Kubilay’ın kafasını kesenlerle, İngiliz ajanlarının ilişkisi açığa çıkmıştır. Bugün de zavallı ana kuzusu Mehmetçikleri linç edenlerin yabancı uşaklığı (İŞİD veya PKK), merak etmeyin yakında ortaya çıkacaktır.

15 Temmuz darbe girişimini yapanlar hain, fakat onlara karşı duruyorum diye Türk Ordusu’na ve Türkiye Cumhuriyeti’ne olan hıncını kusanlarda aynı oranda haindir.

Bunlar aynı kaptan beslenen, büyüyen, palazlanan ve ihanet noktasında buluşan tiplerdir.

Onun için bu darbe teşebbüsü ile bir darbeyi hedefleyenler; bir çok amacı birlikte gerçekleştirmek için hareket etmişlerdir. Örneğin darbe başarısız olur ise uyguladıkları yöntem asker-polis çatışması ile “iç savaş” çıkarmaya yönelik olmuştur.

Biz hala Kubilay’ın kafasının kesilmesini, Adnan Menderes ve Deniz Gezmiş’in asılmasını yada 12 Eylül’ün “bir ondan bir bundan” mantığını nasıl unutmamışsak yarın da 15 Temmuz’da halkın üzerine acımasızca ateş açan askerleri ve erleri linç edenleri de unutmayacağız.

Bu olayların gerçekleşme şekilleri ile topluma kin ve nefret tohumları ekilmiştir. Demek ki; her olasılıkta Türk Milletinin içine bu darbenin de, kin ve nefret tohumları da ekmesi istenmiştir. Tıpkı Madımak ve Başbağlar katliamlarının karşılaştırılmasının yapılmak istenmesi gibi!

Türkiye’de darbe, önce Allah’ın yardımı sonra da Türk Milletinin direnci sebebiyle önlenmiştir. Ancak görülüyor ki; bu darbeyi planlayanlar işlerine devam ediyor. Bunu nerden çıkartıyorsun diyebilirsiniz!

“Yeni Anayasa” yapılsın, “Türkiye Cumhuriyeti baştan aşağıya yeniden yapılansın”“devlet yeniden tanzim edilsin”,“harp okulları ve askeri liseler kapatılsın” diyen ben değilim!

Unutmayın, bu ordunun genlerinde darbecilik anlayışı bulunsa bile bizim yaşadığımız bu coğrafya da, askerliği askerlik gibi yapacak güçlü bir orduya ihtiyacımız var. O sebeple, harp okulları ve askeri liseler kapatılmamalıdır. Suç okullarda değil o okulları yönetenlerde, bu rezilliğe göz yumanlardadır. Islah ile yanlışlardan dönmek var iken, kapatmak daha büyük yanlış olur. Yani suç; devlet, sistem veya rejimde değil, kötü gidişata destek olan veya görmezden gelenlerdedir.

Türkiye’nin “Yeni Anayasa”ya veya “devletin baştan sona yenilenmesi”ne ihtiyaç yoktur. Nereden çıkartıyoruz bunları? Kusura bakmayın ama, bana her “yeni” sözcüğü darbenin arkasında olduğu konuşulan, ABD’nin muteber adamı G. Fuller’in “Yeni Türkiye”sini hatırlatıyor…

Şimdi biz bu darbecilerin, darbe sonrası yapmak istediklerini, ne olur kendi elimizle yapmayalım! Aksine Atatürk Türkiye’sini dönüştürmek isteyenlerin, bu darbe nedeni ile bulduklarını zannettikleri bahaneyi, başlarına bir çorap gibi geçirelim.

Üç harflilerin Ankara masası (!) tarafından yönetilen iç siyasete karşı, tepkili ve duyarlı olalım. Yerli ve milli siyaseti destekleyelim. Her daim doğru söyleyip, hep yanlış yapanlara karşı uyanık olalım.

En büyük endişem, Türk Milletine düşman olanların dış destekli ihanet ile başaramadıklarını, yaratılan algılar nedeni ile bizim onlara altın tepsi içinde ve elimizle sunmamız ihtimalidir. Çünkü bize karşı oynanan oyun; tek basamaklı değil aksine uzun bir merdiven gibi sıralı ve çok alternatiflidir.

Yapacağımız iş, Türkiye’yi kuruluş felsefesinde yaşatmak eğer bunda bir sapma var ise yeniden kuruluş felsefesine geri dönmekten ibarettir.