20.2 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 724

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Yenikapı’daki mitinge, iktidarla beraber, muhalefet partilerinden CHP ve MHP seçmeni, liderleriyle beraber katıldılar.

Görülmeye değer bir kalabalık, takdir edilecek bir gönül birlikteliği vardı. Vatan, Bayrak, Demokrasi ve Millet adına yüreklerimiz kabardı.

Gönül isterdi ki HDP de katılabilseydi. Fakat bu partinin, katılmamaktan daha memnun olduğu anlaşılmaktadır. Ancak öyle sanıyorum ki seçmenleri bu mitinge duyarsız kalmamışlardır.

İlk kez, parti liderleri sahneye çıktığında diğer parti seçmenlerince yuhalanmadı, aksine alkışlandılar. Parti liderleri birbirlerinin açığını değil, olumlu taraflarını dile getirerek takdir ettiler.

Sayın Başbakan muhalefet liderlerine ve seçmenine teşekkür etti. Sayın Kılıçtaroğlu, Meclis başkanına teşekkür etti. Sayın Bahçeli saygılı bir dil kullanarak birlik ve beraberliğin önemine, Milletin özverisine vurgu yaptı. Mitinge heyecan kattı.

Sayın Genel Kurmay Başkanımızın konuşması, çoktandır duymaya hasret kaldığımız askerimizin gerçek yürek sesini yansıttı. Bu yüzden, sık sık alkışlarla takdir edildi. Milletle şanlı ordumuz arasında olumlu köprü kurması bakımından fevkalade bir konuşmaydı.

Sayın Cumhurbaşkanımızın, bu rezil kalkışmada, şehit ve gazi olan kardeşlerimize gereken ilgiyi, samimiyeti ve muhabbeti göstermesi, Milletin fedakârlığını önemsemesi çok olumlu ve isabetli olmuştur.

Hoşgörü sınırını genişleterek, davalarından vazgeçmesi de topluma pozitif moral değer olarak yansımıştır. Muhalefet liderlerini mitinge davet etmesi, darbeye karşı dik duran basına teşekkür ederek, bu hizmetlerini unutmayacağını vurgulaması bir vefa örneğidir.

Bu Milletin fikirleri, yaşantısı farklı olsa da, birbiriyle her hangi bir sorunu yoktur. Ancak parti liderlerinin zaman zaman olumsuz tavırları, seçmeni de gerebilmektedir.

Bu musibet darbe girişimi, çoktandır unuttuğumuz hasletlerimizi hatırlamamıza vesile oldu. Ortak, vazgeçilmez değerlerimiz için nasıl fedakârlık yapabileceğimizi gördük.

Sokakta yürüyen insanların zaman zaman birbirine toslayarak gerildiği zamanımızda, bu insan selinin engin hoşgörüyle, muhabbetle, hiçbir olumsuzluk yaşamadan, birçok sıkıntıya katlanarak bir araya gelebilmesi, düşmanları kıskandıran takdire şayan bir hadisedir.

Öyle sanıyorum ki yaşadığımız şok üzüntünün ardından, bu sıralar bir nebze ferahladık. Halk, demokrasi mitinglerinde tatlı bir yorgunluğun hazzını yaşamakta.

Mevzubahis Vatan olunca, gerisi teferruat oluyor neticede. Bu Millet, maruz kaldığı sınavdan, gururla ve alnının akıyla çıkmasını bilmiştir. Üstelik de tüm dünyayı şaşırtarak.

Birbirimizle değil, hizmetle uğraşırsak, koyduğumuz hedeflere ulaşmamız daha çabuk olacaktır.

Sevgiyle kalın…

 

 

Allah İle Din İle Aldatan ve Aldananlar

Bu hafta camilerimizde okunan Cuma hutbesi şu dua ile bitti:

“Bizi din ile iman ile Kur’an ile Peygamber ile aldatanlardan ve aldananlardan eyleme Allah’ım!”

Camide bu duayı duyunca, rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün (bu konudaki kitabının da ismi olan) “Allah İle Aldatmak” kavramını hatırladım.

Yaşar Nuri Öztürk bu kitabında şöyle anlatıyordu: “Kur’an, ‘Allah ile aldatılmayın!’ ihtarında bulunmasına rağmen Türk halkı, dinine olan derin saygısı yüzünden Allah ile aldatılıyor. Allah ile aldatmanın rantından büyük terör örgütleri bile yararlanıyor.”

“Allah ile aldatmak; dini; çıkar, koltuk, baskı, egemenlik aracı yapan bir sanayi koludur.”

“Bu bir Haçlı-İngiliz siyasetidir. Atatürk bu şeytanî siyaseti, ta 1920’de Müslüman dünyaya tanıttı; İngilizlerin siyasetinin ‘İslam’ı İslam’la yok etme siyaseti’ olduğunu ilan etti.”

Yaşar Nuri Öztürk bu beladan kurtuluş reçetesini tek cümlede özetliyordu: “Türkiye’yi Allah ile aldatma zehrinin panzehiri ancak İslam’ın gerçeği içinden çıkarılabilir.”

İşte Diyanetin görevi budur. Yani İslam’ın gerçeğini öğretmektir.

Bilindiği gibi hutbeler Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlamakta ve bütün camilerde aynı metin okutulmakta.

Anlaşılan Diyanet “Allah İle Aldatmak” kavramını birebir kullanmaktansa biraz farklı kelimelerle ifade etmeyi tercih etmiş. Fakat duada güzel bir ekleme yaparak sadece Allah ile din ile aldatan değil, aldananlardan da olmamamız gerektiğini vurgulamış.

İşte Diyanet İşlerinin yapması gerektiği halde bugüne kadar yapmadığı temel hizmet bu idi. Yani birilerinin Allah ile aldatmasına dikkat çekerek, samimi Müslümanların aldanmamasını sağlayacak bilgi ve şuuru vermemesi idi.

*********************************************

Aklını, Vicdanını, İradesini Teslim Etmek

“Mübin” yani “apaçık” olan bir Kur’an önümüzde dururken aracılara mahkûm ve onlara biat ettiren bir anlayış İslami olamazdı.

Şeyh, hocaefendi, kanaat önderi veya siyasi liderine aklını, vicdanını, iradesini teslim etmek İslam’a aykırıdır.

İslam böyle olduğu halde, din adına insanlara biatı ve itaati, hem de “gassalin elindeki meyyit gibi” (ölü yıkayıcı önünde ölü gibi) teslim olmayı tavsiye edenlerin eserleri ortada.

Oysaki Eğitim sistemimiz ve Diyanet’in dinimizin akıllı insanları sorumlu tuttuğunu, Müslüman’ın kendi aklını ve iradesini kullanması gerektiğini öğretmesi gerekiyordu.

Dün, aldığı talimatla masum insanları hunharca öldüren ve cihat ettiğini sanan sözde Müslüman tiplerini üreten, IŞİD, El Kaide gibi örnekler vardı.

Bugün gördük ki FETÖ de, kendi vatandaşlarını öldürebilen, TBMM ve Özel Harekât, Emniyet gibi merkezlere bombalar atabilen robotlaşmış sözde Müslümanlar üretmiş.

******************************************

Biat Kültürü

Koskoca generalleri, profesörleri, yazarları, üst düzey bürokratları (zekâsından şüphe edilemeyecek seviyedeki insanları) böyle bir örgütün emir kulu haline getiren bu biat kültürüdür.

FETÖ de mensuplarını “Allah ile aldatarak” ve iradelerini örgüt lideri “hocaefendi’ye” teslim edecek şekilde itaate alıştırmış. Çok iyi yetişmiş her kademeden askerler ve bürokratlar -sorgulamadan- örgütün ihanet emirlerini yerine getirmişler.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarın da aynı şekilde aldatıldığı kendi ifadelerinden anlaşılıyor.

Erdoğan “Allah dedikleri için müsamaha gösterdik… Büyümesi dini değerleri öne çıkaran kimliği sayesinde mümkün olmuştur… Ben de bunlara yardımcı oldum. Rabbim de, milletim de bizi affetsin” diye özür diledi.

Demek ki “Allah ile aldatmak” sınırlı sayıda Müslüman görünümlü örgüt liderinin yapabileceği bir şey.

Fakat “Allah ile aldatılmak”, (okumuş, cahil, Cumhurbaşkanı, Başbakan, general, bilim adamı, hâkim, savcı, işçi, belediye başkanı, öğretmen, mühendis vs olmak fark etmiyor) hemen her kademede insanın düşebildiği bir tuzakmış.

***************************************

Devlete Çekidüzen

Herkesin aldatılmasını anlamak mümkün olsa bile Diyanet’in aldatılmış olmasını kabul edemeyiz. Oysaki “paralel yapının Diyanet İşleri Başkanlığında temsil edildiği söylentilerinin” ciddi olduğu ortaya çıktı.

Hükümet yıllarca FETÖ tarafından organize edilen “Dinler Arası Diyalog” toplantılarını destekledi. Diyanet gerekli uyarıyı yapmadı. Yine hükümetin desteği ile “Dinler Bahçesi”, “İbrahimî Dinler”, “Semavi Dinler” kavramlarıyla dinimiz sulandırılırken Diyanet’in sesi çıkmadı. Hatta Cuma hutbelerinde “Allah indinde tek din İslam’dır” ayeti okunmadı veya okutulmadı.

O halde Diyanet’in de kendine çekidüzen vermesi lazım. Hutbelerde “din ile aldatan ve aldatılanlara” dikkat çekilmesinin bir başlangıç olmasını diliyorum.

Diyanet gibi, üniversiteler gibi, medya gibi halka doğru bilgi verecek kurumlar çok önemli. Bağımsız bir birey olarak iradesini kullanabilen, düşünen, eleştiren vatandaşlar olmaya yönlendirebilecek kurumlarımızın gerçek görevlerini yapmasına ihtiyaç var.

Bunun yapılabilmesi için devletin kurumlarının örgüt, cemaat, tarikat ve siyasi parti etkisinden arındırılmış bir yapıya kavuşturulması gerek.

Görevlendirmelerin ve tayinlerin bu tür örgütlerin mensubiyeti sebebi ile değil, ehliyet ve liyakate göre yapıldığı bir devlet düzeni kurmak zorundayız.

Özellikle okulda, camide, kışlada ve adliyede particilik yapılmasını sona erdirmeliyiz.

***************************************

FETÖ İçin Çözüm Tavsiyesi

Şimdiden devlet içinde örgütlenen FETÖ üyesi olduğu şüphesi ile 60 bini aşan kamu görevlisi açığa alındı, işten atıldı. FETÖ’ye yardımdan iş adamları gözaltına alındı, işyerleri, gazeteler, TV’ler kapatıldı.

Bu kadar geniş tutulan yargılamaların bir çıkmaza girmesinden endişe ediyorum.

Öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle “bu cemaatin altı ibadet, ortası ticaret, üstü ise ihanet yapısıdır” tespitini yapıyorsanız, hukuken sadece “ihanet yapısı” olan üst tabaka ile uğraşabilirsiniz.

Bir hukukçu olarak suça bulaştığına dair delil bulunanların cezalandırılabileceğini, bir kısım kamu görevlisinin, yaptıkları idari işlemler sebebiyle, idari soruşturmalarla görevden alınabileceğini biliyorum.

Ama bir hukuk devleti olması iddiasında olan ve uluslararası yükümlülükleri bulunan Türkiye’de, suça bulaştığına dair delil bulunmayanlara ceza verilemeyeceğini, görevden alınamayacağını, mal varlığına el konulamayacağını da biliyorum. Devletin izni ve kontrolü altında olan okullarda çocuklarını okutan veliler de, devletin faaliyetine izin verdiği bankalarda hesabı olan vatandaşlar da cezalandırılamaz.

Peki, bugüne kadar suça bulaştığına dair delil bulunamayan, fakat gelecekte örgütün emir ve kumandası ile ihanet edebilecek mensupları devletten nasıl temizlenecek?

Gerçekten çok önemli bir problemdir bu. Öfkeyle, sokak ağzı ile sövüp sayarak halledilebilecek bir mesele değil.

Devlet aklı ile çok ciddi bir stratejik planla, uzun vadeli bir kısım tedbirlerle risk minimize edilebilir.

Risk oluşturan kamu görevlilerinin istihbarat birimlerince takibi, örgüt üyelerinin birbirleriyle ve merkezleri ile irtibatının koparılması öncelikli tedbir olabilir.

Fakat daha da önemlisi hâlâ bu örgütü dini bir yapılanma sanıp, örgüte gönülden bağlı insanların devlete ihanet edebilecek hale gelmesini önlemek için ne yapılacak?

İşte burada görev Diyanet’in, üniversitelerimizin, yazarlarımızın. “Allah ile aldatılmaya” karşı “İslam’ın gerçeğinin” anlatılması lazım. Öncelikle gönüller ve zihinler fethedilmeli.

Ayrıca iradesini başkasına teslim etmeyen özgür bireyler olmak ve vatandaşlık bilincini geliştirmek konusunda uzun vadeli çalışmaları zarureti var.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı sıfatımla söylüyorum. Biz Prof. Dr. Hasan Onat gibi, Prof. Dr. Mustafa Yıldırım gibi bu konuları çok iyi anlatan ilahiyatçı hocalarımıza konferanslar verdirerek, bir STK olarak görevimizi yapmaya çalıştık, bundan sonra da aynı tarzda çalışacağız.

 

Kısa vadeli, tepkisel, sapla samanı karıştıran adaletsiz uygulamalar uyuyan hücreleri besler. Allah korusun, bir gün gelir “yine bunlar nereden çıktı?” deriz.

 

 

Dr. (HC) Özkan Hüseyin ile Batı Trakya Türkleri’nin Meselelerini konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Batı Trakya kökenlisiniz. Batı Trakya Türklerinin problemleri ile yakından ilgileniyorsunuz. Bu sebeplerle röportajımızın konusu Batı Trakya olacak. Bu röportaj ile okuyucularımızın, şayet var ise bilgi noksanlıklarını tamamlayabileceğimizi, mevcut bilgilerini tazeleyebileceğimizi ve ilgilerin diri tutulmasına, sevgilerin artırılmasına katkı sağlayabileceğimizi düşünüyorum.

Özkan Bey, röportajımıza Batı Trakya’nın sınırlarını çizerek başlayabilir miyiz?

Dr. Özkan Hüseyin: Batı Trakya coğrafi bir bölge adıdır. Batı Trakya bu gün Yunanistan sınırları içinde ve kuzeydoğu kısmında bulunmaktadır. Batı Trakya Türkleri adını, Batı Trakya bölgesinin isminden dolayı almıştır… Burada yaşayan Türkler, Yunan pasaportu taşımaktadır.

Batı Trakya’nın doğusunda, Türk-Yunan sınırını belirleyen Meriç Nehri; batısında Mesta-Karasu nehirleri; Kuzeyinde Bulgaristan; Güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır. Batı Trakya’nın nüfusu 350.000 civarındadır. Bu nüfusun 150.000’i Türk’tür. Türklerin yüzde sekseni köylerde, yüzde yirmisi de şehirlerde oturmaktadır.

Batı Trakya’nın Ege Denizi’ne inen düzlük kısmına Ova, Rodop Balkanları etekleri kısmına Yaka, Yaka’nın kuzeyindeki dağlık bölgeye ise Balkan Kolu adı verilmektedir.

Dağlık bölgede yaşayan bu Türkler, diğer Türk köyleriyle irtibat sağlayamazlar. Bulgaristan sınırı boyunca batıdan doğuya, Türkiye sınırına kadar uzanan 8 kilometre enindeki bölge ‘Yasak Bölge’ durumundadır. Bu yasak bölgede on binlerce Türk yaşamaktadır. Buraya giriş çıkışlar özel izne tabidir. Derneklerimizin ‘Avrupa Parlamentosu’, ‘Avrupa Konseyi’ ve ‘İnsan Haklarını’ savunan kurumlara yaptıkları şikâyetleri sonucunda bu yasak, kısmen kaldırılmıştır.

Batı Trakya’daki Türk ahalinin % 95’i tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Tarımla uğraşan Türklerin bir kısmı da tütün üreticisidir. Bundan başka buğday, mısır, pancar, pamuk ve meyve yetiştiricisidir. Ancak % 5’i küçük esnaf ve sanatkârdır.

Batı Trakya 8578 kilometre kare olup İskeçe, Rodop (Gümülcine) ve Evros (Dedeağaç) olmak üzere üç ayrı vilayetten oluşmaktadır.

1923 yılında toprak mülkiyetinin % 84’ü Türklere aitti. Günümüzde ise ancak % 27’si Türk Azınlığın elinde kalmıştır.

Bu bölge, 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması ile Yunanistan’a bırakılmıştır.

Çetinoğlu: ‘Osmanlı toprağı’ ve ‘Kadim Türk yurdu’ olarak adlandırabileceğimiz bu coğrafya diliminde, ‘Evlâdı-ı Fâtihân’ olarak isimlendirilen Türk unsuru nasıl oluştu?

Dr. Hüseyin: Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan birçok Türk olduğu gibi, Orta Asya ve Balkanlarda da birçok Türk toplulukları yaşamaktadır. Biz, Batı Trakya Türklerinden bahsetmek istiyoruz.

Batı Trakya dört bin yıllık bir yerleşim bölgesidir. Batı Trakya’nın ilk sakinleri, Traklardır. Frigyalılar, Etrüskler, İskitler, Persler, Atinalılar, Makedonlar, Keltler, Romalılar, Vizigotlar, Ostrogotlar, Hun ve Kuman Türkleri bölgeye hâkim oldular.1

Osmanlı Türkleri ilk defa Padişah Orhan Gazi devrinde, Şehzade Süleyman Paşa’nın kumandası altındaki kuvvetlerle Rumeli’ye ayakbastılar. 1354 yılında Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Gelibolu’yu fethettiler.

Şehzade Süleyman Paşa bir sürek avı esnasında uğradığı bir kaza neticesinde şehit olmuştur. Türbesi Gelibolu Bolayır kasabasındadır. 1359 yılında o yüce komutanın şehit olmasıyla geçici bir duraklama devri başlamış, bu duraklama devri 1361 yılına kadar sürmüştür.

Bundan sonra Lala Şahin Paşa gerekli hazırlığı ikmal ederek, o zaman Trakya bölgesinin en ehemmiyetli merkezi olan Edirne şehrinin fethine teşebbüs etmiş. Şehrin 1362 yılında fethiyle buranın muhafazası Lala Şahin Paşa’ya verilmiş.

Lala Şahin Paşa Edirne’yi emniyete alabilmek için, emrindeki muzaffer kuvvetlerle Meriç Nehri boyunca ilerleyerek, kolaylıkla Filibe’yi de fethetti. Bu surette Osmanlı fütuhatı Bulgaristan’ın orta kesimlerine kadar ilerlemiş ve böylece Bizans’ın Bulgaristan ve Makedonya Sırplarıyla irtibatı kesilmiş oluyordu.

Diğer bir Osmanlı fütuhatını sevk ve idare eden Gazi Evrenos Bey ise Vardar Nehri boyunca ilerleyerek, Gümülcine ve İskeçe’yi almış. Sırpların elindeki Serez’i de fethederek burasını bir üs haline getirmiş. Böylece, 1364 yılında Batı Trakya’nın fethi gerçekleşmiştir.

Daha sonradan Anadolu’dan Ceneviz gemileriyle Rumeli’ye Türk muhacirleri taşınarak, yerleştirilmiş. Önceleri burada yaşayan Kuman Türkleriyle kaynaşmaları sağlanmıştır.

Batı Trakya’nın büyük fatihi Gazi Evronos Bey, Batı Trakya Türklerinin unutulmaz kahramanlarındandır. Türbesi, Yunanistan sınırları içerisinde Yaniça (Vardar Yenicesi) kasabasında bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye’de, konunun uzağında olan bir kısım insanlar; Batı Trakya halkının, Hıristiyan Slavların asimle edilerek zaman içerisinde Türk kültürünün zorla benimsetilmesi suretiyle oluşturulduğu şeklinde bir kanaate sâhip. Bu düşünceleri çürütecek gerçekleri açıklar mısınız?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya’daki bu insanlarımız üzerinde çeşitli söylentilere rastlanmaktadır… Bu insanlarımız öz be öz Türk soyundandırlar. 900’lü yıllarda kuzeyden gelerek Balkanlara yerleşen Peçenek Türkleridirler… Zamanla Sırpların ve Bulgarların baskısı altında kaldıkları doğrudur… Belki bu dönem için de de bu milletlerin dilinden ve kültüründen etkinleşmiş olabilirler… Ama bu insanlar kesinlikle Hristiyan olmamışlardır… 1364 yılına kadar Slav halkı içinde kendi varlıklarını korumuşlardır… Bölgeyi fetheden Lala Şahin Paşa ile de çatıştıkları bir gerçektir… Aralarında yaptıkları bir görüşme neticesinde kendilerinin de Türk oldukları anlaşılmıştır… Bu insanlar Lala Şahin Paşayla güçlerini birleştirerek Serez’i fethetmişlerdir… Osmanlı’nın bu bölgeye hâkim olması neticesi, Peçenek Türkleri kendiliğinden İslam dinine girmişler… Bu gün de bu insanlarımız kendilerini Batı Trakya Türk Toplumundan saymaktadırlar…

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti, Batı Trakya coğrafyasının Türkleştirilmesinde ve Müslümanlaştırılmasında nasıl bir metot uyguladı?

Dr. Hüseyin: İlk önceleri Osmanlı devleti içinde mevcut olan dinî kurumlar Tekke Şeyhleri, Dervişler Batı Trakya Topraklarının üzerinde Türkleşme ve İslamlaşma konusunda büyük rol oynamışlardır… Tekke Şeyhleri müritleriyle beraber önce bu topraklara gelerek yerleşmişler ve tekkeler kurmuşlar… Tekkelerin etrafında tarıma elverişli tarlalar oluşturulmuş… Daha sonra bu topraklara Anadolu’nun muhtelif yerleşim merkezlerinden insanlar getirilip yerleştirilmiş… Bu gün tekkeler halen günümüzde dahi kullanılmaktadırlar… Belli günlerde de anma etkinlikleri düzenlenmektedir…

Çetinoğlu: Bulgarların; ‘Müslüman Türk komşun varsa, emniyettesin…’ şeklinde özdeyişleri var. Buna rağmen Türk düşmanlığı da had safhada. Bu çelişkiyi nasıl açıklamak gerek?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya Türklerine asimile politikası her parti döneminde uygulanmıştır… Yunanistan’da hangi parti iktidara gelirse gelsin bu uygulama değişmez… Çünkü bu uygulama Yunanistan Devletinin millî bir politikasıdır…

Batı Trakya Türkleri önce Lozan Anlaşmasından, Yunanistan Anayasasında ve Yunan Vatandaşlık Yasasındaki var olan haklarını bilmek mecburiyetindedir… Bu yasaları bilmeyen Batı Trakya Türkü kendisine uygulanan ayrıcalıkların ve haksızlıkların neler olduğunun farkına varamaz…

Yunanistan anayasasının 5. Maddesinin 2. Paragrafında şu ifadelere yer verilmiştir… ‘Yunan egemenliği altında bulunan herkesin hayatı, namusu ile özgürlüğü, milliyet, ırk, dil, din, inanç ve siyasî kanaat ayrıcalığı gözetilmeden devletin himayesindedir.’

Bu demek oluyor ki Yunanistan’da başka bir millete, başka bir ırka, başka bir dine mensup ve başka bir dili konuşan insanların olduğunu teyit ediyor… Bunların her türlü hakları da devlet güvencesi altındadır demektedir…

Yunanistan’da bazı kurumlar kendi anayasasında var olan hakları uygulamamakla Batı Trakya Türklerine birçok haksız davranışlarda bulunmaktadırlar. Sadece bununla kalmayıp Yunan demokrasisine de zarar vermektedirler… Batı Trakya Türkleri önce Yunanistan içinde daha sonra da milletlerarası alanda demokrasi mücâdelesi savunuculuğu yapmalıdırlar…

Çetinoğlu: Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımızda; geleneklere, örf ve âdetlere bağlılığın, millî ve İslamî hassasiyetin doruk noktada olduğu gözlemleniyor. Bu yapının oluşmasını ve korunmasını sağlayan ana damar nedir ve gerektiğinde nasıl güçlendirilir?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya Türkleri kendi gelenek ve göreneklerine, örf ve adetlerine, millî benliklerine, dinî inançlarına ve diğer değerlerine bağlıdırlar… Batı Trakya’yı iskân eylediklerinden bu güne kadar, bu değerlere bağlı olarak yaşamaktadırlar… Batı Trakya’da yaşayan Türklerin bunun dışında başka yapacakları bir seçenek yoktur… Azınlık olmanın bilincindedirler…

Çetinoğlu: Günümüzde, Türkiye’de yaşayan Batı Trakya kökenli vatandaşlarımızın nüfusunun, Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türklerden daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Bu durum şüphesiz, göçler sebebiyle oldu. İlk göç, hangi sebeplerle, ne zaman başladı ve hangi dalgalarla tahmine dayalı olarak ne kadar insan Türkiye’ye geldi?

Dr. Hüseyin: Türkiye’ye ilk göç 1947 yıllarından sona başladı. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra da resmen Batı Trakya’dan göç ald. Bu göç Menderes hükümetinin talebi doğrultusunda gerçekleştirildi… Aslında göçün maksadı Batı Trakya’daki topraksız halkı Türkiye’ye getirmekti. Ama bu hiç de böyle olmadı. Batı Trakya’daki toprak sahipleri bunu fırsat bilerek Batı Trakya’daki topraklarını Yunanlılara sattılar. Aynı zamanda da Menderes Hükümeti Türkiye ile Yunanistan arasında 1951 yılında Kültür anlaşmaları imzaladılar. Bu kültür anlaşmaları neticesi Türk köylerine ilkokul binaları yapılmaya başlandı. 1960 yılına kadar Türkiye bir yandan Batı Trakya’dan göç alıyor, bir yandan da Batı Trakya’daki köylere okul inşa ediyordu.

Asıl göç 1974 yılında Kıbrıs savaşından sonra Yunanlıların baskıları sonucu başladı. Birçok Batı Trakya Türkü korkutularak göçe zorlandı. Bunların çoğu Türkiye’ye muhtelif şehirlere yakınlarının yanına gittiler. Buralardan arsalar satın alarak yerleşmeye başladılar. Kimi elindeki paralarla bu arsalara bina inşa ettiler. Kimileri de daha sonra elindeki toprakları Yunanlılara satarak paralarını Türkiye’ye intikal ettirdiler. Kimi bu paraları çok iyi değerlendirdi ve büyük iş yeri sahibi oldular. Kimileri de iş hayatında başarılı olamadılar. 1990 yıllardan sonra bir kısmı Türkiye’deki mal varlığını satarak tekrar Batı Trakya’ya yerleştiler, bir kısmı da Almanya’daki yakınlarının yanına gitti.

1970’li yıllarda birçok Batı Trakya Türk’ü çalışmak maksadıyla zaten daha önceden Almanya’ya ve Avusturalya’ya işçi olarak gönderilmişti. Bu amaçla Almanya’ya 20.000 kişi gönderilmiş oldu. Yunanistan’ın Avrupa Birliğine girmesiyle bir o kadar Türk daha Almanya, Hollanda ve İngiltere’ye yakınlarının yanına gitmiş oldu. Bu gün Avrupa birliği ülkelerinde 40.000 Batı Trakya Türk’ü yaşadığı tahmin edilmektedir…

Çetinoğlu: Türkiye’de yaşamakta olan Batı Trakya kökenli soydaşlarımızın – dindaşlarımızın belli başlı problemleri nelerdir?

Dr. Hüseyin: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmiş bir Batı Trakyalı Türkün hiçbir problemi yoktur… Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlık haklarının tamamından yararlanmaktadırlar.

Ancak Yunan vatandaşı olarak Türkiye’de yaşayan Batı Trakya Türkleri, Yabancılar Polisinden aldıkları ikametleri süresince kalabilmektedirler. Bu ise sadece insanlarımızın Türkiye’de ikamet etmelerini sağlamaktadırlar. İş yeri açma ve çalışma müsaadeleri verilmemektedir. İş yeri açmak veya bir işyerinde çalışmak isteyen Batı Trakya Türkleri Çalışma Bakanlığına müracaat ederek izin alma mecburiyeti vardır. Mal edinme hakları ise sadece belediye sınırları içinde olan yerleşim yerlerinden gayrimenkul satın alabilmektedirler… Gayrimenkul tapu işlemleri yine Ankara Tapu Kadastro Dairesi onayı ile geçerli olabilmektedir. Şehir dışındaki köylerde ikamet edebilirler, ancak ev, tarla satın alamazlar. Batı Trakya Türklerinin birçoğu, geçimini tarımdan sağlamaktadır. Batı Trakya Türklerinin bu durumu göz önünde bulundurularak gerekli düzenleme yapılmalıdır.

Çetinoğlu: Hâlen batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın Türkiye’den beklentileri nelerdir. Hükümetimizin bu beklentilerin karşılanması konusundaki tutumunu değerlendirir misiniz?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya’daki Türkler Türkiye’den 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasıyla Yunanistan’a ‘Azınlık’ olarak emanet edilmiştir. Batı Trakya Türk Azınlığına tanınan 37. Maddeden 45. Maddeye kadar olan hakların arkasında durmasını beklemektedirler. Ayrıca Yunanistan Anayasası ve Vatandaşlık hukukundaki farklılıkların ortadan kaldırılması gibi girişimlerde bulunmasını talep etmektedirler.

Anavatan Türkiye’deki Gayri Müslimlere tanınan haklar, Yunanistan’daki Türklere de tanımalıdır. Milletlerarası hukuka göre mütekabiliyet uygulanmalıdır.

Çetinoğlu: Türkiye’de ve özellikle İstanbul’da; Rumeli, Batı Trakya ve Balkan Türkleri adları ile pek çok vakıf ve dernek var. Şüphesiz sayılarının çok olması, hizmet yarışı ve rekabet zemini oluşturması açısından faydalıdır. Bu kuruluşların, altında birleştikleri federatif bir yapılanma söz konusu mu?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya Türklerinin oluşturdukları dernekler, federasyon ve konfederasyonlar yeteri kadar vardır. Bu teşkilatlarımızın sosyal ve kültürel amaçlı olmalarında yarar var. Rumeli, Batı Trakya, Balkan Türkleri, geldikleri ülkelerden kültürleriyle beraber geldiler. Bu kültür değerlerini Türkiye sınırları içinde de yaşatmak için gayret etmeliler.

Bu tür çalışmalar, Türkiye’nin kültürel zenginliklerini ve hem de o topraklardaki yaşayan insanları manevî yönden ayakta tutmayı sağlar. Bunlar Avrupa standartlarına göre STK (Sivil Toplum Kuruluşu) anlayışına göre yapılmalıdır. Bu derneklerimizin siyasî partilerden bağımsız faaliyet göstermelerinde yarar var. Siyasete âlet edilmemeli. Kişi hangi partiye mensup, hangi ideolojiye sahip olursa olsun ana ve temel konu derneğin tüzüğündeki amaçları doğrultusunda hareket etmeliler.

Çetinoğlu: Devletin etkili makamlarında bulunan yetkililerin, Batı Trakya Türkleri için faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına yaklaşımlarını değerlendirir misiniz?

Dr. Hüseyin: Şu an görebildiğimiz kadarıyla Türkiye’deki siyasî partiler sadece Batı Trakya Türk Derneklerine değil, bütün göçmen derneklerine önem vermektedirler. Her parti bu derneklerden aday gösterme ve oy alma gayreti içindedir.

Türkiye’de yabancıların gayrimenkul edinme ile ilgili yeni çıkan kanununda Batı Trakya Türklerine ayırım gözetmeksizin Gayri Müslümlerle aynı kefeye konulmuşlardır. Daha önceki kanunlarda Batı Trakya Türklerine ayrı bir statü tanınmıştı…

Çetinoğlu: Batı Trakya Türkleri ile ilgili olarak, yaşadığımız son bir yıl içerisindeki olumlu gelişmelerden söz eder misiniz?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya Türkleri ile ilgili olumlu bir gelişme göremiyoruz. Var demek saf dillilik olur… Yunanistan Batı Trakya Türklerine hiçbir zaman iyi niyetli yaklaşmamıştır… Her zaman değişik yöntemlerle asimile politikalarını uygulamış ve halen de uygulamaktadır…

Son birkaç ay içinde gözlemlediğimiz gelişmeler hiç de iç açıcı değil… Altın Şafak denen aşırı sağcı derneklere destek vererek Batı Trakya’da terör havası estirerek halkımızın içine korku salarak psikolojik bir hareket uygulamaktadır.

Çetinoğlu: Siz, Batı Trakya Türkleri ile ilgili bir sivil toplum kuruluşunun başkanı olarak Türkiye’de yaşayan Batı Trakya kökenli vatandaşlarımızla Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımız-dindaşlarımız arasında, gönlünüze göre güçlü ve etkili bir kültür köprüsü, gönül bağı oluşturabiliyor musunuz? Aşamadığınız zorluklar ve sebepleri hakkında bilgi verir misiniz?

Dr. Hüseyin: Türkiye’de yaşayan Batı Trakyalı kökenli insanlarımızın Batı Trakya’daki yakınlarıyla her zaman samimi ilişkiler içinde olmuşlardır. Türkiye’de yaşayan insanlarımızın muhakkak bir kesimi Batı Trakya’da kalmışlardır. İster Batı Trakya’da olsun isterse Türkiye’de isterse başka ülkelerde olsun Batı Trakya Türkleri parçalanmış bir aile olarak görülmektedirler.

Türkiye’deki Sivil Toplum Kuruluşlarıyla Batı Trakya’daki Sivil Toplum Kuruluşları samimi bir diyalog içinde birlikte hareket etmektedirler. Avrupa, Amerika, Avustralya’daki Batı Trakya Türk Dernekleri de Batı Trakya’daki insanlarımızın karşılaştıkları sıkıntıları dünya kamuoyuna duyurmaya gayretlidirler.

Batı Trakya dışında yaşayan Batı Trakya Türkleri hâlen Yunan korkusunu üzerlerinden attıkları iddia edilemez. Yunanistan’a karşı yapacakları her hak arama mücâdelesinde başlarına gelebilecek olan olumsuzlukların hesabını muhakkak yaparlar.

Çetinoğlu: Son olarak… Özkan Bey, Batı Trakya Türkleri ile ilgili kitaplarınız ve diğer yayınlar konusunda neler söylemek istersiniz?

Dr. Hüseyin: Almanya’nın Münih şehrinde faaliyet gösteren ‘Batı Trakya Türkleri Aile Birliği Derneğimiz bünyesinde 1995 yılında kısa adı BATTAM olan ‘Batı Trakya Türkleri Araştırma Merkezi’ni kurduk. Bu merkez etrafında dünyanın çeşitli yerlerinden ilim adamları yer aldı. Milletlerarası araştırma kongreleri düzenledik. Çok sayıda ilim adamları Batı Trakya ile ilgili çalışmalar yaparak, tebliğler sundular. Batı Trakya’mızın bilinmeyen değerlerini gün ışığına çıkardılar. Bu tebliğleri bir araya getirerek kitaplar halinde yayınladık. Böylece 12 sene gibi kısa bir zamanda 15 ayrı konuda 15 tane kitabı Batı Trakya ve Türk dünyasına kazandırmış olduk. Bu kitaplarımızı çeşitli ülkelerin kütüphanelerine ve üniversitelerine gönderdik. Böylece araştırmacılarımızın da önünü açmış olduk.

Bu kitaplar 100 yıllar önce yazılması gereken kitaplar. Ancak ihmal edilmiş veya ilgi duyulmamış. Biz bu açığı kapatmış olduk. Şu an bizi örnek alan gençlerimiz kitap yazma girişimlerinde bulunarak, Batı Trakya’daki diğer eksikliklerin giderilmesi için gayret sarf edilmektedir.

Çetinoğlu: Sayın Dr. Özkan Hüseyin! Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.

Dr. Hüseyin: Davamızın ve faaliyetlerimizin kamuoyuna detaylı bir şekilde duyurulmasına imkân sağladığınız için ben de size ve gazeteniz Önce Vatan’a teşekkürlerimi sunuyorum.

Dr. ÖZKAN HÜSEYİN: 1947 yılında Batı Trakya’da Rodop (Gümülcine) vilayetinin Kargılı Sarıca köyünde dünyaya geldi. İlköğretimini kendi köyünde tamamladı. Askerlik görevini Yunanistan’da yaptı. 1972 yılında Almanya’ya çalışmak amacıyla gitti. Bavyera Türk Sanat ve Kültür Derneği’nin idare ve kültürel çalışmalarında görev aldı. Batı Trakya Türklerini bir dernek çatısı altında birleştirmeye gayret etti. T.C. Kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. yılı anısına Almanya Münih’de 22 Mart 1981’de Batı Trakya Türkleri Aile Birliği adlı derneğin kurulmasında rol aldı. Bu derneğin çeşitli kademelerinde bulundu; Batı Trakya Türleri Aile Birliği Derneği başkanlığını yaptı. Kısa adı BEBTTAB Bavyera Eyaleti Batı Trakya Türkleri Aile Birliği bünyesinde, Batı Trakya Türk Evi’ni kurdu ve hizmete açtı. Kısa adı ‘BATTAM-Batı Trakya Türkleri Araştırma Merkezi’ olan kuruluşu faaliyete geçirdi. Merkezin yayın faaliyetlerini başlattı. Batı Trakya-Dr. Sadık Ahmet Camiini Almanya Münih şehrinde hizmete açtı. İLMER (İlim ve İletişim Merkezi) BİLMER (Bilgi ve Bilgisayar Merkezi) KÜGMER (Kültür, Kütüphane ve Gençlik Merkezi)ni kurdu. 22 Mayıs 2007’de Batı Trakya Türkleri Araştırma Merkezi (BATTAM) Başkanı Özkan Hüseyin’e Türk Dünyasına yaptığı hizmetlerinden dolayı, Azerbaycan’da bulunan bilim kuruluşu VEKTÖR Beynelmilel İlim Merkezi tarafından ‘Fahri Doktor’ unvanı verilmiştir. Dr. Özkan Hüseyin, Liderlik Okulunun Ankara Gazi Üniversitesi İİBF’in 100. yıl salonunda düzenlediği Liderlik, Proje Yönetimi, Kriz Yönetimi, Sosyal Medya, Beden Dili, Diksiyon ve Osmanlıca okuma ve yazma kursları gibi

 

 

Âlimin Ölümü, Âlemin Ölümü Gibidir

Aydınlar Ocakları için bir bilge, bir rehber, töremize göre bir Aksakal olan Nevzat Yalçıntaş hocamızın hakka yürüdüğü bilgisini aldığımdaki teessürümü anlatamam. Kendisini en son, her ramazan ayında Milli Kalkınma Vakfı’nda verdiği iftarda görmüş, dinlemiştik. 17 Temmuz hafta sonu programıma ise kendisini Çatalca’daki evinde, eşimle ve nikâh şahitliğini yaptığı kızım Zeynep ile ziyaret etmeyi koymuştuk.15 Temmuz günü Cuma namazına müteakiben beklenmedik vefatı bizi ve kendisini sevenleri derin bir üzüntüye boğmuştu. Çünkü engin tecrübesi, birleştirici tavrı, bütünleştirici üslubu ve çok zengin hatıraları ile bulunduğu ortamlarda hala çok faydalı oluyor ve kendisini dinleyenlere o engin ufkundan zenginlikler katmaya devam ediyordu. Aynı günün akşamında yaşanan ”kalkışma hareketi” oluş şekli, devletimize, kurumlarımıza, insanlarımıza hele de dini kutsallarımıza yaptığı inanılmaz tahribatı ile bizi derin teessürlere boğduğu gibi, hocamızın da çok derin üzüntülerine sebep olacak bir olaydı neyse ki hoca bunu yaşamamıştı.Cenazesi bu olaylarda şehit düşen 6 demokrasi şehidi ile birlikte İstanbul Fatih Camiinden çok kalabalık bir cemaat ile kaldırıldı.O bir Demokrasi Hocası idi ve böyle bir tevafuk ile onu yolcu etmiştik.Mekanın cennet olsun değerli hocam.

Kendisi bizleri çok sever ve Kocaeli Aydınlar Ocağını, ocaklar içinde”bir inci”olarak tanımlardı. Çalışmalarımızı hep takdir edip tebrik etmiştir. Yönetim tarzımızı, yönetim kurulu başkanlığının değişmelere rağmen Nihat Gürer -H.İbrahim Kahraman-Ahsen Okyar ve şu anki başkan Ruhittin Sönmez’in hizmet etmedeki samimiyeti, bu durumun getirdiği çalışmalardaki verimliliğimizi her yerde örnek gösterir ve gerçek bir sivil toplum anlayışı için bu durumun önemine işaret ederdi.

12.04.2010 tarihinde, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Sn. Ahsen Okyar’ın başkanlığı döneminde, kendisine bir vefa gecesi tertiplemiş ve çok güzel bir toplantı olmuştu. Daha önce, 11.04.2009 tarihinde de, akademik hayatının 50. Yılında, Hocaların Hocası Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş isimli bir programı İstanbul yapmıştı. Her iki programda da çok zengin bir katılımcı olmuş ve Nevzat hocanın ne kadar önemli hizmetlere emek vermiş, değerli bir ilim-irfan ve hizmet adamı olduğu onu tanıyanların dilinden anlatılmış ve değerlendirmelere vesile olmuştu.

Hocayı anlatmak kolay değildir. Ama hoca nasıl biridir derseniz ”O,iyi bir insandı’ demek çok zayıf kalır. İyi bir aile reisi, dikkatli bir yönetici, hoşgörülü, adil, güler yüzlü,samimi ve hayrı bol bir insandır dersek biraz anlatmış oluruz. İlave olarak dava ve ülküleri için kendisini adamış bir hizmet insanıdır dememiz gerekir. Onun ülküsü, Türk milletine ve İslam dünyasına hizmet etmeyi şevk ve heyecanla yapmak ve büyütmektir dersek bu daha uygun olur.

Hoca bizim için bir rehberdi. Bize ‘Arkadaşlar çözüm üretemediğiniz konularda tenkit üretmeyin’ derdi. Bir konuda kanaat belirtirken olumlu ve olumsuz yönlerini birlikte değerlendirir ve mutlaka daha iyisi şöyle olmalıdır, kanaatini ortaya koyardı. O’nun bu özelliğine, ayrıca 3 T dediği (Temkinli bakmak-Tedbirli olmak ve Teenni ile (ilerisini düşünerek) iş görmek) prensiplerle konulara yaklaşımı,hocayı tam bir rehber insan konumuna taşımıştır..

Peygamberimiz Hz.Muhammed ”Âlimler yeryüzünün kandilleridir”der. Evet, Nevzat hoca Türk milleti için bir kandil idi. Önümüzü aydınlatan, bize yol gösteren bu rehber insan Hakka yürüdü. Hatıralarındaki Muahammed Ali ile kucaklaşması ve ona namaz kıldırması,Mekke’de-Kırım’da-

Tataristan’da velhasıl tüm İslam coğrafyasındaki zengin hatıraları bizlere verdiği hizmet etme aşkında hep ışık olacaktır.

Başta eşi ve evlatları olmak üzere, Aydınlar Ocağı Camiası, Türk milleti ve İslam ümmetinin başı sağ olsun. Örnek alanı bol, mekânı cennet olsun.

 

 

Kahrolsun!

0

Bir  kurt  görün  bu  gece, rüyanız  parçalansın.

Ne   mutlu Türk’üm  diyen, kahramanlar sağ olsun. 
Allah’a  kul, Türk’e   yar  olanlar   beri  gelsin,
Milletime    ihanet, edenlerse   kahrolsun!
*
Bayrağımı  yakanlar,  Allah  sizi  mahvetsin!
Bozkurtça, Atatürk’çe  davrananlar var  olsun.
Türk’e  göre, Türk  gibi   sevdalansın   yüreğin.
Bu milleti   soyanlar, bölenlerse   kahrolsun!
*
Tanrı  dağı  kadar  Türk, Hira  kadar  Müslüman ,
Diyen    gönüldaşlarım  sizlere   selam  olsun.
Vatanın  ekmeğini  yiyip  suyun içersin ,
Türk’e  ve  Atatürk’e,   sövenlerse  kahrolsun!
*
Sözde    haktan  görünüp, özüme de  düşmansın ,
Davasını  yaşayan  gönüldaşım  sağolsun.
Türk- İslam    Ülküsüyle    donanan   beri  gelsin,
Birliğime   göz  diken, hainlerse  kahrolsun!

 

 

Krizi Aşabilmek

Adamın birine sormuşlar: “ABD’de neden darbe olmaz?” diye… Verilen cevap ilgi çekicidir: “ABD’de Amerikan Büyükelçiliği yoktur da ondan…”. Aslında bu cevap birçok şeye ve önü açılan devletlere karşı kurulan kumpaslara açıklık getiriyor.

ABD’nin soğuk harp sonrası artık Ortadoğu’da İsrail dışında yeni müttefikleri, hatta bölücü terör örgütünün bir kolu olan PYD’den oluşan kara gücü ve terör örgütleriyle ittifakı vardır. Bu örgütler de zamanla kullanılıp limon gibi sıkılıp atılacaklardır. Önemli olan demokrasi ve insan hakları değil; ABD’nin menfaatleridir. Önce Süleymaniye’de başımıza çuval geçirildi; daha sonra TSK’nın itibarını ve gücünü azaltmak için kumpaslar kurduruldu; FETÖ terör örgütü kullanıldı; askeri vesayeti kırmaya takılanlar da bindikleri dalı keserek bugünlere geldik.

ABD ve AB yetkilileri sık sık TSK’dan rahatsız olduklarını ifade etmişler ve onu ülkemizi dönüştürmede engel görmüşlerdir. Maçın birinci devresinde Ergenekon, Balyoz, Oda TV ve casusluk gibi malum davalarla yüzlerce kaliteli subay düzmece iddialar ve raporlarla devre dışı bırakıldı. Bunların arasında intihar edenler ve çeşitli hastalıklara yenik düşenler oldu. Neticede hak yerini buldu; yıllarca içeride tutulanlar beraat etti ve kumpas bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kendilerine özel araçlar tahsis edilen malum savcı ve hâkimler de yurt dışına kaçtılar. Bu malum davalarla asker bir ölçüde yıpratıldı; ama ihanet odaklarınca istenen sonuca varılamadı.

Bundan istenen sonucu alamayan sözde dostlarımız ve müttefiklerimiz ikinci devrede yeni kumpaslar peşine düştüler. Yine hedef askeri bölmek, polisle çatıştırmak, ordu-millet geleneğini yıkmak, halkla askeri karşı karşıya getirmek ve iç savaşı tetiklemekti. Ankara Bağdatlaştırılacak; Türkiye Suriye yapılacak; ülkemiz uysallaştırılacak; Devletimiz ve Milletimiz etnik parsellere bölünecek ve etkisizleştirilecekti. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü iktidara karşı yapılmış bir darbeden çok TSK’yı hedef aldı. Yıllarca üzerine gidilmeyen hatta siyasilerce desteklenen FETÖ her kuruma olduğu gibi askerin içine de sızmıştı. Terör örgütünün silahlı unsurları sonu macera ve başarısızlık olan bir darbeye yönlendirilmiştir. Kandırılan ve oyuna getirilen bazı TSK mensupları bu harekete katılarak Türkiye üzerindeki tezgâhın bir parçasını yerine getirdiler ve tasfiye oldular. Hedef aldıkları büyük çoğunluk da yıpratılmış oldu. Kalkışma ve teşebbüs

aslında bir bakıma olumsuzluklar yaratarak hedefine ulaştı. Değişik kurumlar birbirini tamamlar olmaktan çıkıp rakip konuma sokuldular. TSK’nın sivilleştirilmesi bile konuşulur oldu. Asker ve sivil ortak istişare gereken konular çok aceleye getirildi. TC bütün kamu ve özel kurumlarıyla, yasal partileriyle, medyasıyla fonksiyonel ve organik bir bütündür. Aceleci davranmak ve duygusal davranışlar bize zarar getirir.

Bu sonucu önceden belli darbe teşebbüsü milli birlik ve bütünlüğü güçlendirdi. Bayrak asma alışkanlığını da kazandırdı. Kendilerini Türk hissetmeyen bazıları da bayrak asar oldu. Halkımızın büyük dayanışma göstererek köprülerde ve meydanlarda darbeye karşı çıkışı onun bir kalabalık değil; Türk Milleti olduğunu ispat etmiştir. Birçok şehit verdik. TBMM ve polis özel harekât merkezi gibi birçok yer bombalandı; halka ateş edildi. Vaka-i Hayriye’den sonra ilk defa birbirimize kurşun sıktık ve bomba attık. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Aslında milletleşemeyen, milli seviyede mutabakatlarını kuramayan toplumlar, ne demokrasiyi işletebilecek olgunluğu ve şuuru gösterebilirler; ne de darbe gibi topluma dönük tehlikelere karşı gerekli tepkiyi ortaya koyabilirler.

Bu bakımdan aksaklıkları da olsa demokratik parlamenter rejimin değerini bilelim; onu güçlendirerek sürdürelim ve demokrasi dışı teşebbüslere karşı milli direnci koruyalım. Demokratik parlamenter rejim dışı arayışlara ve başkanlık sistemine sapma eğilimlerine rağmen demokrasiyi koruduk.

ABD’de oturan terör örgütünün başını bugün tanıyor değiliz. Bu zatın son olarak “Beni Türkiye’ye teslim etmeyin; ben Batıya hizmet ettim” şeklindeki ifadesi Papa’ya gönderdiği ve Papa’nın misyonuna talip olduğunu belirten mektubu birbirinin devamıdır. Her kalıba giren bu cemaat mensupları çok kimseyi kandırabilmiş ve değişik kurumlarda önemli örgütlenme sağlamıştır. Abant toplantıları gözden geçirilmelidir. Aynı patrona bağlı sağ ve sol eğilimli malum zevat mercek altına alınmalıdır. Yerli ve milli olmayan bir yapının ne vatanı; ne de milliyeti olur.

Sayın Başbakanın “… Bu milletin adı Türk Milletidir” şeklindeki ifadesini biz yıllardır bıkmadan ve usanmadan söylüyoruz. Irkçı ve etnik taassuba dikkati çekiyoruz. Hiçbir ülkenin ufalanarak daha iyi bütünleştirilemeyeceğini dile getiriyoruz. Türkiye’de liyakat ve ihtisasa saygı gösterilmelidir. Bu olmadığı sürece kimseden iyi hizmet bekleyemezsiniz. Farklı düşündüklerimiz kadar ortak görüşlerimizi de öne çıkaralım. Hiçbir konuda laubalilik ve gevşeklik geçerli olamaz. Birliğe ve bütünlüğe ihtiyacımız varsa bunun adresi Türk Milleti olarak birleşebilmektir. Aksi çabalar birer sivil darbedir. Etnik, mezhep, hemşerilik, bölgecilik, akrabalık ve meslek taassubunu aşalım. Kısır döngülerin dışına çıkalım. İstişareye önem verelim, istihbarat zaafını ve kamplaştırmaları aşalım. Hukuk devletini parti devletine dönüştürmeyelim. Gelenekleri koruyarak geliştirelim. Türkiye bu önemli krizi de elbirliği ile aşacaktır.

 

 

 

Neye Yarar!

0

Adam  değil  isen  kürk  neye   yarar!

Kur’ansız, imansız  kul  neye yarar !
Herkes  benim   yolum doğru der amma , 
Mevla ya  gitmeyen  yol  neye  yarar!
*
Zamanı  boş  yere  harcama, zarar!
Allah’ı anmayan  dil  neye  yarar!
Herkes  kendisini  beğenir  amma ,
Mecnunca  bakmayan  göz  neye  yarar!
*
Hakkımızda  kimler  vermişse  karar?
Her  gün  bu  millete  oluyor  zarar!
Haklının  yanında ol  dedim  amma ,
Ömer  olamazsan , öz  neye  yarar!

 

 

 

Tarihî Hakikatler

0

İsmail Hâmi Danişmend, Târihî Hakîkatler isimli eserinde, hâdiseleri tahlil ve teemmül ederek bir medeniyet tasavvuru ortaya koymaktadır. Medeniyet tasavvuru, târihî hâdiselerin mâhiyeti, hakîkati, sebep ve neticelerini ele alan düşünce tarzıdır. Medeniyetlerin meydana gelmesinde yer ve insan faktörü ön plandadır.

Batılı filozofların büyük bölümü, medeniyetlerin teşekkülünde ahlak fonksiyonunun ehemmiyetine işâret ederler ve ahlak hakkında fikir beyan ederlerken, -Sigmund Freud’un tesirlerinde kaldıklarından olmalı- kadın-erkek münasebetlerini ön planda tutarlar. Bilindiği gibi, kültür kavramında olduğu gibi ahlak kavramının da temelinde dînî inançlar vardır. Dânişmend, bu hakikate eserinin pek çok sayfasında yer veriyor. Çünkü O, Türk milliyetçisidir. Her Türk milliyetçisi gibi Danişmend’de Türk kültürünün temelinde İslâmiyet taşlarının bulunduğunu şuur ölçüsünde kabul etmektedir.

Târihî Hakîkatler isimli eserinde bu yönünü ortaya koyan yüzlerce bölüm bulunmaktadır. Onlardan tadımlık iki yazı:

Türk Bayrağına Konulan Haç Faciası

Şimdi bizde ‘Batıcılık’ denilen sonsuz batı hayranlığının Tanzimat’tan sonraki ilk mümessillerinin biri de Mithat Paşa’dır. O’nun bu batıcılığı, Müslüman Türklüğün üstünde ve ‘Osmanlılık’ adı altında bir nevi milliyetler milliyeti kurulabileceğine kani olacak dereceleri bulmuştur. İşte bu kanaatinden dolayı Türk bayrağının millî kutsallığını bile bozmaya kalkışmaktan çekinmemiştir! Bu unutulmaz faciayı bizzat kendisi öğüne öğüne anlatır! Bosna-Hersek meselesi münasebetiyle Avusturya hariciye nazırı Kont Andrassy’nin neşrettiği bir beyannâmede hilâl ile salibin bir bayrakta birleşemeyceğinden mecazî bir şekilde bahsetmesine karşı Türk bayrağına hemen bir Haç ilâve ediveren Mithat Paşa, bu müthiş hareketini Miladî 1910 yılında neşrolunan iki ciltlik hâtıratının ‘Tabsıra-ibret’ ismindeki birinci cildinin 181. sayfasında kendisinden alelusul bir üçüncü şahıs gibi hürmet ve takdirle bahsederek işte şöyle anlatmaktadır:

‘Midhat Paşa mücerret bu davayı mükezzib olmak ve eser-i fiilisini göstermek için Hıristiyan’dan bir tabur gönüllü askeri teşkil ederek ve sancaklarında ay-yıldızın yanına bir de salip (naç), ilâve eyleyerek tabur-i mezkûr Dersaadette cümlenin manzur ve meşhudu olduktan sonra Niş fırka-i askeriyesine göndermiştir!’

Bir milletin bayrağını hiçbir devlet adamının kendi keyfî kararı ile değiştirme salâhiyeti yoktur. Bilhassa Haçlı Ordusu savaşlarındaki zaferleriyle dünyaya ün salmış olan Türk milletine böyle bir muamele nasıl reva görülebilir? O, fecî bayrak İstanbul sokaklarında gösterilirken kim bilir ne gözyaşları dökülmüştür! (s: 45)

Hangisi Üstün?

İnsan mı hayvandan, hayvan mı insandan üstündür? Türkiye târihinin en büyük adalet timsallerinden biri olan ve ikinci Bayezid, Yavuz ve Kanunî devirlerinde 23 yıl meşihat makamında bulunan meşhur Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi’nin huzurunda toplanan bir sohbet meclisinde yarandan biri efendiden, ‘en çok hangi kuş cinsine meyli olduğunu sormuş. O da şöyle cevap vermiş:

– Ben yalnız kuşları değil, bütün hayvanları severim. Çünkü insan hayvandan üştün olmakla beraber hayvanların da insanlardan üstün tarafları vardır. Meselâ onların içinde hiçbir kâfir ve münkir, hiçbir yalancı ve dolandırıcı, hiçbir hilekâr ve sahtekâr yoktur! (s: 418)

Kitap’tan, mısra-ı berceste değerinde birkaç cümle:

*İnsanın bilmediğini bilmemesine veyahut hiç bilmediği bir şeyden bilir gibi söz etmesine ‘cehl-i mürekkeb’ denir. Bizim yeni câhiliyet devrimizin en belirgin vasfı, işte bu cehl-i mürekkeb illetinde gösterilebilir. Mesela İslamiyet konularında büyük ihtisas sâhiplerinden olmamak ayıp değildir: Fakat buna rağmen söz sâhipliğine kalkışmak, ‘cehl-i mürekkeb’ olacağı için ayıplar ayıbıdır. (s: 263)

*Doğuda fert toplumdan, batıda toplum fertten daya uyanıktır. (s: 317) *Yeryüzünde insanlığı ilme yönelten ve onu ibâdetten bile üstün tutan tek din, İslam dinidir. (s: 320) *Fakirlik kusur değildir fakat kusurdan bin beterdir. (s: 324) *Fuzûlî diyor ki: ‘Ey Arab’a, Türk’e ve Acem’e feyiz bağışlayan Tanrı! Sen Arab’ı dünya halkının en düzgün konuşan milleti yaptın. Acem fasihlerinin sözlerini İsa’nın nefesi gibi tesirli ettin, dili Türkçe olan ben (Fuzûlî’den) yardımını eksik etme. (s: 365) *Ey Alp Arslan’ın göklere yükselmiş olan şan veşerefini görmüş olanlar! Şimdi Merv’e gelin de O’nun nasıl toztoprak olduğunu görün.

Hepsi okunmaya sezâ bölümlerden, tekrar tekrar okunması gerekenlerin bâzıları:

*Fâtih’ten Önce Araplarla Türklerin İstanbul’u Kuşatmaları (s: 290) *Öjeni (s: 302) *Güzel Bir Cevap (s: 325) *Hazar Denizi’nde Türk Donanması (s: 355) *İkinci Murad’ın Türkçülüğü (s: 366) *Yıldırım’ın Yıldırımlığı (s: 417) *Ayrılık Çeşmesinin Altın ve Gümüş Tasları (s: 421) *Türk Kültürleri ve Türkiye Kültürü (s: 433) *Oğuzhan İmparatorluğu (s: 454) *Câhilleri Gölgede Bırakan Batı Âlimleri (s: 477) *Türklük Dâireleri (s: 497) *’Âb-ı Hayat’ Nedir? (s: 500) *Hz. Ömer’in Kanaatkârlığı (s: 507) *Telaffuz (s: 522) *Şiir Devrimimiz (s: 514) *Besteli Dil (s: 538) *Türk Milletlerinin Müşterek Kültür Dili (s: 614) *Batı Kaynaklarına Göre Eski Türklerde Demokrasi (s: 619-658)

Sohbet meclislerinde; kulakta hoş sâdalar, zihinlerde renkli izler bırakmak isteyenler için bitmez tükenmez malzemeler ihtiva eden Târihî Hakîkatler isimli iser; 16,5 X 24,5 santim ölçülerinde 679 sayfa olarak Mart 2016’da yeniden kültür hayatımıza kazandırıldı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

İSMAİL HÂMİ DANİŞMEND: Türk-İslâm ve Osmanlı târihçisi, fikir adamı İsmail Hâmi Danişmend 1892 yılında Merzifon’da doğdu, 12 Nisan 1967 târihinde 75 yaşında İstanbul’da vefat etti. Anadolu’daki Dânişmendoğulları Beyliği’nin kurucusu Dânişmend Gazi soyundan gelmektedir. Özel bir eğitim görüp Şam İdadîsi’nden mezun olduktan sonra İstanbul’a gelerek, günümüzde Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak bilinen Mekteb-i Mülkiye’ye girdi. Buradan mezun olunca Hâriciye Nezâretinde kâtip olarak göreve başladı. Mizacı memuriyet ile bağdaşmadığı için kısa süre içerisinde görevden ayrıldı ise de 1912’de Maliye Yüksek Okulu’nda Yakınçağ târihi hocalığına tâyin edildi. Ertesi yıl, Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Şubesi’nde dinler târihi müderrisliğine (profesörlüğüne) getirildi. Aynı yıl, Mekteb-i Mülkiye’ye, siyâsî ve medenî târih hocası olarak geçiş yaptı. 1914’te, Bağdat Mekteb-i Hukuk Müdürlüğü’ne nakledildi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Bağdat’ın elimizden çıkmasına kadar burada kaldı. Savaştan sonra İstanbul’a dönen İsmail Hâmi Danişmend, Mustafa Kemal Paşa’nın desteği ile yayınlanan Minber Gazetesi’nde yazılar yazdı. Minber’in kapanmasından sonra, kendi imkânlarıyla Memleket Gazetesi’ni çıkarmaya başladı. Başyazarı ve sorumlu müdürü olduğu gazetede, tam bağımsızlığı savunan ve milliyetçiliği teşvik eden ateşli yazılar O’nun imzasını taşıyordu. Bu yazılarla, Mütâreke döneminin karanlık günlerinde, İstanbul’da bir ümit ışığı oldu. Mütâreke aleyhindeki yazıları sebebiyle

İtilâf Devletleri baskı yaptı ve hükümet bu baskılara boyun eğerek gazete kapandı. Hükümet, Danişmend’i tevkif kararı alınca Anadolu’ya geçerek 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi’ne İstanbul delegesi olarak katıldı. Kongrede, divan kâtipliği, genel sekreterlik ve istihbarat şubesi şefliği görevlerini üstlendi. Aynı zamanda Sivas’ta yayınlanmaya başlayan İrâde-i Milliye Gazetesi’nin başyazarı idi. Millî Mücâdele’nin kazanılmasından sonra resmî görev almadı. Târih araştırmalarına yöneldi. Çeşitlı dergi ve gazetelerde yazılar yazdı. Türk ve İslâm târihini, Türkçülük ana fikrine bağlı olarak inceledi. 1 Nisan 1939’da yayına başlayan Türklük Mecmuası’nın başyazarı olarak yazdığı makaleler, târih ve edebiyat açısından çok mühimdir.

DERKENAR:

DİLİMİZ

Prof. Sabri Esat Siyavuşgil

Dili, bir milletin fertlerini birbirine bağlıyan bir mânevî rabıtalar manzumesi olarak târif ederler. Gerçi bu târife yalnız dil değil, millî târih, millî an’aneler, millî zevk, vatan sevgisi, hattâ din de girer. Fakat dil, insanları millet câmiasında toplayan bütün bu fikir ve duyguların fertten ferde, nesilden nesile, devirden devire intikalini temin eden tek vasıtadır. Millet realitesinin bütün tahassürleri, emelleri, iştiyakları, hattâ mantığı ve zevki evvelâ dilde, sonra eserde ve harekette şeklini ve ifâdesini bulur. Bir milleti yok etmenin en kestirme yolu, onu kullanageldiği dilden mahrum etmektir. O zaman, asırlarca birlikte yaşamanın kelimelere verdiği can ile birlikte, o kelimelere sinmiş olan târih, an’ane, zevk, yurt sevgisi, hâsılı dilin en hurda unsurlarına kadar kök salmış olan millî kültür de elden gider.

Bu hakîkat, insanlığın pek erken keşif ve kabul ettiği hakîkatlerden biridir. Medeniyet târihinin hakikî başlangıcı, bence, mekteplerin açılıp genç nesillere ana dilinin öğretildiği târihtir. İnsanlık, maarifi evvelâ, çocuklara ana dillerini sevdirmek ve bütün incelikleriyle öğretmek mânasında anlamıştır. Kadim Yunan mekteplerinde çocuk, her şeyden evvel, her kelimesine site ruhunun bir zerresi sinmiş olan kendi dilini öğrenirdi. Ana babalar, çocuklarını, millet hayatının çıraklık devresi olan mektebe, bu dil kültürü içinde yoğrulsunlar diye gönderirdi. Medenî dünyada ilk açılan mektepler, genç nesillere dili bütün mantıkî yapısı ve zevk ölçüleriyle birlikte öğreten müesseselerdir. Zaten halk içinde yaşıyan dil, evvelâ bu müesseseler sâyesinde her türlü tecâvüzden kendini korur. Bilgisizlik, zevksizlik, ölçüsüzlük, kayıtsızlık gibi hallerin dile uzattığı eli, önce bu müesseseler kırar. Bâzı memleketlerde, çok sonraları, bu iş, akademilerin vazifesi olmuştur.

Bunlar birtakım harcıâlem hakîkatlerdir. Dilin millî hayat boyunca şeklini ve kıvamını tedricen bulduğu, eline geçirdiği yabancı unsurları kendi mantıkî bünyesi içinde yoğurup benimsediği, direktifle, cebir ve tazyikle, hattâ mekteplerin sun’î bir dili yayma vasıtası olarak kullanılmasıyla dahi, tabiat kanunlarını andıran bu oluş ve gidişin değişemeyeceği de, yine o çeşit hakîkatlerdendir. Halbuki bizde, milletin kendi irâdesine sâhip olması lâzım geldiği hakîkati, uzun müddet ne şekilde anlaşılmışsa, kendi diline sâhip olması icabettiği hakîkati de o nisbette revaç bulmuştur.

Evvelâ, dili sâdeleştirelim, dediler. Dil zâten çoktan kendi kendine sâdeleşmekte idi. Yabancı gramer kaidelerine göre yapılan terkipler, türlü biçimlerde cemiler konuşma Türkçesinden de esasen kaybolup gitmişti. Şu halde canlı Türkçenin kendiliğinden eskitip bir tarafa attığı bu zorluk ve karışıklık unsurları üzerinde uğraşmak, kadavraya kurşun sıkmak kabilindendi. Fakat ‘dili sâdeleştirme’ cereyanı, çabucak, dile asırlardan beri girip yerleşmiş yabancı asıldan kelimeleri, türlü

usullerle, hayat hakkından mahrum etmek istikametini aldı. Başlangıçta, tam mânasiyle müteradif kelimelerin içinden en çok yayılmış olanları ve kulağa en hoş gelenleri muhafaza edilmek istendi. Yalnız, bu yola girilince, miyarı, büyük bir titizlikle, yaşayan Türkçenin târihine ve selikasına hürmet ederek, dilin musikisini ve tedai hamulesini gözönünde tutarak kullanmak lâzım geliyordu. Mesele, nihayet Türkçenin kelime hazinesini tespit etmek olduğuna göre, ömürleri boyunca Türkçeyi bütün incelik ve güzelliğiyle kullanmaya çalışmış ve bu sahada eser vermiş zevk ve bilgi sâhibi kimselerin, târihî kültürümüzü baltalamaksızın, geniş anketlerle, metodlu bir şekilde çalışması icabediyordu. Bu, uzun, yorucu, kaypak bir işti, derin tetkiklere, sabırlı mesaiye ve isâbetli sezişlere ihtiyaç gösteriyordu.

Fakat bu yola girilmedi. Sâdeleştirmenin, çok geçmeden, dili bütün yabancı (!) kelimelerden temizleme istikametini aldığı görüldü. Münevverlerin ve halkın vokabüleri tespit edilecek yerde, ele lûgat kitapları alındı ve kelimeler ne zamandan beri dilimize ve kültürümüze yerleşmiş ve ne derece yayılmış oldukları araştırılmaksızın, sırf menşelerine bakılarak, makbul ve parya tasnifine tâbi tutuldu.

Bu şiddetli lisan ırkçılığı, bilhassa Arapçadan gelme, mücerret mânalı kelime, tâbir ve ıstılâhları hedef tuttu. Fars, Yunan, İtalyan, hattâ Fransız menşeli, mücerret ve müşahhas mânalı kelimeler, her nedense, bu tasfiye hareketinin dışında kaldı. Böylece, meselâ ‘akıl’ ve ‘hayat’ kelimelerini ipe çekmeye çalışırken, İtalyancadan gelme ‘masa’ ve ‘iskele’ye, Rumcadan gelme ‘kefal’e, Fransızcadan gelme ‘tren’e dil uzatanlar çıkmadı. Arapçadan alıp da bizzat Arapların anlıyamadığı telâffuz ve mânalarda asırlardan beri kullanageldiğimiz kelimelere karşı gösterilen bu galeyana bakılırsa, komşularımızın siyasî veya kültürel istilâsından çekindiğimiz ve bu tehlikeyi vaktinde önlemek için böyle bir tedbir aldığımız zannına düşülebilirdi. Fakat asırlardan beri böyle bir tehlike ile asla karşılaşmamış olan Türklüğün, garp medeniyetinde hayli ilerledikten ve millî şuuru tam mânasiyle geliştikten sonra, bilhassa dili kendiliğinden sâdeleşirken, birdenbire böyle bir vehme kapılabilmesi, mâkul sebeplerle izah edilemezdi.

(Yeni Sabah Gazetesi, 18 Haziran 1950, s: 2)

(DEVAM EDECEK)

KUŞBAKIŞI:

SULTAN’A SUİKAST:

Sultan İkinci Abdülhâmid Han’a karşı düzenlenen, ‘Yıldız Suikasti’ veya ‘Bomba Hâdisesi’ olarak bilinen suikastin, soruşturma raporundan oluşan eser; Osmanlı Devleti’nde Ermenilerin durumu, Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminin şartları Sultan’a düzenlenen suikastin iç ve dış bağlantılarını detaylarıyla anlatıyor. Yürütülen soruşturma sonucunda hazırlanan Tahkikat Raporu ve ekinin orijinalleri ile çeviri yazılarını ve değerlendirmeleri de sunan eser, mevzu ila alakadar olanlar için mühim bir kaynak olma özelliğine sâhiptir. Yazarı: Prof. Dr. Haluk Selvi

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ KÜLTÜR A. Ş. YAYINLARI: Maltepe Mahallesi Topkapı Kültür Parkı Osmanlı Evleri, Topkapı, Zeytinburnu 34010 İstanbul. Telefon: 0.212-467 07 00 Belgegeçer: 0.212-467 07 99 e-posta: kultursanat@kultursanat.org www.kultursanat.org

ÂLİMLERİN ZORLUKLARI ve ERENLERİN EDEPLERİ:

Eserin yazarı Selim Divane el-Kırımî, lakabından da anlaşılacağı üzere Kırım’lıdır. ‘Kırımlı Selim Baba’ olarak da bilinir. Genç yaşta İstanbul’a gelerek medrese eğitimi gördükten sonra Bosna’ya kadı olarak tâyin edildi. Kadirî Tarikati’ne mensuptur. 1757 yılında Üsküp’te vefat etti.

Kitap bir iç yolculuğunu, insanın en aslî arayışı olan hakîkate ulaşmasının menzillerini gösteriyor. Sabırla geçilen merhaleler, ulaşılan menziller yeni dünyaların kapılarını aralıyor. Bir başka açıdan da gönlü berraklaştırmanın, onu her şeyin âyan olacağı bir aynaya dönüştürmenin yollarını gösteriyor. Ve kadim ilkelerden kendini bilmeyi, gönlü bütün fazlalıklardan arındırmayı öğretiyor. Niyazi Mısrî, Eşrefoğlu Rumî satırlara eşlik ediyor.

H. Rahmi Yananlı tarafından yayına hazırlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 84 sayfalık eser, 2016 yılında okuyucuya sunuldu.

BÜYÜYEN AY YAYINLARI: İskenderpaşa Mahallesi, Kıztaşı Caddesi Nu: 13, Kat: 2 Fatih, İstanbul, Telefon ve Belgegeçer: 0.212-533 18 11 e-posta: info@buyuyenayyayinlari.com.tr www.buyuyenay.com.tr

ASYA’NIN KANDİLLERİ:

Kitap, TRT’de yayınlanan ve Hoca Ahmed Yesevi, Farâbî, Yusuf Has Hacib, Kaşgarlı Mahmud, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Ali Şîr Nevâî, İmam Buharî, İbni Sina, Musa el Harezmî, el-Burunî, Fuzûlî, Abdülkadir Meragî gibi Türk dünyasının tanınmış değerlerinin, hayat hikâyeleri, şahsiyetleri ve fikirlerini ihtiva etmektedir.

Halime Toros tarafından hazırlandı. 13 X 21 santim ölçülerinde, 360 sayfadır.

TÜRK DÜNYASI VAKFI YAYINLARI

Orta Mahalle, Şeyh Şemsettin Sokağı Nu: 10 Odunpazarı, Eskişehir. Telefon: 0.222-230 28 38 e-posta: tdv@turkdunyasivakfi.org.tr www.turkdunyasivakfi.org.tr

KISA KISA… KISA KISA…

1-CEM SULTAN: Tuna Serim / Timaş Yayınları 2-TARİHTE İSTANBUL ESNAFI: Reşad Ekrem Koçu / Doğan Kitap. 3-ALDO MORO VAK’ASI: Leonardo Sciascia’dan Çeviren: Neyyire Gül Işık. 4-MEDENİYETLER ve ŞEHİRLER: Ahmet Davutoğlu / Küre Yayınları. 5-İKNA ETME SANATI: Michael Wheeler’den Çeviren: Funda Sezer.

 

 

 

Genetiğiyle Oyun Kurulmuş Milletler – I

0

Milletlerin karakteristik özellikleri aynı zamanda genetik şifreleridir. Bu sıra “İngiliz İstihbaratı’na Göre Turancılık El Kitabı”nı okuyorum. I.Dünya Savaşı’nın hemen bitiminde yazılmış. Ne kadar detaylı, ne kadar bilimsel bir bilseniz.. Ne kadar karşılaştırmalı, ne kadar çözümlemeli bir görseniz.. Türk, Moğol, Macar, Tunguz, Samoyet, Tatar, Fin-Ogur demeden tüm akraba toplulukları kılcallarına kadar incelemişler. 25 yıl sonrasında Turancılık Davası’ndan yatan 3 Mayıs Türkçülerinden hocalar, profesörler bile bu kadarına vakıf değildir sanırım.

Türk topluluklarının genel özelliklerinde güven, yardımseverlik, olumsuz şartlara dayanıklılık ve savaşçılık var. Her türlü dini ve inancı benimsemek de. Bir de asimile olma alışkanlığı.. Gavur, senin imkân ve kabiliyetlerini potansiyel alanınla beraber ölçüp biçtiği ve sen daha harekete geçmeden gedeceğin yolun menzil mesafesini hesaplayabildiği için büyük devlet. Kimileri buna strateji, kimileri akıl oyunları diyor. Biz bir şey demiyoruz

Millî Mücadele’de dev güçlerle olan büyük hesaplaşmada halkın önemli bir bölümü seyirci vaziyetinde enterne edildiyse de başarımız engellenemedi. Ama maç bitmedi, sadece raund bitti. ‘Hasta Adam Osmanlı’dan ders alan Atatürk’ün yeni Türkiye’yi “Çağdaş Uygarlıklar Düzeyi” adı altında devlerle dans eder bir hale getirme isteği yine millet olarak içimizdeki İrlandalılarla / Britanyalılarla birlikte içten ve temelden kırılma yoluna gidildi. Sudan yani uyduruktan dinî sebeplerle.

Aslında T.C. tarihi II. Dünya Savaşı’ndan sonra I.Dünya Savaşı öncesindeki kırk katır & kırk satır denklemine dümen kırmıştır: İngiltere’nin yerine amcaoğlu Amerika ve Rusya’nın yerine gömlek değiştirmiş Sovyetler Birliği. Siyasal sistemimizi ikiye böldük ve iki güce partnerler ürettik. NATO’ya girmek için Kore’de öldük. Biz NATO’ya değil NATO bize girdi. Ordumuzun komuta kademesinden millî eğitim müfredatımıza dek.

CHP x DP geleneğimiz ikinci nesilde iç savaşa döndü. Sağ x Sol diyerek hep kendi ayağımıza sıktık. Darbelerle terbiye edilen milletin asayişi hep Coni’lerden soruldu. Ki ne dedilerse yaptılar: Kürtçülükse biz yaparız, İslamcılıksa biz getiririz, Milliyetçilikse ‘En Kahraman Rıdvan’ bizde. İstesek komünizmi bile getiririz; istemediler.

Bizde de hemen inanmak ve ateşlenmek var ya; olmaz olaydı. Bir de okumaz – yazmaz bir sözlü kültür geleneğimiz var. Din – iman deyince akan sular durur. Hele talebelere yardım, Allah için hizmet, cennet-huri de; tamam, dükkân senin. ‘Müslümanlıktan geçinen’ bazı tiplerin savundukları değerleri çevresindekilerle beraber batırma tecrübelerinden şerbetli olduğumuz söylense de Pensilvanya Örgütü kadar sağ gösterip sol vuran, karıncayı incitmeyen ‘muhabbet fedai’sinden kendi milletine tank – top namlusu çeviren suikastçıya evirilen, millet – hizmet diyerek millî varlığa düşman kesilen ikinci bir örnek şimdilik yok.

Cemaat Örgütü uluslar arası bir tehlike olma işlevini sürdürmektedir. Türkiye’de denenen kanlı senaryoların bir Asya ve Afrika ülkesinde denenmesi küresel güçlerin gözetiminde her zaman mümkündür. Bu işin Türkiye ayağının ayıklanmasının haricinde dış politikamız için en az 10-15 yıl uluslararası bir sorun olma durumu var. Bölgesel çıkarları adına Türkiye’nin yerine PYD ve KDP’yi stratejik ortak gören dış güçlerin pragmatizmini hatırdan çıkarmamak gerek.

Tam da bu yüzden üstteki oyunların farkında olmayan ve hayır – hasenat diyerek mevzuya dâhil olanlara 15 Temmuz sonrası için bir sorgulama ve pişmanlık alanı bırakmak gerek. Zira çocuklara miras kalacak bir husumet toplumsal barışı tıpkı PKK meselesindeki gibi uzun yıllar zedeler. Dahası diğer bazı dinî teşekküllerin en büyük rakiplerini ekarte etmenin sevinciyle cadı avı için gaz vermesi sadece çabuk ayrışan toplumsal katmanlarımızın gerilmesini değil kendilerinin de aynı sonu paylaşma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Başta ne dedik; çözülmüş genetik.

Ne demiş zabıtaya yakalanan seyyar şeftalici: “Verdiğin cezaya gülmüyorum da; arkadan kavun-karpuzcu geliyor.”

 

 

 

Orduyu İtibarsızlaştırmak Güvenliğimizi Çökertir

0

15 Temmuz darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, Gülen’in sivil ve askeri bürokrasideki bütün kadroları ile finans kaynağı olduğu düşünülen kişi, kurum ve kuruluşlar tasfiye edilmektedir. Çok geniş kapsamlı yürütülen bu tasfiye hareketi sırasında, kurunun yanından yaşın da yanacağı, cemaatle ilgisi olmayan kişilerin de bu süreçte harcanması, kamuoyunun yaygın bir endişesidir. Şu anda, Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında uydurma belgelerle ordunun Atatürkçü ve milliyetçi komutanlarını, siyasi iktidar desteğinde hapse attırarak ordudan uzaklaştırıp bulundukları rütbelere terfi eden darbeciler ve onlarla bağlantılı olanlar, aynı siyasi iktidar eliyle tasfiye ediliyor.

Siyasi iktidarın bu darbeyi bahane ederek, ordunun sosyal statüsünü aşağı çekmek, orduyu itibarsızlıklaştırmak konusunda attığı adımları, ülkemizin geleceği açısından oldukça riskli görüyorum. Türkiye gibi stratejik konuma sahip ülkelerde ordu, en önemli kurumdur. Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türk milletinin bağrından doğan Türk ordusu kurmuştur. O yüzden Genelkurmay Başkanlığını Cumhurbaşkanına, Kuvvet Komutanlıklarını Milli Savunma Bakanlığına, Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıklarını İçişleri Bakanlığına bağlamak, ordumuzun bütünlüğünü bozarak gücünü zayıflatır. Sivilleştirme adı altında 1840’lı yıllarda kurulan askeri liselerin ve harp akademilerinin kapatılması, kurumsal kültürü, silah arkadaşlığı mefhumunu ve askerlik ruhunu öldürür. Bir güç zehirlenmesi ile kafamızın arka planındakileri hayata geçirmeye çalışırsak, 15 Temmuz sonrasında oluşan milli birlik ve beraberlik ruhunu öldürürüz.

Türkiye bugünlere Atatürkçü geçinerek dindar halkı dışlayan ve küçümseyen devrim yobazları ile Atatürk’ü din düşmanı göstererek Atatürk düşmanlığı yapan dinci yobazlar yüzünden geldi. 15 Temmuz’u yapan darbeciler, devletin ülkenin yoksul ailelerinin zeki çocuklarına sosyal devlet anlayışıyla sahip çıkamaması sonucu, cemaatin kucağına düştüler. Bundan sonra yapılacak olan, ülkemizin insan kaynaklarını hovardaca harcamak değil, onlara milli ve modern eğitim imkânlarını sağlamaktır. Ayrıca toplumdaki kutuplaşmayı ortadan kaldırmak ve milli birliği sağlamak için; muhafazakârlıkla çağdaşlığı, dindarlıkla laikliği, Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlıyı, Atatürk ile padişahları, ulusallıkla evrenselliği, kısacası milletin, devletin ve insanlığın ortak değerlerinin birlikteliğini sağlamaktır.

15 Temmuzda her görüşte vatandaşımızın hem darbecilere ve hem siyasilere verdiği mesaj şudur: Biz demokrasiden ve parlamenter sistemden yanayız. Bunun için, iktidarın da, muhalefetin de bu durumu iyi değerlendirip, demokratik hayata ve parlamenter sisteme layık bir çalışma ile milletin kalkınmasına, birlik ve beraberliğinin güçlenmesine katkıda bulunmaları gerekir.