24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 723

17 Yıl Sonraki 17 Ağustos ve “Bir Şehrin Titreşimi”

0

15 Temmuz’un yaralarını Olağanüstü Hal ile sarmaya çalışan ‘yalnız ve güzel ülkem’in 17 Ağustosvari bir olağanüstü felaket daha yaşamaması niyazıyla 17 yıl önce ‘seveni olmayan şehir’ İzmit için yazılan ve Âhenk Dergisi’nde yayınlanan yazımı takdimimdir:

“Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir Kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa O şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir”

İzmit, İsmet Özel… Ve güzelliğin radyoaktif ürpertisi. İnfilâk kazanında kaynayan tarih. Ki bu şehrin sarmaşığı dua değil miydi? Bir iç hoplama yetmez mi kuru kuru kanayan ruha paratoner?

Bağçeşme’de mezar taşlarını öpüyor şair. Evrensel gündem sabit ayaklarıyla serviler arasında gezinip duruyor.. Alnına bakıyorum, gün ışımış.

Gecenin koynundan çıkıp geliyorsun, yüzünde mahşer uçuğu.. Ayağında sarı çizmeler, gırtlağında muşta gölgesi.. Geliyorsun ve gelmenin anlamı değişiyor. Seninle birlikte anılacak bundan böyle merhamet. Konvansiyonel bir korkusun çünkü sen. Hiroşima rüzgârısın.

120 atom bombalık sevgi serpintisiydi çığlığın. Tarihini yazdık ve notunu düştük Hâbil’den sonra. Şimdi kalbimizin çeperlerini tavaf eden şu sıcaklık senin.. Nasıl da yüreklerimizi sevda aralığı saygı hizasına soktun sen.. Gönlümüz imzalı geziyoruz.. İmzan kana karışıyor..

Vur mührünü defterdar! Yazalım kelimelere sığmayan ve öz ülkemizden bir sabah esintisi gibi geçen bu akışkan duyguyu aşk diye.. Heyecan diye heyecanı kadavra kıldık yazılı metin sehpalarında.. Ellerimizde harflerden makaslar, bisturiler…

Meğer hastayı ameliyat masasından zıplatacak elektroşok, kulağına doktor kılığına girmiş tek bir hecenin söylenmesiymiş.. İşte o kelimeye Musa bile dayanamaz..

Şimdi damarlarımızı zamansız bir secdede bırak ey mermerlerin Rabbi! Bırak çöllerimiz hamsinlerinle coşsun.. Ebabillerin ağzındaki o yalımı ciğerlerimize yağdır.. Ki haşyetinden erir gibi olduk, rahmetini gönder Allah’ım..

Bir şehrin titreşimi onun folklorik silkinişidir.. Halaybaşı, çek bizim hoyratlarımızdan bir nefes iliklerine! O soluk senin simurg misal dirilişindir.. Ve ‘bir gül bahçesine girercesine’ Bağ-ı İrem’e girişindir..

İzbe bir hıçkırık gibi düşüme girme İzmit! Bilirim, sen acının firak bilmez mekânısın geceler ötesi.. Coğrafyan mezarbaşlarına dikili direnç bayraklarıdır.. Gönderin bir buluttur ve gözyaşlarıyla karışık nisan nisan yağacaktır.. Seni seviyorum diye gözyaşlarından öpüyorum.

Titremek, kendine dönmektir Bilge’ce bakış açısıyla.. Bir şehrin dönüşü onun için için yanışı, aydınlanışıdır.. Ve bu şehrin titreşimi onun muhteşem dönüşüdür..

 

 

 

Prizren’de, Türkiye Gündeminden Uzakta

0

Bir haftadır ruhum ve zihnim adeta bir detoks diyeti ile arındı.

Vücudumuza herhangi bir şekilde giren ve vücutta tahribata sebep olan toksinlerin, zararlı maddelerin atılması gerektiği gibi ruhumuz ve beynimize giren zarar verici etkenlerden uzaklaştırmak gerekmekte.

Vücudumuz belirli bir oranda kendi gayretiyle bu toksinleri atabiliyor fakat bu arınmayı hızlandırmak için belirli gıdaların tüketilmesine öncelik verilerek detoks diyetleri uygulanıyor.

Bu hafta zihnimin ve ruhumun arındırılma ihtiyacını hızlandıran ruhsal bir detoks diyeti yaşadım.

Beş günümüzü, mutlu bir vesileyle, Kosova‘nın tarihi ve turistik özellikleriyle eşsiz olan Prizren şehrinde geçirdik.

Türkiye’nin gündeminde olan konulara çok uzak bir hayat yaşayan sade insanlar vardı orada. Evet, Kosova’da ekonomi çok zayıf. Üretim yok. Fabrikalar kapanmış, yenileri açılmıyor. Tarım ve hayvancılık zayıflamış. Ekonominin en önemli kaynağı, senede 2 ay yoğunlaşan, dışarıdan gelenlerin yaptığı ticaretle bıraktığı para. Mutlaka geçim sıkıntısı çekenler, iş problemi olanlar, devletten, siyasetçilerden şikâyetçi olanlar orada da var.

Ama orada bizde yoğun olarak yaşadığımız gülmeyen yüzler, her an birbirine karşı patlamaya hazır gergin, bağıran çağıran, stres yüklü, birbirine güvenmeyen insanlar pek yok.

Yüksek katlı binaların pek olmadığı bir şehir Prizren. Bu binaların zemin ve birinci katları dâhil hiçbirinde bizdeki gibi demir parmaklıklar görmek mümkün değil.

Ama dedesinin dedesiyle, babasının babasıyla dost olduğu üç dört nesildir dostlukları süren can komşular görebilirsiniz. İnşaat yapan komşusunun evinde çalışan işçilere aylar boyunca her gün çaylar, yemekler pişirip servis eden komşular anlatılınca, siz unutulmaya yüz tutan geçmişimizden bir hikâye dinlediğinizi sanırsınız.

Bitişik komşuların avlularını ayıran müşterek duvarda istenildiği zaman komşuya geçişe imkân veren ve hiçbir zaman kilitlenmeyen “kapıcık” adı verilen küçük kapıları görüp duygulanabilirsiniz.

Kosova’nın köfteleri ve kuru eti meşhur. “Acaba farklı etler veya maddeler karışık olabilir mi?” diye endişe etmenize gerek yok. Prizren’de herhangi bir lokantadan gönül rahatlığıyla et, kebap vs yiyebilirsiniz.

Alışveriş ettiğiniz esnaf yanlışlıkla 50 sent fazla para aldıysa, bunu fark edince arkanızdan koşup, özür dileyerek iade ediyor.

Trafik ışıkları yok denecek kadar az. Herhangi bir yaya geçidinde bir yaya kaldırımdan yola adımını attığı anda araçlar sessizce duruyor. Korna çalan araç yok gibi.

Şehrin güvenli olduğu gece geç saatlerde de merkezi yerlerde kadın erkek her yaştan insanların oluşturduğu kalabalıklardan belli.

Bütün bunlara ilaveten bizi daha da mutlu eden başka hususlar da var: Prizren nüfusunun sadece yüzde 5 kadarı Türk iken, halkın çoğunluğu Türkçeyi anlıyorMahallelerin, köprülerin, sokakların isimlerinin çoğu Türkçe.

Dahası şehrin geneli itibariyle tam bir Türk- İslam şehri görüntüsü bizi evimizde hissettiriyor. Prizren Osmanlı dönemi Türk eserleriyle, mimari tarzıyla 180 bin nüfuslu şehrin dört bir yanında yer alan 35 camiden okunan ezan sesleri ile tam bizden bir şehir. Fakat tabelalarda üç dil kullanılmakta, bunlardan biri Türkçe. Günde beş vakit gürül gürül okunan ezanların yanında pazar günleri kiliselerden gelen çan sesleri de duyulmakta.

Şehrin merkezinde yer alan Sinan Paşa Camisinde Türkiye Diyanetinin görevlendirdiği imam görev yapıyor. Hutbe Türkçe okunuyor. Bayraklı Camisinde, Emin Paşa Camisinde hutbe Türkçe ve Arnavutça okunuyor.

İşte ben bu şehirde beş gün boyunca bu havayı teneffüs ettim. Evlad-ı Fatihan’ın mirasçısı olan kardeşlerimle dolu dolu geçirdiğim günlerimde hiç Türkiye TV’lerini izlemedim. İnternetten haberleri okumadım. Daha huzurlu, daha sakin, daha mütevekkil, daha birbirine güvenen, hayatı daha sevgiyle yaşamaya çalışan insanların arasında oldum.

Özellikle darbe teşebbüsü sonrasında daha da bir yoğunlaşan bize özgü gündem ile zihnimin ve ruhumun ne kadar yorulduğunu, yıprandığını fark ettim.

Bu seyahatin detoks etkisi, bu arınma bana çok iyi geldi.

Yurda döner dönmez yine aynı gündemin saldırına muhatap oldum. Bakalım yeni bir arınma ihtiyacı ne kadar zamanda ortaya çıkacak?

****************************************************

Kosova’daki Türklerin Endişesi

Kosova’daki Türkler Türkiye’deki gelişmeleri çok yakından izliyor. Çünkü Türkiye onların “ana ülkesi. Türkiye’deki son olaylardan çok endişeliler.

Türkiye’deki olayları Yugoslavya’nın parçalanmasına giden ilk gelişmelere benzetiyorlar. Yugoslavya’da daha fazla özerklik veya bağımsızlık taleplerinin ve iç savaşı başlatan sürecin, Dünyanın güçlü ordularından biri olan Yugoslav Sosyalist Federal Cumhuriyeti Ordusunun parçalanması ve Miloseviç (Sırbistan) ordusuna dönüşmesi ile hızlandığını anlatıyorlar.

Tek ümitleri Türkiye’nin Yugoslavya gibi federasyon değil, bir üniter milli devlet olması ve Türk milletinin zor zamanlarda ortaya çıkan milli birlik ve dayanışma ruhu.

****************************************************

Kosova’da Cemaat (FETÖ) Enstitüsü

Kosova Türk Aydınlar Ocağı Başkanı Ferhat Derviş Kosova’daki Türk kimliğini ve kültürünü korumak mücadelesinin öncülerindendir. O’nun için Türkçenin yaşatılması buradaki Türklerin beka meselesidir.

Kosova’ya üç sene önce gittiğimde Ferhat Derviş Bey bir yazısını bana vermişti. Bu yazısında şu bilgileri veriyordu:

“Altmışbeş senedir Kosova’da Türkçe eğitimi gözümüzü gibi koruyoruz. 1912 yılında kapanan okullar, okullarda susturulan Türkçe, 1951 yılında yine açıldı, yine Türkçe bu topraklarda eğitim dili oldu.

Bu süre içerisinde çok darbeler yedik ama ayaktayız.

Savaş sonrası Türkiye yanımıza geldi çok sevindik, artık yalnız ve bu topraklarda yetim değiliz, yanımızda anaülke var dedik. Eğitimimiz, kültürümüz bu topraklarda çok yaşayacaktır dedik.

1992 yılında Türkiye Cumhuriyetinin çocuklarımıza açtığı Üniversite kapıları bizim gücümüze güç kattı.

Bugün ise bizim çocuklarımız için Türkiye’de okuma şartları değişiyor.

Kosova’da 12-13 yıl Türkçe eğitim alan bir öğrenci, YÖK kararı üzere diğer dillerde eğitim alan öğrencilerle aynı pakete alınmış ve Türkçe sınavına tabii tutulacakmış.

Ama Kosova’da (Cemaat’e ait) Yunus Emre Enstitüsü, ya da Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinde üç ay Türkçe kurs görenler bu sınava tabii tutulmuyorlar.”

(Halen devam eden) Bu uygulamanın manası “siz Kosova’da boş verin Türkçe okumayı. Biz varız, bizim kolejler var, başka dillerde de okusan Yunus Emre Enstitüsü’nün üç aylık kursu senin için yeterlidir.”

Kosova’daki Türkçe eğitimi yıkabilecek bu uygulamayı aşağıdaki cümlelerle eleştiren Ferhat Derviş’in tespitlerini son gelişmeler ışığında tekrar okuyunca sizinle paylaşmak istedim.

“Yunus Emre Merkezi’nin bu topraklarda kuruluş amacı nedir?

Bazı cemaatlerin görüşleri bildiğiniz gibi ABD çıkarlarıdır. Bunların arasında Türk, Arnavut, Sırp vb aynıdır. Yeter ki cemaat üyesi olsun.

Kosova’da Türkçe olunca, İslam da olacaktır.

Yabancılar ve Kosova’da faaliyet yapan 600 misyoner bunu iyi biliyor.

Türkçe eğitim biterse, Türkçe biter ve Türkler bitecektir. Türkler biterse, İslam da yok olur.

Balkanlara taşınan ve Türk toplumlarına zarar veren cemaatlerin önünde durmalıyız.

Türkiye’den gelen bir cemaat, 600 Hıristiyan misyonerinden bence daha tehlikeli olmaya başlıyor.”

 

Ferhat Derviş Bey’e iki gün önce bu konuyu sordum.

“Biz o zaman ‘Cemaat’ denilen örgüt hakkında uyarılarımızı yaparken bize ‘siz Türklük ve İslam düşmanısınız’ diye saldırdılar. Aynı şahıslar şimdi ‘FETÖ’nün ABD maşası hainler’ olduğunu anlatıyorlar. Bunların samimiyetine nasıl inanalım?” cevabını verdi.

 

 

 

Yunus’ta Varlık Felsefesi (2)

0

Çünkü “Göz, yapılanı görüp de, basîret; yapanı görmezse, görmenin değer ve manası kalmaz.” (Öğr. Gör. Muhsin Bozkurt, Bir Başka Açıdan Eğitim ve Öğretim, Millî Kültür, Eylül-1991, Sayı: 88, s.43)

İşte Yunus da, can kulağının duymasını, kalp gözünün görmesini istemiş, buna muvaffak olmuş ve canlı cansız varlıkların dilinden anladığını şöyle ifade etmiştir:

“Her bir çiçek bin nâz ile, öğer Hakkı niyaz ile

Bu kuşlar hoş âvâz ile, ol Padişah’ı zikreder.

…..

Ağar pervaza kuşlar, tespih okur ağaçlar.”

Fakat kâinat kitabı o kadar büyüktür ki; Yunus, açıp önüne koyamıyacak kadar küçüktür, acizdir ve hatta onun yanında hiçtir. Çünkü kendisi de o kitabın sayısız harf ve kelimelerinden ete kemiğe bürünmüş bir zerreciktir âdeta..

O zaman Yunus, gözünü, büyük kâinat kitabı içinde, küçük kâinat kitabı olan kendisine çevirir. Anlar ki, dünya büyük bir insan, insan küçük bir dünyadır. Makro âlemi kucaklayamayan Yunus, mikro âlemin kapısını aralayacak imkân ve fırsatı bulur, eserden ustaya geçer:

“Nitekim ben beni bildim, yakın bil kim Hakk’ı buldum

Hakk’ı buluncaydı korkum, şimdi korkudan kurtuldum.”

(Vehbi Vakkasoğlu, Yunus Emre, İstanbul-1983, s.315)

Yine der:

“Andan yigrek ne vardur kişi bile kendözin

Kendözin bilen kişi kamulardan ol güzin.

s. 108, CXXV / 1″ (Doç. Dr. Abdülkerim Abdülkadiroğlu, Yunus’un Deryasında, Millî Kültür, Ocak-1991, Sayı: 80, s.43)

Tıpkı Şeyh Galib’in kendisinden yıllar sonra, kâinat-insan ilişkisini veciz bir şekilde ortaya koyduğu gibi:

“Sendedir mahzen-i esrâr-ı muhabbet sende

Sendedir mâden-i envâr-ı fütüvvet sende.

Gizli gizli dahi vardır nice hâlet sende

Mârifet sende, hüner sende, hakiykat sende

Nazar etsen yer ü gök, dûzah u cennet sende

Arş u Kürsiy ü melek sendedir elbet sende

Hoşça bak zâtına ki zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

(Ey insanoğlu! Sevgi sırlarının mahzeni / saklandığı yer sendedir. Yiğitlik / fütüvvet nurlarının madeni sendedir. Gizli gizli / bilinmeyen daha nice hâller sende vardır: Marifet, hüner ve hakikat sendedir. Bakmasını bilsen, yer ve gök, cehennem ve cennet, Arş ve Kürsi / en yüce ilahî makamlar ve melekler de sendedir. Kendine iyi / hoş gözle, bilgi ile bak: Sen âlemin özüsün, varlıkların / kâinatın gözünün bebeği olan insansın sen.)” (Ahmet Kabaklı, Telvîn, Millî Kültür, Ocak-1991,

 

 

 

Kalkınmanın anahtarı takva mı?

0

Takip edecek yüzyıllarda Akdeniz’in- hatta dünyanın- sanat ve ticarette parlayan merkezi olmaya aday Kuzey İtalya’da 11. asırdan itibaren toplum sermayesi birikmekteydi. Bunlar; ikili ilişkilerde güven, saygı, sevgi ve ahlâktı. Fertle toplumun ilişkilerinde de yine ahlâk, edep ve bağlılığı sayabiliriz. Bu sonuncusuna dayanışma, kardeşlik, ahilik de denir ve “biz” anlayışını yaratan bu duygudur. Fransız ihtilalının fraternitesi, bizim uhuvvetimiz. Toplumu yukarıdan aşağıya zapt-u rapta alan, siz zahmet etmeyin, biz sizi teşkilatlandırırız, oturun oturduğunuz yerde, haddinizi bilin diyen bir kuvvet yoksa insanlar kendi göbeklerini kendileri kesmek gereğini hissediyorlar. Bu özelliklerle kuşanan fertler dernekler, loncalar, meslek birlikleri, konfederasyonlar, şehir teşkilatlanmaları, milis kuvvetleri oluşturuyor, sonra şirketler kuruyorlar. Akdeniz’e, dünyaya hâkim ticaret filoları donatıyorlar.  Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb bile Cenevizli bir kuzeylidir ve en büyük ortağı İspanya’nın İzabellası olsa da sermayesinin diğer yarısı İtalyan yatırımcılardan gelmiştir.

Ahlâk Refahı Doğuruyor…

Güven, saygı, sevgi, edep ve ahlâk gibi hiç de ekonomik veya ticarî görünmeyen unsurlardan ekonomik sonuçlar, kalkınma, dev filolar ve dev bir kültür hamlesi; Rönesans nasıl doğuyor?

İktisatçılar bunu izah için oyun teorisini kullanıyor. Oyun teorisinin birkaç klasik problemine bakalım: Kamu mülkü trajedisi (tragedy of the commons), mahkûmun ikilemi ve kredi çemberleri.

Kamu mülkü trajedisi için bir köyün müşterek kullandığı otlak misali verilir. Otlak küçüktür ve köylü kendi hayvanını bütün gün otlatmaya kalkarsa otlağın tahrip olacağı ve seneye hiçbir hayvanın otlayamayacağı açıktır. Fakat kimse tek başına kendi hayvanından fedakârlık yapmaz. Çünkü hisseder ve bilir ki o fedakârlığı yaparsa yaptığı fedakârlıkla kalacak, diğerleri otları köküne kadar sömürmeye devam edecektir. Otlak yerine balığı tükenen denizleri, kirletilen suları, yeşili yok edilen şehirleri, pisletilen plajları, piknik alanlarını sayabilirsiniz. Otobüse, metroya binerken eğitilmiş asker gibi davranan Japonlarla itişip kakışan bizim aslanlarımızı da karşılaştırabilirsiniz. Elin “gâvuru” bir çikolatanın kâğıdını saatlerce elinde tutup yere atmazken bizimkilerin keyifle çekirdek çıtlatıp kabukları yere atmasını, “erkek adamlarımızın” yere tükürmesini verebilirsiniz…

Amerikan ve Avrupalı fiş kesmeden mal satmaz, faturasız mal almaz. Öğrencisi kopya çekmez, hocası intihal yapmaz. Buna gelenek deriz. İyinin de kötünün de geleneği oluyor

Mahkûm ikilemi şöyledir: İki kişi hapsedilir. Ayrı hücrelerdedirler. İkisine de şu söylenir, “Öbürünü suçlarsan serbestsin. Ama o önce davranıp seni suçlarsa uzun süre yatarsın.” Bellidir ki ikisi de sabaha kadar çenesini tutarsa ikisi de serbest kalacaktır. Burada güven, sevgi, saygı ve ahlâkın nasıl denendiği açıktır.

Kredi çemberleri, bizim ev hanımlarının “altın günleri”ne benzer. Her altın gününde herkes bir altın veya bir çeyrek altın veya belli bir miktar para getirir. Kura çekilir ve toplananın tamamı kurada kazananın olur. Şimdi oyun teorisinin soğukkanlı hesabı, kazananın güne bir daha uğramamasını emreder. Fakat ahlâk, güven, sevgi ve saygı varsa bu davranış kimsenin aklından bile geçmez.

Kredi, İnanmak Demektir

Oyun teorisinin hâkim olduğu, “açıkgöz” zihniyet ve değerlere sahip toplumlar ortaklık, büyük şirket, büyük iş kuramaz. Bu açıkgöz insanlar, açıkgöz çevreleriyle birlikte fakirliğe, “kalkınmakta olan” sıfatına; siyasetten çevre bilincine, iş hayatından trafikteki ve sokaktaki keşmekeşe kadar rezilliğe mahkûm. Sonra da ahlâksızlıklarıyla düştükleri çukurdan, kalkınmış toplumlara bakıp namuslu oldukları için kalkınamadıklarını söylerler.

Yukarıdaki misallerin tamamında tek kişinin o anki menfaati için toplumun çıkarlarını tahrip etmesi vardır. Sonra bu tahribat dönüp tahripçinin kendi geleceğini de karartır.

Fiş Almazsam Kaça Olur?

Fukuyama’nın Güven eserinde anlattığı gibi tamamı şeytanlardan mürekkep bir toplumda şeytanların hiçbiri rahat değildir; belki birkaç büyük şeytan hâriç. Onların da sonu genellikle pekiyi gelmez. Yıllar önce Fortune Dergisi’nde N. Gregory Mankiw, Ukrayna’yı şöyle anlatıyordu:

“Bu dünyada zengin olmanın iki yolu vardır. 1’inci yol: Değerli bir şey üretin ve onu başkalarına satın. 2’nci yol: Birinci yolu tutmuş birilerini bulun ve onlardan çalın. Kiev’e yaptığım bir seyahat bana, bir milletin ancak vatandaşlarına birinci yolu ikinciden daha kârlı hâle getirirse refaha kavuşabileceğini hatırlattı.”

“Yolsuzluk meselenin büyük bir parçasıdır. Doktorlar sözde bedava olması gereken tıbbî bakımı hasta yandan bir şeyler ödemezse yerine getirmezler. Ülkenin yüksek vergilerini ödememek için iş yerleri satışlarının önemli kısmını saklarlar.”

Biz de “Fiş almasam vergiyi düşer misin?” teklifini anlamayan Amerikan veya Alman tezgâhtarı aptal zannederiz. İngilizce’de “bıçak parası” diye bir tabirin olmadığı anlaşılıyor. Ukraynaca’da vardır herhalde.

Yalnız Ukrayna’da değil, komünist rejimden çıkmış ülkelerin önemli bir kısmında tıpkı Norman istilasındaki Mezzogiorno – Güney İtalya gibi Norman- baron- halk hiyerarşisi vardır. Onların geçmişlerinde Normanların yerini Sovyetler, baronların yerini parti mensupları almıştı. Sovyetler bitti ama mekanizma olduğu gibi devam etti. Bir başka benzerlik, tıpkı Güney İtalya gibi eski komünist ülkelerde de mafyanın yaygınlığıdır. Benzer başlangıçlar, benzer sonuçlar doğurmaktadır. Nesiller boyu metbu-tabi mekanizmasının çalıştığı, zenginliğin hâkimlere yanaşmakla kazanıldığı, sadakatin liyakatten üstün olduğu bir ortamda yaşayan insanlar, siyasî rejimin ve hâkimlerin adı ne olursa olsun beyin kıvrımlarına kazınmış davranışları bırakmazlar. Onlar içselleşir.

Oyun teorisinin hâkim olduğu, ‘açıkgöz’ zihniyet ve değerlere sahip toplumlar ortaklık, büyük şirket, büyük iş kuramaz. Bu açıkgöz insanlar fakirliğe mahkûm.

Bu içselleşme yalnız kötü davranışlar için değil, iyi davranışlar için de geçerlidir. İyi davranışlar için olanına biz takva diyoruz: Takva, ahlâk ve vicdan denetçisinin insanın içine yerleşmesidir. Amerikan ve Avrupalı fiş kesmeden mal satmaz, faturasız malı almaz. Öğrencisi kopya çekmez. Hocası intihal (fikir ve bilgi hırsızlığı) yapmaz. Buna gelenek deriz. İyinin de kötünün de geleneği oluyor.

 

 

Girne Amerikan Üniversitesi-Siyâsî Bilimler Fakültesi Akademisyenlerinden Emete Gözügüzelli ile Doğu Karadeniz Bölgemizdeki Pontusçuluk Faaliyetleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Pontus Meselesi nedir? Özetlemeniz mümkün mü?

Emete Gözügüzelli: 1821 yılında başlayan Yunan isyanı, 1829 yılında Osmanlı Devleti – Rus Çarlığı arasında imzalanan Edirne Antlaşması ile Yunanistan’ın bağımsızlığı neticesini doğurdu. Bundan cesaret alan Doğu Karadeniz’de yaşayan Rumlar, 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Han’ın Trabzon’u fethetmesiyle tarih sahnesinden silinen Pontus İmparatorluğunu ihya etmek için harekete geçtiler. Oluşturulan çete grupları Ruslardan destek alıyordu. Yunan çete grupları, Ermeni komitacıları gibi çok sayıda Müslüman Türk’ü katletti. Ekim 1917’de Rusya’da ihtilal oldu ve Kızılordu bölgeden çekildi. Desteksiz kalan Rum çete grupları katliamlarına devam etmek istedilerse de bir müddet sonra Osmanlı askerleri tarafından etkisiz hâle getirildi. Böylece Pontus meselesi de kapanmış oldu.

Çetinoğlu: Pontus Meselesinin yeniden ortaya çıkışı ile alakalı bilgileri lütfeder misiniz?

Gözügüzelli: 1994 senesinin 19 Mayıs’ında Yunan Parlamentosu Andreas Papandreu başkanlığında oy birliği ile bir karar alır. Bu karar 19 Mayıs gününü Sözde ‘Pontus Soykırım Günü’ kabul etme yönündedir. Bütün Yunan Parlamenterlerin ruhuna ve siyasî hayatlarına yerleşen Hellenizm ruhu ve hedefi, Anavatan Türkiye’ye karşı Ermeni lobiciliğinden sonra sözde ‘soykırım’ iddiaları ile çerçeveleme politikası gütme niyetindedir. Büyük ülkü tekrar yeşertilmek istenircesine bu adımla sözde Pontusçuluk mücadelesi resmîleştirilecektir. Bu çaba 2001 senesinde Selanik Belediye Meclisinde oy birliği ile şehir merkezinde hem de Atatürk’ün doğduğu evin biraz ötesinde sözde soykırım anıtı açma kararı ile neticelenir ve ardından 19 Mayıs 2006’da Selanik’te sözde ‘Pontus Soykırım Anıtı’ büyük törenle açılır. Yunan resmî devlet erkânı bu töreni bahane ederek dünyaya sözde ‘Pontus soykırımını tanıyın’ çağrısında bulunur. Bunun için millî ve milletlerarası alanda sözde Pontus Dernekleri açılmaya başlanır. Eş zamanlı olarak da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sözde ‘Pontus Soykırım’ gününü kabul eder.

Çetinoğlu: Neden böyle bir karar aldılar?

Gözügüzelli: Atatürk’ün Samsun’da Türk milleti üzerine bir güneş gibi doğduğu 19 Mayıs ile başlatılan kurtuluş mücadelesi ve zaferi Yunanlılar için bir hayal kırıklığı oluşturmuştu. Zira Atatürk Kurtuluş savaşı süresince Karadeniz’de İnebolu’dan Batum’a kadar olan yerlerde Papazlar öncülüğündeki Rum çetecilik hareketlerinin (Mavri Mira gibi) sözde Pontus Devletini ilan etme çabasını gerçekleştirmelerine mâni olmuştu. Bunun için 19 Mayıs günü sözde ‘Pontus soykırım’ günü ilan edilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kara propaganda süreci başlatılmak istenmişti.

Çetinoğlu: Asıl soykırım yapanlar kendileri değil mi?

Gözügüzelli: Evet! Kendileri… Gerçek anlamda soykırım yapmakla bilinen Yunanlıların 1800’lü yıllarda Makedonlara, hatta Çamerya bölgesinde Müslüman Arnavutlara veya 1936-1941 yılları arasında Metaksas öncülüğünde Nazi Almanya’sı ile ortaklaşa hareket ederek uyguladığı mezalimlere veya Küçük Asya dedikleri Batı Anadolu’da Yunan komutanı Papoulas’ın emrindeki Yunan ordusunun Türklere yaptığı katliamları ve yağmayı unutmuşçasına veya Kıbrıs’ta adayı Hellenleştirme uğruna Türklere karşı gerçekleştirdikleri mezalim ve soykırımlara bakmadan halen sözde Pontusçuluk aldatmacası ile üzerimize gelmeye çabalıyorlar.

Çetinoğlu: Neden 19 Mayıs?

Gözügüzelli: Hedef günün 19 Mayıs olarak belirlenmesi elbet tesadüf değildi. Hedef Türkiye yani Anavatan’ın toprak bütünlüğü ve itibarı üzerinde gerçekliğe aykırı kara propaganda oluşturmak ve Helenizmin bir unsuru olan sözde Pontus Devleti’ni yeniden canlandıracak çalışmalara ivme katmaktı… Bunun için ilk yol sözde ‘soykırım iddiası’ ile Türk milleti üzerinde bir kara propaganda başlatılmasıydı. Bir taraftan kayıplar, göçmenler, mülkiyet, kültürel miras ve sözde ‘işgal’ diyerek Türkiye’ye Kıbrıs meselesinde yüklenme yoluna giderlerken, diğer taraftan Karadeniz’de sözde

‘Pontusçuluk’ ve sözde ‘soykırım’ iddiaları ile millî ve milletlerarası kamuoyunda Ermeni lobiciliği sonrasında atakta bulunmak çabasındaydılar. Nitekim bu çabanın uygulama sahası bulması için gerek Yunanistan’da gerek GKRY’de Türkiye aleyhtarı dernekler kurulumu ile sonuçlandı ve nihayetinde her iki ülke meclisinde sözde Pontus soykırım günü kabul edildi.

Çetinoğlu: Mesnetsiz iddialarına taraftar toplamak için neler yaptılar?

Gözügüzelli: 1990’lı yıllardan sonra aslında Karadeniz’de büyük oyunlar oynanmaya başlanmıştı. 1990-2000 senesine kadar bölgede papazlar vasıtası ile İncil içerisine dolarlar konarak yandaş gruplar bulma yoluna gidildi ve Hıristiyanlık propagandaları yapıldı. Pek çok genç ücretsiz eğitim adı altında aylık gelirlerin ve hatta burs elde ettikleri eğitim programlarına Yunanistan’da alındılar… Fikrî anlamda sözde Pontusçuluğu canlandıracak her usul denendi… Karadeniz müzikleri, kültürel yemekleri, gelenekleri dahi Pontusçuluk ile özdeşleştirildi… Bölgede yeni bir ulus yaratma çabası başlatılması için tohumlar ekilme yoluna gidildi. 1990’lı yıllar ve sonrasında pek tabi ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunların farkına vardığı an müdâhil oldu. Bu şekilde hücre yapılanmalarının önü kesilince 2000’li yıllardan sonra bu defa taktik değiştirilme yoluna gidildi. Turizm, sosyal kültürel etkinlikler, dinî törenler adı altında bölgeye akınlar başladı. Konferanslar, yayımlar, sosyal medya, internet yayımları gibi etkinlikler artırıldı. Nitekim Karadeniz üzerinde bölgede yaşayan halka Pontusçuluk propagandalarını aşılama çalışmaları ve kimlik bunalımı yaratma çalışmaları bölgede hiç bitmedi.

Hatta Karadeniz’de Rum kültürünü sembolize eden turistik ürünlerin satışının saptanması her ne kadar ekonomik veya turizm kültür hizmeti gibi görünse de dolaylı olarak onların iddia ettikleri söylemlere tepkisiz kalma ile sonuçlanabilecek yansımalar yaşanmasına vesile olan olaylar karşısında bölge halkı kendisi üzerinde gerçekleşen millî ve milletlerarası art niyetli çabaları algılayamadı.

Bu ve buna benzer olayların Kıbrıs’ta da yaşandığına şâhitlik ettik. Mesela Karadeniz’den gelen Türk halkın yoğun olduğu Sipahi köyünde güneyden gelen Rumların belirlediği bazı evlerde bulunan çocuklara Yunan bayraklı oyuncaklar getirerek ‘sizler Pontuslusunuz, bizler de Pontusluyuz’ diye maddî içerikli ikramlar yoluna gitmeleri hiç tesadüf değildi…

Karadeniz’de Kıbrıs’ta yaptıkları gibi, atalarının veya dedelerinin diye iddia ettikleri evleri, arazileri, kültürel târihî yerleri gezerek, her karış toprağı, binayı, târihî mekânı resimleyip bilgiler tutmaktan hiç vazgeçmediler… Kültürel mirasa saygısızlık ve tahribat adı altında Türkiye aleyhine dâvâ açma hedeflerini ise hiç gizlemediler. Bu gruplar içinde kilise ve iki toplumlu (Türk-Yunan) sivil toplum kuruluşları öncüleri Trabzon bölgesinde özellikle Maçka,Tonya,Hamsiköy ve Pontus bölgesi saydıkları diğer yerleşim yerlerinde son durumu kayıt altına almaya devam ediyorlar. Hem de bu etkinlikler bazı Sivil Toplum Kuruluşlarının başını çeken elebaşlarınca Atina – Trabzon, Atina-Samsun, Atina – Giresun ve Atina – Rize bacağını oluşturanlarca tertip ediliyor… Bölge halkı, turizm adı altında olan veya ibâdet diye eski târihî mekânlara yakılan mumlar veya âyinlere sesini çıkarmayacak kadar masumane bir tablonun içinde tepkisiz kalmış durumda… Oysa bu âyinlerde Pontus Devleti kurma hayali ve amacının hiç bitmediğini görüyoruz…

Özellikle de 2011 senesinde bölgede farklı bir sinerji oluşturma yoluna gidildiği gözlemlenmektedir. Yaşanan özel taktiklerle takviye edilmiş psikolojik savaşın amaçları uğruna öte yandan bir de terör boyutunun olaylara dâhil edilmek istendiği görülmüştür. Terörist elebaşı Abdullah Öcalan’ın GKRY pasaportu ve kimliği ile Yunanistan tarafından da korunması, her iki ülkede konuşlandırılan PKK eğitim kamplarını yer alması zaten bu terör yanlısı ve ayrılıkçı grupla var olan bağları da sergilemişti…

Çetinoğlu: Bütün bunlar olup biterken Türkiye’nin tavrı nasıldı?

Gözügüzelli: Bu olanlar çabuk unutuldu. Zira sonraki süreçte Türk-Yunan ilişkileri daha liberal anlayışla ayakta tutma ve normalleşme yönünde adımlar atıldı. Gerek Anavatan’ın gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) makamlarının iyi niyetli yaklaşımları, arkadan gerçekleştirilen kara propaganda çalışmaları içerisinde hep gölgede kaldı. 2011’de Giresun’da PKK’nın bölgeye saldırı haberi yayınlanmasından beş sene sonra bugün Trabzon’da PKK’nın Türk polisimize ormanlık alandan saldırısı ve verilen 3 şehit haberimiz ile yeniden gündeme gelmesi ile yenilendi. Bu durum dikkate alınması ve sorgulanması gereken bir vakıadır. Zira Giresun olayları zamanında hedef Pontusçu gizli klikleri aktifleştirmek, bir nevi şoklar sağlamak ve tepki ölçmek için terör örgütü faaliyetlerinde kullanılan taktikler uygulamaktı.

Çetinoğlu: Ne tür taktikler?

Gözügüzelli: Bilindiği üzere, terör örgütlerinin eylem yapmasının iki yönü vardır: bir düşman gördüklerine karşı hamle (yıpratma, zayiat verdirme) ikincisi içe dönek (örgüt iç teşkilatı) hamledir. İç hamlede amaç, militan kazanmak niyeti ve mevcut militanları elde tutmaktır. Öyle görünüyor ki Trabzon ve bölgesi üzerinde tertip edilen bu düzeneklerde bölgenin nabzı ölçülürken, diğer taraftan sözde Kürdistan projesi için PKK/PYD terör örgütlerinin bu bölgeden çerçeveleme politik desteği oluşturup hareket etme yoluna gitmesi yönündeki çaba devam etmektedir. Bu gizliden örgütlenmiş hücrelerin bölgede faaliyet göstermiş bazı örgütlerin servisler ile bağlantılar kurarak Kandil ve Suriye gibi yerlerde kamplarda dönem dönem eğitimlere alınarak daha sonraki aşamalarda bölgede eylemlerde bulunmaya yeltenecekleri tehlikesi ise göz ardı edilemeyecek kadar ehemmiyet arz eden durumdur… Yunanistan’ın dünyada kurdurduğu sözde Pontus dernekleri ise propagandalarını aralıksız devam ettiğinin göstergesidir. Zaten Yunanistan’ın Kıbrıs meselesine bakışı da tamamen ‘istiladan’, ‘Türk askeri ve garantilerden’ kurtulma isteği içerisinde Rumla örtüşen ve Kıbrıs Türklerine eşit egemenlik haklarını vermekten ne kadar uzak olduğunu anlamak zor değil…

Çetinoğlu: Sümela Manastırının Pontusçuluk içerisindeki yeri ve önemi hakkında neler söylemek istersiniz?

Gözügüzelli: Evvela şunun bilincinde olmamız gerekir. Pontusçuluk hareketinin sâdece bir bölgede yer alan dinî mekân için gerçekleşmediğidir. Pontusçuluk Hareketi Ermeni lobicliğinin sözde ve sahte soykırım iddiaları ile dünyayı arkasına alarak Türk halkına karşı yürüttüğü kara propagandanın ürünüdür. Bu yürütülen çabaların başında Lozan’a tahammülsüzlük vardır. Ermeniler Kars Antlaşması’nı kabul etmiyorlar, Yunanlılar Hellenizm ruhu diyerek Batı Anadolu ile Karadeniz’e yeniden göz dikmişçesine mücadele verme yoluna girdiler. Ermenilerin izlediği yolu izliyorlar. Ayni taktik. Bakın bugün mesela Almanya’da enstitüler ve üniversite kürsülerince Pontusçuluk destekleniyor ve ilmî yayınları kabul çağrısı yapılıyor. Pontusçuluğun farkına varılması için kültürel etkinlikler adı altında dünya genelinde çeşitli faaliyetler gerçekleştirip, ‘barbar Türkler’ diye milletimizi Osmanlı dönemi ve Kurtuluş savaşı süresince verdiği mücadeleden ötürü lekelemeye çalışıyorlar.

Dolayısıyla, Sümela manastırı bu sahte söylemlerin hayat bulmasında bir mihenk taşı gibi kullanılmak isteniyor. Zira bu manastır bağımsız Pontus devleti kurmak isteyenlerin kurtuluş savaşı döneminde de Osmanlı döneminde de karargâhı olan yerlerden biri idi. Yunanlılar bu ruhu ayakta tutmak için Veria şehrine Sümela adını koymuşlardır. Her yıl toplanıp âyinler yaparak geri dönüş hedefi ile hareket etmektedirler. 2010’da yine Türkiye Cumhuriyeti Yunanistan yakınlaşma ve işbirliği çalışmalarında söz konusu manastırda âyin yapılmasına müsaade etmiştir. Ancak bu iyi niyet, oraya katılanlar tarafından suiistimal edildiği gözlemlenmiş ve konu Pontusçuluğun canlandırılması hâdisesine döndürülmek istenmiştir.

Sair zamanlarda, Karadeniz’de Sümela Manastırı’nı ziyâret eden Rum-Yunanlıların hukukî olarak âyin yapma hakkı veya manastırda resim çekme gibi yasakları görmezden gelerek hareket etmeye yeltendiğini biliyoruz. Karadeniz’de Trabzonspor ile maç yapmaya giden Apoel takımının Sümela Manastırı’na giderek Yunan bayrağı açtığını biliyoruz. Sıradan bir Türk vatandaşı isterse vize alıp gitsin GKRY’ne veya Yunanistan’a… Orada Osmanlı’dan kalma bir cami veya medreseye uğrasın ve bayrak assın veya ibâdete kapalı yerde namaz kılmak istesin… bakalım ne olur… Bizlerin yüksek hoşgörüsü, insanî tutumu tarihten gelen bir özellik olarak var olduğundan bu gruplar gibi ırkçılık temelinde hareket etmemiz mümkün olmadığı için bugün çok rahatlar… Bu, Türk milletinde hep böyledir. Alın size bir Çanakkale Savaşı örneği ve Anzakların durumu… Türk milletinin özü, Atatürkün İzmir’i Yunanlılar işgal ettiklerinde Yunan bayrağına basmamasında ve bayrağı yerden kaldırmasındadır… Şimdi birileri kalkacak ve milletimize hem bölgede hem de dünya genelinde

soykırım yaptınız diyecek ve biz de kabul edeceğiz öyle mi? Bunu ne Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne de vatandaşlarının kabul etmesi mümkün değildir… Üzücü olan bugün Karadeniz’de propaganda yapmak için Yunanistan’dan gönderilen ve daha çok Almanya-Yunanistan-Karadeniz üzerinde aktif olan bazı Türk vatandaşı gibi görünen belirlenmiş isimlerin kurdukları komünist web sitelerinde yaptıkları yayınlarda ‘şu Pontuslu Rumun ailesi budur, yardımcı olun bulalım’, yok ‘şu Pontusluyu Türkler öldürmüştü, yüzleşelim’ gibi yayımlar yapmaktadırlar. Bu ne rahatlıktır ki sözde Pontus soykırımı diye Ankara’nın göbeğinde bazı akademik gruplar konferans dahi verebilmişlerdir geçtiğimiz senelerde… Bakınız bu konuda İngilizce yayım grupları gerek aktif gerek sosyal medya ortamında aralıksız çalışmaktadırlar. Bunun karşısında Devletimizin ve bölgede devletimize bağlı güç unsurlarının yapılan bu hareketler karşısında halkı aydınlatma ve dikkatli olması yönünde uyarması gerekmektedir.

Çetinoğlu: Uzmanlık alanınız, ‘deniz hukuku uyuşmazlıkları konusu…’ Akdeniz’de Kıbrıs çevresinde GKRY’nin ve bizim, ‘Adalar Denizi’ olarak anmamız gereken Ege’de, Yunanistan’ın petrol arama faaliyetlerinde bulunmaya teşebbüs etmesindeki hukuksuzluklar hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Gözügüzelli: Yunanistan ve GKRY, Denizlerimizde Türkiye’yi sıkıştırma ve sâhip olduğu egemenlik haklarını yâni deniz yetki alanlarını gasp etmeye çalışmaktadır. Anavatan Türkiye’ye karşı yürütülen aleyhte hareketin çift yönlü yürütüldüğünü görmekteyiz. Kıbrıs’ta ise GKRY’nin ilan ettiği münhasır ekonomik bölge alanlarında Türkiye’nin sâhip olduğu parselleri de ihlal etmişlerdir. Bu parseller bugün 3. tur ihâle ile yabancı petrol arama şirketlerine verilme yoluna gidilmiştir. Anavatanımız üzerinde kötü emeller peşinde olanlar boş durmayıp her fırsatı değerlendirmeye çalışmaktadırlar. Tıpkı garantisiz bir Kıbrıs istedikleri gibi… Bunun mânâsı şudur ki Anavatan Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünün kısaca Kıbrıs’taki varlığının Doğu Akdeniz’de bitirme gayesi söz konusudur. Bu yolla deniz yetki alanlarını daha da genişletme yoluna giderek hâkimiyet alanlarını genişletme çabası içerisindedirler. İnanıyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti güçlü ve büyük bir devlettir. Bu hâdiselerin elbet bilincindedir. Lakin boğuştuğu yedi düvele karşı mücâdele verdiği şu dönemden dahi çok daha güçlü bir şekilde art niyetlere müsaade etmeyeceğine inancımız tamdır.

Çetinoğlu: Röportajımıza başladığımız konuya; Rumların Pontus’u ihya etmek hayallerine, Karadeniz ve Akdeniz’le alakalı Yunanistan’ın rüyalarına dönelim. Neler söylemek istersiniz?

Gözügüzelli: Bizler biliyoruz ki Devletimiz üzerinde Fetocu terör örgütleri dâhil PYD/PKK yapılanmalarının kötü emelleri nasıl ki 15 Temmuz sonrası tarümar edildi, bundan sonraki süreçte, Karadeniz ve Kıbrıs üzerinde var olan hücre yapılanmalarının da bir an önce temizlenmesi gerektiğidir.

EMETE GÖZÜGÜZELLİ: Lefkoşe Türk Lisesi Edebiyat Bölümünden, Kıbrıs’ta Yakın Doğu Üniersitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden diploma, Tarih Öğretmenliği bölümünden pedagoji sertifikası aldı. Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimi devam ediyor. Doktorasını Girne Amerikan Üniversitesi Deniz Hukuku Uyuşmazlıkları ve Enerji Güvenliği alanında, Yüksek Lisansını Lefkoşa Yakın Doğu Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Çalışma hayatına Tarih öğretmeni ve idarî müdür olarak başladı. Üstlendiği diğer görevlerden bâzıları: Yakın Doğu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde asistan, KKTC Dışişleri Bakanlığı’nda raportörlük ve idâri işler, Ankara’da TBMM’de danışmanlık ve raportörlük, Akdeniz Karpaz Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, Öğrenci İşleri Dekanı, Siyasî Tarih, Türk Tarihi ve Hukuk’a Giriş Dersleri hocalığı. Vurun ‘Kahpe’ Kıbrıs’a isimli kitabı 2008 yılında yayınlandı. 2023 ve Töre dergilerinde, sosyal medyada çok sayıda makalesi yayınlandı. Türkiye’de, pek çok üniversitede, sivil toplum kuruluşlarında, Azerbaycan’da 50’ye yakın konferans verdi. 20 adet takdirnâme ve başarı bilgesi ile taltif edildi. İyi derecede İngilizce bilmektedir

 

 

Sosyal Sermaye Sebep mi Sonuç mu?

0

Türkiye “az gelişmiş ülke” olduğunu galiba 1960 darbesinden sonra fark etti. O güne kadar kalkınmışlık, geri kalmışlık pek gündemde değildi. Darbeden sonra fikirlerimizin şirazesi çözüldü. Hani 1980 darbesinde her şeyden anlayıp her şeyin doğrusunu bilen yüce liderimiz Kenan Evren’in bize bol geldiğini söylediği Anayasa işte o 27 Mayıs Anayasası’dır. Bizler onun sağladığı fikir hürriyeti içinde geri kalmışlığımızı keşfettik.

Etiler’den geri miyiz?

Sonradan Batılılar daha politik olmaya karar verdi ve bize “geri kalmış” veya “az gelişmiş” yerine “gelişmekte olan” denmeğe başlandı… 60 sonrasının prenslerinden Atilla Karaosmanoğlu, İtalya’yı yakalamamız için birkaç bin yıla ihtiyacımız olduğunu söylemişti ve bu pek hoşumuza gitmemişti.

O günlerde bir taksi şoförünün bana “yahu biz Etiler’den de mi geriyiz?” diye sorduğunu hatırlıyorum. Bu kıyas Karaosmanoğlu’nun aklına gelmemişti zahir.

Niçin geri kalmıştık? 1960’ta, 15 yaşındayken kafama çakılan bu soru galiba hayatımın geri kalanının da hâkim meselesi oldu. Yarım asır sonra yazdığım kitabın ismi de buydu: “Niçin?”

Bir kısım “aydın” için cevap basitti. Sosyalist olmadığımız için geri kalmıştık, sosyalist olunca ileri gidecektik; nokta!

Ben “Etiler bizden ileri miydi?” aklına takılmıştım. Sermaye birikecekti, fabrikalar kuracaktık, bu işi, ileri ülkelerin yaptıklarından daha hızlı yapacaktık ki sonunda onları yakalayalım. Ama ya Karaosmanoğlu haklı idiyse… Ya gerçekten binlerce yıl gerekiyorsa…

Maddî sermaye mi insan sermayesi mi?

Sonra bir şimşek çaktı! Almanya -o zamanki Batı Almanya-, Japonya, hatta İtalya on beş yıl önce biten savaşın mağluplarıydı ve ülkeleri o savaşta yakılıp yıkılmıştı. Bilhassa Almanya’da fabrika diye, sanayi diye bir şey kalmamıştı. Bunlar şimdi gelişmiş ülke idi… O halde mesele farklı olmalıydı. 1945 yılında biz muhakkak ki Almanya’dan veya Japonya’dan daha az kapitale sahip değildik. Ama on beş yıl sonra onlara göre Etiler seviyesindeydik.

Anladım ki mesele fabrikalar değil, sermaye değil. O fabrika ve sermayeyi yapan, yapacak olan insandır. Fark ettim ki bizim nüfusumuzu Almanya’ya taşısak, onları da buraya getirsek, yirmi yıl sonra Türkiye’nin gelişmiş, Almanya’nın “gelişmekte olan” ülke olduğunu görürdük. Mesela maddî sermaye değil, insan sermayesiydi.

Sonra öğrendim ki gerçekten “insan sermayesi (human capital)” diye bir şey var. Hani Türkiye’yi övmek için sık sık, “genç, tahsilli insan gücü” denir ya. Bunu ölçmek zor değil. İnsan sermayesi iki şeyden ibaret:

1) Nüfusunuzun eğitilmişliği -ve ölçmesi biraz daha zor ama yine de mümkün olan: Bu eğitimin kalitesi (bakınız Pisa vs.)

2) Nüfusunuzdaki çalışanların işlerindeki ustalık derecesi -yıl olarak iş kıdemleri ölçü için başlangıç olabilir. Meselâ ben kaç yıldır yazı yazıyorum veya mahalledeki marangoz, kaç yıldır marangozluk yapıyor gibi.

İnsan sermayesi de değil

Bu önemli bir sermaye. Ama iş yine bitmiyor. Rusya’da insan sermayesi Almanya’dan güçlü görünürken GSMH mutlak değerinde bile Rusya, Almanya’nın yarısı gibi. Kişi başına rakamlara dönerseniz ilişki daha da ters. Genel olarak gelişmişlikle insan sermayesi arasında bir ilişki var, var olmasına… Fakat o zaman da şu kafa kemirici soru ortaya çıkıyor: İnsan sermayesi mi zenginliğin sebebidir; zenginlik mi insan sermayesini arttırıyor? Öyle ya, Türkiye’deki 80 milyonu bir anda üniversite mezunu yapsanız, bunları nerede istihdam edeceksiniz? Bizim uzun kuyruklarımız hem üniversiteye girişte, hem de çıkışta var ya… Mezunlar işsizlikten kıvranıyor ve bu kıvranış kalkınma hızımızı artırmıyor. Eğitimin kalitesine hiç girmeyeyim ama kalite yüksek de olsa bu sonuç değişmiyor. Ortaya çıkan gerçek şu: Ülke zenginleşince insan sermayesi artıyor. İnsan sermayesi sebep değil, sonuç!

Derken, Fukuyama’nın son kitabının ikinci cildi çıktı: Siyasî Organizasyon ve Siyasî Çürüme. Yolsuzluk Fukuyama’nın birkaç uzmanlığından biri ve bu ikinci ciltte siyasî organizasyonlardaki yolsuzluğa yoğunlaşmış. Bu arada bize ta 1993’ten bir gerçeği hatırlatıyor. Bir sermaye daha var: Sosyal Sermaye! Toplum Sermayesi! Yirmi küsur yıl önce Robert D. Putnam’ın İtalya’da yaptığı ve “Demokrasiyi Çalıştırmak” başlıklı bir kitapta özetlediği araştırmaların sonuçları bu hatırlattıkları. (Making Democracy Work- Civic Traditions in Modern Italy, Princeton U. Press, 1993)

Cevap: Toplum sermayesi!

Her şeyden önce İtalya eşsiz bir saha. Kuzeyi İsviçre kadar, Almanya kadar gelişmiş. Güneyi üçüncü dünya sayılır: Mafyaların vatanı. Putnam ,İtalya’yı iki ayrı zaman ekseninde inceliyor. Biri kendisinin ve öğrencilerinin dönüp dönüp inceledikleri dönemler. 1970’te başlamışlar ve fazla ara vermeden yirmi yıl sürdürmüşler. İkinci zaman ekseni çok daha uzun, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden başlıyor; Ortaçağı, Rönesans’ı, millî birleşmeyi içine alıyor ve tekrar bugüne bağlanıyor. Soru benim sorum: Kuzey niçin gelişmiş, Güney niçin gelişmemiş?

Cevap: Sosyal sermaye! İsterseniz toplum sermayesi diyelim. Kuzey’de olup da Güney’de olmayan bu.

Putnam asap bozucu soruyu “toplum sermayesi” için de soruyor: Toplum sermayesi mi kalkınmaya sebeptir, kalkınma mı toplum sermayesini arttırır? Toplum sermayesi sebep mi sonuç mu? Araştırma süresi asırları kapsamasa buna cevap vermesi kolay değildi. Ama iki bölgenin tarihinin yüzlerce yıllık takibi gerçeği ortaya çıkarıyor: Toplum sermayesi ekonomik büyümeyi ve zenginliği bir mıknatıs gibi çekiyor. Toplum sermayesi sebep. Zenginleşme, kalkınma onun sonucu.

Sosyal sermaye varsa dayanışma, sivil toplum ve güven var. Sosyal sermaye yoksa yolsuzluk, mafyalaşma, din istismarı, “babana bile güvenmeyeceksin” felsefesi hâkim. Siyasî partiler, mafyacılığın başka usullerle yürütülmesinin kurumları gibi çalışıyor. Seçmene rüşvet verilerek oy almak, birinin adamı olduğunuz için yükselmek, birinin adamı değilseniz adamı olacağınız birini aramak… İktidara gelelim de biraz da biz yiyelim, bizim adamlarımız yesin… Bunların hepsi birbirine sebep-sonuç zincirleriyle bağlı unsurlar.

Belli ki bu yazı bitmedi…

 

 

Tarihten Silinen Zafer Kut’ül Amare

0

Osmanlı Devleti’nin savaş alanlarındaki ‘Son Büyük Zaferi’ olarak bilinen Kut’ül Amare Zaferi, hakikatte, sondan bir önceki zaferdir. Son zafer, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir’in 7 Kasım 1920 tarihinde, 24 Temmuz 1920 târihinden beri Ermeni işgalinde bulunan Gümrü şehrini düşman işgalinden kurtarması ile elde edilmiştir. Bu zaferden hemen sonra 3 Aralık 1920 tarihinde Gümrü Antlaşması imzalanmıştır. Ki bu anlaşma, aynı zamanda Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk milletlerarası antlaşmasıdır.

Tereddüdü olanlar için kısa bir açıklama faydalı olacaktır: Her ne kadar 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti kuruldu ise de; Doğu Cephesi’nde savaş, Osmanlı Devleti tarafından başlatılmıştı. Dolayısıyla kazanılan zafer, Osmanlı Devleti’ne aittir. Zaferi kazanan Kâzım Karabekir, Osmanlı Paşasıdır. Henüz Ankara Hükümeti’nin emrine girmemişti. Gümrü Antlaşması’na imza koyanlar ise, İstanbul’daki Osmanlı Devleti’nin değil, Ankara’daki hükümetin temsilcileri idi. 23 Ağustos 1921 tarihindeki Sakarya Meydan Zaferi ise, Cumhuriyet döneminde yer almaktadır.

Bu kısa girişten sonra, Muzaffer Taşyürek’in hazırladığı, Alioğlu Yayınevi’nin 16 X 23,7 santim ölçülerinde, 333 sayfa olarak okuyucuya sunduğu ‘Tarihten Silinen Zafer Kut’ül Amare’ isimli esere bakabiliriz.

16 Mayıs 1916 tarihinde Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu toprakları İtilaf Devletleri tarafından paylaşılmıştı: Suriye, Lübnan ve (Anadolu’da Alanya’dan Tarsus’a, Akdeniz kıyılarından Torosların kuzey yamaçlarına kadar uzanan) Kilikya Bölgesi’ni Fransızlar, Ürdün, Irak ve Kuzey Filistin’i İngilizler alacaktı. Bölgenin diğer bölümünde, Osmanlı’ya baş kaldıran Mekke Emiri Şerif Hüseyin tarafından Arap Krallığı kurulacaktı.

İngilizler, hisselerine düşen bölgeleri fiilen ele geçirmek için 18 Mayıs 1915’te harekete geçti. Birliklere General Townshend komuta ediyordu. Townshend’e, İngiliz Ordusu Kurmay Başkanlığı tarafından, bölgedeki Arapların İngiliz askerlerine dostça davranacağı söylenmiş, yolunun Bağdat’a kadar uzanacağı ve Bağdat’a girmenin İstanbul’a girmek kadar mühim olduğu belirtilerek moral verilmişti. Kut’ül Amare’nin işgali ve Türk ordusunun imha edilmesi için harekât 1 Eylül 1915’te başladı.

Türk ordusu Osmanlı’ya yardım etmekte olan mahallî Arap askerlerinin bir kısmının ihanetleri sebebiyle Selman-i Pâk’a kadar geri çekilmişti. 29 Eylül’de İngilizler Kut’ul Amare’yi işgal etiler. Böylece Basra Vilayeti’nin ve suyollarının tamamını kontrolleri altına almışlardı. Bağdat üzerine yürümeyi ve şehri teslim almayı hayal eden General Townshend, Enver Paşa’nın göndereceği takviye kuvvetleri gelmeden Türk birliklerini tamamen imha ederek 80 kilometre daha ilerleyip Bağdat’a girmek için acele ediyordu. 14 Kasım’da harekete geçti.

General Townshend, 22 Kasım’da Selman-ı Pâk’ta bulunan Türk birliklerine saldırdı. Üç gün devam eden ve çetin geçen çarpışmalar sırasında Irak cephesindeki Albay Nurettin ve Halil Beyler birlikte hareket ediyorlardı. Townshend, birliklerine 25 Kasım’da geri çekilme emrini vermek mecburiyetinde kaldı. Çekilme kararı ile birlikte nerede kalacakları hususunda kararsızlık içerisinde idiler. Türk ordusunun mühimmat ve gıda ikmali bakımından sıkıntılar yaşayacaklarını düşünerek yeni bir saldırıdan önce beklemeyi tercih ettiler. Çatışmalarda İngilizler 4567 asker kaybettiler. Bu rakam, İngilizlerin saldırıda bulunan kuvvetlerinin yaklaşık üçte biri kadardı. Bu kayıp, onları daha acele hareket etmeye mecbur bıraktı. Bu acele ile taşıyamadıkları mühimmat ve gıda maddelerinin bir kısmı Türklerin eline geçti. Townshend sağ kalan subay ve askerlerini Kut’ul-Amare’ye getirdi. Burada, bölgedeki İngiliz birliklerinden gelecek takviye kuvvetlerini beklemeye başladı.

Kut’ul Amare, Fırat ile Dicle nehirlerini birleştiren kanalın Dicle tarafındaki ağzının karşısındadır. Üç tarafının Dicle Nehri ile çevrili olması sebebiyle savunma için avantajlı bir konuma sahiptir.

Türk ordusu, General Townshend’in subay ve askerlerinin sığındığı Kut’ül Amare’yi kuşattı. Generale mesaj gönderilerek askerleri ile birlikte teslim olması, aksi takdirde Türk birliklerinin şehre gireceği bildirildi. Ayrıca, şehir halkının zarar görmemesi için Kut’ul- Amare’den çıkartılması istendi. Bu istek reddedilince Türk birlikleri hücuma geçti. Topçu ateşi ile kale duvarları yıkıldı ise de tel örgüler sebebiyle içeri girilemedi. Türk ordusunun bir kısmı, gelecek yardımı engellemek için güneye sevk edildi. Bir taraftan da kuşatma takviye edildi. Goltz Paşa Kut’ul-Amare’ye gelince Albay Nurettin istifa ederek

alık’a kadar devam etmesine rağmen başarı sağlanamadı.

Hâdiselerle dolu günler ve haftalardan sonra 26 Nisan 1916’da General Townshend Türklerle teslim şartlarını konuşmaya başladı. Serbest bırakıldıkla

rı takdirde iki milyon İngiliz lirası vermeyi teklif etti. Teklif kabul edilmedi. bölgeden ayrıldı. Komutayı Albay Halil Bey üstlendi.

Kut Kalesi’nde 301’i İngiliz, 255’i Hintli olmak üzere 526 subay, 2851’i İngiliz, 8230’u Hintli olmak üzere 11.081 er, 3530 işçi olarak toplam 15.137 kişi vardı. 1000 at, 300 katır ve 188 baş da öküz bulunuyordu. Mevcut erzakları 3 ay besleyecek kadar boldu.

Halil Bey, kaleyi kuşattıktan sonra 8 Aralık 1915 tarihinde ‘Sayın General’ hitabı ile yazdığı mesajda boş yere kan akıtılmamasını, teslim olunmasını istedi. Aynı gün gelen cevapta; mektubun inceliğine, nezâketine teşekkür edilmekle birlikte, teklifin kabul edilemeyeceği bildiriliyordu.

10-11 Aralık gecesi Türk birlikleri genel taarruza geçti. 13 Ar

29 Nisan 1916 günü Saat 13,20’de Türk ordusu Kale’ye girdi ve 5 general, 272 İngiliz subay, 204 Hintli subay, 2592 İngiliz, 6988 Hintli er, 3248 personel toplam olarak 13.309 kişi, Türklere teslim oldu. Bu, İngilizlerin tarih boyunca yaşadıkları en büyük hezimettir.

Muzaffer Taşyürek, Kut Savaşı’nı en ince teferruatı ile anlatmakla birlikte, okuyucuyu sıkmıyor. Son derece akıcı bir üslupla yazılan eser, mâcera romanı gibi okunuyor.

Türklerin savaş meydanlarındaki civanmertliği bütün dünya milletleri tarafından bilinir ve kısmen yazılır. Savaş hâlinde olunmasına rağmen insanî davranışları ise daima sessizlikle geçiştirilir. Askerlerimiz, Kut Savaşı’nda da asil ve âlicenap, merhametli ve fedakâr davranışları ile cephedeki İngiliz askerlerinin hayranlıklarını kazandılar. Fakat İngiliz yöneticiler, hayranlıklarını çabuk unutup, Türklerin en sadık düşmanı olmaya devam ettiler.

ALİOĞLU YAYINEVİ: Çatalçeşme Sokağı Nu: 29/A Üretmen Han. Cağaloğlu İstanbul, Telefon: 0.212-511 29 23, Belgegeçer: 0.212-522 88 80 www.alioglu.com

MUZAFFER TAŞYÜREK 1951 yılında Erzurum’da doğdu. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Erzurum’da tamamladı. 1976 yılında tarih öğretmeni olarak Millî Eğitim Bakanlığı’nda görev aldı. 38 yıl çeşitli okullarda öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. Yazı hayatına mahallî basında başladı. Hürsöz, Zafer ve Erzurum gazetelerinde yazdı. İlk hikâyesi Adımlar Dergisi’nde yayınlandı ve ödül aldı. 1975 yılından itibaren Yeni Asya, Yeni Devir, Yeni Şafak, Akit ve Zaman gazetelerinde yazdı. Kandil Çocuk, Gül Çocuk, Ümit Nesline Selam, Ribat, Mektup, Kalem ve Onur, Semerkand gibi dergilerde yazı ve çizgileri yayınlandı. Yurdun birçok şehrinde Sarıkamış üzerine konferans ve söyleşilere katıldı. Erzurum’da yayınlanan üç aylık şehir dergisi, Beyazşehir Palandöken’in 10 sayı editörlüğünü yapan yazar halen emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir. 30’a yakın yayınlanmış kitabı vardır. Türkiye’de bir ilk olarak 360 sayfa ‘Erzurum Şehir Takvimi ve Ajanda’ çalışması yapmıştır. Kitaplarından bazıları: Alternatif Târih Dersleri, Doğu-Batı Tarihinden, Erzurum Kongresi ve Birinci Mecliste Erzurum Milletvekilleri, Kemalist Laikliğin Temelleri, Lozan’a Hayır Diyenler, Türkiye’de İslam’ın Sisli Yılları (1950-1960), Zaferden Zafere (Türk Zaferleri), Hedefi Meçhul Cephe Galiçya, Bir Hüznün Tarihi Sarıkamış, Bir Destandır Çanakkale, Allahuekber Şehitleri, Gidip te Dönemeyenler-Sarıkamış Albümü, Seferberlik Yıllarında Erzurum, Erzurum Gezi Kitabı, 93 Harbi, Erzurum Türbeleri ve Ziyaret Yerleri, Bir İpekyolu Şehri Erzurum, Allah Dostlarından Yaşayan Sözler, Panorama Osmanlı, Hatme-i Hacegan Sultanlar.

Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihatçılık:

‘Jön Türk’, Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminde, özellikle yurt dışında siyâsî muhalefet hareketlerine katılan kişilere verilen isimdir. Fransızca’da Genç Türkler anlamına gelmektedir. Sultan Abdülaziz Han döneminde Yeni Osmanlılar adı ile anılıyorlardı. İttihat ve Terakki Cemiyeti kurulduktan sonra 1902’de Jön Türkler dağıldılar. Cemiyetin çekirdeği Jön Türkler tarafından oluşturulmakla birlikte, İttihatçılar Jön Türk kavramını hiç kullanmadılar. Jön Türklerin temel siyâsî hedefleri; Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ı tahtından indirip meşrutî bir rejim kurmaktı. Detaylarda ise çok farklı görüşlere ayrılmışlardı. Aşırı merkeziyetçiler, adem-i merkeziyetçiler, Osmanlıcılar, Türkçüler, liberalizm taraftarları, askerî diktatörlük sempatizanları… bu gurupların belli başlıları idi. Sultan’ı tahttan indirdikleri için Abdülhâmid Han taraftarlarınca, rakip oldukları için Kemalistler ve de Masonlukla bağlantılı olduklarından anti-siyonistler ve dindarlar tarafından sevilmediler. Vatanseverliklerinden şüphe edilmemekle birlikte, tecrübesiz ve özellikle Enver Paşa’nın ihtiraslı oluşu sebebiyle, tarih sahnesinden silinme eğiliminde olan Osmanlı Cihan Devleti’nin daha erken yıkılışına sebep oldular. İttihatçıların 3 paşasından Talat Paşa Berlin’de bir Ermeni tarafından; Enver Paşa, Türk Birliğini oluşturmak maksadıyla Tacikistan’da Rus Kızılordu’su ile çarpışırken Ermeni komutanın askerleri tarafından, Cemal Paşa ise Gürcüstan’da, muhtemelen yine bir Ermeni tarafından öldürüldüler.

Avukat ve Yazar İsmail Küçükkılınç, 13,6 X 21 santim ölçülerinde 352 sayfalık eserinde; ‘üzerinde yaşadığımız vatan topraklarını, hatta Türk milletinin bekasını onlara borçluyuz’ düşüncesi ekseninde, kuruluşundan yurt dışına çıkışlarına kadar İttihatçıların bütün serüvenini, objektif bir gözle, iğne ile maden ocağı kazar gibi incelemiş ve yazmış.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

Seyit Ahmet Arvasi’nin Bütün Eserleri:

Sosyolog ve mütefekkir yazar Seyit Ahmet Arvasi, 1932 yılında Ağrı’nın Doğubeyazıt İlçesi’nde doğdu. Van’ın Bahçesaray ilçesinde yerleşmiş olan bir ailenin ferdidir.

Erzurum Öğretmen Okulu’ndan1952 yılında mezun oldu. 1958 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nden de diploma aldı. Lise öğretmenliğinden 1979 yılında emekli oldu. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel İdare Kurulu Üyesi olarak siyasî hayata girdi.

Hergün ve Türkiye Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı.

12 Eylül 1980 Askerî harekât sonrasındaki Mamak Mahkemeleri’nde yargılandı, işkence gördü.

31 Aralık 1988 tarihinde vefat etti.

Türk milliyetçiliği-ülkücülük fikriyatının en aktif ve mühim ideologlarından biri olan Seyit Ahmet Arvasi’nin bütün eserleri 19 cilt hâlinde, Bilgeoğuz Yayınları tarafından yeniden basılarak kültür hayatımıza kazandırıldı. *İlm-i Hal, *Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, *Doğu Anadolu Gerçeği, *Eğitim Sosyolojisi, *Hasbihal (6 Cilt), *İnsan ve İnsan Ötesi, *Kendini Arayan İnsan, *Mamak Günleri, *Sohbetler, *Şiirlerim, *Türk İslam Ülküsü (3 Cilt), *Türkiye’de Şark Meselesi ve Alınacak Tedbirler.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

Dil, Kültür, Yabancılaşma:

D. Mehmet Doğan’ın 13 X 21 santim ölçülerinde 200 sayfalık kitabının 5. Baskısı, Nisan 2011’de yayınlandı. 6 Bölümden meydana gelen eserdeki makaleler; *Yaşadığımız Yabancılaşma, *Kendi Kültürüne Turist, *Dil ve Kültür, *Dil ve Eser, *Hayat ve Eser, *Tekmile başlıkları altında gruplandırılmış. Çok rahat okunan, geçmişin aynasında durumumuzu objektif bir şekilde ortaya koyan, geleceğimize ayna tutan bilgiler ihtiva ediyor.

Yazarın kitabın bu bakısındaki notu:

‘Bu kitabın ilk baskısı 1984 yılında yapılmıştı. Şimdi aşağı yukarı 20 yıl sonra, Türkiye’deki gidişe baktığımızda o zamandan bu zamana yozlaşmanın, çürümenin nasıl bir seyir takip ettiğini görmekte zorlanmıyoruz. Ülkemiz çok uzak olmayan bir gelecekte toplum yapısını sarsacak, yıkılışa götürecek şartların içine düşmüş görünüyor. ‘Kadın Hakları’ söylemi, toplum hayatımızın içine düşürüldüğü bozulmayı önleyici hiçbir unsur ihtiva etmiyor. Kadın hakları mücâdelesi, toplumun değerlerinin dışında, hatta o değerleri dışlayarak yürütüldüğü için, kadınları metalaştıran uygulamalara karşı mücadeleyi gerçek anlamda ihtiva etmiyor.’

YAZAR YAYINLARI: Müdafa Caddesi Nu: 10 Müdafa Apartmanı Kat: 7, Daire: 13 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.212-417 34 72 Belgegeçer: 0.212-232 05 71 e-posta. yazar@yazaryayinlari.com // www.yazaryayinlari.com

KISA KISA… KISA KISA…

1-OSMANLI ORTADOĞU’SUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK: Cem Emrence’den Çeviren: Gül Güven / İş Bankası Kültür Yayınları. 2-BUNAMA VE ALZAYMIR HAKKINDA HERŞEY: Semih Keskin / İmge Yayınevi. 3-FABRİKA AYARLARINA DÖN: Yüce Zerey / Doğan Kitap. 4- KARASEVDALILAR: Javier Marias’tan Çeviren: Saliha Nilüfer / Yapı Kredi Yayınları 5-OSMANLI’DA İLİM VE FİKİR DÜNYASI: Editörler: Ömer Mahir Alper, Müstakim Arıcı / Klasik Yayınları

 

 

Genetiğiyle Oyun Kurulmuş Milletler – 2

0

Çözümlenmiş genetiğimiz üzerine kurgulanan oyunlar yazımızın ilkine yapılan yorumlar mevzunun daha iyi anlaşılmasına ilham verecek türdendi. Kimi bizi iyiden iyiye analiz edenlerin millî ve dinî değerlerimizi yozlaştırmak için de sıkı çalıştıklarını, kimi birkaç binyıl temelli devlet geleneğimizle kurulan Cumhuriyet’in kodlarıyla oynamanın ne denli tehlikeli olduğunu vurgulamış. Kimi de eski Sağlık Bakanı Osman Durmuş zamanında Adnan Oktar Gurubu üzerinden yüzbinlerce kan ve ilik örneğinin Amerika’ya kaçırılmasını hatırlatmış.

Türkiye’deki dinî gurup / fırka bolluğunu görünce Türk Milleti’nin her birine az yada çok mürit / müşteri olarak yönelebildiğini de tahmin edebilirsiniz. Bu meyanda ‘her türlü dinî inanışa itinayla girilir’ prensibi işler. Ölçek İslam Dünyası olduğunda da tarikatların İngiltere, cemaatlerin de ABD’nin ihtisas alanında olduğu görülebilir. Bkz: “Âlem-i İslâm’ın İmanını İngiltere mi Kontrol Ediyor?” yazımız.

İşin tarihî temellerine bakarsak; Anadolu coğrafyasına girdiğimizden beri ve bilhassa Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin kuruluş süreçlerinde aktif rol oynayanlardan, palazlanınca devlete kafa tutanların kafalarının kırılmasına kadar geniş bir yelpaze var. Bin yıldır dini kaynağından yani Kuran’dan okuyarak yaşama yerine gördüğü ve duyduğuyla amel etme alışkanlığı için kaçınılmaz bir son. Ve tekrarlanıp duran sıkıntılar…

Aslında dinî teşekküleri de STK’lar gibi görmek lazım; Kanarya Sevenler Derneği, Üsküdar Musikî Cemiyeti yada Kocaeli Erzurumlular Vakfı gibi. İlgi alanlarını din diye kimseye dayatmamaları ve devlet işlerine karışmamaları koşuluyla dinî demokratik haklarını kullanmada bizce sakınca yok. Fakat TSK’da, Emniyet’te, Yargı’da, Sağlık’ta, Kızılay’da – Yeşilay’da ve benzer kurumlarda gurupsal hareketler asla hoş karşılanamaz. Hele hele Devlet asla şerik / ortak kabul etmez. Zira o da yapı itibariyle muvahhidîdir / tekildir.

Bu milletin en zeki ve en gürbüz çocuklarını ailelerinin muhafazakârlıklarından istifadeyle Cengiz Aytmatov’un meşhur ‘mankurt’una çevirdiler. Kalan zekileri de daha liberal olmalarından istifadeyle ‘green card’lar ve Fulbrigt tipi burslarla ya Amerika’ya, ya Kanada’ya ‘beyin göçü’ne itelediler. Düşünün; 79 milyonuz ama 35-40 yıldır ortalarda gezinen, orta zekâyla geçinen ve ortalama idarecilerle yönetilen bir kitleyiz. Eğitim, kültür, bilim, sanat ve spor sistematiğimiz de yok; sistemli bir başarımız da.

Dahası ahlâk ve liyakat üzerine oturtamadığımız yönetim çarkı aldatma ve aldanma üzerine bir hayli başarılı. Toplumsal hayatımızın en ücra noktalarını bile bu düalite / ikilik sarmaşık gibi sarmış ve cemiyetimizin zihnini George Orwell’in ‘Big Brother’ı gibi ahtapotik dev bir kumanda merkezi formatlamaya durmuş. Yani çıkışımız yalnızca bu vartayı atlatmaktan ibaret olmamalı. Devlet ve millet olarak 1923’teki kuruluş ayarlarına, din olarak da doğrudan Kuran’a ve onu anlamaya dönüş hareketi başlatmaktan başka yol yok gözüküyor.

Hazır, tüm siyasî ve sosyal guruplar milyon milyon biraraya gelebiliyorken; hazır, cumhurun başından sokaktaki insana ve gazetecisinden profesörüne kadar herkes bir pişmanlık ve sorgulama iklimine girmişken; hazır, ehliyet ve liyakat ile devlete ve millete sadakatten başka bir ölçü olmaması gerektiği ortak kanaat haline gelmişken; yapılması gereken bir musibetle de olsa geldiğimiz bu noktayı kırmızıçizgi olarak algılayıp bunun üstüne sistem kurmayı başarmaktır. Atatürk’ten sonra en uzun süre ve Menderes’ten sonra en yüksek oy yüzdesiyle bizi yöneten bir insanın bile kandırılabilmiş olması büyük bir derstir ve aynı zamanda bir şanstır. İkinci kez aynı delikten ısırılmamamız için bu birlik beraberliğin politik ve ekonomik hesaplara kurban edilmemesi gerekir. Bir gecede iç savaşın eşiğinden dönmüş bir milletin sınırlarının etrafı bu kadar kan ve dumanken başka bir şansı olmayabilir.

Genetiğimizle oyun kurulmuş olsa da biz bu oyunu bozabiliriz.

 

 

Yenikapı Heba Edilmeyecek Bir Fırsattır

0

Bu gördüğümüz çoşkun milyonlar bir koalisyon mu, yoksa bir millet mi?

Koalisyonu, ittifak anlamında kullanıyorum. Hani Saddam’ı devirmek için kurulan “koalisyon” gibi. Muhakkak ki oraya toplanan insanlar, rahmetli Dilaver Cebeci’nin “Türkiyem”i ile çoşarken Türk Milleti olmanın şuurundaydılar. İnşallah parti liderleri ve yöneticileri de öyle duymuş, öyle hissetmiştir. O zaman bu birliktelik, her şeyi Türk Milleti ve Türkiye için yapma sorumluluğu ile devam eder. On yıllardır saplandığımız şuursuzluk biter. Ülkeyi Müslümanlıkları da kardeşlikleri de bizimkine benzemeyenlerin menfaatleri peşinde sürüklemekten kurtuluruz. Kendi ürettiğimiz bataklıklarda boğulma tehlikesinden uzaklaşırız.

Yok, ABD’ninkiler gibi koalisyon ise bu birlik geçici olur ve söndüğünde insanlarımızın yüreğinde o muazzam tablo kadar bir boşluk bırakır. Ünlü sosyolog Sorokin, hasımların ortak düşmana karşı koalisyon kurmalarını şöyle anlatır: “Bu tekniğin zafiyeti, hasımları birbirine bağlayan bağın bencil ve nefret dolu tabiatındadır… Müşterek düşman yenilir yenilmez “garip yatak-arkadaşları”nın koalisyonu dağılır. Geçici müttefiklerin düşmanlıkları tekrar hâkim olur ve eski kavgalarını sürdürürler. Bu mücadele sırasında sık sık mağlup düşmanla ittifaka bile girilir.

Ölmeyelim Türkiyem!

Bütün partilerin yöneticileri: Sizden istirham ediyorum. Birkaç gün için bile olsa, başkalarını suçlamaya ara verin, burunlarınızı gökyüzünden – hiç olmazsa- ufuk çizgisine indirin. Bir kerecik, “neyi yanlış yaptık” diye sorun. İstirham ediyorum, çünkü Türkiye’nin geleceği sizin ellerinizde. Başka partilerimiz, başka liderlerimiz yok. Lütfen… Yoksa “ölürüm Türkiyem” vücut bulur; ölürüz.

Birbirine güvenmeyen bir millet yarattık. Nüfusumuzda birbirine güvenen insan oranı yüzde beş! Türkiye güven indeksinde OECD ülkeleri arasında sondan ikinci! Birbirine güvenmeyen insanlar birbirini sevebilir mi? Birbirine güvenmeyen, birbirini sevmeyen insanlar birbirine saygı duyar mı?  Muhterem yöneticilerimiz, bundan hiç kimse değil, siz sorumlusunuz.

Yabancı parmağı? Yabancı parmağı her zaman vardır. Fakat o parmak ancak hatalı yönetimlerin ürettiği zayıflatılmış toplumlarda etkili olur.

Bazen musibetten hayır doğar. Yenikapı mitingi o hayrın müjdesiydi. Ne olur eski hale dönmeyin. Saldırmayın, aşağılamayın, küfretmeyin.

Sevgisizliği siz yarattınız

Bu nefreti, bu sevgisizliği siz yarattınız. Sert demeçler, çok sert demeçler, sabah akşam, her gün ama her gün mangaldan savrulan küller sizindi. Hani şu yerden yere vurduğunuz, ayaklarınızın altına aldığınız “Fatiha okumayı bilmeyen“ler var ya… Ağzınızdan düşürmediğiniz Arif Nihat Asya onlardandır biliyorsunuz. “Ölürüm Türkiyem“i onlar yazmıştı. Şu mısralar da Dilaver Cebeci’nindir: “Kurban olam kutlu ülkü yoluna!/ Yetmiş milyon körük oldu biline!/ Demir dağlar eriyecek Bozkurdum!/ Tanrı Türk’ü koruyacak Bozkurdum!”

Hani “Ya Allah, bismillah, Allahüekber” var ya, meydanlarda çınlayan… Rahmetli Niyazi Yıldırım Gencosmanoğlu o mısraını bakın nasıl kafiyelendirir: “Budur, Peygamberin övdüğü Türkler/ Ya Allah… Bismillah… Allahüekber” Ve o marş şöyle başlar:

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma
Gün doğmadan evvel İklîm-i Rûm’a
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma
Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah… Bismillah… Allahüekber”

İşte bu insanlara utanmadan “kurda tapıyorlar” iftirasını atıp günaha girenler de sizin aranızdan çıktı.

Balyoz şeref madalyasını taşıyan Emekli Kurmay Albay Ali Türkşen’in sözüne kulak veriniz: “Ülkenin fabrika ayarlarına dönüşü en başta ‘Türk’ demekten korkmamaktır.

Tekfir bomba oldu…

Fikri olan fikrini söyler. Fikri olmayan saldırır. İnsanları nefretle harekete geçirmek, sevgiyle harekete geçirmekten çok daha kolay ve ucuzdur. On yıllardır yapılan buydu. Fikriniz yoktu. Nefretiniz vardı. Bir de gerçekle de dinle de ilgisi olmayan kopuk sloganlarınız. İnatla millet gerçeğini reddedişiniz; milleti ırka, etnisiteye, kavmiyete indirgeyişiniz. O sloganlarla dünyanın içinde hareket ettiği manyetik alanı, millet ve milliyet gerçeğini alt edeceğinizi sanıyordunuz. Bizi birbirimize bağlayan asıl kuvvet Müslümanlığımızdır. IŞİD, Boko Haram, El Kaide putperest miydi? Ya FETÖ? Ama onun da fikri yoktu. Onun da nefreti vardı. Bir adım öne geçti, bir de Mehdi oluverdi. Fikir olmayınca, Mehdi olunur. Lütfen aklınızdan geçirdiğiniz o çürümüş sözü etmeyiniz: Müslümanlık bu değil!

Çünkü siyasî fikirleri yanlış yerde arıyorsunuz. Çünkü “siyasî İslam” kendi içinde çelişen bir tamlamadır. İslam sizin siyasî emelleriniz için inmedi. İslam güzel ahlâk için indi. Vicdan için, adalet için indi. Siyasete karışmadı, siyasî mîras bırakmadı. Siyaseti insanlara bıraktı. Dört halifenin her birinin farklı yöntemlerle başa geçtiğini akletmez misiniz? Siyasî İslam diye bir şey olsaydı Asrısaadeti yaşayanlara nasıl seçim yapacakları bildirilmez miydi? Siyasî İslam diye bir şey olsaydı Hazreti Peygamber, kimin nasıl halife olacağını hiç olmazsa ima etmez miydi?

Bu hastalıklı düşünce sahipleri daha 80 öncesinde bize, “Komünistlerle niçin çatışıyorsunuz? Bırakın devleti yıksınlar, biz yenisini kuralım” diyorlardı. Kendilerini güçlü hissettiklerinde de “Biz, bu devletin temelinde taş üstünde taş bırakmayacağız” dediler. Her ikisine de, yıkmak kolaydır. Fakat enkazın altında hepimiz kalırız diye cevap verdik.

Fikriniz ya yoktu, ya temelsizdi. Ama nefretiniz kaviydi. Nefretiniz tekfire uzandı. Tekfir halkın üstüne mermi oldu, bomba oldu yağdı. Tekfir olmasa siz olmazdınız!

Yenikapı yeniden Türk Milleti olmak için bir fırsattır. Belki son fırsattır. Yoksa enkazın altında hepimiz kalırız. Küfrü, aşağılamayı, hakareti bırakın artık.

 

 

 

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Yenikapı’daki mitinge, iktidarla beraber, muhalefet partilerinden CHP ve MHP seçmeni, liderleriyle beraber katıldılar.

Görülmeye değer bir kalabalık, takdir edilecek bir gönül birlikteliği vardı. Vatan, Bayrak, Demokrasi ve Millet adına yüreklerimiz kabardı.

Gönül isterdi ki HDP de katılabilseydi. Fakat bu partinin, katılmamaktan daha memnun olduğu anlaşılmaktadır. Ancak öyle sanıyorum ki seçmenleri bu mitinge duyarsız kalmamışlardır.

İlk kez, parti liderleri sahneye çıktığında diğer parti seçmenlerince yuhalanmadı, aksine alkışlandılar. Parti liderleri birbirlerinin açığını değil, olumlu taraflarını dile getirerek takdir ettiler.

Sayın Başbakan muhalefet liderlerine ve seçmenine teşekkür etti. Sayın Kılıçtaroğlu, Meclis başkanına teşekkür etti. Sayın Bahçeli saygılı bir dil kullanarak birlik ve beraberliğin önemine, Milletin özverisine vurgu yaptı. Mitinge heyecan kattı.

Sayın Genel Kurmay Başkanımızın konuşması, çoktandır duymaya hasret kaldığımız askerimizin gerçek yürek sesini yansıttı. Bu yüzden, sık sık alkışlarla takdir edildi. Milletle şanlı ordumuz arasında olumlu köprü kurması bakımından fevkalade bir konuşmaydı.

Sayın Cumhurbaşkanımızın, bu rezil kalkışmada, şehit ve gazi olan kardeşlerimize gereken ilgiyi, samimiyeti ve muhabbeti göstermesi, Milletin fedakârlığını önemsemesi çok olumlu ve isabetli olmuştur.

Hoşgörü sınırını genişleterek, davalarından vazgeçmesi de topluma pozitif moral değer olarak yansımıştır. Muhalefet liderlerini mitinge davet etmesi, darbeye karşı dik duran basına teşekkür ederek, bu hizmetlerini unutmayacağını vurgulaması bir vefa örneğidir.

Bu Milletin fikirleri, yaşantısı farklı olsa da, birbiriyle her hangi bir sorunu yoktur. Ancak parti liderlerinin zaman zaman olumsuz tavırları, seçmeni de gerebilmektedir.

Bu musibet darbe girişimi, çoktandır unuttuğumuz hasletlerimizi hatırlamamıza vesile oldu. Ortak, vazgeçilmez değerlerimiz için nasıl fedakârlık yapabileceğimizi gördük.

Sokakta yürüyen insanların zaman zaman birbirine toslayarak gerildiği zamanımızda, bu insan selinin engin hoşgörüyle, muhabbetle, hiçbir olumsuzluk yaşamadan, birçok sıkıntıya katlanarak bir araya gelebilmesi, düşmanları kıskandıran takdire şayan bir hadisedir.

Öyle sanıyorum ki yaşadığımız şok üzüntünün ardından, bu sıralar bir nebze ferahladık. Halk, demokrasi mitinglerinde tatlı bir yorgunluğun hazzını yaşamakta.

Mevzubahis Vatan olunca, gerisi teferruat oluyor neticede. Bu Millet, maruz kaldığı sınavdan, gururla ve alnının akıyla çıkmasını bilmiştir. Üstelik de tüm dünyayı şaşırtarak.

Birbirimizle değil, hizmetle uğraşırsak, koyduğumuz hedeflere ulaşmamız daha çabuk olacaktır.

Sevgiyle kalın…