26.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 722

Ölüm Tacirleri

0

1983-2002 yılları arasında 5 dönem milletvekilliği, Sağlık Bakanlığı, Turizm Bakanlığı yapan, TBMM bünyesindeki pek çok komisyonda vazife üstlenen Bülent Akarcalı, aynı zamanda sıkı bir sigara aleyhtarıdır. Aleyhtarlığını lafta bırakmamış; bilgilerini, birikimlerini, inceleme ve araştırmalarının neticelerini belgeleriyle birlikte, Ölüm Tacirleri isimli kitapta insanlığın istifadesine sunmuştur.

Diplomalarını ölüm tacirlerinin menfaatlerine kiralayan milletlerarası hukukçularla dişe diş cansiperane mücadeleyi göze alabilmek, her kişinin değil, ancak er kişinin harcıdır. Bu sebeple Bülent Akarcalı’nın çalışmaları her türlü takdirin üstündedir.

Akarcalı’nın verdiği bilgilere göre sigara; sadece içenin bedenini mahvetmekle kalmıyor, ülkelerin ekonomisini kemiriyor, milletlerin refahından çalıyor. Sigara kartelleri, güçlü ve karizmatik şöhrete sahip tanınmış kişileri kendi menfaatlerinin savunucusu konumuna getirmek için özel yöntemler kullanarak milletlerarası ahlaksızlık rezaletine de bulaşıyorlar. Dahası var: PKK’nın en istikrarlı ve mühim gelir kaynağı sigaradır. Mehmetçiği şehit eden, polisimize, vatandaşlarımıza, sevdiklerimize ve sevenlerimize sıkılan, onları; ciğerimizi söker gibi aramızdan, bu dünyadan çekip alan her kurşunun içerisinde, PKK’nın sigara kaçakçılığından elde ettiği gelir vardır.

Sigara reklamlarına yasak uygulanmaması, kanun çıktıktan sonra da yasağın kaldırılması için yapılan özel ödemelerin miktarı dudak uçuklatıcı boyuttadır. Millî ve milletlerarası istatistiklerde yer alan rakamlar, aysbergin görünen kısmıdır. Bu özel ödemelerin ahlak kavramı üzerindeki yıkıcı tesirlerini önlemenin mümkün olmadığını söylemeye lüzum yok.

İstatistiklere göre dünyada toplam tütün üretimi 2000 yılında 6,7 milyar ton iken, 2012 yılında 7,5 milyar tona yükseliyor. Artış, yaklaşık % 12’dir. Peki, bu artıştan Türkiye’nin hissesine ne düşüyor? Hiçbir şey! Aksine, azalma var. 405.000 olan tütün üreticisi, 66.000’e düşüyor. Netice: Geçimini tütünden temin eden 100 ailenin % 84’ü, açlığa mahkûm ediliyor. 2016 yılına ait rakamların bilinmesi için kitabın yeni baskısının yapılması gerekecek.

Bir ucu içeni, diğer ucu hepimizi yakan sigara için, sigara üreticilerinin göze alamayacakları hiçbir fedakarlık yoktur. Hatta her türlü kanun dışı hareketlere tevessül edebilecekleri söylenebilir. Sigara kartelleri, satın aldıkları kişiler için göze aldıkları fedakârlıkların rakamlarını, bir şekilde ve ‘gelin siz de bize hizmet edip karşılığını alın’ dercesine kendileri dışarıya sızdırıyorlar.

‘Mafya’ olarak da bilinen yer altı dünyası bile ‘erkeklik’, ‘mertlik’, ‘harbîlik’ gibi düşüncelerle rezaletlerden kaçınırken, sigara kartellerinin pervasızlığının sebebi elbette yüksek kazançlardır. Üstelik bu kazançların vergileri de çeşitli boşluklardan faydalanılıp tam olarak ödenmiyor.

Meselenin acı yönleri de var. Bir taraftan sigara reklamı yasaklanırken, diğer taraftan yabancı sigara üreticileri, satın aldıkları gençlere araba tahsis edip arkadaşlarına bedava sigara dağıttırıp, yeni tiryakiler oluşturma yoluna gidiyorlar. Üstelik bu iş için yaptıkları masrafları da gider olarak yazıp, vergiden düşüyorlar. Sigara üretim tesislerini gezdirmek maksadıyla yapılan davetlerde rezaletin genişliğini ve derinliğini tahmin etmek zor değil.

Sigara aleyhtarlarının cansiperane çalışmalara rağmen neden netice alınamadığının sebepleri araştırıldığında tatmin edici bilgiye ulaşılamıyor. Olsa olsa insanlarımızın; ‘istenmeden verilen akıla, talep edilmeyen yardıma itibar etmeme zafiyeti’ gösterilebilir. Bu sosyolojik vakıanın erbabınca incelenmesinde fayda vardır.

13,6 X 21 santim ölçülerinde 382 sayfalık eseri ile Bülent Akarcalı, ülkemizde; sigara ile mücadele eden kişi ve kuruluşlar içerisinde müstesna bir konuma sahiptir. Başarılarının devamını diliyorum. Eser okundukça tiryakilerin sayısında mutlaka azalmalar olacaktır.

Sigara içmeyenler, sigara içmekte olan dostlarına kitabı hediye ederlerse hem dostlarına hem de insanlığa büyük hizmette bulunmuş olurlar. Kitapta, sigarayı bıraktıracak altın değerinde bilgiler var.

DESTEK YAYINLARI: Harbiye Mahallesi Maçka Caddesi Nu: 24 Narmanlı Apartmanı Kat: 5 Daire: 33 Nişantaşı, Şişli-İstanbul. Telefon: 0.212-252 22 42 Belgegeçer: 0.212-252 22 43 e-posta: info@destekyayinlari.com // www.destekyayinlari.com

BİR HÂTIRA: 1996 yılından bu yana, (yöneticilerin konuşturacak kimse bulamadıkları durumlarda) dernek ve vakıfların sohbet-konferans salonlarında ve hatta cami kürsüsünde konuşmalar yapmaktayım. Soru cevap faslında ve bâzen de ikili görüşmeler sırasında, sorular sorulur. Sigara aleyhinde konuştuğum toplantılarda soru soranların sayısındaki azalma dikkat çekicidir. İkili görüşme ise hiç olmamıştır. Konuyu çok iyi anlattığım için değil tabii ki… İçmeyenin bilgi açığı da sorusu da yoktur. İçen ise, ‘Bu adan benim sağlığımla neden bu kadar alakadar oluyor ki?’ diye düşünmüş olabilir… mi acaba?

ABD’de faaliyet gösteren bir sigara şirketinin, 1983 yılında dönemin tanınmış sinema yıldızı, Sylvester Stallone ile beş filmde sigara içerken görüntülendiği sahnelerin yer alması karşılığında 500.000 dolarlık anlaşma imzaladığını… biliyor muydunuz?

BÜLENT AKARCALI: 1943 yılında İzmir’de doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi birinci sınıfında iken burs kazanıp gittiği Brüksel Üniversitesi Ekonomi İlimleri Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı Üniversiteden Siyasî ve İktisadi Analiz mastır derecesi aldı. Öğrenci iken Brüksel’de borsa aracılık şirketinin yöneticisi olarak iş hayatına atıldı. Daha sonra Brüksel Üniversitesi’nin yeni kampüs inşaatının mali ve fizikî hesaplar uzmanı olarak çalıştı. Yedek subaylığı sırasında Silahlı Kuvvetler vakıflarının kuruluşunda, Ordu Yardımlaşma Kurumu’nda, Belçika’nın Ankara Büyükelçiliğin ekonomi müşavirliğinde üst düzey görevler üstlendi. Eskişehir’de Eti Bisküvileri’nin, İstanbul’da AXA Sigorta’nın genel müdürlüklerini yaptı. 1983 yılında Anavatan Partisi’nden İstanbul Milletvekili seçildi. Bu görevi 2002 yılına kadar 5 dönem devam etti. Sağlık ve Turizm ile Kültür Bakanı olarak hükümette bulundu. 1983-1985 ve 1991-1994 dönemlerinde Avrupa Konseyi Üyesi, 1984-1985 yıllarında Cezaevlerini İnceleme Komisyonu Kurucusu ve Üyesi, 1985-1987, 1997-2002 dönemlerinde ANAP Genel Başkan Yardımcısı, 1988-1991 ve 1997-1999 dönemlerinde Avrupa Parlamentosu Karma Parlamenterler Komisyonu Başkanı olarak görev yaptı. Dışişleri, Adalet, Anayasa, Millî Eğitim, Bosna-Hersek, Partilerarası Uzlaşma gibi komisyonlarda üyelikleri oldu. TBMM’de İnsan Hakları Komisyonunun Kurucusudur. Sivil Toplum kuruluşlarında Türk Demokrasi Vakfı Kurucu Başkanı, İstanbul Bilgi Üniversitesi, İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi, İstanbul Galatasaray Üniversitesi Kurucu ve Mütevelli Heyeti üyelikleri, TESEV Kurucu Üyesi, Avrupa Demokratik Birlik Üyesi gibi görevler üstlendi. ATAF Mütevelli Heyeti Üyesidir. 1988 yılında Belçika’nın Büyük Liyakat Şeref Madalyası ile taltif edilmiştir. Honduras Fahri Konsolosu ve Belçika Ekonomik Diplomasi Danışmanı olan Bülent Akarcalı evlidir, biri kız diğeri erkek iki evladı, bir de kız torunu vardır.

Mitten Târihe, Sözden Yazıya Dede Korkut Oğuznâmeleri:

2016 yılı, UNESCO tarafından ‘Dede Korkut Kitabı’nın Bulunuşunun 200. Yılı’ olarak değerlendirilmektedir. Azerbaycan Türklerinden Prof. Dr. Fuzûlî Bayat’ın kaleme aldığı, 12 X 19,6 santim ölçülerinde, 176 sayfalık kitap; Mart 2016’da bu vesile ile yayımlanmıştır.

Bilindiği gibi Dede Korkut kitabının ilim dünyasında iki nüshası vardır. Biri Almanya’nın Dresden Kütüphânesi’nde ‘Kitab-ı Dedem Korkud Âlâ Lisan-ı Taife-i Oğuzân’ adı ile kayıtlıdır. Diğeri ise Vatikan’dadır. ‘Hikâye-i Oğuznâme, Kazan Beğ ve Gayrı’ adı ile bilinmektedir.

Prof. Bayat’ın bu eseri, kültürel kodlarımızın asırlardır kesintisiz olarak devam ettiğini gösterdiği gibi sosyal bilimcilere de yeni ufuklar sunmaktadır. Türklüğün, târihin eski döneminde atılan temellerinin bugün modern bir toplumda, özellikle de kültürel ve ilmî sahada anlam bulabilmesi ancak bu gibi kitaplarla mümkündür. Bu açıdan bakıldığında Dede Korkut ve hikâyelerinde, her zaman Dede Korkut’un kişiliğini aşan ve anlatılanların ötesine geçen Türklüğün kadîm kodları mevcuttur. Fuzûlî Bayat, bu kitabında Türklüğün, bugünün dünyasında ve dolayısıyla bugünün değerlerinde nasıl bir öneme sâhip olduğunu Mekân-Zaman, Kaos-Kozmos gibi başlıklar eşliğinde duru bir anlatımla işlemektedir.

Milletimizi kendi değerlerine yabancılaştırmak isteyen beynelmilelci görüşleri etkisiz hâle getirmek için bu tür kitaplara ihtiyacımız var.

Kitabın gurur verici bir tarafı mutlaka belirtilmeli: Prof. Bayat, eserini İstanbul Türkçesiyle kaleme almıştır. Böylece ‘Bir millet – iki devlet’ özdeyişinin, kelimenin tam manasıyla hakîkat olduğunu bir defa daha ortaya koyuyor. Eser bu hâliyle; balon gibi şişirilerek dünya şöhreti hâline getirilen ‘Türkiyeli’ (!?) yazarın ensesine, ‘Türkçe budur’ diyerek Osmanlı tokadı indiriyor.

Ötüken Neşriyat: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

Türk Destanları:

İnsan topluluklarını ‘millet’ hâline getiren unsurlar hakkında birbirinden farklı iki ana görüş vardır: 1-Kültür birliğini esas alan görüşler, 2-Irk ve dil birliğini esas alan görüşler. Bu görüşlerin birincisi az, ikincisi ise çok eksiktir. Birinci görüşteki eksiklik, ‘kültür’ kavramının târifindeki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Sosyoloji ilmi ile meşgul olanlar da farklı millet tarifleri yapmışlardır. Gerçekte, her milletin teşekkülü için ayrı şartlar söz konusudur.

Bizleri alakadar eden, Türk milletini meydana getiren unsurlardır. Bu unsurları; dil, din, örf ve âdetler, müşterek bir geçmiş (yani tarih), gelecekte de bir arada yaşama irâdesi olarak tespit edebiliriz. Bu unsurların varlığı ve birliği, yine de insan topluluklarını ‘millet’ hâline getiremeyebilir. Bu unsurları benimseyen yeni ve çok mühim bir unsur olarak ‘aidiyet’ unsurunu hesaba dâhil etmemiz lâzımdır.

Bütün bu unsurların bir potada eritilip, birbirinden ayrılmaz hâle getirilip insan toplulukları tarafından benimsenmesinde destanların rolü çok büyüktür. Destan, insan topluluklarının hayatında derin izler bırakan hâdiselerin ve hâdiselerin içinde bulunan büyük kahramanların efsanevi hikâyelerini anlatan edebî eserlerdir.

Bizler, destanı seven ve destanları bol olan bir milletiz. Belli başlı destanlarımız; Yaratılış Destanı, Ap Er Tunga, Oğuz, Bozkurt, Ergenekon, Satuk Buğra Han, Türeyiş, Göç, Şu, Dede Korkut, Manas, Alıp Mamaş, Çora Batır, Edigey, Cengiz Han, Seyit Battal Gazi, Danişmend Gazi, Genç Osman, Köroğlu, Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale destanları olarak sıralanabilir.

Tarihi en eski milletlerden biri olan Türklerin destanları başlangıçta sözlü iken sonradan yazılı hâle getirilmiştir. Şiir ve nesir şeklinde olabilir. Hepsi de bizim ortak değerlerimizdir.

Hüseyin Adıgüzel, bu değerlerimizin 11 tânesini akıcı bir dille, ilköğretim seviyesindeki çocuklar için yeniden bir araya getirdi. Eser; millî değerlerimizi çocuklarımızın, torunlarımızın bilmesi, ecdadı ile gurur duyması ve geleceğini bu duygularla planlamasına yardımcı olmak maksadıyla hazırlanmış. 15,9 X 24 ölçülerinde 82 sayfalık resimli kitap hâlinde Nisan 2016’da kültür hayatımıza kazandırıldı.

Bilgeoğuz Yayınları: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

Kudatgu Bilig / Yusuf Has Hacib:

Günümüz Türkçesi ile adı, ‘Devlet Olma Bilgisi’ veya ‘Mutlu Olma Bilgisi’ şeklinde ifâde edilebilen Kutadgu Bilig; 11. yüzyılda Karahanlı Uygur Türklerinden Yusuf Has Hacib’in, Mesnevî tarzında yazıp Doğu Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han (diğer adı ile Ebû Ali Hasan bin Süleyman Arslan’a takdim ettiği Türkçe eserdir.

Kitap, 4 soyut kavram üzerine kurulmuştur: Kün Togdı (hükümdar, kanun, adâlet); Ay Toldı (Vezir, mutluluk, saadet); Odgurmış (bilge, vezirin oğlu, âkıbet, hayatın sonu); Ögdülmiş (Vezirin kardeşi, akıl, zekâ)

Kitap, baştan sona bu 4 sembolik şahsiyetin karşılıklı konuşma ve münâzaralarından oluşmaktadır. Eserde; Allah, Peygamber, Dört Halîfe ve Kara Buğra Hân methedilikten sonra; iyilik etmenin, bilgi ile aklın meziyet ve faydaları, devletin sıfatı; âdalet vasfı, hükümdârın vasıfları, vezirin, kumandanın, ulu hâcibin, kapıcıbaşının, elçilerin, kâtibin, hazinedârın, aşçıbaşının, içkicibaşının, hizmetkârların vasıfları, dünyanın kusurları, ahiretin kazanılması, beylere hizmet etmenin usûl ve nizâmı, hizmetkârlarla nasıl geçinileceği, avâm ile nasıl münâsebet kurulacağı, Ali evlâdı, âlimler, tabipler, efsûncular, rüya tâbircileri, müneccimler, şâirler, çiftçiler, satıcılar, hayvan yetiştirenler, zenâat erbâbı, fakirler ile münâsebet; evlilik, çocuk terbiyesi, hizmetçilere nasıl muâmele edileceği, ziyâfete gitme âdabı; ziyâfete dâvet usûlü; memleketi tanzim etme usûlü; doğruluğa karşı doğruluk, insanlığa karşı insanlık gösterilmesi, zamanın bozukluğu ve dostların cefâsı konuları işlenmiştir.

Eser, 6645 beyit, 85 bâbdan oluşmaktadır. Ayrıca ilaveler vardır. İlavelerde; 1- Gençliğine Acıması ve İhtiyarlığı, 2- Zamanın Bozukluğu ve Dostların Cefâsı, 3- Kitap Sâhibi Yusuf’un Kendisine Nâsîhat Etmesi… gibi bölümler bulunmaktadır.

Türk klasiklerinin taç eserlerinden biri olan Kutadgu Bilig, 2013 yılında 13,1 X 21 santim ölçülerinde 96 sayfa olarak Türkçe ve Almanca dillerinde yayınlandı.

Türk Dünyası Vakfı: Orta Mahalle, Şeyh Şemseddin Sokağı Nu: 10 Odunpazarı, Eskişehir. Telefon: 0.222-230 28 38 e-posta: tdv@turkdunyasivakfi.org.tr www. tdv@turkdunyasivakfi.org.tr

KISA KISA… KISA KISA…

1-Büyük İstanbul Tarihi: Kolektif Çalışma / İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Kültür A.Ş. Yayını. 2-DİVAN EDEBİYATINA YENİDEN BAKIŞ: Nuran Tezcan / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık 3-YENİ TÜRKİYE’NİN TOPLUM YAPISI: Derleyen İbrahim Kaya / İmge Kitabevi 4-BENDEN TÂRİHE HABERLER: Kadir Mısıroğlu / Sebil Yayınları 5-TÜRKÇENİN TADI VE ÂHENGİ / MEMLEKET YAZILARI – 9: Refik Hâlid Karay / İnkılâp Kitabevi

Derkenar:

Gebersin ‘Bay Bay’ Kelimesi:

Dünya dilleri arasında ‘Güle güle’ den daha güzel bir vedâ kelimesi yok. ‘Allah’a emânet olunuz’, ‘Sağlıkla kalınız’ ve benzerleri… ne kadar sıcak, ne kadar zarif, ne kadar mübârek ifâdelerdir. Şimdi bizim, batı karşısında teslim bayrağı çeken birtakım aşağılık, zilli kimseler uzak ruhlu geberesi ‘Baaay’ veya’ ‘Babaaay’ kelimeleriyle ağızlarını kapatıyorlar. Onlardan iğrendiğimi bilmelisiniz. Gebersin gitsin ‘babaaay’ kelimesi…

Yavuz Bülent Bâkiler

 

 

‘Millî İrade’dedir Çocuklarımızın Geleceği

0

Ortadoğu ve çeperindeki ülkelerden Batı’ya vâsıl olmak için denizlerde helâk olmayı bile göze alan mülteci dramının simgesi Aylan Bebek’ti evvel zaman içinde. Sonrasında Suriye’de dipsiz kuyu misillü bitimsiz iç savaşın remzi de Minik Ümran oldu.

Ak köpüklü atlar geçecek dörtnala Toynakları gözbebeğimde yangın Resmini çizin ve anlatın çocuklara Demir yumrukları var ayrılığın (S.P.)

Sınırlarımızda belâ devriyesi atan dışobur asimetrik paralel terör, geldi Gaziantep’te bir bumerang gibi bizi buldu. Bir düğüne düşen 55 kadar çığlığın 30’dan fazlası yasalara göre çocuk kabilinden. Üstelik canlı bombanın da çocuk olma şüphesi var. Ortak eğlenceler ortak cenazelere dönüştükçe haykırası geliyor insanın: Kahrolsun devran!

“Analardır adam eden adamı / Aydınlıklardır önümüzde gider

Sizi de bir ana doğurmadı mı? / Analara kıymayın efendiler!

Bulutlar adam öldürmesin.

Koşuyor altı yaşında bir oğlan / Uçurtması geçiyor ağaçlardan

Siz de böyle koşmuştunuz bir zaman; / Çocuklara kıymayın efendiler!

Bulutlar adam öldürmesin.” (N.H.)

Nerdeyse hüzün hokkasına döndük. Son birkaç yıldır yaşadıklarımız belki bir insanın 70 yıl boyunca görüp görebilecekleri kadar çok ve ağır. Hele hele son 1-1,5 aylık zaman zarfında şahit olduklarımız en son Kurtuluş Savaşı’nda yaşadıklarımızı hatırlatan cinsten. Afganistan-Pakistan ve Irak-Suriye tarzı terör tipine geçiş alâmetleri de hepimize hafazanallah dedirtiyor.

“Hüzün ki en çok yakışandır bize

Belki de en çok anladığımız

Biz ki sessiz ve yağız / Bir yazın yumağını çözerek

Ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze

Ovayı köpürte köpürte akan küheylan

Ve günleri hoyrat bir mahmuz

Ya da atlastan bir çarkıfelek / Gibi döndüre döndüre

Bir mapustan bir mapusa yollandığımız” (H.Y.)

Çare Millî İrade’dir. Kılavuz Erzurum Kongresi’dir. Parola; “Millî iradeyi hâkim kılmak temel esastır” olmalıdır. 29 Ağustos Pazartesi günü İzmit Sabancı Kültür Sitesi’nde gerçekleşecek olan Millî İrade Paneli o işaret fişeklerindendir. Hanefî-Maturidî aklının günümüzdeki temsilcilerinden Prof. Dr. Hasan Onat, İmamların Öcü kitabıyla Ergenekon-Balyoz günlerinde 15 Temmuz’un fotoğrafını çeken Yeniçağ Gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ ve hem yazar hem stratejist emekli tümgeneral Ahmet Yavuz millî meselelerimize çare arayacaklar.

Kocaeli’nin % 100 yerli ve % 100 millî teşekküllerinin ortak sesi olan Kocaeli Millî Kuruluşlar Birliği (KMKB) aynı dertten muzdarip herkesi davet eder. Bunca ölümlü ve hüzünlü hadiseden sonra böyle hayırlı organizasyonlar için duyuru da bizden olsun.

 

 

OHAL ve KHK Yetkileri Sınırsız Değildir

0

Ülkemizin bir olağanüstü hal içinde olduğu şüphesiz. Hukuki statü olarak OHAL şartlarının uygulanması da kaçınılmaz bir sonuç.

Hükümet OHAL kapsamında kendisine verilen Kanun  Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi ile bir dizi kararlar alıp uyguluyor.

Bu kararların bir kısmı özellikle FETÖ üyelerinin tespiti, yargılanması ve terör örgütüne medya ve finans desteği sağladığı kanaatine varılan unsurlarının etkisizleştirilmesine yönelik.

Bu kapsamda 80 binden fazla kamu görevlisi açığa alındı, 5 binden fazlası memuriyetten alındı. 19 bin kişi gözaltına alındı, 11 bini aşan kişi tutuklandı. Gazete ve TV’ler kapatıldı, yazarlar tutuklandı, iş adamları gözaltına alındı, şirketlere el konuldu. Özel okullar, dershaneler devlete devredildi. Şirketlere kayyumlar tayin edildi.

Bu kararların hepsinin haklı ve doğru olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat işin büyüklüğü ve hızlı tedbir alma zarureti sebebiyle OHAL yetkisi kullanılması ve KHK’ler ile tedbirler alınması anlayışla karşılanabilir.

Tabii ki, adil yargılama gereğini hatırlatarak, savunma hakkına riayet edilmesi şartı ve masumiyet karinesini unutmadan. Terör örgütüne kaynak aktaran şirketlerin yanında gözdağı vermek için alakasız şirketlere de kayyum atanmasının tehlikelerine işaret ederek.

*************************************************

Devletin Yeniden Yapılanması KHK’lerle Olmaz

Hükümetin KHK’ler ile aldığı bir kısım kararlar devletin temel kurumlarının yeniden yapılanmasına yönelik.

Devletin yeniden inşasını, kurumların yeniden yapılandırılmasını öngören düzenlemelerin OHAL kanunu ile yapılmasını anlayışla karşılamamız mümkün değil. Bu tür düzenlemeler aceleye getirilmeden, etraflıca tartışarak, muhakkak TBMM’de muhalefetle birlikte uzlaşarak yapılmalıdır.

Bu konuda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu haklı olarak “Bu, darbe girişimini fırsatçılık kabul edip parlamentoyu devre dışı bırakmak olur” diyor.

OHAL ülkenin normal hukuk kuralları ile alacağı tedbirlerin yetersiz kaldığı durumlar için öngörülmüş bir düzendir. Anayasa’daki ifadesiyle “temel hakların ve hürriyetlerin durdurulmasıdır.” Yani hak ve hürriyetlerin kaldırılması değil, belli ölçülerde ve sürelerde “bu hakların kullanılmasının durdurulmasıdır.”

Devletin yeniden yapılandırılması OHAL kapsamında düşünülemez.

  • KHK’ler ile devletin yeniden yapılandırılması öncelikle hukuki açıdan doğru değildir:

Anayasa Mahkemesinin (AYM) içtihatlarına göre, “OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler OHAL süresince geçerlidir. OHAL kalkınca yürürlükten kalkarlar.”

AYM’nin diğer önemli içtihadı ise “OHAL Kanun Hükmünde Kararnameleri ile yasalarda değişiklik yapılamaz.”

Şimdi bu içtihatlara aykırı KHK’ler çıkarılıyor. Bunlar için “anayasaya aykırılık davası açılması” mümkün değil. Fakat alınan kararların OHAL dönemi bittiğinde uygulanması halinde ciddi hukuki problemler çıkar.

  • KHK’ler ile devletin yeniden yapılandırılması siyasi açıdan da doğru değildir.

İktidar ile muhalefet arasında 15 Temmuz sonrası çok olumlu bir diyalog süreci başladı. Böyle bir ortamda “her şeyi ben bilirim” diye KHK’ler ile devleti yeniden yapılandırmak ne kadar doğru olur?

Bunun yerine kurumlardaki uzmanların görüşleri de alınarak, Meclis’te ortak aklı harekete geçirerek çıkarılacak kanunlarla yapmak daha doğru olmaz mı?

Böylece hem daha az hata işlenir ve hem de yapılan düzenlemelerin sorumluluğuna muhalefet de ortak edilmiş olur.

Nitekim bazı düzenlemelerde yapılan hatalar muhalefetin uyarıları da dikkate alınarak geri çekildi. Belediyelere kayyum atanması, Hakkâri ve Şırnak’ın il olmaktan çıkarılıp ilçe yapılması, Rektörlük seçimlerinin kaldırılması ve rektörlerin doğrudan Cumhurbaşkanınca atanması gibi düzenlemelerden vazgeçildi.

İyi de edildi.

**************************************************

Devletin Bütün Bilgileri Ele Geçirilmiş

FETÖ yapılanmasına dair bilgiler açıklandıkça devletimizin içine düşürüldüğü vahim ötesi durum açığa çıkıyor.

Devletin bütün stratejik kurumlarında, özellikle bilgiye erişim yetkisi olan birimlerde, sistemli bir kadrolaşma gerçekleşmiş.

Benim tüylerimi ürperten tespitlerden en önemlisini Hanefi Avcı dile getirdi. Devletin bütün arşivi, geçmişi ile birlikte bugüne dair bütün bilgileri FETÖ’cülerin elinde imiş. Hiçbir devlet görevlisi bu bilgilerin bütününü göremez ama FETÖ yöneticileri bu bilgilerin tamamına vakıf imiş.

FETÖ mensubu olduğu açığa çıkanlar görevlerinden alınmadan, kopyaladıkları mahrem bilgileri devletin arşivinden silmişler. Mesela PKK içine yerleştirilmiş ajanların listesi silindiği için devletimizin bu bilgi kaynakları ile bağı kopmuş.

Yaveri ifadesinde açıkladı: Genelkurmay Başkanının bütün konuşmaları kayıt altına alınmış.

Bugün devleti yönetenlerin de ifade ettiği bir başka gerçeği, FETÖ’nün ABD istihbaratının bir maşası olduğunu dikkate alalım.

Bu demektir ki, devletin savunmadan, enerjiye, dış politikadan eğitime, sağlıktan istihbarata, adaletten nüfus politikalarımıza, terörle mücadeleden dini teşekküllere kadar her türlü bilgisi ABD’nin eline geçmiş.

Bir devleti yönetmek veya dışarıdan manipüle etmek için en önemli silah bilgidir. Bizim devletimizin sahip olmadığı bize dair bilgilerin, ABD’nin (ve belki de başka devletlerin) elinde olması kadar vahim bir durum olamaz.

*************************************************

Devleti FETÖ’ye Teslim Eden “Devlet Adamları”

İçişleri Bakanı Efkan Ala‘nın 81 il emniyet müdüründen 74’ü, 7 bin istihbaratçıdan 6 bin 500’ünün Fethullahçı olduğuna ilişkin açıklaması içinde bulunduğumuz vahim durumun sadece bir parçası. General ve amirallerin yarısından fazlası, savaş pilotlarının yüzde 70’i, Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanının yaverlerinin, kuvvet komutanlarının emir subaylarının FETÖ’cü olması da büyük resmin bir parçası.

Bunun için tehlike geçmiş değil. Bu bilgilere sahip olan, bunca devşirilmiş ajanı olan yabancı devletler Türkiye’de iç karışıklık çıkartmaktan, ekonomimizi çökertmeye kadar birçok imkâna sahip demektir.

Demokratik bir ülkede işin bu noktaya gelmesine yardımcı olan veya en azından engelleyemeyenlerin hesap vermemesi söz konusu olabilir mi?

Hesap vermeyi bir yana bırakın, bu zat-ı muhteremlerde hala devlet adamı vasfı vehmedilmesini anlamakta güçlük çekiyorum.

***************************************************

Topyekün Saldırı

Elazığ’da, Van’da, Urfa’da alçakça saldırılarda 12 şehit, 251 yaralı, arkasından Cumartesi günü Gaziantep’te bir düğüne yapılan 51 vatandaşımızın ölümüne, 14’ü ağır 91 kişinin yaralanmasına yol açan canlı bomba saldırısı.

FETÖ darbe teşebbüsünün ardından kimisi PKK, kimisi IŞİD tarafından yapılan saldırılar. Merkezi bir planın parçaları izlenimi veren seri eylemler bunlar.

Özellikle;

saldırıların, Elazığ ve Gaziantep gibi, Güneydoğu’da olup da teröre yüz vermemiş illerimizde olması anlamlı.

FETÖ, PKK, IŞİD. Bu örgütlerin hepsinin üstünde bir üst akıl olduğunu, bu üst akılın da Amerika olduğunu hem iktidar ve hem de muhalefet partileri temsilcileri direkt veya dolaylı olarak ifade ediyorlar. Bu ifadelerin bilgiye mi, algıya mı dayalı olduğunu bilmiyoruz.

Ancak Türkiye’nin dış politikadaki eksen değişikliği ile terör saldırıları arasında bir bağ olduğu muhakkak. Ama hangisinin sebep, hangisinin sonuç olduğu tartışmalı.

*****************************************************

Cevabını Bulamadım

15 Temmuz Darbe Teşebbüsü sonrası askerin kışladan çıkamadığı, polisin en güçsüz kaldığı bir dönemdi. Bir ay kadar süreyle Türkiye’nin her yerinde devletin çağrısıyla ve büyük katılımlarla “demokrasi nöbetleri” yapıldı. Çok şükür herhangi bir olay olmadı.

  • Terör örgütleri neden bu toplantılara bir saldırıda bulunmadılar?
  • Terör karşısında bu kadar riskli bir ortamda iken devletimizi yönetenler bir ay boyunca milyonlarca insanı meydanlarda toplamaya nasıl cesaret edebildiler?

Bu sorulara henüz mantıklı bir cevap bulamadım

 

Uzun Bir Ayrılıktan Sonra

0

Macaristan’daki Turan Kurultayı ve İstanbul seyahatimden sonra ilkyazımı yazıyorum. Yani uzun bir aradan sonra yazıyorum.

Turan Kurultayı ile ilgili gördüklerim ve düşüncelerimi elbette kamuoyuna aktaracağım. Ancak, ülkemizde yaşananlardan bahsetmemek ve ülkenin gündemini ertelemek maalesef mümkün olamıyor.

Ayağımın tozuyla gördüğüm en ağır manzara Gaziantep faciası olmuştur. Başımız sağolsun! Bu ağır terör olayının toplumda çok ağır bir travmaya neden olacağı konusunda hiç tereddüdüm yok. Daha önce de bu tür terör saldırılarına uğradık. Ancak, bu sefer durum çok farklı! Neden? Çünkü, toplumda tam olmasa da ve inandırıcılığı tartışılır da olsa, birlik ve beraberlik ruhu sözlerinin yayılma gayreti gösterilen şöyle bir ortamda bu travma, ümitlerin kaybolmasına neden olabilecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarihinin en zor şartlarından ve dönemlerinden birini yaşamaktadır. Hatta belki de birincisini yaşamaktadır. Çünkü hep iddia ede geldiğimiz gibi SEVR artık tam olarak ve açıkça dayatılmıştır.

Bu zor şartları atlatmanın en önemli yollarından biri her şeye rağmen, topluma, insanımıza güven verebilmek ve gelecekten ümitlerini kaybetmemelerini sağlamaktır. Bunu sağlayacak olanlar ise, toplumun aydını, üniversiteler, ülkenin yöneticileri, siyaset kurumundaki örgütler ve dış destekli olmayan siyaset dışı Sivil Toplum Kuruluşlarıdır.

İnsanlar, şahsî hesap, menfaat duyguları, şahsî kaygılar ve sadece kendini koruma anlayışından hemen vazgeçmek zorundadırlar.

Toplumumuzun uzun zamandan beri yaşadığı GÜVEN BUNALIMI daha da artmadan gerekli önlemler almak zorundayız. Bunun en önemli göstergelerinden biri, şu aralar FETÖ ile ilişkisi olanların doğru tespit edilip mağduriyete neden olacak davranışlardan mutlaka kaçınmaktır. Yeni mağdurlar, yeni kırgın ve küskünler ordusu, tamiri zor yaraların açılmasına neden olacak ve güven bunalımı meselemizin daha açmaza girmesiyle sonuçlanacaktır.

Kolay mı, elbette zordur. Ama bunu, yani hak ve adaleti sağlamak zorundayız. Böyle zor zamanlarda adaleti sağlayıp haksızlıkları önlemezsek devlete, millete ve geleceğe güveni artık hamasetle sağlayamayız.

Bir diğer konu da, şu cemaat, tarikat gibi konularının da bir önce gündeme gelmesi gerektir. Yani, CIA destekli fettullah hareketi biterse, başka bir bilmem ne dış destekli bilmem ne hareketi ülkeyi kuşatır. Devletin bu gibi hareketlere taviz vermemesi gerektir. Bu tür hareketler, ülke, vatan, millet, din gibi kavramlara göre değil, kendi bağlılıkları ve değerleri ölçüsünde hareket ederler.

Üçüncü bir husus ise, FETÖ ile ilişki konusunda herhangi bir kurum, kuruluş ve kişi hakkında tereddüde düşmemeliyiz. Yani, bu harekete destek verenler arasında ayırım yapmak tarihî bir hata olacaktır. Desteği açık olanlar mutlaka bedelini ödemelidirler. Yüzbinlerce insan ile uğraşırken, desteği bütün kamuoyunca bilinen kişilerin bedel ödememelerinin izahı mümkün değildir.

Bakın, bu kaygılar, içi Türk Vatanı, Türk Milleti diye yanan bir insanın kaygılarıdır. Bu kaygılar kişisel kaygı da değildir. Çok büyük bir kesimin kaygılarıdır.

Çözüm zor değildir. Çözüm aramaya da gerek yoktur.

ÇÖZÜM: Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yaptıklarını yapmaktır.

 

 

Yabancı Dille Öğretim Problemimiz Prof. Dr. VAHİT TÜRK’ten Dikkate Değer Bir Tespit:

Bize bir şey olmaz’ veya ‘Bizden bir şey olmaz’ Diyenler sebebiyle zarardayız.

Bizim, ‘Bize bir şey de olur, bizden bir şey de olur.’ Diyen aydınlara ihtiyacımız var.

Oğuz Çetinoğlu: Genel kabul görmüş kanaate göre ‘millet’ hâline gelmiş insan topluluklarının millî değerlerinin zaafa uğramama ve bağımsızlıklarını kaybetmemesi, kültürlerini korumakla mümkün olabilmektedir. Dil, din ile birlikte; millî olan kültürün mühim bir unsurudur.

Dilimiz, 4 büyük tehlike ile karşı karşıyadır: 1-Yabancı dille öğretim, 2-Yabancı kelime istilası, 3-Hatalı kelime türetilmesi, bir başka ifade ile Türk dilbilgisi kaidelerine riayet edilmemesi, 4-İntermet dili.

Sizinle birinci sıradaki tehlike hakkında konuşmak isterim. Sorulara geçmeden önce mevzu ile alakalı umumî bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Vahit Türk: Türkler; yaşadıkları tarihî ve coğrafî şartlardan dolayı çok erken devirlerden itibaren pek çok kavimle ya aynı devlet çatısı altında iç içe veya sınırdaş devletlerin tebaası olarak uzun bir tarihi paylaşmışlardır. Bu birlikte yaşanan uzun tarihin sonucunda sınırları bugün bile tam olarak çizilemeyen bir karşılıklı etkileşme söz konusu olmuştur.

Sık sık yer değiştirip başka coğrafyaları yurt tutmayı veya belirli bir coğrafyaya bağlı olmamayı neredeyse alışkanlık durumuna getiren Türk halkları, çoğunlukla göç ettiği topraklardaki yerli halklar içerisinde eriyip yok olma sonucuyla karşılaşmıştır.

Çetinoğlu: Hangi sebeplerle?

Prof. Türk: Çeşitli sebepler sayılabilir. Bizce asıl sebep, halkın inanıp güvendiği ve toplumu etkileme ve yönlendirme gücüne sahip olan aydın kitlenin büyük çoğunluğunun, ya kendilerine aşırı bir güven duyması, yani ‘Bize bir şey olmaz’ duygusu veya uzun uzun tahlil edilme gereğine inandığımız bir aşağılık duygusuna, yani ‘Bizden bir şey olmaz’ duygusuna sahip olmalarıdır. ‘Bize bir şey olmaz’ da, ‘Bizden bir şey olmaz’ da, tarihte sıkça örneği görüleceği üzere, bizi hemen her zaman aynı sona götürmüştür. Çok az olan bir üçüncü gurup ise; ‘Bize bir şey de olur, bizden bir şey de olur’ diyen ve gerçek anlamda Türk milletini tahlil edebilmiş bir aydın kitledir. Özellikle sıkıntılı zamanlarda bu üçüncü gurubun devrede olduğu görülür.

Çetinoğlu: Türk aydınlarını bahsettiğiniz düşüncelere yönlendiren etkenler nelerdir?

Prof. Türk: Türk aydınındaki bu iki yönlü duygunun ne zaman hangi tarafa yöneldiği ile ilgili olarak da şu tespiti yapmak belki yol gösterici olabilecektir: Türk; bütün bilinen tarih boyunca devletiyle var olabilen, devletsiz olarak uzun süre yaşama güç ve iradesine sahip olamayan bir millettir.

Çetinoğlu: Bu cümleyi biraz açar mısınız?

Prof. Türk: Bu cümlenin ne anlama geldiğine dair tarihimizden ve Türk coğrafyasının hemen her yerinden pek çok örnek gösterebiliriz. Ancak bu durumun en açık ve bizi çok yakından ilgilendiren örneği Balkanlar’dır. Balkan Savaşları’na yani 100 yıl öncesine kadar, kuzeyden gelen Türkleri saymasak bile, en az 500 yıllık Türk yurdu olan Balkan coğrafyasında devleti ortadan kalkıp da bu kadar süre komşu olarak yaşadığı güçler hâkim duruma geçince Türk ahali, yabancı idaresinde yaşamak istememiş, kendisine ait gördüğü bayrağın altına sığınmış ve yurdunu terk etmiştir. Gerçi yaşama şartlarının bırakılmadığı da ayrı bir gerçektir. Bugün Balkanlar’da Türk nüfus yok hükmündedir ve 100 yıl gibi millet hayatı için çok kısa sayılabilecek bir sürede bu bölgede normal sayılamayacak bir nüfus farklılaşması yaşanmıştır.

Çetinoğlu: Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki durum nedir?

Prof. Türk: Selçuklu ve Osmanlı’nın güçlü olduğu dönemlerde görüldüğü üzere Türk aydını, devletinin gücü oranında kendini güçlü hissetmekte ve kendinden emin bir tavır sergilemektedir. Devletin gücünün aydınların zihnindeki bir karşılığı da millî değerleri koruma ve geliştirme görevinin siyasî otoriteye, yani devlete ait olarak düşünülmesi biçiminde olmuştur. Bu düşünceye sahip olan aydının birey olarak korumacılık duygusuna gerek kalmamakta ve konuyla ilgili bir sorumluluk da duyulmamaktadır.

Çetinoğlu: Bu düşünceyi de ‘zararlı’ buluyorsunuz…

Prof. Türk: Bu emniyet duygusu, devletin zayıflama ve çöküş dönemlerinde süratli bir biçimde aşağılık duygusuna evrilebilmektedir. Çünkü devletin sahiplenmesi ve üstesinden gelmesi gereken bir problemle yüz yüzedir ve kendisinin birey olarak yapabileceği çok şey olmadığını düşünmekte, uğraşmaya gerek görmemekte, çoğu zaman mevcut durumu kabullenip şartlara teslim olmakta ve sonunda maddî vatanı olan toprağını veya manevî vatanı olan dilini değersiz görüp terk etmektedir. Bu teslim olma hali bir müddet sonra alışkanlık haline gelmekte ve kendi başına ‘var olmak’ iyice zorlaşmakta, birilerine dayanma veya bağlanma gereği duyulmaktadır. Bağlanma, daha uygun bir tabirle tabi olma, doğal olarak güçlü olana veya şartlara göre güçlü görülene yönelmekte, yani bir nevi güce tapınma durumu oluşmaktadır. İzlenebilen Türk tarihinde kendi gücüyle, hiç kimseye dayanma gereği duymadan varlık iddiasında bulunan ve ortaya koyduklarıyla çağları aşıp bugüne ulaşan, bütün Türkler için kutup yıldızı niteliğinde ve milletin varlığını devam ettirmesinde büyük işlevleri olan büyük aydınlar olduğu gibi, şartlara göre davranmayı alışkanlık haline getirmiş pek çok insan örneği göstermek de mümkündür.

Türk aydınlarının veya daha genel bir ifadeyle Türklerin yabancı dillerle ilişkisini de bu anlatılanlar çerçevesinde değerlendirmenin uygun olacağı düşüncesindeyim.

Çetinoğlu: Bu ilişki incelendiğinde karşımıza çıkan manzara nedir?

Prof. Türk: Çok kaba hatlarıyla karşımıza çıkan manzara şöyledir: Birinci Köktürk çağından kalan tek yazıtımız Soğdakçadır. Türklüğün yüz aklarından biri diyebileceğimiz İkinci Köktürk çağına ait yazıtlardaki Bilge Kağan’ın ağzından yazılan şu cümleler, konumuzla ilgili fikir vermeleri bakımından önemlidir: ‘Türk begler Türk atın ıtı. Tabgaçkı begler Tabgaç atın tutupan Tabgaç kaganka körmiş’ (Türk beyleri Türkçe olan adlarını bıraktılar. Çin’deki Türk beyleri Çin adları alarak Çin kağanına bağlandılar).

Uygurlar çağında karşılaştığımız alfabe bolluğu ise meselenin bir başka boyutunu karşımıza getirir. Bu da aydın tavrını tespit bakımından önemlidir. Bilindiği üzere Uygurlar çağındaki alfabe değişikliklerinin temel sebebi; din değişiklikleridir. Din değişikliğinin alfabe değişikliğini de beraber getirmesi, Türk aydınının inanma biçimini ve inandığına tam teslim olma halini gösterir.

Yusuf Has Hacip’in Türkçe ile ilgili tutumunu eserinin özellikle başlangıç bölümü açıkça gösterir. Yazar, bu bölümde hemen bütünüyle Türkçe kelimelerle İslam diniyle ilgili bir metin kurmuş ve tabiri caizse adeta bir kurucu gibi davranarak ‘din dili’nin temelini atmaya çalışmış, ancak izinden gidilmediği için Kutadgu Bilig, pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda da tek örnek olarak karşımızda durmaktadır.

Çetinoğlu: Kutadgu Bilig’in diğer Türk topluluklarına yansıması nasıl oldu?

Prof. Türk: 11. yüzyıl Türk tarihi açısından özellik arz eden bir zamandır. Doğuda Karahanlı, güneye doğru Gazneli, batıda ise Selçuklu olmak üzere üç büyük Türk devleti aynı asırda yaşamaktadır. Bu coğrafyalarda kültür tarihimiz açısından şu tespitleri yapabiliriz: Kutadgu Bilig bütün Türklerin sahiplendiği ve övündüğü bir eserdir ve Karahanlı coğrafyasında yazılmıştır. Gazneli sarayında sultanın teşvikiyle Farsların ve Farsçanın övünç kaynağı Şehname yazılmıştır, Selçuklu coğrafyasında ise medreselerde eğitim Arapça yapılmaktadır. Ancak Farsların övünç kaynağı nasıl ki bir Türk kağanının teşvikiyle Türk başşehrinde yazılmışsa bütün Türklerin övüncü olan Divanü Lügati’t-Türk de Bağdat’ta, Abbasilerin başkentinde yazılmıştır. Ancak bu eserin yazılması ile ilgili olarak herhangi bir kişinin teşvik veya yardımına dair bilgimiz yoktur. Eser, Kaşgarlı’nın kendi şuuruyla vücut bulmuştur. Coğrafyada böyle bir karışık durum söz konusu olmamakla birlikte Araplar ve Farslar uzun yüzyıllar Türk korumasında yaşadıkları halde bu milletlere mensup aydınlar çok nadir Türkçe eser yazmışlardır ki bunlar da günlük yarar amacı güden bir kısım gramer kitapları ve sözlüklerdir. Şahsî veya sosyal zevk için yazılmış edebî eserler bildiğimiz kadarıyla söz konusu değildir. Ancak hâkim millet olmalarına rağmen Türk aydınları bu dillerle binlerce eser yazmışlardır. Bu durum da Türk aydınının konuyla ilgili düşünce tarzını göstermek bakımından önemlidir.

Çetinoğlu: Bu durumdan rahatsız olan aydınlar da çıkmış…

Prof. Türk: Arapça ve Farsça ile Türk aydınının ilişkisi, aynı din ve medeniyet dairesine dâhil olmaktan kaynaklanmış, ancak aydınların bu dillere aşırı düşkünlükleri kötü sonuçlar doğurmuş, Nevâyî ve benzeri bazı aydınlar bu durumdan rahatsızlıklarını dile getirip aydınları uyarma gereği duymuşlardır.

Çetinoğlu: Anadolu’da Türkçenin ön plana çıkarıldığını görüyoruz…

Prof. Türk: Anadolu’da oluşan ve Oğuz Türkçesine dayalı yazı dili, esas olarak Türkçeden başka dil bilmeyen Anadolu beylerinin teşvik ve destekleri sonucunda gelişmiş ve 13. yüzyıldan bugüne kesintisiz devam eden bir yazı dili olmuştur.

Çetinoğlu: Yabancı dille öğretim meselesine gelebilir miyiz? Yabancı dille öğretim yapan okullar ilk defa ne zaman açıldı?

Prof. Türk: Osmanlı’nın çöküş döneminde devlet eliyle kurulan birkaç yükseköğretim kurumunda Arapça ve Farsçanın dışında yabancı dillerle (özellikle Fransızca ile) öğretim yapılmaya başlanmış ve bu durum; kutsalın yani Kur’an-ı Kerim’in dilinin hayatın bir alanından uzaklaştırılması, yeni yönelinen medeniyet dairesinin temsilcisi kabul edilen bir dile, eğitimimdeki hâkim dil olan Arapça karşısında imtiyaz tanınması anlamına gelmektedir. Bu durumu, kabullenmek çok acı ve zor olsa da, mağlup olmuş bir medeniyetin mensuplarının galip medeniyete yönelmeleri olarak değerlendirmek de mümkündür.

Osmanlının son döneminde asıl büyük tehlike, yabancı dillerle eğitim ve öğretim yapan yabancıların kurduğu okullardan kaynaklanmıştır.

Çetinoğlu: Nasıl bir tehlike?

Prof. Türk: Müslüman olmayan azınlıkların yoğun ilgi gösterdiği bu okullar yalnızca öğretim yapmamış, tam anlamıyla eğitim de yapmışlar ve azınlıklardaki millî bilinci geliştirip birtakım hedeflere, daha doğrusu bağımsızlık hedefine yönlendirmişler ve bu okullar Osmanlı’nın parçalanıp dağılmasında büyük rol oynamışlardır. Lozan’daki tartışma konularından birini teşkil eden bu okulların birkaçı hariç, büyük çoğunluğu, devletin yeni yöneticileri tarafından kapatılmıştır.

Cumhuriyet’in temel dayanaklarından birini oluşturan Türkleşmenin ana kaynağı dil olarak görülmüş ve kurucu kadro; bir yandan Türkçenin eğitim ve öğretim dili olarak tam hâkim olmasını sağlamaya çalışırken, diğer yandan da Osmanlının son dönemlerinde başlayan ve epeyce mesafe alınan yazı dilinin sadeleştirilmesi için tedbirler almışlar ve bunu da büyük oranda başarmışlardır.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşmasının ülkedeki bazı azınlık okullarıyla ilgili şu bölümü dikkat çekicidir:

‘… Nitekim bundan üç hafta önce, İstanbul Vilâyeti makamları, Müttefik eğitim kurumlarına (okullarına) gönderdikleri bir genelgede, Türk dili, Türk tarihi ve Türkiye coğrafyası okutmak üzere, üç Türk öğretmen kullanmalarını buyurmuşlardır. Bu buyuru, özellikle can sıkıcı bir niteliktedir; -çünkü bu kurumlar; öğrencilerine Türk dilini öğretmekten bir an geri kalmamışlardır- bu da kaldı ki, doğaldır; fakat onları, kamu makamlarınca atanmış öğretmenler kullanmaya zorlamakla; bu öğretmenlere verilecek ücreti saptamakla; bu kurumlar öğretimlerini Türkçe yapmak mecburiyetinde bırakmakla, okulların işleyişine çok ciddi engeller çıkartılmış olduğu da gerçektir.’

İngiliz temsilci M. Ryan’ın bu konuşmasına İsmet Paşa; ‘Yabancı kurumların varlığını kabul etmekle, Türkiye’nin Müttefik Devletlere çok büyük bir ödünde (tavizde) bulunulmakta olduğunu belirtti. Türkiye, milletlerarası bir sözleşmeye bu konuda bir hüküm konulmasını karşılığı ne olursa olsun- kabul edemez.’ diye tepki göstermiştir.(*)

Burada tartışılan mesele her ne kadar ülke içerisindeki yabancı okullarıyla ilgiliyse de iki tarafın da konuyla ilgili tutumunu göstermesi bakımından son derece önemlidir.

Çetinoğlu: Başlangıçtaki bu hassasiyettin devam etmediği biliniyor. Sebebi sizce ne olabilir?

Prof. Türk: Kuruluş ve yapılanma döneminde Devlet, dil konusunda oldukça hassas davranmış, ancak aydınların ve devlet yöneticilerinin millî heyecanı, zaman içerisinde bütün amaçlara ulaşılmışçasına başka alanlara evirilmeye başlamış ve yeni devletin birtakım iddialarla kurduğu bazı okullardan başlayarak öğretim dili değişikliğine gidilmiştir. Özellikle bu okullardan başlanılması adeta birtakım güçlerin kurucu iradeyle hesaplaşması gibidir.

Öğretim dilinin yabancılaştırılması orta ve yükseköğretim kurumlarında gittikçe yaygınlaştırılmıştır. 1950’li yıllarda orta öğretimde başlayan yabancı dille öğretim, 1960’lı yıllarda yükseköğretime de sıçramıştır.

Çetinoğlu: Nasıl bir zihniyet söz konusu olabilir?

Prof. Türk: Hâkim basın yayın organları ile ülkenin kültür hayatını yönlendirenlerin büyük çoğunluğu sürekli olarak yabancı dille öğretimin kaliteli öğretim olduğu propagandasını yaptı. Milyonlarca öğrenci içerisinden seçilen en zeki öğrencilerin gittiği yabancı dille öğrenim yapan bu okulların başarısının temelinde, yabancı dille öğretim mi, yoksa bu seçkin öğrencilerin zekâsının mı etkili olduğu, ayrıca bu öğrencilerin ana dilleriyle öğrenim görmeleri durumunda daha başarılı olup olamayacakları hiç tartışma konusu yapılmadı. Hâlbuki bir veya daha fazla yabancı dili çok rahat öğrenebilecek seviyede olan ve de hem ülkenin, hem de kendilerinin ihtiyaçları için öğrenmeleri gereken bu öğrencilere alan derslerini yabancı dille okutmak gibi bir garabet devlet tarafından dayatıldı ve esasen kanunlar ve Anayasa karşısında suç işlendi.

Çetinoğlu: Nasıl bir fayda umulmuş olabilir?

Prof. Türk: Bu uygulamada eğer kasıt yoksa amaç ile araç birbirine karışmıştır. Yabancı dil bilme, insanların dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan birikimlere, şahıs veya toplum için yararlanmak üzere ulaşma aracıdır. Ancak Türkiye deki eğitimin asıl amacı, yabancı dili öğrenmek haline getirilmiş ve belirtildiği üzere araç, amacın yerine çıkartılmış ve asıl amaç dikkate alınmaz olduktan başka seçkin zeki öğrencilerin zekâları köreltilmiştir.

Çetinoğlu: Bu fâhiş yanlışlık nasıl açıklanabilir?

Prof. Türk: Yüksek Öğretim Kurumu’nun yabancı dil konusundaki tutumunu anlatacak bir tabir, henüz Türkçenin söz dağarcığında yoktur. Aslında yabancı dil denildiğinde çoğulluk söz konusu edilmektedir, ancak Türkiye’de yaşayan hemen herkes, bilhassa aydınlar ve YÖK yabancı dil denildiğinde İngilizceyi anlamakta ve diğer dillere hiç ihtiyaç olmadığı veya olmayacağı gibi bir anlayış yerleştirilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye’nin, gerek devlet olsun gerekse vakıf olsun, yükseköğretim kurumlarının hemen hepsi İngilizce eğitim yapmayı büyük bir amaç olarak önlerine koymuş ve ilk fırsatta da bu amaçlarını gerçekleştirmişler, bunu yapamayanlar ise büyük bir eziklik duygusu içerisinde ikinci sınıflığı kabullenmişler, adeta Allah’ın bunu kendilerine de nasip etmesi için dua eder duruma gelmişlerdir. Yabancı dille daha doğrusu İngilizce ile eğitime karşı çıkanlar ise, başta çağdaşlık ve ilericilik olmak üzere bütün zamane kutsallarının(!) karşıtı olarak görülmekte ve gösterilmektedirler.

Bilindiği üzere bazı vakıf üniversiteleri ideolojik veya muhafazakâr gruplara aittir. Hemen hiçbir konuda bir araya gelemeyen bu grupların buluşma noktasının İngilizce ile eğitim yapmak olması, dikkat çekici ve üzerinde düşünülmesi gereken bir başka husustur. Bu üniversitelerin reklamlarının en başta gelen unsurunun Türkçe dışında hangi dille eğitim yaptıkları olması ve bunun da rağbet görmesi, konuya toplumun bakışını göstermek bakımından ayrıca dikkate değer bir durumdur.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Meselenin vahametini bütün açıklığıyla ortaya koymuş oldunuz. Sonrası sorumlulara ait…

(*)Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeler: Çeviren Seha Meray, İstanbul 2001, Yapı Kredi Yayınları 3. Baskı, C: 6, s: 46, 47.

Prof. Dr. VÂHİT TÜRK: 12.06.1960 tarihinde Sivas ili Gürün ilçesi Sarıca köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. 1978 yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine girdi. Aynı fakülteden 1983 yılında Prof. Dr. Zeynep Korkmaz danışmanlığında hazırladığı ‘Hüseyin Nihal Atsız’ın Ruh Adam Romanında Dil ve Üslup’ adlı tezini vererek mezun oldu. 1987 yılında Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun yönetiminde hazırladığı ‘Hatiboğlu Bahrü’l-Hakayık – Transkripsiyon’ adlı teziyle yüksek lisansını, 1990 yılında Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Tuncer Gülensoy yönetiminde hazırladığı ‘Ali Şir Neva’i Mecalisü’n-Nefais İnceleme-Metin-Dizin’ adlı teziyle doktorasını tamamladı. Fırat Üniversitesi, Trakya Üniversitesi (Bu üniversitede yedi yıl Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu’nun asistanlığını yaptı), Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi (Kazakistan),

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi, Sakarya üniversitesi’nde değişik akademik kadrolarda görev yaptı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, Gaziantep Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı gibi idarecilik görevleri de yapmıştır. Prof. Dr. Vahit TÜRK 2012 yılından beri İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya devam etmektedir. Prof. Dr. Vahit Türk alanıyla ilgili çeşitli dergilerde makaleler yayınlamanın ve pek çok toplantıda bildiriler sunmanın yanında ülke meseleleriyle ilgili konularda güncel yazılar da yazmıştır, ayrıca Bahrü’l-Hakayık, Türklük Bilgisine Giriş (aktarma), Nazmü’l-Cevahir, Eski Anadolu Türkçesi Dersleri (ortak yayın), Türkçe Yazılar, Esrar-ı Hikmet, Hayretü’l-Ebrar (ortak yayın), Vakfiye, Mahbubu’l-Kulub adlı kitapları da hazırlayıp yayınlamıştır. Yazarın Besim Atalay adlı biyografi çalışmasıyla, 1929-33 yılları arasında Kazakistan’da yaşanan ve 3 milyon civarında insanın ölümüne sebep olan açlık felaketini konu alan Kızıl Kıtlık adlı çalışması baskıdadır.

 

 

 

Millet Olmayı Keşfedebilmek

0

 

Son yıllarda kaybedilenleri kazanabilmek, milli menfaatlerde birleşebilmek ve uzlaşmak için bir 15 Temmuz mu yaşanmalı idi? 15 Temmuz darbe ve işgal teşebbüsü TSK’nın muharebe gücünü ve dolayısıyla Türkiye’nin askeri ve siyasi etkinliğini zayıflatarak Ortadoğu’da ülkemizi uysallaştırmak, devredışı bırakmak amacıyla yaptırılmıştır. Bu iş üç beş meczubun işi de değildir.

Aslında 15 Temmuz; Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi davaların, kumpasların bir başka boyutu ve devamıdır. Önce iktidar kandırılarak FETÖ işbirliği ile uluslararası güçlerce engel görülen askeri ve sivil personel ve aydınlara tuzak kurulmuştur. Yüzlerce suçsuz vatansevere işkence çektirilmiştir. Aslında kurulan tuzak Türkiye’ye kurulmuştur.

15 Temmuz 2016’da ise; bu defa sonucu başarısızlığa kurgulanan işgal hareketi ile TSK’da FETÖ’cüler tırpanlanarak tasfiye edilme ortamı yaratılmıştır. Bu defa yanlış yapanlar iktidar karşıtlığını ve Erdoğan düşmanlığını kullanarak toplumu dolduruşa getirmeye çalışmışlardır. Her iki hareket de TSK’yı zayıflatmaya dönüktür.

15 Temmuz’da tankların önüne geçen, ölümü göze alan şehitlerimiz ve gazilerimiz Türk Milletinin asil, fedakâr ve şerefli evlatlarıdır. Türkler tarih boyunca onlar olduğu için ayakta kalabildi. Kurşunlara meydan okuyan, tanklara direnen bu aziz varlıklar öncelikle Türk Milletinin birlik ve bütünlüğü, demokratik parlamenter sistem, milli bağımsızlık ve geleceğimiz için, bayrak ve vatan uğruna büyük fedakârlıklar yaptılar. Ülkeyi sömürgeleştirmek için demokratikleşme örtüsünü kullananlar için değil… Şehitlerimizi ortalama Türk vatandaşı kabul ederek seçkinlerden olmadıklarını ileri sürmeye de gerek yoktur.

15 Temmuz’da Türk Milleti bir bütün olarak hedef alınmıştır. Gaflet içinde olanlar ve yanılanlar yıllardır yabani otların üstüne gübre ekmişlerdir. Türk Milleti çeşitli saldırı ve uyuşturma gayretlerine rağmen, millet oluşumuzun tescilini yapmış ve milli kimliği keşfetmiştir. Eğer aksi olsaydı; büyük çoğunluk mensubu olduğu mezhep ve etnisite taassubu için ortaya dökülür ve hızla iç savaş ortamına sürüklenirdik. Millet olunmadan, milliyetçilik şuuru gelişmeden darbelere, işgallere, etnik tuzak ve dış müdahalelere karşı direnemezsiniz. Hatta direnmeyi bile düşünecek ortamı bulamazsınız. Evlerden sarkan bayraklar Türk’ün bayrağı değil; işgalcilerin bayrağı olurdu. Aynen İzmir ve İstanbul’un işgal dönemlerinde azınlıkların astığı gibi…

15 Temmuz aksi garip zorlamalara rağmen millet olmanın, etnik ve mezhep taassubunu aşmanın zaferidir. Bu zafer bize evlerde ve işyerlerinde genelde unutulan bayrağımızı da, millet olduğumuzu da keşfettirdi. Farklılıklar yaratma ve onları kutsallaştırma tuzağını da aştı. Duvarların sesi olarak her yerde karşımıza çıkan afişin anlamı budur : “Biz milletiz; Türkiye’yi teröre, darbeye yedirmeyiz” Millet ve milliyetçiliği redderek emperyal amaçlara alan açan ve hizmet eden siyasi ümmetçi söylemlere kapılmayalım. Türk Milletinin tarih boyu mensubu olduğu ümmete yaptığı hizmetlerden ders çıkaralım.

Bir vakfın “Ümmet milli idarenin yanında…” bez afişi ütopik bir zorlamadır. Bugünkü ümmet manzarası ile terstir. Ümmet öyle uyuşturulmuş; nabzı Washington, Brüksel ve benzeri yerlerde atar hale getirilmiştir ki, Osmanlı sonrasında zor durumdaki bir İslam ülkesinde milli irade ve milli bağımsızlık ile ilgilenecek ne gücü, ne de tepkisi kalmıştır. Yabancı istihbarat örgütleri için Müslümanlar malzeme olmuştur. Maalesef Türkiye’nin çökmesini bekleyen o kadar fazla ümmetdaşımız var ki… Üç dinli Müslüman FETÖ de saptırsalar da ümmete mensubum diyor; emperyalizmin askerliğine soyunuyor. İslamcı Kürtçü fraksiyon ümmetin dışında mı? Geleneksel İslam’ı reddetse de yüz karası İŞİD örgütü de Müslümanım diyor. Türkiye ile İran’ın menfaatleri bazı alanlarda çatışmıyor mu? Ümmet ben yokum diye bağırıyor; biz ise onun hayaleti ile var olacağımızı zannediyoruz. Malum cemaatin Abant toplantıları kararları ümmet olduğumuzu mu kanıtlıyor? 15 Temmuz’da Ankara’da TBMM’ni, Polis Özel Harekât

Merkezi’ni, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı ve vatandaşını bombalayan pilotlar ve onlara emir verenler Hristiyan mı?

Türkiye’yi Türkiye yapan ve milli birlik ve bütünleşmenin çimentosu olan milli kimlik eğer etnik çağrışım yapmış olsaydı, 15 Temmuz’da millet olmanın faziletlerini ve hassasiyetlerini sergileyemezdik. Çözümün temeli önce milli seviyede aidiyet şuurunu hissedebilmekte ve gereğini yapabilmektedir. Milletleşemeyen kalabalıklardan meydana gelen ümmet, ümmet bile olamaz.

 

 

Adalet mi var!

0

Bir dilim ekmeğe muhtaç olan var,

Denge hepten bozuk, göz var izan var.

Şu dünyanın elbet ötesi de var,

İnsanlık yerlerde, adalet mi var!

*

Eşitlik diyorlar, hani nerde var?

Demokrasi bitmiş, kullananlar var!

Dilde Allah Allah, işte riya var,

Haksızlık diz boyu, adalet mi var!

*

Bu ülkede ne çok ,ne çok hain var,

Kimi dinsiz, kimi sözde dinli var.

Ülkeyi soyarken, paslaşan bunlar,

Haysiyet yok olmuş, adalet mi var!

*

Hainle bir olup, yatıp kalkan var,

Mitinglerde onca caka satan var.

Suçsuz insanları muhbirliyorlar,

Ülkem rezil oldu, adalet mi var!

*

Türk’ün devletine göz dikti bunlar ,

Haine taptılar, tapanlar çok var,

Amiri, memuru,bakanı da var,

Yetim hakkı yendi, adalet mi var!

*

Ülkemde ihanet, göz  yaşı, kin var,

Aldatıldık diyen, yüzsüzler de var.

Türk’e Atatürk’e sövenler çok var.

Yüzsüzler yüzünden, adalet mi var!

 

 

Yunus’ta Varlık Felsefesi (3)

0

Böylece Yunus, kâinatı ve kendini tanımada insanın bir vahid-i kıyasî yani bir ölçek, bir mizan olduğunu anlar. Damla denizden haber verir misali, kendinden kendine yol bulur:

“Beni bende demen, bende değilim

Bir ben vardır bende, benden içerü

Süleyman kuş dilin bilir dediler

Süleyman var, Süleymandan içerü.”

(Vehbi Vakkasoğlu, Yunus Emre, İstanbul-1983, s.320)

“Küntü kenzen mahfiyyen…/ Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim ve bilinmek için halkı yarattım, diye meşhur bir kudsî hadis vardır. Bu hadîsin delâletine göre muhabbet, ibtida / önce Hakk’dan zuhur eylemiş ve bütün kâinatın îcadına sebep olmuştur.” (Mevlana Celalüddin-Rumî, Mesnevî, Terceme ve Şerheden: Tahirü’l-Mevlevî, (İkinci Baskı), İstanbul-(Tarihsiz), Cilt:1, s.62)

Bunun içindir ki, her sanatkâr, sanatını göstermek ister. Ressam, resim yapar, müzisyen beste, şâir şiir yazar. Ta ki, kabiliyetleri bilinsin, anlaşılsın. Çünkü her güzel, güzelliğini bilir. Başkalarının da bilmesini ister. Yaptıklarına hem kendi, hem de başkalarının gözüyle bakmayı arzular..Bunun için galeriler açılır, sergi ve fuarlar kurulur..

Bu fıtrî, önüne geçilmez bir duygudur. Bu his, yaratılışında vardır insanın. İşteYaratıcı da hiç ihtiyacı olmadığı halde, bu kâinatı, iç içe daireler hâlinde yani âlem içinde âlem şeklinde ortaya koymuş ve ‘Kâinat Kitabı’ içinde, onun küçük bir nüshası olan ‘İnsan Kitabı’nı da yaratmıştır. Fakat işin en dikkate değer yanı, İnsan Kitabı; Kâinat Kitabı’nı okuyabilecek değer ve kıymettedir. Aslında, Allahın asıl muhatabı, gerçek kâmil insan olan Hz. Muhammed’dir. Nitekim Yunus bu hakikati:

“Hak yarattı âlemi, aşkına Muhammedin

Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammedin”

(Vehbi Vakkasoğlu, Yunus Emre, İstanbul-1983, s.321) beytiyle dile getirmiştir.

Mevlid yazarı Süleyman Çelebî merhum da:

“Bile yazdım adın ile adımı.” mısraında Hz. Peygamber’in Allah katındaki şerefli yerini çok güzel belirtir.

Biz insanlara gelince, bizler de, Hz. Muhammed’in yüzü suyu hürmetine yaratıldık. Nasıl ki, çok kıymetli bir misafirimiz gelince ona ziyafet verir, onun şerefi için de konu komşuyu çağırırız..

Öyle de şu dünyaya konuk edilen ve onun için döşenen yeryüzü sofrasında Hz. Peygamber’e eşlik etmek, onun şerefini yüceltmek ve Allah indindeki değerini göstermek için Allah bizleri de yaratmıştır. Ve bir göz hatırı için çok gözler sevilir mantığınca Yunus:

“Yaratılmışı hoş gördük

Yaratandan ötürü.”

(A.g.e. s.50) diyerek mahlûkata bakış açısını dile getirmiş ve her zaman sahibinin hatırını kollamış ve gözetmiştir.

“Bu dünya bir gelindir yeşil kızıl donanmış

Kişi yeni geline bakubanı doyamaz.”

(Konur Ertop, Yunus’a Farklı Yaklaşımlar, Varlık, Temmuz 1991, Sayı:1006, s.2) beytinde Yunus, dünyanın, Allah’ın isimlerine bakan cihetini nazara verir.

 

 

0

İsyanın kapısı, hiçliğin girizgâhı, varlığın başlangıcı ve imanın anahtarı. Her şey LÂ ile başlar. İnsanı insan yapan tüm değerler bu olumsuzluk edatında gizlidir.

Köleliğe ve insanı insana kul yapan tüm sistemlere isyan, hiçliğin başlangıcına niyet, kulluğa atılan ilk adım, Kelime-i Tevhid’in ilk hecesi.

İman için ilk şart inkârdır, isyandır. Özgürlük için kırılan zincirlerin tınısı gizlidir içinde. İnsanlığa vurulan prangaların söküldüğü andır gönüllerde. Ve en önemlisi Akıl için bir kanat çırpışıdır gökyüzüne.

İnsanlığın tüm değerleri gizlidir bu hecede. İlahi mesajın muhatabı olmanın şartıdır LÂ.

Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük mirastır LÂ. Eğer öğretemezsek LÂ gibi dik durmayı; sorgulamadan düşünmeden itaat etmesini, eğilip bükülmesini öğretiyoruz demektir.

Eğer LÂ’nın anlamını öğretmeden başlıyorsak geleceğimiz çocuklarımızı eğitmeye; Köle olmaya mahkûm bir neslin tohumlarını atıyoruz bilmeden.

Eğer “Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek” istiyorsak hep birlikte, önce LÂ’nın anlamını kavraması gerekir bu milletin çocuklarının.

Eğer ‘imanlı bir nesil’ yetiştirme gayret içinde olan yöneticilerimiz varsa memlekette önce LÂ’nın anlamını koysunlar müfredata lütfen.

Ve biz öğretmenler “Kuzu gibi maşallah” diye diye geleceğin koyunlarını yetiştirmek yerine, önce LÂ’nın anlamını öğretelim de çocuklarımıza biraz isyankâr olsunlar; itiraz etmeyi, sorgulamayı öğrensinler.

Önce LÂ’nın anlamını öğretmeliyiz ki çocuklarımıza sonrasında ‘İlâh’ın ne olduğunu iyice anlasınlar. Anlasınlar ki Şeyhlerini uçurup, Hocaefendilerini kendilerine put yapmasınlar.

LÂ’nın ne demek olduğunu anlasınlar ki Milletine silah sıkarken birazcık düşünsünler. Bombalarlarken teröristlerin korkulu rüyası Bordo Bereli kahramanlarımızı, nasıl bir ihanetin içerisinde olduklarını anlasınlar. Pür dikkat kesilsinler ki kendilerini mankurtlaştıranların gerçek öğretmen değil birer kukla olduklarını görebilsinler.

Ve gerçek öğretmenler LÂ’nın anlamını iyice öğrensinler ki hem kendileri eğilip bükülmesinler; elif gibi dik dursunlar hem de “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” sözünün gereğini yapsınlar.

Sormadan edemiyorum kendime; acaba Atatürk bu sözü söylerken hakikaten gerçek iman sahiplerini mi kastediyordu diye? Sahi siz ne dersiniz?

 

 

Kur’ânî Milliyet Telâkkisi ve Irkçılık Sapması

0

Daima hayâtî ve hayâtî olduğu için de zor ve ağır konuları işleyip kısa zamanda klasikler arasına girmeye namzet eserler veren Yesevîzâde Alparslan Yasa, son kitabı ile başladığı çizgide ilerliyor.

16 X 24 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 470 sayfalık eserin l. Fasıldaki mevzuu: ‘Kur’anî Milliyet Telakkisi’ Bu bölüm kitaba açılan kapıdır. Buradaki suallerin cevapları, sâdece alt-fasıllarda değil, bütün kitaptadır. O suallerden birkaçı şöyledir:

*Kur’ân-ı Kerîm İslâm bünyesinde, dîğer tâbirle İslâm cem’iyetinde Müslüman milletlerin farklı dil ve kısmen farklı kültürleriyle hüviyetlerini muhafaza etmelerine müsaade ediyor mu, yoksa hepsinin Arapçadan başka dil konuşmamasını, tek potada tamamen eriyip Araplaşmasını mı istiyor? Şâyed Müslümanların millî dillerini yaşatma hakkı varsa, bu hakkı, ibadet dillerini (Kur’ân, namaz ve Ezân dâhil) bütünüyle millîleştirmeye kadar vardırmaları doğru olur mu?

*Müslüman milletlerin İslâm cem’iyetinde farklı topluluklar (“entite”ler) olarak yaşamalarına cevâz varsa dahi, Gayr-i Arap Müslümanlar Araplara üstün statü tanımak, onlara tâbî olmak mecbûriyetinde midirler? Kezâ, Kitâbullâh, Müslümanların haricindeki muhtelif dînî topluluklarla dengi dengine münâsebetler kurulmasını, onların da siyasî-ictimaî hayata Müslümanlarla müsavî hak ve mükellifeyetlerle iştirak etmesini mi, yoksa daha mahdûd haklarla aşağı statüde tutulmalarını mı istiyor?

Bu suâllerin ve sonrakilerin cevapları, dâima Kur’ân-ı Kerîm âyetleriyle veriliyor: ‘Ey insanlar, Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasız diye sizi milletlere ve kabîlelere ayırdık. Allâh katında en üstününüz, en müttekî olanınızdır. Şüphesiz Allah, herşyi bilen, her şeyden haberi olandır. (Hucurât -49-;12-13) (s: 41)

…ve yorumu: ‘Bir erkek ile bir dişiden yaratılma. Demek ki bütün insanların menşêi, aslı bir: soy sop, ırk, renk gibi biyolojik hususiyetler îtibariyle milletlerin birbirine üstünlüğü yok… İnsan olmak haysiyeti îtibariyle bütün insanlar, bir tarağın dişleri gibi müsavî… (s: 42)

…ve hüküm: Mamafih, farklılık şuûrunun bir çatışma âmili olarak kullanılmaması lâzım… Milliyet bağ ve şuûruyle bir şahsiyet kazanıyoruz, onunla târif ediliyor, onunla tanınıyoruz; birbirimizi onunla tanıyoruz… O hâlde bu bağ, bu kabiliyet, bizi, orijinal şahsiyetimizden, hüviyetimizden vazgeçmeden daha büyük topluluklar teşkîl etmeye, bir İslâm, daha ötesi bir İnsanlık Birliği hâlinde yaşamaya götürmeli… Beşer için yeryüzünde huzûrlu bir hayât, saâdet ancak bu ittihâd hâliyle mümkün… Bizzat Yaradan, bunun mümkün olduğunu beyân ettiğine, kullarını bu hedefe ulaşmaya teşvîk ettiğine göre, böyle bir hedef hamhayâl değildir, onu tahakkuk ettirmek insanın tasarrufundadır… Yeter ki kendimizi her çeşit ırkçılıktan ve ahlâksızlıklardan koruyalım…

*…Şâyed Allâh dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı. Ve lâkin size verdiklerinde sizi imtihan etmek için öyle yapmadı. O hâlde hayırda birbirinizle yarışın! Ve nihayet hepinizin dönüşü Allâh’adır. O, ihtilâf ettiklerinizde [işin doğrusunu o vakit] size bildirecektir. (Mâide -5-: 48)

Bu Âyet-i Celîleledeki “ümmet” tâbiri “millet” olarak da anlaşılabilir, aynı dîn mensûbları olarak da… Her hâlükârda bundan çıkan mânâ, tek millet veyâ tek dîn mensûbları olmamamızın hikmete mebnî olduğu ve bu hâli bir çatışma mevzûu hâline getirmememiz, aksine farklılıklarımızı hayır uğrunda yarışmak için bir vesîle ittihâz etmemiz lâzım geldiğidir. Bu dünyâda dînî-fikrî ihtilâfları kat’î bir hâl çâresine bağlamak çok kere muhâldir; onların en doğru cevabını ancak âhirette öğrenebileceğiz; binaenaleyh birbirimizi illâ ki ikna etmek için uğraşmayı bırakıp farklı fikirlerimize rağmen sûlh içinde beraber yaşamanın yollarını bulmalıyız…’ (s: 42,43)

Kitabın arka kapak yazısı, eserin yazılışında nasıl bir metod tâkip edildiğini göstermesi bakımından mühimdir:

Önümüzde iki tercih şıkkı duruyor: Rivâyetçi Zihniyet ve Dirayetçi Zihniyet…. Tercihimiz, Dirâyetçi Zihniyettir… Dirâyetçi Zihniyet, yâni Kur’ânî Rûh… Yâni müsbet ilim zihniyet ve usûlüyle hakikati araştırma… Müsbet ilmin hudûdunu aşan mes’elelerde felsefî tefekkür… Derûnî mes’elelerde de kâmil ahlâkla ve ihlâslı ibâdetle mücehhez olarak yaşanacak tasavvufî hâl… Ve Allâh sevgisiyle kaynaşan engin bir insan sevgisi… İnsana saygı… Günahkârdan değil, günahtan nefret etme… Zulmün her çeşidinden tiksinti… Nefsimizi müdâfaa etmenin hâricinde şiddet kullanmayı red… Kerhen şiddet kullandığımız zaman da, Kur’ânî savaş ahlâk ve hukukuna sıkı sıkıya riâyet… Kat’iyen Makyavelist usûllere tevessül etmemek… Düşman bunlara tevessül etse dahi… Tedhişçilik yapmamak… Düşman yapsa dahi… Mâsumları dâimâ esirgemek… İsterse düşmanın âile ferdleri olsun… Umûmî kaide olarak, elimizle de, dilimizle de, kalbimizle de şiddeti red… İnsan Hakları Ahlâkını ortak payda yaparak dîni ve dili ne olursa olsun bütün insanlarla dostça yaşamaya, herkesle hoş geçinmeye çalışmak…

Yaşadığımız dünyâyı cennet hâline getirecek daha mükemmel bir tercih yoktur. Şimdi insanlığa terettüp eden vazîfe, bu hakikatleri teröre bulaşması ihtimal dâlihinde olanlara, alfabenin harflerini öğretir gibi öğretmektir. Irk, din, dil ve kültür tefriki bütün insanlar; imamı, papazı, hahamı, budisti, ateisti, agnostiği, zerdüştü, şâmanı ve benzerleri için…

Eserin en dikkate şâyan sayfaları; ‘Birliği bozar’ düşüncesiyle ‘Türk’ kelimesinin telaffuzuna dahi tahammül edemeyen, öte yandan, Müslümanlara, dînî bir gayretle Arap sevgisi aşılayan, hatta bu ‘soylu peygamber millet’ine bir üstün ırk statüsü tanıyan Babanzâde Ahmed Naîm (1872-1934) ile Müslümanlıkla yoğrulmuş Türklüğe ve O’nun târihe mal olmuş her bir şâheserine âşık, hakîkî Türk rûhunu hissettiren Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) arasındaki tartışma ve hayırlı neticesinin tahlil edildiği fasıldadır. (s: 299-314)

Elbette câlib-i dikkat başka fasıllar da var: *Cumhûrî nizam ve cumhîrî teşrî küfür mü, yoksa İslamî düsturlar mıdır? *Türkiye’de laiklik mes’elesi çözümsüz müdür?

Ve daha da mühimi: Okuyucu târihî Türkçe ile fevkalâde faideli, tefekkürle mücehhez bir eser okumanın saâdetini tadıyor.

Kurtuba Yayınları:

Sakarya Caddesi, Birinci Bayındır Sokağı Nu: 15/23 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-430 60 68 e-posta: kurtuba@kurtuba.com.tr www.turtuba.com.tr

Yrd. Doç. Dr. Şâkir Alparslan Yasa: 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazasında doğdu. Babası Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir. 1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisad tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamamlayamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzasıyla, mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı. Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd Bölümünden mezun oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde kabul edilen tez ile ‘Doktor ‘ unvanı aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında Öğretim Görevlisi olarak ders verdi, 2013 senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi. Tercüme sahasıyla alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bazıları kitap hacminde- 18 makalesi, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır. Şakir Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır. YAYINLANMIŞ ESERLERİ: Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif Perspektif: Türkiye Diyanet Vakfı Yayını. (Heyet azası olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve Parlamenter Denetim: (T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar: Kurtuba Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme: (Hitabevi Yayınları, 2014)

Süleyman Kocabaş’ın Kitapları:

Kayseri’de ikamet etmekte olan Süleyman Kocabaş, sessiz-sedasız, karşılaştığı herkese hak ettiğinden fazla saygı gösteren, kendi hâlinde, son derece mütevazı bir beyefendidir.

Verimliliğine ve hızına erişilemeyecek kadar velût bir yazardır. O’nu, Türkiye’nin neresinde olursa olsun, bütün kitap fuarlarında görmek mümkündür. Buna rağmen 66 yıllık hayatına 25 yıllık memuriyet hizmeti ile birlikte 71 eser sığdırmıştır. Türkiye’nin en kaliteli dergilerinde, ilmî denilecek ölçüde yüzlerce makalesi vardır.

Bu sayfada her hafta bir eseri tanıtılsa, 6 yıldan daha fazla zamana ihtiyaç vardır. Tabii bu zaman zarfında yeni eserler de yazacağından, tanıtımı tamamlamak mümkün olmayacaktır. Bu sebeple kitaplarının, topluca ve sâdece isimleri verilebilecektir:

Ermeni Meselesi Nedir Ne Değildir? Tarihte ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar Türkiye ve İngiltere Avrupa Türkiye’sinin Kaybı ve Balkanlar’da Panslavizm Filistin İçin Mücâdele Türkiye ve Siyonizm Târihte Türkler ve Almanlar Târihte Türk-Rus Mücâdelesi Târihte Türkler ve Fransızlar Alman Kapanı (1883-1918) İngiliz Tuzağı (1783-1923) Sultan Abdülaziz ve 1. Meşrutiyet Târihi 1860-1878 Sultan 2. Abdülhamid Han Şahsiyeti ve Politikası 1876-1909 Kendi İtiraflarıyla Jön Türkler Nerede Yanıldı? 1890-1918 Bir Kuşağın Dramı 1960-1980 Osmanlı İhtilallerinde Yabancı Parmağı 1589-1913 Türkiye’de Politikada Şiddetin Perde Arkası 1876-1996 Refahyol Hükümeti Sonunun Perde Arkası, Türkiye’nin Sendromları 1996-1997 Postmodem Darbe 28 Şubat’a Doping Mart – Nisan 1998 Sendromları 2000’e Girerken Olaylarla Türkiye’nin Çıkmazları, Post- modern Darbe Sendromları 1998-1999 Bilinmeyen Yönleriyle 28 Şubat Nasıl Başladı Nasıl Bitti? 13 Kasım 1960 Darbesi ve Alpaslan Türkeş Masonluk ve Masonlar Dönmelik ve Dönmeler Misyonerlik ve Misyonerler Gizli Yüzler Gizli İşler Tarihimizin Kara Delikleri 1866 – 1918 Masonlar Arası Kavga -Bölünme ve Sorularla Bilinmeyen Masonluk Çarpıtılan Tarihimiz Sorularla Merak Edilen Tarihimiz Bilinmeyen Tarihimiz Garip Târihimiz İlginç Olaylar ve Düşüncelerle Kim Kimdir? Söyledikleri ve Yazdıklarıyla İbretli Hatıralar Târihimizin Arka Bahçesi Tarihimizin Arka Yüzü Osmanlı İsyanlarında Yabancı Parmağı Türkiye’nin Canı Boğazlar Târihte Âdil Türk İdaresi Târihimizde Yanlışlıklar Geçidi Târihimizde Komplolar Târihte ve Günümüzde Türkiye’yi Parçalama ve Paylaşma Planları Balkan Harbi 1912-1913 31 Mart Olayının İçyüzü 1915 Çanakkale Savaşları Türkiye’de Demokrasi Buhranı 1920 -1987 Sarıkamış Faciası, Aralık 1914 1944 Türkçülük – Turancılık Olayı Demokrasiye Nasıl Geçtik? 1945 – 1946 27 Mayıs 1960 Darbesine Giden Yolda Yeşilhisar – Kayseri Olayları 27 Mayıs 1960 Darbesine Giden Yolda Uşak Olayları

29 Mayıs 1876 Darbesinin İçyüzü Sultan Abdülaziz Han Nasıl Devrildi? Târihimizin En Büyük Yalan Furyası ve 27 Mayıs 1960 Darbesi ve Rejiminin Çöküş Belgeleri 150 Yılda Kazandığımız Rumeli’yi 15 Günde Nasıl Kaybettik? Balkan Harbi Faciası 1912 Türkiye’nin Kaderi 1850 – 1950 İdamların İçyüzü Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın İdamları Mustafa Kemal Paşa’dan Kamâl Atatürk’e Gizli-Açık Planları Tutan – Tutmayan İnkılapları Târihte Türkler ve Kürtler Arasında Altı Kader Birliği 1058-2014 Türkiye’de Demokrasi Buhranı Yaralı Demokrasimiz / 1876- 2015 Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Hâtıraları Belgelerle Basının Hükümet Yıkmak ve Hükümet Kurmakta Sendromları ve Tedavi Yolları Türkiye Nereye Gidiyor? Buhranlarımız, Yabancılaşma ve Batı’nın İçyüzü Türkiye’nin Halleri 2014 Yarım Asırlık Kayseri – Türkiye Gerçekleri ve Hâtıraları 1965 -2015 Mütâreke Dönemi ve Millî Mücâdele 1918-1923 Atatürk ve İnkılaplar Dönemi 1923 – 1938 Atatürk Dönemi 1923 – 1938 İnönü Dönemi 1938 – 1950 Menderes Dönemi ve 27 Mayıs 1960 Darbesine Giden Yol Ortadoğu’daki Büyük Tuzağın Kısa Târihi / Alman Kapanı

Süleyman Kocabaş: 1950’de Kayseri ili Develi ilçesi Sindelhöyük Kasabası’nda doğdu. İlkokul tahsilini burada bitiren Kocabaş, orta tahsiline, Pazarören Mimarsinan İlköğretmen Okulu’nda başladı ve bu tahsilini İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Sınıfında tamamladı. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde yüksek tahsiline başlayan Kocabaş, 1975’de bu fakülteden ‘Ziraat Yüksek Mühendisi’ unvanı ile mezun oldu. Aynı yıl Kayseri Tarım İl Müdürlüğünde memuriyete başladı. 2002’de bu müdürlükten emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır. Târih ilmine özel bir ilgi duyan Kocabaş, okudukça yazma ihtiyacı duydu. İlk yazıları, okul dergi ve gazetelerinde yayınlandı. Kocabaş, bilgisini artırmak için İngilizce ve Osmanlıcayı kendi gayretleri ile öğrendi. Çeşitli gazeteler ve dergilerde makaleler ve dizi yazılar yazdı. 1983’de Vatan Yayınları’nı kurarak kitaplarını bu yayınlar adı altında yayınladı. 11 kitabı Mısır’da, 2 kitabı Azerbaycan’da basıldı. Kocabaş, emekli olduktan sonra Kayseri’de iki dairesinden birisini ‘Süleyman Kocabaş Özel Kütüphânesi’ adıyla şehir halkının hizmetine tahsis eti. 15 bin ciltlik târih kitapları ve 70 yıllık gazete ve dergi koleksiyonunu araştırmacıların hizmetine sundu.

Özgürlük Nefesi:

Bu kitap, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 20. yılı kutlamaları çerçevesinde; 1994 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanlığı Tanıtım Daire Başkanlığı’nca bastırılmıştır. Kitabın içeriğinde; 1974 Kıbrıs Savaşları’na Üsteğmen rütbesiyle ve bölük komutanı olarak katılan Atilla Çilingir, bu savaşlarda yaşadığı olayları kendi kaleminden anlatmaktadır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda yaşanan gerçekleri anlatan ve Ada’da yayınlanmış ilk kitaplardan birisidir.

KKTC TANITIM DAİRESİ BAŞKANLIĞI KIBRIS

KISA KISA… KISA KISA…

1-KÖTÜ ALIŞKANLIKLARA İYİ ÖNERİLER: Şermin Çarkacı / Elma Yayınevi.

2-EVREN 101: Carolyn Collins Petersen’den Çeviren: Özlem Özarpacı / Say Yayınları.

3-PATRONA HALİL: Reşad Ekrem Koçu / Doğan Kitap.

4-BEYAZ KİTAP: Javier Marias’tan Çeviren: Bülent Kale / Yapı Kredi Yayınları.

5-IRAK KRALI BİRİNCİ FAYSAL: Ali A. Allawi’den Çeviren: Hasan Abacı. İş Bankası Kültür Yayınları