26.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 721

30 Ağustos Bayramı Genelkurmay ve ÇMDB

“Kahraman ve Fedakâr Silah Arkadaşlarım, Bugün, tarih sahnesinde var olduğu günden beri bağımsızlığı ile tüm dünyaya örnek olmuş, mazisi kahramanlıklarla dolu yüce Türk milletinin ve kahraman ordumuzun, kutsal vatan topraklarımızı istilaya ve milletimizi tarih sahnesinden silmeye kalkışan düşmana karşı tüm imkânsızlıklara rağmen Ebedî Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kazandığı Büyük Zafer’in 94’üncü yıl dönümünü kutlamanın onurunu ve gururunu yaşıyoruz. Atatürk’ün liderlik ve komutanlık dehası ile ordu-millet bütünlüğü içinde kazanılan bu büyük zafer, Türkiye Cumhuriyeti’nin sarsılmaz temellerini oluşturmuştur. İlke ve devrimleriyle sonsuzluğa uzanan bir abide gibi bu temeller üzerinde hızla yükselen Türkiye Cumhuriyeti, esaretin karanlığında kalan pek çok millete de örnek olmuştur. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Akdeniz’e bir küheylan olup akan, 2225 yıllık ordu geleneğine sahip, gücünü yüce Türk Milletinin desteğinden alan kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri, yüce Türk Milletinin; laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliğini geçmişte olduğu gibi bugün de en üst seviyede tutmak için var gücüyle çalışmaktadır. Ordumuz, asil milletimizin temel karakteri olan ve hiçbir zaman ödün vermeyeceği egemenlik ve bağımsızlığının, şehit kanlarıyla yoğrulmuş bayraklaşan kutsal vatan topraklarının bütünlük ve güvenliğinin teminatı olmaya devam edecektir. Milli birliğimize ve bölünmez bütünlüğümüze kasteden tüm terör örgütlerine karşı, Türk Silahlı Kuvvetleri, vatan topraklarında tek bir terörist kalmayıncaya kadar jandarma, polis ve korucularımızla omuz omuza masum hiçbir insanımızın kılına dahi zarar vermeden mücadeleye devam edecektir. Bu azim, kararlılık ve bilinçle Türk Silahlı Kuvvetleri, dünyanın birçok bölgesinde üstlendiği barışı koruma ve destekleme görevlerini de büyük bir özveriyle yerine getirmeyi ve Türkiye’den binlerce kilometre uzakta şanlı bayrağımızı gururla dalgalandırmayı sürdürecektir. Menfur girişimden sadece günler sonra, hudutlarımızın ve komşu ülke insanlarıyla birlikte milletimizin güvenlik ve huzuru için hayati önemi haiz ‘Fırat Kalkanı Harekâtını’ icra eden, aynı anda gemilerimizle mavi vatanı savunan ve uçaklarımız ile gök kubbeye Cumhuriyetimizin imzasını atan Türk Silahlı Kuvvetleri, gücünden hiçbir şey kaybetmediğini, içinden hainler temizlendikçe daha da güçlü olacağını göstermektedir. Bilindiği üzere bu menfur hadiseye alanda ve yargıda tereddütsüz bir şekilde verilen cevap, hain bir takım emeller besleyenler için bir ibret vesilesi olarak tarihteki yerini alacaktır. Peygamber ocağı olarak da adlandırdığımız Türk Silahlı Kuvvetlerinin mensupları, şanlı tarihimiz boyunca olduğu gibi, bugün de, vazife uğruna ‘ölürsem şehit, kalırsam gazi’ inancıyla görev yapmaya devam etmektedir. Geçmişte ‘memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından’ koruyan ve kurtaran Ordumuz, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ve onun temel değerlerinin korunması ve yaşatılması için, bugün de, aynı azim ve kararlılıkla, en kıdemlisinden en genç personeline kadar tüm mensuplarıyla, milletinin emrinde ve görevinin başındadır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, anayasal düzen içinde yasalarla belirlenmiş tek bir emir komuta yapısı vardır. Ordumuzun teşkilat ve faaliyetlerinde, yasal hiyerarşi dışında hiçbir kişi ve oluşumun etkisi söz konusu olamaz. Dün ve bugün Türk Silahlı Kuvvetlerinin herkes tarafından bilinen en önemli vasfı disiplinidir. Bunun da temeli, ruhu ‘mutlak itaat’tir. Bundan asla taviz verilemez. Türk Silahlı Kuvvetleri, hiçbir yasa dışı yapı ve oluşuma geçit vermeden; ordu-millet bütünlüğü

içinde sadece yüce milletimizin sevgisinden, güveninden ve yasalardan aldığı güç ile ülkemize ve milletimize hizmet etmeyi varlık gayesi saymaktadır. Her yönüyle millî bir ordu olan Türk Silahlı Kuvvetleri üstün nitelikleri haiz kahraman ve fedakâr personeli ve milli kaynaklarla her geçen gün daha da geliştirilmekte olan imkân ve kabiliyetleri ile etkin, caydırıcı ve saygın bir ordu olarak; ülkemizde, bölgemizde ve dünyada güvenlik, barış ve istikrara katkı sağlamaya devam etmektedir. Bu inançla, tüm personelimize yeni rütbe ve görevlerinin hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ederken görev sürelerini tamamlayarak emekliye ayrılan personelimize de değerli hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyor, aileleri ile birlikte sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir hayat diliyorum. Büyük Zafer’in yıl dönümü vesilesiyle, başta Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve kahraman silah arkadaşları olmak üzere, bu zaferin elde edilmesinde olduğu kadar kazanımlarının korunması için verilen mücadelelerde de hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan ve bu uğurda canını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle, kahraman gazilerimizi şükranla anıyor, aziz hatıraları önünde hürmetle eğiliyorum. Türk Silahlı Kuvvetlerinin her kademesinde görev yapan, general/amiral, subay, astsubay, sivil memur, uzman jandarma, uzman erbaş ve erlerimiz, köy korucularımız, işçilerimiz ile emekli personelimizin Zafer Bayramı’nı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü’nü kutluyor; terörle mücadele harekâtı ile yurt içi/yurt dışı operasyonlarda görev alanlar başta olmak üzere tüm silah arkadaşlarıma kazasız, belasız başarılı görevler ve kendilerine aileleriyle birlikte mutluluk ve esenlik dolu nice yıllar diliyorum.”

Bu metin, ülkenin bu şartlarında o kadar önemlidir ki, adeta tarihî bir özelliğe sahiptir. Her kelimesi seçilerek yazılmış ve zamanın şartlarında tarihe bir kayıt düşme anlayışıyla hareket edilmiştir.

Böyle değerlendirdiğim bu metni okuyunca, geçen günlerde ÇMDB(Çukurova Millî Duruş Birliği) olarak Tümen Komutanını ziyaretimiz aklıma geldi. O ziyaretin amacı ve ziyaret esnasında yapılan sohbetin ana hatları ile Genelkurmay Başkanı’nın bu metninin büyük oranda uyuştuğunu gördüm.

Demek ki; Türk Milleti’ne hizmeti aslî görev sayan, bu konuda her fedakârlığa hazır Samimi olanların duygularının benzer olması kaçınılmazdır. Mesele kişiler değil, fikirlerdir.

Ne Mutlu Türküm Diyene!

30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun!

 

 

Azerbaycan Edebiyatından Seçme Eserler Çağdaş Türkiye ve Azerbaycan Şâirlerinin Şiirlerinde Evrensel Temaların Karşılaştırılması:

0

Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı Aliyeva, Sevgili eşi ve çocuklarına ithaf ettiği 14 X 20 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 501 sayfalık değerli eserine yazdığı takdim yazısında:

‘Şairler eserleri aracılığı ile asırların ummanı üzerinden şiirlerin, beyitlerin yerleştiği cilt içerisinden gelecek kuşağa geçiyor. Şairler halkın sesi, asrın sesidir. Dolayısıyla vatanın beyaz saçlı askeridir. Şairlerin sözüyle ordular ayağa kalkar, şiirinin nehrinde taşlar da akar.

Evet, bu kitapta halkın sesi, asrın sesi olan şâirlerden, onların altın gibi sözlerinden konuşulmuştur. Burada onların eserlerindeki esas temalar olan vatan, doğa ve aşk ele alınmıştır, ‘bir millet, iki devlet olan’ Türkiye ile Azerbaycan’ın tanınmış şairlerinin eserlerindeki konular karşılaştırılmış, benzer ve farklı yönler araştırılmıştır.’

Diyor ve kitabın yazılış maksadını şöyle açıklıyor:

Türkiyeli şâirler Feyzi Halıcı, Muharrem Kubat, Abdullah Satoğlu, Azerbaycanlı şâirler Bahtiyar Vahabzade, Mehmet Araz ve Neriman Hasanzade’nin şiirlerinde temaları nasıl işlediği meselesi idi ki, bu da onların yaşadığı ülkenin siyâsî durumundan asılı idi. Türkiye ömür boyu özgür bir ülke olmuştur, Azerbaycan ise her zaman Güney, Kuzey ve Batıdaki komşularının istilasına maruz kalmıştır. Sömürge altındaki hayat Azerbaycan kültürüne, sanatına etkisini göstermeye bilmezdi. Çağdaş Türkiye Azerbaycan şâirlerinin şiirlerinde beynelmilel temaların karşılaştırılması meselesinde önemli olan; ‘Neden benzerlikler? Neden farklılıklar vardır?’ sorusuna cevap vermeğe çalışıldı. Belli oldu ki benzerliklerin sebebi her iki ülkede yaşayan halkın bir kökten gelmesi yâni Türk olması idi. Bellidir ki bir coğrafî bölgede yaşayan, târihi, kültürü, edebiyatı, millî mensubiyeti, dili, dini bir olan halkın edebiyatı da birbirine benzeyecektir. Bütün şâirlerde vatan teması sevilerek işlenilen temadır. Bu temanın ana fikri ise vatana sevgidir. Aşk temasında her şâir bunu farklı işlese de esas fikir sevgiliye duyulan özlem, hasret; sevgilinin güzelliği, onsuz gecen günlerin acısıdır. Her bir şâirin şiirinde sevgilinin güzelliği farklı gösterilmektedir, benzetmeler farklıdır, ama ana fikir birdir, sevmek ve sevilmek güzeldir. Benzerliğin bir sebebi de kayıp olmuş vatanla ilgilidir. Türkiyeli şâirler Yakın Doğu’da ve Balkanlarda kayıp ettikleri vatanın derdini şiirlerine taşırlar, Azerbaycan şâirlerinin şiirlerinde Güney Azerbaycan,Tebriz, İsfahan, Erdebil, Karabağ, Batı Azerbaycan, Dağıstan, Derbent vardır. Gurbette kalmış vatana yazılmış şiirler her iki ülkenin şâirleri tarafından aynı ruhta işlenmiştir.

Peki farklılıklar? Uzun yıllar ayrı yaşamak, birinin sömürge, diğerinin bağımsız hayatı, gelişim vs. sebepler farklılıkları ortaya koymuştur. Anadolu şâirleri her zaman fikirlerini azat, hür şekilde ifâde etmişler. Sovyet döneminde Azerbaycan şâirlerinin çoğu Rusya’nın nezâreti altında ve hazır verilen temaları işlemişlerdir. Farklılık buradan geliyor. Bu gün Azerbaycan hürdür ve bu günlerde yazılan şiirler ne kadar farklı olsa da hür Anadolu şâirlerinin şiirlerine benzemektedir. Bu eserde maksat, benzer ve farklılıkları ortaya koymak, sebeplerini açmak oldu.’

Kendisi de duygulu bir şâir olan Tamilla Aliyeva, şiir hakkında söylenmiş-yazılmış özdeyişleri kitabına almış:

*Şiir yürekteki kanın mürekkebe çevrilişidir. *Ey ürkek fikirler benden korkmayın, ben şâirim. *Musiki havada, resim yerde, şiir ise hem havada hem yerdedir. Çünkü onun sözlerinin yeryüzünde gezen mânâsı, semâlarda seyir eden musikisi var. (Rabindranath Tagor) *Şiir ilk defa çiçek açan nar ağacının sevinci, gülüşüdür. *Şairler cennetin anahtarını nereye koyduklarını unutan çocuklardır… *Şairlere selam verin, şairlerin selamını alın… *En kederli sevinç şâir olmaktır, başka hiç birşey hesaba gelmez, hatta ölüm bile… (Mirseyit) *Şiir patlayıcı maddedir, patlamayınca öldürür.

Kitapta; Çağdaş Türk ve Azerbaycan şiiri, 1960 ve 1990 sonrasındaki Türkiye’de ve Azerbaycan’da yazılan şiirler ile alakalı yorumlarla ana konuya giriş yapılıyor (s: 5-48) sonra Türkiye’den Feyzi Halıcı, Muharrem Kubat ve Abdullah Satoğlu’nun, Azerbaycan’dan Bahtiyar Vahapzâde, Mehmet Araz ve Neriman Hasanzâde’nin hayat hikâyeleri, şiir anlayışları, şiirlerindeki vatan, tabiat ve aşk mevzulu şiirlerinden örnekler de verilerek benzeyen ve benzemeyen hususlar okuyucunun dikkatine sunuluyor. (s: 64-227)

6 numaralı son bölümde ise aynı şâirlerin cihanşümul mevzulardaki şiirleriyle alakalı benzer tahliller yer alıyor.

‘Sonuç’ başlıklı son bölümde: 0,50 numaralı en ince tığ ile büyük bir masa örtüsü veya perde örer gibi sabır, göz nuru ve emek isteyen çalışmanın genel değerlendirmesi yapılıyor. (s: 491-494)

His dünyası renkli, zengin, derin ve engin bir şâir olan Tamilla Aliyeva’nın, en acı hakikatleri dile getirdiği sayfaları, kelimelerle yapılmış usta ressam Rembrandt tablosu gibi…

İşte o ihtişamdan tadımlık birkaç satır: ‘1920 yılında Azerbaycan, yeniden Rus Bolşevikleri tarafından işgal olundu. Bu işgal, 1990 yılına kadar devam etti. 1990 yılında Azerbaycan’ı bir daha sömürge altına almak isteyen Rusya’nın arzuları, çiçek açmadan soldu.’ (s: 491)

Tamilla Aliyeva, edebî zevkini ve hislerini de katarak kalemini tığ gibi kullanıyor. Bununla yetinmiyor, yüreğindeki vatan aşkını gözlerinin nuru vâsıtasıyla işlediği ibrişime aktarıyor. Eseri böylece ihtişama bürünüyor ve hazla okunuyor.

Özkâğıtçılık Matbaacılık Basım Sanayi ve Ticaret A. Ş. Cengiz Topel Caddesi Nu: 45/A Eskişehir. Telefon: 0.222-228 04 25 Belgegeçer: 0.222-228 04 28 e-posta: bilgi@ozkagitcilik.com // www.ozkagitcilik.com

Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı Aliyeva Azerbaycan’ın Beylegan şehrinde doğdu. Bakü Devlet Üniversitesi İletişim Fakültesinden mezun oldu. 1987-1990 yılları arasında Batı Avrupa, Amerika, Avustralya ülkelerinin edebiyatları üzerine doktora eğitimi aldı. 1992 yılında ‘Azerbaycan-Amerika Edebî İlişkileri’ konusunda doktora tezini savunarak Moskova Ali Attestasyon Komisyonu tarafından doktora, 1998 yılında doçent unvanını kazandı. 1998 yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. Kısa sürelerle Azerbaycan’a geri dönse de hâlâ Osmangazi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde çalışmaktadır. Şimdiye kadar on kitabı, on bir çeviri kitabı, 200 ilmî makalesi yayımlanmıştır. Altmıştan fazla milletlerarası ilmî kongre, bilgi şöleni, konferansa katılmış ve Türkiye, ABD, Almanya, İsveç, Rusya, Azerbaycan, Bulgaristan, Makedonya, Kıbrıs’ta ilmî makaleleri yayımlanmıştır, milletlerarası ve millî kuruluşlar tarafından verilmiş ödülleri vardır. Azerbaycan Yazarlar ve Gazeteciler Birliği Üyesidir. 2013 yılında Osmangazi Üniversitesinde Profesör unvanını almıştır. 2012 ve 2016 yıllarında Eskişehir Şairler Derneği’ne yapmış olduğu hizmet sebebiyle ‘Şiire Hizmet Ödülü’, 2011 yılında Azerbaycan Büyük Elçiliği tarafından Türkiye Üniversitelerinde çalışan Azerbaycanlı hocalar arasında ‘Yılın En İyi Öğretmen’ ödülünü kazanmıştır. Türkiye ve Azerbaycan’da basılan birçok derginin danışma kurulu üyesidir. 2012 yılında Almanya’da faaliyet gösteren Nizami Gencevî Azerbaycan Medeniyet Merkezi’nin Kültüre Hizmet ödülüne layık görülmüştür. ‘Çıngı’, ‘Kümbet’ (Türkiye), ‘Yâda Düştü’ (Azerbaycan) dergilerinin yürütme kurulu üyeliğini yapmaktadır. Milletlerarası ‘Vektör’ Bilim Merkezinden ‘Türk Edebiyatına ve Kültürüne Hizmet Armağanı’na lâyık görülmüştür.

Kuşbakışı:

İstanbul’u Gördüm

Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı-Aliyeva ile Fatma Bahar Halıcı Gökfiliz’in, ‘Feyzi Halıcı’nın 90. Yaşına Armağan’ olarak hazırladıkları eser; 13,6 X 20 santim ölçülerinde, birinci hamur âağıda basılı 480 sayfadır. Eskişehir’de 2015 yılında yayınlandı.

Kitabın ihtişamı Tamilla Hoca Hanım’ın ‘Önsöz’ünde okuyucunun benliğini sarıp sarmalıyor, gönüllere yerleşiyor. Kelimeleri okumuyor, yazarın ifâdesiyle ‘yudum yudum içiyorsunuz.’ Açıkça ifâde etmek gerek: Feyzi Halıcı, hem yaşı hem de edebî şahsiyeti itibâriyle bir ‘ulu çınar’dır. O ulu çınarı, bu kadar mükemmel şekilde ancak Tamilla Aliyeva anlatabilirdi. Eser, yalnızca bu ön söz için bile okunmaya değer.

Kitap; Orhan Seyfi Orhan’un, Feyzi Halıcı hakkında kaleme aldığı makale, Feyzi Halıcı’nın ‘Sunuş’ başlıklı yazısı ile devam ediyor. Sonraki sayfalarda Feyzi Halıcı hakkında yazılmış yazılarla Feyzi Halıcı’nın makaleleri yer alıyor. Hâtıra yazıları bölümünde Ord. Prof. Dr. Anna Masala’nın 2, Tamilla Ayiyeva’nın biri mektup, biri Fatma Bahar Halıcı Gökfiliz ile müşterek olmak üzere 10, imzasız 9 yazı bulunuyor. ‘Değerli Hocam’ hitabıyla başlayan mektupta Tamilla Hoca; hayranlık, vefâ ve hürmet duygularıyla bestelediği düşüncelerini harflerle sunuyor.

Kitap, Feyzi Halıcı’nın ‘vatan şiirleri, hakkında makaleler, mektuplar ve fotoğraflarla tamamlanıyor.

Bayraklarda Hilâlimiz:

14 X 20 santim ölçülerinde birinci hamur kâğıda basılı 272 sayfalık eser, ‘Bir Millet, İki Devlet’ üst başlığıyla; Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı-Aliyeva, Şâir Rabia Barış Köken, ve Fatma Bahar Halıcı Gökfiliz tarafından hazırlanmış ‘Güldeste’dir. 2014 yılında Eskişehir’de yayımlanmıştır. Eser, Türkiye ve Azerbaycan Türklerinden Hanım şâirlerin şiirlerinden oluşmaktadır. Sayfaları çevirirken yaz güneşi sıcaklığında ve aydınlığında bir gerçek, gözleri ve akılları kamaştırıyor: Türkiye’de yaşayan hanımlar, Azerbaycan’ın; Azerbaycan’da yaşayan hamımlar, Türkiye’nin meseleleriyle hem-hâl olmuşlar. ‘Bir millet, iki devlet’ özdeyişindeki hakikati idraklere nakşediyorlar.

Rabia Barış, ‘Lâle’ başlıklı şiiri ile Türkiye’de ‘Lâle Şâiri’ olarak şöhret kazanan Abdullah Satoğlu’nun tahtına ortak geleceği müjdesini veriyor. Okuyucu; Türk Dünyası, Bayrak, Çanakkale şiirleriyle güçlü bir hanım şâirle müşerref olmanın gururunu yaşıyor.

Bahar Gökfiliz, İstanbullu bir bayan şâir. Azerbaycan’da basılan dergilerde şiirleri ve şiir tahlilleri yayınlanıyor. Konya’daki kökleri, İstanbul’da meyveye durmuş, Mevlânâ aşkını Hakk aşkıyla harmanlıyor. Ne mutlu bizlere; ‘gönlünde Allah, dilinde ‘elhamdülillah’ ile yazan şairlerimiz var.

Arzu Yılmaz Dağdemir, lirik şiirleriyle kitaba değer kazandırıyor.

Âşık Nurşah bir saz şâiridir. Yunus Emre âşıklık geleneğini devam ettiriyor.

Aysen Akdemir velût bir yazar: 4 adet şiir kitabı var.

Kitabın sonraki sayfalarında eserleri yer alan hanım şâirlerimiz, ‘şâir millet’ olarak bilinen Türklerin yüz akı olarak okuyanı bahtiyar ediyor.

Azerbaycan Türklerinden Âşık Ulduz Sönmez, unutulmaya yüz tutmuş atışma geleneğinin başarılı bir temsilcisi olarak dikkat çekiyor (s: 240-245)

Kitapta her biri yekdiğerinden değerli -yer darlığı sebebiyle isimleri yazılamayan- 39 şâire hanımefendiye gönüller dolusu hayran selamları…

Bir Menekşe Masalı:

Kitabın yazarı Feride Hacıyeva, Karabağlı bir şâiredir. Aynı zamanda tiyatro eserleri de yazmaktadır. Azerbaycan Millî Kütüphânesi’nde müdür olarak çalışmaktadır.

Vatanını kaybeden insanlar duygularını şarkılarla, türkülerle ve şiirlerle ifâde ederler. Azerbaycan Türkleri, asırlar boyunca vatanları yad ve hoyrat eller tarafından yönetilmiş olmanın verdiği ıstırapla sanata yönelmişler, vatan hasretlerini sanatla yoğurarak dile getirmişlerdir. Mevsim gereği göç eden kuşlardan bahsederken bilinmeli ki ayrı kaldıkları vatan toprağının özlemini terennüm ederler. Sembollerden faydalanmadan duygularını ifâde edenler Sibirya veya çalışma kamplarının dâimî misâfirliğine mahkûm edilmişlerdir.

Azerbaycan bağımsızlığına kavuştuktan Karabağ’ın Ermeniler tarafından işgal edilmesi Azerbaycan Türklerini, bir gözü ağlayan, bir gözü gülen insanlar hâline getirmiştir. 14 X 20 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 232 sayfalık kitap boyunca Feride Hacıyeva, bir vatansever olarak şiirlerinde bu dertleri dile getiriyor.

Sen Nasıl Yoksun:

Prof. Dr. Neriman Hasanzâde, 1931 yılında Azerbaycan’ın Akstafa şehrinde doğdu. Ülkesinde Devlet Matbuat Komitesi Başkan Yardımcılığı, Matbuat ve Enformasyon Bakan Yardımcılığı, Azerbaycan Milletvekilliği ve Azerbaycan Millî Tayyarecilik Akademisi’nde Bölüm Başkanı olarak görev yaptı. 40’tan fazla kitabı yayınlandı.

14 X 20 santim ölçülerinde birinci hamur kâğıda basılı 46+120 sayfalık kitapta yer alan şiirleri Tamilla Abbashanlı-Aliyeva tarafından Türkiye Türkçesi’ne aktarıldı. Bu şiirlerde, genç yaşında ebedî âleme yolcu etiği eşine yazdığı şiirleri yer almaktadır. ‘Ölmez Aşkın Gamlı Öyküsü’ başlıklı, Tamilla Aliyeva tarafından kaleme alınan önsözde Hasanzâde’nin lirik şiirlerde olduğu kadar millî duygularla yazılmış şiirlerde da çok başarılı olduğu belirtilmektedir.

Neriman Hasanzâde’nin 94 adet şiirinin bulunduğu kitapta, Tamilla Hoca Hanım’ın ön sözünden başka yine O’nun imzasın taşıyan, Hasanzâdenin hayatından ve şiirlerinden bahseden üç makalesi, eser hakkında Muharrem Kubt’ın, Halil Gürkan’ın, Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği (İLESAM) Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız’ın, İzmirli Emekli Öğretmen, Şâir ve araştırmacı yazarlar Ayhan Can ile Huriye Saraç’ın inceleme yazıları bulunuyor.

Derkenar:

Azerbaycan Edebiyatı

Târihteki Azerbaycan toprakları, günümüzde; Kuzey Azerbaycan (Bakû Azerbaycanı), Güney Azerbaycan (Tebriz Azerbaycan’ı), Gürcüstan ve Ermenistan olarak 4 parçaya bölünmüştür. Moskova destekli Ermenistan işgali altındaki kadim Türk yurdu Karabağ ile birlikte parça sayısı 5’e yükselmektedir. Havayolundan başka bağlantısı bulunamayan Nahcivan’ı da unutmamak gerekir.

Azerbaycan Edebiyatının bilinen târihi 10. asırdan günümüze ulaşır. 1141-1209 yılları arasında yaşayan Genceli Nizâmî ile 1126-1199 yıllarında yaşayan Şirvanlı Hakanî, şiirlerini -o dönemin edebiyat dilinin Farsça olması sebebiyle- Farsça yazmışlardır.

Azerbaycan edebiyatçılarının önde gelenlerinden bâzıları şöylece sıralanabilir: Erzurumlu Darir (1300’lü yıllar), Kadı Burhaneddin (1345-1398), Nesîmî (1369-1417), Hatâî mahlası ile şiirler yazan Şah İsmail (1487-1524), Hamidî Isfahanî (1459’da İstanbul’a geldi), Habibî (Yavuz Sultan Selim Han zamanında İstanbul’a geldi), Kişverî (15. Yüzyıl sonu, 16. Yüzyıl başlarında yaşadı), Fuzûlî (1483-1556), Molla Penah Vâgıf (1717-1797), Kasım Bey Zâkir (1784-1857), Mirza Beybaba Fena (1787-1845), Mirza Fethali Ahunzâde (1812-1878), Hurşid Bânu Natevan (1832-1897), Meşhedi Mahmudbey Vezirov (1839-1902), Hasan Bey Zerdâbî (1842-1907), Mirza Elekber Sâbir (1862-1911), Hüseyinzâde Ali Turan Bey (1864-1941), Ahmed Ağaoğlu (1869-1939), Mehmed Emin Resulzâde (1884-1955), Üzeyir Hacıbeyli (1885-1948), Celil Mehmed Guluzâde (1869-1932), Ahmed Cevad Ahunzâde (1892-1937), Cafer Cabbarlı (1899-1934), Samed Vurgun (1906-1956), Şehriyar (1906-1988), Bahtiyar Vahapzâde (1915-2009), Şahmar (1941-2000),

Azerbaycanlı bu edebiyatçıların çoğu Türkiye’de de bilinir.

 

 

 

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk İstikbalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.” sözü ile Atatürk, 19 Mayıs’ı ve ruhunu unutturmak isteyecek olanlara karşı, Türk Gençliğinin ne yapması gerektiğini belirtmektedir.

 

Türk Gençliği şüphesiz ki, bir kuşatma altındadır. Aklı ve ruhu dumura uğratılmak istenmektedir. Eğitim sistemi, medya, sanal ortam, kültür ve edebiyat ve de siyaset hep Türk Gençliğinin aleyhine çalışmaktadır.

Bunlar Türk Gençliğini yıldırmayacak ve her daim atalarından gelen ruhundaki asalet ile zorlukları aşmak için çalışacaktır.

 

Nasıl ki, büyük kumandan Mustafa Kemal Atatürk “Geldikleri gibi giderler” demiş ise bugünlerde gelip geçecek, bunlarda geldikleri gibi gideceklerdir.

 

Ancak Türk Gençliğinin yapması gereken en önemli şey; 19 Mayıs’ı ve onu tahakkuk ettiren sebebleri ve ruhu; öğrenmek ve kavramak, aynı zamanda da kimseden medet ummadan bunu nesilden nesile aktarmaktır.

Türk Gençliğinin 19 Mayıs Bayramını kutluyorum. İnsanca yaşamak demek olan özgürlük ve bağımsızlık meşalesini yakan, Atatürk ve mücadele arkadaşlarına Allah’tan rahmet diliyorum.

Onların emanetinin, gözü kara yılmaz bekçileri olduğumuz, cümle âlem tarafından bilinsin ve unutulmasın diyorum!

Türk Gençliği bunların farkında ise, merak etmeyin kıyamete kadar buradayız!

 

 

Sen Yürürsen

(Zafer avcısı bir millete.)

Sen yürürdün

Zaferler yürürdü ardından

Fethe susamış şehirler

Mevsimler hazır kıtan

Güneş bir mızrak boyu askerindi senin

Ey asırlar güzeli

Oku yıllanmış bir gazel de ağrımız dinsin

Ölmenin huzurunu duyur insanlara

Son bir kez

De ki toprakladır son öpüşme

Sünnete muhaceretlikten önce

Acılar biter sen yürüyünce

Sen de biliyorsun ki

Sen kalkarsan Ölüdeniz de kalkacaktır ayağa

Kervan konacak Yusuf kuyudan çıkacaktır

Bir bayrak

Rihter ölçeğinde dalgalanacaktır düştüğü yerde

Kırık bir saz akort bulacaktır deprenişinden

Saatler kuşluk vaktini kuşanacaktır

Seherden sonra tanyeri görününce

Bilirsin sen yürüyünce

Sen koşunca başlayacak varlığın koşusu

Karanlık korkusu karanlıklara karışacak

Ah barışacak bıçakla boğaz

Günahtan başkasını görmeyecek namlular

Ve sen atını Boğaziçi Köprüsü’ne süreceksin

Peşinden gözyaşları ve hıçkırıklar yürüyecekler

Bir mahşer provası gibi

Sonra bir merhamet yağmuru yağacak gönlünce

Sen yürüyünce

Her şey sende düğümleniyor

Çözülmüş bir sırrın çilingirisin sen

Bahar rüzgârının anahtarı sende

Sen bir çığlık olup yürümelisin

Gökler sana ritim olsun diye gürlemeli

Terlemeli vicdanlarımız ince ince

Boz atlı Hızırlar bulvarlarda görülmeli

Cümle güleceğiz güller betonda büyüyünce

Ama sen yürüyünce

 

 

FETÖ’yü Hukuk İçinde Tasfiye Edin

0

Ege Cansen’in ifadesiyle, “15 Temmuz lanet darbe girişiminden sonra medya çok sesliliğini yitirdi. Hepimiz, aman şu sıralardaeleştirel yazı yazarsam ‘milli birliği’ bozmuş olurum endişesine düştük. Daha da kötüsü, yanlış anlaşılırsam, Allah saklasın ‘darbeci’ diye damgalanırım korkusuna kapıldık.”

İşte böyle bir ortamda riski göze alıp, FETÖ’cülerin devletten temizlenmesi ve cezalandırılması konusunda yapılan bazı yanlışları yazmayı deneyeceğim. Çünkü yıllarca FETÖ’cülerin kumpas davalarında yaptığı hukuksuzlukları tenkit etmiş bir kişi olarak, şimdi yapılan hukuksuzlukları eleştirmem ilkesel bir tutumdur.

FETÖ’cü teröristlerin devlet kurumlarından titizlikle temizlenmesi gerekli ve hayati derecede önemlidir. Örgütün ihanet içindeki üyeleri de yasalarda tanımlanmış en ağır cezalar ile cezalandırılmalıdır. Fakat devlet aklı ile, hukuk kuralları içinde kalarak, hukuk devleti olmaktan taviz vermeden.

Böyle kriz dönemlerinde, durumdan vazife çıkararak bir cinnet hali ile cadı avı başlatılmasını isteyenlerin olması sürpriz değil. Bu durumda olanların kendisine rakip olan veya bir şekilde canını sıkan insanları FETÖ’cü diye ihbar etmekte olduğuna dair haberler duymaktayız.

Bir başka ihbarcılık da bizzat FETÖ’cülerin yaptığı. Özellikle kendilerinden olmayan çok sayıda insanı FETÖ’cü diye ihbar ederek yargılamaların çıkmaza girmesini veya toplumda adaletsizlik algısı yaratmayı istedikleri sanılıyor.

FETÖ/PDY soruşturmalarında ve alınan idari tedbirlerde hukuka aykırılıkların olmasını herhalde en çok FETÖ’cüler ister. Çünkü toplumda adalet duygusunu rencide edecek hukuksuzluklar bunlara muhatap olanları mağdur yapar. Toplum vicdanı da mağdurun yanında yer alır. Bu arada toplum gerçekten suçlu olup, devlete ihanet etmiş kişilerin de adaletsiz müeyyidelere maruz kaldığı kanaatine varabilir.

Ayrıca FETÖ yapılmakta olan/ yapılacak hukuksuzlukları göstererek uluslararası alanda Türkiye’yi zor durumda bırakabilir.

*********************************************

Çetenin Elebaşlarına Odaklanmak Lazım

FETÖ mağduru Doğu Perinçek ile Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu‘nun FETÖ’ye en çok hasım olan kişilerden olduğunu biliyoruz. Perinçek ve Feyzioğlu FETÖ yargılamalarının bu kadar çok yaygınlaşmasını yanlış buluyorlar.

Perinçek örgütün sadece başını teşkil edenlerin yakalanıp cezalandırılmasını, on binlerce insanın mağdur edilmemesi gerektiğini söyledi. Feyzioğlu da “yüz tane elebaşını kaçıracaksak, on binlerce sıradan örgüt üyesini cezalandırmak bir şey kazandırmaz”dedi.

Biliyorum, bu dönemde önemli bir yargı ilkesini hatırlatıp, “bir masumu cezalandırmaktansa yüz tane suçlu dışarıda gezsin”diyebilmek kolay değil.

Ama unutmayalım ki, ülkemizde delil yetersizliğinden beraat yüzde 60 oranındadır.

Ceza hukukunun genel prensipleri içerisinde, “delilden sanığa gitme prensibi” vardır. Fakat bizim sistemimiz çoğunlukla önce“suçluyu” yakalayıp, arkadan delil bulmaya çalışıyor. Özellikle FETÖ şüpheli / sanıkları konusunda bu ilkel yöntemin yaygın olarak kullanıldığı izlenimi edindim.

Muhtemelen devletin bilgilerine erişim mevkilerinin FETÖ’cülerin kontrolünde olması, bunların görevde olanlarının bilgileri saklaması, görevden alınanların da bilgileri imha etmesi sebebiyle devletin elinde delil olabilecek yeterli bilgi yok.

Devletin izniyle kurulmuş ve faaliyetine devletin denetimi altında devam etmekte olan Bank Asya‘da hesabı olduğu için, devletin denetimi altında devam etmekte olan okullarda öğrenci okuttuğu, öğretmenlik yaptığı için, basımı ve yayımı serbest kitaplar ve gazeteler okuduğu için insanlar cezalandırılamaz. Bunlar suç ise o bankaya, okullara dershanelere, kitaplara, gazetelere izin veren devlet yetkililerini suçlamak gerekir.

Bazı memurlara “çocuğunuzu ….. isimli okulda okuttuğunuz için açığa alındınız” yazılarını yazan idarelerin hukuktan galiba hiç haberi yok.

Bu bakımdan delil yetersizliğinden beraat edecek FETÖ şüphelilerinin oranı yüzde 60’ın üzerinde olabilir. Bunların, özellikle tutuklu yargılananlarının, hak mahrumiyetlerinin sorumluluğunu kim üstlenecek?

Görevden açığa almalar anlaşılabilir bir tedbirdir. Ancak daha yargılama bitmeden memurların meslekten atılması telafisi imkânsız haksızlıklara ve zararlara yol açabilir.

Yapılacak yargılamanın sonunda suçsuz olduğu ortaya çıkacak olanların kul hakkını kim ödeyecek?

İleride mağdurların AİHM’de açacakları davalar ile devletin yüklü tazminatlar ödemesi söz konusu olabilir.

*******************************************

Suçsuzluk / Masumiyet Karinesi

Yargılaması bitmemiş, suçlu olduğu kesinleşmemiş olan açığa alınan memurların maaşlarını çekemez, kredi kartlarını kullanamaz hale gelmeleri, bankadaki hesaplarına ve mal varlıklarının tümüne tedbir konulması haksızlık ve hukuka aykırılıktır.

Bu tedbirler ceza hukukunun iki temel kuralına aykırıdır.

Suçsuzluk / Masumiyet Karinesi: Sanığın kusuru ispat edilmeden önce suçlu muamelesi görmesini önleyen dokunulmaz anayasal bir haktır.

Anayasamızın 15/2 maddesi uyarınca masumiyet karinesi savaş, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde dahi dokunulması mümkün olmayan çekirdek haklar kategorisine dâhil edilmiştir.

İnsan Hakları Sözleşmesinde de yer alan bu ilkeye göre, bir kişinin suçlu olarak nitelendirilebilmesi ve hakkında ceza hukukunun alanına giren müeyyidelerin uygulanabilmesi, kesin hükümle mahkûm olmasına bağlıdır. Yani temyiz aşaması dâhil bütün yargı yolları tüketilmeden bugün şüpheli olarak haklarında soruşturma başlatılanlara suçlu muamelesi yapamayız.

“Bir kişinin mahkûm edilebilmesi için ise, akla ve mantığa uygun gerekçelere dayanan her türlü şüphenin bertaraf edilmesi şarttır. Çünkü bu kişi, kanunen suçsuz kabul edilen bir kişidir. Suçlu olarak nitelendirilebilmesi, suçsuzluğuna dair bütün gerekçeli şüphelerin yenilmesine bağlıdır. Aksi takdirde, şüpheden sanık yararlanacaktır.”

AİHM, “suçsuzluk karinesinin etkililiğinin sağlanması” için şu ölçütleri belirlemiştir:

-Hâkimler, muhakemeye sanığın isnat edilen suçu işlediği önyargısı ile başlamamalıdır.

-Muhakemede ispat yükü, sanıkta değil, savcıda olmalıdır. Savcı, sanığı mahkûm ettirmeye yetecek delil araçlarını mahkemeye sunma yükü altındadır. (Savcıların yeterli suç delili bulamadığı halde, şüpheli / sanıktan “suçsuzluğunu ispatlaması” istenemez.)

Şüpheden, sanık yararlanmalıdır.

-Suçsuzluk karinesinin bir sonucu da, suç isnadına hedef olan kişilere, kendilerini savunma hakkının verilmesi zorunluluğudur.

Keza soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hâkim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunmak ve bu fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi adil yargılama hakkını ihlal eden bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu fiiller de masumiyet karinesinin ihlali anlamına gelir.

FETÖ yargılamalarında bu temel hukuk ilkesine yani suçsuzluk/ masumiyet karinesine aykırı örnekler görmekteyiz.

******************************************************

Suç ve Cezanın Şahsiliği Kuralı

Bu ilke de günümüz ceza hukukunun temel kurallarından birisini oluşturmaktadır. Bu ilke gereğince, kişi ancak kendi fiilinden dolayı sorumlu tutulabilir. Kendi işlemediği ve başkalarının işlediği suça iştirak etmedikçe, ceza sorumluluğu olmaz.

Bir suçu işleyenin akrabası, arkadaşı vd bağları sebebiyle, suça iştirak ettiğine dair bir delil bulunmayan, kişilerin cezalandırılması hukuka uygun değildir.

FETÖ soruşturmaları devam eden bazı şüphelilerin akrabalarının da tutuklandığına dair haberler okuyoruz.

Açığa alınan memurların bütün banka hesaplarına ve mal varlıklarına tedbir konulması sebebiyle maaşlarını alamadıklarını duyuyoruz. Bu alınan tedbirin fiilen bir cezaya dönüşmesi demektir. Şüphelinin ailesinin de açlığa mahkûm edilmesi “Suç ve Cezanın Şahsiliği Kuralına” ve insan haklarına aykırılık teşkil eder.

Terör örgütünün finans kaynaklarının kurutulması önemlidir. Ancak özensiz yapılacak malvarlığına el koyma veya ölçüsüz tedbirkararları da aynı kapsamda değerlendirilebilir.

“Devlet kurumlarını bir örümcek ağı gibi saran böyle hain bir çete ile mücadele etmek için hukuk ilkelerinden birazcık fedakârlık edebiliriz” diyenler olacaktır.

Bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü

  • Modern hukuk devletlerinde uygulanan temel ilkelerden fedakârlık ederek terör örgütü ile mücadele edilemez.Adaletsizlik duygusu örgüte mağduriyet statüsü ve sempati kazandırır.
  • FETÖ mensubu hâkim ve savcıların yürüttüğükumpas davalarındada aynı tez işlenmişti. Bu tez yapılan yanlışları görmemize mani olmuştu. Uluslararası sözleşmelerle sorumlulukları olanbir hukuk devleti terörist çeteler gibi davranamaz. Hukuktan ve adaletten vazgeçemez.

 

 

İslâm’dan Uzak Duruş Sebebi!

0

Bazılarının İslâm’dan uzak duruşunun yanlış bir gerekçesi var.

Yanlışını, eksiğini ve kötülüğünü gördüğümüz insanın; bu durum ve tavrını -Müslüman olduğu için- İslâm oluşundan ileri geliyor sanışımız; çok büyük bir yanılgı. Aynı zamanda İslâm’ı yersiz ve haksız olarak ithamdır!

Şunu iyi anlamalıyız ki, İslâm hiçbir şahsın hiçbir milletin inhisar ve tekelinde değildir.

İslâm Allah’ın insanlığa sunduğu İlâhî Yol’dur. Kabul eder veya etmez. Uyar veya uymaz. Gereklerini yerine getirir veya getirmez. Kişinin bileceği bir şey.

İslâm olduğu hâlde, iyice bilmediği veya anlamadığı, ya da bile bile aksi kabul, davranış ve yanlışlarda bulunanın bu hâlini İslâm’a vermemeli. İslâm’dan bilmemeli. İslâm’ı itham eder duruma düşmemeliyiz.

Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti hukuk devletinin şemsiyesi altındayız.

Hukuka uyarsak iyi bir vatandaş olur; uymazsak cezayı hak ederiz.

Herhâlde kimse hırsızdan dolayı hukuku suçlamaz.

Kimse çalan çırpan, rüşvet alan için kalkıp hukuku sorumlu tutmaz.

Kaldı ki, tüm dünya devletlerinin hukuku -genelde- kişinin aleyhinde değildir.

Her hukukta can, mal, ırz kutsal. Ahlâklılık ise erdemdir.

Ama bütün bunlara rağmen her ülkede öldürmeler, çarpmalar, çırpmalar, rüşvetler, kanunsuzluklar -tarih boyunca- az veya çok yapılmış. Bugün de yapılmakta!

Fakat hiçbir vicdan sahibi, kalkıp da bütün bunlardan ötürü kanunları ve hukuku itham etmez. Onları sorumlu tutmaz. Zaten tutmamalı.

Tıpkı doktorun suç ve hatasından dolayı Tıbbı,

Mühendisin kusurundan ötürü Fenn’i,

Polis kanunsuzluk yaptığı için polisliği,

Müzisyen ahlâksızlık içinde diye müziği,

Marangoz işini iyi yapmadığı için marangozluğu vs. suçlamamız icap etmediği gibi.

Unutmayalım ki, iş ayrı işçi ayrı.

Tıp ayrı doktor ayrı.

Hukuk ayrı avukat veya hâkim ayrıdır.

Nitekim İslâm da ayrı, Müslüman da ayrıdır.

Bütün bunlardan ötürü, mensupların hatası; mensup ve bağlı oldukları dîne, ilme, fenne ve san’ata verilmez. Verilmemeli.

Ne hazindir ki, kişilerin bilerek-bilmiyerek yaptığı hata ve kusurları; onun mensup ve bağlı olduğu İslâm’a vermek gibi bir şuursuzluk ve bilinçsizliği yapar ve işler olduk!

Oysa din Allahın insanlara, kendi menfaat ve yararları için uymaları teklif edilen İlahî bir ray hükmündedir. Uyan felah ve kurtuluşa erer. Uymayan tepetaklak gider. Rayda gitmek nasıl ki, trenin lehinde, raydan çıkmak nasıl ki trenin aleyhinde ise, insanın da hayatını ve hürriyetini İlâhî rayda bilmesi, o nispette kulun kendi lehinedir.

Doktorun dediğini yapmayan; doktora değil, kendine zarar verir. İlâhî yolda olmayan da Allaha değil kendine -hem de en büyük- kötülüğü yapmış olur.

Kaldı ki, Müslüman’ın her hâli ve hareketi İslâmî olmayabilir! Bu İslâmın değil, insanın kendi kusurudur. Elbette bu durum; kulun İslâmı lâyıkıyla öğrenememesinden ileri geldiği gibi, bunda öğretenlerin de öğretmedeki başarısızlıklarının payı büyüktür.

Bu durumda, iş başa düşüyor. “Başkasına itimat etmiyen; nefsiyle (bizzat kendisi) teşebbüs eder (girişimde bulunur).” Yani doğrularımızı, doğru kaynaklardan kendimiz öğrenmeliyiz. Üstelik bu şekilde iki bakımdan kazançlı sayılırız.

Çünkü hem dinimizi öğrenmiş, hem de dini; şuurlu ve şuursuzca yanlış öğretenleri tanımış oluruz. Nitekim Hz. Ali şöyle der:

“Hakikati, söyleyenlerine bakarak öğrenmeyin. Hakikati, bizzat kendi kaynağından öğrenin. Söyleyenlerin de ne olduğunu öğrenmiş olursunuz.”

 

 

Doktor Baki Dökme’nin açıklamalarıyla A’dan Z’ye Akupunktur

Oğuz Çetinoğlu: Uzmanlık alanınız olan akupunkturun tarifi ile röportajımıza başlayabilir miyiz?

Dr. Bâki Dökme: Akupunktur; vücutta belirli noktalara iğne batırmak suretiyle hastalıkları tedavi etme metodudur.

Çetinoğlu: Akupunkturun kelime anlamı nedir?

Dökme: Acus: iğne; Punctura: batırma anlamında olup; akupunktur, iğne batırma demektir. Türkçede kuru iğne denilmektedir. Çincede de iğneleme şeklinde geçmektedir.

Kuru iğneleme Latinceye aktarılırken yukarıdaki kelimelerden oluşturulmuştur ama aslına bakarsak Latince sandığımız akupunktur kelimesinin de Türkçe olduğunu görürüz. Akupunkturun aslı Oku bandur (veya igi abandur)’dur.

Akupunktur; bir avcının arkadaşını okla yanlışlıkla yaralaması sonucu gelişmiştir ki, Türk icadıdır. Okun yaraladığı yer iyileşince, yaralananın önceden var olan ağrısı geçmiştir. Bunun için Türkçedeki adı oku bandurma, ya da İg’i (iğneyi) bandurma, bugünkü anlamda oku batırma, iğneyi batırma şeklinde olmuştur.

Çetinoğlu: Akupunktura ‘alternatif tıp’ veya ‘alternatif tedâvi yöntemi’ diyebilir miyiz?

Dökme: Akupunktur alternatif tıp değil, tıbbın içerisinde olan bir tedâvi yöntemidir. Hasta, hastalığına göre ilaçla, fizik tedâviyle, cerrahî yolla akupuntur veya akuenerjiyle tedâvi edilebilir. Dolayısıyla alternatif bir tedavi yöntemi de değildir. Hangi tedâvi gerekiyorsa hekim o tedaviyi yapar. Fizik tedavinin yerine akuenerji veya cerrahînin yerine ilaçlı tedavi olmaz. Gereken neyse o yapılır. Eğer hastayı akuenerji veya akupunkturla tedavi etmek gerekiyorsa o şekilde tedâvi edilir. Bazen birkaç tedâvi birden uygulanabilir. Sözgelimi; hasta hem ilaç kullanır, hem fizik tedâvi görür veya akuenerji tedavisi birlikte yapılır.

Tekrar ediyorum: Hasta için hangi tedâvi gerekiyorsa hekim tarafından o tedâvi uygulanır.

Çetinoğlu: Ansiklopedilerde ve diğer kaynaklarda akupunkturun dünyada ilk defa Çinliler tarafından uygulandığı yazılı. Anestezi yöntemi olarak ve ağrıların giderilmesi maksadıyla kullanılmış. Tarihî süreç içerisinde nasıl gelişmiş ve Türkiye’ye hangi yolla, ne zaman, nasıl gelmiş?

Dökme: Akupunkturun dünyada ilk defa Çinliler tarafından uygulandığı biliniyor yazılıyor olmasına rağmen, gerçek o değil.

Akupunktur veya Türkçe’si kuru iğne tedavisi ülkemizde, hâlâ yeteri kadar tanınmıyor. Biz akupunktur doktorları, her ne kadar uğraştıysak da henüz tanıtımda tam olarak başarılı olamadık. Oysa akupunktur Türk icadı bir tedâvi şekli. Türkler bu tedâviyi en az 5-6 bin yıl önce keşfettiler. Çinliler ise akupunkturu daha sonra öğrenmişler ve gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır.

Batı Türkleri olarak bizler akupunkturu son zamanlarda ‘Ocak’ tâbir edilen yerlerde devam ettirmişiz. Ocakların dışında bazı doktorlar da akupunkturu dağlama şeklinde devam ettirmişlerdir. Sabuncuzade bu konuda meşhur olmuş bir hekimdir.

Biz ve bizim gibi doktorlar, yurtdışından Türkiye’ye döndükten sonra dernekleşmeler sonunda akupunktur yeniden gündeme gelmiştir. Modern anlamda akupunktur şu anda Türk milletinin hizmetine sunulmuştur.

Daha fazla bilgi için aşağıdaki adres ziyaret edilebilir: http://bakidokme.8m.com/tarihce.htm

Çetinoğlu: Vücudun belli bir noktasına batırılan bir iğne, nasıl oluyor da vücudun başka bir bölgesini etkileyebiliyor? Açıklama getirir misiniz?

Dökme: Akupunktur veya akuenerji hangi yoldan etkili olmaktadır?

Genel olarak iki yoldan etkili olmaktadır:

a- Refleks yoldan

b- Nörokimyevî yoldan.

Refleks yoldan olan etki iğnelerin batmasından hemen sonra ortaya çıkar. Hastanın şikâyeti azalmağa başlar.

Nörokimyevî yolla olan ise sonra meydana gelir. Bu yolla beyinde ve vücudun bazı yerlerinde endorfin (vücut içi morfini), serotonin ve daha pek çok kimyevî maddelerin artışı ile etki meydana gelmektedir.

Nörokimyevî maddeler iğneler batırıldıktan yaklaşık 20 dakika sonra meydana gelmektedir. Refleks yolla olanı ise iğneler batar batmaz ortaya çıkar.

c- Akupunktur veya akuenerji bir üçüncü yoldan daha etkili olmaktadır ki, bu da sibernetik yoldur. Yapılan tedavi sonrasında hastalığı oluşturan kısır döngü kırılmakta ve hastalık iyileşmeye başlamaktadır.

Çetinoğlu: Akupunkturun etki mekanizması nasıldır?

Dökme: Bunu telefon misaliyle açıklamamız mümkündür:

Elinizdeki bir tuşlu telefonla telefon etmek istediğiniz zaman ne yapıyorsunuz? Tuşlara (düğmelere) basıyorsunuz değil mi?

Düğmelere basınca oradan kalkan sinyaller, kablolar ve bir takım ara bağlantılar aracılığıyla (Cep telefonlarında ise elektromanyetik dalgalar aracılığıyla) merkeze (Santral, uydu) ulaşmakta ve burada değerlendirildikten sonra, numaralarına bastığımız telefon cihazına da aynı yollardan iletilmektedir. Orada ise zil, titreşim veya ışık tertibatıyla kişi uyarılmaktadır.

Akupunktur veya akuenerjinin etki mekanizmasını da basitçe bu sisteme benzetebiliriz. Telefonun düğmelerini akupunktur noktaları olarak, düğmelere bastığımız parmaklarımızı iğne olarak kabul eder ve beynimizi de telefon santralına benzetirsek, akupunkturun etki mekanizmasını kolayca kavramış oluruz.

Akuenerjide ise telefonun düğmelerine dokunmuyor, onlara sadece parmağımızı uzatıyoruz.

Sonuç olarak akupunktur noktalarından kalkan uyarılar sinir lifleri aracılığıyla beyne ulaşmakta, orada değerlendirildikten sonra gerek refleks yoldan, gerek nörokimyevî yoldan, insan yapısında yaradılıştan var olan tâmir veya iyileştirme mekanizması harekete geçirilmektedir. Beyin yaptığı değerlendirmeye göre gerekli yerlere emirler gönderilmekte ve böylece tedâvi gerçekleşmektedir.

Telefon yerine şu an önünüzde bulunan bilgisayarı da düşünebilirsiniz.

Çetinoğlu: Akupunktur herkese etki eder mi?

Dökme: Eğer hastanın bünyesinde herhangi bir engel yoksa herkese etki eder. Ama engel varsa maalesef sonuç alınamamaktadır. Bir de bozucu alanlar vardır. Bunlar olursa da sonuç alınamaz. Engelden kastımızı gene telefon misaliyle anlatalım:

Eğer telefon sisteminde bir arıza varsa anlaşamayız veya konuşamayız, değil mi?

İşte akupunkturda da aynı şey söz konusudur. Öyleyse engellerin tedâvi edilerek ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bunun için de önce bunları tespit etmeliyiz.

Engel tespiti ve noktaların bulunması için çeşitli muayene metotlarımız vardır. Bulduğumuz engelleri iğneleyerek ortadan kaldırabiliriz. Fakat bir de bulamadığımız engeller vardır. İşte böyle bir durum söz konusu olursa akupunktur etkili olamamaktadır.

Çetinoğlu: Ne tür engeller?

Dökme: Bulunabilen engellerden bazıları şunlardır:

* Yara izleri

* Ağızdaki amalgam dolgular

* Bazı insanlarda meydana gelen titreşimler

* Müzmin iltihaplı bölgeler

* Ve diğerleri.

Amalgam dolgular herkeste engel teşkil etmeyebilir. Fakat amalgam bazen engel olarak, bazen de hastalık sebebi olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Çetinoğlu: Modern tıp veya klâsik tıp, akupunkturu bir teşhis ve tedâvi yöntemi olarak kabul ediyor mu?

Dökme: Evet. Sağlık Bakanlığı’nda, Akupunktur Bilim Komisyonu bulunmaktadır. Ancak henüz akupunktur tedavisi Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmamaktadır.

Çetinoğlu: Siz akupunkturun; ‘akuenerji’ olarak adlandırdığınız yeni bir şeklini uyguluyorsunuz. Yaptığınız işi detaylı olarak anlatır mısınız?

Dökme: Tabii ki. Her insanın vücudunda elektromanyetik bir enerji bulunmaktadır. Bunun yanında insan, evrenden (kâinat) aldığı elektromanyetik dalgaların da etkisi altındadır.

Bazı kişiler dışarıdan gelen ve kendi vücutlarında bulunan elektromanyetik dalgaları başka yerlere gönderme özelliğine sahiptirler. Bunu insanlar en eski çağlardan beri ‘Nazar’ veya ‘Göz değmesi’ şeklinde bilmektedirler.

Nazar (Göz değmesi), bir insanın evrenden kendisine ulaşan elektromanyetik dalgaları, güçlü bir şekilde gözleri aracılığıyla başka bir nesneye veya kişiye iletmesidir. Nazarda, yani ‘Kötü Bakış’ta, kötü düşünce söz konusu olduğu için, olay olumsuz yönde gelişmektedir. Kötülük söz konusu olmadığı zaman ise, bakışla diğer insanlara fayda sağlanabilmektedir.

Akuenerji; Kontrollu Akupunktur’u bilen ve akuenerji tekniğiyle ilgili öğrenim görmüş bir doktor tarafından, elektromanyetik dalgaların, parmakla başka bir kişideki akupunktur noktasına gönderilmesi şeklindedir. Akuenerjiyle teşhis ve tedavi yapmak mümkündür.

Akuenerji yaparken, bünyede mevcut olan enerjinin kullanılması çok nâdir olmaktadır. Çünkü akuenerji uygulayan hekim, kendi enerjisi tükendiğinde yorgun düşmektedir. Bu sebepten asıl akuenerji tedavisi, dışarıdan (evrenden) gelen elektromanyetik dalgalarla yapılmaktadır.

Akuenerjiyi ilk geliştirdiğimiz zaman, her tedâvi gibi bu tedâvinin bir de adı olmalı diye düşündük. Bu ad ‘Akuenerji’ olmalıydı. Çünkü hasta, akupunktur noktalarına elektromanyetik dalgalar gönderilerek tedâvi edilmekteydi.

Akupunkturdaki Latince ‘akus’ kelimesi iğne anlamındadır. Her ne kadar ‘Akuenerji’ kelimesi,”İğne-enerji” şeklinde, biraz tuhaf bir anlama geliyor gibiyse de; akupunktur noktalarını ve dolayısıyla akupunkturu çağrıştırması gerektiğini düşünerek, geliştirdiğim bu tedaviye ‘Akuenerji’ adının uygun düşeceğine karar verdim.

Çetinoğlu: Akuenerji nasıl uygulanıyor?

Dökme: Akuenerji, akupunktur noktalarına parmak aracılığıyla enerji uygulaması olduğu için, parmakla uygulanmaktadır.

Çetinoğlu: Akuenerjinin temeli-özü nedir?

Dökme: Akuenerji, evrenden gelen elektromanyetik enerjinin, insan veya hayvan üzerindeki akupunktur noktalarına parmaklar aracılığıyla gönderilmesi esasına dayanmaktadır. Aşağıdaki fotoğrafta kişinin vücudu ve parmağındaki elektromanyetik enerji kalkanını görüyorsunuz.

Çetinoğlu: Akuenerji ile teşhis konulması nasıl oluyor?

Dökme: Burada da akupunkturdakine benzer bir teknikle, ama akuenerji aracılığıyla teşhis koymaktayız. Koyduğumuz teşhis aynen kontrollu akupunkturda olduğu gibi net olarak, ‘Sizde şu hastalık var.’ şeklinde değil, ‘Şu bölge veya şu organda hastalık olabilir.’ şeklindedir. Kesin teşhis diğer tıbbî metotların da yardımıyla konmalıdır. Ancak öteki tıbbî metotlarla konulamayan bâzı teşhisler, kontrollu akupunktur veya akuenerji yöntemiyle gerçekleştirilebilmektedir. Sözgelimi, ağır pazar çantalarını taşımaya bağlı, sempatik ve parasempatik sinir sistemi arasındaki uyumsuzluktan doğan kol uyuşmalarının neye bağlı olduğunu, akuenerji veya kontrollu akupunktur teşhis yöntemiyle anlamamız mümkündür.

Çetinoğlu: Akuenerji ile tedâvide bilinen klasik ilaçlar mı kullanılıyor?

Dökme: Hayır. Akunerji tedâvisinde hiçbir ilaç kullanılmamaktadır. Ancak, hasta hem ilaç alıp hem de akuenerji tedavisi olabilir. İyileştikten sonra hekimin uygun görmesi hâlinde, hasta ilaçları bırakabilir.

Çetinoğlu: Akuenerjiyi herkes uygulayabilir mi?

Dökme: Hayır. Akupunkturu uygulayacak kişide hekim olma şartı aranmaktadır. Akuenerjide de bu şart vardır. Çünkü akuenerji, kontrollü akupunktur esasına dayanmaktadır. Akuenerji uygulayacak olan hekimin, klasik akupunkturu ve ayrıca kontrollü akupunkturu da öğrenmesi gerekmektedir.

Çetinoğlu: Doktor olmayanlar neden uygulayamıyor?

Dökme: 1219 sayılı ve 1928 yılı Türk tababet ve şuabatı sanatlarının tarz-ı icrası dair kanunun ilk maddesi şöyle diyor:

Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tabâbet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedâvi edebilmek için Türkiye Darülfünunu Tıp Fakültesinden diploma sahibi olmak ve Türk bulunmak şarttır. http://www.hukuki.net/kanun/1219.13.text.asp

Yâni, insan tedâvisiyle uğraşacak kişinin hekim olma şartı aranmaktadır.

Ayrıca, akupunktur yönetmeliğinde de bu şart özellikle belirtilmektedir:

Akupunktur tedavisi uygulayacakların Kanun gereğince hekim ve Bakanlıkça düzenlenmiş ‘Akupunktur Tedavisi Uygulama Sertifikası’na sâhip olmaları şarttır. http://istakupder.8m.com/akupyonet.htm http://bakidokme.8m.com/Yonetmelik.htm

Yürürlükte olan kanun ve yönetmeliğin yanında bu işin bir de töre yönü vardır.

Her meslek, erbabı tarafından uygulanmalıdır. Unutmayalım ki, ‘Yarım hoca imandan, yarım doktor candan eder.’

Günümüzde, hekim olmayan kişiler hekimlik yapmağa çalışmaktadırlar. Her şeye aykırı olan bu durum maalesef devam etmektedir. Doktor olmayan kişiler bitkilerle; gene doktor olmayan kişiler Biyoenerji, Reiki (Hayat enerjisiyle tedâvi) gibi tedâvilerle hasta tedâvi etmektedirler. Hangi yasaya, hangi yönetmeliğe ve hangi töreye göre?

Çetinoğlu: Akuenerji eğitimini veren resmî bir kurum var mı? Nerede?

Dökme: Akuenerji eğitimi bizim tarafımızdan verilmektedir. Bu eğitim, yıllarca Ankara Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’de tarafımızca verilmiştir. 2007-2008 yıllarında ise İstanbul Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde akupunktur kursu sırasında gene tarafımızdan akuenerji eğitimi verilmiştir.

Çetinoğlu: Ne kadar süre ile eğitim veriliyor?

Dökme: Akupunktur ve akuenerji eğitimi birlikte olmak üzere toplam 480 saat sürmektedir.

Bizim görüşümüze göre bu süre çok eksiktir. Akupunktur ve akuenerji eğitim tıp fakültelerinde kurulacak ‘Akupunktur ve Akuenerji’ anabilim dallarıyla, eğitim hastanelerinde yapılmalı ve diğer ihtisaslar gibi en az 4 yıl sürmelidir.

Çetinoğlu: İstanbul Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlık Bakanlığı tarafından denetleniyor mu?

Dökme: Evet. Hastane, bildiğiniz gibi Sağlık Bakanlığı’na bağlı. Akuenerji, akupunkturun bir dalı. Akupunktur sertifikası, akupunktur kursunu bitiren ve sınavda başarılı olan hekimlere Sağlık Bakanlığı’nca verilmektedir.

Çetinoğlu: Akuenerji ile hangi hastalıklar tedâvi edilebiliyor?

Dökme: Akupunkturla tedâvi edilebilen her hastalık akuenerjiyle de tedâvi edilebilir. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; akuenerji, akupunkturdan daha etkili olmaktadır.

Akupunktur veya akuenerjiyle tedâvi edilebilen hastalıklardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Akupunkturla bâzen hastalığın kendisini, bâzen de bir hastalığın belirtilerini ortadan kaldırmaya çalışırız; tıpkı öteki dallarda olduğu gibi.

Bizim tedavi etmeye çalıştığımız bazı hastalık ve hastalık belirtileri şunlardır:

* Yarım başağrısı (Migren)

* Sebebi bulunamayan baş ağrıları

* Sinüzit

* Saman nezlesi (Allerjik rinit)

* Astım bronşit

* Ses kısıklığı (Organik sebebe bağlı olmamak şartıyla)

* Trigeminus nevraljisi (Üç bacaklı sinir ağrısı)

* Bel fıtığı

* Boyun fıtığı

* Lumbago (Bel ağrısı)

* Dirsek ağrısı (Tenis dirseği)

* Diz ağrısı

* Boyun ağrısı

* Torasik avutlet sendromu

* Omuz ağrısı

* Siyatik sinir ağrısı (Kengi)

* Romatizmal ağrılar

* âdet düzensizliği ve âdet sancıları

* Gebelik kusmaları

* Adetten kesilme şikâyetleri (Menopoz)

* Uykusuzluk

* Sıkıntı

* Çocuklarda yatak ıslatma

* Sigara, alkol ve diğer alışkanlıklar

* Şişmanlık ve oburluk

* İştahsızlık

* Aşırı sinirlilik

* Sahne ve imtihan korkusu

* Stres

* Tükenmişlik sendromu

* Aşırı korku (Panik atak)

* Hafif seyreden depresyon

* Kulak çınlaması

* İrritabl kolon hastalığı

* Erkeklerde cinsel iktidarsızlık

* Kadınlarda cinsel isteksizlik

* Ve diğerleri..

Çetinoğlu: Görme ve işitme özürlüler ile engelliler akuenerjiden yararlanabilir mi?

Dökme: Elbette. Yalnız gözleri görmeyen ve iyileşmesi mümkün olmayan kişilerin tedâvisi mümkün değil. Ama böyle kişilerin bir başka hastalıklarını akuenerjiyle tedâvi etmek mümkün.

Çetinoğlu: Uygulanan metoda ‘metafizik tedâvi’ denilebilir mi? Akupunktur ve akuenerjinin, psikolojik tedâvi ve ispirtizma ile bağlantısı var mı?

Dökme: Akuenerji ve akupunkturun metafizikle değil de, fizikle ve kuvantum fiziğiyle ilgisi vardır. Akuenerjinin ispiritizmayla veya hipnoz ile ise hiçbir bağlantısı yoktur.

Akupunktur insan psikolojisinde düzenleyici etkisi olan bir tedâvidir. Fakat etkisi psikolojik değildir. Yani telkinle bir ilgisi yoktur akuenerji etkisinin.

Çetinoğlu: Akuenerjinin inanç ve ibâdetle ilgili olduğu söyleniyor. İnanç unsuru, tedâvi edende mi, hastada mı gereklidir?

Dökme: Bu, yanlışlıkla ortaya çıkmış bir söylenti olabilir. Akuenerjinin ve akupunkturun inançla bir ilgisi yoktur. Akupunktur ve akuenerji inanana da inanmayana da etkilidir. Yeter ki, tedâvi olacak kişinin bünyesinde; bu tedâvilerin etkisini önleyecek, bulamadığımız veya bulduğumuz halde ortadan kaldırılması mümkün olmayan bir engel bulunmasın.

Hasta da, hekim de zındık olabilir; ama akuenerji gene etkilidir. Tıpkı; inançsız bir doktor tarafından, inançsız bir hastaya verilen ağrı kesicinin etkili olabileceği gibi.

Çetinoğlu: Bir ilacın hastaya faydalı olup olmayacağını akuenerji veya kontrollu akupunkturla önceden tespit etmek mümkün mü?

Dökme: Mümkün. Bu uygulamayla, hastaya lâzım olan ilacın seçimi kolaylaşmaktadır. Sözgelimi bize bir hasta geldi diyelim. Hasta dışkulak yolu iltihabı için daha önce birkaç çeşit antibiyotik almış, etkisi olmamış. Antibiyogram yapılması, yani mikrobun hangi antibiyotiğe karşı duyarlı olduğunun tespiti de zaman alıyor ve tabii bu arada hastalık devam ediyor. Eğer doktor akuenerji yapabilen biriyse, bu muayeneyle duyarlı antibiyotiği bulup, o ilacı reçeteye hemen yazabilir.

Çetinoğılu: Dünyada ve Türkiye’de, akupunktur ve akuenerji ile teşhis ve tedâvi yönteminden devlet hastânelerinde yararlanılıyor mu?

Dökme: Evet. Hastalar kendi paralarıyla bu tedaviden faydalanabiliyorlar. Fakat akuenerji eğitimi gören hekim sayısı henüz yeterli olmadığı için, hastanelerde daha çok akupunktur hizmeti sunulmaktadır.

BÂKİ DÖKME: 1947’yılında Silifke’de doğdu. 1975’yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1975-1978 ve 1980-1984 yılları arasında Almanya’da anestezi ihtisası yaptı ve akupunktur öğrenimi gördü. Türkiye’ye döndüğü 1984 yılından beri İstanbul’da akupunkturla ilgili çalışmalarına devam etmektedir. Dökme Akupunktur Üst Komisyon üyeliği yaparak, Sağlık Bakanlığı tarafından 1991 yılında yayınlanan Akupunktur Yönetmeliği’nin hazırlanmasında katkıda bulunmuştur. Evli ve üç çocuk babası olan Dr. Dökme’nin çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış makaleleri ile, akupunktur kurslarında öğrenim kitabı olarak kullanılan Kulak Akupunkturu 1, Kulak Akupunkturu 2 , Kulak Akupunkturu 3; Sorularla Akupunktur ile Sohbetlerim adlı kitapçıkları mevcuttur. Son kitabı ise, doktorlar için yazılmış olan, ‘Emd ile Kontrollu Akupunktur ve Akuenerji’ isimli kitabıdır. Dr. Baki Dökme İstanbul Akupunktur Derneği ile diğer akupunktur derneklerinin düzenlediği kurslarda öğretici olmuştur. Nisan-Mayıs-Haziran 2002-2007 yılları arasında, Ankara Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin düzenlediği kurslarda öğretici olarak görev yapmıştır. Bunun yanında, İstanbul’da Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yapılan akupunktur kursunda da öğretici olarak çalışmaktadır. Ayrıca, İstanbul Akupunktur Derneği’nin düzenlediği değişik seminer ve millî toplantılarda konuşmacı olmuş, yöneticilik yapmıştır. İstanbul Akupunktur Derneği’nin yayın organı olan Akupunktur Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürüten Dr. Dökme, aynı zamanda İstanbul Akupunktur Derneği’nin Kurucu Üyesidir.

Bilgilik:

Amalgam dolgular

Diş tedavisinde kullanılan çok dayanıklı ve ekonomik bir dolgu maddesidir, Fakat görünümü estetik değildir. İçinde % 70 gümüş, % 23 kalay, az miktarda bakır ve çinkodan oluşan tozun cıva ile karıştırılmasıyla hazırlanır. Karışım diş hekimi tarafından hazırlanan oyuğa yığılır ve dolgu birkaç saatte sertleşir. Özellikle azı dişleri için günümüzde kullanılan en iyi dolgu maddesidir.

Sabuncuzâde:

Günümüzde, Amasya’da ‘Sabuncuoğlu Hacı İlyas’ adı ile anılan mahallede adı yaşayan tanınmış bir hekim ailesine mensuptur ve Çelebi Sultan Mehmed Han’ın hekimbaşısı Sabuncuoğlu Mevlana el-Hâc İlyas Çelebi Bey’in torunudur. Tahminen 1385 yılında doğmuş ve en az 85 yıl yaşayıp, 1470 yılından sonra vefat etmiştir.

İlk eseri; Akrabâzin Tercümesi’dir. Şehzâde Beyazıd’ın ikinci valiliği sırasında O’nun isteği üzerine hazırlamıştır. Macun, şurup, gargara, yağ, merhem ve benzeri şekillerdeki ilaçların hazırlanma usullerini anlatmakta ve formüllerini vermektedir.

Cerrâhiye-i İlhâniyye isimli eserini 1465 yılında yazıp Fatih Sultan Mehmed Han’a sunmuştur. Bu eserin en büyük özelliği, tıp tarihinde ilk defa cerrahi müdahaleleri gösteren minyatür tekniği ile yapılmış resimler içermesi ve sade bir Türkçe ile kaleme alınmış olmasıdır. Eserin tıpkıbasımı, 1992 yılında yapılmıştır.

Üçüncü eseri Mücerrebnâme’de, insanlar ve kendi üzerinde denemiş olduğu ilaçların hazırlanışını ve kullanılışını anlatmaktadır.

Sempatik ve parasempatik sinir sistemleri: İnsanın isteği dışında vücutta meydana gelen hareketleri düzenler. Kolumuzu kaldırmak, adım atmak gibi hareketler isteğimizle gerçekleşir. Fakat heyecanlandığımızda veya sinirlendiğimizde, kalp atışlarının hızlanması, kalbin vücuda daha fazla kan pompalaması, avuç içlerinin terlemesi gibi olaylar isteğimiz dışında olur. İşte bu hareketleri, ‘otonom sinir sistemi’ denilen sempatik ve parasempatik sinir sistemleri düzenler. Sempatik sinir sistemi vücudu gerilime hazırlar. Organlara gönderdiği sinyallerle vücudun aktivitesini, enerjisini artırır. Parasempatik sinir sistemi ise hareketlerimizi yavaşlatır, vücut enerjisini kontrol altına alır ve dengeleme sağlar.

 

 

 

Yar

0

Aklımdan çıkmadı güzel gözlerin,

Asena bakışlı, vatan gözlü yar.
Yüreğimde yara açtı sözlerin,
Özüne, sözüne kurban olam yar…
*
Bayrak gibi dalgalanır saçların,
Düşlerimin sultanısın, sen ey yar.
Mavi göklerimde hep süzülürsün,
Hilal kaşlarına, kurban olam yar…
*
Pencereme konan güvercin misin?
Ürkek bakışlarla, bakma öyle yar.
Baharımda açan, mor menevşesin,
Güller arasında, bülbül olan yar…
*
Mevlana sırrına ermiş sözlerin,
Ceylan pınarının gülü müsün yar?
Çelik bakışınla güven verensin,
Fikrine, zikrine kurban olam yar…

 

 

Yunus’ta Varlık Felsefesi (4)

Gerçekten dünya “Allah’ın o güzel isimlerinin nakışlarını gösterir. Dünyanın bu yüzü gayet güzeldir ve nefrete değil, aşka lâyıktır.” (Vehbi Vakkasoğlu, Yunus Emre, İstanbul-1983, s.128)

“Dünya haramdır haslara

Helâl olmuş nekeslere

Biz dünyayı dost tutmazız

Ol dünya murdardır bize.”

(Konur Ertop, Yunus’a Farklı Yaklaşımlar, Varlık, Temmuz 1991, Sayı: 1006, s.6) derken de, dünyanın insanın heveslerine bakan yanını niteler. Çünkü “Bu yüzüyle dünya, gaflet perdesidir ve ehl-i dünyanın heveslerinin oyun yeridir. Böyle his ve heves cihetine baktığı için bu yüzüyle dünya çirkindir. Çünkü fânidir, geçicidir, elemlidir.” (Vehbi Vakkasoğlu, Yunus Emre, İstanbul-1983, s.127) Zira Yunus fânidir, fâni olanı istemez.

Yunus şunu da anlamıştır. Ruh bâkidir. Alınmamak üzere verilmiştir kendisine. Burada Yunus’tan çok eskilere giderek, bu hakikatin insanla yaşıt olduğunu göstermek istiyorum:

“Hint destanı Ramayana’da geçen bir olay çok düşündürücüdür. Olay günümüzden 2500 sene evvel yazıya geçirilmiştir. Aslında cereyan tarihi daha eskidir. Hindistan’da sarp bir geçidi tutan bir eşkıya -yıllarca- yolu oraya düşenin ya parasını, ya da parası yoksa canını alır. Fakat bir defasında bir dervişin cevabı, hayatına yeni bir yön verdirir. Kendisinden parası; parası yoksa canı istenen dervişin cevabı şudur:

‘Param yok, canıma gelince, onu alamazsın! Ancak ruhumun bedenimden ayrılmasına vesile olabilirsin. Çünkü bu canı bana Allah, almamak üzere verdi’ der.” (Öğr. Gör. Muhsin Bozkurt, Vakıf Müessesesinin Türk Toplum Hayatındaki Yeri, 2 Nisan (Gazetesi), 7-15 Ocak 1991, Van)

Yunus:

“Vaktinize hazır olun, ecel vardır, gelir bir gün

Emanettir kuşca canın, issi vardır, alır bir gün

……….

Bu dünya kimseye kalmaz, anadur ölümün zinhar

Kaçan kimse gider gelmez, anadur ölümün zinhar.

……….

Kalır ayruklara malın, seninle gider âmâlin

……….

Ey dünyayı seven kişi, bir gün koyup gitmek gerek

……….

Ne ettin kurudan yaştan, sorarlar bir eyyam gelir.

……….

Yunus, şimdi sen dil ile, ben Hakkı severim deme

Ol padişah hazretine, görklü meta’ iletmek gerek.”

(Vehbi Vakkasoğlu, Yunus Emre, İstanbul-1983, s.269-278) diyerek dünyanın ahirete bakan tarafına işaret etmiştir: “Dünya bu yüzü ile ahiretin tarlasıdır. Cennetin mezraasıdır. Buradaki amellerin ekildiği ve bunların ahirette cenneti meyve verecekleri bir tarla…İlahî rahmetin tezahür ettiği bir sergidir..Bu cihetiyle de dünya, sevgiye lâyıktır, tahkire değil..” (A.g.e. s.127)

Yunus için “Dünya, o kadar yalandır ki, onda yaşanan hayat ya yel, ya da hayale benzer. Âdeta varla yok arası bir şeydir. Vefasızdır dünya ve zevali o kadar yakındır ki:

“Kogıl dünya bezeğini, bu dünya yeldir, ya hayal

Ne kılısar bize vefa çünkü pusudadır zeval

 

 

Dayı

0

Ayrıştırıyorlar  bizleri  belli,

Gidişat  açıkça  hüsran  be  dayı!

Yumruğum  ağrıdı  sıkmaktan  gayrı,

Durum  hiç  hoş değil, değil  be dayı!

*

Elden  geleni de yapmışız  inan.

Çalıştık, didindik  durmadık  dayı!

Ne  zor  günler  gördük, yaşadık gayrı,

İçimizden  neler  çıktı  bebe  dayı!

*

Herkesi  samimi  doğru   bilmişiz,

Ne tilkiler  varmış, görsen be dayı!

Onların  dertleri, ”benlikmiş” gayrı,

Paraymış, çıkarmış,  makammış dayı!

*

Bir  çoklarını da adam  sanmışız,

Nelerini  sırtlanmışız  be  dayı!

Amma   lakin  bir bozukluk var  gayrı,

Zordayız , dardayız , hardayız  dayı!