26.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 720

Başkalarının Düşünde ve Duasında Yaşayanlar

İnsanın yaşamı düşlerinin rengine boyanmıştır” der M.Aurelius. Bazı insanların yaşamı ise başka insanlarının yaşamanın ve düşlerinin üzerine kurulmuştur. Doğarsınız, ‘abla’ olarak kardeşlerinize yarı analık size düşer. Genç kız olarak büyürken hayvan bakımı, tarla ekimi, yemek yapımı, yakacak ve su temini gibi sorumluluklarla beraber büyürsünüz.

Sızlanma ve şikâyet diye kavramlar sizin aklınızdan bile geçmez. Öyle ki devrinin en yaygın aktivitesi olan buğday (ben diyeyim boğda, siz deyin yulaf-arpa) biçme organizasyonlarının aranan insanı haline gelirsiniz. İmece yada ‘meci’ denilen ortak etkinliklerde 2 kişinin gösterebileceği performansı tek başına gösterirsiniz. Zaman “Ye-iç, çalış!” zamanıdır ve özünde “Yiyeceksin ki çalışmaya kuvvet bulasın ve hastalanmayasın” felsefesi vardır.

Evlenirsin, bu kez baba evinde ve yörüngesinde yaptıklarını koca evinde ve yörüngesinde yaparsın. Adamına ve çocuklarına karşı sorumlulukların, konu – komşuya karşı sorumlulukların, ahırda ineğe – buzağa karşı sorumlulukların, evde yemek-bulaşık-çamaşır sorumlulukların, tarlada / bahçede ekme-dikme-sulama sorumlulukların, ekstradan yol – güzergâh ve ufak tefek inşaat ile yayla – yerleşim sorumlulukların bitimsiz bir koşu gibi ömrünün mezurasını sarar. 80 sene boyunca birinden birine ‘of’ bile demezsin.

Belinde orak, sırtında sepet; önüne kattığın ineklerle cafeden cafeye gider gibi tarladan tarlaya gidersin. O orak; bazen ot bazen diken keser, bazen koyunu boğazından yakalamış kurdun üzerine yürür. O sepet; bazen yiyecek-içeçek bazen çocuk, bazen de ot ve odun taşır. O inekler, senin aile bireyin gibidir; otlatması, samanı – yemi, yıkanması – tımarı ve hastalığı – doğumu dahil üstüne sigortalanmıştır.

Eski evi yıkıp da yeni ev yapmak gerektiğinde temel atmak – taş toplamak işlerinde de başroldesindir. Her kata ayrı emek vererek ve her defasında çalışanlara da sofra hazırlayarak hem de.. Babanın hediye ettiği 70-80 kiloluk dikiş makinasını 2-3 kilometrelik yoldan evine taşırken en mutlu anlarından birindesindir. Zira onunla kıyafetten kıyafet dikeceksindir. Gittiği yerden ayakları şişerek gelen kocanı senden iri ve uzun olduğu halde sırtlayıp birkaç kilometreden eve taşıyacaksındır.

Sonra çocukların okulu – büyümesi, büyüklerin bir bir bir ölümü – cenazesi, bayramı-düğünü vesairesi.. Bildiğim tek eğlencesiyse karda yalınayak kartopu oynamasıydı. Çocukların düğünü, torunların doğumu; bu kez varlığının sorumluluğu onlara adanır durur. Yemeyecek, yedirecek; giymeyecek, giydirecek ve yaşıyor gibi yapsa da aslında yaşamadan yaşatacaktır hep. Onun ömrü başka ömürlere serpiştirilir ve o fark ettirmediği için pek kimse de farkında olmaz.

Kimine göre ‘Osmanlı Kadını’ hükmündeydi ki pek az kalan. Kimine göre ‘Karadeniz Kahramanı’ydı ki genelde yöresel / geleneksel olarak kadınlardan çıkar. Küçük sahnede yılanın ağzından balık alışı, akrep sokmuş kızı kurtarışı gibi enstantaneler var. Büyük sahnede ise başkalarının düşleri üzerine kurulmuş bir insan yaşamı. Ki o ‘başkaları’ tabiri bize göredir, ona göre ise başkaları kendisidir zaten. Zor olansa bunu bu süper ego / tam bencillik çağında anlatabilmek ve anlaşılmasını beklemek.

Adı gibi hasbîydi ve bir eylül günü, duaların geri çevrilmediği bir vakitte başkalarının bereketiyle uğurladık onu kendi yaşamının sonsuzluğuna. Darısı bizim başımıza..

Ki analar emzirir ruhun söküklerini

Karanlığın bezini bağlar analar

Bu himmet, bu bereket, bu sekînet

Mübarek elinin kalite belgesidir

Ve o bir rahmet delegesidir

Güneş açar yüreğini bazen

Bazen bulutlar ağlar

 

 

Zübükler!

Kul  hakkı  yeniyor, her an gün boyu,

Dosdoğru  olana  bu   dünya  çok  dar.
Haklıdan  yana da   çıkmıyor  çoğu,
Kanımızı  emen, ne  hödükler  var!
*
Lafa  gelince  de herkes çok doğru,
Haksızlık  içinde  ne insanlar var.
Yalan  ve   iftira  atıyor   çoğu,
Allah’tan  korkmayan, ne yamuklar var!
*
Herkese  sorarsan  soyludur  huyu,
Amma  lakin  insanlara  zulüm  var.
Sahipsiz, kadersiz  ezilmiş  çoğu
Garibanı  ezen, ne  soysuzlar   var!
*
Günümüzde  haksızlıklar  diz  boyu,
Neyleyeyim  ne  çok  bahtı  kara var.
Bu  Nazıroğlu’nu  üzüyor  çoğu,
Bu halkı  kandıran, ne Zübükler var!

 

 

Asırlık Gecikme (1)

15 Temmuz 2016 tarihindeki kanlı, vahşi ve tamamen yersiz kalkışma ve isyanın hiçbir şekilde yenilir yutulur tarafı yoktur.

Bu tehlikeyi askeriyle, polisiyle ve şuurlu, bilinçli yurttaşlarımızın canı, kanı pahasına geçiştirdiğimiz, atlattığımız ve büyük tehlikeden kıl payı kurtulduğumuz, kurtarıldığımız da bir büyük gerçek.

Bu gerçeklerden daha büyük bir gerçek ise, “Bir göz hatırı için, çok gözler sevilir.” hükmünce İndallah makbûl bir kavim oluşumuz sırrınca, Maide suresinin:

“Ey iman edenler! Sizden kim (Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmenin sonucunda veya münafıkların etkisinde kalarak veya her hangi bir sebeple fark etmez) dininden dönerse (bilsin ki, din değil kendisi kaybeder) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever onlar da Allah’ı severler (ve sevgilerini O’nun razı olduğu işleri yapmakla gösterirler.) Onlar (Allah’ın büyüklüğünü bilmenin en büyük alâmetlerinden birinin tevazu olması hasebiyle) müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı (ise imanlarından gelen izzetle) güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda (dinin evrensel mesajını insanlara ulaştırmak için canları ile malları ile) cihat ederler. (Bu yolda bütün dünya karşılarında olsa bile) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu (özelliklere sahip olmak) Allah’ın bir lütfudur. Onu (bu uğurda bedel ödeyenlerden) dilediğine verir. Allah (kullarına karşı lütuf ve ihsanı geniş olan) Vasi’, (her şeyi bilen) Alîmdir.” (Kur’an Bana Ne Diyor? -Açıklamalı Meal- Hazırlayan: Veli Tahir Erdoğan)

Meal ve anlamındaki 54. Ayeti hikmetince; bu çok büyük tehlikeyi atlatışımızda; asıl oyun bozucu olan Yüce Allah’ın da İlâhî hesaplarının, esrar yüklü hikmet ve gayesinin payını unutmamak lâzım. Özellikle asıl faktörün bu olduğunu; hatırdan hiç uzak tutmamak boynumuzun borcu olsun ve olmalı.

Nitekim: “Türkler hakkında sena-i Peygamberî (Peygamber övgüsü) muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş. Hadis var…mânası hakikat ve Türk milletinin sena-i Peygamberîye mazhar olduğu hakikattir. Bir nümunesi Sultan Fatih hakkındaki hadistir.” (E.L. II. 37)

Bütün bu iki aya yaklaşan müddet zarfında, bin bir endişe ve korku yaşadık. Millî duygularla hem hâl olduk. Kâh gurur duyduk. Kâh üzüntü ve kederlere gark olduk. Sanki Sera’dan Süreyya’ya gidip geldik. Tarifi zor ve hattâ imkânsız bir atmosfer ve ortamda bulduk kendimizi.

Böylece şu gerçek bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış. Herşeyden önce kendisini hatırlatmış. Tekrar nazarlara misafir olacak olan asır-dide hakikatle yüzleşmemizi sağlamıştır.

Öyleyse Türk Milleti olarak kendimizi sıgaya çekip; kendimizden hesap sormamız şart olmuştur. Bu gerçeğin gereklerini, yüz senedir lâyıkıyla yerine getirmediğimiz; bir kere daha tüm çıplaklığı ile kendini göstermiştir.

Cehalet, zaruret ve ihtilâf denen üç büyük asır-dide / yüzyıllık düşmanla; sanat, marifet, ittifak silâhlarıyla savaşmak. Bu cehd ve cidalden bir an olsun gafil olmamak. Bu hususta tembellik etmemek ve bunlara karşı lâkayt kalmamaktır.

İşte ancak bu üç düşmanı altetmekle; demokrasiden -ister istemez- uzak düşen insanımız yeis / me’yusiyet ve ümitsizlikten kurtulabilir.

Ancak bu suretle, tarih nazarında küçük düşmez.

Ancak bu şekilde millet; tarih nazarında cünun ve deliliklerden halâs olur.

Ancak bu tespitlerin gereğini yapmakla millet; muhtaç olduğu hakikati, evham / vehim ve şüphelerden azat etmiş, ayıklamış olur.

 

 

Kamu Görevinden Atılanlar

Devletten FETÖ’cüleri temizleme operasyonu kapsamında görevden çıkarılan/ meslekten atılan memur sayısı 60 bini geçti. Böyle bir uygulama Cumhuriyet tarihimizde hiç yaşanmadı.

Burada çok soğukkanlı bir şekilde sorgulanması gereken hususlar “yapılan ihraç işlemleri haklı mı, hukuka uygun mu, kurunun yanında yaş da yanıyor mu ve de terörle mücadeleye hizmet ediyor mu?” sorularının cevaplarıdır.

Bu konularda yazarken hep vurguluyorum: Lanet darbe teşebbüsüne karışanların cezalandırılmasını ve FETÖ veya diğer terör örgütlerinin devlet içindeki uzantılarının temizlenmesini yapmak zorundayız. Fakat hukuk kurallarına bağlı olarak ve yeni mağdurlar yaratmadanözenli bir ayıklama ile yapmalıyız.

Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın tabiriyle “örgütün altı ibadet, ortası ticaret üstü ihanet” ise devletin cezalandırması gereken kesim örgütün ihanet içinde üst kesimidir.

Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın ifadesiyle “FETÖ’nün 3 ana yapısı var. Bunlar çelik çekirdeksempatizanlar ve güçlünün yanında olanlardır. Öncelikle çelik çekirdeğe yoğunlaşıp kırılmalı ve imha edilmeli.”

“Fakat tam tersi bir yöntem izleniyor. Üst düzeydeki FETÖ’cüler yerinde duruyor. Türk milliyetçisi ülkücü bürokratlar, milliyetçi, Atatürkçü memurlar tasfiye ediliyor.”

Şimdi haksızlığa uğrayan on binlerce ailenin ocağında yanan ateşi görmezden gelmek mümkün mü?

**************************************************

Memurluktan Atılmak Demek…

Kamu görevinden çıkarılmak FETÖ’cü damgası yemek, toplumda vebalı muamelesi görmek demek.

En yakın dostların bile selam vermekten çekindiği insanlar olmak demek.

Herhangi bir şirketin, kurumun iş vermekten çekindiği, serbest ticaret yapsa insanların alışveriş yapmak istemeyeceği için başarısız olacağı kesin olmak demek.

Dahası hakkında adli soruşturma yürütülenlerin maaşına, mal varlıklarına bloke konuluyor. Bu da sadece işten atılan kamu görevlisinin değil, ailesinin de cezalandırılması demek.

Bu insanlar ne yiyip, ne içecek, çocuklarını nasıl okutacak, sağlık hizmetlerine nasıl erişebilecek? Hadi kendisi bir ihtimal suçlu çıktı. Ya ailesini cezalandırma hakkımız var mı?

Bu “suçların şahsiliği ilkesine” aykırı bir uygulamadır.

Basında yer alan haberlere göre, Kamu görevinden çıkarılanlara gelen “gizli” damgalı yazıda “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne darbe girişiminde bulunan FETÖ/PDY terör örgütü ile iltisaklı, ilişkili ve destek içinde olduğu şüphesi bulunan personel hakkında soruşturma açılması ve bu süre içerisinde görevlerinden uzaklaştırmalarına karar verilmiştir” yazılmakta.

Şimdilik 60 bini aşan kamu görevlisini görevinden atarken, mesleğini yapamaz hale getirirken buna kimler karar veriyor, uygulanan kriterler neler?

Ortada bir iddianame yok, insanlar neden FETÖ ile ilişkilendirildiğini bilemiyor, savunma yapmalarına imkân verilmemiş, itiraz hakkı yok.

İhraç kararlarıyla ilgili yargı yolu kapalı.

Bugüne kadar pek uygulanmamış sert, radikal, yargısız infazlar bunlar.

************************************************

KHK ile Görevden Alma Yanlış

60 bin memur hakkında verilen görevden alma kararları mahkeme kararı değil. Bu memurlar, idari ve siyasi birimlerden alınan bilgilerle hazırlanan, KHK ile meslekten atılmakta.

Bu kararlara muhatap olanlar hakkında muhtemelen ihbarlar veya sorgulamalarda itirafçı şüphelilerin ismini verdiği kişiler olması etkili olmakta.

İhbarların ve itirafların ne kadar gerçeği yansıttığından emin değiliz.

FETÖ ile irtibatlandırılmasını hiç mümkün görmediğimiz kişilerin kamu görevinden uzaklaştırıldığını veya tutuklandığını gördüğümüz için şüphelerimiz artıyor.

KHK’lar ile alınan bu kararları alan veya bunlara emir veren insanların çoğu bugüne kadar, 17/25 Aralık 2013 öncesinde de olsa, “FETÖ ile bir şekilde ile iltisaklı, ilişkili ve destek içinde olan” kişiler.

En azından kendi kurumlarında görevden uzaklaştırılan bu kadar FETÖ şüphelisini işe alan, kadro veren veya terfi ettiren kişiler. Kamu arazilerini, taşınmazlarını, kaynaklarını FETÖ’cülere veren, tahsis eden yetkililer. Kendileri ilişkili olsa da olmasa da en yakın çalışma arkadaşlarını FETÖ’cülerden seçme basiretsizliğini göstermiş zevat.

Bu zevatın şimdi verdiği kararların ne kadarı doğru olabilir?

KHK’nın en kısa sürede TBMM’de ele alınıp yasalaşması gerekiyor. Ama hükümet bunu yapmıyor. Yapsa KHK’larda yapılan hatalar azaltılabilir ve sorumluluğa muhalefet de ortak edilmiş olur.

Bana göre ister Kanun Hükmünde Kararnameler ile ister kanunla görevden almalar yapılmamalıdır.

Kişiler hakkında kanuni düzenleme uygun değil. Kanunlar ve KHK’lar genel nitelikli düzenlemeler olmalı. Kişiler hakkında bireysel kararları yargılama süreci sonunda mahkemeler vermelidir.

********************************************

Savunma Hakkı Olmadan

Türkiye’de haklarında soruşturma yapılıp, kuvvetli suç şüphesi oluşturan delillerin varlığına dayanarak iddianame hazırlanıp yargılanan sanıklardan yüzde 60’ı beraat ediyor.

Soruşturma yapılmadan, savunma hakkı tanınmadan yapılan işlemlerde hata payı kaçınılmaz olarak daha yüksek olacaktır.

Hiçbir delil tespiti yapılmadan, “Bank Asya’da hesabı olduğu, çocuğunu falan okulda okuttuğu için” gibi, hukuki anlamı olmayan gerekçelerle memurlar kamudan atılmakta. Bu kişilerin içinde gerçekten FETÖ üyesi olmayanların oranı muhtemelen daha yüksek olacaktır.

Bu kadar masum insanın cezalandırılmış olması, on binlerce mağdur yaratılması, altından kalkılması güç “kul hakkı” vebali bir yana, terörle mücadeleye fayda değil, zarar verir.

**********************************************

Emeklilik Hakları

FETÖ soruşturmalarına muhatap olan memurlardan emekliliğini doldurmuş olanların yasal hakkı olan emeklilik hakkı KHK ile önlendi. Soruşturmalar sona ermeden emekli olunamayacak. Kamudaki görevi sona erdirilenlerin tüm emeklilik hakları yani emekli maaşları ile tazminat haklarının da akıbeti meçhul.

Bunlar hukuka uygun şeyler değil, ama bu ortamda yapılacak bir şey yok.

İleride normal hukuk düzenine geçildiğinde bu hakların iadesi için binlerce dava açılır ve muhtemelen haklar verilir. Ama bu insanlar bu arada mağduriyet yaşamış olacak.

**********************************************

Teşekkür

3 Eylül Cumartesi günü ailemize yeni katılan Malhun kızımız ile oğlumuz Ahmet Buğrahan Sönmez‘in nikah törenlerini şereflendiren, mutluluğumuzu paylaşan, tebrik ve mutluluk dileklerini ileten bütün dostlarımıza ve akrabalarımıza ailem adına sonsuz teşekkürlerimizi sunuyorum.

 

 

Dünyanın Sayılı, Türkiye’nin Bir Numaralı Çocuk Kalbi Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Tayyar Sarıoğlu Hayatı Doya Doya Yaşamak İsteyenlere Yaşama Sanatının Şifresini Veriyor.

Oğuz Çetinoğlu: Eski yıllara ait dergilerde kalple ilgili yazılar çıkardı. Bunlardan birinin başlığı: ‘Kalp… Ah bir tamir edilebilse…!’ şeklinde verilmişti.

Günümüzde yapılan kalp ameliyatlarını, ‘kalbin tamir edilmesi…’ şeklinde yorumlamak mümkün mü?

Prof. Dr. Tayyar Sarıoğlu: Evet. Son yüzyıl içersinde, bilim dalları arasında kalp, kardiyoloji ve kalp ile ilgili gelişmeler çok büyük yer işgal etmiştir. En hızlı gelişmeler de yine kardiyoloji alanında olmuştur. Yirminci asrın başında çok ünlü bir cerrahın bir sözü vardı: ‘Kalbe el sürmeye cesaret edecek cerrahlar meslektaşları yanındaki itibarlarını tamamen kaybederler.’ diyordu. Fakat bugün biz kalbe el sürmenin ötesinde kalbi yerinden çıkarıp, başka bir insanın kalbiyle değiştirebiliyoruz. Dolayısıyla gerçekten 1950’li yıllardan itibaren kardiyoloji ve kalp cerrahisinde çok önemli gelişmeler olmuştur.

Önce çocuklardaki kalp rahatsızlıklarının düzeltilmesinde, cerrahî olarak düzeltilmesine yönelik gelişmeler başlatılmıştır. Halk arasında ‘mor çocuk, mor bebek’ diye bilinen hastalığın düzeltilmesi için bir yardımcı ameliyat şekli geliştirilmiştir. Kalbin içersindeki bozuklukları düzeltme ile ilgili çalışmalar daha sonra başlamış olsa bile, mor çocuğun o morluğunu azaltan kirli-temiz kan karışımını azaltan veya akciğerlerde oksijenlenmeyi arttıran işlemler yapılmıştır, yardımcı ameliyatlar yoluyla…

Böylelikle o mosmor olan çocuk birdenbire pespembe hâle gelmiştir. Bu büyük bir şaşkınlık, kısa zamanda gelişmeleri başlatan bir motivasyon olmuştur. ‘Demek ki düzeltebiliyoruz.’ denilmiştir. Bu gelişme 1945 yılında yaşandı.

Ondan sonra kalbin içerisindeki bozuklukları düzeltme çalışmaları başlamıştır. Fakat kalp biliyorsunuz hem hareketli bir organ hem bütün vücuda kan pompalayan kanla dolu bir organ. Bu organın içersindeki bozuklukları düzeltmek, kalp deliklerini tamir etmek, kapaklardaki darlıkları ve yetersizlikleri gidermek veya değiştirmek vs. gibi işlemler kalbin durdurulmasını ve kansız bir ortamın sağlanmasını gerektiriyordu. Buna yönelik çabalar başlamıştır. Ve açık kalp ameliyatları dediğimiz ameliyat tekniği 1950’li yılların ortasında geliştirilmiştir.

Açık kalp ameliyatı için kalbin ve akciğerlerin fonksiyonlarının durdurulması lazım. Akciğer-kalp makinesi dediğimiz, kalp ameliyatı yaparken kalbin ve akciğerlerin fonksiyonlarını yürütecek olan bir makineye ihtiyaç olduğu görülmüştür. Açık kalp ameliyatları ancak bu makinenin geliştirilmesinden sonra ilerlemiştir. Fakat ilgi çekicidir, öncesinde bu fikir yani biz kalbi ameliyat ederken, kalbi açarken ‘nasıl yapalım da kalbin ve akciğerlerin fonksiyonlarını bir şekilde devam ettirelim’ düşüncesi çok farklı bir uygulamaya yol açmıştır. Buna tıp dilinde ‘Kros Sirkülâsyon’ deniyor. Çocuğunu ameliyat edeceğiniz anne veya baba akciğer-kalp makinesi gibi kullanılmıştır.

Bir masada çocuk bir masada annesi veya babası. Çocuğun kanı damarından anne veya babaya verilmiştir, oradan anne veya babanın akciğerlerine gitmiştir. Kalbinin pompalamasıyla tekrar çocuğa verilerek anne-baba adeta bir akciğer-kalp makinesi gibi kullanılmıştır. Bu esnada çocuğun kalbinin durdurulması mümkün olmuştur.

Çetinoğlu: Çok basit bir benzetmeyle, bir otomobilin akümülatöründen bir başka otomobilin akümülatörüne şarj gibi mi?

Sarıoğlu: Gibi… fakat karmaşık teknik bir takım teferruatı var. Bu işlem; büyük bir cesaret vermiştir. Bu cesaretle gelişmeler hızlanmıştır. Ondan sonra 1950’li yılların ortasına doğru akciğer-kalp makineleri geliştirilmiştir. Ve ilk defa, çocuklarda kalbin kulakçıkları arasındaki bir delik kapatılmıştır.

Ancak maalesef ilk teşebbüsler büyük bir sükûttu hayal meydana getirmiştir. İlk teşebbüsü yapan Amerikalı doktor Gibon; başarısız olmuş, arka arkaya birkaç hastasını kaybetmiştir. Fakat yılmayan insanlar başarıya mutlaka odaklanmış, kararlı ve sabırlı çalışmalarla bu tecrübeleri tekrarlamışlar gayretlerini devam ettirmişlerdir. Böylece ve nihayet bugün o ilk yıllarda büyük ümitsizlik ve sükûtu hayale uğratan vakalar bugün artık en basit ve en güvenilir en emniyetli ameliyatlar haline gelmiştir.

Hiçbir hastayı kaybetmek o tür ameliyatlarda artık ve hemen – hemen söz konusu değildir.

Çetinoğlu: Çocuk kalbi operasyonu sırasında anne veya babadan yararlanılması aşamasından sonra geliştirilen bir cihazdan söz ettiniz. O cihazdan yararlanma tarihini de alabilir miyim?

Sarıoğlu: 1950’li yılların ortaları… 1955-1956 yılları .

Çetinoğlu: Kalp ameliyatı ile ne tür arızalar giderilebiliyor?

Sarıoğlu: Kalpte birçok arızalar, birçok hastalıklar söz konusu. Çocuklarda ve önemli olanları doğumla ilgili kalp hastalıkları. Çocuklarda görülenlerin çok büyük bir kısmı böyle. Doğuştan itibaren, anne karnındaki kalbin gelişimi sırasında; karıncıklar arasındaki bölmede, kulakçıklar arasındaki bölmede; eksiklikler, yetersizlikler sonucu delikler ortaya çıkıyor. Kalp kapaklarında bozukluklar meydana gelebiliyor. Kalpten çıkan ana atardamarların ters çıkışları olabiliyor, darlıkları olabiliyor. Yüzlerce çeşit kalp rahatsızlıkları olabiliyor. Bunlar doğuştan kalp hastalıkları. Bir de ileriki yaşlarda karşılaştığımız ve bugün için en sık görülen hadiseler, koroner kalp hastalıklarıdır. Yani kalbi besleyen damarların ‘ateroskleroz’ dediğimiz kireçlenme ve yağlanmalarla daralmasıyla ortaya çıkan problemler söz konusu. Ayrıca kalp kapaklarına ait rahatsızlıklar var. Bunlar doğuştan olduğu gibi daha sonra da birtakım enfeksiyonlar sonucunda olabiliyor. Halk arasında; ‘Kalp romatizması’ deniliyor. Kalp romatizması denilen rahatsızlığa bağlı kalp kapakçıklarında bozukluklar olabiliyor. Ayrıca kalbin kendi kaslarına ait kas hastalıkları veya kalpteki elektrikî iletim sisteminin bozuklukları gibi daha birçok kalp hastalıkları söz konusu.

Çetinoğlu: Çocuklardaki çoğu rahatsızlıklar doğumdan önce meydana geliyor. Herhalde okuyucularımızın aklına şöyle bir soru gelebilecektir: ‘Sağlıklı kalbi olan bir çocuk dünyaya getirebilmek için veya bu tür arızalardan sakınabilmek için annelerin yapması gereken hareketler veya beslenme konusunda tavsiyeleriniz olabilir mi?’

Sarıoğlu: Tabii. Bugün için bütün dünyada her 100 doğumdan 1’inde doğuştan kalp hastalarıyla karşılaşıyoruz. Bu çok önemli bir rakam demektir. Türkiye’de doğum hızını dikkate aldığımız zaman ülkemizde her yıl 13-14.000 çocuk kalp hastalığı ile doğuyor.

Çetinoğlu: Dünyadaki oran daha mı yüksek?

Sarıoğlu: Oran aynı aşağı yukarı. Belki biraz fazla olabilir. Fakat genelde bütün dünyada oran aşağı-yukarı aynıdır. Doğumların % 1’inde böyle hâdiselerle karşılaşıyoruz. Doğuştan kalp hastalıklarına yol açan bildiğimiz birtakım sebepler var. Bunları sırasıyla söyleyecek olursak, şunları söyleyebiliriz: Bir kere hamilelik sırasında geçirilmiş bazı viral enfeksiyon hastalıkları. Kızamıkçık mesela, annenin sigara ve alkol kullanımı, akraba evlilikleri. Annenin hamileliği sırasında özellikle ilk 3 ay içersinde radyasyona maruz kalması, yanlışlıkla bilinmeden film çekilmesi, bebeklerde kalple ilgili problemlere yol açabiliyor. Bir diğer sebep; annenin şeker hastası -diyabetik- olması. Annenin, 40 yaşın üzerinde olması da yol açabilir. Ancak bunların hiçbiri olmaksızın da bebeklerde doğuştan kalp hastalığı olabiliyor. Her 100 doğumdan 1’inde böyle bir hadiseyle karşılaşıyoruz.

Şimdi ‘Anneler ne yapmalı? ne tedbir almalı’ şeklindeki sorunuzu cevaplamak gerekirse; Biraz önce söylediğim sebeplerden; şeker hastalığından, radyasyondan, enfeksiyonlardan korunacaklar… Sigara ve alkol gibi zararlı maddelerin kullanılmaması çok çok önemli şeyler. Bunun ötesinde biz hamileliğin 16. haftasından itibaren çocuğun kalbini görüntüleyebiliyoruz. Eko ultrasonografi dediğimiz bir sistemle. Gayet basit. Dışarıdan herhangi bir girişim gerektirmeden kalbin hareketli fotoğraflarını çekebiliyoruz. Eğer çok ağır birtakım kalp bozuklukları düzeltilmesi çok zor veya çok riskli birtakım bozukluklar söz konusuysa aileyle birlikte, kadın-doğum uzmanlarıyla birlikte ve çocuk uzmanları, çocuk kardiyologlarıyla birlikte karar veriyoruz, hamileliğin sonlandırılması söz konusu olabiliyor.

Çetinoğlu: Anne karnında böyle bir arıza olduğunu belirlediniz. Tedavisi söz konusu mu?

Sarıoğlu: Evet, o konuda da çok önemli gelişmeler var. Bazı hastalıkların bebek doğar doğmaz hemen tedâvisine başlanmasıyla veya ameliyatla düzeltilmesi mümkün. Başlamış olan bozukluk, hamilelik sırasında kalpte çok önemli hasarlar meydana getirecekse, onun düzeltilmesine yönelik anne karnında ameliyatlar yapmak, müdahaleler yapmak da yavaş yavaş mümkün hale geliyor.

Çetinoğlu: Çok ilgi çekici. Türkiye’de anne karnındaki bebeğin ameliyatı yapıldı mı?

Sarıoğlu: Hayır, şu anda yok. Dünyada da henüz deney safhasında.

Çetinoğlu: Gelişmeler çok hızlı. Çok heyecan verici.

Sarıoğlu: Çok hızlı. Bu mümkün olabilecek. Başlangıç tecrübeleri var. Fakat rutin uygulama henüz başlamış değil. Bazı başka ameliyatlar anne karnında yapılabiliyor. Mesela birtakım fıtıklar… ‘herni’ diyoruz biz ona. Onları halledebiliyoruz. Göğüsle karnı birbirinden ayıran bir diyafragma var mesela. Burada birtakım delikler, herniler varsa anne karnını açıp -annenin rahmini- çocuğun o bölgesini tamir edip tekrar hamileliğin sürdürülmesine imkân verilebiliyor.

Çetinoğlu: Ameliyatın kesin çözüm olmadığı durumlar da olabiliyor mu?

Sarıoğlu: Evet olabiliyor. Yetişkinlerde de eğer ameliyatlarla ve diğer tedâvi metotlarıyla düzeltilmesi mümkün olmayan bir bozukluk varsa, işte o zaman ‘kalp nakli’ dediğimiz çare bugün

için gündemde. Bu metodun başarı oranı oldukça yüksek ve nakilden sonra 5 yıllık yaşama % 70’lerden fazla.

Çetinoğlu: Kalp rahatsızlıklarında ilaçla tedâvi yöntemi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Sarıoğlu: Özellikle yetişkinlerde kalple ilgili rahatsızlıklarda ilaçların önemli bir yeri vardır. Tansiyon yüksekliklerinin kontrol edilmesi, kalp yetmezliği dediğimiz kalbin pompalama gücünün desteklenmesi, kan yağları ve kolesterolün düşürülmesi, şeker hastalığının kontrol altında tutulması, kanın akışkanlığının artırılması ve pıhtılaşmanın önlenmesi gibi konularda ilaç tedavilerinin önemli yeri ve yararı vardır. Ayrıca ameliyatsız tedaviler konusunda da biliyorsunuz kateter yoluyla bir anjiyo yapar gibi tıkalı kalp damarının açılması, daralmış bölgenin genişletilmesi gibi işlemler yapıyoruz. Bu işlemlerle düzeltilemeyecek bozukluklar varsa o zaman ameliyatlarla, by-pass ameliyatları ile çareler buluyoruz. Bugün için by-pass ameliyatlarının başarı oranı çok çok yüksektir. Ve % 98’lerdan fazladır. Ve by-pass ameliyatlarından sonra eğer daha önce hasta bir enfarktüs geçirip kalp kasığı fonksiyonlarında bir kayba uğramamışsa, bütün hayatî fonksiyonları ameliyatlardan sonra normal olarak devam edebilir.

Çetinoğlu: Sağlıklı bir insanın, kalp ameliyatı riskine mâruz kalmaması için neler yapmasını tavsiye edersiniz?

Sarıoğlu: Yetişkinlerde karşılaştığımız az önce söylediğim koroner kalp hastalıklarının büyük bir oranda önlenmesi mümkündür. Büyük bir oran derken % 80 kadar ihtimalle mümkündür. Çok ciddî bir rakam. Bunun için, bu hastalığa yol açan faktörlerin ortadan kaldırılması lazım.

Bu hastalığa yol açan faktörleri bugün için başlıca 4 grup altında toplayabiliriz. Buna sağlığın ‘şeytan dörtgeni’ de diyebiliriz. 1- Yanlış beslenme ve buna bağlı olarak kan yağındaki yükseklik, şişmanlık, fazla kilo. 2- Sigara ve diğer zararlı alışkanlıklar. 3- Hareketsiz hayat, yani spor yapmama ve spordan uzak hareketsiz bir yaşama tarzı. 4’üncüsü de stres.

Bütün bu davranış kalıpları bu alışkanlıklar yani sigara ve zararlı alışkanlıklardan korunma, doğru beslenme kültürü, dinamik ve hareketli yaşamak ve düzenli spor yapma alışkanlığı ve stresle baş edebilme yetenekleri çocukluk yaşlarda öğretilmesi gereken, kazanılması gereken davranış kalıpları ve yaşama tarzıyla çok yakından ilgilidir. Dolayısıyla erişkin yaşlarda sağlıklı bir kalbe sahip olmak istiyorsak çabalarımızı çocukluk yaşlarına yoğunlaştırmalıyız. Aksi takdirde 50 yaşına gelmiş bir insana şunu yeme bunu yeme diyorsunuz. Bir kere damak zevki, beslenme kültürü oluşmuş. ‘Sigarayı bırak!’ diyorsunuz, daha zor bir sürü mücadeleler gerektiriyor. Spor yapma alışkanlığı başlı başına bir kazanılmış davranış kalıbıdır. ‘Spor yap’ diyorsunuz. Bir kere kaybedilmiş zaman var. O arada ortaya çıkmış hastalığı geriye döndürmek çok defa mümkün değil. İkincisi bunun o yaşlarda başlatılması çok daha zor.

Stres de öyle. Stres konusu da çok karmaşık bir kavram. ‘Stresten uzak dur!’ Diyoruz ha bire. Nasıl uzak durulacak? Hayatın kendisi streslerle dolu ama ‘stresi yönetebilme’ meselesi öğrenilebilen bir şeydir. Öğrenilebilen bir şey olması gerekir. Eğitimimizin bu konuları dikkate alması lazım.

Çetinoğlu: Eğitim deyince okullardaki eğitimi mi kast ediyorsunuz?

Sarıoğlu: Okul ve aile… ikisi birlikte. Medya, televizyon her türlü eğitim vasıtası da dâhil. Her türlü eğitim vasıtalarını kullanarak biz başta okullarda olmak üzere çocuklarımızı doğru yaşamaya, sağlıklı yaşamaya hazırlamalıyız.

Prof. Dr. Tayyar Sarıoğlu Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı, Acıbadem Bakırköy Hastanesi, Kalp Merkezi İstanbul Kalp Cerrahisi Vakfı Başkanı Doğum: 1951, Gaziantep Eğitim: Tıp Eğitimi : Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 1974 Kalp damar cerrahisi uzmanlığı : Hacettepe Üniversitesi, 1979 Akademik görev ve pozisyonlar: * Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanlığı, 2003 * İstanbul Memorial Hastanesi Kurucu Genel Direktör, Proje ve Yönetim Liderliği, 1996-2002 * İstanbul Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı ve Çocuk Kalp Sağlığı Merkezi Başkanı, 2000-2002 * İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı, 1997 – 2000 * İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü Kalp Damar Cerrahisi Öğretim Üyesi, 1987 – 1997 * Hacettepe Üniversitesi Kalp Damar Cerrahisi Baş Asistan, Uzman ve Doçent,1979 – 1985 * Cardiovascular Fellow, Klokkenberg, Holland, Ağustos 1984 * University of Alabama in Birmingham (UAB, USA) special cardiovascular fellow, 1985 – 1986 Kariyer, Akademik Çalışmalar * Kalp Damar Cerrahisi konusunda yerli ve yabancı dilde 120’den fazla yayın * Kalp cerrahisinin en komplike ameliyatlarından olan yeni doğan bebeklerde ” arterial switch ” ameliyatı, Konno- Rastan ve kalpte pulmoner ototransplantasyon (Ross- Konno) ameliyatlarını Türkiyede ilk defa uygulama ve başarılı bir şekilde rutin hale getirme. * Aort koarktasyonu ve mitral atrezili tek ventrikülde kendisi tarafından geliştirilen ameliyatlar. (Aorto – subklavian Plasti ve Sağ atrial Flap ile atrial neoseptasyon) * Özellikle yeni doğan bebekler ve küçük çocuklardaki kalp ameliyatlarının ülkemizde de dünya standartlarındaki başarıya ulaştırılması konusunda büyük çaba ve rol. * Erişkin ve çocuk yaş grubunda her türlü 7500 den fazla kalp ameliyatı uygulamaları * 1985 – 2000 yılları arasında 20’den fazla kalp cerrahisi uzmanının yetiştirilmesi Üyelikler ve Kurumsal Faaliyetler * Full Bright ABD Eğitim Bursu, 1985 * Türk Kardiyoloği Derneği Üyeliği * Türk Pediatrik Kardiyoloji Derneği Üyeliği * Türk Kalp Damar Cerrahisi Derneği Üyeliği * Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Dergisi Editörlüğü, 1992 – 1997 * Kalp Damar Cerrahisi 2. Ulusal Kongresi genel sekreterliği, 1992 * İstanbul Kalp Cerrahisi Vakfı kurucusu ve başkanlığı, 1995 * Europian Cardio – Thoracic Surgery Society Üyeliği * New York Academy of Science Üyeliği * Amerikan Assocation for the Advancement of Science Üyeliği Hobi Tarih ve Felsefe, Yüzme, doğa yürüyüşleri, Klasik Türk Müziği ve Şiir

 

 

Yunus’ta Varlık Felsefesi (7)

“Kimseler garip olmasın

Gurbet oduna yanmasın.”

(Vehbi Vakkasoğlu, Yunus Emre, İstanbul-1983, s.56)

” ‘Hubbü’l-vatan mine’l-îman.’ / ‘Vatan sevgisi imandandır.’ düsturu hepimizin bildiği bir gerçektir. Fakat bizler, bu sözün mecazi manasını akla getiriyor. Asıl kastedilen vatanı unutuyoruz. Hâlbuki bu sözden maksat, şu anda içinde yaşadığımız vatanı sevmekle beraber, aslında, asıl vatanı sevmektir. Peki neresidir asıl vatan? Asıl vatan babamızın ülkesidir. Aradan -matematiksel bir işlemle- bütün babaları kaldırırsak, hepimizin tek bir babası olan Hz. Âdemle karşılaşırız. Bizlerin asıl vatanı, Hz. Âdem’in çıktığı yerdir. Babamız Âdem’in vatanı ise -hepimizin bildiği gibi- Cennettir.

“Bildiğimiz sebeplerle babamız Âdem, asıl vatanı olan Cennetten, Dünya gurbetine gönderilmiştir. Niçin? Yeniden ve bu sefer çıkmamak üzere, ebediyyen asıl ve tek vatan Cenneti kazanmak için. Hakikat öyle değil midir? İnsan, gurbete, dönüşte vatanında daha iyi yaşama şartlarını sağlamak için gider. Hatta gurbete gidip de, eli boş dönenin yüzüne tükürülür ve ayıplanır.

“Aynen böyle olduğu gibi, bizler de dünya gurbetindeyiz. Tıpkı babamız Âdem gibi. Bizler de dönüş yerimiz olacak, asıl vatan Cennette ebediyyen sürecek olan yüksek hayatı kazanmak için, dünya gurbetine getirilmiş bulunuyoruz. Yani Cenneti, asıl vatanı hak etmek için Dünya gurbetindeyiz.

“Takdir edersiniz ki, asıl vatanı kazanmak için çalışmaya; çalışmak için, hür olmaya; hür olmak için de vatana sahip olmamız gerek ve tabi sırasında bize ebedî hayatı kazandıracak olan bu toprakları, canla başla savunmak lâzımdır. Bunun için de bu geçici vatanı sevmek icap eder.

“Demek ki bizler, Cenneti kazandıran bu geçici vatanı, asıl vatan Cenneti sevdiğimiz için sevmeliyiz. İşte bizler ‘Dünyayı da din için severiz.’ derken bunu anlamalıyız. Gurbetteki işçinin ana vatana, oradan yatırım yapması gibi, bizler de dünya gurbetinden ana vatan Cennet’e yatırım yapmamız icap eder.” (Öğr. Gör. Muhsin Bozkurt, Vakıf Müessesesinin Türk Toplum Hayatındaki yeri, 2 Nisan -gazetesi-, 7-15 Ocak 1991 Van)

İşte bu büyük maksat için Yunus, diyar diyar dolaşarak kitlelere sesini duyurmak, onları uyarmak ister ve var gücüyle var oluş gayesini haykırır âdeta.

“Kasdım budur, şehre varam

Feryâd ü figan koparam.”

(Vehbi Vakkasoğlu, Yunus Emre, İstanbul-1983, s.38)

 

 

Ne yapalım da bir daha tekrarlanmasın

Tekrarlanmasın. Aklı başında herkesin isteği bu… Dillendirilen çarelerin tamamı içinse aklı başında demek çok zor.

Genelkurmay’ın, yani silahlı kuvvetlerin Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanması konuşuluyormuş. Bu tartışılabilir. Fakat bir grubun bir kurumu ele geçirmesine karşı bunu tedbir diye düşünmek doğru mu? Belli ki ordudaki yapılanma adliyede de, Millî Eğitim’de de, üniversite ve Maliye’de de vardı. Bunları da mı Milî Savunma’ya bağlayalım? Orduyu Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne de bağlasanız temel sebep değişmeden klik yine tankları, uçakları çıkarıp darbe yapmaya kalkar. En şiddetli mücadelenin olduğu yerlerden biri, Jandarma, İçişleri Bakanlığı’na bağlıdır.

Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Mustafa Şentop, ordunun “kapalı olmaması”nı, “çoğulcu”, “açık” ve “şeffaf” bir yapıya oturtulmasını düşündüğünü söyledi. Bunlar da tıpkı “terör güvenlikçi önlemlerle önlenemez” gibi anlamsız veya yanlış klişeler. Eğer kastedilen orduda terfi ve tayinlerin siyasî iktidarca yapılması ise yine yukarıda verdiğim misallere bakmanızı isteyeceğim; Millî Eğitim’de terfi ve tayinleri Putin mi yapıyordu? Rektörleri, dekanları PKK atıyor; akademik unvanları DAEŞ mi veriyordu?

15 Temmuz gecesi başımıza gelenler yer yer devletin zayıflığının bir sonucudur. Tıpkı PKK’nın da devletin zayıflamasının neticesi olarak ortaya çıkması gibi. 15 Temmuz gecesi darbeye sebep olan devletin zayıflığıdır ama darbeyi önleyen de devlettir. Ölümü göze alarak “emriniz kanunsuzdur” diye direnen kademelerdir. En başta da Genelkurmay Başkanı’dır ki o gece o “hayır” derken onun ağzından devlet konuşmaktaydı.

Soru çok temel, ifadesi çok basittir: Devlet nasıl teşkilatlanmalı? Bürokrasi nasıl işlemeli? Ordu da devlet bürokrasisinin parçasıdır; saydığımız ve saymadığımız kurumlar da. Tarihin başlangıcından beri, Sümer’den beri, Çin ve Türk İmparatorluklarından beri sorulan soru budur. Siyaset biliminin temel sorusudur  ve cevabı hakkında da insanlığın zengin bilgi birikimi vardır.

En eski devletlerden biri Çin’dir. Çin tarihini incelerseniz, güçlü devirlerinde devlet memurlarının merkezî bir sınavla seçildiğini görürsünüz. Tıpkı bizim iki bin yıl sonra uygulamaya başladığımız, sonra da bizim oğlan kazansın diye “mülakat” a feda ettiğimiz KPSS gibi. Bundan vazgeçilip tayinler siyasî saiklere terk edildiğinde de Çin gücünü kaybetmiş, yabancı tesirine, yabancı yönetimine girmiştir. Çin’in güçlü dönemlerinde tayin ve terfiler sadece ve sadece liyakata dayanır, yani lâyık olmaya, yani kişinin kalitesine ve bu kalitenin yapacağı iş için yeterlinin de ötesinde “en iyi” olmasına.

Genelkurmay’ın, yani silahlı kuvvetlerin Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanması konuşuluyormuş. Bu tartışılabilir. Fakat bir grubun bir kurumu ele geçirmesine karşı bunu tedbir diye düşünmek doğru mu?

1553’te Kanunî ile görüşen Busbeck mektuplarında Osmanlı Sarayı’nı, “Osmanlı hükümdarının huzurunda iken büyük bir kalabalık vardı. Bu mecliste herkes şahsî kabiliyeti, ehliyet ve liyakati sayesinde bulundukları mevkilere getirilmişlerdir. ” diye imrenerek anlatmaktadır.

Ne Amerika’yı, ne Çin’i, ne de Osmanlı’yı yeniden keşfetmek gerekiyor. Ne de Bucbeck’ten hemen bir asır sonra, liyakat korunmadığında, devletin düştüğü ve Sultan III. Ahmed’in tasvir ettiği hali:

Devleti çarh-ı deni verdi kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadette gezen hep hezele

(Aşağılık talih devleti bütün bütün değersizlere verdi/ Şimdi devlet kapılarında gezen hep it-kopuk)

Liyakat önce kalite demektir. Bürokrasiye girişin de yükselişin de kriteri “en kaabiliyetli ve en zekiler” olmalıdır. Şu Amerikanların “the best and the brightest” diye sloganlaştırdıkları! Bize en sadıklar ve bizim çocuklar değil. Müslümansanız bu, “emaneti ehline verin” demektir. Böyle olmasaydı, “emaneti bizimkilere verin” denirdi. Tabi, her şeyden önce en iyileri yetiştiren bir öğretim sistemine ve bu öğretim sisteminin de liyakat esasına göre kurulması ve işlemesine ihtiyaç vardır. Unutmayın ki her “bizim oğlan” tayini ve terfii, layık olduğu halde tayin edilmeyen bir başka kulun hakkını yemektir.

Bunu sağlayabilmek için giriş, 2000 yıl önceki Çin’deki gibi objektif ve çalınmayan sınavlarla yapılmalıdır. Terfi, yine tarafsız ve objektif kriterlerle gerçekleşmelidir. Kurumlar kendi içlerinde muhtar ve dış etkilerden, özellikle siyasî kayırmalardan azade olmalıdır. Bu, “çoğulcu ve açık” olmanın tam zıddıdır. Tereddüdü olanlara Amerikan Başkanı Wilson’u ve sosyolog Weber’i tavsiye edebilirim.

1970’lerde bir sloganımız vardı: “Çıkışta eşitlik, yarışta güvenlik, varışta adalet!” Şimdi slogan “biraz da biz yiyelim”dir.

Torpille mezun olunmaz. Telefonla unvan verilmez. “Bizimkiler” listeleriyle adam alınmaz. Bu ilkeleri birkaç nesil boyunca koruyabilirseniz, kurum kendi kültürünü kurar ve ilkelerini içselleştirir. Her adım için “bu böyle yapılır” ve daha önemlisi, “bu böyle yapılmaz” formülleri oluşur. İşte darbeyi önleyen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kadim “bu böyle yapılmaz” ilkelerinden biridir.

İlkelerin yerleşmesi, kurumların “takva” sahibi olabilmesi için birkaç nesil gerekir. Yıkılması için birkaç yıl yeter. Başında bulunduğum bir kuruma, sırf torpilli birinin yakınıdır diye beni atlayarak bir tayin yapılmıştı. Bu şahıs, torpilinin de farkındaydı ve çalışma disiplinini göğsünü gere gere ihlâl ediyordu. Onu atmaya gücüm yetmedi ve gün be gün, kurumun kültürünün bu bir tek kişinin etrafında çöküşünü seyrettim. Allah’tan birkaç hafta içinde ayrıldı da hasar kontrolü mümkün oldu. Çoğunluğun torpille veya cemaat himmetiyle tayin edilen bir kurumu ve oradaki ahlâkı düşünün!

Ordu, Dış İşleri ve üniversitelerimizin bir-ikisi hâlâ devlettir. Hepsi için bunu söyleyemeyeceğimiz âşikârdır.

Yukarıda özetlenen doğru tayin ve terfi ilkeleri işleseydi 15 Temmuz mümkün olabilir miydi?

Devleti devlet yapmanın tek yolu liyakattir. FETÖ yerine bizimkiler gelirse kısa zamanda yeni felaketlerle karşılaşırız. Unutmayın ki FETÖ de “bizimkiler” diye getirildi. Devleti de bürokrasiyi de siyaset yönetir ama kadroları siyaset tayin ederse sonuç felakettir.

 

 

“İnsan Bu Meçhûl!”

Gök’ün kendisi kâinat kitabının bir paragrafıdır. Gök’te yer alan yıldızlar, güneş ve ay vb. birer kelimedirler. Kelimeler yazılmışlardır. Bir yazanı vardır her kelimenin. Bir veya birkaç mana ve anlamı vardır. Demek ki okunmak için yazılmışlardır.

Müellif / kitabın yazarı; kitabının okunmasını, anlaşılmasını, gereğinin yapılmasını; okuyanlardan hâl dili ile istiyor. Bekliyor. Ve umuyor aynı zamanda. Kendisinin bilinmesini, sevilmesini, sayılmasını istiyor. Tabii bütün bu istekler, kitabın okunup anlaşılmasına bağlı hususlar.

Anlaşılacağı üzere kitaptan kasıt kâinat / evrendir. Kelimelerden kasıt kâinatın içindeki canlı cansız varlıklardır. Cemadat / cansızlar, nebatat / bitkiler, hayvanat / hayvanlardır.

İnsana gelince, kâinat içinde küçük bir kâinattır. Çünkü kâinat küçülse insan şeklini alır. İnsan büyüse kâinat şeklini alır. Bundan dolayıdır ki, kâinat büyük bir insan. İnsan küçük bir kâinattır. İnsan maddeten küçüktür fakat mânen büyüktür. İnsanın maddesini / bedenini tanıyan; kâinatın taşını toprağını tanır.

İnsanın mânasını bilen, gayb / bilinmez / görülmez âlemleri bilir. Onlara yol bulur. Bunun içindir ki, “Ne ararsan kendinde ara, kendinde bul.” ve “Ey insan kendini tanı. Yoksa insan şeklinde hayvan olmak ihtimali var!” denmiştir.

Nitekim içimiz dışımıza çevrilse; kurt, ayı, koyun, at, tilki, yılan vb. suretlerde görünürüz. Çünkü tüm hayvanlar insanda var olan huyların âdeta suretlerinin sembolüdür. Huyları ete kemiğe bürünmüş olarak görmek isteyen hayvanlara baksın.

Gerçekten at asaletin, koyun uysallığın, yılan ve akrep soğukluk ve sokuculuğun, eşek ve katır inatçılığın, tilki kurnazlığın, arslan kuvvetin, arı ve karınca çalışkanlığın sembolleridirler.

Her insanda artı eksi huylar ve vasıflar potansiyel olarak bulunur. İnsanda güzellik-çirkinlik, doğruluk-eğrilik, cömertlik-cimrilik, yiğitlik-kalleşlik, adalet-zulüm, iyilik-kötülük velhasıl her vasıf var.

Bunlardan cüz’î / küçücük / azıcık seçme irade ve isteğiyle; istediğini seçmekte hür ve serbesttir.

Elbette müspet huyları seçmesi, menfileri seçmemesi istenir ondan. Ama muhtardır / istediğini seçmek kendine bırakılmıştır. Ondan akla kapı açarak istediğini seçmesi, yapması beklenmektedir. Seçimini doğru yapması için, kendisine müspet-menfi, doğru-yanlış, güzel-çirkin herşeyden haber verilmiş.

Seçeceklerinin sonuçlarından haberli kılınarak, neyi seçmesi lâzım geldiği öğretilmiştir. Birinde rıza diğerinde azar göreceği anlatılmıştır. Tıpkı öğretmenin sınavı; dersi öğrettikten sonra yapması gibi.

İnsana; doğrular, güzellikler, iyilikler Allah tarafından Peygamberler ve Kitaplarla bildirilmiş ve kuluna: “Hadi göreyim seni göster kendini.” denmiştir. Hâlen de denmektedir. İşin enteresan tarafı, sorulacaklar; öğretildikten sonra soruluyor. Böyle bir imtihan ve sınavda sınıfta kalmak herhâlde olacak iş değildir. Buna rağmen insan, kâinat okulunun dünya sınıfında, sınıfta kalıyor. Bile bile lades!

Hâlâ çözülemedi, insan bilmecesi

Hâlâ dillerden düşmüyor, insan hecesi

Ömrü boyunca insan, düşünüyor gündüz gece

Meçhuliyetinden, insandan insana açılmadı henüz perde

“İnsan Bu Meçhûl”ün yazarı, oldu meçhûl

Fakat insan muamması, insan olan insan için bile

Koruyor, bilinmezliğini yine

Görünürde bu bilinmezlik, niye?

Görünmezlik altında kalmış, İlâhî hediye

Aslında bilinmezlik, bilinmenin ta kendisi

Yeter ki, tefekkür denen anahtarı edin

Meçhuller, ancak bu yolla olur senin

 

 

Turan Kurultayındaydım

5 Ocak: Halil Bey, bu yıl (11-12-13 Ağustos 2016) yılında Macaristan’da düzenlenen Turan Kurultayı’na katıldınız. İzlenimlerinizi aktarır mısınız?

HA: Elbette! Hem de heyecanla! Her şeyden önce, bu Kurultay’ın 2010’dan beri düzenlendiğini ve bu yılın dördüncü olduğunu söylemeliyim, çünkü iki yılda bir düzenlenmektedir. Ayrıca düzenleyenler de Macaristan’daki Macar-Turan Vakfı olduğunu söylemeliyim. Türkiye’den katılımı sağlayan da, yani katılımı organize eden de, Rahmetli Üstad Turan YAZGAN Hoca’nın kurup büyüttüğü Türk Dünyası Araştırmaları Vakfıdır. Bu Vakfın Bugün yürütücüsü de Rahmetli Üstadın oğlu Közhan YAZGAN’dır. Bireysel katılımlar da olabilir, tabii ki.

Öncelikle, Turan nedir sorusunu kısaca cevaplamak gerekir diye düşünüyorum. Turan, kökleri aynı olan, Ural-Altay dilli toplulukların kendi ortak kökenlerini bilerek, kabullenerek bir araya ve bir şekilde gelme istek ve arzularının adıdır. Burada kelimelerimi çok dikkatli seçmeye çalışarak bir tarif yapma gayreti gösterdim. Çünkü Turan deyince, birilerinin ödü kopuyor, korkuyor ve bu korku ile de başlıyor kara çalmalara ve iftiralara. Oysaki kendi geçmişlerini araştıran ve bu araştırmaya bağlı olarak köken ortaklığı olan topluluklarla bir araya gelmenin, kime ne zararı olabilir? Bunu sadece Türkler ve kardeş topluluklar değil, başka milletler ve topluluklar da yapabilir, nitekim yapıyor da. Bu bir araya gelme arzu ve isteğinde, öncelik, ortak bir devlet değildir, tek bir devlet değildir. Öncelik, bir araya gelip, tarihe ait gerçekleri ortaya koymak, varsa yanlışları düzeltmek, işbirliği kanallarını açık tutmaktır. Turan ülküsünden ne içeride, ne dışarıda kimsenin korkacağı bir durum yoktur. Zaten, tarihin düzelmesinde herkes için yarar bile olabilir. Nitekim bugün, Avrupa’nın ortasındaki Macarlar ile diğer Türk topluluklarının ATİLLA’nın Liderliği altında bir ve beraber olmaları tarihe ayna tutmak değil midir, tarihî bir gerçekliği ortaya koymak değil midir, geciken bir birlikteliği daha fazla geciktirmenin yanlışlığını göstermek değil midir? Bu durumdan kim, neden rahatsız olabilir?

Azerbaycan Türklerinden Ali Bey Hüseyinzade, Turan fikrini şiirleriyle kamuoyuna duyurmuştur. Hatta, kendi adına Turan ilavesi bile yapmıştır. 1900’lerin başlarında, yine Macarlar tarafından Turan tabiri kullanılmış ve 1905 yılında ilk Turan örgütlenmesi Kont Tekeli Pal önderliğinde Macaristan’da gerçekleşmiştir. Osmanlı’da Turan ülküsünü o meşhur şiiriyle Ziya GÖKALP kamuoyuna duyurmuştur. Mustafa Kemal ATATÜRK, Ziya GÖKALP’in 1924’de ölümü üzerine karısına yolladığı taziye mektubunda, fikir babam Ziya GÖKALP’tir demiştir. Buradan da şunu anlıyoruz ki, Turan fikri, o zamanın Türk Aydınları arasında çok ciddi tartışılmış ve taraftar bulmuştur.

Bugün, yine herkesin HUNGARİ, yani Hunların Devleti dediği ve bizim Macaristan dediğimiz devletde Turan ateşi yeniden yakılmıştır. Ancak bu sefer, Anadolu Türklüğü bu ateşe uzak değildir. Çünkü ülkemizde bu ateş, uzun zamandan beri birçok kişinin içinde yanmakta ve tüm Türk Dünyasını da yakmaktadır. O nedenle, Macaristan’daki bu Kurultay’a 27 ayrı yerden Turan Birliği için gelen topluluk olmuştur. Bu büyük bir rakamdır. Dünyada herhangi bir milletin böyle bir rakam ile bir birliktelik ve ortaklık sağlaması mümkün değildir ve örneği de yoktur.

Düşünebiliyor musunuz? Sibirya’nın en doğusundan Yakut Türkleri gelmiştir.

Bu gelen Turan Birliğine mensup toplulukların her birinin kendi bayrakları ile at üstünde sıra ile meydanda dolaşmaları olağanüstü bir görüntü oluşturmuştur. Özellikle, at üstündeki binicilerin kıyafetleri, insanı adeta tarihin derinlikleri sürüklemektedir. O gösteri her Türk insanının görmesi gereken bir manzaradır.

5 Ocak: Din ayrımı var mı idi ve etkili oldu mu?

Bakın, bu konu çok önemli bir konu ve çok yerinde bir soru.

Bilindiği gibi Macarlar Hıristiyan’dır. Bir de Gagavuz Türkleri var Hıristiyan olarak. Diğer toplulukların hemen hepsi Müslümandır. Ancak, Kurultay süresince, bu din farklılığını hissettirecek en ufak bir farklılık olmamıştır. Hatta Azerbaycanlı Ali Bey Hüseyinzade Turan’ın dediği Kuran ve İncil birlikteliğimizi bozmaz ifadeleri dile getirilmiştir. Burada, bence en önemli konu, bu din ile ilgili Macarların durumudur. Düşünebiliyor musunuz? Avrupa’nın ortasında, yani, Hıristiyan Dünyasının en katı olduğu bir ortamda, Macar kardeşlerimiz, dünyanın birçok bölgesindeki Müslümanların bir araya gelmesini sağlıyor ve bu birlikteliğin oluşması ve devam etmesi için olağanüstü gayret sarf ediyor. Alkışlar onlara! Bizler Kurultay sonunda çekip ülkelerimize dönüyoruz. Ancak, Macar kardeşlerimiz orada kalıyor, yaşıyor. Dolayısıyla, Hıristiyan Dünyası’nın göstereceği tepkilere göğüs germek zorunda kalıyorlar, kalacaklar. Nitekim duyumlarımız, rahatsızlıkların dile getirilmeye başladığı yönünde. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki; Turan Birliği dinî bir birliktelik değil, köken birlikteliği, millet birlikteliği, tarih birlikteliğidir. Nitekim atlı gösterilerin yapıldığı meydanın girişinde kocaman bir ATİLLA posteri asılmış ve kimse ATİLLA geçmişi ile gurur duymakta hiç tereddüt göstermemiştir. Kendi ülkemizde, ATİLLA’yı bilmeyen ve geçmişinde bu büyük Lider’in yaptıklarından ve bize bıraktıklarından rahatsız olan var mı? İşte, aynı duyguları Macar kardeşlerimiz dâhil Kurultay’a gelen herkes yaşamaktadır.

5 Ocak: Türklük kavramına Macarlar nasıl bakıyorlar?

Evet! Bu da önemli bir konu. Kurultay’a katılanların büyük çoğunluğu Macar kardeşlerimizdir. Onlardan sonra da, Türkiye Türkleridir. Ama Türkiye Türkleri’nin ciddi bir kısmı da Avrupa’da yaşayanlardır. Diğer topluluklardan katılanlar ise, temsilci olarak gelenlerdir. Diğer bir ifade ile ortamda Türk kavramından çok Turan kavramı ağır basmaktadır. Bu da, çok anlaşılmaz bir durum değildir. Zaten, Ural-Altay dediğimiz zaman, buna Fin-Ugor’lar, Koreliler ve hatta Japonlar bile dâhil edilmektedir. 1900’lerin başında Macar kardeşlerimiz Turan Birliği için uğraşırken bu saydığımız toplulukları da işin içinde göstermişlerdir. Nitekim bu yılki Kurultay’da 27 topluluktan biri de Korelilerdir. Bayrakları asılmıştır ve geçit töreninde bayrakları ile temsil edilmişlerdir. Hal böyle olunca, Türklük kavramı, Turan büyük dünyası içerisinde diye anlamak ve görmek gerektir. Bunu şu kısa ifade ile daha iyi anlatabilirim diye düşünüyorum: Her TÜRKÇÜ, TURANCIDIR, ama, her TURANCI, TÜRKÇÜ olmayabilir. Bu ifadelerden sonra, hemen şunu da ilave etmeliyim. Kurultay’da gün sayısı az olduğu için, çeşitli etkinlikler aynı zamanda yapılmaktadır. Ana etkinlik olarak müzik etkinliği için ayrı bir ortam kurulmuş, konferanslar ve bilimsel çalışmalar için ayrı bir ortam kurulmuş ve atlı gösteriler için de büyük bir meydan kullanılmaktadır. Tabii, ayrıca, toplulukların kendi özel gösterileri için de kendilerine ait çadırları vardır. Bu nedenle, her etkinliğe aynı anda yetişmek mümkün olamamaktadır. Güzel bir planlama ile her etkinlikteki önemli olanları takip imkânı oluşturabilmek mümkündür. Konferans çadırına gittiğimde, bir Kırgız Tarih Profesörünün konuşmasını dinledim. Hoca, muhteşem bir konuşma yaptı ve sizler de dedi, büyük Türk Dünyasının bir parçasısınız. Hocanın konuşması tam bizim konuştuğumuz Türkçe idi ve bir tercüman tarafından Macarcaya çevriliyordu. Bu konuşma büyük bir alkış aldı ve ilgi gördü. Uzun asırlar boyunca birbirinden kopmuş toplulukların bu kopuşlarının getirdiği farklılıkları ortadan kaldırmak elbette zaman alır. Önemli olan, farklılıkları büyütmek, köpürtmek değil, ortaklıkları, benzerlikleri daha çok ortaya dökmek ve göstermektir. Elbette, farklılıkları bilmek ve onları gidermek için gayret göstermek de önemlidir.

5 Ocak: Katılım nasıldı?

Çok kalabalıktı. 2014 yılında yapılan 3.Kurultay’a 300 bin kişinin katıldığı söyleniyor. Bu yılkine kaç kişinin katıldığı, sayısal bazda henüz açıklanmadı. Ancak, benim gördüğüm çok kalabalık idi. Şöyle söyleyebilirim. Bir tarafta hediyelik almak için çadırlar kurulmuş ve çok sayıda çadır var. Her çadırın önü çok kalabalık idi. Ayrıca, yemek için bir tarafta yiyecek satışı yapan yerler var. Yüzlerce masa konmuş ve masalarda yemek yiyebilmek için yer bulabilmek çok zor. Altı yıl olmuş. 2010’da başlayan bir etkinlikten bahsediyoruz. Hem de öyle bir etkinlik ki, dünya çapında bir örgütlenmeyi, tanıtmayı ve

organizasyonu gerektiriyor. Bu konuları göz önüne alarak katılımı değerlendirecek olursak, altı yılda alınan yol ve gelinen nokta bir mucizedir diyebiliriz. Çünkü insanlara gelmeleri için para veren yok, masrafını karşılayan yok, yardım eden yok. Herkes kendi imkânları ile ve gönüllü olarak gelmek durumunda. Hal böyle olunca, bu kadar gönüllüyü, dünya çapında bir araya getirmek için, hem TURAN ateşiyle yanmak ve hem de bu ateşle yakmak gerektir. Helâl olsun, bu Kurultay’ı düzenleyen Macar-Turan Vakfı’na ve onun başkanı muhteşem insan Androş Biro’ya. Bu insan bir Antropolog ve dünya çapında bir Antropologdur. Adana’ya da son bir yıl içerisinde iki defa geldi. Çukurova Üniversitesi Tarih Kulübü ve Turan Kulübü gençleri tarafından davet edildi. Ben her ikisine de katıldım. Bu muhteşem bilim insanının yaptıkları çalışmaları görünce, inanın kıskandım, hayıflandım, ama bu duygularımdan daha çok da gururlandım. Türklüğü bitireceklermiş, nasıl olacak bu dedim. Burada sıkıştırırsın, başka yerden patlar, orada sıkıştırırsın, daha başka bir yerden çıkar. Dünya, mahşere kadar, Türk Milleti ile yaşamak zorundadır. İnsanlık, Turan Birliği ile beraber yürümek zorundadır. Çünkü Turan mensupları, insanlık tarihine öylesine damga vurmuşlardır ki, bunu yok saymak, silmek, unutturmak mümkün değildir.

Ne diyor büyük Türk Milliyetçisi Atatürk; “Türk çocuğu, ecdadını öğrendikçe, kendisinde daha büyük işler yapmak için güç bulacaktır.”

İşte, Türk ve dünya tarihini çok iyi bilen Mustafa Kemal ATATÜRK, bu bilgilerine dayanarak bu sözü söylüyor.

Tekrar sorunuza dönersek; katılım hem fazla idi, hem de daha çok aratacak görünmekte idi.

5 Ocak: Kapanış nasıl oldu?

Evet! Gerçekten en ilginç olan kısım da kapanış şekli oldu. At gösterilerinin yapıldığı meydana arabalarla odun taşındı. Odun yakıldı. Sırtında kurt postu olan bir Kam def ile Şaman ayini yapmaya başladı. Birçok kişi de ateşin etrafında deflerle Kam’a uygun olarak çalmaya başladı. Kam’ın yönetiminde tam bir eski Türk adetleri yaşandı ve yaşatıldı. Bu kapanış, çok anlamlıdır. Çünkü aynı kökenden gelen insanların bunu ispat edebilmelerinin en kesin yolu, tarihî birliktelikteki ortak yaşama biçimlerini göstermeleridir. Bu kapanışta da, Kam ve Şaman Ayini ile Kurultay’ı düzenleyenler, ortak atadan geldiklerini ispat etmek için böyle bir gösteri yapmışlardır. Tribünlerdeki o kalabalık seyirci topluluğunun büyük çoğunluğunun meydana inmesi ve ayini seyretmesi Kurultay’ın amacının gerçekleştiğini göstermesi bakımından oldukça önemli olmuştur.

5 Ocak: son olarak söyleyecekleriniz nelerdir?

1- Bu Kurultay’a katılmak, herhangi bir yere bağlılık değil, Turan Birliğine inanmaktır.

2- Belediyelerimizin bu Kurultay’a katılımı sağlaması ve destek vermesi gerekir. Bunu düşünen belediyeler, önceden kuracağı komisyon ile hazırlık yapmalıdırlar.

3- Türkiye’nin katkı ve katılımını devletten beklememek gerektir. İmkânı olanlar, katılım için gönüllülüğü esas almalıdır.

4- Anadolu Türklüğüne özgü kültürel özellikleri tanıtmak için bu işle ilgili kurumların da Kurultay’da yer alması gerektir.

5- Kurultay’ı düzenleyenlerle yapılacak temaslar neticesinde bir Mehter Takımının gidişi Kurultay’a büyük bir katkı yapabilir.

6- Turistik amaçlı gidişler, ilgili tur operatörleri tarafından düzenlenebilir.

7- Ticarî düşünenler için, ürünlerini pazarlama, tanıtma imkânı elde edilebilir.

Bunun gibi daha birçok yararı olan bu Kurultay artık, herkesin hayatında ve aklında olmalıdır.

Böylesine büyük bir birlikteliğin büyük de sıkıntıları vardır ve olmaya da devam edecektir. Ancak, bu sıkıntıları aşmanın yolu da yine birlik ve beraberlik ruhunun devamı ile

bulunacaktır. Büyük bir birlikteliğin içinde olduğunuzu ilan ettiğiniz andan itibaren hem sıkıntılar ve hem de sıkıntıları atlatmanın mücadelesi aynı anda yaşanacaktır.

ATATÜRK’ÜN sözleri ile tamamlayalım: “Türk ve Macar halkları, tarih boyunca bir kere akrabalıklarının farkına varsaydı; yan yana gelip yaslanarak güçlerini birleştirip geliştirmiş olsalardı, Doğu Avrupa tarihi çok farklı olurdu. Yüzyıllarca dinî nedenlerle başlayan savaşlar sona ermiştir. O halde, iki kardeş halkın her alanda işbirliği gelişmelidir.

Halklarımızın birbirleriyle olan ilişkisini geliştirdiğimiz zaman ilerlememiz gereken yön güçlerimizin birleştirilmesi olsun.”

 

 

Yunus’ta Varlık Felsefesi (6)

O sevgisini, güzelliklere düşkün zevkinin bakışını; daha yüksek, daha kudsî ve binler defa daha şirin güzellik basamaklarının definelerine çevirmişti. Çünkü o, güzel eserlerden İlahî fiillerin güzelliğine geçer, ondan isimlerin güzelliğine, ondan sıfatın güzelliğine, ondan da Allah’ın zatının benzersiz güzelliğine karşı kalbinde yol açardı.

İşte sevgisini bu şekilde göstermiş, hem lezzet almış, hem ibadet etmiş, hem de tefekkürde bulunmuştur. Aksi olsaydı, gâfiller gibi sevmiş: Sıkıntılı, ezici, boğucu, yokluğa mahkûm, sonuçsuz bir muhabbet içinde boğulmuş olacaktı.

“Yunus, sadece kendi nefsi için yaşayan adam değildir. Sırf kendi vazifesini yapmakla yetinmez ve topluma yaşadığı inancın mesajını da vermek ister.

“O, bir bezirgândır, tüccardır ve satılık çok malı vardır, onları alana satacaktır:

“Bezirgânım metaım çok, alana satmağa geldim.” (A.g.e. s.138) der ve yine:

“Bu dünyanın misali

Benzer bir değirmene

Gaflet anın sepeti

Halk anda üğüne”

Ve:

“Benim bunda kararım yok

Ben bundan gitmeye geldim”

diyerek insanları “En Büyük Yarın”a hazırlanmaya ve oraya yönelmeye çağırır. Hakikaten böyle değil midir?

“Sınıfta bulunuş yarınlar için. Trene biniş, başka yere gitmek için. Tarlada çalışmamız, kış için. İşte bulunuş, evde rahat etmek için. Diploma, yarınki iş hayatı için. Uyku, yarın zinde olmak için. Demek çalışmalar, hep yarınlar için. Yarınlar da, daha büyük yarınlar içindir. En büyük yarın ise Ahirettir. Çünkü insan, bir öncekinde, hep bir sonraki için bulunur. O hâlde biz burada, o büyük yarın için bulunuyoruz.

“Tohum toprakta, toprak üstüne çıkmak için vardır. Toprak altı, tohumun bugünü ise, yeryüzü onun yarınıdır. İnsan da bir tohum gibidir. Dünya onun bugünü, Ahiret ise yarınıdır. Öyleyse insan, yarın için yaratılmıştır.

“Vasıtaya, bir yere gitmemek için mi bineriz? Sokağa, yürümemek için mi çıkarız? Elbette hareket bir yere varmak içindir.

“İşte, feza gemisi hükmünde olan dünyada bulunuşumuz da, ebedî yarın olan Ahiret yurduna ulaşmak içindir. Demek ki, dünyamız da, Kıyamet yarınında durmak için gidiyor.” (Öğr. Gör. Muhsin Bozkurt, En Büyük Yarın, Zaman 12 Mayıs 1991)

Yunus’un vatanı Cennet’tir:

“Vatan bize Cennetdürür

Yoldaşımız Hakk’dürür

Hakk’tan yana yönelicek

Başka yollar dardur bize.”

(Konur Ertop, Yunus’a Farklı Yaklaşımlar, Varlık, Temmuz 1991, Sayı: 1006, s.6)

Vatanından ayrı kalmıştır Yunus:

“Ben Yunus-ı bîçareyim,

Dost elinden âvâreyim.

Baştan ayağa yareyim.

Gel gör beni aşk neyledi.”

der ve kimsenin sıla hasreti çekmesini istemez.