26.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 719

Zordadır!

Yiğitleri, sağa  sola  atmışlar,

Billahi  gönlümüz  ahu  zardadır.
Demokrasiyi de   çöpe  atmışlar,
Bizans  oyunları  hep  revaçtadır!
*
Onlar, mukaddesler  için  ölmüşler,
Çok   canların  yaşantısı  dardadır.
Mert   olana    iftiralar atmışlar,
Başbuğum öleli, durum zordadır!
*
Makam mevki  için  bizi  satmışlar,
Çoğu  zaman, yaz günümüz  kıştadır.
Dar zamanda bizi tanımamışlar,
Yürekteki sızı, sevdamızdandır!
*
Dün ki düşmanlarla, dost da olmuşlar!
Açıkçası birliğimiz zordadır.
Adaleti sarmalayıp, sarmışlar,
Ah vah edip, inlememiz ondandır!
*
Bizi ensemizden hançerlemişler ,
Şu  Nazıroğlu’nun  gözü  yaştadır.
Onca  gönüldaşı   bak  küstürmüşler,
Ülküdaşlık  hukukumuz  zordadır!

 

 

Balık Kitabı

0

Prof. Dr. Emine Görsoy Naskali Hanımefendi, yıllardanberi editör olarak hazırladığı; Tütün, Tuz, Saç, Ayakkabı, Hapishane, Defin, Av ve Avcılık, Ekmek, Öksüzler ve Yetimler, Çoban, Veda, Çeyiz, Yalan, Kasap, Ağıt, Temizlik, Geyik, Korku, Yılan, Hediye, Beden, Lanet, Hakaret, Yemin, Kahve, Deve, Avare, Yorgan, Nuh, Argo, Arı ve Bal, Mum, Meyve, Gizli Diller ve Şifreler, At ve Atçılık Kitabı gibi isimilerle, kadim kültürümüzü gelecek nesillere intikal ettirecek eserleri okuyucunun hizmetine sunmaktadır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, ‘Balık Kitabı’ isimli eseri 2015 yılında yayınlandı.

Balık, balıkçılık ve denizcilik; kitap dünyamızın en fakir alanıdır. Karakin Deveciyan’ın ‘Türkiye’de Balık ve Balıkçılık Kitabı’ ilk defa 1915 yılında basılmıştı. 2006 yılında yeniden basıldı.

Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Huzur’ isimli romanında -biraz da Karakin Efendi’den esinlenerek- İstanbul Boğazı’nın kralının Palamut, kraliçesinin ise Lüfer olduğunu yazar. Lüfer avcılığını öyle bir anlatır ki, aylardan Eylül ise, hemen bir olta takımı satın alıp, bir sandal kiralayıp Kabataş’tan Sarıyer’de Telli Baba’ya ve Rumeli Kavağı’na uzanasınız gelir.

Sıtkı Üner’in ‘Balık Avcılığı ve Yemekleri’, Ali Pasinler’in ‘Balık ve Olta’ isimli eserleri, amatör balık avcılarına ait kitaplıkların öksüzleri idi. Naskali Hocamızın ‘Balık Kitabı’ isimli eseri ile balıkçılık alanındaki yayın çevresi öylesine genişledi ve zenginleşti ki, bu zenginliğin balık çeşitlerine ve miktarına yansıması için yağmur duası gibi, balık duasına çıkılsa yeridir.

‘Balık Kitabı’ gerçekten bu alanda hazırlanan kitapların en renklisi, en zenginidir. ‘Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde Balıkçılık’ başlıklı makale ile başlayan zenginlik, ‘Rumeli Feneri’nde Balıkçılık’, ‘İki Büyük İmparatorluk Başkenti İstanbul’da Balık, Balıkçılık ve Balık Tüketimi’, ‘Unutulan Bir Avcılık Kültürü, Kaybolan Bir Balık Türü: Antik Çağların Son Temsilcileri Morinalar’, ‘Çulım Türklerinde Balıkçılık’ başlıklı, âdeta ilmî tebliğ niteliğindeki araştırma makaleleri ile devam ediyor.

Kahraman denizcilerimiz, neş’e kaynağı, zekâ ürünü esprilerinde kendileriyle bile alay eden, hareketli horonlarıyla seyredenlerin başını döndüren Karadenizli kardeşlerimiz çoğu zaman karanlık gecelerin ayazında denizlerin koynunda iken korumasızdırlar. Her an her şey olabilir. Güvendikleri, sığındıkları, yardım niyaz edebilecekleri Allah’larıyla berâberdirler. Sabahın ilk ışıklarının nefes nefese onlara aydınlık götürmeye çalıştıkları demlerde, teknelerinde balık yoksa bile yine eller duadadır. Onlar bilirler ki, gecenin hayrı sabahın şerrinden evlâdır. Felaketlerin, musibetlerin temsilcisi bir karanlık gece daha, kazâsız belâsız atlatılmıştır. Hal böyle olunca, ‘balıkçılık ve inanışlar’ tabii ki, kitapta yerini alacaktı. Mustafa Aça bu boşluğu dolduruyor.

Balıkçılık bir sanattır, ilim dalıdır ve okuldur. Kendine has terimleri, deyimleri ve kelimeleri vardır. Mustafa Pultar, kalemi ve satırlarıyla rehberlik ediyor. Bir başka yazıda 3 uzman ‘Söz Varlığımızda Balık’ başlıklı makalede balıkçılıkla alakalı bilgi dağarcığımıza katkı sağlıyor. Sonra ‘Yem’, ‘Olta’, ‘Balık’, ‘Kürek’, ‘Kayık’, ‘Kılçık’ kelimeleri hakkında yazılar var. ‘Edebiyatta Balık’ ve ‘Tekneler’ ile biten muhteşem eser, okuyucusunu balıkla ilgili bilgilere doyuruyor, balık açlığı oluşturuyor ve balık ziyâfetlerine dâvetiyeler çıkarıyor.

Ülkemizde balık avcılığı ‘erkek işi’ diye bilinir. Böyle olduğunu kim ilân etmişse yanılmış. ‘Balık Kitabı’nda, bayanlarımızın yalnızca balık pişirmekte değil, balıkçılığın teknik yönleri hakkında bilgi sâhibi olduğu görülüyor. Buyurunuz, 171. sayfayı birlikte okuyalım:

Eskiden ‘balık’ diye başlayan her söz mutlaka ‘çok boldu’ diye devam ediyor. Öncelikle Rumelifeneri’ndeki balıkçıların avlandıkları her yerde balık çok boldur. İkinci olarak burası muhacir balık tâbir edilen balıkların geçiş noktasıdır.

Marmara’da yumurtadan çıkan balıklar beslenmek üzere bahar aylarında Boğaz yoluyla Karadeniz’e doğru göçe başlarlar. Palamudun Marmara’dan çıktığı hâline ‘vanoz’ denir. Yazı Karadeniz’de geçiren ve beslenip yağlanan balık havaların soğumasıyla birlikte ters yönde göçe başlar ki bu da Boğaz’da balık akıntılarına ve balıkçıyı sevindiren bereketli avlara sebep olur. Her yıl aynı ölçüde güçlü olmayan akınların bolluklarının tahmini balıkçılar tarafından gözlenir.

Teşekkürler Emine Gürsoy Naskali Hoca Hanım, teşekkürler kitabı meydana getiren hanımefendiler, beyefendiler…

Kitabevi-Mehmet Varış: Çatalçeyme Sokağı Nu: 46/A Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-512 43 28, Belgegeçer: 0.212-513 77 26 www.kitabevi.com.tr

Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali 1973 yılında Oxford Üniversitesi (St. Anne’s College) Şarkiyat bölümünden mezun oldu. Doktorasını Türk dili alanında (Sinan Paşa’nın Tezkiertü’l-Evliyası başlıklı tezi ile İstanbul Üniversitesi’nde yaptı. 1977-1984 yıllarında Helsinki Üniversitesi Asya ve Afrika bölümünde, 1987-1989 yıllarında Oxford Üniversitesi’nde ders verdi. 1984 yılından beri Marmara Üniversitesi Fen Fakültesinde öğretim üyesidir. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Fen Edebiyat Fakültesi dekanlığı gibi idarî görevlerde bulundu. Türk dili, Osmanlıca, Orta Asya Türk lehçeleri ve edebiyatı, destanlar, Kafkaslar, Sibirya, kültür tarihi, yakın dönem siyasî tarih üzerine birçok yayını bulunmaktadır. Uygurca, Kumukça, Kırgızca, Türkmence, Osmanlıca metinler neşretmiş, Altayca-Türkçe ve Hakasça-Türkçe sözlüklerini hazırlamış, Sibirya Türk destanlarından Altay Destanı Maaday Kara ve Kırgız destanı Manas’ı neşretmiştir. Yassıada Zabıtlarını yayınlamıştır. Yakın dönem tarihimizle ilgili Celal Bayar Arşivinden Serbest Fırka Anıları ve Cumhuriyet Tarihi Soyadı Hikâyeleri vb. kitapları vardır. Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi’nin sahibidir.

Derkenar:

Denizlerimiz ve Balıkçılığımız

Denizlerimizin bize sunduğu en büyük hazine: Balıklar ve diğer su ürünleri… Bu konu, gönül sazımızın en acı sesler çıkartan telleridir. Bir dokunulursa, bin ah dinlenir.

Denizlerimizde, olması gereken miktarın dörtte biri kadar bile balık yok. Bulunabilenlerde de eski lezzetler yok.

İster profesyonel olsun, ister amatör… Balık avcılığı doyumsuz bir zevk, sonsuz bir heyecandır. Sabırlı olmayı, tevekkülü öğretir. Nefsi terbiye eder, muhakeme gücünü artırır, tefekkürü açar. İnsanlara, rintlere mahsus olgunluk kazandırır. Bunlar, eski tatlar, eski hazlar oldu artık.

Karadeniz’in, Tuna’dan gelen zehirli atıklarla kirlendiği iddia ediliyor. İtiraz edemeyiz. Peki, Marmara için kimi suçlayacağız? O Marmara ki, kıyıları tek ülkeye ait olan en büyük iç deniz. Bir benzeri dünyada yok. Marmara da yok oluyor. Marmara’nın yok oluşuna ilgililer sessiz, hayranlar çâresiz. Dünyanın en zengin balık yatağı olan Marmara; sularının zâlimce kirletilmesi, trol

kullanımı, aşırı ve bilinçsiz avlanma sebebiyle balık fakiri oldu. Binleri aşan balık türünden geriye kalanlar, iki elin parmakları kadar…

Âşık Veysel:

Karnın yardım kazmayınan belinen / Yüzün yırttım tırmığınan elinen

Yine de beni karşıladı gülünen / Benim sâdık yârim kara topraktır.

Diyor. Toprak cömerttir. Denizler, topraktan da cömerttir. Toprak, kendisine emek verene ürün verir. Denizler, bırakınız emek vermeyi, kendisini öldürene de ürün veriyor. Vermeye devam edecek. Edecek de ne zamana kadar?

Denizlerimiz, balık fakiri oldu. Fedâkâr ve çilekeş balıkçılarımız, mâişet temini için açık denizlere açılıyorlar. Bilerek veya bilmeyerek komşu ülkelerin kara sularına giriyorlar. Ateş açılıyor, öldürülüyorlar. Denizlerimizle birlikte onlar da ölüyorlar. Yakalananlar hapse atılıyor. Ayıptır söylemesi, balıkçılarımızın adı, “balık hırsızı”na çıkacak.

Balığın 450 milyon yıllık bir geçmişinin olduğu söyleniyor. Onlar, ihtiyar dünyamızın belki de ilk canlıları. İnsanoğlu; oluşumu, gelişmesi ve çoğalması için hiçbir katkıda bulunmadığı deniz ürünlerini, en besleyici ve en lezzetli gıda maddesi olarak asırlardan beri tüketiyor. Denizle barışmazsak, çok değil, 20 – 25 yıl sonra balığı ancak (ithal malı olarak) akvaryumlarda görebileceğiz.

Uzun yıllar, ‘Neden Denizcilik Bakanlığımız yok’ diye soruluyordu. Önce Başbakanlık’a bağlı Denizcilik Müsteşarlığı oluşturuldu. Sonra da Ulaştırma Bakanlığı’nın adı; Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı oldu. Denizcilikle ilgili konular, Bakanlık nezdindeki Müsteşar Yardımcılığı’na bağlandı. Denizle ilgili faaliyetlerin neredeyse tamamı, özel sektör tarafından yürütülüyor. Devlet sâdece yönetmelikler hazırlıyor. Denizcilik alanındaki özel sektörün hedefi; denizcilik sektörünü, ‘ülkeyi peşinden sürükleyecek kadar güçlü kılmak’, ‘Türkiye’yi, dünya denizciliğinde önder ülke yapmak’ ve ‘Denizcilik sektörünün; personelden donanıma kadar bütün ihtiyaçlarının Türkler tarafından sağlanması’ olarak belirtildi.

Bu hedeflerin hepsinin ve hatta daha fazlasının gerçekleştirilebilmesi mümkündür. İstikbal artık sâdece göklerde değil, daha çok denizlerdedir. Ulaştırmadan gıdaya, enerjiden turizme, savunmadan spora, istihdamdan liman işletmeciliğine ve ticarete… çeşit ve imkân zenginliği denizlerde var.

Oğuz Çetinoğlu

Kuşbakışı:

Türkiye ve İslamiyet:

Türkiye’de gündemin mühim tartışmalarına ışık tutacak vasıfta kitaplar yazan İslam Hukuku anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hayreddin Karaman, bu defa Türkiye’de İslamiyet mevzuunu ele alıyor.

İslâmiyet Türk toplumunun mayasına nüfûz etmiş çok baskın bir özelliktir. Ancak devlet sekülerdir. Bir yanda hayatını inandıkları dine göre tanzim etmek isteyen insanlar, diğer yanda ise yönetirken dinî endişe ve kuralları uzak tutmak isteyen bir devlet ve bu düşünceye sâhip insanlar var. Bu çelişki nasıl giderilebilir, bir uzlaşma mümkün müdür? Çoğulcu bir yapıda, inanan-inanmayan herkesin mutlu ve mutmain olacağı bir düzen gerçekleştirilebilir mi? İlahiyatçı yazar Hayreddin Karaman, Türkiye ve İslâmiyet adlı eserinde, çelişkilerden uzlaşma çıkarmanın yollarına dair fikirlerini açıklıyor.

İz Yayıncılık: Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10 Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr // www.iz.com.tr

Çevremiz Geleceğimizdir / Gençlerin Çevre Rehberi:

Uzman Biyolog, Sinema Sanatkârı, Öğretim Üyesi, Çevre Gönüllüsü ve Politikacı ve de hepsinden önemlisi sevgi insanı Ediz Hun, eserini; ‘Çocukluk yıllarından günümüze, yaptığı araştırmalar neticesinde tespit ettiği olumsuz gelişmelerden tabiatı kurtarmak düşüncesi’ ile yazdığını belirtiyor ve ilave ediyor: ‘Tabiat, içerisinde milyonlarla ifade edilebilecek irili ufaklı çeşit zenginliğine sâhiptir. Her gün, daralan yeşil alanlar ve kötüleşen denge sistemi zenginliklerimizi azaltmaktadır. Yak olmadan korunabilmesi için gençlere rehber olmak istiyorum.’ Şu sözlerle gençleri vazifeye dâvet ediyor: ‘Tabiat, içinde barındırdığı birbirinden bağımsız ekosistemlerle hayatın en temel unsurudur. Bu eşsiz hazineyi koruyarak güzel ve mutlu yarınlara ulaşmak, hepinizin aslî görevidir.’

13,5 X 21 santim ölçülerinde 160 sayfalık eserdeki konu başlıklarından bâzıları şöyledir: *Bitkiler tükendiğinde toprak da yok olur. *Atık su hazine gibi. *Dünyanın kurtuluşu geri dönüşümde. *Yenilenebilir enerji ile geleceğimiz kurtulacak. *Çevreye saçtığımız her çöp kuraklık olarak geri döner. *Hangi atıklar suyu ne kadar kirletiyor? *Küresel ısınmaya karşı ağaç dikelim. *Değerlerine bağlı toplum çevresine sâhip çıkar. *Gürültü, felç ve tansiyona sebep oluyor. *Sazlıklar ve sulak alanlar, damarlarımızdaki son kan. *’Sâdece ben varım’ anlayışı tabiatı yok eder.

Babıali Kültür Yayıncılığı: 29 Ekim Caddesi, İstanbul Vizyon Park Ofis Plazaları 4. Vizyon, Kat: Daire: 17 Yenibasna, Bahçelievler İstanbul. Telefon: 0.212-438 47 78, Belgegeçer: 0.212-43857 78 e-posta: bky@bky.com.tr // www.bkymarket.com

Millet ve Milliyetçilik:

‘Millet’ mutlak bir varlık olmasına rağmen kavramın târifinde mutabakat sağlanamamıştır. Belki bu sebeple, ‘Milliyetçilik’ kavramı da son birkaç yüzyılın en problemli gerçeğidir. Yok saymakla veya düşman olmakla ortadan kalkmayan bu olgunun sosyal, kültürel, fikrî ve siyasî boyutlarını anlamak gerekiyor. Prof. Dr. Milay Köktürk’ün 12 X 19,5 santim ölçülerinde 271 sayfalık eserinde; ‘Milletin Ontolojisi’, ‘Millet Olmak’, ‘Millîlik’, ‘Milliyetçiliğin Ontolojisi’, ‘Düşünce Hürriyeti ve Milliyetçilik’, ‘Türk Milliyetçiliği İdeoloji midir?’, ‘Milliyetçilik ve Gelenek’ ve ‘Kozmopolitizm’ gibi başlıklar altında, millet ve milliyetçilik üzerine konuşulması ve tartışılması lâzım gelen konulara temas ediyor. Sayfa 228’de Türk Yurdu Dergisi’nin ‘Milliyetçilik Soruşturması’ ve Sayfa 234’te ‘2016 Milliyetçilik Soruşturması’ dikkat çekiyor.

Diğer başlıklardan bazıları şöyle: ‘Milliyetçi Düşüncenin Dünü ve Bugünü Üzerine’, ‘Aidiyetin Fenomenolojisi’, ‘Ülkeye Sahip Çıkmak Nedir?’, ‘Geleneksel Kabuller ve Cevapsız Sorular’, ‘Milliyetçiler Ne Okur?’, ‘Ufku Geniş Olmak’, ‘İdealistin Dünyası’…

Bâzı çevreler tarafından, -cehâletten kaynaklanıyor olsa gerek- Milliyetçilik düşüncesinin mahkûm edilmeye çalışıldığı günümüzde, ilaç niyetine alınması, günde beş defa yudum yudum içer gibi okunması gereken kitap, Haziran 2016’da kültür hayatımıza kazandırıldı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

Kısa Kısa… Kısa Kısa…

1-Anadolu Rumları: Ayşe Özil / Kitap Yayınevi 2-BOYALI PEÇE: W. Somerset Maugham’dan Çeviren: Meltem Aydın / İş Bankası Kültür Yayınları

3-Edebiyatta ve Sanatta Kıskançlık: Ian Woodwvard’tan çeviren: Ferit Burak Aydar / Klasik Yayınları 4-Zirvede: Nalân Tuntaş. Yitik Ülke Yayınları 5-İstanbul BU Gece Yine Sensiz: Selim İleri / Everest Yayınları

 

 

 

İslâm Coğrafyasının 20 Yıl Sonraki Kurban Bayramı Manzaraları

2036 yılı Şubat ayı başlarına denk gelen Kurban Bayramı, sonradan muhabir olacak bir çocuğumuzun bildirdiğine göre Türkiye’de geçmiş yıllara oranla daha farklı kutlanmış yani idrak edilmiş.

Türk insanının şehirlerde yaşayan kısmının yarıya yakını Anadolu’daki birleştirilmiş köylere sunulan eğitim, sağlık, güvenlik ve üretim endeksli iş imkânlarından ötürü kırsal olarak kabul edilen yerleşim yerlerinde yaşamaya başlamış. Her büyük veya birleşik köyde yerel bankalar, organik fabrikalar, gezici teknoparklar, alış-veriş kooperatifleri, kültür ve sanat merkezleri ile bin kişilik demokratik meclisler öncelikle göze çarpan hususlar. Köy bayramlaşmaları ilk gün kendi içinde, sonraki günlerdeyse civar köylerle ortak şölenlerle gerçekleşmekteymiş.

Kesilecek kurbanlar nüfusun ihtiyacıyla sınırlandığı için ülkenin dört bir yanında eksiklik duyan diyarlara, 4 yıldır da eksiklik duyan bir yer kalmadığı için daha çok yurtdışına ve özellikle savaşların bir türlü bitmek bilmediği Sırbistan, İsviçre, İtalya ve Fransa gibi yakın yerlere gönderilmekteymiş.

12 yıldır iç savaşla boğuşan ABD’nin Kızılay vasıtasıyla girilebilen eyaletlerine ve sık sık terör saldırılarına hedef olarak büyük kayıplar veren İspanya, Hollanda, Almanya ve İngiltere başkentlerine de her bayram – sınırlı da olsa – yardım ulaştırılmaya devam edilmekteymiş. Bu konuda Türkiye’yi Irak, Suriye, Afganistan, Pakistan, Libya gibi zengin ve duyarlı ülkeler de yalnız bırakmamaktalarmış.

Irak son 19 yıldır hem sağladığı iç barışıyla hem demokrasi anlayışıyla Ortadoğu’nun Suriye’yle birlikte örnek ülkesi pozisyonundaymış. Nüfusu 63 milyona, eğitim kalitesi yüzde 99’lara ve GSYİH’sı 1 trilyon liraya (2 trilyon dolar) varan Irak’ı büyük bir istikrarla takip eden Suriye ise 16 yıldır Türkiye ile gümrük birliğine girerek ekonomisini 10 Büyük Ekonomi’nin en yakın takipçisi olmayı başarmış.

Yakın zamanda Japonya’yı geçmeyi başaran teknoloji devi Pakistan, 260 milyonluk nüfusunun yaşam standartlarını her geçen yıl biraz daha yukarıya taşıyarak 2035 yılsonu istatistiklerine göre kişi başına millî gelirde 10 bin lirayı (20 bin dolar) aşmış. Benelüks ülkelerinden daha modern yöntemlerle tarım ve hayvancılık konusunda dünya için numune teşkil eden Afganistan’da Kurban Bayramı içten dışa bir yardımseverlik bayramı olarak kutlanmaktaymış.

13 yıl önceki anlaşmayla birleşen 3 ayrı devletçikten tekrar Libya’yı oluşturan halkın petrol zenginliğini özellikle Orta Afrika’nın yoksul ülkeleriyle karşılıksız paylaşması Libya’yı Afrika’da ‘gönüllerdeki ülke’ haline getirmiş ve her yıl adlığı düzenli göçlerle nüfusunu 33 milyona taşımış. Aynı zamanda üniversal eğitim alanında tüm kıtanın en önemli bilim merkezi konumundaymış.

Mısır, Yemen, Filistin, Ürdün, Cezayir, Sudan ve Nijerya’da da Kurban Bayramı büyük olgunluk ve toplumsal birliktelikle geçmiş. Abartılı sahneler görülmemiş ve ülkedeki diğer din mensuplarına yapılan ikramlar kucaklaşma meydanlarında göz yaşartıcı sahneler oluşturmuş.

Hac Organizasyonu’nu İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesinde kurulan İslam Ortak Paydası kuruluşunca yapan Müslümanlar, son 3 senedir yaralanmalar nedeniyle gerçekleşen hac iptalini bu yıl yaşamamış. Bunda da iklim nedeniyle burnu kanayan hacıların haccın iptal olmaması için yoğun helâllik gösterilerinin etkili olduğu sanılıyormuş. İslam Dünyası, insan ölümlü kazalardan veya ciddi yaralanmalardan ötürü 360 kişilik İslam Bilim İnsanları Akademisi’nin (İBİA) verdiği kararlarla amacını yitiren Hacc’ın iptali uygulamalarına alışmış durumda.

Bu arada Türkiye’de 4 günlük bayram tatili boyunca hiçbir trafik kazası olmadığı ve İstanbul’da çok eski senelerde yaşanan Bayram öncesi trafik sıkışıklığın resmen tarihe karıştığı aktarılmış. Şehir içindeki kucaklaşma alanlarında, park ve mesirelerde Bayram dayanışmasını idrak eden İstanbullular diğer şehirlerdeki gibi insanî ve İslamî sorumlulukla yoksul, yetim, garip, göçmen, yolcu, borçlu ve asgarî ücretliler için kurulan paylaşım sandıklarını doldurarak Bayram süresince yerine ulaşması için büyük gayret sarfetmiş. Çocukların da bilhassa bu muhteşem dayanışmada yer almaları sağlanmış.

Cumhurbaşkanı, Bayramı önce memleketinde sonra da ülkenin 3 ayrı bölgesindeki örneklem kırsal beldelerde ailece 3 gün – 3 gece geçirerek yaşamış. Başbakan ve Bakanlar Kurulu da aynı şekilde. Muhalefet partilerinin hayır ve yardımlaşma adına donattığı yüzlerce tır ise siyasîlerin kılavuzluğunda il il, köy köy gezerek gönüllerde yer tutmaya çalışmış.

This is my dream, too Mr. King / Bu da benim rüyam Bay King. Hayırlı bayramlar!

 

 

Prof. Dr. İskender Öksüz yazdı: İngiliz silahlı kuvvetleri memleketin idaresine el koydu!

İngiliz Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresine el koydu! ABD’de teşebbüs edilen kanlı darbe son dakikada önlendi. İnanmadınız değil mi?

12 Eylül’ün yıldönümündeyiz. Birkaç gün sonra da 15 Temmuz’un ay dönümü gelecek. Sonra sırada diğerleri var. Lanet olsun hepsine… Olsun da şu soruyu sormamak mümkün mü? Bu melanetler niçin hep bizim başımıza geliyor? Bizim ve Güney Amerika cumhuriyetlerinin, Mısır’ın, daha birkaç Müslüman ülkenin… Niçin?

Sebep şu: Biz devletimizin nasıl yönetileceği konusunda fikir birliğine sahip değiliz. Laf birliğine sahip olsak bile değer birliğine sahip değiliz. Son tahlilde laf birliğine de sahip değiliz…

Çıt Bile Çıkmadı

1960’ı yapanlar yaptıklarını demokrasi için yaptılar. Öyle diyorlardı. Madem demokrasi için darbe yapmışlardı, o darbecilerin Yassıada Hâkimi Salim Başol’un demokrasi ve kanun hâkimiyeti taraftarı olmasını beklerdiniz değil mi? Bu adam, Menderes’in usulsüzlüğe itirazına, “Çünkü size buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diye cevap vermişti. Bir adamın, velev ki hâkim de olsa, hukuk ahlâkı sıfırlanmış, ar damarı çatlamış olabilir. Ama önemli olan kısım; namuslu, demokrasi aşığı Türk toplumundan, Türk hukuk kurumlarından, üniversitelerinden o tarihte çıt çıkmamasıydı. Menderes’in asıldığı gün Türkiye’de hırsızlık, darp gibi küçük suçlar bile işlenmemişti; korkudan… Bu sessizlik Başol’un yıllar sonra ölümüne kadar devam etti ve o, “Devrimci Hukukçu” diye gömüldü. Demokrasiyi ondan yıllar önce gömmüştük zaten.

12 Eylül’ün farklı bir özelliği vardı. 1960’a ilaveten o darbenin liderleri, fakir milletin rızkından artırıp kendini savunsun diye aldığı silahları kendi erkekliklerinin uzantısı sanıyor, bunu her “erkekçe” beyanatlarında vurguluyorlardı. 15 Temmuz’da askere “Evladım, ver o tüfeği, o benim malım” diyen vatandaş muhtemelen Evren Paşa’nın tavrını hatırlayan biriydi. Obama, “Demokrasi benim için bir vasıtadır. Otobüs gibi, tramvay gibi, varacağım durağa gelince inerim” dedi! İnanmadınız değil mi? Ama bizim toplumumuzda bu sözü beğenen çok insan çıkar. Ne var ki herkesin inmek istediği durak farlıdır. Ve işte bazıları daha sizin durağa gelmeden, kendi duraklarında inmeye kalkıyor!

Almanya’nın İşgal Anayasası

Alman İçişleri Bakanı, Alman Anayasası’ndan hoşlanmadığını söyledi. “O anayasa işgal anayasasıdır” dedi. Merkel de Alman Anayasa Mahkemesi kararlarına saygı duymadığını ifade etti. İnanmıyor musunuz? Bugün benim hiçbir dediğime inanmıyorsunuz. Böyle konuşursanız, bir gün de başkaları sizin sevdiğiniz mevzuatı beğenmez, sizin beğendiğiniz kanunlara saygı duymaz.

Fransız Başbakanı, “Bizim ordumuz, Fransız ordusu değil, Aziz Pol’ün ordusudur, bizim askerlerimiz için Fransız, İngiliz, Alman, Arap fark etmez. Onların kalbi sadece Hristiyanlıkla doludur” dedi. Sizi gidi inanmazlar sizi! Hatırlamıyor musunuz bizim Başbakanımızın “Bu ordu İbrahimî Milletin ordusudur, onun için Türk, Kürt, Arap, Çerkes fark etmez.” dediğini? Siz böyle söyler, başbakanı olduğunuz devletin kuruluş temellerini yıkmağa kalkarsanız, bir gün birisi de çıkar ve “Bu ordu İbrahim’in değil FETÖ’nün ordusudur. İbrahim eskide kaldı, FETÖ diridir ve iridir.” deyip tepenize biner.

Demokrasinin vazgeçilmez kurumları siyasî partilerdir. Ve siyasî partilerimiz demokrasiden tamamen vazgeçmiştir. Zaten bizdeki partiler demokrasinin kurumları değil, dahi liderlerinin kurumlarıdır. Hazır anayasayı ele alınmışken siyasî istikrara giden yolda bir adım daha atalım ve şu değişikliği yapalım: Partilere, aldıkları oy oranında milletvekili fişi verilir. Fişler, meclislerdeki oylamalarda kullanılır. Fişlerin oylamalarda nasıl kullanılacağına parti liderleri karar verir.

Bu teklifin getireceği istikrar, sükûn ve bütçede sağlayacağı tasarruf büyüktür.

Bu adımdan sonra atılacak ikinci bir adım daha kalıyor. Bin imza da getirseniz genel kurulu toplamayacağım diyen liderimiz ilham etti: Parti genel kurullarında oy kullanacak delegelerin tamamını liderler bizatihi temsil ederler. Delegelerin genel kurula katılmalarına, hatta delege diye seçilmelerine gerek yoktur. Genel kurul, parti başkanı ve seyircilerle coşku içinde açılır, başkan açılış konuşmasını, ardından kapanış konuşmasını yapar ve genel kurul ihtişam ve barış içinde sona erer.

Anayasa değişiklik tekliflerimin, demokrasimizin ve ülkemizin mevcut durumunda pek büyük bir değişiklik yapmayacağı aşikârdır. Bu değişikliklerin yapıldığı gün, ne kimse sokağa çıkıp lehte veya aleyhte tezahürat yapacak, ne borsa ne de döviz fiyatlarında ciddî hareketler olacaktır. Sağlanan istikrarın fark edilmesiyle ekonomimizin ve kredi notumuzun yukarıya yönelmesi beklenir.

HürriyetSiz Demokrasi

Şaka bir yana, siyasilerimiz de ve genel olarak entelektüelimiz de demokrasiye sadece sözde inanmaktadır. Belki demokrasiye değil de seçime, biraz daha çok inanmaktayız. Bilhassa sandıktan biz çıkmışsak ve yine bizim çıkmamız ihtimali kuvvetliyse… Anayasal demokrasiye, onun ayrılmaz unsurları olan kanun hâkimiyetine, kuvvetler ayrılığına, devletin temeli olan adalete pek de o kadar inanmıyoruz. Onlar kendilerine bir hâkim bulmuşlarsa, bunlar da bir yerde kendilerine göre başka bir hâkim bulurlar… Böyle demokrasiler aslında demokrasi değildir ama illâ demokrasi diyecekseniz Ferid Zekeriya’nın tabirini kullanın bari: Hürriyetsiz demokrasi.

O çok sevdiğimiz demokrasi, partilerde ayaklar altına alınırken sesimiz çıkmamaktadır. Demokrasinin İslam’ın bir parçası olmadığı, hadi onu geçtik, İslam’a aykırı olduğu dillendirilirken demokratik devletimizin hiçbir kurumu- Diyanet dâhil- çıtını çıkarmamaktadır. İnsanlar, demokrasiyi savunmanın dine aykırı olduğuna inanmaya başlamaktadır- ve itiraz eden de yoktur. Tabi devletimizin de İslam’a aykırı olduğu zımnen kabul edilmektedir.

Zaten demokrasi eşit insanlardan meydana gelmiş toplulukların işidir. Hâlbuki biz biliyoruz ki bizim halkımızın yarısı kâfirdir, sarhoştur, köpekleriyle yatarlar, Fatiha’yı bile bilmezler ve içlerinde çok miktarda hain vardır.

 

 

Ey Meral Akşener, Hak Ettin Sen Bunu.

Bu ihracı hak ettin sen. Hem de sonuna kadar hak ettin Meral Akşener…

Kardeşim, ham hayaller kurmanın ne âlemi vardı. “MHP tek başına iktidar olacak” iddiası da ne oluyordu?

Neyinize yetmiyor yüzde 12?

Almışsınız 40 milletvekilini, geçin HDP’nin yanındaki en küçük parti sıralarına, keyfini çıkarın.

Bak lideriniz TBMM Salı vaazlarında ses tellerini bozmak pahasına haykırıyor. Ülkesi için fedakârca çalışıyor. “Tarihe not düşmek” için sabahlara kadar konuşma metnini bizzat kendisi yazıyor. Her pazartesi gecesi uykusuz kalıyor.

Sen de tutturmuşsun “ülkücüler tarihe not düşen değil, tarih yapan olacak” diye.

Vatan toprağında gezmediğim bir karış toprak, görüşmediğim vatandaş kalmayacak azmi içinde mitingler, toplantılar yapmak ne demek?

Hele hele “Ülkücüler iktidar olmalı, Cumhurbaşkanı, Başbakan ülkücü olacak” demek de ne demek.

“Ben Başbakan olacağım” dersen, Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan anketlerde Reis’e tek alternatif olarak çıkarsan olacağı budur.

Reis bunca terör örgütü ve düveli muazzama ile mücadele eden bir “başkomutan” olarak ya bir de senin yüzünden Başkan veya Cumhurbaşkanı seçilemezse yakışık alır mı?

Bak Genel Başkanınızın Cumhurun Başı ile arasından su sızmıyor. “Püskevit” içindeki lokum gibi eziverirler seni.

Sen 19 senedir genel başkan olan “bilge liderden” daha mı iyi bileceksin? Reis’in himayesine gir, bakarsın ülkücü kadroları biçmekten vazgeçer, devlet kademelerinde ülkücü kadrolaşma yaptırıverir.

İktidar olmak iyi bir şey olsa O gayret ederdi? Bak ne zaman yüzde 18’e çıktı, bastı frene. Allah muhafaza yüzde 16’yı geçersen bir de bakmışsın koalisyon ortağı falan olmak zorunda kalabilirsin.

Bir de sen çıkmışsın “80 milletvekilini 3 ayda nasıl 40’a düşürdük? Toplayalım kurultayı muhasebesini yapalım” gibi cahilce heveslere kapılmışsın.

Bilmez misinki Saray’da muhteşem hukuk labirentleri inşa edebilen ustalar vardır. Bu labirentlere bir girdin mi çıkamazsın.

Hem yüzde 12 iyidir. 40 milletvekili tam ideal sayıdır. Tek başına iktidar zaten var. İstikrar iyidir.

Ya koalisyon falan olur da AKP’nin “şerlerine” ortak olsanız daha mı iyi? “Ülkücü irade” bunu nasıl karşılar düşündün mü?

Veya Allah esirgesin, sizin yüzünüzden Reis’in sağlığı falan bozulursa ne olur, düşünsenize. Ülke kaosa mı girsin?

Bunca senelik siyasi hayatında hikmetinden sual olunamayacağını öğrenememişsen, “bilge liderin” tapulu arazisinde senin ne işin olabilir ki?

Hak ettin be kardeşim.

MHP’ye genel başkan adayı oldun ya, suçun büyük, çok büyük.

Partiden atmak ne kelime. Asamazlar ama, “teröristbaşı” ilan edip ağırlaştırılmış müebbet verseler yeridir.

*******************************************

Meral Akşener’in Şansı

Meral Akşener’in MHP üyeliğinden atılması MHP’deki değişim ve Akşener’in lider olma ihtimalini azalttı mı, çoğalttı mı?

Yandaş ve yanaşma medyadaki ısmarlama yorumlara bakarsanız bırakın azalmayı, ihtimal bile kalmadı.

Gerçek böyle mi?

OHAL şartlarında olduğumuz malum. Normal hukuk düzeninde hayal dahi edemediğimiz sayıları onbinlerce olan gözaltılar, tutuklamalar, memuriyetten atılmalar, özel mülkiyete el koymalar gündemde.

Terörle mücadele çok çetin. Can ve ekonomik kayıp yönünden oldukça maliyetli.

Ordumuz içeride ve sınırımızın dışında bir savaş içinde.

Böyle bir ortamda MHP genel başkanının kim olacağının gündemin birinci sırasında olması beklenemezdi.

İşte bu karambolde Bahçeli ve MHP Genel Merkezi Akşener’i partiden atma kararı verdi.

“Meral Akşener’in şansı kalmadı” yorumlarını yapanlar bu ortamda Mahkemenin bağımsız davranamayacağı kanaatine dayanıyor. Böylece Mahkemenin tedbir kararını kaldırmadığı gibi, uzun süre karar vermeyeceği veya olağanüstü kurultayı ve alınan kararları geçersiz sayacağı varsayımı ile yorum yapılıyor.

**************************************

Hukuki Durum

Önce MHP kurultayı konusunda nerede kalmıştık ona bakalım.

6 aylık uzun tartışma ve hukuki mücadelelerden sonra, Çağrı Heyetinin davetiyle 19 Haziran’da olağanüstü kurultay yapıldı. Bu kurultayda tüzük değişikliği yapıldı.

“Olağanüstü kurultaylarda seçim olamaz” hükmü ile genel merkez yönetiminin kurultay sürecinde disipline sevk yetkisi kaldırıldı.

MHP Genel Merkezi’nin yaptırdığı müracaatla Ankara 3’üncü Asliye Mahkemesi, yapılan tüzük değişikliklerini “ihtiyati tedbir” yoluyla durdurdu.

Tüzük kurultayında yapılan 14 değişiklik tedbir kaldırılana kadar uygulamaya konamayacak. Tedbir kaldırılırsa veya nihai karar muhaliflerin lehine olursa, seçimli olağanüstü kurultay toplanabileceği gibi, Meral Akşener’in ihracı da geçersiz olacak.

Şu anda bu kurultayda alınan kararlar da, Genel Merkezin yetkileri de hukuken askıda. Mahkeme tedbir kararına karşı yapılan itirazı değerlendirip karar verecek.

Bir taraftan da “partiden ihraç” kararına karşı itiraz olacak ve akabinde başka bir hukuki süreç işleyecek.

Bir başka ihtimal olağanüstü kurultay toplanması sağlanabilirse üst kurul delegelerinin oylarıyla Meral Akşener’in ihraç işlemi geçersiz kılınabilir. Seçimli kongrede delegelerin teklifiyle genel başkan adayı olabilir.

Bahçeli ve ekibinin bütün hesabı hukuki süreçlerle zamanı geçirmek, 2018’de yapılabilecek “olağan kurultay” sürecine girmek. Böylece bir önceki kurultayda kendisini seçen ve fakat şimdi çoğunluğunun muhalefete özellikle Meral Akşener’e destek verdiği kesinleşen delegeleri değiştirip, yerlerine emir kulu delegeler seçtirmek.

******************************************

Ya Bahçeli Ya MHP Biter

İşin özeti şu: Bahçeli ve ekibi ülkücü iradeden yani delegenin huzuruna çıkmaktan korkuyor. Bunun için her türlü hukuk hilelerini ve ittifakı mubah görüyor. Hatta “Bahçeli sözü” dediği halde “10 Temmuz’da olağanüstü kurultay yapılacak” vaadini yerine getirmedi.

Devlet Bahçeli ülkücü iradeden korkan, sözüne güvenilmeyen, AKP ile Saray’a sonsuz hoşgörülü ve nazik, ülkücülere karşı tahammülsüz ve kaba davranışlarıyla ülkücü tabandan iyice koptu. Bugüne kadar verdiği “dürüst, bilge, beyefendi” izlenimlerini yer ile yeksan etti.

Buna karşılık Meral Akşener Devlet Bahçeli’ye meydan okuyor. “Toplayın kurultayı, sorun delegelere. Meral Akşener partiden atılsın mı, kalsın mı? Delege ne diyorsa ben razıyım” diyor.

Bu haliyle Bahçeli MHP’nin başında kalamaz. Kalırsa MHP diye bir parti kalmaz.

***************************************************

Ölmez Bu Hareket

Demokrasiden uzaklaştıkça onun nimetlerini daha iyi anlıyoruz. Ekmek kadar, su kadar demokrat liderlere ihtiyacımız var. MHP kanadında parti içi demokrasinin zerresine tahammül edemeyen Devlet Bahçeli demokrat ve lider olamadığını gösterdi.

Kitleler Meral Akşener‘in bu ihtiyaca cevap verebileceğine inanıyor. Ayrıca toplumda karşılığı olan, içinde bulunduğumuz siyasi, sosyal ve ekonomik krizden çıkış için güvenilen bir lider adayı.

Siyaset bilimi toplumda karşılığı olan siyasetçilerin, hele “partiden ihraç” gibi açık demokrasi dışı tedbirlerleengellenemeyeceğini anlatır.

İnanıyorum ki, MHP’de Meral Akşener’in liderliğindeki değişim hareketi bitmeyecek. Bütün engellemelere rağmen Meral Akşener kuvvetli bir lider olarak Türk siyasi hayatına damgasını vuracak.

Ülkücülerin nabzını en iyi tutan bir şairle, Ozan Arif‘le bitirelim:

“Gardaşım bu iman oldukça sende, Ölmez bu hareket, ölmez bu dava.

Evvel Allah, sonra senin sayende, Ölmez bu hareket, ölmez bu dava.”

 

 

Kurban Bayramınız Mübarek olsun!

Müslüman Türk Milleti ile İslam Âleminin mübarek kurban bayramını tebrik eder, bayramın size, ailenize ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini dilerim…

 

Bayramları bayram gibi kutlamamızın birinci amili olan ve özgürlüğümüzün, namusumuzun, canımızın, inancımızın, devletimizin ve bayrağımızın koruyucusu kahraman Türk Ordusunun, Türk Polislerinin ve devletimizin her kademesindeki görevlilerin Allah yardımcısı olsun..

 

Bu vesile ile tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet ve gazilerimize acil şifalar diliyor, evlatsız, babasız, kocasız, ağbisiz, amcasız, dayısız kalan tüm şehit ailelerinin acısını paylaşıyor ve yalnız olmadıklarını ifade ediyorum…

 

Müslüman Türk Milleti ve İslam Âlemi olarak bayramın yeniden dirilişe vesile olmasını dua ile Allah’tan niyaz ediyor, nice bayram gibi bayramlarda buluşmayı diliyorum…

 

En derin saygı ve selamlarımla.

 

Dost

Hırpalanmış  gönüllerin, devası ‘ah’dır,
Gönlü  mahzun  olanların  dostu  Allah’tır.
Düşmanların  ok  yarası  delip  geçse de,
Dostun  bir tek  acı  sözü  zehirli aştır.
*

Dostluk demek, sevgi  ile sırdaşlığın  adıdır,
Düşünce, dost eli  tutar  kaldırır.
Bülbülün de  güle  yaptığı  figan,
Dostlar  yüreğini şaha  kaldırır…
*

Para, mal, mülk şu dünyanın derdidir,
Dost dergâhlarının, zehir aşıdır.
Derler ya, düşünce  dost olmaz imiş,
Gerçek dost, düşenin  can  kardaşıdır.
*

Dostluk nedir; aramaktır  sormaktır,
Ona  sabrı bir  kâsede  sunmaktır.
Gerçek dost, gönüle  doğan bir güneş,
Dostluk, dostu  Allah için sevmektir…

İslam Hukuku Ana bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Beşer Hoca ile Kurban ve Hac Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, Kurban ve Hac günlerindeyiz. Sizinle bu iki konuyu, bilinen ve bilinmeyen taraflarıyla, doğru bilinen yanlışlarıyla konuşmak istiyorum. Hayvan kesilmesine karşı olanlar, kurban kesmek yerine bedelini ödemek suretiyle mükellefiyetin yerine getirilebileceğini iddia ediyorlar. Ne dersiniz?

Prof. Dr. Faruk Beşer: Kurban başka bir şeyle karşılanamaz.

Güya hayvan severlik yapıp kurban yerine değeri kadar para vermek, kurban yerine geçmez. Her ibadet nasıl meşru kılınmışsa öyle yapılmalıdır.

Çetinoğlu: Kurban kesmeyi ‘hayvan katliamı’ olarak isimlendirenlere cevabınızı lütfeder misiniz?

Prof. Beşer: Kurbanı hayvan katliamı gibi görenler, sene boyunca kebabın alasını yiyebilenlerdir. O yedikleri kebaplar da yine bir hayvanın etidir. Hayvanları da Allah insanlar için yaratmıştır ve onları gerektiğinde boğazlayıp yemek hayatın kaçınılmaz bir kanunudur.

Çetinoğlu: İstanbul’da herkes görüyor: Sahillerde ve Galata Köprüsü üzerinde balık avlayanların oltasına gelen balıklar, çırpınarak, can çekişerek ölüyor. Bu durum, kurban kesmeye; ‘hayvan katliamı’ diyenlerin nedense hiç ilgisini çekmiyor.

Kestiği kurbanla övünenlerin durumu nedir?

Prof. Beşer: Kurbanda övünme olmaz.

Kurban keserken filanca en büyüğünü kesti, bizim kurbanımız onlarınkinden küçük olmamalı, biz eşraftan bir aileyiz; bir hayvanı tek başımıza kesmeliyiz gibi duygular kurbanın gayesine terstir ve riya içerebilir. Riyanın günahı kurban kesme sevabından daha büyüktür. Kuralımıza göre bunlardan biri olmadan diğeri olmayacaksa, kurban kesmemek daha az günahtır.

Çetinoğlu: Kurbanın fiyatı sonradan belirlenebilir mi?

Prof. Beşer: Kurbanın fiyatı, kesildikten sonra belirlenmez.

Görüşlerine değer verdiğim bazı hocalarımızın caiz görmesine rağmen bendeniz kurbanın etinin kesilip tartılarak, mesela 20 liradan anlaşılıp, etin miktarının ve toplam fiyatın kesildikten sonra tespit edilmesi şeklinde bir anlaşmanın caiz olmadığı kanaatindeyim. Bu bizim fıkhımızın akit nazariyesine uymamaktadır. Öyle bir akit yapıyorsunuz ki, hayvanı kesmekle geri dönüşü kalmıyor, ama toplam fiyatın ne olduğunu da henüz bilmiyorsunuz. Çıkan et umulanın çok altında ya da çok üstünde olması halinde kişinin bundan cayma hakkı kalmıyor.

Eğer hayvan kesilmeden önce böyle bir anlaşma ile akit tamam oldu derseniz, toplam fiyat belli olmadığı için bu durum akdi fasit kılar. Akit toplam fiyat belli olduktan sonra gerçekleşmiş olur derseniz, o zaman da hayvanı alanın kesildikten sonra ve akit henüz oluşmadan önce bundan cayma hakkının olması gerekir. Bu da satana zarar oluşturur.

Bunu fıkıhtaki; bir yığın buğdayın gösterilip, kilesi beş liradan satılmasına benzetmek uygun olamaz, çünkü ölçme, boğazlama gibi geri dönüşü olmayan bir eylem değildir.

Bu da elbette bir kanaatten ibarettir.

Ancak kilo fiyatı şu kadar diyerek canlı iken tartılıp satılması caiz olmalıdır.

Çetinoğlu: Kurban eti satılabilir mi?

Prof. Beşer: Kurban eti satılmaz.

Kurban bir bakıma her şeyiyle Allah’a adanmış bir ibâdettir. Kurban kesen insanın kendi kurbanının hepsini ya da bir parçasını satması, Allah’a verdiğini geri alması gibidir. Ancak Mecelle’deki ‘Bir şeyde mülk edinme sebebinin değişmesi, o şeyin değişmesi yerine geçer’ (Madde 98) kuralı gereği, kurban eti alan kimse ya da kurum elindeki eti satıp bedelini alabilir.

Çetinoğlu: Kurbanda nisab meselesi hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Prof. Beşer: Bilindiği gibi zekâtta bir nisab, yâni zekât mükellefi olabilmek için bir zenginlik ölçüsü vardır. Bu ölçü kurban ve hac için de aynıdır. Ancak kurbanın nisabı iki açıdan zekâtın nisabından farklıdır: 1- Kurban için kişinin servetinin üzerinden bir yıl geçmiş olması gerekmez. 2- Kurban için servetin zekâtta olduğu gibi servetinin artan/nâmi bir mal olması da gerekmez. Dün zengin olmuş olsa bu gün kurban kesmelidir.

Çetinoğlu: Eve ve araba için kurban kesilir mi?

Prof. Beşer: Kesilmez. İbadetlerde ölçü; ‘Allah Rasulü’nün öğrettiğine hiçbir şey eklememe ve ondan hiçbir şey çıkarmamadır. Ekleme veya çıkarma bidattir ve bütün bidatler cehenneme götürür.’ Yeni yapılan bir eve, alınan bir arabaya, veya büyük sanılan bir zatın gelişine kurban kesmek hiçbir mezhepte caiz olmadığı gibi, pek çok fakihe göre şirktir.

Çetinoğlu: Bu çok mühim bilgiyi çok kişi bilmiyor. Teşekkür ederim. Kurbanlık hayvanda bulunması gereken özellikler hakkındaki tereddütleri de giderelim. Bir hayvanın kurbanlık olmasına engel teşkil eden hususlar nelerdir?

Prof. Beşer: Allah Rasulü, yaşı dışında kurbana engel durumların dört olduğunu söyler: 1- Ayaklarından biri kırık olup ve kurban yerine yürüyemeyen. 2- İki gözü olmayan. 3- Bir gözü olmayan, 4-İliği kalmamış derecede zayıf olan.

Çetinoğlu: Boynuzu kırık olan…

Prof. Beşer: Boynuzunun kırık olması kurbana mâni değildir, ancak hayvanın değerini düşüren bir boynuzsuzluk kurbanı mekruh kılar.

Çetinoğlu: Allah razı olsun Hocam. Hac farizası ile alakalı umumî bir değerlendirmenizle hac bahsine geçebilir miyiz?

Prof. Beşer: Hac İslam’ın beş temel direğinden biridir ve Müslüman bir mükellefe haccın farz olması oraya gidebilmenin yolunu ve imkânını bulmasına bağlıdır. Yani zengin olması şart değildir.

Hac, kastetme, yönelme demektir. Ama dünyada kastedilecek en önemli şey Kâbe’yi ziyaret etmek olduğu içindir ki, hac orayı kastetmenin özel adı olmuştur.

Çoğu insan işin şekil şartlarına olması gerekenden fazla sarılıp, haccın asıl manevî boyutunu ihmal ediyor. Olmazsa olmaz şekil şartlarına riayet önemlidir ama asıl hac, dünyaya ait zaman ve mekândan çıkıp, öbür âlemin zamanını ve mekânını yaşama provasıdır. Haccın zamanın öbür âleme geçiş anı olduğu içindir ki, hacdaki bütün yorgunluklara rağmen kişi her seferinde yine oraya gidebilmenin özlemini yaşar. Elbette bunu prova olmaktan çıkarıp hakikate dönüştürebilecek maneviyata sahip pek çok hacı adayı ve görevlisi de vardır.

Çetinoğlu. Ana mesele itibariyle hac nedir?

Prof. Beşer: Hac aynı zamanda bir ahlak eğitimidir. Pintilik yapmamanın, cömert olmanın öneminin kat kat daha arttığı yerlerden birisi hac yolculuğudur. Bu sebeple eğer imkânı varsa hac yolcusunun harçlığını bol alması, muhtaçlara, yol arkadaşlarına hep ikramda bulunması ama israf sayılan harcamalardan kaçınması gerekir. Hayırda israf olmaz, israfta da hayır olmaz. İsraf yapmadıktan sonra hac yolundaki harcamalarından ferahlık duyması, içinin daralmaması gerekir.

Yolculuklar ve özellikle de hac yolculuğu ahlaklı olabilmek için insanın nefsiyle ve şeytanı ile kıyasıya mücadele etmesi gereken zamanlardır. Güzel ahlak başkasına eziyet vermemek değil, arkadaşlarından ve komşularından gelecek eziyetlere tahammül edebilmektir. Yolculuk anlamındaki ‘sefer’ kelimesinin sözlük anlamı; ‘açma ortaya koyma’ demektir. Bizim açık saçıklık dediğimiz şeye Araplar bu kökten olarak ‘süfûr’ derler. Yolculuğa sefer denmesinin sebebi yol arkadaşının ahlakını, tıynetini açıp göstermesidir. Gidenler bilirler, özellikle hac ve umre yolculuklarında sanki insanın arkadaşlarına sataşması için özel şeytanlar görevlendirilir. Belki bu sebeple Allah (cc) ‘Hacda çirkin sözler söyleme, sövüp sayma ve tartışma olmaz’ buyurmuştur. Aslında bunlar hac dışında da olmaması gereken şeylerdir, ama özellikle hac için zikredilmesi anlamlıdır.

Çetinoğlu: Hac farizasının hikmetleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Beşer: Öncelikle her işin başı, sağlam bir niyettir. Bu sebeple hacca niçin gidiyorum sorusunun cevabı önemlidir. Allah bunu benden istiyor, onun emrini yerine getirmek, O’nun şiarı olan Kâbe’yi ziyaret etmek, böylece Allah ile olan ahdimi yenilemek, günahlarımdan arınmak ve artık o günahları işlememek üzere karar vermek için gidiyorum. Allah’ın elçisini de ziyâret edip selam vermek, O’nu görmüş gibi hissetmek, sünnetine artık bağlı kalacağıma söz vermek, bütün dünya Müslümanları ile farklı ırklardan kardeşlerimle kucaklaşmak için gidiyorum… Eğer içimizde bu ve buna benzer duygular galipse haccın niyeti sağlam demektir. ‘Ameller niyetlere göre değer kazanır.’ Aynı işi yapan bir mümin sadece hac farzını üzerinden düşürmekle kalırken, bir başkası sırf bu sağlam niyeti sebebiyle bunun yanında dünyalar kadar sevap kazanabilir. Kul hakkı hâriç, bütün günahlarını sildirmeyi başarır. Âdeta kilometreyi sıfırlar, hayatında tertemiz yeni bir sayfa açar.

İkinci önemli husus, hacca helal imkânlarla gitmektir. Allah’a isyan anlamına gelen haramla, Allah’a ibadet ve itaat olmaz. Bunun için en iyi hac parası borç alınan paradır derler. Çünkü haram olmadığında şüphe olmayan tek para, vermek niyetiyle alınan borçtur. Onu öderken belki haramla ödemiş olabilirsiniz, ama borç olarak aldığınız paranın helal olduğu kesindir.

Çetinoğlu: Hac esnasında zorluk çıkaran görevlilere bir şeyler verilmesi mâkul karşılanabilir mi?

Prof. Beşer: Gazali kendi zamanı için diyor ki, makbul ve mebrur bir hac için önemli olan hususlardan biri de kapılarda, gümrüklerde, vizelerde rüşvet almadan işlem yapmayan memurlara asla boyun eğmemek ve onlara metelik vermemektir. Çünkü onların bu yaptıkları zulümdür, haksızlıktır. Onlara para vermek zulme ortak olmaktır. Böyle olmaktansa nafile olan hacca gitmemek daha evladır. Sanıyorum bu durum şu anda Türkiye için, hamdolsun, hemen hemen hiç geçerli değildir.

Çetinoğlu: Hac esnasında namazla ilgili hüküm nedir?

Prof. Beşer: Meşhur Aliyyulkârî’nin hac ahkâmı ile ilgili kitabında şöyle bir görüş var: ‘Hac yolculuğunda en az bir vakit namazı vaktinde kılamayacağını kesin bilen birisinin hacca gitmesi uygun olmaz.’ Belki bu da nafile hac için söylenmiş olabilir, hatırlamıyorum, ama namazın önemini anlatması bakımından önemli bir görüştür.

Çetinoğlu: Hac ile lüks ve konfor kavramları bağdaşır mı?

Prof. Beşer: Hacda keyif ve konfor aramak hoş değildir. Resulüllah’ın ifâdeleriyle ‘Hacı üstü başı dağınık, toz toprak içinde olan adamdır.’ Elbette böyle olayım diye toprağa yatılmaz. Bunun anlamı, hacının keyif yapmaya zaman bulamamasıdır. Bu açıdan beş yıldızlı otellerde, Zemzem Tower’da hac yapmak ruhu çıkarılmış bir hac olsa gerektir. İnsan zengin olabilir ama orası ihramıyla dahi imaj arama yeri değil, tevazu eğitimi yeridir, aciz bir kul olduğunu gösterme yeridir.

Haccın farklı ibadetlerinin her birine ve bunların yapıldığı yerlere mensek (çoğulu: manasik) denir. Bu kelimenin kök anlamındaki ağırlıklı mânâ ibâdettir ama aslında temizleyip arındırma anlamı da vardır. Bu sebeple hacı adayının haccın her farklı mekânında/manasikinde orayla ilgili mânâları düşünüp anlamaya çalışması, böylece onu dünyaya bağlayan duygulardan arınması beklenir.

Mesela Arafat, marifetten, bilgiden gelir, Allah’ı hakkıyla tanımayı temsil eder. Meş’ar-ı haram, Allah’a isyan anlamına gelebilecek şeylerin bilincinde olmayı ifâde eder, şuur kelimesinden gelir. Şeytan taşlama, orada hazırolda bulunan bir varlığı taşlama demek değildir, insanın kendisini azdırıp saptıran her duygusunu, yâni herkesin kendi şeytanını taşlamayı ve ondan kurtulmayı anlatır. Kurban, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran her sevgiliyi O’nun uğrunda fedâ edip O’na yaklaşmanın adıdır. Tıpkı İbrahim’in İsmail’ini kurban etmek istemesi gibi, herkesin kendi İsmail’ini fedâ edebilmesi demektir. Mina, ümniyye ve arzu anlamındadır. Hac menasikini hakkıyla yapan birisinin artık umduklarına nail olabilmeyi umabileceğine işâret eder. Orada artık ihrama girmekle birlikte başlayan telbiyenin kesilmesi de bundan olmalıdır. Hacı o ana kadar Allah’ın emrine amade olup geldiğini ilan edilirken, sanki o andan itibâren artık bunun karşılığını beklediğini anlatır.

Kâbe Allah’ın birliğini ve sonsuzluğunu temsil eder. Tavaf eden ona bakarken cennette Allah’ı görmeyi umut ederek bakar. Günahları sebebiyle O’nun cemalini görememekten korkar ve kendini toparlar. Yedinci kat gökte, Kâbe’nin tam hizasındaki Beytülmamur etrafında tavaf eden melekler topluluğunu düşünür, onların derecesine yükselmenin umudunu yaşar.

Hacerulesved’i selamlama ceya öpme kulun Allah’la musafaha ediyormuş gibi O’na olan ahdini yenilemesidir. Çünkü Abdullah bin Abbas’ın benzetmesiyle Hacerulesved sanki Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir. Bu söz hadis olarak rivayet edilir ama Resulüllah’a ait değildir. Ama kul bunu yaparken Allah’ı yaratılmışlara benzetme hatasına da düşmemeye çalışır, Hz. Ömer’in sözünü hatırlar: ‘Ey Hacerulesved, ben senin insanlara ne faydası ne zararı olan bir taş olduğunu biliyorum. Bu sebeple Resulüllah seni öpmüş olmasaydı ben de öpmezdim. Ama O’nun sünnetine uyarak ben de öpüyorum.’

Ve nihayet Medine-i Münevvere’yi, Nurlu şehri ve Resulüllah’ın mübarek kabirlerini ziyâret ederek Allah’ın bütün bu güzellikleri bize öğrettirdiği elçisine vefa borcunu ödemiş olmayı düşünür. O’nun yolunda olduğu, bu yoldan ayrılmamayı, arkadaşlarının O’nu canları ve malları pahasına korudukları gibi, O’nun sünnetini koruyacağı bilincini tazeler, bunun sözünü vermiş olur. Allah’ın şu vaadini hatırlar: ‘Eğer onlar kendilerine zulmettiklerinde sana gelselerdi de Allah’tan mağfiret isteselerdi, Peygamber de onlar için mağfiret isteseydi, kesin Allah’ı Tevvâb/tövbeleri çokça kabul eden, Rahîm/çok merhametli bulurlardı.’ (Nisa 4/64). Kabri şerifi bu ümitle ziyaret eder ve artık kalan hayatında istikametten ayrılmamaya çalışır.

Prof. Dr. FARUK BEŞER: 22 Nisan 1952 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlkokulu Trabzon´da, Ortaokulu İzmit İmam Hatip Okulunda, Liseyi de Yozgat İmam Hatip Lisesinde okudu. Buradan 1972 yılında mezun oldu. Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’ni 1978 yılında bitirdi. Mezun olduğu Fakültede İslam Hukuku dalında ‘İslam’da Sosyal Güvenlik’ başlıklı teziyle 1985 yılında ‘doktor’ unvanı aldı. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak 8 yıl muhtelif görevler yaptı. Ardından İSAV İlmî sekreterliğinde bulundu. 1986-1993 yılları arasında özel bir ilmî araştırmalar merkezinde 6 yıl kurucu müdür olarak çalıştı. Malezya International Islamic University’e öğretim üyesi olarak gitti ve orada 1993-1994 yıllarında iki sömestr Mukayeseli İslam Hukuku ve İslam Milletler Hukuku dersleri okuttu. Döndükten sonra Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak intisap etti. 12.10.1994 tarihinde İslam Hukuku Anabilim Dalından doçent, 2000 Yılında da Profesör oldu. Aynı fakültede iki yıl dekan yardımcılığı yaptı. University of Pittsburgh´un dâveti ile Visiting Professor olarak 1999 yılında ABD´ne gitti ve adı geçen üniversitede altı ay araştırmalarda bulundu. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olarak çalışmakta iken, 2012 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne geçti. Halen burada öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Prof. Dr. Faruk Beşer, evli ve dört çocuk babasıdır

 

 

Fırat Kalkanı

Türk Ordusu Suriye de: 15 gündür Fırat Kalkanı harekatını izliyoruz. Konuya yönelik; “ABD, Fırat’ın doğusuna çekilecekler dedi”. “Fırat’ın batısına çekilme başladı”, “Fıratın batısına çekilmiyorlar, siperlerini güçlendiriyorlar, “ABD, PYG’yi terör örgütü saymıyor”, “ABD uçakları destek görevini yerine getirmedi” gibi konular televizyon ekranlarını doldurmakta ve konu enine boyuna tartışılmaktadır.

Türk ordusu, Suriye’de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çatısı altında haklarını arayan, kendi öz vatanlarını savunan insanlara tankı ve topu ile destek veriyor. Kime karşı veriyor; birincisi Türkiye’den, Irak’tan gidip de oranın gerçek sahibi olan Türk ve Arap’ları vatanlarından sürmeye çalışan PKK, PYD, YPG, Peşmerge güçlerine karşı, ikincisi nasıl peydahlandığı şüpheli İŞİD güçlerine karşı veriyor.

Amerikan gerçeği: Birlikte eşbaşkanlık yaptığımız çok özel stratejik ortağımız ABD ve NATO, Türkiye de dahil Orta Doğu ülkelerinin haritalarını kendisine göre yeniden şekillendirmek üzere bu coğrafyamıza geldiler. Büyük Orta Doğu veya Büyük Amerikan Projesi ile orta Doğu’yu cehennem ateşine çevirdiler. Hazırlık olarak; 36. Paralel, çekiç güç, Irak’ın işgali ve bu arada çuval olayı ile tüm niyetlerini ortaya koydular. On bin Peşmerge’yi, hatta PKK’lıyı Amerika’ya götürüp eğittiler. PKK’yı yıllarca başımıza bela ettiler. PKK’ya karşı yürütülen sınır ötesi kara harekâtlarında Türkiye’nin önünü kestiler. İŞİD’e karşı ölüm kalım savaşı veren Türk/Türkmen ve Arap’ları eğitip donatacağı yerde, ani bir dönüşle PYD’yi eğitip donattılar. Bu nedenle İncirlik’in kullanımını elde ettiler. Güvenli bölge diye çırpınan Türkiye’ye “benim programımda bu yok” diyerek 4 milyon göçmeni başımıza bela ettiler. Bunu özellikle Türkiye’nin ekonomisini çökertmek, düzeni bozmak ve terörü kamçılamak için yaptılar. Bayır Bucak Türklerini Rusya ve Suriye birlikleri bombalarken hiç seslerini çıkartmadılar. Şimdi biz ona halen çok özel stratejik ortağımız diyoruz.Aynı masalarda oturup yeni masallarını dinliyoruz.

Suriye Gerçeği: Suriye olayları, önceden planlanmış Büyük Amerikan Projesinin ve ortağı AB’nin eseridir. Bu uygulamaların gelecek halkaları Türkiye ve İran’dır. İran, Rusya’yı dost edinerek, sırasını savmış gözükmektedir. Fakat Orta Doğu terör örgütleri Türkiye’nin güney doğusundan kuzey batısına her köşesinde her çeşit terör olayını gerçekleştirmektedir. Bunların amaçları Türkiye’yi oraya buraya çekmek değil, Türkiye’de doğrudan bir iç savaş çıkartmaktır. Terör örgütlerinin arkasında ABD ve AB vardır. Onların planları ve onların silahları ile hareket etmektedirler.

Terör örgütleri gerçeği: Batı, Suriye’yi yok etmek için Suriye’de bir çok terör örgütü yetiştirdi. Bunları eğitti donattı. Kendi adamları ve yetiştirdikleri ile destekledi. Taliban’ı ve PKK’yı nasıl kurdu ise, El-Kaide, El-Nusra, PYD, YPG, İŞİD gibi örgütleri de aynı şekildi kurdular. CIA ve MOSSAD

ajanlarınca eğitimlerini güçlendirdi, silahlandırdı. Bazen bunları yalancıktan karşı karşıya getirip, savaşıyorlarmış gibi oynattı. Birinin zaptettiği yerler, bir süre sonra bir diğerine devrettirildi. Şimdi biz diyoruz ki, ey Amerika sen kimden yanasın?

Rojova Gerçeği: Amerika, başından beri desteklediği Terör örgütlerine Suriye’nin kuzeyinde, gözümüzün içine baka baka kantonlar kurdurdu. Buralara akın akın Kürt’leri taşıdılar ve bölgenin yerlisi olan Türkleri/Türkmenleri ve Arapları sürdüler veya akla gelmez işkencelerle öldürdüler. Irak’tan Suriye’nin en üst noktasındaki Lazkiye’ye kadar tüm bölgeyi işgal ile Türkiye’yi güneyden kuşatma altına almayı planladılar. Planın en önemli yanı hayallerindeki büyük Kürdistanı Akdenize ulaştırmaktı. Bu koridorun sonunda, Lazkiye’de kuracakları terminallerle de tüm Orta Doğu petrol ve gazını dünyaya dağıtacaklardı. Türkiye’yi de dışlayacaklardı. Bu plan halen devam etmektedir. Bayır Bucak Türkleri/Türkmenleri bu projenin engellerinden biri idi. Fakat elli yıldır Suriye’de deniz ve hava üstleri bulunan Rusya ortaya çıkarak, Suriye’ye ağabeylik yapmaya başladı. Düşürülün Rus uçağı nedeni ile bozulan Türk Rus dostluğu yeniden yoluna girerken, çok geç de olsa Fırat Kalkanı harekatına girişildi. Başında Rojova koridorunun oluşturulmasında ve Kobani olayları sırasında Kürtlere en büyük desteği maalesef Türkiye vermişti. Aklı erenler için olay gün gibi açıktı. Fakat ülkeyi yönetenler olayın ne ucunu ne de sonunu göremediler. Hele hele güney doğuda ve ülkenin her köşesinde Kürt açılımı zannı ile, PKK açılımı yapıldı. Bir yıla yakın zamanda asker, polis, korucu bin şehit verdik ve son günlerde sayı giderek artmaya başladı

Fırat Kalkanı: 15 gündür Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu İŞİD ve diğer terör gruplarına karşı bir harekat yürütürken, PYD’li Salih Müslim, Apo posterli salonlarda Türkiye’yi protesto ediyor. Amerikalı askerler ile kollarında PKK bayraklı PYD askerleri kol kola, Bebek katilinin resmini taşıyan karneler masum çocukların ellerinde. Şimdi bu resimleri Amerikalılar görmüyor mu? Öte yandan Esat, kalbura dönmüş Suriye’de, Fırat Kalkanı harekatı için, bu harekat egemenliğimize saldırıdır diyor. Bölgenin kabadayısı Amerika ise benden izinsiz öyle istediğin gibi hareket edemezsin demeye getiriyor. Avrupalılara bakıyoruz, söz konusu İŞİD olduğu için ses çıkarmıyorlar ve yalandan alkışlıyorlar. Peki tüm ısrarlarımıza rağmen ve Amerika ile aralıksız görüşmelere rağmen Fırat’ın batısına geçip yerleşen Kürt işgalciler ya da Menbiç ne olacak?

Türk ordusu ve ÖSO’nun İŞİD’den temizlediği bölge haritada yeşil bir şerit olarak görülüyor. Öyle görülüyor ki, Fıratın batısına geçenler, çeşitli aldatmacalarla ve büyük bir iştahla emellerine devam edecekler. Bu arada Menbiç’te bulunan PYD/PKK her tarafı Amerikan bayrakları ile donattı.

Bunlar, gün geçtikçe Amerikan bayrağının yanına başka bayraklar da asarlar, Avrupa’yı da arkalarına alarak ağlayıp sızlayarak destekçilerini artırırlar. Onun için yandaşlarını artırmadan bir an evvel Türk ordusunun tüm bölgeye sahip olması Menbiç’ten halep’e bölgeyi teröristlerden temizlemesi şarttır. Her geçen gün artarak, Güney Doğuda aslan gibi evlatlarımızı teröristlere kurban veriyoruz. O hale geldik ki, şehitlerimizi sıradan olaylar gibi karşılıyoruz. Büyük Hun Hakanı Atila, sınırlarınızda problem varsa, sınırların ötesine geçin buyuruyor. Aynı şekilde Güney Doğuda da en az elli bin kişilik bir ordu ile süpürme harekâtına gidilmelidir. Kandil söndürülmeli, bataklık kurutulmalıdır. Buna paralel siyaseten ülkeyi bölmeye çalışan hainler de hak ettikleri cezayı görmelidirler.

1967 Arap İsrail savaşında İsrail, 6 günde (6 gün savaşı) tüm Arapları teslim almadı mı?

“Amerika ne der, o ne der, bu ne der” düşüncesi bir kenara bırakılmalı ve büyük devlet benim diyerek, ülkemize kastetmiş hain emeller ivedi kökünden halledilmelidir. Geciktiğimizde, daha büyük belalarla uğraşmak zorunda kalacağımız unutulmamalıdır.

Bir şey daha; Amerika on bin km. uzaktan gelip, sınırlarımızda yerleşirken, biz henüz yolun başında iken, neden biz burada kalıcı değiliz, en kısa zamanda çıkacağız diyoruz, çok anlamsız. Hâlbuki Fırat Kalkanı ile girdiğimiz yerlerdeki insanların tümü bizim akrabalarımız.

 

 

 

Kötülük Unutulmaz ve Kızıl Cehennem (Türk Doktorun Bulgaristan Belene Kampı Hatıraları)

0

13,5 X 21 santim ölçülerinde, birinci cildi 448, ikinci ildi 376 sayfalık kitabın yazarı, Dr. Ahmet Yücetürk, Bulgaristan’da bulunan Belene Kampı’ndaki esaret hayatını anlatıyor.

Bulgaristan’ı 1954-1989 yılları arasında, kızıl Komünist Moskova’dan aldığı emirlerle yöneten Todor Jivkov ‘Din, milletlere uyuşturucudur’ düşüncesiyle hareket eden bir diktatördü. Bulgaristan’da yaşayan Türklere ait camileri yıktırıyor, ibadetlerini yasaklıyor, isimlerini değiştirip Slav kültürüne uygun isimler almaları için baskı yapıyordu. Bu emirlere riayet etmeyenler, ‘ölüm kampı’ olarak da bilinen Belene’ye hapsediliyordu. Askerin ve polisin yaptığı işkencelerle öldürülenler buraya getirilip cesetleri domuzlara yediriliyordu. Kampa atılıp da yine işkence, açlık, bakımsızlık ve hastalık sebebiyle ölenler de, sağ kalanların gözleri önünde domuzların önüne atılıyordu.

Hatırlanacağı üzere 1984-1985 yılları arasında bu işkencelerden kurtulabilenler Türkiye’ye sığınmışlar, yaklaşık 300.000 göçmen, Bursa ve çevresinde yapılan evlere yerleştirilmişlerdi. Dr. Ahmet Yücetürk, kızıl cehennem Bulgaristan’dan kaçma imkânı bulamayan talihsizlerdendi. Adını ve dilini değiştirmeyi kabul etmeyince Belene Kampı’na gönderildi. Orada insanlık dışı, insanlığı utançtan kıvrandıracak işkencelere mâruz bırakıldı. Engizisyon mahkûmlarına, Komünist rejimin aleyhtarı olduğu gerekçesiyle Gulak takımadalarına ölmeleri için gönderilen ilim adamlarına, yazarlara yapıldığı gibi… Bu işkencelerin benzeri, 1915-1918 yılları arasında Azerbaycan’ın başşehri Bakû’nün birkaç mil açığında, Hazer Denizi’nde bulunan 900 dekarlık, yılandan başka canlının, çalı-çırpıdan başka bitkinin bulunmadığı Nargin Adası’na gönderilen Türk esirlere de uygulanmıştı.

Dr. Ahmet Yücetürk, hiçbir suçu olmamasına rağmen 3 ay 18 gün boyunca Devlet Emniyet Servisi hücrelerinde, 9 Ekim 1985 tarihinden 10 Haziran 1988 tarihine kadar da Belene Toplama Kampı’nda işkence altında tutuluyor. İki cilt hâlindeki hatıralarında maruz kaldığı zulümleri anlatıyor. Türklere ‘barbar’ diyen, ‘medeniyet havarisi’ olduğunu iddia eden sahtekâr, İslam ve Türk düşmanı batılıları utandırmak için… İkiyüzlü batı; Irak’ın Rumeyse, Telafer, Gâvurbağı, Tuzhurmatu, Kerkük ve Türklerle meskûn diğer şehirlerde ve yerleşim bölgelerinde, Kıbrıs’ta, Bosna ve Hocalı’da, Doğu Türkistan’daki Türk katliamlarında da üç maymunu taklit etmişti. .

Bulgaristan, 1364 yılından 1878 yılına kadar tam 514 yıl Osmanlı hâkimiyeti altında kaldı. Yerli halktan tek bir kişinin burnunu bile kanatmadı. O kadar ki Bulgarlar, ‘Türk komşun varsa korkma, can ve malın teminat altındadır.’ Sözünü sık sık ve her yerde söyler olmuşlardı. Bulgarlar bu sözü Jivkov yönetiminde iken de söylüyorlardı. Çünkü Bulgaristan, milletini seven bir Bulgar tarafından yönetilmiyordu. Orada Moskova’nın emirleri tatbik ediliyordu. Bu sebeple Bulgarlar, ‘başında fes olsa bile Osmanlılar yeniden gelip bizi yönetse…’ diyordu.

Dr. Ahmet Yücetürk, sadece kendi başından geçenleri değil, kendi idârecilerinden şikâyetçi Bulgarları değil; Moskova uşağı, Türk’e ve Müslüman’a ait hiçbir şeye tahammül edemeyen vandalistlerin tavırlarını da anlatıyor:

‘Belene’de rastladığım Sütkesiği Köyü’nden İlyas’a sordum:

-Hepşehrim, seni ne ile suçladılar?

Bakışları ile beni süzdükten sonra anlattı:

-Köyümüz Sütkesiği’nden bir kilometre kadar ileride Çorbacılar Köyü var. İki köy arasında da çok eski bir çeşme var. Bu çeşmenin kitabesinde, eski Türkçe bir yazı var.

Belediyemizde görevli milis subayı bir gün bana, o çeşmenin taşını kırmamı emretti. Ben Müslüman bir kişiyim. Sevap için yapılan bir çeşmenin taşını nasıl kırabilirim. Bu günahı yapamam. Milisin emrine riayet etmedim diye beni tevkif ettiler ve buradayım.’

Dr. Yücetürk devam ediyor:

Komünist iktidar, Türklüğü ve İslamiyet’i hatırlatan her kültür eserinin tahrip ve yok edilmesini istiyor. Türklerin yaşadığı şehirlerin yıkımı ve yerle bir edilmesinde usta olduklarını ispat etmiş, Film yapımcısı Tatyana Vaksberg’in ‘Kötülüğün Teknolojisi’ isimli filminde belgelere dayanarak gösteriliyor ki Hasköy şehrinin Hisar semti hükümet güçleri tarafından yerle bir ediliyor. Şimdi o semtin yerinde yeller esiyor.

Aynı siyâsî iktidar, Bulgaristan’daki Müslümanların dinî inançlarına saygı gösterdiğini, onlara dinî vecibelerini, hür olarak câmilerde yerine getirebilmeleri için hak ve imkânlar tanıdığı iftiharla söylüyor. Utanmadan, sıkılmadan…

Diğer taraftan yerle bir edilen Hasköy semtinden ve isminden cim kadar iz yok. Eşek arabası ile filme iştirak eden Ramadan isimli Türk, samîmi konuşmasında, yerle bir edilen evlerini ve bütün semti, iktisadî değeri yüksek binaları, garajları ve köklerinden sökülen meyve ağaçlarını ayrı ayrı sayıyor. Semt sorumlusu milisin ‘2 Ağustos’a kadar kadar bu semtte hiçbir Türk’ün kalmasını istemiyorum!’ dediğini unutmuyor. Ramadan devam ederek “Ve öyle yaptılar ki kızıl bereliler, köpeklerle birlikte sokaklarda bir oraya bir buraya gezmeye başlayıp insanlara ‘Daha ne bekliyorsunuz?’ Diye bağırdıklarını” da anlatıyor. Üstelik bu köylüler, Komünist Partisi’nin faal üyeleridir. Demek ki, Türk ve Müslüman olmanın cezası, hiçbir şekilde affedilmiyor.

Dr. Yücetürk, belli ki ilk defa uzun uzadıya yazıyor. Hikâye, roman yazarı değil. Fakat mizah gücü yüksek… Bilindiği gibi mizah, zekânın zekâtıdır. Zekâsının zekânını cömertçe veriyor. Bu sebeple toplam 824 sayfalık kitabı, okuyucuyu hiç sıkmıyor. Kolayca okunuyor.

Doğduğu ve yaşadığı topraklardan kaba kuvvetle uzaklaştırılmayanlar, başka diyarlarda yaşamak mecburiyetinin acısını tatmayanlar, vatan hasretinin ne olduğunu ve vatan sevgisini bilmezler. Vatan sevgisini bilmeyenlerin vatanları ellerinden kolayca alınabilir. Gençlerimiz bu tecrübeyi yaşamak imkânını bulamayabilirler. (İnşallah bulamazlar) Bulamadıkları için vatan sevgisinin gönüllerinde yeşerip boy salması mümkün olmayabilir. Bu tehlikeli durumdan onları ancak, vatanından uzak kalmış insanların hâtıraları koruyabilir.

Dr. Ahmet Yücetürk’ün ‘Kötülük Unutmaz’ ve ‘Kızıl Cehennem’ isimli kitapları gençlere bu imkânı sunuyor. Üstelik Pokemon oyunlarından daha zevkli saatlerde…

YAKIN PLAN YAYINLARI: www.yakinplan.com.tr e-posta: bilgi@yakinplan.com.tr Telefon: 0.212-458 20 22

Dr. AHMET YÜCETÜRK: 4 Temmuz 1941’de Bulgaristan’ın Eski Cuma (Tırgovişte) iline bağlı Avdallar (Lovets) Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Sonra Eski Cuma Türk Ortaokulu’na devam etti. Doktor olmak istediği için Bulgar Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Bu liseyi dördüncülükle bitirdi. Bulgaristan’da her Türk gibi askerliğini iki yıl işçi asker olarak yaptı. 1961-1967 yılları arasında Sofya Tıp Fakültesi’nde okudu. Mezuniyetten sonra Eski Cuma İhtisas Hastanesi’nde genel cerrahî uzmanı olarak çalıştı ve ortopedi-travmatoloji ihtisası yaptı. 1978 yılında Türkiye’ye göç etmek için müracaatta bulundu. Eski Cuma makamları, bu talebi siyâsî suç olarak gördü. Bunun üzerine 21 Eylül 1978’de işinden kovuldu. Bunu da Türkiye’ye göç etme sebebi olarak siciline işlediler. Daha sonraki yıllarda idârî makamların baskısına maruz kalarak yaşadı. Dinî mensubiyetinin işâretlerinden biri olan Türk ismimin zorla değiştirilmesine karşı koydu. Hiçbir suç işlemediği halde 24 Haziran 1985 târihinde kelepçelenerek tevkif edildi. 108 gün Bulgaristan Emniyet Teşkilatı’nın hücrelerinde sorgulandı ve işkenceye mâruz bırakıldı. Buradan Belene

Toplama Kampı’na götürüldü. Kampta altı ay, suçsuz 570 Türk münevveriyle birlikte zulüm gördü. Ardından Bulgar nüfusunun yaşadığı bölgelere sürgün edildi. 10 Haziran 1988 târihinde serbest bırakıldı. Jivkov rejimi Bulgaristan Türklerini etnik bakımdan yok etmek istedi. Bu istek üzerine Bulgar Emniyeti, Bulgaristan’ı 6-7 saat içinde terk etmesini emretti. Bunun üzerine 29 Haziran 1989’da ailesiyle beraber Türkiye’ye göç etti. Hâlen Türkiye’de yaşamaktadır.

Kuşbakışı:

TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMADAN EVVEL BENİMSEDİĞİ DİNLER ve ŞAMANİZMİN BU DİNLER ÜZERİNDE GÖRÜLEN TESİRLERİ

Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân, duyduğu büyük ilgiden dolayı, eski Türk toplumunda yaşanan dinî hayatı inceleme konusu yapan nâdir ilim adamlarımızdan biridir. Ayrıca Akvam-ı İslâmiyye Etnografyası ve Hâl-i Hazırda İslâm Mezhepleri konusunda mahallinde yaptığı araştırmalarla kültür antropolojisi çalışmalarına öncülük etmiş, yazdıkları alaka ile karşılanmış bir kişidir.

Yusuf Ziya Yörükân’ın 16,6 X 23,5 santim ölçülerinde 288 sayfalık bu eseri, Atatürk’ün isteği üzerine 1932 yılında hazırladığı Türk Dinleri ve Mezhepleri Târihi adlı iki ciltlik eserinin birinci cildini oluşturan Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri adlı kitabının ikinci kısmıdır. Kitabın birinci kısmı, daha önce Şamanizm adı ile yine Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanmıştı. İlk defa yayımlanan bu ikinci kısım ise, Türklerin Müslüman olmadan önce benimsedikleri diğer dinlerin ve bu dinlerin üzerinde Şamanizm’in ne gibi bir etkisi bulunduğunu araştırma konusu yapmaktadır.

Prof. Yörükân, bize bu kitabında Şamanizm’den kısaca bahsediyor ve Şamanlık izleri taşıyan Çin, Hint, İran ve Suriye dinleri hakkında muhtasar bilgiler verdikten sonra Türklerin intisap ettikleri inanç kültürlerini ele alıyor. Bunlar; Budîlik, Zerdüstîlik, Manilik, Semâvî dinler olarak da Musevilik ve Hıristiyanlıktır. Ekler bölümünde; ‘Türkleri Müslümanlığı Kabule Sevk Eden Bâzı Âmiller’ genel başlığı altında yer alan bahisler şöyledir: *Türklerde din şuuru ve Müslümanlık telakkisi, *Ahlakımızın kökleri, *Türklerin zorlanmadan kabullendikleri toprak tasarrufu târihine bir bakış, *Müslümanlığın öğütleri ve *İslam İlm-i Hâli.

Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın oğlu Sosyolog Dr. Turhan Yörükân tarafından yayına hazırlanan kitap, Haziran 2016’da kültür hayatımıza kazandırıldı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

SOHBETNÂME, BİATNÂME ve DEVRE-İ ARŞİYYE:

H. Rahmi Yananlı’nın yayına hazırladığı eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 160 sayfadır.

1610 yılında Kütahya’da dünyaya gelen Sunullah Gaybî, tasavvuf sâhasında bilgi sâhibi olmak maksadıyla İstanbul’a gelerek Aksaraylı İbrahim Efendi’nin talebesi oldu. Hocasından dinlediklerini, kitabının birinci bölümünde topladı. Bu bölümde, insan-ı kâmil olmanın yolları gösteriliyor.

İkinci bölüm Biatname’de söz vermenin, ahde vefanın hakikatini araştırır.

Üçüncü bölüm Devre-i Arşiyye; Cenab-ı Allah’ın uluhiyet, gayb, görünmezlik ve bilinmezlik hâlinden bahsetmektedir.

BÜYÜYEN AY YAYINLARI: İskenderpaşa Mahallesi, Kıztaşı Caddesi Nu: 13, Kat: 2 Fatih, İstanbul, Telefon ve Belgegeçer: 0.212-533 18 11 e-posta: info@buyuyenayyayinlari.com.tr www.buyuyenay.com.tr

OSMANLI PİLOTLARININ İSTANBUL – KAHİRE – İSKENDERİYE SEYAHATİ

Önder Kocatürk, 1914 yılı Şubat-Mayıs arası dönemde Müslüman Türk pilotlarının gerçekleştirdiği İstanbul-Kahire-İskenderiye yolculuğunu anlatıyor. Yolculuk sâdece Osmanlı Devleti’nin değil, Türk-İslam târihinin de en önemli olaylarından biriidir. Havacılığın henüz başlangıç aşamasında olduğu bir dönemde, Fransızlardan sonra târihte ilk defa

Müslüman Osmanlı pilotları hayatlarını fedâ etmek uğruna bu kadar uzun mesafeli bir yolculuğa çıkmışlardır. Seyahate başlangıçta 1914 Şubat ayında iki uçak ve her uçakta biri idareci, diğeri gözcü iki pilotla başlanmış, daha sonra Mart ayında yine aynı şekilde iki pilotlu üçüncü bir uçak yola çıkmıştır. Uçaklar güzergâhları boyunca birçok şehri ziyaret etmiş veya inmek mecburiyetinde kalmıştır. Seyahat esnasında Türk ve İslam târihinin ilk hava şehitleri verilmiştir.

16,5 X 23,6 santim ölçülerinde 220 sayfalık kitap 2013 yılında yayınlandı.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI: Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

KISA KISA… KISA KISA…

1-BERLİN CADDELERİNDEN NECİD ÇÖLLERİNE: İbrahim Öztürkçü / Etkileşim Yayınları

2-YEŞİL KİRAZ: Gülten Dayıoğlu / Yapı Kredi Yayınları. 3-ROMANDA MİSTİK EĞİLİMLER: Sema Noyan / Hece Yayınları. 4-OSMANLI HÂKİMİYETİNDE ARAP TOPRAKLARI: Jane Hathaway’dan Çeviren: Gül Çağalı Güven. İş Bankası Kültür Yayınları.

5-İTALYAN RAPORLARINDA BALKAN SAVAŞLARI: Antonello Folco Biagini’den Çeviren: Sadriye Güneş / Tarihçi Kitabevi.

DERKENAR:

Dil Meselesi

Bütün canlılar yalnızca yaşadıkları ânın bilincinde olabilirken insan, dünü ve yarını olan bir varlık olarak yaratılmıştır. Dünü ve yarını olma ise dille doğrudan ilgili bir durumdur. Yâni insan, dünü yarına diliyle taşıyabilir ve bu yüzden de târih sâhibidir. Dünü yarına taşımanın eksilmesi veya aksaması, bilinç zayıflığına ve hâfıza kaybına yol açar. Millet olarak yaşadığımız sıkıntıların çok büyük bir kısmının temelinde geçmişi bugüne yeterince taşıyamayışımız yatmaktadır. Burada elbette geçmişi gereğinden fazla yüceltmek, çokça rastlandığı gibi kutsamak veya geçmişe bağlanıp kalmaktan söz edilmemektedir. Türk aydınındaki hiç eksilmeyen ve her devirde görülen kimlik bunalımı ve problemin kaynağına işâret edilmeye çalışılmaktadır.

Kişilerin olduğu gibi milletlerin de bir kaderleri ve yeryüzünde yerine getirmek mecburiyetinde oldukları görevleri vardır.

Elbette insanlık târihini en çok etkileyen ve yönlendiren millet olarak Türklerin de bu buhran döneminde insanlık için yapması gereken şeyler vardır. Büyük milletlerin büyük meseleleri olacağı unutulmamalıdır. Büyük hedefleri olan milletlerin tâkip edeceği yol bellidir. Genç kuşaklarını büyük ideallerle yetiştiren milletler er veya geç o hedeflerine ulaşmıştır. Târihin yüklediği sorumluluklardan kaçan veya o sorumlulukların altında ezilen kişilerin çoğunlukta olduğu bir milletin büyüme ihtimali de insanlığa herhangi bir şekilde katkıda bulunma imkânı da olamaz.

Dil, kişi varlığının da millet varlığının da gerçekleşme, vücut bulma alanıdır. Bu alan büyük bir hassasiyet ve titizlikle geliştirilmeye çalışılmalıdır ki millet varlığını tehlikesizce sürdürebilsin. Dilin korunması eğitim organları, aile, basın-yayın, ibâdethâne, kışla ve benzeri kurumların, geliştirilmesi ve işlenmesi ise aydın ve sanatçıların görevidir.

Prof. Dr. VAHİT TÜRK: Türkçe Yazılar, Ankara 2014 Berikan Yayıncılık. s: 7,8