24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 718

İslam Kerimov’u Anlamak!

“İllet olmadan eser meydana gelmez. Bulut olmadan yağmuru yağdırabilirmisiniz”? (Prof. Dr. Nihat Keklik)

Özbekistan devlet başkanı İslam Kerimov, 2 Eylül 2016 tarihinde Taşkent’te vefat etti. Vefatının ardından Türk basınında adından pekte iyi olarak bahseden birisine rastlamadım. Desbot’luğundan, halkına karşı acımasızlığından ülkesini diğer Türkî devletlere bakarak geri bıraktığından söz edenler çok oldu. Bunların hepsi doğru olabilir ancak; bu söylenen eleştirilere karşı olayların sebeplerini göz ardı edecek olursak sadece Kerimov’a değil tarihe karşı’da haksızlık etmiş oluruz.

İslam Kerimov, daha çocukluk yıllarından itibaren Sovyetler birliğinde çok iyi bir komünist olarak yetiştirildi. Başarılı bir tahsil hayatından sonra, uçak sanayinde çalıştı ve siyasette de SSCB’de maliye bakanlığı ve Başbakan yardımcılığına kadar yükseldi. 1991 yılında ülkesinin bağımsızlığını ilan ettikten sonra ölünceye kadar Devlet başkanı olarak kaldı.

İslam Kerimov’u anlamak için size iki hikâye anlatacağım:

Bir mağara düşünün, bu mağarada zincire vurulmuş sağa sola dönmeleri yasak bir sürü çocuk mahkûm. Büyüyorlar tabi ki bunlar lâkin değişen bir şey yok. Mağaranın arkasından karşı duvara vuran kuvvetli bir ışık ve dışarıda gelip geçenlerin gölgeleri. Zincire vurulmuş mağaradaki mahkûmlara, insan olarak bu gölgeler tanıtılıyor. Sonra bu mahkûmlardan birisini dışarıya gerçek hayata insanların arasına çıkarıyorlar, denizi güneşi gösteriyorlar. İnsanların yaptığı iyi kötü ne varsa onları görüyor kafası karışıp tekrar mağaraya döndürülüyor ve gördüklerini oradaki arkadaşlarına anlatıyor. Sonuçta hiç birisi mağara hayatından kurtulup dışarı çıkmak istemiyor, mağara hayatı onlara daha rahat geliyor. (Eflatun- Devlet)

İkinci hikâyemiz ise bildiğimiz meşhur Roma Kralı Sezar’dan:

Sezar küçük yaşta esir alınır ve köle pazarında zengin bir tüccara satılır. Tüccar, çocuğu taciz eder ve ırzına geçer. Sezar bir yolunu bulup kölelikten kurtulduktan sonra güç ve kuvvetini kullanarak Roma krallığına kadar yükselir. Sezar, krallık tacını giymek üzere kapitol’e çıkarken halkın arasından biri:

-“Kraliçem” diye arkasından bağırır. Sezar tacını giyer ve ilk emrini askerlere orada verir. Kendisinin taç giyme törenini izlemek için gelen onbinlerce halkı göstererek: -“hepsini kılıçtan geçirin” der.

Süleyman Demirel’in Özbekistan ziyaretinde Kerimov Demirel’e: -“Biz kardeş iki milletiz ve benim ülkem altın zengini buyurun birlikte paylaşalım” der. Demirel bu ziyaretten ziyadesiyle memnun dönmüştür. Fethullah gülen oraya da kısa zamanda el atıp okullar açmıştır. Fakat çok geçmeden Türkiye’den oraya giden bazı karanlık niyetli yetkililer, Kerimov’a karşı darbeye teşebbüs etmişler fakat başarılı olamamışlardır. Sonunda Kerimov oradaki Türkleri ve Fethullah okullarını kapatıp sınır dışı etmiştir.

ABD, 11 Eylül saldırılarından sonra Özbekistan’dan Afganistan’daki Taliban örgütüne karşı askerlerine Askeri Üs istemiş ve müttefik olmuşlardır. Ama bir müddet sonra ABD’de Özbekistan’ın içişlerine müdahale etmeğe kalkışınca Amerikan askerlerinin hepsini sınırdışı etmek mecburiyetinde kalmıştır.

Gördüğüm kadarıyla Kerimov, hür dünyadan bir vefa görmemiş ve eski komünist zihniyete sadık kalarak ömrünün sonuna kadar öyle yaşamış ve devletini de öyle yaşatmıştır. Günahlarıyla sevaplarıyla benim gördüğüm İslam Kerimov işte bu adam. Allah rahmet eylesin.

 

 

Araştırmacı Yazar Av. Habib Hürmüzllü Anlatıyor: Kerkük Petrolleri ve Irak Türkleri (İkinci ve Son Bölüm)

Irak Türkleri, Orta Doğu coğrafyasında Türk varlığının simgesidir. Soydaşlarımızın yaşadığı Irak, İstanbul’un fethine kadar, bayraktarlığını yaptığımız İslamiyet’in oluşturduğu medeniyetin merkezi oldu. Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesiyle tarih sahnesine konulan Irak, sun’i bir devlet olarak bölgeye de kendi halkına da huzur getirmedi. Bu kitapta ele alınan Türk soylu insanlar, değişik kaynaklarda; ‘Irak Türkleri’, ‘Musul Türkleri’, ‘Kerkük Türkleri’ ve ‘el-Cezire Türkleri’ olarak anılıyorlar. ‘Türkleri’ yerine, aynı anlama gelmek üzere ‘Türkmenleri’ kelimesinin de kullanıldığı görülüyor. Irak Türklerinden Mimar Prof. Dr. Suphi Saatçi; ‘Irak Türkleri’ veya ‘Irak Türkmenleri’ deyimini kullanmanın uygun olacağını ifade etmektedir. (*) Irak Türkleri 1918 yılından 2013 yılına kadar 95 yıldır darbe üstüne darbe yiyor. Saddam Hüseyin döneminde yok olmanın eşiğine gelinmişti. ABD’nin işgali ile ‘Kurtuluş ümitleri belirdi…’ derken, daha ağır darbeler inmeye başladı. Bu defaki darbeler, planlı-programlı olarak düzenlenip uygulanıyor. Kurtuluş için yapılması gerekenler bellidir. Ancak yönetimde söz sahibi olanların gündeminde Irak Türklerinin kurtuluşu ile ilgili hiçbir hazırlıkları, düşünceleri ve hatta niyetleri yoktur. İnsan hakları adına, beynelmilel hukuk, milletlerarası adalet adına… yapılması gerekenleri ihtaren bildirecek ve hatta telkin ve tavsiyede, daha da yumuşatarak bir ifâde ile belirtelim, istirham inceliğinde talepte bulunacak, bulunmaya cesâret edecek milletlerarası ve mahallî siyasî otorite de yoktur. Açıkçası, Irak Türklerinin işi Allah (cc) Hazretleri’ne kalmıştır. Evet! Hepimizin, herkesin işi Cenab-ı Allah’a bağlıdır. Buna rağmen herkes dâvâsına sâhip çıkmalıdır. İnançlı insanların ümitsiz olmaya hakları yoktur. Böyledir diye de sessiz sedâsız oturup bekleme lüksümüz de yoktur. Mahallî yönetimlere ve beynelmilel güçlere bütün gerçekleri bir defa daha haykırarak anlatmak; hangi millete, hangi kavme, hangi dine ve inanca, hangi mezhebe mensup olurlarsa olsun, insanî değerleri henüz sıfırlanmamış insanların; kaçınamayacakları şeref, haysiyet, insanlık ve inanç borcudur. OĞUZ ÇETİNOĞLU (*) Tarihten Günümüze Irak Türkmenleri: Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2003. Sayfa: 19)

Petrolün Tarihi Bitüm(1) her ne kadar pek eski zamanlardan beri biliniyorsa da petrolün tarihi, endüstri maddesi olarak ticarî metotla ışık yapan gaz yağının başarılı bir şekilde tasfiyesi ve petrolün sondajla aranmasıyla başlar. Bu olaylar 1838 de Fransa’da Selligue’in bitümlü şistlerden(2), 1848 de James Young’in kömürden gazyağı elde etmeleri ve 1859 da Titusuüle de Drake tarafından ilk petrol kuyusunda ham petrol bulunması ile gerçekleşmiştir. 20. Yüzyılın başlarında otomobil henüz çok az olduğundan bu tarihe kadar geçen elli senede petrol endüstrisi ile ilgili bilgiler gazyağı ve ilkel makine yağlarından ibaret bulunmaktaydı. Ham petrolden yalnız gazyağı çıkarılmakta ve tasfiye esnasında tebahhur(3) edip uçan benzin gazları faydasız ve tehlikeli hatta yok edilmesi gereken sıvı olarak kabul edilmekte idi. Bununla beraber dünya petrol istihsali asrımızın başında senede 20.000.000 milyon tonu bulmuştur. Fakat dev adımlarıyla ilerleme otomobil, kamyon ve uçakların hızla gelişmesinden sonra olmuştur. 1947 senesi dünya ham petrol istihsali 420.000.000 tonu bulmuş olduğu halde ihtiyaca kâfi gelmemektedir. 35 sene evvel istihsal edilen ham petrolün %13 ü benzin olarak satılmakta iken bugün ham petrolün % 50 den fazlası benzin olarak otomobil ve tayyarelerde kullanılmaktadır. Eğer tasfiye metotları başarılı yenilikler bulmamış olsa idi ham petrol istihsalinin, belirtilen muazzam artışı bile bugünkü medeniyetin gerektirdiği akaryakıt ihtiyacını karşılamaktan çok uzak bulunacaktı. Bu yönde elde edilen en dikkate değer başarı Amerika’da Burtbn tarafından Cracking(4) usulü tasfiyenin ticarî bir vaziyete getirilmesi olmuştur. Bu metotla tabahhur noktaları yüksek olan ham petrol müştakları ısıtılarak benzine dönüştürülüyor. bu suretle ham petrolden elde edilen benzinin nispeti arttırılıyordu. Tayyareciliğin gelişmesi yalnız benzin nispetinin artmasını değil, elde edilen benzinin yüksek oktanlı olmasını gerektirdi. İncelemeler, evvelce zararlı telâkki edilen aromatik unsurların bilâkis faydalı olduğunu gösterdi. Diğer taraftan petrolün keşfi hususunda mühim adımlar atılmıştır. 1859’da 21 metre derinliğindeki kuyudan petrol çıkartılırken 1947’de bitirilen 5432 metre derinliğindeki kuyudan petrol çıkartılabilmiştir. Sonraki yıllarda verimi artırıcı daha modern sistemler geliştirilmiştir. (1)bitüm: Ham petrolden elde edilen malzeme. Yol kaplamasında, çatıların su geçirmemesi için yalıtım malzemesi olarak kullanılır. Briket yapımı gibi başka kullanım alanları da bulunmaktadır. (2)şist: Kayalık bölgelerde ince minerallerin billurlaşması ile meydana gelen tabaka hâlinde maden. Hafif sıcaklık ve yüksek basınç altında oluşur. (3)tebahhur: Herhangi bir sıvının kaynayıp buhar olma, buharlaşarak uçup gitmesi, kaybolması. (4)cracking: Bir rafineride ısıtma veya katalizör ile daha düşük kaynama noktalı hidrokarbonlara ayrıştırıcı işlem.

Oğuz Çetinoğlu: Irak’ta, 14 Temmuz 1958 tarihinde Krallık yönetimi sona erdi, cumhuriyet dönemi başladı. Cumhuriyet döneminde Türkmenler huzurlu olabildiler mi?

Av. Habib Hürmüzlü: General Abdülkerim Kasım’ın başkanlığında Kraliyet rejimine karşı kanlı bir askeri darbe gerçekleşti, kral ve ailesi katledildi ve akabinde Irak’ta Cumhuriyet ilan edildi. Yeni rejim Irak Anayasası’nı iptal edip, yerine bir ‘Geçici Anayasa’ ilan etti. Geçici Anayasanın 9. Maddesinde ‘Arapça ve Kürtçe Irak’ta resmi dillerdir.’ Hükmünün yer alması zaten özerklik peşinde olan Kürt gruplarını daha da cesaretlendirdi. Kürt grupları o zamandan beri kendilerine büyük ekonomik güç sağlayabilen Kerkük Petrollerinin peşinde idiler ve bu yüzden Türkmen şehri Kerkük’ün demografik yapısını değiştirmek ve Kerkük’ü bir Kürt şehri haline getirmek için her yola başvurmakta idiler. Kürt siyasi gruplarının o tarihte Irak’ta egemen olan Komünist Partisi ve yandaşlarıyla işbirliği yaparak 1959 Kerkük Katliamını gerçekleştirdiler. Katliamın asıl maksadı Kerkük’te Türkmenleri sindirmek, göçe zorlamak ve Kerkük’ü ele geçirmek için zemin hazırlamaktı. Devlet ise petrol sahalarını elden çıkarmamak için defalarca direnişe geçen ve isyan

hareketlerine başvuran Kürt gruplarına karşı askerî harekât gerçekleştirdi. Kerkük şehri ve topraklarında barındırdığı petrol, devletle Kürt grupları arasında sürekli çatışma sebebi olmuştur.

Çetinoğlu: Kürtler maksatlarına ulaşabildiler mi?

Av. Hürmüzlü: Devlet, 21 Mart 1970 tarihinde bir kanun çıkararak Kürtlere özerklik hakkı tanıdı. Kanun; Erbil, Süleymaniye ve Duhok vilayetlerini kapsıyordu. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’nin liderliğindeki siyasi hareket ise, Kerkük’ü de istiyordu. Ülkeye hâkim olan Baas Rejimi Kerkük’ün içerdiği petrol yüzünden buna yanaşmayınca, yıllar süren isyan hareketi yeniden başladı. Baas Rejimi Kürtlerin bu aşırı taleplerine karşı şehrin asıl sahibi olan Türkmenleri destekleyip güçlendirmek yerine, Kerkük’ü Araplaştırmaya kalkıştı. Arapların Türkmen bölgelerine yerleşmesi teşvik edildi. Devlet Irak petrollerini devletleştirme kararını alınca 1976 yılında Kerkük şehrinin adını da ‘Al- Tamim’ olarak değiştirdi. Türkmenlere karşı uygulanan asimilasyon hareketi o tarihten itibaren daha da hız kazandı.

Çetinoğlu: Saddam Hüseyin yönetiminde ve ABD işgali döneminde durum nasıldı?

Av. Hürmüzlü: 1990 yılında Saddam’ın Kuveyt’i işgal etme macerası hüsranla sonuçlanınca Kuzeyde ve güneyde rejime karşı direniş hareketi patlak verdi ve bu yüzden Irak ordusu ve Baas Yönetimi birkaç gün için Kerkük’ü terk etmek mecburiyetinde kaldı. Kürt peşmergeler Kerkük’e girdi. Kısa bir süre için de olsa peşmergeler Kerkük’ü işgal etme provası yaptılar. 10 Nisan 2003 tarihinde ise ABD ve Çok Uluslu Güçler Bağdat’ı alıp Saddam rejimine son verince Kerkük yeniden peşmerge akınına ve akabinde de ABD güçlerinin işgaline uğradı.

ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin başta gelen nedeni, Irak’ta bulunan muazzam petrol rezervlerinden yararlanmaktır. Irak, kanıtlanmış yaklaşık 112 milyar varil petrol rezerviyle dünyanın ikinci büyük petrol rezervine sâhiptir. Bu da dünya petrol yataklarının % 1’ini oluşturmaktadır. Mısırlı yazar Mustafa Emin, Iraklı araştırmacı Eşvak Abbas’tan naklen, konuyla ilgili şu bilgileri vermektedir:

‘Irak petrolünü üstün kılan faktör, 3 milyon varil ile 5 milyon varil arasında oynayan günlük ortalama üretim özelliğiyle OPEC örgütünün hesaplarına göre ömrü 88 yıl olan Suudi Arabistan petrolü, 132 yıl olan Kuveyt petrolü ve 135 yıl olan Birleşik Arap Emirliği petrolünün ömrünü aşmış olmasıdır.’

İşgal güçleri 8 Mart 2004 tarihinde ‘Geçici Dönem için Irak’ı Yönetme Kanunu’ adı altında bir kanun çıkardı. Kanuna göre Arapça ve Kürtçe’yi Irak’ın resmi dili olarak kabul etti ve 19 Mart 2003 tarihinde, Duhok, Erbil, Süleymaniye, Kerkük, Diyala ve Neyneva vilayetlerindeki sözde ‘Kürdistan Bölgesi Hükümeti’ tarafından yönetilen araziler üzerinde egemen olan bu hükümeti tanıdı. Türkmenlere ise göstermelik ve pratikte uygulanamayan bazı haklar tanındı. ABD işgal gücü, Kürt gruplarının Kerkük ve Türkmen bölgelerini Kürtleştirme çabalarına göz yummakta ve hatta yardımcı olmaktadır. Kerkük’e zorla bir Kürt Vali atanmış, bütün devlet dairelerinin yönetimini iki Kürt partisinin (KDP ve KYB) atadığı Kürtlere teslim edilmiştir. Böylelikle ABD, Kerkük’ü ve Kerkük petrollerini sözde Kürdistan bölgesine peşkeş çekmek için gerekli hukukî zemini hazırlamıştır.

Çetinoğlu: Anayasa’daki hükümlerden söz eder misiniz?

Av. Hürmüzlü: Anayasanın 140. maddesine göre ihtilaflı bölge olarak tanımlanan Kerkük’te 2007 yılı sonuna kadar 3 aşamalı icraatın yapılması hükme bağlanmıştır. Bunlar; normalleştirme, sayım ve referandum’dan oluşmaktadır. Kürt gruplarının normalleştirmeden anladıkları, Saddam rejimi zamanında Kerkük’e yerleştirilen Arapları Kerkük’ten çıkarmak ve 2003’ten sonra Kerkük’e akın eden yaklaşık 600.000 Kürt’e ilaveten birkaç yüz bin Kürt’ü daha Kerkük’e yerleştirmektir. Oysa ki gerçek normalleştirme sadece Saddam rejimi tarafından Kerkük’ten göç ettirilen ve sayıları 12.000’i geçmeyen asıl Kerküklü Kürtlerin geri dönmeleri ve eski rejim tarafından mal ve mülkleri gasp edilen insanlara mülklerinin iade edilmesi şeklinde olması gerekir. Gasp edilen mülklerin % 95’i Türkmenlere aittir ve bu yüzden Kerkük’teki ilgili mahkemelerde Türkmenler tarafın¬dan 35.000’in üzerinde dava açılmıştır. Ancak bu davaların ele alınıp sonuçlandırılması sürekli engellenmiş ve bu yüzden davalardan sadece birkaç yüzü karara bağlanmıştır. Normalleştirme için belirlenen süre bitmiş olduğu için, bu şartlar altında ikinci ve (sayım) ve üçüncü aşamalara (referandum) geçmek abesle iştigal demek olur. Kaldı ki Kürt grupların Kerkük’ün yönetim ve asayişi ile ilgili bütün görevlere hâkim olurken ve Kürt peşmergeleri Kerkük’ü ele geçirmiş iken sağlıklı ve dürüst bir sayım yapılması ve akabinde referandumun uygulanması mümkün değildir.

Çetinoğlu: Irak petrolleri ile ilgili kanunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Av. Hürmüzlü: Irak Parlamentosu’nda görüşülecek olan Petrol Kanun Tasarısı hem Kerkük’ü hem de Kerkük petrollerini sözde Kürdistan federe bölgesine ilhak edilebilmesi için zemin hazırlamaktadır. Anayasanın petrolle ilgili maddeleri sadece hali hazırda üretilmekte olan petrol sahalarının yönetimini Irak Merkezî otoritesine bağlamaktadır. Bu da demektir ki; ileride keşfedilecek olan petrol rezervleri, federe bölge yönetimine bırakılacaktır. İşte Kürt gruplarının Kerkük’ü ele geçirme hırslarının altında mevcut ve sonradan çıkartılacak olan Kerkük petrollerinin üzerine konmak hevesi yatmaktadır..

Çetinoğlu: Sonuç kapsamında bir genel değerlendirmenizle görüşmemizi bitirebilir miyiz?

Av. Hürmüzlü: Her yönüyle bir Türkmen şehri olan Kerkük’ün demografik yapısı petrol hesapları yüzünden zorla değiştirilip Kürtleştiriliyor. Aynı hesaplar yüzünden Kerkük’ün Kürt bölgesine ilhakına zemin hazırlanıyor.

Bölgede 1400 yıllık Türkmen varlığı ve hâkimiyeti artık ciddî tehdit altında kalmaya mahkûm olacağa benzemektedir. Irak’ta artık tarih yeniden yazılıyor. Irak parçalanmanın eşiğinde ve Irak’ın Kuzey bölgesinde tarihte 6 devlet ve beylik kuran Türkmen halkının varlığı, ABD’nin ve Kürt gruplarının petrol hırsı yüzünden tehlikeye düşmüş durumdadır.

Av. Habib Hürmüzlü 1933 yılında Irak’ın Kerkük şehrinde doğdu. Türkmen Hürmüzlü ailesine mensuptur. 1954 yılında Bağdat Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1970 yılında Bağdat Üniversitesi’nde idare hukuku dalında yüksek lisans diplomasını aldı. Altı yıl Kerkük’te avukatlık yaptı, 1960-1980 yılları arasında Vakıflar ve Diyanet İşleri Bakanlığı’nda Hukuk İşleri Müdürü ve Genel Müdürü olarak görev üstlendi. Yayın organlarında ve sivil toplum kuruluşlarındaki hizmetleri: – Bağdat’ta El- Risaletul İslamiye Dergisi’nin 14 yıl yayın kurulu üyeliği yaptı. – Irak Türkmenlerinin 1960-1977 arası yayın organı olan Kardeşlik Dergisi’nin yazı işleri sekreterliğini yürüttü. – Türk Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından 1981 yılında çıkarılan Arapça Adwa El- Enbaa Gazetesi’nin 2 yıl müddetle koordinatörlüğünü yaptı. – Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin İzmir Şubesi’ni kurdu ve 3 yıl müddetle yönetim kurulu başkanlığını üstlendi. – 2003 tarihinde Ankara’da kurulan Irak Araştırma Merkezi’nin başkanlığını yaptı. – 2005 yılında Ankara’da bulunan Global Strateji Enstitüsünde basın yayın uzmanı olarak çalıştı ve enstitünün çıkarmış olduğu aylık derginin başyazarlığı görevini üstlendi. – Halen Orta Doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) adlı kuruluşun danışmanlığını ve merkezin iki ayda bir yayınlamakta olduğu aylık Orta Doğu Analiz ve altı ayda bir defa çıkan Orta Doğu Etütleri dergilerinin başyazarlığını yürütmektedir. Yayınlanmış eserleri: * İktisadî Devlet Teşekkülleri Kontrolü: (Yüksek Lisans Tezi) Bağdat Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır. Arapça * Kerkük Türkçesi Sözlüğü: Kerkük Vakfı Yayınları. İstanbul. Türkçe. * Irak’ta Türkmen Boy ve Oymakları Global Strateji Enstitüsü Yayınları. Ankara. Türkçe. * Haşim Nahit Erbil Kitabı. İzzettin Kerkük – Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Yayınları. Arapçaya tercümesi. * Kerkük’ün Kimliği. Prof. Dr. Mahir Nakip. Kerkük Vakfı yayınları. Arapçaya tercümesi *Irak Türkmen Türkçesi Sözlüğü (2013) *Irak Mevzuatında Türkmenlerin Konumu adlı Arapça kitabı, Beyrut’ta basılmaktadır. *Türkmen Meşhurları isimli Arap diliyle yazılmış kitabı ise baskıya hazırdır. Makaleleri: * Beşir (Kerkük), Kardeşlik (Bağdat), El- Risaletul İsalmiye (Bağdat), Türkmen (İzmir) , Kardaşlık (İstanbul), Kerkük (İstanbul), Türk Yurdu (İstanbul), Avrasya (Ankara), Kırmızı Çizgi (Ankara), global Strateji (Ankara), Orta Doğu Analiz (Ankara) dergi ve gazetelerinde Arapça ve Türkçe Makaleleri yayınlanmıştır. Av. Habib Hürmüzlü Arapça, Türkçe, İngilizce, Osmanlıca ve Azerbaycan Türkçesini bilmektedir.

Evli ve 4 çocuk babasdır.

 

 

Araştırmacı Yazar Av. Habib Hürmüzlü Anlatıyor: Kerkük Petrolleri ve Irak Türkleri

Petrol Hakkında Az Bilinenler Petrolün Latincedeki adı; ‘Petra oleum = Taş yağı’dır. Türkçe açılımı ‘Petrol İhraç Eden Ülkeler Birliği’ olan ‘Organization of Petroleum Exporting Countries – OPEC'(1) isimli milletlerarası organizasyonun kurucusu Venezuelalı politikacı Juan Pablo Pérez, tabiata ve dünya siyâsetine yaptığı olumsuz etkilerinden dolayı petrolü ‘şeytanın pisliği’ olarak tanımlamış ve gelecekte insanlığın büyük ıstıraplar çekmesine sebep olacağını söylemişti. Petrol halk arasında, benzin, gazyağı, dizel – motorin, motor yağı, fuel oil gibi yalnız belirli bir yakıt olarak bilinmesine rağmen, aslında petrol kelimesi doğal halde bulunan ve yeraltından çıkarılan işlenmemiş ham petrol anlamına gelmektedir. Petrol, hidrokarbonların karışımından meydana gelmiş olup, her zaman sabit bir kimyevî bileşimi yoktur. Doğal akaryakıt olan ham petrol, bulunduğu memleketlere göre değişen bileşimler gösterir. Mesela; Amerika’da özellikle Pensilvanya bölgesinde çıkarılan petroller genellikle hidrokarbon sınıfından olan bileşikleri, Rusya petrolleri, kötü kokulu naften sınıfından bileşikleri; Romanya petrolleri ise bu ikisinin bir karışımını içerir. Çeşitli tipteki petrollerin kendine has ağırlıkları 0,80-0,96; alevlenme noktaları 15-120 °C ve ortalama ısıtma kuvvetleri 10.500 kcal/kg’dır. Ortalama elementel bileşimleri ise; karbon % 84, hidrojen % 12, oksijen % 1 olup çok az miktarda da kükürt bulunur. Teksas ve Kaliforniya petrollerinde kükürt diğerlerine oranla fazladır. Değişik kimyasal içeriğe sahip hidrokarbonların bir araya gelerek oluşturduğu değişik kimyevi bileşimde olan çok sayıda petrol tipi bulunmaktadır (Mesela: parafin bazlı petrol, asfalt bazlı petrol gibi). Yüz milyonlarca yıl önce, denizlerde yaşayan veya suların denizlere sürüklediği hayvan ve bitki kalıntıları oksijensiz bir ortamda, gerekli şartlar altında (ısı basınç ve mikroorganizmaların etkisiyle), ham petrole benzer kerojeni(2) meydana getirmiştir. Kerojen sonradan, yukarı tabakalara doğru göç etmesi esnasında gittikçe değişmiş ve ham petrolü meydana getirmiştir. Bu yüzden de hiçbir sahanın ham petrolü, tam olarak öteki bir sahanın ham petrolüne uymaz; muhakkak az çok farklar bulunur. Hatta bu durum, aynı bir petrol sahasında bile, çoğu zaman görülür. (1)OPEC: 1960 yılının Eylül ayında, Venezuelalı siyaset adamı Juan Pablo Perez’in teklifi ve Venezuela, İran, Irak, Suudi Arabistan ve Kuveyt katılımı ile kuruldu. Daha sonra sırasıyla Katar, Libya, Endonezya, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Nijerya, Ekvador ve Gabon da organizasyona katıldılar. Başlangıçta Cenevre’de olan merkezi 1965’te Viyana’ya taşındı. (2)kerojen: Hidrojen, karbon, aksijen, azot ve kükürt içeren iri moleküllü bileşiklerden oluşan bir karışım. ‘Yağ taşı’ olarak da bilinen petrolün organik bileşenidir. Isıtıldığında petrole benzeyen gaz ve sıvı maddelere ayrışır. Suda çözünmez.

Oğuz Çetinoğlu: Kerkük petrollerinin tarihçesi hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle görüşmemize başlayabilir miyiz?

Av Habib Hürmüzlü: Irak’ta petrol yataklarının var olduğu çağlar öncesinden beri bilinmektedir. Büyük İskender kumandasındaki Yunan ordusu, Kerkük’ten geçerken petrolün izine rastlamıştır. Askerler, kaynağından şehre kadar yola bu maddeyi dökerek gece ateşe vermiş ve alevlerden bir yol çizmişlerdir.

Kerkük şehrine 15-20 km. yakınlıkta bulunan ‘Babagurgur’ denilen semtte toprağın içinden ve iki küçük derede yerden çıkarak gazlarla birlikte mavimtırak bir renge dönen ateşin çağlar boyunca bir gün bile sönmeden yandığı bilinmektedir.

Çetinoğlu: İngilizlerin bölge ile bağlantısından söz eder misiniz?

Av. Hürmüzlü: İngilizler İmparatorluklarını genişletme ve Akdeniz’e hâkim olma projelerini 19. yüzyılın ilk yarısından sonra uygulama safhasına çıkardılar. O sıralarda Osmanlı Devleti tahtında güçlü ve dış politikayı çok iyi bilen ve lehine kullanabilen Sultan 2. Abdülhamit Han oturuyordu. Osmanlı toprakları dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip idi. Bu yüzden hem İngilizlerin, hem de Almanların asıl hedefi Musul vilayetini ele geçirip bu büyük servetin üzerine konmaktı. .

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti’nin tutumu ne oldu?

Av. Hürmüzlü: Gerek Almanların Bağdat Demiryolu projesinin, gerekse İngilizlerin demiryolu imtiyazlarının hedefi ‘Sultan Abdülhamit Han tarafından bilinen iki petrol imtiyazından başka bir şey değildi. Sultan Abdülhamit Han 1886 yılında imzalanan demiryolu anlaşmasından üç yıl sonra 6 Şubat 1889 tarihinde tehlikeyi önleyecek tedbirleri aldı ve bir ‘irade-i seniyye / Ferman’ yayınlayarak Musul Petrol Sahâsını ‘Memalik-i Şahane’ yani padişahın özel mülkü olarak ilan etti.

Çetinoğlu: Fermanda neler yazılı idi?

Av. Hürmüzlü: Musul Vilayeti dâhilinde bulunan Emlak-ı Mahsuse-i cihanbani Derunun-de kesretle petrol gaz ma’denleri zuhur etmekde olmasına mebni umum Musul Vilayeti dâhilinde gerek emlak-i seniyye derununde ve gerek sair cihetlerde petrol gazı ma’deni taharrisi ve işletmesi imtiyazının münhasıran Hazine-i Hasse-i Şahane namına verilerek ale’l- usul icab eden ferman-ı alinin tasdir ve itası Hazine-i Hassa Nazaret-i Celilesinin tezkere-i ma’ruzası üzerine şerefsadır olan irade-i seniyye-i cenab-ı padişahı iktizayı âlisinden bulunmuş olmağla ol-babda emr-ü ferman hazret-i veliyyül-emrindir.

Bu fermanın yayınlanmasından yaklaşık 9 yıl sonra aynı mealde ve bu sefer Bağdat bölgesini kapsayan bir ferman yayınlanmıştır.

Iraklı Dr. Fadıl Hüseyn ‘Musul Sorunu’ isimli doktora tezinde, Sultan Abdulhamit Han’ın bu mülkler karşılığında Osmanlı devlet hazinesine belirli bir miktar para ödemiş olduğunu beyan etmektedir.

İkinci Meşrutiyet’ten sonra 1908’de 2. Abdülhamid Han’ın Musul vilayetindeki toprakları Hazine-i Hasse’den Ticaret ve Ziraat Bakanlığına devredildi.

Çetinoğlu: Kerkük petrolleri ile ilgili imtiyaz kime aitti?

Av. Hürmüzlü: Kerkük petrollerinin imtiyazı Osmanlı Devleti tarafından Muharrem Hicrî 1049’da, Miladî 1640 yılında çıkan ferman gereğince Kerkük’ün tanınmış Türkmen ailelerinden Neftçi ailesine verilmiştir. Bu imtiyaza dâhil petrol sahaları fermanda açıkça belirtilmiştir.

Hicrî 1196, Miladî 1787 yılında Neftçi ailesinin başvurusu üzerine bu ailenin Kerkük petrollerindeki haklarını teyit eden ikinci bir ferman çıkmıştır. Neftçi-zâde Nâzım Beg, Osmanlı Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) üyesi ve Cemiyet-i Akvam’ın 30 Eylül 1924 tarihli kararı gereğince Musul meselesini araştırmak üzere kurulan komisyonda uzman olarak çalışıyordu. Neftçi-zade Nâzım Beg, T.C Başbakanlığına 30.10.1927 tarihinde bir dilekçe sundu. Dilekçede,  Kerkük’ün kuzeyinde bulunan ‘Baba gurgur’ adıyla bilinen mevkideki petrol madenini içeren arazinin Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar, İngiliz ve Irak hükümetleri zamanında ailesinin tasarruf ve idaresinde olduğunu; ancak Irak Hükümetinden petrol arama ve çıkarma imtiyazını alan Turkish Petrolyum şirketinin kendi mülkleri olan arazide sondaj yapmaya başladığını ve böylece meşru haklarına taarruz edildiğini beyan ederek, 4. Murat Han ve 1. Abdülhamit Han zamanında dedelerine verilmiş olan fermanların tasdikli suretlerinin kendisine verilmesini istemiştir.

Başbakanlık Evrak İdaresi Başkanlığı’nın dilekçe üzerinde verilen notta 4. Murat Han zamanına ait ferman kaydının bulunamadığını; ancak 1. Abdülhamit Han zamanında Rebiu-I Evvel 1196 tarihli fermanın mevcut olduğu belirtilmiş ve bu şekilde dilekçe sahibi Nazım Beg Neftçi’ye 1196 tarihli fermanın tasdikli bir sureti verilmiştir.

Çetinoğlu: İngilizler nasıl bir taktik uyguladılar?

Av. Hürmüzlü: İngilizler, Irak’ın Kuzeyindeki Türkmen bölgelerini Türkiye’den koparıp kendi egemenlikleri altında olan Irak’a verilmesi için her yola başvurup ellerinden geleni yapmışlardır. Lozan Barış Konferansı’nda Musul meselesi ele alındığında, İngiltere heyetinin başkanı Lord Curzon Irak Türklerinin, Türkiye Türkleriyle etnik bazda bir ırktan gelmediğini savunmuş ve Irak Türklerinin sayısını az göstermeye çalışmıştı. Sonuçta 5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye, İngiltere ve Irak arasında imzalanan ‘İyi Komşuluk ve Sınır Anlaşması’ gereğince, Kerkük bölgesini de içine alan Musul vilayetinin Irak’a bırakılması hususunda İngilizler başarılı olmuştur. İngilizler Irak’ı işgal edip orada manda rejimini kurdukları ilk günden itibaren Irak Türklerine (Türkmenlere) karşı hasmane davranmış, onları asimile etmeye ve yıldırmaya çalışmıştır. Musul vilayetinin akıbeti daha sonuçlanmadan İngilizler, kurmuş oldukları Livi (Tiyari) kuvvetleri eliyle, 1924 yılının 4 Mayıs’ında Kerkük’te korkunç bir katliam işlemişlerdir. Bu katliamın maksadı Türkmenleri sindirmek ve millî şuuru zayıflatmak idi. O dönemde -şimdi de olduğu gibi- milli şuur ve Türklük duyguları dorukta idi. 1920 yılında Irak’ın güneyinde İngilizlere karşı başlatılan direnme hareketinin devamı olan Telafer ayaklanmasını (Tarihte Kaç Kaç hareketi olarak bilinir) bastırmak için Telafer’de işledikleri katliam Türkmenlere karşı uygulanan yıldırma politikasının ikinci perdesi olarak gerçekleşmiştir. Raif Karadağ bu katliamların maksadını şöyle anlatıyor: ‘Musul ve Kerkük’te akıtılan kan, bu iki şehirde mevcut ve dünyanın sayılı petrol rezervlerine sahip sahaların emniyeti için dökülmüştü.’ İngilizler, Şerif Hüseyin’in oğlu Prens Faysal’ı Irak krallığının tahtına oturttular. Manda rejimi altında bu yolda yapılan halk oylamasında Kerkük vilayetinden ret oyu çıkmıştır. Bütün bu etkenler Türkmenleri İngilizlerin gözünde bir düşman ve istenmeyen halk olarak göstermeye yetmiştir.

1914 yılında İngilizler ‘Turkish Petroluem Company Limited’ (Türk Petrol LTD Şirketi) Şirketini kurdular. 30 Mart 1914 tarihinde bu şirket Kerkük petrollerinin arama ve işletme imtiyazını aldı.

Şirket, 14 Mart 1925 tarihinde Irak Hükümetiyle bir anlaşma imzaladı. Anlaşmaya göre, Irak Hükümeti adı geçen şirket lehine her birinin yüzölçümü 8 mil kare olan 24 petrol sahasında 75 yıl boyunca petrol çıkarma hakkını tanıdı. Bunun yanı sıra aynı genişlikte 24 yedek saha da şirkete tahsis edildi. Türkiye’yi de bu anlaşmaya razı etmek için 5 Haziran 1926’dan geçerli olmak üzere 25 yıl süreyle Bağdat ve Musul vilayetlerinde petrolün kârından % 10 hisse verildi. Şirket sondaj işlerine Kerkük yakınlarında başladı. 14 Ekim 1927 tarihinde 465 metre derinliğine varıldığında petrol yataklarından bol miktarda petrol fışkırmaya başladı. İlk üretim Kerkük’e yakın Babagurgur petrol sahasında gerçekleşti.17-28 Haziran 1929 tarihinde Türk Petrol Şirketi’nin adı değişti ve yeni adı ‘Irak Petrol Şirketi – IPC’ oldu.

Çetinoğlu: Problemi çözmek yerine üstünü örtüp yok farzetmek yoluna gidilmiş. Sonraki gelişmeler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Av. Hürmüzlü: Irak petrol şirketi faaliyete geçtikten sonra ihtiyacı olan değişik mesleklerden işçi ve eleman istihdam etmeye başladı. Bu da petrol şirketinde çalışmak üzere Kerkük şehrine bir göç hareketinin başlamasına sebebiyet verdi. Civar köylerden ve Kürt bölgelerinden binlerce işçi Kerkük’e yerleşmeye başladı. İngilizler özellikle Kerkük’te Türkmenleri dışlarken, Kürt ileri gelenlerini kendilerine yaklaştırmaya çalışmışlar ve onlara sempatik davranmışlardır. Ancak, şirkette çalışan Türkmen işçiler yine çoğunlukta olmuştur. İngilizlerin uyguladıkları politika icabı Türkmenler en alt kademelerde ve çoğunlukla vasıfsız işçi olarak çalıştırılıyordu. ‘Staff’ denilen üst düzey elemanların çoğu Hıristiyan olan Ermeni ve Süryanilerden (Asurî) seçilirdi.

Çetinoğlu: İngiliz işgali döneminde bir de Gavurbagı Katliamı olmuştu…

Av. Hürmüzlü: Evet. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hayat pahalılığı had safhaya ulaştı. Petrol şirketi işçileri, aldıkları az ücretle geçinemiyor, ekonomik sıkıntı çekiyorlardı. Çoğunluğu Türkmen olan bu işçiler defalarca şirket sorumlularına ücretlerinde iyileştirme yapılması için müracaatta bulundular. Ancak şirket, işçilerin haklı taleplerine müspet bir cevap vermemekte idi. İşçiler lehlerine kamuoyu oluşturmak maksadıyla isteklerini içeren dilekçelerini gazetelerde yayınlamaya başladılar. Şirket, Kerküklü işçilerin haklı isteklerine karşı çıktı ve onları provokatörlükle suçladı. Irak Hükümeti ise, haklarını talep eden işçilere ‘komünist’ damgasını vurdu. Nihayet işçiler Irak tarihinde belki bir ilki gerçekleştirerek 1 Temmuz 1946’da topluca işi bırakıp greve gitmeye mecbur kaldılar.

Çetinoğlu: Greve giden işçilerin taleplerinde aşırılık var mıydı?

Av. Hürmüzlü: Ekonomik ve sosyal seviyelerini düzeltmeye yönelik taleplerde bulunmaktaydılar. Bu talepler; kendilerine sağlıklı konutların temin edilmesi, işsizlik, yaşlılık ve malullüğe karşı sosyal sigorta hakkı tanınması, günlük asgari ücretlerinin arttırılması, işyerine gidiş-dönüş için ulaşım servisi tahsis edilmesi ve işlerine gerekçesiz son verilmemesi gibi isteklerden oluşuyordu. Greve giden işçilerin önemli bir talebi de, hak talep eden ve bu yüzden tutuklanan bazı arkadaşlarının serbest bırakılması idi. Greve katılan işçilerin sayısı 5000’i buluyordu.

İşçiler daha sonra Gavurbagı denilen semtte her akşam toplanıp gösteriler yapmaya başladılar. Polis güçleri, işçilerin greve ön ayak olanlarından bir kısmını tutuklayınca işler daha da karıştı. 12 Temmuz günü akşamı polis güçleri aynı yerde toplanan işçileri kuşattılar. İşçiler dağılmayınca polis güçleri işçileri otomatik silahlarla taramaya başladı. ‘Gavurbagı Katliamı’ adıyla anılan bu olayda bir kadın ve bir çocuk dâhil 20’ye yakın sivil Türkmen vatandaş can verdi ve 100’ün üzerinde Türkmen yaralandı. Türkmenler Gavurbağı katliamıyla Kerkük petrolleri yüzünden ilk şehitlerini vermiş oldular.

Devam Edecek

 

 

İslama Göre Milliyetçilik

0

Allah isteseydi, bu dünyada tek bir millet / ümmet yapardı . Fakat dünyaya ve canlılara , insanlara bahşettiği şeylerde insanları imtihan etmek için onları ümmetlere , milletlere ayırdı . Öyle ise iyiliklerde yarışın . Hepinizin dönüşü Allah’adır . O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir. (Macide 48. ayet); “Ve lev şâallâhu le cealehum ummeten vâhıdeten..  Eğer Allah dileseydi , onları mutlaka tek bir ümmet/millet kılardı . ” (Şura,8)

Kitabımız Kur’andaki bu ayetlerde de görüldüğü gibi Allah insanları çeşitli kavimler / milletler halinde yaratmış , her birine ayrı dil , kültür ve özellikler vermiştir . İnsanların bu şekilde farklı milletler ve özellikleri halinde yaratılmış olması Hucurat suresi 13. Rum suresi 22. ve Maide suresi 48. ayette de belirtildiği gibi hayırlı işlerde, medeniyetin oluşmasında , bilimde, teknikte ve İslam dinine hizmette yarışmak ve imtihan olmak içindir. İşte milliyetçilik duygu ve düşüncesi bu yarışta önde olmak ve millet olma düşüncesinden doğmuştur.                                                                                                  
*
Gerek kitabımız Kur’an-ı Kerimde , gerekse hadislerde yaradanımız tarafından milletlere verilen özelliklere sahip çıkılması üzerinde önemle durulmuştur . Peygamber Efendimiz “”Bir millete benzemeye çalışan kimse, o milletten sayılır .” (Ebu Dâvud, Libas; 4) * Rad suresi 11. ayette ise :”..Bir kavm , özlerindeki (özlerini , güzel hal ve ahlâk ) ını değiştirip bozuncaya kadar Allah şüphesiz ki onun (halini) değişdirip bozmaz ..” (Rad suresi 11.) buyrulmuştur .                                                                                                                                                                                               *

Bir diğer ayette ise: “… Bir topluluk, kendilerinde bulunan (güzel ahlâk)ı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği bir nimeti/güzel bir durumu değiştirmez . Allah, şüphesiz hakkıyla işitendir, bilendir.” Enfal 8/ 53. * Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi, toplumsal değişmenin ve çöküşün sebebi, fertlerin kendi iradeleriyle inanç, ahlâk ve yaşayışlarını bozmuş olmalarıdır. Bu düşünce milli şairimiz M.Akif’in mısralarında şöyle anlatılır : “Bilmez misin ki kat’î bir düsturdur bu Hak’ça / Bir kavmi bozmaz Allah, onlar bozulmadıkça” (M. Âkif). *

Tüm anlatılan ayet ve hadislere göre İslam , milliyetçiliği reddetmez. Gerçek odur ki Türkiye’nin yüzde çoğunluğu Türklerdir. Almanya da yaşayan genel topluluk Almanlardır . Arabistanda Araplar yaşar . Çalışmak ve geçimle ilgili başka ülkelerde yaşayanlar istisnalardır . O halde Allah insanları Kavim /Milletler olarak ayırmıştır ,birbirleri ile anlaşıp kaynaşsınlar,görüşsünler diye . Bu duruma göre  millet gerçeği var ise , Milliyetçilikte vardır. Herkes önce kendi ailesinin milliyetçisidir,sonrada kendi milletinin milliyetçisidir . Kişi akşama kadar çalışır kendi evine ekmek götürür, bu bir milliyetçiliktir . Bazı çevrelerin milliyetçiliği reddetmesi İslama göre ters bir durumdur . Hiçbir millet diğerinden üstün değildir , üstünlük  ”Takvadadır.” 
*Bu meyanda Türkler Müslüman olalıdan beri İslamın hizmetkarı olmuşlar , bu uğurda sık sık şehit ve gazi olmuşlardır . Türkler bu hususta diğer milletler nezdinde en ön sıradadırlar . Zaten Türklerin İslam’dan önceki yaşam tarzlarıda bazı töresel davranışlar hariç , İslamla örtüşmektedir .Türklerin topluca veya grup grup Müslüman olmaları da önemli bir kıstastır. Malazgirt  Savaşı kahramanı  Alparslan’ın  ”Biz Türkler temiz  Müslümanlarız ”  derken  o günkü  milletlerin  yaşantı  biçimi  içerisinde  Türk’ün  kültür  özelliklerinden bir tanesini  dile  getirmiş ,milletler  arasında  farklılıklar  olacağına  ışık tutmuştur.   Peygamber efendimiz ve ashabına Türklerden asla bir zarar gelmemiştir . Hatta Abbasi Halifeleri , halifenin ve devletin korunması için güvenilir olduklarından, Türklerden Horasan erleri diye bir ordu birliği dahi kurmuşlardır . Milliyetçilikte başka milletleri hakir görmek , onlara üstünlük taslamak ,onlara zulmetmek İslama göre yoktur.                                 
*Türk Milliyetçiliği fikir hareketi tamamen İslam normlarına göre şekillendirilmiştir . Bu fikrin temel felsefesi  İslam  ahlak ve fazileti , Türk olmanın şuurudur . Bu  fikir  sistemi , Türk İslam Ülküsü olarak da isimlendirilmektedir . Türk İslam Ülküsü’nün temel felsefesine göre , üstün olmak Allah’ın yap dediklerini yapmak,yapma dediklerini yapmamakla ilgilidir . Bunun adı da Takvadır. Üstünlük, yani  TAKVA; tamamen  Allah’ın  emirlerine    uymakla  mümkün  olur .

 

İslam’ı Anlamak

0

Türkiye’mizde din konulu kitaplar çok basılıyor ve çok satılıyor. Bilgi kirliliğine sebebiyet verenler var, oluşturan kirliliği gidermeye çalışanlar var.

Prof. Dr. İsmail Yakıt, İslam’ı Anlamak isimli eserinde, gerçek İslam’ı ortaya koyuyor. Ele aldığı konularla; bir yandan Kur’an-ı Kerim’e dönüşü sağlamaya çalışırken, diğer yandan da İslam’ın özüne aykırı yabancı unsurları sorguluyor.

642 yılındaki Nihavend Savaşı’ndan sonra Emevi ordusu, İran’ın doğu sınırını aşıp da Ceyhun ve Seyhun Irmakları arasında, Arapların ‘Mâverâü’n-Nehr’ olarak andıkları Türk vatanına ulaştı. Emeviler, Türk yurtlarına İslam’ı tebliğ için değil de toprak fethetmek, ganimet elde etmek için gelmişlerdi. Zaman içerisinde İslamiyet’i yaymayı kendileri için mukaddes görev bilen sûfiler de bölgeye geldiler. Onlar; ‘zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız’ emrine uyarak, İslam’ın özüne aykırı olmayan bazı hareketleri müsamaha ile görmezden geldiler. Zaten Türkler o dönemde ‘yüksek İslam’ olarak da adlandırılan kitâbî İslam’ı değil, ‘halk İslam’ı’ denilen yumuşak din hükümlerini uyguluyorlardı. O âdetlerin kalıntıları günümüzde hâlâ devam etmektedir. Ağaç dallarına çaput bağlamak, kapı eşiğine basmamak, ateşi su ile söndürmemek gibi.

İslamiyet’e sonradan karışmış veya heterodoks İslam mensupları tarafından karıştırılmış yanlış inançlar ve anlayışlar, hurafeler, mitolojik olaylar, ‘bidat’ olarak isimlendirilen hükümler vardır. Özellikle ‘hadis’ adı altında Peygamberimiz (sav) Efendimize ait olduğu iddia edilen sözler büyük bir yekûn teşkil etmektedir.

Prof. Dr. İsmail Yakıt; pergelin sivri ve sabit ucunu Kur’an üzerine koyduktan sonra, diğer ucu, büyük bir vukufiyetle, on dört asırlık İslam gelenekleri üzerinde dolaştırıyor. Pergelin gezgin ayağını dedektör gibi kullanarak İslamiyet’e sonradan eklenen hükümleri tespit edip bilgimize sunuyor.

Günümüzde en fazla tartışılan, en fazla yanlış anlaşılan ve yanlış anlatılan din, İslâm’dır. Gerek Müslümanlar tarafından gerekse diğer dinlere ve inanç kültürlerine mensup olanlar ile inançsızlar, doğu ve batı dünyasında; kitaplarda, yazılı ve sesli / görüntülü basında, farklı mesajlarla farklı İslâmiyet kavramları ortaya koyuyorlar. Kimileri geleneklerle, kimi ideolojilerle, siyasî beyanlarla kendi meşreplerine uygun İslam’ı anlatıyorlar. Kimileri İslam’ı terörle özdeşleştiriyor. Kimileri İslâm dünyasının perişan hâline vurgu yapıyor. İslamî hükümlere kendilerini uyduramayanlar, İslamiyet’i kendilerine uydurmaya çalışıyorlar. Bu tariflerin hangisi gerçek İslâm’ı yansıtıyor? Hangisi cihanşümul ilahî vahiy olan Kur’ân’ın dini İslâm’ı anlatıyor?

Oysaki insanlığın bugüne kadar bildiği bütün dinler içerisinde, beşerî bir tariften müstağni kalması gereken yegâne din İslâm’dır. Çünkü Cenab-ı Allah’ın bu din için uygun gördüğü ‘İslâm’ kelimesi, yüce dinimizin hem adıdır hem de bütün anlamlarıyla gerçek tarifidir.

Prof. Yakıt, İslam’ı Anlamak isimli eserinde Kur’an’ın belirlediği tarif ve çerçeve üzerinde odaklanan anlayışın ne olması gerektiğini belirliyor. O’nun muhtevasından, beşer tarafından ve sonradan yapılmış olumlu olumsuz, doğru yanlış bütün tanım, yaklaşım ve yorumları açığa çıkartıyor. Böylece insanlara gerçek İslam’ı sunuyor. Bunu yaparken Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz ile Kur’an-ı Kerim’i bir bütün olarak mütalaa ediyor. Çünkü belirttiğine göre; ‘Onlar, birbirlerini tamamlamaktadırlar. Birini anlamadan diğerini anlamak

gayr-i kabil bir keyfiyettir. Bir diğer ifadeyle, Hz. Peygamber’i anlamadan Kur’ân’ı, Kur’ân’ı anlamadan da İslâm’ı anlamak mümkün değildir.’

Kitap, her birinde tek merkezden kaynaklanan farklı konuları beş bölümde inceliyor:

Birinci bölümde; İslamiyet’in Arabistan Yarımadası ile sınırlı kalmak üzere Araplar için gönderilmiş bir din olduğuna dair sapkın iddialar çürütülüyor, bütün insanlığa hitâbeden cihanşümul din olduğu ispatlanıyor. Diğer dinlerle karşılaştırılarak İslâm’ın tevhid esası ve hedefi işleniyor ve nihayet, akıl, ilim, sevgi ve ahlâk açısından İslâm’ın öngördüğü cihanşümul değerler ele alınıyor.

İkinci Bölüm, okunması ve anlaşılması kolay bir ilmihal kitabı gibidir. Kur’ân açısından inanç ilkeleri detaylı bir şekilde inceleniyor. Konular, kitabı okuyan herkesin; kendi inancının Kur’an-ı Kerim’e ne kadar uygun olduğu hususunda, kendisinin bir değerlendirme yapmasına imkân sağlayacak şekilde ele alınıyor. İçinden çıkılmaz kabul edilen kader probleminin ne olup ne olmadığı da, anlaşılır bir üslupla ayrıca ele alınıyor.

Üçüncü bölümde ‘kıyamet alametleri’ adı verilen ve üzerinde çok tartışılan konular tek tek ele alınarak ne kadar Kur’ân’î veya İslâmî oldukları gözler önüne seriliyor.

Dördüncü bölümde, tarih boyunca Müslümanları birbirine düşüren konulardan, hilafet, mezhepler ve tarikatlar anlatılıyor, nasıl ve niçin ortaya çıktıkları inceleniyor. Bugünkü farklı dinî ve siyasî sosyal grupların tarihteki köklerine iniliyor.

Beşinci ve son bölüm de millî ve siyasî konulara ayrılmıştır. Bu bölüm, yazarın verdiği konferansların metinlerinden ve katıldığı ilmî toplantılarda sunduğu bildirilerden oluşuyor. Kitabın, en fazla ilgi çekecek bölümüdür. Bu bölümü oluşturan yazılardan bazılarının başlıkları şöyledir: *Gençliğin üç problemi: eğitim, kimlik ve inanç. Bu problemleri oluşturan sebepler ve çözüm yolları. *Dinî yayınlar. *İslam dünyası niçin geri kaldı?

Eserin son sayfalarında Kaynaklar, İsim, Bölge ve kavram indeksi ile Sûre ve âyet indeksi yer alıyor. Özellikle sûre ve âyet indeksi, Kur’an-ı Kerim hakkında kısa zamanda geniş bilgiye sâhip olmak isteyenlere büyük kolaylık sağlıyor.

12 X 19,5 santim ölçülerinde 443 sayfalık kitap, İslamî konulardaki tartışmalardan kafası karışmış kişilere rehberlik edecek bir kaynak eserdir. Okuyanlar huzura kavuşacaklar, okuyup öğrendikleriyle kendilerini yenileme imkânı bulacaklardır.

Ötüken Neşriyat: İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 65 Kat: 3 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12

Ankara irtibat bürosu: Yüksel Caddesi Nu: 33 Daire: 5 Telefon: 0.312-431 96 49 İnternet: www.otuken.com.tr E-posta: otuken@otuken.com.tr

Prof. Dr. İsmail Yakıt: 1950 yılında Denizli’nin Tavas İlçesi Kızılcabölük Bucağı’nda dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde, liseyi Denizli’de bitirdi. 1970 yılında başladığı Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde 1974 yılında tamamladı. Millî Eğitim Bakanlığının burslusu olarak Fransa’ya gönderildi. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde 1974-1979 yıllarında Doktora yaptı. Doktora tez çalışmaları esnasında, 1976 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde Mukayeseli Felsefeler Dalı’nda İhtisas Diploması aldı. 1976-1977 yıllarında Mısır’da Kahire üniversitelerinde araştırmalarda bulundu. Paris Tıp Fakültesi’nin Juvisy Dokümantasyon Merkezinde araştırmalar yaparak 1978 yılında ‘Anthropologie biologique sertifikası’ aldı. 1979’da İslam Felsefesi ve Mukayeseli Felsefeler dalında Sorbonne Üniversitesi’nde hazırladığı evrim teorileri üzerindeki Doktora tezini savunarak yurda döndü. 1980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler (İlahiyat) Fakültesi’ne Dr. Asistan olarak

göreve başladı. 1980-1981 yıllarında KKTC’nde yedek subay olarak askerlik yaptı 1982 yılında Yardımcı Doçent oldu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Türk-İslam Düşüncesi Tarihi Anabilim Dalı’na naklen tayin oldu. Burada 1986 yılında Doçent oldu. İslam Felsefesi Profesörlüğü’ne yükseltildi ve 1993 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kurucu Dekanlığı’na tayin edildi. 2003 yılına kadar üç dönem arka arkaya dekanlık yaptı. 1993-1999 yıllarında, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kurucu Müdürlüğü görevini de yürüttü. 2010 yılı itibariyle İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi ve Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır. Çok iyi derecede Fransızca ve Arapça bilen Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın birçok yayını bulunmaktadır. Yayınlanmış kitaplarının sayısı 15’den; Mahallî ve Türkiye genelinde yayın yapan televizyonlarda katıldığı sohbet ve tartışma programlarının sayısı 30’dan; Atatürk, Din, Laiklik ve Cumhuriyet konularında asker ve sivillere verdiği konferansların sayısı 50’den, millî ve milletlerarası sempozyum, kongre ve panel gibi katıldığı ilmî toplantıların sayısı 100’den; Yurtiçi ve Yurtdışında ilmî ve kültürel konularda verdiği konferansların sayısı 500’den fazladır. Hâlen Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Çalışmalarının bir kısmı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Arapça, Almanca ve Japoncaya çevrilmiştir. YAYINLANMIŞ KİTAPLARI: 1-Atatürk ve Din: Ötüken Neşriyat, 2006. 2- Kur’an’ı Anlamak: Ötüken Neşriyat, 2003. 3- Türk-İslâm Kültüründe Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme: Ötüken Yayınevi, 2003. 4- Hz. Peygamber’i Anlamak: Ötüken Neşriyat, 2003. 5- l’Attitude du Christianisme et de l’Islam en Face du Darwinisme. (Positions Exégétiques)-Etudes Comparées-Paris-IV, Sorbonne Üniversitesi’nde hazırlanmış ve savunulmuş Doktora Tezi: Paris, 1979. Gerekli ilave ve düzeltmelerden sonra l’Origine et l’Evolution de l’Homme Selon le Darwinisme, la Bible et le Coran adıyla yayındadır. 6- Ihvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1992. 7- Batı Düşüncesi ve Mevlâna: Ötüken Yayınevi, 2000. 8- İslam’da Bilim Tarihi: Isparta, 2002. 9- Arşiv Belgeleri Işığında Kızılcabölük: Isparta, 2002. 10- Yunus Emre’de Sembolizm / Çıktım Erik Dalına: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002. 11- Türk-İslam Düşüncesi Üzerine Araştırmalar: Ötüken Neşriyat, 2002. 12 Osmanlı Araştırmaları: Isparta, 2002. 13- İslamı Anlamak: Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2005. 14- Atatürk ve Milli Haysiyet: (Baskıya hazırdır). 15- Evrim ve İslam: (Baskıya hazırlanıyor). TERCÜME ETTİĞİ KİTAPLAR 1- İbn Sînâ Felsefesi ve Ortaçağ Avrupa’sındaki Etkileri: (Prof.Dr. A.M. Goichon’dan): Ötüken Yayınevi, 2000. 2- İbn el -Arabî ve Fahreddin el-Râzî’nin Düşüncesinde İlâhî “BEN” ile Beşerî “BEN” (Prof.Dr.R.Arnaldez’den): İstanbul, 1985.

 

 

Tüm İnsanları Öldürmek!

0

” ‘Her kim bir kişiyi, kısas veya yeryüzünde fesat (bozgunculuk) çıkarmak dışında öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir kişinin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.’ (Maide: 32) …’Âdem’in iki oğlu’ kıssası. Allah bilinciyle yaşamak (takva), açgözlülük (ihtiras) ve kıskançlıktan (haset) uzak durmak, canı aziz bilmek ve ‘yetmiş iki millete bir gözle bakabilmek’. İşte bunları yaşayan ve yaşatan, Allah ile yürüyor demektir. Yani bir insan, nasıl kendini açgözlülüğe kaptırarak, kıskançlığın esiri olarak, hem de kendi öz kardeşine karşı cinayete varan suçlar işler? Nasıl hırs ve günah küpü haline gelir? Bunun örneğidir. Âdem’in iki oğlunun kıssasında da, her daim yeniden oluş söz konusudur. Yani her doğan çocukla Âdem kıssası yeniden başladığı gibi; her açgözlülük, ihtiras, kıskançlık ve cinayet olaylarında da Âdem’in iki oğlu kıssası yeniden başlar. Bu manada ‘Âdem’in iki oğlu’ demek ‘Âdem’in bütün iki oğulları’ demektir. Açgözlü, hırslı, kıskanç ve câni herkes, bu fiilleriyle birlikte, anında ‘kötü’, diğeri de anında ‘iyi’ adam rolünü üstlenmiş olur. Çünkü bunların hiçbirisi, geçmişte olmuş bitmiş olaylar değildir. Âdem’in iki oğlu yani iyi ve kötü adamlar, her daim aramızda dolaşmaktalar.” (R. İhsan Eliaçık)

” ‘Kim, meşru çerçevede (ve meşru otorite eliyle) bir başka can karşılığı (kısas) veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarma cezası olmaksızın bir cana kıyarsa, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir hayatı kurtarırsa, sanki bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir.’ (Maide: 32) Hak, haktır. Büyüğü, küçüğü olmaz. Yani, hakkın büyüğü küçüğü olmaz. Hak haktır ve mutlak adalete göre ferdin hakkı topluma, hiçbir hak daha büyük diye başka haklara feda edilmez. Ayrıca, bazı cinayetler veya iyilikler vardır ki, tesirleri ve neticeleriyle sanki bütün insanlığı kapsamına almış gibi bir mahiyet taşır.” (Ali Ünal)

“Kim haksız yere, kısası gerektiren bir sebep olmadan veya yeryüzünde kanının heder edilmesini gerektirecek bir bozgunculuğa, anarşiye karışmayan bir kimseyi öldürürse, bütün insanları öldürmek gibi ağır bir cinayet işlemiş olur, sorumlu tutulur. Bir kimseye hayat veren, yaşamasına sebep olan da, bütün insanlara hayat vermek gibi büyük bir hayır işlemiş olur, mükâfatlandırılır. (Maide: 32)” (Ahmet Tekin)

” ‘Kim cinayet suçu işlememiş veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Buna karşılık kim de birine hayat verirse, sanki bütün insanlığa hayat vermiş gibi olur.’ (Maide: 32) İslâm’ın bütün bir insanlığın tüm zamanlar ve zeminlerde değişmez değerleri olduğunun ifadesidir bu.” (Mustafa İslâmoğlu)

” ‘Kim suçsuz bir kişiyi kasten öldürmemiş veya yeryüzünde bozgunculuk yapmamış / terör estirmemiş bir kişiyi öldürürse, tüm insanları öldürmüş gibidir. Buna karşılık her kim de bir canı kurtarırsa / yaşamasına neden olursa, bütün insanları kurtarmış gibi olur.’ (Maide: 32). Ayette, hem insanın sağlığına ve yaşamına olacak yardımın, hem de hekimlik mesleğinin önemine de değinil- miştir diyebiliriz. Aynı paralelde organ bağışının da bir nevi hayat kurtarma, bir ihtiyacı giderme olacağından, desteklenen bir girişim, hatta bir nevi infak olacağı da söylenebilir.” (Gazi Özdemir)

“(Âdemoğullarının kıssası gösterdi ki, insan denen varlık, ‘kötüyü emreden nefsine’ uyduğunda peygamber çocuğu olmasına rağmen, kardeşini bile öldürebilecek hale gelebiliyor.) Bu nedenle (bir insan bile olsa, cinayetin Allah katındaki sonuçlarını bütün insanlara göstermek, yeryüzünde benzeri hadiselere teşebbüs edecekleri caydırmak için) İsrailoğullarına (Tevrat’ta) şunu yazdık: ‘Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın (haksız yere) öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (ölümden kurtulmasına vesile olarak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır.’ ” (Veli Tahir Erdoğan)

Unutulmasın ki, ayetlerde geçen ve insan tarafından işlenen ve işlenecek suçlardan ötürü; hak edilen cezayı verecek olan; zamanın resmiyeti, hükümeti veya devletidir. Kimse kendini devlet yerine koyamaz, koymamalı. Hakkını kendisi almaya kalkışamaz, kalkışmamalı. Aksi takdirde önü alınamaz hata, kasıt ve yanlışlıklara yol açarak; kaos ve karışıklıklara, yeni yeni zulüm ve haksızlıklara fırsat vermiş olur. Nitekim bitmeyen, sonu gelmeyen kan davaları; kişinin hakkını kendisi almaya kalkışmasının acı bir sonucudur. Devlet gerekeni yapar veya yapmaz; o başka mesele. Ne gam be dostlar! Büyük Mahkeme’de her hak yerini bulacak.

 

 

 

“Engelleri Aşmak İçin Sonsuz Enerji”

Geçenlerde bir dostuma; “Allah, Brezilyalılardan razı olsun. İyiliği yaymak ve iyi işler çıkarmak (salih amel) bâbında büyük bir iyiliğe imza attılar. Hem de engellilere, hem de dünya çapında.

Rio’da tam 12 gündür devam eden Paralimpik Olimpiyatları’ndan söz ediyoruz. 159 ülkeden tam 4 bin 342 sporcuyla, 22 dalda 528 müsabaka yapıldı ve daha yeni bitti. Kiminin bazı uzuvları noksandı, kimi zihinsel engelliydi, kimi de kördü; fakat neticede dünyanın dört bir tarafından binlerce engelli insan için belki de hayatlarının en değerli ve en anlamlı anları yaşandı.

Dereceye girsin yada girmesin takım oyunlarındaki hırsları ve başarıları, birbirlerine sahip çıkışları, muvaffakiyetleri ve sevinç gözyaşları durmadan kanayan gezegenimizdeki yeryüzünden güzel manzaralar olarak hafızalarda kaldı. Biraz soluklandık, şükrümüz biraz daha arttı, tanımadığımız insanların mutluluğu yaralarımızı biraz unutturdu bize.

Kara ve deniz sınırlarımızın ötesinde yaşananlar, terörle mücadelede korucu-asker-polis hergün verdiğimiz şehitler, ülke dışındaki tehdit borsası ve ülke içindeki algı farklılıkları, olumsuzluk ve kötülükler haricinde de ilâhi bir dünya olduğunu en azından iyilik saati meyanında hatırlatıcı bir misyon eda etti bizce.

Kör koşucuların ellerinden iplerle bağlı oldukları kılavuz atletlerle koşmaları ve çoğunluğu Brezilyalı olan biletli seyircilerin her madalya töreninde hangi ülkenin millî marşı olursa olsun ayağa kalkmaları hakikaten unutulmayacak sahnelerdi.

Peygamberini kılavuz bilen ama onunla birlikte insanlık için koşmayan kimselere benziyoruz. Körün kılavuzuna fiziksel olarak benzemek istemesi ama koşmak istememesi gibi. Güvenmediğinden desem ağır, beceremediğinden desem zor; olsa olsa bilgisizliğinden ve bilinçsizliğinden.

Atadan Müslüman’ız; bir yandan Türk toplumu olarak engellilere verdiğimiz yani vermediğimiz değer gözümüzün önüne geldi, diğer yandan 3 Futbol Kulübünün derdine neleri ıskaladığımızı bir nebze olsun farkettik. Bizim milletimiz engelli aile bireylerini daha yeni yeni sokağa çıkarır oldu, belediyelerimiz ve iş dünyamız hizmetlerde / işletmelerde daha yeni yeni engellileri kale almaya başladılar.

Zaten Ulusal Paralimpik Komite kurmak için jetonumuz Uluslararası Paralimpik Komitesi kurulduktan 13 yıl sonra düşmüş (2002). Türkiye 10 senedir oyunlara sporcu gönderiyor olsa da paralimpik oyunların mazisi neredeyse 70 yıla dayanıyor. Nitekim 73 yaşındaki Libby Kosmala da 1972 yılından beri paralimpik sporcu.

Rio’ya Türkiye 80 sporcuyla katıldı ve 3 altın, 1 gümüş ve 5 bronz madalyayla 34’ncü oldu. Birinci olan Çin’in getirdiği 308 sporcudan 239’u madalya (107’si altın) kazandı. Hadi onun nüfusu fazla; ikinci olan 61 milyon nüfuslu Büyük Britanya’dan (İngiltere) 264 sporcu gelmiş ve 147’si madalya (64’ü altın) almış. Hadi onu da geçtik; 17 milyon nüfuslu Hollanda 120 sporcuyla katılmış ve 62’sini dereceye sokarak (17’si altın) sıralamada 7’nci olmuş.

Türkiye; dünya ülkeleri arasında nüfus olarak da, ekonomik büyüklük olarak da 18’nci sırada. Demek ki 34’ncülük değil 17 ve üzerine çıkmak başarı. Yine de dereceye giren – girmeyen tüm engelli sporcularımızı ve onların ailelerini, hocalarını, yöneticilerini tek tek tebrik ediyoruz.

Paralimpik Marşı’nın sonuyla bitirelim: “Ruhun rehberliğinde buradayız, hep biriz.”

 

 

Devleti Kim yönetsin?

Bazıları FETÖ, PKK ve IŞİD ile mücadelenin bu derece yoğunlaştığı bir ortamda devleti mutlaka Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin yönetmesi gerektiğini düşünüyor.

Bütün bu belalara sebep olan zevatın, aynı belalardan kurtulmamız için tek seçenek görülmesi tuhaf. Ancak bu tuhaflığı göremeyenler hayli fazla.

  • Gerçek şu kibugün devleti yönetenler yaşadığımız krizi iyi yönetemiyor.Devletten FETÖ’cüleri temizleme konusunda “at izinin it izine karışmasına“, yapılan haksızlıklar ve yanlışlara her kesimden tepkiler yoğunlaşmakta. Suriye’den ve yurt içindeki bölgelerden şehit haberleri ciğerleri dağlamakta.
  • AyrıcaFETÖ ile mücadele konusunda, AKP kadrolarının uzunca bir dönem FETÖ ile iç içe geçmiş olmasından doğan bir zafiyet var.

Abdülkadir Selvi‘nin ifadesiyle AK Parti içinde “FETÖ kapısından girilip Ak Parti’ye operasyon yapılırsa, operasyonun nereye gideceği belli olmaz, parti türbülansa girer”diye düşünen güçlü bir kesim var. Bu da Ak Parti’den, hükümetten, bürokrasiden Belediyelerden etkili FETÖ’cülerin temizlenmesine mani oluyor.

Yani bu netameli durumdan Ak Parti kadroları ile çıkılabileceği tezinin hiçbir dayanağı yok.

Bu bakımdan iktidar partisine alternatif çıkarmak için muhalefet partilerine çok iş düşüyor.

Ancak sosyolojik olarak CHP oyları yüzde 25’de kilitlenmiş durumda. Ne yükseliyor, ne düşüyor.

HDP’nin baraj altı kalması ihtimali büyük. Bu da sadece AKP’ye yarar.

Mevcut partiler içinde sadece MHP, AKP’nin iktidarına son verebilir. Veya MHP baraj altına düşerek, Türkiye’yi iki partili bir Meclis yapısına ve AKP’yi Anayasa’yı tek başına değiştirebileceği bir güce taşıyabilir.

Bunu en iyi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP kurmayları biliyor. Bu kesimde ortaya çıkan Devlet Bahçeli muhabbeti, Meral Akşener düşmanlığı boşuna değil.

Kamuoyu araştırmaları ile Bahçeli’nin MHP’sinin baraj altı kalacağını, Meral Akşener’in başında olacağı MHP’nin tek başına AKP iktidarına son vereceğini izliyorlar.

Bu bakımdan MHP’deki değişim veya Meral Akşener’in liderlik mücadelesi sadece MHP’nin değil, Türkiye’nin önemli bir meselesi. Mutlaka gündemin ön sıralarına gelecek.

*******************************************

17/25 Aralık 2013 Milat Olabilir mi?

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetleri tarafından 17/25 Aralık 2013 soruşturmaları “hükümete karşı darbe teşebbüsü” olarak nitelendirilmektedir.

Bu soruşturmalar “aralarında iş adamları, bürokratlar, banka müdürü, çeşitli düzeyde kamu görevlileri ve 61. Türkiye Hükûmeti kabine üyesi dört bakan ile üç bakan çocuğunun olduğu kişiler hakkında ‘rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık’ suçlarını işledikleri iddiasıyla” yürütülmüştü.

Soruşturmaları yürüten emniyet görevlileri, savcı ve hâkimler FETÖ’cü oldukları gerekçesiyle görev yerleri değiştirilmişti. Şimdi de çoğu tutuklu.

Milli Güvenlik Kurulu (MGK), o zamana kadar “cemaat” veya “hizmet hareketi” olarak adlandırılan örgütü, 26.02.2014 yılında “paralel yapı” ve “terör örgütü” olarak kabul etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “17/25 Aralık sonrası alınan tedbirler sayesinde 15 Temmuz darbe teşebbüsünün başarısız olduğunu” söyledi.  “Bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Rabbim de milletim de bizi affetsin” dedi.

Erdoğan ve AKP, FETÖ üyesi olmakla suçlananlar için 17 Aralık 2013’ün milat olarak alınması gerektiğini düşünüyorlar. Yani bu tarihten önce FETÖ ile irtibatlı olanlar suçlanmasın, bu tarihten sonra irtibatı devam edenler suçlu kabul edilsin kanaatindeler.

Böyle bir milat belirlemek hukuki değildir ama AKP’liler buna kendilerini mecbur hissediyor.

Çünkü bu tarihten önce o zaman ki adı “cemaat” olan FETÖ ile irtibatlı, iltisaklı olmayan AKP’li yok gibi.

FETÖ üyesi savcı ve hâkimler 17/25 Aralık 2013 soruşturmalarını hükümeti düşürmek maksadıyla yapsalar bile yolsuzluk boyutunu düşünerek soruşturmalara destek verenler de var. Bunlar arasında CHP lideri Kılıçdaroğlu, MHP lideri Devlet Bahçeli ve hatta AKP’li üst düzey yöneticileri de sayabiliriz.

15 Temmuz 2016‘ya kadar hiç silah kullanmamış, maksadını gizlemiş bir örgütle karşı karşıya olduğumuzu unutmayalım.

Bunun için örgüt üyesi olmadığı halde, örgütün düzenlediği toplantılara katılanlar, hayır niyetiyle yardım edenler, Bank Asya’da parası olanlar, kredi çekenler ve hatta örgüt üyeleriyle irtibat içinde olanlar suçlanabilir mi?

Mesela Başbakan E. Yardımcısı Bülent Arınç “Silahlı terör örgütünün Fethullahçı olması, o gece (15 Temmuz 2016) ortaya çıkan bir olaydır. Ben o gece öğrenmiş olabilirim ama Sayın Cumhurbaşkanımız da o gece öğrendi. Genelkurmay Başkanımız da o gece öğrendi. Onların bilmediklerini ben nasıl bilebilirim?” dedi.

Bunu sade vatandaş da dediği zaman haklı olmaz mı?

Bana göre devletin izniyle faaliyet yapan ve devlet tarafından kapatılıncaya kadar devletin denetiminde olan bu kuruluşlarla münasebeti olan sade vatandaş suçlanamaz.

Eğer bu kuruluşlar FETÖ’ye finans ve insan kaynağı sağlıyor idiyse o tarihe kadar kapatmayan devlet yetkilileri yargılanmalıdır.

*********************************************

Milat Belirlemek Doğru mu?

FETÖ davaları için bir milat belirlenirse (17/25 Aralık 2013 milat olursa) farklı sorunlar ortaya çıkacak.

Mesela FETÖ soruşturmalarında sorulan “Bank Asya’da hesabınız var mı?” sorusuna, “hangi tarihler arasında?” sorusunu da eklemeniz gerekir.

Alacağınız cevabı değerlendirmek için kriterleriniz belli olmalıdır.

  • Bank Asya’daherhangi bir tarihteparası olanlar suçlu mudur?
  • Bank Asya’da17 Aralık 2013 öncesiparası olanlar suçlu mudur?
  • Bank Asya’da17 Aralık 2013 ile 26.02.2014 MGK kararı arasındaparası olanlar suçlu mudur?
  • 2014 sonra 15 Temmuz 2016 ya kadarBank Asya’da parası olanlar suçlu mudur?

Aynı soruları FETÖ’ye ait olduğu için 15 Temmuz 2016 sonrası kapatılan okullar, dershanelerde çocuklarını okutanlar veya öğretmenlik yapanlar için de sorulabilir.

Milat belirlenirse, “Cemaatin/FETÖ’nün” okul ve yurtlarına parsel parsel araziler veren, binalarını yapan, ihaleler veren Belediye Başkanları için de milat olarak belirlenecek tarih çok önemli olacaktır.

***

Böyle bir milat belirlemektense hukuki olanı yapmak gerekir.

Yani masum insanlarla suç örgütünün mensupları titizlikle ayırt edilmeli.

Doğruluğu şüpheli ihbar ve itiraflarla, önce suçlu belirleyip, sonra delil aramaya lüzum yok.   Delilden suçluya gidilmeli.

Somut deliller var, SUÇLULAR belli:

  • Silahlı darbe teşebbüsüne karışan generaller, subaylar. Halkın üzerine silah sıkanlar, bomba atanlar ve bunlara emir verenler.
  • Örgütün yöneticileri, finans ve insan kaynaklarını yönetenler…
  • Darbeye karışan polisler, istihbaratçılar ve kumpas olduğu açığa çıkan siyasi davaları yürüten savcılar, hâkimler, emniyet mensupları…
  • Bürokraside örgütlenmeyi yürüten, devletin arşivini örgüte, dolayısıyla ABD’ye verenler…
  • TÜBİTAK, Adli Tıp, GATA gibi kurumlarda örgütlenip sahte raporlar verenler… TİB’de insanların mahremine ulaşan, kaset, şantaj işlerine karışanlar…

Cezalandırılabilecek olanlar bunlar. Bir de bunlara göz yuman destek veren siyasiler…

Bunların tamamına yakını (siyasiler hariç) ismen belli, bir kısmı yakalandı, bir kısmı kaçtı.

Bunların dışındaki on binlerce insan üzerinden yürütülen soruşturmalar, açığa almalar ve işten çıkarmalar yargılamaları çıkmaza sokma riskini taşımaktadır.

Yargılamaların adil olmadığı kanaatini yaygınlaştırmanın ve yeni mağdurlar yaratmanın da önemli ve olumsuz sonuçları olacaktır.

 

 

 

Orta Asya, Orta Çağ ve Genel Türk Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ile ‘Oğuzlar’ı ‘Hunlar’ı ve Sonrasını Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türk tarihinde Oğuzlar önemli bir yer işgal eder. Bu önemli yeri oluşturan topluluk hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl: Oğuz ismi, Göktürk Devleti’nin özellikle 630’da merkezî hâkimiyetinin çökmesiyle birlikte ön plana çıkmaya başlamıştır. Oğuzlar Üç Oğuz. Dokuz Oğuz gibi kabile federasyondan halinde anılmışlardır.

Çetinoğlu: Oğuz adı nereden geliyor?

Prof. Taşağıl: Oğuz adı üzerine çok çeşitli açıklamalar yapılmışsa artık ‘kabileler’ anlamına geldiği yani ok+u+z olduğu kabul edilmektedir. Zaten Batı Göktürk Devleti’nde 634’ü takip eden hadiselerde On Okların ortaya çıkması ve Türgişlerin meydana gelmesi Oğuzlar konusundaki filolojik delilleri desteklemektedir. Göktürk tarihinin 627 yılma kadar olan kısmında hiç Oğuz adının geçmemesi, her şeyden önce Töleslerin, Oğuz öncesi fonksiyonu icra ettiklerini göstermektedir.

Tarihi süreç açısından bakıldığında Türgişlerin devamı olarak Batı Oğuzlarını görmek daha doğrudur. Bilindiği gibi 766 yılından sonra Uygurların baskısıyla Tanrı Dağları Isık Göl-Yedisu-Çu-Talas havalisine gelen Karlukların sıkıştırmasıyla Türgişler (Oğuzlar) daha da batıya Seyhun boylarına ve daha kuzey batıya doğru kaymışlardır. Zaten bu bölge eskiden beri Töles bölgesi idi. Muhtemelen 603 dolaylarında bildirilen Töles boyları daha sonra On Okları yani Seyhun Oğuzlarım oluşturdular. 9. asırdan itibaren İslam kaynaklarında Oğuzların varlığı artık iyice belirginleşmektedir. Bundan sonra İsficab şehrinden Hazar Denizi’ne uzanan Mangışlak dâhil geniş bir alan Oğuzların yurdu olarak ortaya çıkmaktadır. Mangışlak’ta güney sınır Gürgenç (Curcan) idi. Siyah-kuh (Karadağ) yarım adası tamamen Oğuzlar tarafından işgal edilmişti. Buradan doğuya doğru gidildikçe Aral Gölü’nün güneyindeki Baratekin kasabasına varıyordu. Buhara’nın kuzey sınırlarına kadar yayılan Oğuzların esas ağırlık merkezi Seyhun boylarıydı. ‘Karaçuk’ adıyla kaynaklarda geçen Karadağlarm (Karatav) kuzeyindeki Sozak, Oğuzların en doğudaki çöl kıyısındaki şehirleri olmalıdır. Kuzeyde ise sınırlar Cim-Emba ırmaklarının kuzeyine ulaşıyordu. Sır Derya (Seyhun) boylarındaki diğer Oğuz şehirleri Yenikent, Cend, Barçınlıgkend, Sıgnak, Kamak, Sütkent, Savran (Sabran), Aşnas, Otrar (Farab), İkan, Özkend, Sayram-İsficab belli başlı Oğuz şehirleri idi. Zaten Dede Korkut ve Oğuz destanlarının konuları bu bölgede yani Sır Derya boylarındaki Karadağlarda geçmektedir.

10. asrın başlarına gelindiğinde Oğuzların kışlık merkezi Yeni-kent olan bir devlet kurdukları görülmektedir. Hükümdarının unvanı yabgu olup, O’na naiplik eden Kül Erkin idi.

Orduya ise subaşı kumanda ediyordu. Yınal Tarkan gibi başka unvanlı devlet adamları da vardı.

Abbasilerin Horasan valisi Abdullah b. Tahir zamanında (828-844) ilk hadiselerde Oğuzların adı geçer ve 838-840 yıllarında mağlup edilip bin esir verirler. Bu arada 860’larda Avrupa’ya göç eden Peçeneklerin bir kısmı Oğuzların yanında kalmıştır.

Oğuzlar, doğudaki Karluklar, kuzeyde Kimek ve Kıpçaklar, Hazarlar ve kuzey batıdaki Peçeneklerle sürekli mücadele halinde idiler. Bununla birlikte kesin tarih belli olmasa da 1000’li yıllarda Oğuz Yabgu Devleti’nin yıkıldığı anlaşılmaktadır. Oğuzlar, bu devirde Üç Ok ve Boz Oklar olmak üzere ikili teşkilat halinde idiler.

Boz Oklar: Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazır, Döğer, Dodurga, Yaparlı, Afşar, Kızık, Beğdili, Karkm; Üç Oklar: Bayındır, Peçene, Çavuldur, Çepni, Salur, Eymür, Ala-yuntlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva (ıva), Kınık adlarıyla yirmi dört alt boya ayrılmışlardı.

Çetinoğlu: Türklerden bir grup Avrupa’ya uzandılar…

Prof. Taşağıl: Bunlar Avrupa Hunları olarak anılır.

Asya”daki Büyük Hun İmparatorluğunun zayıflamasının ardından Batı ve Kuzey Kazakistan bozkırlarında bir Türk nüfus yığılması meydana geldi. Buradaki Cim, Emba ve Yayık ırmakları civarı iki yüzyıldan fazla Hun boylarına yurtluk yaparken çok kalabalıklaştıkları için otlakları yetersizleşti.

İtil Nehri’nin doğusundaki bazı Hun grupları 4. yüzyıl başlarında, bu nehri geçerek, 330-350 yılları arasında Kafkasların kuzeyindeki Kuban ve Terek nehirleri arasındaki bozkırları istilâ ettiler. 370’li yıllarda İtil boyundaki Hunlann başında Balamir vardı. 374-375 tarihinde O’nun önderliğinde Hun kitleleri, İtil Nehrini hızla geçerek batıya doğru ilerlemeye başladılar. Önce Alanlar yerlerinden batıya doğru itildiler. Arkasından Ostrogotlar ağır bir mağlubiyete uğratıldılar. Onlar batıya kaçınca meşhur kavimler göçü başladı. Birçok kavim yer değiştirince Batı Avrupa’da yeni bir etnik durum ortaya çıktı.

378 yılında Edirne civarında yapılan savaşta Vizigotlarla Hunlar, Doğu Roma’yı yâni Bizans’ı yenip, imparatorları Valens’i öldürdüler. Avrupa âleminin Hunların savaş tekniği karşısında başarısız kalmaları, onların çok üstün askerî usulleri, bu kıtayı baştanbaşa dehşete düşürmüştü. Bu arada Basık ve Kursık liderliğinde Hunlardan bir grup, 395-396 yıllarında bir Anadolu akını yaptılar. Kafkaslardan, Doğu Anadolu’ya girerek, Erzurum, Malatya ve Çukurova’ya kadar ilerlediler. Antakya ile Urfa’yı kuşatıp, Suriye’ye girdiler. Kudüs’e kadar uzanıp geri göndüler.

Hunlar, Karpat dağlan mıntıkasına geldiğinde başlarında Uldız (Yıldız) bulunuyordu. 400 yılı civarında Hunların merkezi İtil’den Orta Avrupa’ya nakledildi. Hunlar, Tuna’ya ulaşınca kavimler göçünün ikincisi başladı. Bu arada Batı Roma İmparatorluğu ile dost olan Uldız, O’nu M.S. 406 yılında Gotların ve diğer yabancı kavimlerin baskısından kurtardı. 410’larda Uldız’ın yerine geçen Karaton, daha çok devletin doğu işleriyle uğraştı. Akabinde 422’den sonra Hunların başında Rua, Oktar ve Muncuk isimlerinde üç lider görülür. Bunların arasında Rua’nın pozisyonu daha ileriydi ve onun idaresindeki ordular tarafından Orta Tuna ve Tissa havzaları tamamen Hunların hâkimiyetine girdi. Çeşitli Germen ve Slav kavimleri de Hunlara itaat etti. 5. yüzyıl ortalarına doğru Orta Avrupa’dan, Hazar Denizi’nin doğusuna kadar uzanan bir Hun devleti ortaya çıktı.

Rua, 433 yılında ölünce Hunların başına Muncuk’un oğullan Attila ve Bleda geçti. İki kardeşin idaresi on bir yıl kadar sürdü. Bu devirde Hun mezarlarının soyulması üzerine Doğu Roma seferine çıkıldı. Balkanlardaki Bizanslılara ait kalelerin çoğu Hunların eline geçti. Attila, Akatir ve Ak-ogur (Şarogur) isyanlarını bastırdı. 445 yılında Bleda ölünce Attila tek hâkim oldu. Devletini daha da genişleten Attila’ya doğuda Aral gölünden, batıda Ren Nehri’ne kadar otuzdan fazla kavim bağlanmıştı. Doğu Roma’ya karşı savaşlara başlanmış, Lüleburgaz’a kadar gelinmişti. 447’de çıktığı büyük Balkan seferinde Attila, bozguna uğrattığı Doğu Roma İmparatoru Theodosius’tan 6.000 libre altın harp tazminatı ve 2100 libre yıllık vergi almak karşılığında barış yaptı. Bu savaşta Hun ordusu iki koldan ilerleyerek Sofya, Filibe, Preslav, Lüleburgaz ve Büyük Çekmece’ye kadar ulaşmıştı. Bu seferden bir yıl sonra Bizans’ın kendisine karşı hazırladığı suikastan kurtulan Attila, artık tam olarak bu devleti baskı altına aldığından yönünü batıya çevirdi.

Yıllar önce kendisine gönderilen Honoria’nın nişan yüzüğünü bahane ederek,’ Batı Roma İmparatorluğu’nun yarısını veya devletin idaresine katılma hakkını istedi. Bunun reddedilmesi üzerine sefere hazırlanan Attila, Batı Roma kumandanı Aetius ile Galya’da Campus Mauriacus denilen yerde, 451 yılı Haziran ayında karşılaştı. 24 saat süren savaşta her iki taraf da ağır kayıp verip geri çekildiler. Attila’nın maksadı olan Batı Roma’nm asker kaynağı Galya’nın tahrip edilmesi sağlanmıştı. Toplam sayısı iki yüz bin olan Hun ordusunun yarısı Germenler ve Gotlardandı.

Ertesi sene 452 yılı ilkbaharında İtalya seferine çıkan Attila, Kuzey İtalya’yı istilâ etti. Dehşete kapılan Roma İmparatoru, Roma şehrini terk etmeye karar verdi; ancak Papa Leon’un gelip kendine

yalvarması, vergi ve prenses Honoria’nın nişan yüzüğünü teklif etmesi üzerine Attila, ordusunu toplayarak İtalya’dan geri döndü.

Attila’nın 453 yılında bir düğün gecesinde ölümü üzerine yerine oğlu İlek geçti. Fakat, Avrupa Hun Devleti çözülmeye başlamıştı. Gerek O ve kardeşleri arasındaki taht mücadeleleri, gerekse Germen kitlelerinin isyanları kısa zamanda devletin dağılmasına yol açtı. İlek, Gepid kralıyla yaptığı savaşta öldürüldü. Diğer oğlu Dengizik, 468 yılında Bizanslılara yenildi, esir düştü. İstanbul’a getirilerek idam edildi. Üçüncü ve küçük oğlu İrnek kendisine bağlı bazı gruplar ile Karadeniz’in kuzeyine döndü. Burada yaşayan Ogur Türklerinin boylarıyla kanşarak Bulgarları meydana getirdiler.

Çetinoğlu: Türklerin önemli bir grubu da ‘Avarlar’ olarak anılır. İstanbul’u kuşattılar…

Prof. Taşağıl: Avarların menşei M.S.350’li yıllara kadar gitmektedir. Çünkü söz konusu tarihte Uar-Hunlann bir kolu Toharistan, Tann Dağları, Kuşan bölgesini ve Maveraünehir’i hatta Soğdiana’yı ele geçirerek Akhun (Eftalit) Devletini kurdular. Bu devlet 558 yılına kadar yaşadı.

Uar-Hunlann kuzey kolu Gök-Türk’ler karşısında tutunamayınca önce Kafkaslara, sonra Karadeniz’in kuzeyine, nihayet Orta Avrupa’ya geldiler. Bunların Moğolistan’ın doğusunda ortaya çıkan ve büyük bir devlet kuran Juan-juanlarla ilgisi yoktur.

Aslında Apar adı altında bu boy Kül Tigin Yazıtı’nda bir yerde geçmektedir. 572 yılında Mukan Kağan öldüğünde O’nun cenazesine katılanlar arasında Avar (Apar)lar da vardı.

Bizans ve Slav kaynaklarında; Abar, Avar, Abari vb. gibi isimler verilen ve kendilerine Apar denilen boyun 557 yıllarında Sabarları mağlup edip, Bizans sınırı Azak kıyılarına geldikleri görülmektedir.

Kafkasya’ya geldiklerinde Alanlan kendilerine bağlayan Avarlar, 558’de Bizans’a elçiler göndererek, topraklarında yerleşmek için bir bölge talep ettiler. Aynca Bizans sınırlarını korumak ve karşılığında da bir miktar vergi almak teklifinde bulundular. O esnada Balkanlarda Ogurlarla uğraşan İmparator Justinianos teklifi kabul edip onlarla bir anlaşma yaptı. Bunun üzerine Avarlar, Karadeniz kıyısında ve Kafkasya’daki Sabarlar, Onogurlar ile Slav kabilesi olan Andları mağlûp ederek, sınırlanm Aşağı Tuna’ya kadar genişlettiler. Volga ile Tuna arasındaki Türk boylan da Avarlann hâkimiyetini tanımışlardı. Karpatlara kadar ilerleyen Avarlar, Tuna’nın batısındaki Longobardlarla anlaşıp Doğu Macaristan’daki Gepidleri de itaat altına aldılar. 568’den itibaren Longobardların Kuzey İtalya’ya göçmeleriyle Macaristan topraklan Avarlara kaldı. Bu suretle Avarlar, 568 yılına gelindiğinde imparatorluklarını Orta Avrupa’da iyice güçlendirmiş oldular. Batıda Frankları yendikten sonra güneyde bugünkü Belgrad ve Eszek gibi Bizans’ın önemli sınır şehir kalelerini ele geçirdiler.

Avarlann en güçlü devirleri Bayan Kağan zamanındadır. Bayan, devlet merkezini Tuna ile Tisa nehirleri arasındaki stratejik olarak önemli mevkie naklederken, sınırlan da Dinyeper’den Elbe’ye; Adriyatik’ten Kuzey Denizi sahillerine kadar genişletti. 565 yılında Bizans’ta çıkan karışıklıklardan faydalanan Avarlar, onlardan büyük paralar aldıklan gibi, Karadeniz kıyısındaki kaleleri kuşatarak bölgeden topladıkları esirleri Batı Roma İmparatorluğu’nun boş arazilerine yerleştirdiler. Trakya ve Makedonya’daki Avarlar, Selanik kapılarına dayanıp şehri kuşattıklarında İran harplerinden dönen Bizans orduları karşı hücuma geçince geri çekildiler. Hatta, Tisa Nehri’ne kadar takibe uğrayan Avarların imdadına 602 yılında Bizans ordusunda patlak veren Fokas isyanı yetişti. Avarlar Bizans’a karşı Longobardlarla birlikte hareket etseler de, 616’den sonra İtalya’ya da akınlar yaptılar. Ayrıca, Slav ve Bulgarlardan oluşan kuvvetlerle birlikte Dalmaçya, Orta Yunanistan ve Peloponnes’e kadar girince, 610-641 yılları arasında hüküm süren Bizans imparatora Herakleios, büyük paralar karşılığında barış yaparak 619 yılında Selanik’i kurtardı.

626 yılında Sasanilerle ortak gerçekleştirilen İstanbul kuşatmasında Bizans çok zor anlar yaşadı. Herakleios ise, Hazarlardan yardım istemek için Doğu Karadeniz bölgesinde iken, İran ordusu Anadolu’dan geçip Boğaziçi’ne kadar ulaştı.

Diğer taraftan Bulgar ve Slav birlikleriyle takviyeli Avar ordusu da Balkanlar ve Trakya’dan geçerek Bizans surları önüne geldi. İki ateş arasında kalan Bizans, çaresizlik ve ümitsizlik içindeyken Avarların emrindeki Slavlar Bizans’ın kışkırtmasıyla onlara karşı isyan etti.

Donanmanın da bulunmayışı sebebiyle muhasaradan bir netice almamadan geri dönüldü. Tehlikeyi ucuz atlatan Bizans’ta o gün bayram ilân edildi ve yüzyıllarca kurtuluş günü olarak kutlandı. Bu durum Avarların nüfuz kaybetmelerine sebep oldu. Nitekim Alpler ile Dalmaçya’daki Slavların, 630 yılında da güvenilir müttefikleri Bulgarların isyanları Avarlan zor durumda bıraktı. Bunlara bir de Avar kağanının zamansız ölümü eklenince işler iyice karıştı. Bulgarlar, kağanlık makamı üzerinde hak iddia ettiklerinde isyan bastırıldı. Fakat Onogur Bulgarları bağımsızlıklarını ilân ederek Dinyester Irmağı’nın doğu kısımlarını ele geçirdiler. Tuna-Sava bölgesi ile kuzey kısımları da Slavlarda kalınca Orta Macaristan topraklarına sıkışıp kalan Avarlar her geçen gün daha da zayıfladılar. 791 yılından itibaren yaklaşık on beş yıl Frank imparatoru Büyük Charles’ın din savaşlarına direnen devlet 805’te parçalanarak dağıldı ve kısa zamanda Hıristiyanlaşıp, dillerini de kaybederek kalabalık kitleler içerisinde eridi.

Çetinoğlu: Kafkasların kuzey bölgelerinde önemli roller oynayan Sabarlar hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Taşağıl: Sabarlar, Bizans tarihlerinde ‘Sabar’, ‘Sabir’, ‘Savir’; Ermeni, Süryani ve İslâm kaynaklarında ise; ‘Savir’, ‘Sabir’ ve ‘Sibir’ olarak geçmektedir. Filologlar tarafından Sabar kelimesi Sab + ar = Sapar şeklinde açıklanmıştır. Sapan, yol değiştiren, serbest olan mânâlarına gelmektedir. Sabarlara ait bilinen şahıs adlarının tamamı Türkçe’dir (Balak, İliger, Boank gibi). 5. yüzyıl Bizans tarihçisi Priskos’un verdiği bilgiye göre, isimleri ilk defa Batı Sibirya’ya göç eden kavimler arasında geçmektedir. Buna göre, güneydoğudan gelen Avarlar karşısında tutunamayan Sabarlar, batıya yönelmişler ve Altaylar ile Ural arasındaki düzlüklerde yaşayan Ogurlan yurtlarından çıkararak, Tobol-İşim ırmakları çevresine yerleşmişlerdir.

6. yüzyıl başlarında Bulgar gruplarını kendilerine bağlayarak, İtil-Don nehirleri arasında ve Kuban nehrine uzanan sahaya yayıldılar. Böylece Bizans ve Sasanî İmparatorluklarına komşu oldular. Bu esnada Bizans ile savaşan Sasanilerin tarafında yer alan Sabarlar, Bizanslıları, meşhur hakanları Balak’ın idaresinde mağlup ederek Ermenistan bölgesine akınlar düzenlemişler; Anadolu’ya girerek Kayseri, Ankara, Konya havalisine kadar ilerlemişlerdir.

Sonraki yıllarda menfaatlerine uygun gelecek şekilde Bizans’ın veya İran’ın yanında yer almışlardır. Nitekim 527 – 565 yılları arasında hüküm süren Bizans imparatoru Birinci Justinianos, kıymetli hediyeler karşılığında Balak’tan sonra devletin başına geçen eşi Boank’la anlaşarak onları kendi saflarına çekti. Bir müddet Bizans ile müttefik kalan Sabarlar, Sasanîlerle yaptıkları savaşlarda, bilhassa 531 – 579 yılları arasında Sasani tahtında oturan Şehinşah Anuşirvan karşısında kayıplar vererek eski kudretlerini kaybettiler. Bununla birlikte Sabarlann, İranlılar ile Bizanslıların o güne kadar bilmedikleri savaş tekniği ve gücüne sahip olduklarını, 6. yüzyıl Bizans tarihçisi Prokopios hayranlık verici ifadelerle anlatmaktadır.

557 yılında Avarların çok sert hücumuna mâraz kalan Sabarlar dağıldılar. Hâkim oldukları bölge Göktürklerin batı kanadına bağlandı. Güney Kafkasya’daki yurtları da 576 yılında Bizanslıların kontrolüne girdi. Daha sonraları bölgede dağınık halde yaşayan Sabarlar, 7.. yüzyılda da Hazar Devleti’nin kuruluşunda yer aldılar. Nitekim Hazar toplulukları arasında önemli bir yer tutan Belencer ve Semender Boyu Sabarlara dayanmaktadır.

Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL 14 Şubat1964 tarihinde Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğdu. 1975’te İlyasköy İlkokulu’dan, 1981’de İzmit Mimar Sinan Lisesi’nden, 1985 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nin Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Çince öğrenmek ve Orta Asya tarihi üzerine araştırmalar yapmak üzere Tai-wan’a gitti, Shih-fan Üniversitesinde Çince kurslarına devam ederken, Cheng-chih Üniversitesi’nin Etnoloji Araştırmaları Enstitüsü’nde ve Tarih Bölümünde ders ve seminerleri takip etti. Bunun yanında dokümantasyon merkezinde Çin kaynaklarından Türk tarihine ait belgeler topladı.

1986 yılının sonunda Türkiye’ye dönüp, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans öğrenimine başladı. 1991’de doktor, Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalında, 1992’de yardımcı doçent, 1995 yılında Genel Türk Tarihi alanında doçent unvanını kazandı. 2001 yılında profesör oldu. 1997-1998 ve 1999-2000 eğitim-öğretim yıllarında Kazakistan’ın Türkistan şehrindeki Uluslararası Hoca Ahmet Yesevî Türk-Kazak Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Kazakça başta olmak üzere diğer Türk lehçelerini öğrendi. Bu esnada Özbekistan’ın Semerkand, Buhara ve Hive gibi tarihi şehirlerine, yine Güney Kazakistan’da Sır Derya boyundaki tarihî kalıntıların bulunduğu alanlara saha araştırmalarında bulundu. Aynı üniversitede 2001-2002 öğretim yılında Tarih-Felsefe Fakültesi Dekanlığı görevini yürüttü. 2002 yılının Temmuz Ağustos aylarında Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi’nin yürüttüğü Moğolistan Türk Anıtları Projesinde yer aldı. 2004-2005 öğretim yılında Bişkek’te bulunan Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesinin Tarih Bölümünde öğretim üyeliği görevini üstlendi. Aynı üniversitenin Türk Uygarlığı Merkez Müdür yardımcılığını yürüttü. Sosyal Bilimler Dergisi yayın kurulu başkanlığını yaptı. 2007-2008 Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü oldu. 2008 yılında Rektör Yardımcılığına tâyin edildi. 2009 Nisan ayından itibâren Tarih Bölümü Başkanlığını yürütmektedir. Çince, İngilizce, Rusça ve Fransızca ile Türk lehçelerinden Kazakça ve Kırgızca bilmektedir. Moğolistan başta olmak üzere Güney Sibirya, Kazakistan ve Kırgızistan’da saha araştırmaları gerçekleştirmiştir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

 

Asırlık Gecikme (4)

0

Millet ve devletçe düze çıkmamız için cehalet / bilgisizlik ve cahillik denen müthiş ve dehşetli bataklığı kurutmamız gerekiyor.

Millet ve devletçe düze çıkmamız için fakr / yoksulluk denen mütevahhiş yani korkutucu, ürkütücü ve yadırgatıcı kıraçları / verimsiz toprakları katetmemiz, geride bırakmamız gerekiyor.

Millet ve devletçe düze çıkmamız, yâni muasır / çağdaş millet ve devletler seviye ve düzeyine yükselmemiz için, husumet / düşmanlık gibi gayet / son derece keyşer / sarp ve yalçın dağları aşmamız gerekiyor. Binaenaleyh, meyus ve ümitsiz olmaya gerek yok.

Daha ne kadar bekleyeceğiz? Demeyi de bir kenara bırakmak lâzım.

Hemen belirtelim ki, “Yeis (ümitsizlik, elem ve keder) acz (yâni güçsüzlük)den gelir. (Kaldı ki) yeis (umutsuzluk), mâni-i her-kemaldir (her türlü gelişme, terakki ve ilerlemenin baş engelidir).” (Münazarat)

Hamiyet / gayret ise, mâni ve engellerin şiddetine karşı; aynı şiddetle karşılarında sağlam durmaktır.

Hemen hatırlatalım ki, “Çabuk yeise (ümitsizliğe) inkılâp eden (dönüşen) hamiyet; hamiyet değildir.” (Münazarat)

Fakat şu zaman; basit, geçersiz imkânsızlıkları mümkün ve olası kılıyor.

Her şeye rağmen imkân dâhilinde olduğunu gösteriyor.

X

Cehaleti, hemen yenmek istiyorsak; yani bir an evvel düze çıkmayı arzuluyorsak; millet ve devletçe kendimize; bilgi, hüner ve ustalık yani Marifet’ten ve değer, meziyet, iman ve irfan itibarıyla olan yüksek dereceden yani Fazilet’ten bir demiryolu yapmalıyız.

Ta ki Meşrutiyet / Cumhuriyet / Demokrasi denen; Millet Meclisi ile idare edilen bir devlet sistemi sayılan Mükemmellik Treni’ne binelim.

Medeniyet / Medenîlik / Uygarlık da denilen Muhteşem Tren’e yerleşelim.

Yanımıza aldığımız Terakkiyat / İlerleme / Gelişme tohumlarını da trene yükleyelim.

Böylece kısa zamanda mâni ve engellerden kurtulup geçelim. İstenen hedefe varalım.

Yolu, ne kadar çabuk açarsak; o nispette istenen maksuda ulaşmak, o derece kolaylaşacak ve çabuklaşacaktır.

X

O hâlde “Efkârı (fikir ve düşünceleri) teşvîş eden (karıştıran) hürriyet ve meşrutiyeti (bugün demokrasiyi) takdir etmeyen kimlerdir?

“Cehalet ağanın, inat efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde (reisliği ve başkanlığı altında), insan milletinden; menba-ı saadetimiz (mutluluk kaynağımız) olan meşvereti (işlerin görüşme yoluyla çözümlenmesini, yani meclisi) inciten bir cemiyettir, (bir topluluktur).” (Münazarat)

Demokrasi, medeniyet, ve ilerleme yolunda; şimdiye kadar gecikmemizin bir diğer sebebi de:

Kendi cehaletimizin silâhıyla, asıl bizi mahv ve perişan eden husus; içimizdeki garip / tuhaf ve şaşılacak ad ve namlarla hükmünü icra etmekte ber-devam olan, sürdüren parça parça, çeşitli istibdatlardır ki, kanun ve nizama tabi olmıyan keyfî, baskıcı yönetim, zulüm ve tahakkümlerle hayatımızı zehirleyip duruyor.

Fakat kabahat; o küçük istibdatların babası hükmünde olan resmiyetteki kanun boşluklarında, mevcut kanunları hafife alanların hafifliğinde, vurdumduymazlık içinde olup da, milleti hiçe sayanlardadır.

Demek ki: “Bizim düşmanımız ve bizi mahveden; Cehalet ağa, oğlu Zaruret (çaresizlik, yoksulluk ve sıkıntı) efendi ve hafidi (torunu) Husumet beydir.” (Münazarat)

Evet “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhıyla cihat (etmeye devam) edeceğiz.” (Divan-ı Harb-i Örfî)