24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 717

Nasıl Bir Başarı? Nasıl Bir Federasyon Başkanı?

Her olimpiyat sonrası başarısızlık bahanesi ile federasyon başkanları istifa ettirilir ve yerlerine yenileri seçilir.

Önce başarısızlık nedir, bunu tarif etmek, başarının kriterleri nelerdir, sonra nasıl bir başkan, başkanlığın kriterleri nelerdir, bunlar açıklanmalıdır.

Bir kısım federasyon başkanları, insan ve tesis alt yapısına önem vermekte, bir kısmı az fakat madalya alacak sporcular yetiştirme gayretinde, bir kısmı ise geniş bir tabandan çokça müsabık çıkabileceği düşüncesi ile hareket etmektedir.

Alt yapılarını eğitim merkezleri ile donatmış, yatılı bölge okullarında faaliyet sürdürebilen ve köy çocuklarını imkânlar dâhilinde spora celbeden, ayrıca ciddi vakıf  kurumuna sahip güreş gibi spor dalları ve federasyonların şansı fazladır. Yüz, yüz elli sporcu ile Türkiye şampiyonası gerçekleştiren federasyonların başarı şansı yoktur. Anaokulundan itibaren çocuklarımıza atletizm, jimnastik ve yüzme temel sporlarını verememişsek, çocuklarımızı spora yatkın anatomo-fizyolojik yapıya kavuşturamamışsak, orta ve lise okul çağlarında çocuğa istediğiniz kadar spor yaptırın, bunların içinden dünya ve olimpiyat şampiyonu çıkartmanız mucize olur. Bu sistem ancak devlet eli ile oluşturulur. Okul ve eğitim programları içinde spor eğitiminin de başarılı bir şekilde  sürdürülebilmesi için Milli Eğitim ve Spor Bakanlığının birlikte masaya oturması gerekir.

Modern gelişmiş ülkelerde nüfusun % 20 si lisanslı sporcudur. Türkiye’de futbol dahil lisanslı sporcu sayısının % 1′ e ulaştığını sanmıyorum. Bu sporcuların sadece lisans sahibi olmalarından ziyade aktif spor hayatlarının sürdürülebilirliği önemlidir. Birçok spor dalını ise sporcuya beğendirmekte güçlük çekiyoruz. Her spor dalı için yeterli sayıda sporcu yetiştirmek ve her spor dalını sevdirecek yöntemler bulunmalıdır.

Olimpiyat oyunları
Olimpiyat kafileleri yola çıkarken, yetkililerimiz otuz spor dalında on  madalya bekliyoruz ve kafilemiz atmış veya yüz sporcudan ibarettir şeklinde ifadelerle, sporseverlerimizin beklediği bilgiyi açıklamıyorlar. Halbuki sadece atletizm dalında yalnız on dördü koşu olmak üzere kırk kadar yan dal vardır. Bu şekilde üç yüz dalda en az dokuz yüz madalya dağıtılmaktadır.  Biz peşinen bu dokuz yüz madalyanın yüzüne razıyız. Çünkü geri kalan sekiz yüz madalyaya talip sporcumuz mevcut değildir. Onun için önce birbirimizi kandırmaktan vaz geçelim. Türkiye, yurt dışında çalışan veya yaşayan insanı ile artık seksen beş milyonluk bir nüfusa sahiptir. Bu millete tek bir altın madalya yakışmamaktadır. Nüfusumuzun onda biri kadar nüfusa sahip ülkeler üçyüz-dörtyüz sporcu ile olimpiyatlara katılmaktadır. Güney kore dokuz, Avustralya sekiz, Özbekistan dört ve Yunanistan üç altın madalya kazanırken Türkiye’nin, Ermenistan ve Slovenya ile kırkıncı sıralarda birer altın madalya kazanması yürekler acısı bir tablodur.
Her ne kadar federasyonlar kısmen özerkleşmişse de devletin çok önemli miktarda katkılarına halen ihtiyaç vardır. Örneğin Fransa’da judo müsabakasına gelen sporcular salona biletle girer, on bin kişilik salan tıka basa dolar ve o müsabakadan elde edilen gelirle Fransa Judo federasyonu, bir yıllık harcamalarını karşılar.  Türkiye’de futbolun dışında seyirci, salonlara zoraki götürülür. Eğer Türkiye’de yüz bin eskrimci olsa, İstanbul’da yapılan estrim şampiyonada salonlar dolar ve taşar.

 

Sportif başarı

Başarı için;

1. Her spor dalında anaokulundan başlayan, diğer öğrenim yıllarında da kesintisiz devam eden, geniş alt yapılı bir sportif kitle oluşturulmalıdır.

2.  Eğitimli eğiticiler yetiştirilmeli, önemli kulüp ve milli takımlar için görevlendirilmiş antrenörler yılda birkaç kez, o spor dalının en üst seviyede yapıldığı ülkelerde kurs ve seminerlere katılmalıdır.

3. Yurt içinde toplu çalışma kampları oluşturulmalı, bu kamplar ulusal düzeyde olduğu gibi uluslararası düzeyde de düzenlenmelidir. Bu kamplarda uluslararası düzeyde tanınmış teknik adamlar görevlendirilmelidir.

4. Milli takım sporcu sayıları her sıklet veya metrik birimlerde, birbirleri ile yarışacak çok sayıda sporcudan oluşmalıdır.

5. Milli takım kampları merkezi bölgelerde, her bölgeden çok sayıda sporcudan oluşturulmalı, antrenman verecek sporcu  sıkıntısı çekilmemelidir.

6. Öğrenci sporculara kamplarda derslerini çalışabilecekleri ortamlar hazırlanmalıdır.

7. Milli düzeydeki sporcular, yılın birkaç ayında Avrupa veya Asyadaki üst düzey sporcu antrenman kamplarına gönderilmelidir.

8. Milli sporculara başarının sırrını öğretecek moral, motivasyon, psikoloji eğitimleri verilmeli, alçak gönüllü yetiştirilmelidir.

9. Olimpiyat madalyası kazanan bir sporcunun, ikinci kez olimpiyat madalyası kazanma güçlüğü karşısında bilinçli olarak, yedekleri hazırlanmalıdır.

Bu örnekleri artırmak mümkündür. Ülkemizde yetişen spor adamları iyi değerlendirilirse, başarı oranları da  ona göre artabilir.

 

Federasyon Başkanlığı

Adaylar, “o federasyon başkanlığı yaptı, ben de yaparım” düşüncesinden vaz geçmelidir. Ben başkan olursam neler yapabilirim, nelere kadirim,  başarı için güvencelerim nelerdir, Benden öncekilerin yaptıklarından fazlasını yapabilirmiyim, bana daha fazla imkan tanınır mı, Uluslararası organizasyonlara katıldığımızda söz sahibi olabilirmiyim, yoksa bir kenarda izleyeci gibi seyir mi ederim, Hangi dilde konuşurum, bir kongre veya sempozyumu idare edebilirmiyim, ülkemin haklarını uluslararası ortamda ne şekilde savunurum, yurt içi ve yurt dışında söz sahibi olup, kendimi dinletebilirmiyim, gibi pek çok teknik, sosyal ve bilimsel konularla karşı karşıya kalacağını ve bunların üstesinden gelebileceğini düşünmelidir.

Yeni bir federasyon başkanı seçim koşulları ciddi kurallara bağlanmalıdır. Eğitimi, sosyal konumu, dil bilgisi, kültürel durumu ve uluslararası ilişkilerdeki sorumlulukları önemlidir. Bir kulüpte yöneticilik yapmış olmak yeterli değildir. Federasyon başkanları devleti temsil eden elçilerdir. Yeni bir başkanın adaptasyon süresi aylar veya yıllar alır. Devlet işlevini bilmeyenler büyük hatalar yaparlar. Onun içindir ki, bir olimpiyat başarısızlığını federasyon başkanına yüklemek doğru değildir. Önemli olan, iyi yönetmişmidir, sporcu sayısını yüzbinlere taşımışmıdır, devletin tanıdığı imkanları en iyi şekilde değerlendirebilmişmidir, gelecekte madalya için ümit vermektemidir? 
İyi sporcu nasıl zor yetişiyorsa, iyi federasyon başkanı da zor yetişir.

Sevgi ve saygılarımla.

 

 

Hat sanatının günümüzdeki meftunlarından, erbab-ı hüner ve hizmet ehli-vakıf insan Prof. Dr. UĞUR DERMAN; kâse-i fağfur misâli âh ediyor:

Batılı olmak, resmî ideoloji hâline getirilince, Türk insanı, karakter ve tavır değiştirdi.’

Oğuz Çetinoğlu: Kur’an-ı Kerim Mekke’de nâzil oldu. Mısır’da okundu. İstanbul’da yazıldı.’ Sözünün söylenmesine ve yaygınlaşmasına vesile olan hat sanatkârlarımızı rahmet ve saygı ile anarak, zat-ı âlinizle uzmanlık alanınız olan hat sanatımız üzerine konuşmak, bu konudaki bilgilerinizin okuyucularımıza aktarılmasına aracı olmak istiyorum.

Uygun görürseniz konuya; Türkiye’de yazı ve sanatla ilgili köklü değişikliklerin, hat sanatımız üzerindeki tesirlerini irdeleyerek girelim.

Harf devrimi, hat sanatımız üzerinde ne tür değişimlere yol açtı?

 

Prof. Dr. Uğur Derman: Hat sanatının dayandığı, mesned aldığı bediî malzeme Arap asıllı eski Türk harfleri olduğu için, harf inkılabı yüzünden bu sanatın dumûra uğraması kaçınılmaz bir vâkıadır. Yeni harflerin kabûlünden sonra eski yazılarımızın sanat gayesiyle kullanılmasına devam edilebileceği yolunda herhangi bir müsaade getirilmemiş. Daha önceden, 28 Mayıs 1927’de çıkartılan tuğra ve kitâbeler hakkındaki 1057 sayılı kanunun yanlış bir tatbikatı olarak, bu sanatın ‘kitâbe‘ denilen taş üzerindeki örneklerinden birçoğunun yok edilmesine zaten yol açılmıştı. İki yıl sonra gelen ve geçmişle bağları bir anda berhavâ eden harf inkılâbının da hat sanatına ‘dur‘ diyeceği pek tabiiydi.

 

Rahmetli hocam Necmeddin Okyay (1883-1976), o devri ‘Hattatız demeye korktuğumuz yıllar…’ cümlesiyle anlatırdı. Babıali’deki resmî müessese olan Hattat Mektebi’nde öğretim programına hat sanatı da dâhil bulunduğu cihetle, buranın hemen kapatılması yoluna gidilmiş, bir müddet sonra da Şark Tezyîni Sanatlar Mektebi adıyla sadece tezhip, cild, ebrû gibi kitap sanatlarının öğretilmesine devam için yeniden açılmıştı.

 

O zamanlar, eski yazımız hususunda resmî tutum o kadar sert ve merhametsiz imiş ki, 1934’de İran Şâhı Rıza Pehlevi’nin İstanbul’u ziyâreti münâsebetiyle, Eminönü köprüsüne kurulan tak üstüne Farsça bir ‘Hoşgeldiniz‘ cümlesi yazdırılmasını mecburen kabullenen Devlet, bunun altına konulan Türk hattatının imzasını (yani: Necmeddin) -sanki harf inkılâbına aykırı bir durum varmış gibi!- İstanbul savcısının emriyle hemen sildirtmek cihetine gitmiştir.

 

Şark Tezyîni Sanatlar Mektebi’nin 1936’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlanmasına karar verilince, hat sanatının meftunlarından olan İstanbul meb’usu Salah Cimcoz (1877-1947), bir Çankaya sofrasında Atatürk’e: ‘Hüsn-i hat bizim için öylesine mühim sanattır ki, nazarımda bir Şeyh Hamdullah (1429-1520) ile Rafaello (1483-1520) arasında fark yoktur. Kütüphâne ve müzelerimizde mevcud eserlerin tâmiri gerektiğinde, dışardan mütehassıs da celbedemeyiz; çünkü Avrupa’da bu sanatın mukabili yoktur.’ Demek cesaretini gösterince, o ders yılından îtibâren Akademi’de -sırf tezyînî mâhiyette kalmak kaydıyla-  hüsn-i hat öğretimine müsaade çıkmıştır. Ancak geçen 7-8 yıl içinde sanat köprüsünün altından hayli aykırı sular aktığı için, verilen izin, gençlerin bu sanata yönelmelerine vesile olmadığı gibi, birkaç istisna dışında Akademi’ye hâkim olan Avrupâî zihniyet yalnız hat değil, diğer gelenekli sanatlarımızı da çağdışı bulup küçümseyerek bu çatının altında kalmasını istememiş, yaşlı hocaların ölümü veya emekliye ayrılışıyla bu bölümün kapanmasını sağlamıştı. Hâsılı, bu sualinize cevabım ‘Bir dokun, bin âh işit kâse-i fağfurdan…’ mısraına uyar biçimde oldu.

 

Çetinoğlu: Hat sanatının Türk İslam sanatları içerisindeki yerini değerlendirir misiniz?

 

Derman: Türk hat sanatı denilince, Türklerin İslâmiyet’i kabul edişlerinden sonra okuma-yazma vasıtası olarak seçtikleri Arap asıllı harflerle vücûda getirilen sanat yazıları anlaşılır. Ancak şunu hemen belirteyim ki, Arap harfleri İslâmiyet’in zuhûrundan sonra yavaş yavaş estetik unsurlar kazanarak, bu hâl 8. yüzyılın ortalarından itibaren hızlanmış; Türklerin İslâm âlemine dâhil oldukları çağda zaten mühim bir sanat dalı hâline gelmişti. Bu yazı sisteminde harflerin birçoğu kelimenin başına, ortasına ve sonuna gelişine göre bünye değişikliğine uğrar. Sanat hâline dönüşüyle pek albenili bir şekle bürünen harflerin, birbirleriyle bitiştiklerinde kazandıkları görünüş zenginliği, hele aynı kelimenin veya cümlenin muhtelif terkiplerle yazılabilme imkânı, bu yazılara, sanatta aranılan sonsuzluk ve yenilik kapısını açık tutmuştur.

 

Çetinoğlu: Takvâ ehlinin resim ve heykel sanatlarına ilgi göstermemesi; hat sanatının gelişmesine, sonraları resim ve heykel sanatlarına yönlenmelerin başlaması da hat sanatının durağan konuma geçmesine yol açtı mı?

 

 

Derman: Batı âlemiyle içli dışlı olmaya başladığımız 18. asırdan îtibâren mimarî, musıkî, tezyînat, minyatür tarzı resim gibi, geleneğe bağlı sanatlarımızda, önce aslından ayrılma ve nihâyet bozulma, hatta soysuzlaşma safhalarıyla karşılaşırız. Bunun tek istisnası hat sanatıdır. Günü gününden âlâ olarak devamını, önce batıda karşılığı olmayışına, sonra da meşk denilen birebir öğretim usulüne ve gerektiğinde bünyesini yenileyebilmesine borçludur.

 

Çetinoğlu: Genel olarak sanatın;  insan hayatı üzerindeki yerinin ve öneminin, hatta ve hatta insan karakterinin oluşmasında ve gelişmesinde başlıca unsur olduğunun yeterince farkında mıyız?

 

Derman: Farkında mıyız, bilemiyorum amma, 20. asrın ikinci çeyreğinden başlayarak batılı olmak Cumhuriyetimiz için resmî ideoloji hâline getirildikten bu yana, Türk insanının ve topluluğunun ne derecede karakter ve tavır değiştirdiğini görmemek mümkün müdür?

 

Çetinoğlu: Hat sanatı Osmanlı Devleti’nde, sarayın desteği ile gelişmişti. Cumhuriyet döneminde destek iyice azaldı. ‘Buna rağmen hat sanatımız, kayıplara uğramakla birlikte  yok olmadı.’ diyebilir miyiz?

Derman: Evet, diyebiliriz.

 

Çetinoğlu: Bu durumu neye borçluyuz?

Derman: Osmanlı devrinde yetişen son hat üstatlarının 20. yüzyıl ikinci yarısında -sanatlarının geleceğinden ümitsiz olarak- birer birer hayattan çekilmeleriyle, hepimiz artık bu sanatın zevâlini kabullenmiştik. Fakat yeni yetişen nesillerin alâkası, bu sanatın -eski debdebesiyle olmasa bile- devam edeceğini, şükürler olsun gösteriyor.

 

Çetinoğlu: ‘Hat sanatı’ kavramı, eskilerin tâbiri ile neyi tedâî ettiriyor? Genç okuyucularımız için günümüz Türkçe’siyle sorayım: Hat sanatının çağrıştırdıkları nelerdir?

 

Derman: Hat sanatı bir ‘çizgiler saltanatı‘nı tedâi ettiriyor. Bunun İslâm kaynaklarındaki en özlü târifi, ‘Hat, cismânî âletlerle meydana getirilen rûhanî bir hendesedir.’ Cümlesiyle yapılmıştır ve hüsn-i hat, bu târife uygun bir estetik anlayış çerçevesinde asırlardır süregelmiştir. Ekseriyâ renklerin rol almadığı uçuk bir zeminde, estetik kavramının sadece siyah çizgiler hâlinde böylesine ifadelendirilişi diğer yazı sistemlerinde pek görülmediği için, batılı ressamlarca da tedkîk ve ilhâm konusu olarak alınmıştır. Bu noktadan bakıldığında da, hattı, resim seviyesine çıkamamış basit ve iptidaî bir çalışmanın tezâhürü olarak değil, resmin ötesinde ve resim kavramları ile anlatılamayacak bir estetiği ifâde eden yüksek bir sanat mahsûlü olarak görmek gerekir.

 

Çetinoğlu: Hat sanatı; bir düşüncenin ifâdesi olmanın ötesinde, ‘musikînin çizgilere yansıması’ olarak yorumlanıyor. Çizgideki musikîyi herkesin duyamayacağı muhakkak. Duymak isteyenlere rehberlik eder misiniz?

 

Derman: Bu mülâkat çerçevesinde böyle bir rehberliğe kalkışmam mümkün değil. Merak edenlerin, zamanımızda hayli artış gösteren hat sanatına dâir neşriyattan faydalanmalarını, müzelerdeki hat örneklerini hem gözleriyle, hem de gönülleriyle seyretmelerini tavsiye ederim. Buna zaman ayıramıyorlarsa, gençler için harc-ı âlem hâline gelen internetten bir adres verebilirim: Zamanımız hattatlarından Mehmed Özçay’ın hat sitesi: www.ozcay.com

 

Çetinoğlu: Hat sanatı ile ilgili bir eserin değerini belirleyen bir yöntem var mı?

 

Derman: Hat, kamış kalem yardımıyla -sıkı kaidelere bağlı kalınarak- icra olunan bir sanat dalıdır. Bundan dolayı, bir eserin değerinin ilk şartı, bu  sanata emek vererek yetişmiş bir üstâdın elinden çıkmış olmasıdır. Hoş, aynı elden çıktığı hâlde, yazanın hâlet-i rûhiyesine göre seviye farklılığı gösteren hat örnekleriyle de karşılaşmak mümkündür. Ancak kısaca şunu belirtebilirim: Hattın değerini belirleyebilmek için, bu sanatın tarihî seyrini derinlemesine mütâlaa etmek ve bundan neticeler çıkarmak gerekmektedir.

 

Çetinoğlu: Eski hattatlar, hat sanatına yeni tarzlar, bilinmeyen üsluplar getirirlerdi. Günümüzde bir kısırlık yaşanıyor mu?  Yaşanıyorsa, nasıl giderilebilir?

 

Derman: Zamanımızda, yeni bir tarzdan geçtim, eski üstâdların tavrının yakalanabilmesine dahi râzı olmak durumundayız. ‘Abdestsiz namaz olur mu?‘ diye baba erenlere sorduklarında; ‘Ben kıldım, oldu!’ cevabını vermesi gibi: ‘Ben buldum, oldu!’ diyen bir hat çömezinin ortaya çıkmasını temenni etmiyorum. Fakat zamanımızda klasiğe bağlı kalmakla beraber, farklı renkteki mürekkeplerle değişik istif yorumları getiren başarılı çalışmalar görüyoruz.

 

Çetinoğlu: Batılılar hat sanatını bilmezler. Buna rağmen ilgi duyarlar ve satın alırlar. Bu oluşumu yorumlar mısınız?

 

Derman: Batı, hat sanatındaki çizgi letâfetine herhâlde mücerred (soyut) resim gözüyle baktığı için hayranlık duymaktadır; bu da bir bakış tarzı…

 

Çetinoğlu: Hat sanatında pek çok yazı çeşidi var. Bu sanata ilgi duyan ve fakat bilgisi yetersiz olanlara; yazı çeşitlerinin isimleri ve karakteristik özellikleri hakkında  kısa bilgiler vermek mümkün mü?

 

Derman: İslâm tarihi boyunca birçok yazı çeşidi bulunmuş, fakat tutunamamıştır. Bugün nisbeten çok kullanılanları kısaca tanıtayım:

 

Sülüs: Ağzı 2 mm.lik kamış kalemle yazılan, son derecede kıvrak, sanat göstermeye uygun bir yazıdır; bunun uzaktan okunabilecek kadar ağzı geniş kalemle yazılanına celî sülüs denilir ki, dînî yapılarda görülen sûre ve âyetlerin vücûd bulmasında çok kullanılır. Harflerin, sanat gayesiyle üstüste bindirilerek yazılmasına da ‘istifli hat‘ denilir.

 

Nesih: Uzun metinlerin -bilhassa Kur’ân-ı Kerîm- yazılmasında kullanılan ve ağzı takrîben 1 mm. lik kalemle yazılan, işlek olduğu nisbette zarif ve okunaklı bir hat cinsi. Bu anlatılan hat çeşitleri Arapça’da yanlış okumamak için lüzumlu olan hareke işaretleriyle yazılır.

 

Ta’lîk: Ağzı 2 mm.lik kalemle ince ve kalın hareketlerin birbirini takîb ettiği, şiir gibi bir yazı nev’i; diğerlerinin aksine; bu, harekesiz yazılır. Uzaktan okunabilecek irilikte olanına ‘celî ta’lîk‘ denilir. Osmanlı tarihinde kitâbe yazılmasında celî ta’lîkın ayrı bir yeri vardır.

 

Dîvânî-celî dîvânî: Osmanlılarda resmî yazışmalara mahsus iki hat çeşididir.

 

Çetinoğlu: Türklerde hat sanatı ile ilgili çalışmaların başlaması ve tarihî gelişimi hakkında özet bilgi verebilir misiniz?

 

Derman: Selçuklularda da yaygın olmakla beraber, hüsn-i hat Osmanlılarda, bilhassa İstanbul’un fethinden sonraki çağlarda çok revac bulmuş; bu sanata Türk karakteri 15. yüzyıl sonlarında kazandırılmıştır.

 

Sayılacak hattat ismi pek çok, ama ben hiç olmazsa devir açmış birkaçını sayayım: Şeyh Hamdullah (1429-1520), Ahmed Karahisârî (ö.1556), Hâfız Osman (1642-1698), Mustafa Râkım (1758-1826), Mehmed Esad Yesârî (ö.1798), Yesarîzâde Mustafa İzzet (ö.1849), Kadıasker Mustafa İzzet (1801-1876), Mehmed Şevkı (1829-1887), Sami (1838-1912), Nazif (1846-1913).

 

Çetinoğlu: Hat sanatından zevk alabilmek için okuyabilmek, okuduğunu anlayabilmek yeterli mi?

 

Derman: Hat, Türklerde neredeyse bin yıl müddetle okuma-yazma vâsıtası olarak ehemmiyetini korudu. Gerçi, geçmiş hayatımızda okuma bilenlerin nisbeti yüksek değildi; yazmayı bilenler daha da azdı. Lâkin bu kültürü tam edinmiş olanlar, yüksek tahsil yapmışcasına yetişmiş sayılırdı. Bu sebeple, hattan zevk almada hiç olmazsa okuyabilmenin ve buna bağlı kültürü almış olmanın rolü büyüktür. Lâkin harflerin arasına gizlenmiş ilâhî güzelliği hissedebilmek, yalnız okumakla mümkün değildir. Geçmişteki hattatların en büyüklerinden Kadıasker Mustafa İzzet Efendi’nin şöyle bir mısrâını hatırlıyorum: ‘Hüsn-i hattı okumak, lâleyi kokmak gibidir.’ Lâleyi koklarsanız ne duyarsınız? Hiç! Ama gönül gözüyle seyrederseniz, o sizi boş çevirmez; eski imlâya göre Allah isminin de, hilâlin de aynı harflerin yeri değişerek yazıldığını hatırlatır…

 

Çetinoğlu: Hat sanatkârı olmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Derman: Hattın tahsili -kabiliyetin dışında- uzun emek ister, yıllarca… Bu çalışmaların sonu başarıyla biterse, üstâdın vereceği icâzetnâmeyle taçlandırılır. Amma, o genç hattat için öğrenmenin sonu yoktur. Şimdiki gençlerin arasında bu işin üç-beş ayda biteceğinin ve öğrendiklerinin kendilerine hemen para kazandıracağının hesabı içinde olanlar bulunuyor ve tabii neticede hüsranla bitiyor. Hüsn-i hat sabır ve müdâvemet (devamlı uğraşma) isteyen bir sanattır. Geçmiş üstadlar arasında, bir gün yazmamanın bile kendilerinden çok şey götürdüğünü söyleyenler çıkmıştır. Hâsılı, bu saydıklarımı göze alamayacaklar, kendilerine de, hüsn-i hatta da yazık etmesinler, diyorum.

 

 

 

Prof. Dr. UĞUR DERMAN

5 Şubat 1935 tarihinde, Bergamalı Mehmed Celaleddin Bey’in oğlu olarak Bandırma’da doğdu. Babasını daha doğmadan kaybettiği için ‘dede‘ dediği, annesinin hem eniştesi hem amcazadesi olan Eczacı Osman Derman’ın yanında büyüyen ve O’nun soyadını  alan Uğur Derman, 1948’de, önceleri sadece yazları geldikleri Üsküdar’a ailece yerleşerek Üsküdarlı oldu.

 

Seminerlerini tâkip ettiği Mâhir İz’den edebiyat zevkini tattığı Haydarpaşa Lisesi’ni 1953 yılında bitirdi. Bu dönemde ilgisini Türk İslam kültürünün zenginliklerine yöneltti. Mezuniyetinden sonra Mahir İz ile münasebetlerini kesmedi.  O’ndan eski harfleri öğrendi. Çünkü Türk İslam kültürünün yegâne anahtarının bu harfler olduğunu anlamıştı. Bir yıl içinde hatalarıyla beraber mektup yazacak seviyeye geldiği eski yazı, sadece büyük bir kültürün anahtarı olarak değil, bir sanat olarak da ilgisini çekiyordu. Eski harflerle okuyup yazmayı öğrenmekle yetinmedi, hat sanatı ile de ilgilenmeye başladı.

 

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu ise de bir yıl sonra Eczacılık Mektebi’ne  geçti ve buradan ailenin üçüncü eczacısı olarak 1960 yılında mezun oldu. Askerliğini Diyarbakır’da tamamladıktan sonra Ayaspaşa’da açtığı Gümüşsuyu Eczahânesi, 1977 yılına kadar aynı zamanda bir sanat ve kültür merkezi olarak faaliyet gösterdi. 1977 yılında, merhum Fethi Gemuhluoğlu’ndan sonra  Türkpetrol Vakfı’nın yönetimini üstlendi.

 

1981 yılından bu yana İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)’nın da sanat danışmanlığını yürütmektedir. 1955 yılından itibâren Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin emekli hocalarından  1883 – 1976 yılları arasında yaşayan Necmeddin Okyay’ın Osmanlı Kitap Sanatları konusunda öğrencisi oldu. 1960 yılında icazet (diploma) aldı. Ayrıca, 1891 – 1961 yılları arasında yaşayan  Macid Ayral, 1898 – 1964 yılları arasında yaşayan Halim Özyazıcı ve 1898 – 1986 yılları arasında yaşayan Dr. Süheyl Ünver gibi bu konunun uzmanlarından çok istifâde etti.

 

1961 yılından bu yana,  Türk Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi gibi yayınlarla, müstakil eserle, tebliğ, ansiklopedi maddesi ve makalelerle Türk Kitap Sanatlarının öğretilmesi ve tanıtılması için çalıştı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde, Aynı Üniversite bünyesindeki Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde derslerini sürdüren Uğur Derman 1997’de Mimar Sinan Üniversitesi tarafından öğretim üyeliğine kabul edilerek kendisine Profesör unvanı verilmiştir.Türk Hat Sanatının tanıtımı için Kültür Bakanlığı tarafından 19767’da Kahire, 1980’de Cidde  ve 1987’de Chicago’ya, IRCICA tarafından 1988’de Bağdad, 1992’de Kuveyt, 1994’te İslamabad, 1997’de Kahire ve 1997’de Tunus şehirlerine gönderilmiştir.

 

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Çiçek Derman ile evli olup üç çocuk babasıdır.

 

ESERLERİ

11’i müstakil eser olmak üzere, toplam 247 adet yayını vardır. Kitap halindeki hacimli eserleri şunlardır:

* Türk Sanatında Ebru, İstanbul, 1977 (Akbank Yayını)

* Türk Hat Sanatının Şaheserleri, İstanbul, 1982, 1990 (Kültür Bakanlığı Yayını)

* İslam Kültür Mirasında Hat Sanatı, İstanbul, 1992 (IRCICA yayını. Bu eser Arapça, Japonca ve İngilizce’ye çevrilerek aynen yayınlanmıştır.)

* Letters in Gold, New York, 1998 (İngilizce olarak neşredilmiştir.)

* Calligraphies Ottomanes, Paris, 2000 (Fransızca olarak neşredilmiştir.)

 

 

Yenikapı Ruhunun Üzerine Tuzruhu Sıkmak!

(Müflis Tüccar durup durup eski defterleri karıştırırmış).

PKK’nın doğu ve güneydoğu bölgelerimizdeki terör faaliyetleri yoğunluklu bir şekilde sürerken, Türkiye 15 Temmuz hain darbe girişimiyle sarsıldı. Kendi vatandaşına dahi kurşun sıkacak kadar gözlerini karatmış hainler, bununla’da yetinmeyip TBMM’ni de bombaladılar. Allahtan Türkiye, iç savaş ortamına sürüklenmeden iktidarı, muhalefeti ve sağduyulu aydınlarıyla kısa zamanda aynı duygu ve fikirler etrafında darbecilere karşı birleşip yepyeni bir ruh oluşturdular. İşte o ruhun adı “Yenikapı Ruhuydu”.

Zaman zaman Sayın Bahçeli üzerinden ülkücülere sataşan Cumhurbaşkanı, 15 Temmuzdan sonra yapılan mitinglerde söz yazarından (Dilaver Cebeci) söyleyen Mustafa Yıldızdoğan’a kadar ülkücü olan ve ülkücülerin şarkısı “Türkiyem” ile meydanları şenlendiriyordu.

Ama daha önce ülkücüler hakkında;

-“Bunlar Fatiha okumasını dahi bilmezler”

-“Ey bahçeli sen Bozkurtlarınla gezmeğe devam et, ben Ashab-ı Müslimle geziyorum” diyerek sataşıyordu ama o “Türkiyem” şarkısını ta yüreğinde hissederek okuyanda Anadolunun yağız delikanlısı bir “Bozkurttu

Biz bu sözlerin hiç birisini unutmadık ama Habur rezaletinde PKK’lıların Yargılandığı salonda indirilen Türk bayraklarının ve Atatürk posterlerinin tekrar AKP binalarında, sokaklarda özellikle yandaşların ellerinde balkonlarında ve evlerinde asıldığını gördükçe umutlandık geçte olsa akılları başlarına gelmiş diye sevindik.

Ama yok olmadı bu ruhun Türkiye üzerinde estirdiği rüzgâr, çok sürmedi, bazıları zaman zaman eski fabrika ayarlarına tekrar dönmeğe başladı. Fetö terör örgütü mensupları yuvalandıkları makamlardan henüz temizlenmemişken, düğün değil bayram değil cinsinden çıkışlarla gündem yaratılmaya çalışıldı.

Büyük Ortadoğu Eşbaşkanlığı döneminde Ortadoğu’nun ne hale geldiğini hep birlikte görüyoruz Mısır, Irak Suriye ne hallerde hele bir bakın. ABD, Rusya, Avrupalı müttefikleri suçluysa Ortadoğu Eşbaşkanı olarak bizim suçumuz yokmu oluk oluk bu masum Müslüman kanının akışında? Rus çağını düşürdük diye ülkemizin gerek ekonomik gerekse siyasal yönden ne hale geldiğini birlikte yaşamadıkmı?

Ama bütün bunları görmeyip altıyüzbin kişilik orduya rağmen sınırlarımızı dahi zor koruyorken Birinci cihan harbinden yenik çıkmış, Kurtuluş savaşında yorulmuş yirmibin kişilik bir orduyla gencecik yeni bir Türk devletini kuran o günkü devlet adamlarına bir meczup, akıl hastasının yazdığı kitaba ve sözlerine bakarak LOZAN üzerinden kendi ecdadına ve tarihine saldırmak haksızlık olmuyormu?

Kaldı ki 12 adayı, Osmanlı döneminde balkanlardan çekilirken 1912 yılında kaybettik LOZAN’la değil. Oysa 2004 – 2016 yılları arasında Egede 16 ada ve bir kayalığı Yunanistan işgal etti, ondan hiç bahsedilmiyor.

Bir zamanlar İngilizlerin satın aldığı din adamları İskilipli Atıf Hoca ve Şeyh Sait yüzünden Atatürk ve arkadaşlarına meydan meydan gezerek hakaretler edildi, onları anlamak için Fethullah Gülen gibi bir hainin başımıza getirdiği felaketi yaşamamız gereklimiydi?

Hazır arkamızda “Yenikapı Ruhu” gibi güzel bir örnek duruyorken iktidarı ve muhalefeti yanınıza almışken, “Kaçak Saraya” gelmem diyenleri ayağınıza getirmişken toplumu kutuplaştırarak ülke yönetmenin adına siyaset dilinde ne denir bilmem ama yazık oluyor ülkeye ve geçip giden zamana.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Nuri Paşa’yı Tanımak!

Tarihimizi bilmediğimiz ve geçmişin bugüne yansımalarını ve tesirlerini anlayamadığımız muhakkak! Bunların içinde Kafkas İslam Orduları Komutanı Nuri (Killigil) Paşa ve yaptıklarıda var…

Nuri Paşa aynı zamanda Enver Paşa’nın da kardeşi! Ailede Osmanlı’nın son dönemine tesir etmiş çok sayıda insan var. Her halde Nuri Paşa, Enver Paşa’nın kardeşi olduğu için unutturulmuş. Hâlbuki kaynaklarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin savunma sanayini kuran adam olduğu söyleniyor…

Benim bir tezim var. O da şu; tarihi okuyup, yaşandığı coğrafyayı ve mekanları göreceksiniz ki, olayları doğru yorumluyabilesiniz.

Bende Nuri Paşa’yı ve ifa ettiği görevin önemini; Azerbaycan’a ve Bakü’ye gidince anladım. Nuri Paşa’nın şehit düşmüş askerlerinin mezarları Rus işgalinde ve dinsiz Sovyet rejiminden onca zulme rağmen itina ile korunmuş ve adeta Azerbaycan Türklerinin minnetlerinin ifadesi olarak türbe haline dönüşmüştü.

Sebebi ise, Nuri Paşa, ordusu ile beraber Kafkasların Müslüman halklarını İngiliz, Rus ve Ermeni katliamlarından kurtararak, milli ve insani büyük bir iş yapmasıdır.

Daha sonra silah ve cephane üreten, yerli ve milli bir fabrika kurmuştur. Bunun hangi dış güçleri ve işbirlikçilerini rahatsız ettiğini tahmin edebilirsiniz!

Türkiye’nin yerli ve milli bir savunma sanayisinin olmasını istemeyenler, Nuri Paşa’yı nedeni meçhul patlamalarla İstanbul Sütlüce’deki fabrikasında 2 Mart 1949’da 28 kişi ile birlikte şehit etmişlerdir.

Cenaze namazı, vücudu tek parça bulunamadığı bahane edilerek dönemin idarecilerinin baskısı ile alınan fetva nedeni ile ailesinin başvurusuna rağmen kılınamamıştır. Ta ki, 28 Eylül 2016’da arkadaşları ile beraber yattığı şehitlikte bir avuç Türk tarafından kılınana dek!

İstanbul Edirnekapı Şehitliğindeki mezarları yakın zamana kadar, son derece garip ve mahsun bırakılmıştır. Azerbaycanlı milletvekili Ganira Paşayeva, Nuri Paşa’nın mezarını ziyaret etmek için il defa geldiklerinde mezarlık görevlilerinin bile mezarın yeri konusunda kendilerine bilmediklerinden dolayı yardımcı olamadığını anlattı.

Her halde bu ülkede yerli ve milli olmak büyük bir suç! Çünkü başınıza ne geleceği belli değil. Buna ölünüz de dahil!!!

Bu nedenle, Nuri Paşa’yı ve yaptıklarını ve de başına gelenleri anlatmak hepimiz için bir görev…

Araştırmacı yazar Atilla Oral’da bu görevi layıkıyla yapmış. Çok güzel bir araştırma ile yüzlerce sayfalık bir Nuri Paşa kitabı yazmış.

Türkiye ve Azerbaycan’dan bazı hamiyetperver insanlar ve idareciler, Nuri Paşa Şehitliği’nin yeniden ihyasını gerçekleştirmişler. Hepsine sonsuz teşekkürlerimi arz ederim.

Bizler de, Nuri Paşa’nın 67 yıl sonra cenaze namazını kılarak Müslüman olmanın gereğini yerine getirdik ve kendisi de Rumeli Balkanlardan gelmiş olması nedeniyle törende Balkan Türkleri adına bir konuşma yaparak minnetimizi ve şükran duygularımızı ifade ettik…

Ne kadar kızsak, üzülsek ve şikâyet etsekte, bir gün geliyor sanki gizli bir el Türk Milletine hizmeti geçenleri unutturmuyor ve onlara hakkını teslim ediyor… Buna da şükretmiyor değilim…

O nedenle biliniz ki; Türk Milleti ve Türk Devleti; iyi yapılanı da, kötü yapılanı da hiç bir zaman unutmaz!

Rahat uyu Nuri Paşam; biz Türk çocukları her şeyin farkındayız…

 

 

Kimin Aklına Gelir Preveze!

Bu gün 28 Eylül, Barboros Hayreddin Paşa komutasındaki Türk donanmasının Andrea Doria komutasındaki Haçlı donamasını Preveze önlerinde imha ettiği tarih…

Akşam yediğini unutan Türk Milleti 28 Eylül 1538’de ne olmuş, nereden bilecek!

Biz şimdi Türk Deniz Kuvvetlerini yok etmekle meşgulüz!

Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve nihayetinde Fetö dediğimiz olaylarla deniz kuvvetlerimizin içine ettik ve etkinliğini neredeyse sıfırladık.

Bize de böylesi yakışırdı!

Zaten güzel ve iyi ne varsa yok etmeye çalışıyoruz.

Hiç birimiz dünya denizlerinde nasıl var olacağız? Kendi denizlerimizi ve coğrafyamızın kilidi İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını nasıl koruyacağız diye düşünmüyoruz.

Belki de 1 Eylül’de başlayan yeni av sezonunda hangi balık çok çıkacak ve balığı ucuz yiyebilecekmiyiz derdinden başka denizlerle ilgili bir derdimiz yok..

Gerçi benim de yoktu ama ta ki; bir dostumun telefonu ile ayılana kadar.

İzmir’den arayan vatansever arkadaşım, kimsenin Preveze Zaferi’ni gündeme getirmediğini hâlbuki bu deniz savaşının tarihimiz açısından çok önemli olduğunu belirtti.

Ben de içimden “bize ne, biz zaten denizci millet değiliz” deyiverdim. Ya da bende “denizci millet” olmadığımız propagandasının etkisinde kalmışımdır. Neyse, bir çok şeyin karartıcı etkisinde değilmiyiz?

Onun için sizlere Türk denizcilerinin Preveze Deniz Zaferini, Barbaros Hayreddin Paşa ve nice komutanları, leventleri, bahriyelileri hatırlatayım, denizciliğin ve denizlerin önemini bir kez daha gündeminize getireyim dedim.

Hayatlarını Türk Milleti için adayan tüm denizci askerlerimize minnet duyuyorum.. Şehitlerin, gazilerin ve ahirete göç edenlerin ruhu şad olsun, yaşayanlara da sağlıklı ve mutlu bir ömür dilerim.

Türk Milleti için tarihin şanlı bir sayfası olan Preveze Deniz Zaferimiz kutlu olsun ve sizler tarafından dün neye karşı mücadele etmişsek bugün de aynı şeylere karşı mücadele ettiğimiz unutulmasın!

 

 

Davamız

Türk   İslam  Ülküsü  yüce  davamız,

Ezelden  ebede sürer  sevdamız,
Kim  karşı  çıkarsa, onla  kavgamız,
Kim ne derse   desin, Atatürküz biz .
*
Türk’ün  töresine  boyun  bükeriz,
Yaban  fikirlere   biz set çekeriz,
Türkçe  konuşuruz, Türkü  söyleriz,
Kim ne  derse desin, bozkurtlarız biz.
*
İhanete  karşı   birlik  olmuşuz,
Vatan  bizim  ekmeğimiz  aşımız,
Türk  milleti  her zaman  baştacımız,
Kim ne  derse  desin, Alparslanız biz.
*
Milliyetçi, Türkçü ve Ülkücüyüz,
Allah’a kul, Türklüğe de yarız biz,
Vatanı Türk, Türk’ü  vatan yapmışız,
Kim ne  derse desin , Turancıyız biz.
*
Allah  davasıdır  bizim  davamız,
Nazır oğlum, ne günlere  kalmışız!
Var oldukça devam  eder   kavgamız
Kim ne derse desin, bitmez  sevdamız.

 

 

Vuslata Eren Derviş Yunus Emre’nin Mukaddes Görevi

0

Filolog ve filozof Yaman Arıkan, ömrünün 50 yılını, Yunus Emre‘yi incelemeye ve incelemelerinden elde ettiği bilgileri gönül teknesinde yoğurarak kitap hâline getirmeye hasretmiştir. Yedi cilt hâlinde hazırladığı ve ‘Yunus Emre Külliyatı‘ olarak isimlendirilebilecek eserlerinin birincisi ‘Bizim Yunus‘ adıyla 2009 yılında, ikincisi ‘Yunus Emre ve Sergilenen Maskaralıklar‘ adıyla 2010 yılında yayınlanmıştı. Serinin 3. Kitabı olan ‘Yunus Emre ve Mukaddes Görevi‘ ile 4. Kitabı olan ‘Vuslata Eren Derviş Yunus Emre‘ adlarıyla birbiri ardına Aralık 2014’te hazırlanarak 2016 yılında kültür hayatımıza sunuldu. 3. kitap 12 X 18,3 ölçülerinde 600 sayfa, 4. Kitap, aynı ölçülerde 536 sayfadır.

Yûnus Emre hakkında pek çok kitap yazılmış olmakla birlikte, bir kişi tarafından bu kadar çok sayıda kitap yazılmamıştır. Bu sebeple Yaman Arıkan, ülkemizin Yûnus Emre uzmanlarının birincisi ve en verimlisi ve en mühimidir.

Yaman Arıkan, Bizim Yûnus’un, daha önce hiç kimse tarafından tesbit edilememiş bir özelliğini ön plana çakıyor ve ‘Türkmen Evliyâsı Yûnus, bir mukaddes görevle dünyamıza gönderilmiştir. O, İlâhî İrâde tarafından tevdî edilmiş görevi başarı ile îfâ etmiştir.’ Diyor.

Bu ‘Mukaddes Görev’ 321-381. Sayfalarda, Türk milletinin millî varlık ve bekasının iki temel direği olan dilimizi (Türkçemizi) ve dînimizi sağlamlaştırmak‘ olarak açıklandıktan sonra anlaşılmasını sağlayacak tamamlayıcı bilgiler ve Yûnus’un mukaddes vazifesini nasıl başarı ile tamamladığı anlatılıyor.

Diğer bölümlerin başlıklardan bâzıları şöyledir: *Milletlerin Hayâtında Seçkin Şahsiyetler (21-31), *Seçkin Şahsiyetlerin İki Çeşit Hayâtı (31-137), *Mühim ve Zarûrî Açıklamalar (231-321), *Selçuklu Sarayında Durum (381-385), *Güneş Doğuyor (400-521), *Gaflet mi Cehâlet mi Hıyânet mi? (521-553), *Türklüğe Büyük Darbe (553-591). Bu bölümün 589-590. sayfalarında yer alan iki paragraf, yüksek sesle okunacak bir tebliğ gibidir:

Bizim sömürge aydını kafalı ve de kolay çözümcü yöneticilerimiz,  sanıyor­lar ki, çocuklarımıza sömürgecinin diliyle eğitim-öğretim yapdırınca, kısa bir müddet sonra biz de onların teknikde-teknolojide erişmiş oldukları o göz kamaşdırıcı durumlarına gele­ceğiz. Bu buluşları ve uy­gulamaları ile zevkden dört köşeler. Tabîî, sömürge aydını kafalı ve de kolay çözümcü yöneticinin bu sanısının, bünyesi hastalıklı bir kişiye, sağlam ve gürbüz birisi­nin elbisesini giydirince onun da sağlam ve gürbüz hâle geleceğini sanmanın ötesinde bir değeri yokdur. Zîrâ, hangi sâhada ve ne konu­da olursa olsun; kalkınma, ilerleme, herhangi bir sâhada varlık gösterme; ancak yaratıcılık rûhuna sâhip fertlerin veya toplulukların be­cerebileceği işdir. Yaratıcılık rûhu da, kişinin kendi ana dilinin zengin kelime hazînesine sâhip olmak ve dilde tam hâkimiyet kurmak­la kazanılır. Kendi ana dilinin kelime hazîne­sine sâhip olmayan, dolayısıyla dilde hâkimi­yet kuramayan, üstelik eğitim-öğretimi de bir başka,milletin diliyle gören kişiler ise, ancak kötü bir aktarmacı, kötü bir nakilci, bir taklit­çi, bir tercümeci,… olabilirler…

Şimdi… Kendi mektebinde kendi ana diliyle eğitim görmeyen bizim bedbaht gençlerimiz eğitim gördüğü o yabancı dili, Afrika’daki sömürge halkı misâli bülbül gibi konuşuyor dahi olsa; onunla fikir üretimi yapamayacakdır, değer üretimi yapamayacakdır, meselelere çö­züm getiremeyecekdir. Zîrâ beyinler; her türlü fikir, değer ve düşünce üretimini yalnızca ve münhasıran, kişinin ana diliyle yapabilmekdedir. Eğer ayrı ve şahsî bir gayretle, kendi anı dillerini yâni Türkçe’lerini gelişdirmedilerse onunla da fikir, değer ve düşünce üretimi yapamayacaklar, meselelere çözüm getiremeyeceklerdir. Kısacası, bizim bedbaht gençlerimiz, kendi ana dillerini iyi öğrenemedikleri için, kıssadaki karga misâli, ortada kalacaklardır. Bu durumda, hayâtda onların yapabile­cekleri işler de, haçlı sömürgecilere tercümanlık, acente memurluğu, turistik otellerde gar­sonluk,… gibi şeyler olacakdır.

‘Okuyucularımızla Hasb-i Hâl’ başlıklı son bölümde ise şu satırlar dikkat çekiyor:

Bugün, topyekûn Türk Milleti olarak bizim bir numaralı düşmanımız, bir numaralı derdimiz, bir numaralı meselemiz ve önümüzü tıkayan yegâne engel; cehâletdir, pek çok konuda bilgisizlikdir, millî rûh ve millî şuur yoksunlunluğudur. Ve, bütün bunların neticesi, kim olduğumuzu bilmemek, kim olduğumuzun far­kında ve şuûrunda olmamakdır. O halde, en evvel ve her şeyden evvel, milletçe içine düşmüş bulunduğumuz cehâleti yok etmeli, bütün insanlarımızı bilgilendirmeli, bilgi ışığı ile aydınlatmalı ve Türk Milleti’nin bütün fertle­rinin kendine gelmesini sağlamalıyız. Bu, başarılamayacak bir iş olmadığı gibi, öyle âhım-şâhım zorluğu bulunan bir iş de değildir. Yeter ki; işi-gücü, mesleği-meşrebi, ictimâî seviyesi ve durumu ne olursa olsun her Türk evlâdı, milletimizin fertlerini cehâletden kurtarma konusunda kendisine de bir vazîfe düşdüğünün idrâkine varsın ve gereğini yerine getir­sin…

Vuslata Eren Derviş Yûnus Emre‘ isimli, külliyatın 4. kitabında Yaman Arıkan, ‘Vuslat‘ (13-21), ‘İman‘ (21-127) başlıkları altında kişinin Allah’a ulaşmasını sağlayacak yolu ve bu yolun kişiye açılma şartlarını açıkladıktan sonra ‘Eren, Evliya, Ermiş‘ başlıklı (127-303) bölümde, bu yolda ilerleyecek ve Allah’a ulaşacak kişilere Kur’ân-ı Kerîm Âyetleriyle rehberlik ediyor. Rehberlik bilgilerini de Türkmen dervişi, Bizim Yûnus’un; âyetleri duru ve çok kolay anlaşılır bir Türkçe ile yorumlayan mısralarından destek alıyor. Yûnus’un güzeller güzeli deyişlerinin mısralarının, beyitlerinin, ilâhilerinin en güzelleri sayfalardan gönüllere seller gibi, çağlayanlar gibi akıyor.

Türkmen Dervişi Bizim Yûnus’un en katıksız, saf ve tertemiz Türkçesi ile sunuluyor. Bizim Yûnus’un gönlünden sayfalara akan ilâhî güzellikleri, hiçbir değişikliğe uğramaksızın, sayfalardan da okuyanların gönlüne akıyor. Ana sütünün doğrudan bebeğine aktığı gibi… Tükenmez hazlarla…

303. sayfadan 369. Sayfaya kadar devam eden ‘Mûcize Nedir? Kerâmet Nedir?’ başlıklı son bölümde Yaman Arıkan, kavramların derin mânâlarını açıkladıktan sonra Kur’ân-ı Kerim’de yer alan mûcizelerden bazılarını tam metin hâlinde veriyor.

Bu bölüm; açıklamalarla, ilâhî müjdelerle, Rabbanî öğütlerle ve yüce dinimiz İslamiyet’i maddî kazanç kaynağı hâline getirenlere karşı korunmak için îkazlarla, kitabı okuyanlara bir armağan hüviyetine sâhiptir.

Yaman Arıkan’ın haşmetli ve târihî Türkçesi, okuyana ayrı bir haz veriyor. Düzgün ifâdeler ve harikulâde üslup, emsal alınacak mükemmeliyette.

UYANIŞ YAYINEVİ:

Ticârethâne Sokağı Nu: 41 Tevfik Kuşoğlu İş Hanı Daire: 14 Sultanahmet, Eminönü, İSTANBUL

Telefon: 0.212-527 29 49  Belgegeçer: 0.212-527 58 87  e-posta: info@uyanis.com.tr //  www.uyanis.com.tr

YAMAN ARIKAN:

1937 yılında Manisa’ya bağlı Salihli İlçesi’nin Gökeyüp Köyü’nde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde bitirdikten sonra, öğretmeninin harâretli ısrârları üzerine babası onu şehre gönderip okutmak istedi. Ancak, mâlî imkânları elvermediği için buna muvaffak olamadı. Küçük Yaman, babasının keçi sürüsünü gütmek üzere çobanlığa başladı. Ne var ki, Gökeyüp’ün yeşil ve serin dağları ona âdetâ zindan geliyordu.

Bir şekilde kaçıp, şehirde tahsilini devam ettirmek için plânlar düşünmeğe başladı. Bu maksatla tasarladığı bir plân gereğince, Salihli’nin pazarı olan bir Çarşamba günü, gütmekte olduğu keçi sürüsünü dağda bırakarak şehre geldi. Pazar için şehre gelmiş bulunan köylülerinden, 6 kişiden 10’ar liradan 60 lira borç para alarak İstanbul’un yolunu tuttu. Orada; yokluklar, zorluklar ve sıkıntılar içinde, ortaokulu Beyoğlu Ortaokulu’nda, liseyi de ülkemizin seçkin liselerinden olan Kabataş Erkek Lisesi’nde okudu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girdi ve Filoloji Bölümünü bitirdi.

1967-1987 yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde yazarlık yaptı. Bu arada telif-tercüme, yirminin üzerinde esere imzâ attı. En kapsamlı çalışmasını ise BİZİM YÛNUS üzerine yaptı. Hâlen ülke meseleleri hakkında çeşitli projeler üzerinde çalışmaları devam ettirmektedir.

Yaman Arıkan evli ve dört çocuk babasıdır. Arapça, Farsça ve İngilizce bilir.

Telif Eserleri:

*İslâm Ahlâk ve Fazîleti ,*Gençlere Dînî Bilgiler. *Türklük Gurûr ve Şuûru.*Aklın Sesi veya Sağlıklı Çözüm. *Yayınlanmayan Mülâkaat veya Bâb-ı Âlî’den Hâtıralar. *Unutamadıklarım. *İki Millî Mürşîd. *Azrâil’e Meydan Okuyan İki Türk. *Millî Varlık ve Bekaamızın İki Temel Direği. *Ne Çabuk Unuttunuz. *Yûnus Emre ve Deyişleri (7 cild. Bu eserin henüz ilk 4 cildi basılmıştır.)

Tercümeler:

*Hak Yolcusunun Düstûrları (Ahmed Er Rufâî). *Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkadir Geylânî’nin Sohbetleri (Abdülkadir Geylânî). *Gafletten Kurtuluş – 2 Cild (Ebülleys Semerkandî). *Müzekkin Nüfus  (Eşrefoğlu Rûmî’den sâdeleşdirme). *İlâhî Nizâm (Gazâlî). *İlâhî Ahlâk (Gazâlî). *Kırk Esas (Gazâlî). *Âbidler Yolu (Gazâlî). *Ârifler Yolu (Gazâlî). *Ey Oğul (Gazâlî). *Ledün Risâlesi (Gazâlî). *Nûr Kandili (Gazâlî). *Va’z Risâlesi (Gazâlî). *Mukaddes Merdivenler (Gazâlî). *Kıstâs-ı Müstakîm (Gazâlî). *Kavâidü’l-Akaaid (Gazâlî)

 

KUŞBAKIŞI:

KORKACAK NE VAR! / KORKUNUN PSİKOLOJİSİ

Uzman Psikolog Yıldız Burkovik ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Oğuz Tan, korkuların hayatınızı zehir etmemesi için kitap hazırlamış. Onun için ‘Korkacak Ne Var?’ Diyorlar. Kitapta, korkuyla baş etme yolları ve tedâvi yöntemlerinin yanı sıra korkuların müzikle tedâvisi, psikoterapi teknikleri, bu dertten mustarip insanların yaşadıkları ve fobiler sözlüğü gibi ilgi çekici mevzular yer alıyor.

Daha önce 3 baskısı yapılan kitabın 4. baskısı kapak değişikliği ve geliştirilmiş içerikle, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 256 sayfa olarak Temmuz 2016’da okuyucuya sunuldu..

İnsan, hayata gözlerini ilk açtığı andan itibaren korkularla tanışıyor. Sonrasında çocukluktan yaşlılık dönemine kadar birçok farklı korkuyla karşılaşıyor. Bâzı korkuların üstesinden kolaylıkla gelirken bâzıları ömür boyu yakasından düşmüyor.

Gündelik hayat içinde hiç beklenmedik anlarda ortaya çıkan ve hayatı sekteye uğratan bu endişe ve korkular, insanların hayatını karartmaya devam ediyor. Üstelik korkularla yaşayanlar çoğu zaman bunların kaynağını, sebebini, tedâvi yöntemini ve daha da önemlisi kime başvuracaklarını dahi bilemiyorlar.

Yıldız Burkovik ve Oğuz Tan, korkudan ne yapacağını bilemeyenlere yol-yordam, yöntem tavsiyesinde bulunuyor.

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00                                    e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

ZİYALI CEVAPLAR:

Erol Faik Birlik’in hazırladığı kitap; 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 104 sayfa olarak Mayıs 2016’da yayınlandı.

Türkçede bir deyim vardır: ‘Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur’ diye. İşte bu mânâda ‘Ziyalı Cevaplar‘ adlı bu kitap, yazarın 2009 yılında yayınlanan ‘Ziyalı Sözler‘ adlı ilk yayınlanan kitabın hazırlık safhasında doğmaya başlamış.

Kitaptaki küçük hikâyelerin kahramanları bazen çok ünlü bir devlet adamı siyasetçi, asker, filozof, bilim adamı, din adamı, bir şair, yazar olduğu gibi bazen de bir çocuk hatta bazen de intak sanatı kullanılarak konuşturulan bir ağaç, bir bitki, bir hayvan da olabiliyor.

Şüphesiz verilen cevap, mühim bir kişiden sâdır olmuşsa kıymetlidir. Tanınmamış insandan, çocuktan ve ağaçtan verilen zekice, ders ve keyif veren cevaplar da kitapta yer alıyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

BELÂGAT-I OSMÂNİYYE:

Ahmet Cevdet Paşa’nın (1822-1895) bu eseri, yayımlandığı dönemde, alaka ile karşılanmıştı. Osmanlı Türkçesine dâir bir güzel konuşma kitabıdır.

Cevdet Paşa, her münevverin dili çok iyi kullanması, kelime hâzinesinin zengin olması, mantık konularına hâkim olması, ülke gündemini yakından tâkip etmesi ve içinde yaşadığı toplumu iyi tanıması gerektiğini belirtiyor.

13 X 21 santim ölçülerinde, 268 sayfalık kitap, Temmuz 2016’da yayınlandı.

KAPI YAYINLARI:

Ticarethâne Sokağı Nu: 53 Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0 212-511 53 03

e-posta: bilgi@kapiyayınlari.com / www.kapiyayinlari.com

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-AFŞAR AĞITLARI: Emir Kalkan / Ötüken Neşriyat.

2-SUNA KIRAÇ / ÖMRÜMDEN UZUN İDEALLERİM VAR: Yayına Hazırlayan: Rıdvan Akar / Suna ve İnan Kıraç Vakfı.               3- İNTERNET ÜZERİNE: Hubert l. Dreyfus – V. Metin Demir / Küre Yayınları

4- AMERİKA BAŞKANLIK SİSTEMİ: Kubilay Çelik. As Kitap.

5- LONTANO: Jean Cristophe Grange / Tankut Gökçe. Doğan Kitap.

 

 

DERKENAR:

DİLİMİZ

(İKİNCİ BÖLÜM)

Prof. Sabri Esat Siyavuşgil

 

Kelime ırkçılığı ve onun tabiî bir neticesi olan uydurma ve yakıştırma kelime imali, yalnız memleket maarif ve kültürünü değil, millî birliğin temellerini sarsacak bir tehlike olmağa yüz tuttu. Aşırı tasfiyecilik ve uydurmacılık, bilhassa manevî kelimeler hazinemizi kuruttu. Öyle ki, günlük hayatın en basit ihtiyaçlarını bile sözle ifâde edemez bir hâle geldik. Bu hareketi bütün kuvvetiyle destekleyen devlet otoritesi, mekteplerden başka, matbuata, edebiyata, radyoya, hattâ tiyatro ve filmciliğe fiilî müdâhaleleriyle, münevverleri ve halkı alışık oldukları kelimeler yerine uydurma tabirler kullanmağa zorladı. Bu devirde, emre itaat edenlerin yevmî gazetelerin bir günlük ömrüne münhasır kalan yazıları bugün araştırılıp gözden geçirilecek olursa, bu tazyikin zaten fakir olan fikir hamulesini nasıl büsbütün mahvettiği kolaylıkla anlaşılır. Hakikaten uzun bir müddet, en mâsum mevzularda bile kalem oynatmak zorluğu, birçok değerli insanları yazı hayatından uzaklaştırdı ve bunların yerine ellerindeki kalemi pîşekâr şakşağı olarak kullananlar kaim oldu. Nihayet, zoraki bir gayretkeşlikle yaratılan bu kelime fakirliği ve anarşisi, bu tasfiye hareketinin en hararetli taraftarlarını bile susmağa veya kemküm etmiye mahkûm edince, nasıl kötü bir çıkmaza girildiği gün gibi âşikâr oldu. Artık daha geç kalınırsa, bir daha telâfisi mümkün olmıyacak bu zararlı yoldan hemen dönmek icabettiği anlaşılmıştı. Nitekim, bu yolda ayak diremek istiyenlerin çıkardıkları güçlüklere rağmen, uydurmacılığa bir son verilmek düşünüldü, acele ve tazyikli bir tasfiyeciliğin bir müddet dilden koparıp atmağa çalışmış olduğu kelimelere yeniden vatandaşlık hakkı tanındı.

Fakat bu doğruyu ve uzağı gören hareket, tam şuurlara ve gönüllere huzur ve emniyet vereceği sırada, tafsili ve izahı hiç de güç olmayan bâzı hâdiseler, ruh hâletleri ve nihayet menfaatler yüzünden, kundaklandı ve tasfiyecilikle uydurmacılık afeti, o zamana kadar görülmemiş bir savletle yeniden dilimize çullandı. Tabiî bütün bu zikzaklı sergüzeştler esnasında, diline bile sahip olamıyan milletin birçok milyonları harcandı ve heba edildi. Bugün dilimize bu sâyede üç beş kelime sürülmüş olduğunu iftiharla söyleyenler, bu yolda sarfedilen milyonların azametine mukabil elde edilen neticenin sönüklüğünü artık idrak etmiş olsalar gerektir. Acaba iktisadî kalkınmamıza sarf edilmiş olsaydı, bugün nimetini milletçe göreceğimiz o muazzam paranın pek küçük bir kısmiyle Türkçemiz için çok daha hayırlı bir mesaiye girişemez miydik? Çok daha verimli bir eser yaratamaz mıydık? Ama bunun için dili dar görüşlü ve kaprisli bir politikadan kurtarmak ve bütün hayatlarını vicdanlı bir bilgi ve temiz bir sanat aşkı ile Türkçeye, onun edebiyat ve kültürüne hasretmiş olan kimselere başvurmak lâzımdı. Belki bundan sonra bu yola sapacağız. Hiç olmazsa bu sefer, sağlam adımlarla hakikat ve güzelliğin bulunduğu istikamete doğru yürüyelim.

(Yazıyı gönderen Alparslan Yasa Beyefendiye teşekkür ederim. O.Ç. )

 

 

Suçun Şahsîliği

0

“Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenecek değildir. Yükü ağır gelen kimse onu taşımak için yardım istese, yakını da olsa (bir başkası) onun yükünün bir kısmını dahi taşıyamaz. (Hz.Âişe, ‘Ölü, ailesinin ağlamasıyla azap çeker.’ hadisini bu âyete arzederek, kasıtsız olarak tahrif edildiği sonucuna varır ve reddeder -Buharî, Cenaiz, 32- . Bu değerlendirmeye göre bunu kabullenmek, bir kimsenin bir başkasının sorumluluğunu yüklenmesi anlamına gelir.) (Fâtır: 18)” (Mustafa İslâmoğlu)

X

“Kimse kimsenin yükünü taşıyacak değildir. (Yani, Hesab Günü -çünkü ‘insanların işlediği (kötü) fiiller yalnız kendilerini ilgilendirir.-) Kendi yükü ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) yardıma çağırırsa, yakını da olsa, (bu kimse) o yükün hiçbir parçasını taşıyamaz. (Böylece, ahlâkî sorumluluğun başka bir kişiye devredilmesinin imkânsız olduğu gösterilmektedir.)” (Fâtır: 18) (Muhammed Esed)

X

“Kimse, bir başkasının suç (ve günah) yükünü çekmez ve onunla yargılanmaz. Eğer kendi (günah) yükünün altında ezilen biri onu taşımak için bir başkasını yardıma çağıracak olsa, bu bir başkası, isterse diğerinin, yakını olsun, o yükten en küçük bir ağırlığı bile taşımaz. (Suçun şahsîliği ve bulaşmaz olması, kimse başkasının suçundan sorumlu tutulamayacağı gibi, yine kimse istese de başkasının günahını üzerine alamaz. Bu, hem Din (ve hukuk) açısından böyledir, hem de Ahiret’te herkes kendi başının derdine düşeceği için böyledir. Din ve suçun şahsîliğini temel bir prensip olarak kabul eden hukuk açısından yersizdir, temelsizdir.)” (Fâtır: 18) (Ali Ünal)

X

“(Her insan yaptığından sorumludur.) Hiçbir günah sahibi bir başkasının günahını yüklenemez. (‘Sen yap günahı benim olsun.’ diyemez. Yapan da azmettiren de sorumludur. Günah) yükü ağır gelen kimse (‘Gel günahıma ortak ol!’ dese) onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez (böyle bir şeye asla izin verilmez…)” (Fâtır: 18) (Veli Tahir Erdoğan)

X

“Kimse kimsenin yükünü çekecek değildir. Yükü çok olan, onu başkasına yüklemek istese de, yakını bile olsa sorumluluğu başkasına yüklenmeyecektir. (Kur’an ısrarla suç ve günahın bireyselliğini vurguluyor. Kimse kimsenin yükünü çekmeyecek, herkes kendi yükünün hesabını verecek diyor. Sadece bu ilke bile Kur’an’ın kimileri tarafından tarih boyunca…ezdirilen ‘tek kişilik insanı’ öne çıkaran bütün görkemi ile ‘insanoğlunu’ sorumluluğun merkezine oturtan yaklaşımını göstermeye yeter. Artık bu âyetten sonra insana dair söylenecek her söz zaittir / fazladandır).” (Fâtır: 18) (R. İhsan Eliaçık)

X

“Dünyada yaptığınız kötülüklerin karşılığında âhirette ceza alacağınızdan kuşkunuz olmasın. Ayrıca âhirette, dünyadaki gibi başkalarından yardım alarak günahlarınızdan kurtulabileceğinizi sanmayın. Çünkü âhirette Allah’ın huzurunda insanlar; tamamen âdil bir şekilde hesaba çekileceklerdir. O gün hiç kimse bir başkasının günahını, vebalini taşımayacak, herkes kendi yaptıklarının karşılığını görecektir. O gün günahlarının yükünü başkalarıyla paylaşmak ve cezasından kurtulmak isteyen kimseye en yakın akrabaları ve dostları dahi yardımcı olmayacaktır. Kimsenin kimseye bir şefaati söz konusu olmayacaktır. O gün sizin gibi müşrikler annesini, babasını, eşini, çoluk çocuğunu dahi düşünemeyecek durumda olacaktır.” (Fâtır: 18) (Hasan Elik)

X

“Hem, günah çeken bir nefs (kişi), başkasının günahını çekmeyecek, (günah) yükü ağır basan (kimse), onun (başkası tarafından alınıp) yükletilmesine -taşınması için- (yalvarıp) çağırsa da, on(un günahın)dan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun.” (Fâtır: 18) (Elmalılı M.Hamdi Yazır)

 

 

Kapana Sıkıştırılan Türkiye Ancak Esad’la Birlikte Suriye’nin Toprak Bütünlüğünü Sağlayarak Bu Vartayı Atlatabilir

İslâm ülkelerinin ve liderlerinin global dövücüsünün hınk deyicisi olmak ne menem bir şeydir? Arap Baharı(!)nın Amerikan itibarı olarak CIA’nın yeni istasyon çalışmaları olduğunu bile bile bu şehvet niye? Yoksa daha önce sövüp saymaktan dolayı aranıza nikâh düşme olayı mı var?

Şeytan kutusu neyi – nasıl haber veriyorsa ona inanın. 40 yıldır yatan Arap hakları düğmeye basılmadan kıyama kalkmışa sazan gibi atlayın. ‘Küçük Şeytan / Büyük Şeytan’ eskiden ABD, İsrail’di şimdi  Kaddafi, Esad,

… … …

Kaddafi’yi sevmezdim ama onun linç edilişini İslâm Âlemi’nin linç merasimi gibi izledim. Kalbim cız etti. Saygıdeğer Haçlı dostlarınız bir taşla beş kuş indirdi. O linç gösterisine katılan salyalı Müslümancıklar da, utanmadan ekrana getiren çifte maaşlılar da Kaddafi’yi mumla arayacaklar. Ve bölünmüş Libya’dan her akşam katliam haberlerini duymaktan usanacaklar.

… … …

Kaddafi de Saddam gibi, Nâsır gibi Baas’çıydı yani Arapçı sosyalistti. E sırada kaldı Esad. Bunun için şimdiden başlasın fesat.

… … …

( 27 Ekim 2011 – İSLÂM ÂLEMİ’NİN LİNÇ MERASİMİ )

 

… … …

Fısıltı gazetesiyle dinî çevreler Suriye’nin işgaline hazırlanıyor. Neymiş, Alevîler Sünnîleri öldürüyormuş. Haberin doğruluğu bir yana Sünnîler Alevîleri öldürse durum değişecek miydi? Doğu Türkistan’daki Uygurlar Sünnî mi değil yoksa Çinliler Esad’dan daha mı ehven?

Türkiye Alevî – Sünnî – Şiî bütün Müslümanların hatta mazlum tüm insanlığın yanında ve yardımında olmalıdır her zaman. Esad yönetimini Müslüman saymayan İslâmî çevreler bumerangın kendilerine döneceğini bilmiyorlar mı? Yoksa ‘Yeni Suriye’nin inşasında tıpkı Libya’daki gibi pastadan pay kapmak mı derdiniz?

Bu pragmatik, bu çıkarcı, bu global gladyatörlerin şakşakçısı politikalar Türk devlet geleneğine yakışmıyor.

… … …

( 08 Eylül 2011 – STRATEJİK KÖRLÜK )

 

… … …

Suriye’nin iç barışına ve huzuruna muhtelif çap ve ebatta yaptığımız katkının bize yol-su-elektrik olarak döneceğini ummayın, ileride aleyhimize delil olarak kullanılacağını hesaplayın.

Çok değil 2-3 yıl sonra Suriye de bugün olan olayların nedenlerini balık kavanozu dünya hatırlamayacak bile.

… … …

( 22 Şubat 2012 – BU FİLM ŞAM ŞEKERİ STÜDYOLARINDA ÇEKİLMİŞTİR )

 

… … …

Başbakanımız Suriye’ye, Cumhurbaşkanımız da İran’a racon kesiyor. Hani “dost ve kardeş ülke” tabirlerimiz ne oldu; su mu aldı? Hani komşularla “sıfır sorun” politikamız; patladı mı?

Saddam’ı günahım kadar sevmem ama Türkiye’nin çıkarı Irak’ın toprak bütünlüğünü korumaktan geçiyorsa onu bile Emperyalizmin Şer Üçgeni’ ne (ABD, İngiltere, İsrail) teslim etmem. Kaddafî kaçıktı – maçıktı da linç edilince Libya’da sular duruldu mu yoksa pimaşlardan kan mı akıyor?

… … …

( 16 Nisan 2012 – “HAZIR OL VAKTİNE SURİYE KRALI” )

 

… … …

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” der Peygamber Efendimiz. Komşusu karışırken düşmanlık yapana ‘bizim de düşmanımızdır’ der miydi, demez miydi?

Sünnet denilen kavram sakal bırakmakla misvak taşımak mıdır yoksa Muhammedî duruş mudur; her zaman zalimin karşısında bulunan ve tüm merhametiyle mazlumun yanında konuşlanan? Birinci şık kopya ile sınıf geçmeye benzemiyor mu?

… … …

( 04 Eylül 2013 – KAFANIZA SURİYE KADAR TAŞ DÜŞER )

 

 

Müjde Taksitler Arttı

Birkaç gün önce gazeteler “Kredi Kartı Olanlara Müjde, Taksitler Arttı” başlıklı habere yer verdi.

Oysaki daha 2013’te kredi kartları ile alışverişte taksit sınırlaması getirilmiş ve medyamızda bu kararın ne kadar isabetli olduğuna dair çok sayıda haber ve yorum yer almıştı.

Çünkü üç sene önce hükümetimiz kredi kartı ve banka kredisi borçları yüzünden intihar eden, hapse giren vatandaşlarımızın sayısındaki artışı görmüş ve bu sosyal yaraya çare olmak üzere kredi taksitlerini düşürmüştü.

Taksit imkânı çok olunca vatandaşımız hesapsız harcama yapıyordu. Kredi kartı veya banka kredisi borçlanmasını yaparken gelir durumunu çok aşan miktarlarda borçlandığı için ödeme güçlüğü yaşıyordu. Bunlardan bir kısmı aile içi dayanışmalarla ödense de büyük dramlara ve intiharlara yol açan vakalar çoğalmıştı.

Hükümet bu sebeple 2013 yılında cep telefonu, mobilya ve beyaz eşyada 24 ayı geçen taksitlerin sayısı ve süresini azaltmıştı.

Ancak bu üç yıl içinde çeşitli sebeplerle ekonomik durum kötüye gitti. İhracat ve turizm gelirleri çok azaldı. Dış talep artırılamadığı için, ekonomik durgunluktan iç talebi artırarak çıkmak zarureti ortaya çıktı.

Taksit sayısının düşürülmesinden sonra kredi kartı ile yapılan taksitli satışların yıllık toplamı 48 milyar TL’den 33 milyar TL’ye gerilemişti. Taksitli alışverişler 15 milyar TL azaldığı görüldüğünden taksitleri tekrar artırarak halkımızın yeniden 15-20 milyar TL daha fazla harcama yapması istenmekte. Böylece piyasanın canlanacağı hesaplanıyor.

Gelir arttığı için tüketim artıyorsa mesele yok. Fakat gelir artmadığı halde tüketimi artırırsanız uzun vadede çıkmaza girersiniz.

Türkiye 3 sene önce sosyal problemi çözmek için iç tüketimin kısılmasını göze alabilecek daha sağlam bir ekonomik yapıya sahipti. Şimdi ekonomik veriler daha kötü, durgunluktan çıkmak için bazı sosyal problemlerin çıkmasını göze almak zorunda kaldı.

Borcunu ödeyemeyenler arasında varsın bir kısım vatandaşımız hapse girsin, intihar vakaları varsın artsın, yeter ki ekonomi canlansın noktasına geldik.

Burada hükümeti azalan iç tüketimi tüketiciye sağlanan gelir artışıyla artıramadığı veya ihracatla telafi edemediği için başarısız bulabiliriz.

Belki de terör ve savaş ortamında olduğumuzu hatırlayıp ekonomik durgunluğu anlayışla da karşılayabiliriz.

Ancak taksit sayısını azaltırken de, artırırken de kamuoyuna bir “müjdeolarak pazarlayabilme becerisini takdir etmemek mümkün değil.

*****************************************

Tüketim Değil Üretim Teşvik Edilmeli

Türkiye’de kredi kartı ile taksitli borçlananların yarısının, kredi kartı limiti 1.000 TL ile 2.500 TL arasında olan dar gelirliler olduğu biliniyor. Sadece 9 bin TL kredi borcunu ödeyemediği için intihar eden vatandaşlarımız var.

“Kredi kartları ile alışverişte taksit sınırının kaldırılması, kredi kartı borçlarını ödemede vadenin uzatılması 22 milyon kişiyi ve bunlara bağlı yaşayanları ilgilendiriyor.”

Türkiye’de 22 milyon kişi bireysel kredi kartı ile alışveriş yapıyor. Kişi başı ortalama borç 3.500 TL dolayında idi. Yeni düzenlemede kredi kartlarında en düşük harcama limiti 5.200 TL’ye çıkarıldı.

Tüketici kredilerinde vade 36 aydan 48 aya çıkarıldı. Konut kredilerinde bankaların toplam satış fiyatına göre yüzde 75 olan kredileme sınırı yüzde 80’e yükseltildi.”

Kredi kartı kullananların ödeyemediği 17,5 milyar TL borcu var. Bu borçlara 72 aya kadar vade ile yeniden yapılanma imkânı tanınıyor. Bu kadar büyük para borcu “yeniden yapılanma” sonucu belki ödenecek. Ancak taksitler artınca daha fazlasının ödenememiş borçlar olarak birikeceğini öngörebiliriz.

Başbakanın açıkladığı düzenlemeler pansuman tedbirler. Bunlar geçici bir süre için ekonomide bir canlanma sağlayacak. Uzun vadeli bir canlanma ancak üretimin ve ihracatın artırılması ile mümkün olur.

Üretim artarsa gelir ve istihdam artar, işsizlik azalır.

Açıklanan ekonomik tedbirler arasında bu konuda önemli bir proje henüz yok.

Dileriz ekonomimizi sürekli canlı tutacak bu tür tedbirler de alınır.

********************************************

Taksitlerin Gelire Oranı

Kredi taksitleri artırıldığı için vatandaşımız yıllık gelirinin daha büyük bir kısmını borçlanacak. Temennimiz vatandaşımızın gelirine göre borçlanması. Ödeyemeyeceği borçlanmaların altına girmemesi. Yoksa kendileri de yakınları da çok üzülür.

Benim özellikle dar gelirlilere tavsiyem kredi borçlarının taksit miktarının aylık gelirin üçte birini aşmamasına özen gösterilmeli.

Çok zaruri durumlarda birkaç ayı geçmemek üzere taksit tutarları toplamının en fazla aylık gelirin yarısı kadar olması göze alınabilir. Taksiti ödedikten sonra günlük hayatı idare etmek için yeterli bir miktar paranız kalmalı.

Vade tercihinde genel kural, ödemekte zorlanmayacağınız en kısa vadenin seçilmesidir. İhtiyaç fazlası kredi kullanırsanız veya daha uzun vadeyi tercih ederseniz lüzumsuz faiz ödersiniz.

Kredi kartı veya kredi taksitlerini başka kaynaklardan faizli kredi alarak ödemeye başladıysanız çıkmaz sokağa girdiniz demektir.

******************************************

1 Dolar Korkusu

İnsanlarımız 1 dolar korkusu içinde. Evinde, işinde bulduğu seyahat veya ticaret artığı 1 dolarları suç delili olarak kabul edilmesi endişesi ile imha etmeye çalışıyorlar.

Hürriyet’te Akif Beki, Türkiye’de yayılan “1 dolar paranoyasının” neler yaptırdığını esprili bir dille yazdı. Panik içindeki kimileri 1 dolarları tuvalete atıyor, kimileri yakıyor, kimileri de parçalayıp çöpe atıyormuş.

FETÖ soruşturmalarında delil olduğu gerekçesiyle el konulan, insanların hürriyetinden, işinden olmasına sebep olan 1 dolar meselesinin en kısa zamanda açıklanması lazım.

Çünkü “1 doların delil kabul edilmesi” hem ekonomik ve hem de hukuki sıkıntılara sebep olmaya başladı.

Muhtemeldir ki, ülke bazında bir milyon dolar civarında nakit döviz bu paranoya sebebiyle imha edilmiş olabilir.

1 doların delil kabul edilmesi sebebiyle ne kadar insanın tutuklandığı, ne kadar memurun açığa alındığı veya görevden alındığını bilmiyoruz.

Mehmet Altan’ın avukatı açıklamış: ABD resmi verilerine göre 2015 yılında dünyada 11 milyar 400 milyon adet 1 Amerikan Doları tedavülde imiş. Bunların yaklaşık 1 milyar adedi F serisinden imiş.

Bu kadar FETÖ’cü bulamayacağımıza göre bütün 1 dolarlar delil olamaz.

Yetkililer 1 dolarlık paraların hangilerinin suç delili teşkil ettiğini acilen açıklamalılar.

Yoksa 1 dolar vakasının tahribatı daha da büyüyecek.