20.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 716

Tripoliçe Katliamı’nın 195. Yılı

Srebrenitsa‘yı bilirsiniz; Bosnalı Sırpların 21 yıl önce 8.372 kişiyi katlettiği ve belgelerle “II.Dünya Savaşı‘ından sonra insanlığa yapılan en büyük suç” olarak ıspatlanan soykırımı. Ve devamında, 1992-1995 yılları arasında, Avrupa’nın gözü önünde sistematik bir kırıma tâbi tutulan 300 bin Müslüman Boşnak.

Hocalı‘yı bilirsiniz; Ermenistan birliklerinin 24 yıl önce Dağlık Karabağ’da 106’sı kadın, 83’ü çocuk, toplam 613 sivilin bir gecede işkencelerle katledildiği çağdaş soykırımı. Ve devamında, 1991-1994 arasında, Rusya’nın da desteğiyle öldürülen binlerce Azerî Türk‘ü ve yurtlarından kovalanan 1 milyon mülteci..

1915‘i de bilirsiniz; sözde Ermeni Soykırımı denilerek I.Dünya Savaşı öncesinde ve esnasında bölücü Ermeni çetelerinin katlettiği, toplu mezarlarla üstünü örttüğü 1,5 milyon Müslüman Türk.. Ve devamında Kurtuluş Savaşı’ndakileri, sonra Hoybun’u, sonra Asala ve şehit diplomatlarımızı, sonra ‘İkinci Hoybun’ PKK terörünü de bilirsiniz. Ki devamın devamı var.

Peki ya Tripoliçe Katliamı‘nı bilir misiniz? 195 yıl önceki 10-11-12 Ekim günlerinde vahşice kırıma uğratılan 40 bin Mora’lı Müslüman Türk‘ü hatırlayanımız var mı? Tripoliçe Kadısı Halim Efendi’nin üzerine yağ dökülerek yakıldığını ve isyancı Rum çetelerinin Türk mezarlıklarını altüst edip kemikleri ateşe attığını bilenler beri gelsin.

Ya 1822 Atina Katliamı‘nda öldürülen binlerce Türk.. Ya 1823 başında Anabolu Kalesi‘nde açlıktan öldürülen, kalanı da doğranan binlerce Müslüman.. Ya Benefşe, Balya, Badra, Argos, Korint, Avarin, Misolongi, Moton, Guston, Fenar, İzdin, İstefe, Eğriboz’da olan-bitenler… Ya Ayvalık, Bülbülce, , Çamlıca, Eşkiros, Hidra, İmroz, İstanköy, İpsara, Nakşa, Sakız, Sisam, Suluca, Salamis, Taşöz, Semadirek, Yunda adalarında yok edilenler…

1821 ile 1838 tarihleri arasında Mora Yarımadası’nda mukim 200 bin Müslüman Türk “Hıristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türklere ölüm!” sloganıyla yok edilmiştir. Mora çevresindeki adalarda ise numunelik Türk bırakılmamıştır. Amerikalı tarihçi Justin Mc Carthy, ‘Ölüm ve Sürgün‘ kitabında 1821 ve 1922 yılları arasındaki 1 asırlık zamanda 5,5 milyon Müslüman’ın Avrupa’dan sürüldüğünü, 5 milyondan fazlasının da öldürüldüğünü veya benzer nedenlerle öldüğünü söylemektedir.

Kıbrıslı Türk tarihçi Salahî Sonyel‘in Belleten’de yayınlanan “Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora’daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?” makalesinde içinizi kaldıracak detaylar yer almakta: Denizde boğularak öldürülen kadınlar, kayalara çarpılarak canına kıyılan çocuklar, kafası kesildikten sonra kazığın ucuna takılıp gezdirilenler, sistematik tecavüz ve işkenceye uğrayan kadınlar, organları parçalanarak katledilen erkekler vs. gibi..

Doç. Dr. Ali Fuat Örenç‘in kaleme aldığı ve Babıali Kültür Yayıncılığı’ndan çıkan 300 sayfalık “Balkanlarda İlk Dram UNUTTUĞUMUZ MORA TÜRKLERİ ve Eyaletten Bağımsızlığa Yunanistan” kitabı da çok kıymetli bir kitap.  195 yıllık bir fener gibi.. Eğriboz’dan Atina’ya, İzdin’den Badracık ve İstefe’ye dek Osmanlı evkafını bile isim isim sıralamış; hani belki hesabını soracak bir İktidar yada Bakanlık çıkar diye.

Ne bileyim; soyadı Mora ve civarıyla ilgili olanlar belki Mora Müslümanları ve Osmanlı Eserleri adına bir vakıf kurarlar. Eğriboz Fatih Sultan Mehmet Camii veya Atina Mustafa Ağa Medresesi Derneği de olabilir. Dışişleri’ne, TİKA’ya, Yurtdışı Türkler Başkanlığı’na ve Yunus Emre Enstitüsü’ne duyurulur.

Lozan mı demiştiniz, Adalar mı demiştiniz? Ya Mora’nın hesabı ne olacak?  Türkiye Cumhuriyeti’nin alamadıkları olmuştur ama Osmanlı’nın verdiklerini de unutmayalım.

“Ah mora nenem, kara nenem ah!”

 

 

Reis Denince

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çocukluk ve gençlik dönemini (1954-1999) anlatan “Reis” filmi gösterime girdi. Filmin yapımcısı Ali Avcı, 5 adet “Reis” filmi çekeceklerini, “Reis-2″‘yi çekmek için çalışmaya başladıklarını açıkladı.

Filmin adı Recep Tayyip Erdoğan’a çevresinin “Reis” olarak hitap ediyor olmasından geliyor.

AKP’li vatandaşlarımızın da bu sıfatı sevdiği görülüyor. Mesela İstanbul’da Cumhurbaşkanı Erdoğan‘a seslenen vatandaşlardan birinin, “Reis, beni Başbakan yapar mısın? Benden daha sadık dost bulamazsın” dediği haberlerde yer almıştı.

***

AKP Ankara Milletvekili Aydın Ünal, Yeni Şafak gazetesine yazdığı yazıda bir süredir “En Reisçi”, “Çok Reisçi”, “Öz Reisçi”, “Has Reisçi”, “Hakiki Reisçi” gibi sıfatlarla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dalkavukluk edenlerden rahatsızlığını anlattı.

***

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) sözleşmeli öğretmen alımı için düzenlediği, sözlü sınavda öğretmenlere, “Reis denince aklınıza kim geliyor” ve “Reis hakkında ne düşünüyorsun” diye sormuş.

Hâlbuki 15 Temmuz sonrası hükümet, devlet kadroları için, artık liyakate önem vereceğiz” sözü vermişti.

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş,  “devlet kadrolarında ve kamu yönetiminde esas kriterin ehliyet, liyakat ve millete sadakat olması gerektiğini” açıklamıştı.

Öğretmen alımında “Reis” sorusu açıkça resmi açıklamalara aykırı partizanca bir uygulama idi.

Muhalefet bunu diline dolayınca, Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz “şaka gibi” bir açıklama yaptı:

“Bizim soru havuzumuzda böyle sorular yok. Diyelim ki bir tanesi sordu: ‘Reis hakkında ne düşünüyorsun?’ diye. Turgut Reis der, Piri Reis der veya başka bir reis der, onun hakkında da fikrini söylesin bunun ne zararı var? Kesinlikle mülakata halel gelmez” diye konuştu.

Kimse “bizim zekâmızla alay edilmesin” diye tepki göstermesin lütfen. Çünkü Sayın Bakanın tavrı bazı verileri dikkate alınca çok mantıksız değil.

Ben dâhil birçok kişi yazıp duruyoruz. Milli Eğitim sistemimiz “kendi dilinde okuduğunu anlama ve meramını anlatma konusunda” bile son derece yetersiz. İnsan yetiştirme düzenimiz fen bilimlerini, kendi tarihini ve dinini öğretemediği gibi kendi dilini dahi öğretemiyor.

Bunun en açık delili PİSA testleri. 65 OECD ülkesi arasında 15 yaş öğrenciler arasında yapılan PISA testlerinde Fen Bilimleri, Matematik ve kendi dilinde okuduğunu anlama ve kendilerini ifade etme becerisi bakımından 42. ve 43. sıralardayız.

Son yapılan YGS (Yüksek Öğretime Geçiş) sınavları da benzer bir gösterge sayılmalı. 12 yıllık ilk-orta ve lise eğitiminden sonra bu sene 2 milyon çocuğumuz YGS’ye girdi.

Fen bilimlerinde 750 bin aday 40 sorudan bir tek soruyu dahi doğru cevaplayamamış. En fazla 3 soru cevaplayan 500 bin adayı daha ekleyin. Durum vahim.

Böyle bir toplumda analitik düşünme yeteneğine sahip olanların oranı ne olur? Siz karar verin.

Bu “yüksek başarının” en büyük sorumlusu tabii ki Milli Eğitim Bakanlığı‘dır. Bu kurumun başındaki muhterem bakan haliyle insanlarımızın idrak kapasitesini hepimizden iyi bilmektedir.

Herhalde “bu seviyedeki halka ancak böyle açıklama yapılır” diye düşünmüş olmalı.

******************************************

 

Terör ve Adalet

Cumartesi günü Ankara’da 2 canlı bomba, intihar saldırısı yapamadan, etkisiz hale getirildi.

Pazar günü, Hakkâri Şemdinli’de alçak terör örgütü mensubu canlı bombanın saldırısı neticesinde, 10 askerimiz şehit oldu, 8 sivil vatandaşımızı kaybettik. 27 yaralımız var. Saldırı yol kontrol noktasına intihar dalışı yapan kamyonetteki 5 ton patlayıcıyla kendisini ve bombayı patlatmak suretiyle yapıldı.

Her gün buna benzer dehşet verici acı haberler almaktayız. Öncelikle şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.

Dış bağlantıları olan üç terör örgütünün ve uzantılarının ağır saldırıları altındayız. Uluslararası güçler bölgeyi yeniden yapılandırmak istiyor. Bu terör örgütleri örtülü bir savaşın taşeronları.

Böyle bir ortamda gerçekten milli birlik ve ortak bir dayanışma ruhuna ihtiyacımız var.

Bu konuda öncelikli görev devletimizi yönetenlere düşmekte. Önceki hataları tekrarlamayan, yaşananlardan ders alan bir devlet yönetimi şart.

PKK konusunda terör örgütü ile Kürt vatandaşı ayırt etmeyi başarmalıyız. PKK’yı ve siyasi uzantılarını Kürtlerin temsilcisi görmek hatasına bir daha düşmemek lazım.

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ifadesiyle, “Türkiye’nin bugün başına gelen birçok şey Suriye’deki durum veSuriye politikasının bir sonucudur.” Bu hatadan dönüş için yapılan manevranın ustaca yürütülmesi gerekli.

FETÖ’nün devletten tasfiyesi titizlikle başarılmalı.

Kamu yönetiminde ve devlet kadrolarının teşkilinde ehliyet, liyakat ve millete sadakat ilkeleri lafta kalmamalı.

“Adaletin devletin temeli” olduğunu, “Allah’ın adaleti emrettiğini”, toplumun milli birliğinin ancak adaletle temin edilebileceğini idrak eden bir yönetim sergilenmeli.

“Zalime merhamet mazluma zulümdür.” Haine merhamet millete zulümdür. Ancak hain damgasını olur olmaz herkese vurarak mağdurlar yaratmak da zulümdür. Adalet hak edene hakkını vermek, haklı ile haksızı, zalim ile mazlumu ayırt edebilmektir.

Çalınmış sorularla, kumpas davalarıyla dışarıdan güdümlü bir örgütü devlete hâkim kılmak kul hakkı yemek ve suç ortaklığı demekti. Böyle bir hatanın telafisi bu örgütün tasfiyesinde hukuka aykırı yöntemler kullanmak ve yargısız cezalandırmalar olamaz.

Devlet çeteler gibi davranamaz. Hukuk içinde kalmak ve adil olmak zorundadır.

Daha önce defalarca yazdım. Hukukun üstünlüğünü tesis etmek, ekonomik gelişmemiz için de ekmek kadar, su kadar gereklidir.

Buna ilaveten diyebiliriz ki, milli birliğimizin muhafazası, iç barışın sağlanması, dışa karşı yekvücut olabilmenin de temel şartlarından biridir, adalet.

Bu bakımdan terör meselesinden daha çok adalet, hukuk devleti/ hukukun üstünlüğü, adil yargılama, güçlünün değil haklının yanında olmak gibi kavramlar üzerinde duruyorum.

Sözü Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’ndan bir dörtlükle bitirelim:

Ekmek, su, aş bulmak gecikebilir.

Temele taş bulmak gecikebilir.

Devlete baş bulmak gecikebilir.

Adalet gecikmez tez verilmeli.

 

 

Ahmet Mahir Pekşen ile Edebiyat Deryasında Kısa Bir Gezinti…

Giriş:

Edebiyat, tarihin ilk çağlarından beri; müzik, resim, mimarlık ve heykeltıraşlıkla birlikte beş temel güzel sanat dalından biri olarak tasnif edilmiştir. Bunlar içinde ifade imkânı ve etki alanı en geniş olanıdır. Beşeri sanatların en yükseği sayılır.

 

Edebiyat kavramı, günümüzde kullanılan şekli ile ilk defa, 1826-1871 yılları arasında yaşayan ve döneminin önemli fikir adamlarından biri olan şair ve yazar (İbrahim) Şinâsi tarafından kullanılmıştır.

 

Edebiyat kelimesi, Arapça ‘edeb‘ kelimesinden türetilmiştir. Günümüz Türkçesinde de kullanılan edep kelimesi; ‘halk arasında genel kabul görmüş en iyi ahlak, toplumun töresine uygun davranış‘ anlamında, Türkçeleşmiş ve hatta Türkleşmiş bir kelimedir. Türkleşmiştir, çünkü ‘edep’ kelimesinin, aslına zenginlik ve derinlik katan türevleri yalnızca Türkçemizde vardır.

 

Edebiyat, edep kavramını işleyen, tanıtan ve geliştiren bir sanat olmalıdır. Buna aykırı bir ürün, aslına ihanet, aslını inkâr  olur.

 

Bu anlamda edebî eserler veren, edebiyatın; şiir, roman, hikâye, senaryo, hâtırat… gibi değişik alanlarında velût bir kalem olan Ahmet Mâhir Pekşen ile edebiyat deryasında kısa bir gezinti yaptık.

 

Edebiyat, ‘okunmak’ içindir.

 

İyi okumalar…

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Öğrenciler ders kitaplarının dışındaki kitaplarla ilgilenmiyorlar. Yetişkinlerin şiir, hikâye, roman ve fikrî kitaplarla ilişkisi kalmadı.

Okumuyoruz.

Babalar çocuklarına sözlü edebiyatımızdan destanlar anlatmıyorlar.

Anneler yavrularına masal kitabı  okumuyorlar.

Artık gazete – mecmua okuru da yok. Gazete – Mecmua bakarı var. İlköğretim dönemindeki çocuklara şiir ezberleten hocalar azaldı.

Tablo bu kadar karanlık olmayabilir. Fakat çok da aydınlık değil.

Sizin belirlemelerinizi alabilir miyim?

Ahmet Mahir Pekşen: Bu sorunuza cevap verirken kelimeleri tartmam gerektiğini düşünüyor ve benim hakkımdaki bir tespitinizi tebessümle hatırlıyorum.

Hani bir sohbetimi dinlemiş ve demiştiniz ki; ‘Sanki elinizde kelimeleri tarttığınız bir âlet var ve siz bu âleti kullanarak ölçülmüş biçilmiş gibi söz söylüyor, kelimeleri tam yerinde kullanıyorsunuz. İyi bir yazar olmanızın yanı sıra iyi bir hatip olduğunuzu da görmüş olduk.’

Bu sözünüz benim için bir mihenk taşı olmanın ötesinde şevk olmuş, azim olmuştur. Öncelikle bu güzel tespitiniz için teşekkür ediyorum.

Aslında bu tespitinizi bir fırsatını bulmuşken yazmış değilim. Sorunuzla da yakından ilgili. İlk defa bir soru karşısında elimde bir ölçü aleti olsa da kelimeleri ölçebilsem, kırmayacakları seçebilsem…

Ama sorunuzu cevaplarken bazılarının kırılacağını şimdiden tahmin ediyorum. Gerçekler kırıcı olsa da söylenmelidir.

Öğretmenevi müdürü bir arkadaş, yeni çıkmış bir kitabımı lokalde oyun oynayan, taş düzen, okey taşında zamanını tüketen öğretmenlere almaları için teklif etmiş. Bir teki bile almamış. Ve bir öğretmen demiş ki;

25 Senelik meslek hayatımda tek bir kitap almadım. Hatta gazete bile satın almadım.’

Buna benzer çok şey söylenmiş. Bu sözü sarfeden bir öğretmen, bir baba, bir öğrenci velisi. İyi kötü bir yüksek okul bitirmiş, okumuş yazmış, bir başka ifadeyle mürekkep yalamış bir zat.

Kitap okumamaları ile ilgili iki mazeretin arkasına sığınırlar.

Zamanları yoktur.

Bütçeleri sınırlıdır.

Oysaki zamanları okey taşı dizmek ya da televizyon dizileri için saatler ayıracak kadar boldur. Ve bütçeleri en pahalı sigaralardan günde iki paket içince bile sarsılmayacak kadar güçlüdür.

Tabii bütün öğretmenleri suçlamamız doğru olmaz. Ama topluma önder ve örnek olması gereken bu mesleğin mensuplarından bir tekinin bile böyle olabilmesi düşündürücüdür.

Sirkeci’den Harem’e giden vapurda gazete okuyanları değil, gazetenin fotoğraflarına bakanları görmemiz mümkün.

Bir hatıramı anlatmak istiyorum.

Gemiden inmiş kalabalığın aktığı tarafa doğru yürüyorum. Birden gemilerin sirenleri çalmaya başladı. Herkes birbirine soruyordu bu sirenlerin durup dururken nereden çıktığını.

O sırada bana yakın olarak yürüyen ve fikrî bir altyapısının olduğu her halinden belli olan yaşlı bir beyefendi dert yanmaya başladı:

Beyefendi, otuz kırk yıl kadar önce bu vapurdan inenlerin koltuklarının altında gazete, çantalarında kitap bulunurdu. Şimdi bu özelliğimizi kirli bir gömlek gibi çıkarıp attık. Eğer şu vapurdan inenler gazeteler bakmak yerine okumuş olsalardı bu günün kabotaj bayramı olduğunu ve sirenlerin de bunun için çalındığını bileceklerdi.’

İşte yüzde yüz doğru bir tespit.  Ürkütücü gerçek.

Size bir hatıramı daha anlatayım.

Sivas’ın bir televizyonu tarafından, ‘İlçeler Yarışıyor‘ isimli bir yarışma düzenlemiş. Bu kardeşinizi de jüri üyesi olarak düşünmüşler. Yemek yarışması da bu programın bölümlerinden birisi… Yemeği anlatan belki de okuması yazması çok kıt olan yaşlı teyze, sunum esnasında,

Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.’

Beyitini okudu. Hayret ettim.

Yazarını biliyor musunuz?’ diye sordum.

Yaşlı teyze beni oldukça şaşırttı ve yalnız yazarın adını söylemekle kalmadı;

Tabii. Yazarı Faruk Nafiz Çamlıbel. Han Duvarları şiiri.’

Bu beyiti okuyarak üniversite öğrencilerimize şiirin adını ve şairini sorsak,  yüzde sekseninden doğru cevap alamayacağımızı sanıyorum.

Seksen yaşındaki kayınpederim ilkokul üçüncü sınıftan sonrasını okuyamamış. Ama hafızasında en az on şairden yüzden fazla şiir vardır.

Ve rahmetli annem; yaşadığımız her olayla ilgili bir atasözü, bir mani, bir vecize söyleme kabiliyetini haizdi. Ondan dinlediğim hikâyelerin, masalların ve manilerin sayısını hatırlayamıyorum. Ve annem okuryazar değildi. Kelimeleri tam yerinde kullanırdı. Bu gün onun kadar güzel konuşabilen, anlatacağını ifade için en güzel kelimeleri seçen genç göremiyorum.

Netice itibariyle tablo belki sizin tahmin ettiğinizden de karanlık.

Çetinoğlu: Anaokulundan üniversiteye okumanın önemi ve yararları vurgulansa, başka türlü bir tablo oluşabilir mi?

Pekşen: Okumanın önemini vurgulamak doğru bir metot mudur bilemiyorum. Çocuklar veya gençler vurgulamayı nasihat gibi alır ve uzak dururlar. Sevdirmenin başka yollarını bulmak gerek. Biz de okumamanın temel sebeplerinden biri zaten okullar. Dolayısıyla öğretmenler.

Biz de dersi sevdirmek diye bir gayret az. Talebelere hedef gösterilemiyor. Onların bir hedefi var ve bu da geçer not almakla tarif edilebilir.

Bunun için edebiyat fakültesine giden öğrenci hikâye yazamıyor. Şiirde ben de varım diyemiyor. Romana teşebbüs etmekten dahi kaçınıyor.

Bu küçümsenecek bir problem değil. İstenmeden bitirilen fakültelerden çıkan gençler mesleklerini icra etmiyor. Üniversitelerin sıraları boşuna eskitiliyor. Edebiyat fakültesini bitiren yazar olamıyor. İktisatçı soyunuyor şiire romana. Ziraat mühendisi sınıf öğretmeni olmaya can atıyor.

Çetinoğlu: Uygun görürseniz, ilk uygulamayı biz yapalım: Okumanın önemini, yararlarını ve insana kazandıracaklarını anlatır mısınız?

Pekşen: Lise edebiyat kitaplarımızda hendese bilen kadı ile hendese bilmeyen kadı diye bir metin vardı.

Konu şu; kenarlarının uzunluğu 25 metre olan kare şeklindeki iki arsa ile yine bir kenarının uzunluğu 50 metre olan kare şeklinde bir arsa alan bakımından birbirine eşit midir?

Hendese bilmeyen kadı eşittir hükmünü veriyor.  Hendese bilen kadı ise kenarlarının uzunluğu elli metre olan tek arsanın çok daha büyük olduğunu söylüyor.

Bilgi her zaman için güçtür. Kuvvettir. Bilgili insan üstündür.

Çetinoğlu: Bir de okumayan insanın uğrayacağı kayıplardan söz eder misiniz?

Pekşen: Bir tarihî olay anlatmak isterim.

1967 yılının Haziran ayında, tarihe 6 Gün Savaşları olarak geçen Arap-İsrail Savaşları başlar. İsrail 2.500.000 milyon nüfusu ile Mısır, Suriye, Ürdün, Cezayir, Irak, Suudi Arabistan, Sudan, Tunus ve Fas ittifakına rağmen mutlak bir üstünlük sağlar. Ülke sınırlarını dört kat artırır.

O sırada İsrail Devlet Adamlarından Moşe Dayan bir açıklamada bulunur ve bu açıklama gazetelere geçer.

Moşe Dayan’ın muhalifleri derler ki;

Keşke böyle bir açıklama yapmasaydınız. Bu açıklamayı Araplar duyarsa işimiz güçleşir.’

İsrail’li general Moşe Dayan’ın cevabı ilginçtir;

Üzülmeyin. Araplar asla okumazlar.’

İşte okuyan İsrail’in o küçük nüfusuna rağmen okumayan Arap ittifakı karşısındaki müthiş üstünlüğü.

İbret almak için yetmez mi?

Çetinoğlu: Klasik bir soru: ‘Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi’?

Pekşen: Bu klasik soruya farklı bir açıdan bakmak isterim.

Bu sorunun cevabını vermek için, çok gezen adamın okumuş biri olup olmadığını da bilmek gerekir.

Şuurlu gezme ile başıboş gezme arasında dağlar kadar fark vardır.

Çok gezen adam aynı zaman da okuyan biri ise seyahati daha bir anlamlı olur. Okuma teorikte kalmaz geziyle pratiğe dönüşür.

Onun için gezerken okuyanlar çok bilir.

Bir gerçek daha var ki; hem gezmeyen hem de okumayan biri kadar cahil kimseye az rastlanır.

Bir güzel örnek vermek istiyorum.

Bir zamanlar köyün birinde arı kovanları yüzünden kavgalar çıkarmış. Bahçe sahipleri, arı sahiplerine, ‘Sizin arıların bizim çiçekleri yiyor, bitiriyor.’ Diye kızarlarmış.

Bu köyde ikamet edenlerden biri,   Kanada’daki bir yakınını ziyarete gitmiş. Orada bahçelerde arı kovanları görmüş.

Yandaki bahçe sahipleri, kovanların yakınlarına konmasını nasıl karşılıyor?’ diye sormuş.

Aldığı cevap beklediği cevapla taban tabana zıt olmuş;

Bahçe sahipleri arı sahiplerine teşekkür ediyor. Çünkü arıların konduğu, tozlaşmayla gerçekleşen döllenmenin daha kaliteli meyveler üretilmesine vesile olduğunu çok iyi biliyorlar.’

İşte gezme ile edinilen ve aslında okuma ile de elde edilebilecek bir bilgi. Ama hem gezmiyor hem de okumuyorsanız ‘arılar çiçeklerimizi yiyor‘ diyen köylülerin cahilliğiyle birbirinizi yer durursunuz.

Çetinoğlu: Devrimci olmadan yenilikçi, fanatik olmadan vatan ve millet sevgisi ile dopdolu olmak, bağnaz olmadan iyi bir Müslüman, tabuları olmadan muhafazakâr, küresel kültür bağımlısı olmadan aydınlıklar yolcusu olmak için gerekli fikrî yapıya nasıl sahip olunabilir?

Pekşen: Okuyarak tabii ki…

Ne olarak okuyunca;

Eskinin güzeli ile yeninin mükemmelini arkadaş yapacağız.

İlla Kendi vatanımızı ve milletimizi sevmenin gereğinin illa birilerine düşman olmaktan geçmediğini kavrayacağız.

Hele hele iyi bir Müslüman olmanın yolunun, dışımızda kalan herkesi düşman görmekten geçmediğini kabul edeceğiz. Peygamber Efendimizin,  Yahudi ve Hıristiyanlarla olan komşuluk ilişkilerini ve yaptığı ittifakları çok iyi irdeleyeceğiz. Ve en önemlisi İslam’la terörün ve İslam’la bağnazlığın asla yan yana düşünülemeyeceğini anlayacağız.

Bunlar hep okuyarak olacak.  Global ve küresel dünyada, diğer din ve millet mensuplarıyla bu gün dünden de çok iç içe yaşamak mecburiyetindeyiz. Bizim insanımız ABD’de ve AB ülkelerinde iş kuracaklar. Biz de o devletlerin Türkiye’de iş kurmalarına sıcak bakacağız. Bizim buzdolaplarımız Avrupa insanının yiyeceklerini muhafaza ederken biz de onların arabalarına bineceğiz.

Bizim bisküvimizi, domatesimizi, fındığımızı onlar alırken, biz de onların kivisine hayır demeyeceğiz.

Belki de okuma sâyesinde bağnazlıktan, fanatiklikten kurtulacak, aydınlık barış ufuklarına ulaşacağız.

Çetinoğlu: Şairsiniz. Şiirin tarifini yapar mısınız?

Pekşen: Tarih içinde şiirin tarifini her şair kendine göre yapmıştır. Ben de kendime göre yapacağım. Bu tarif ise dün yaptığım tariften farklı olacak. Ve belki yarın şiirin farklı bir yönünü daha görecek, daha farklı kelimelerle anlatacağım.

Şiir; bir duyguyu, düşünceyi, bir davayı vezin ve kafiye ölçüleri içinde, vezin ve kafiyeden taviz vermemek için manayı, manadan taviz vermemek için de vezin ve kafiyeyi bozmadan, güzel, etkili, göze, kulağa ve hepsinden önemlisi gönle hoş gelecek bir şekilde anlatma sanatıdır.

Daha nedir ki şiir? Ne değildir ki?

Fikri güzel anlatma sanatıdır. Zikri güzel anlatma sanatıdır. Daha hoş bir ifâdeyle güzeli güzel anlatma sanatıdır.

Şiir; harften temellerle, kelimeden taşlar, cümleden kapı pencerelerle yapılan, vezinle badana, kafiyeyle tefriş edilen mâna evidir.

Şiir; kelimelerin kafiye bestesiyle ve vezin ritmiyle oluşan bir musiki içinde raksedişidir.

Bu tarifi yaptıktan ve sonrasında gözden geçirdiğimde, serbest şiire gönül verenlerin bana kırılacağını düşündüm.  Tarifim vezin ve kafiyesiz şiirin yanından geçmiyor. Bazı şairlerin hece vezni ile yazanları parmak şairi olarak nitelediğini gördüm. Her satırda belirli sayıda hece bulundurabilmek için parmakla sayan şairler de olabilir ama bu işin ustaları için buna gerek yoktur. Tek hece fazlası veya eksiği usta şairlerin kulağına bu hatâyı fısıldamaz, haykırır.

Serbest şiiri sevenleri de saygıyla karşılıyorum.

Serbest şiirin harika olanları da var tabii ki. Bu tür şiirlerde kafiyeyle ve vezinle izah edilmeyecek bir ahengin varlığını görüyoruz. Ama benim gönlümde Yunus’un, Necip Fâzıl’ın ve Yahya Kemal’in kullandığı hece ve kafiye düzeni yatmaktadır. Şiir Han Duvarları gibi olmalıdır. Çanakkale Destanı veya Sakarya gibi.

Çetinoğlu: Hikâye ve roman da yazıyorsunuz. Okunan, aranan bir yazar olabilmek için, bir yazarın kalem ürünlerinde kullanacağı dilin özellikleri nelerdir?

Pekşen: Yayınevleri artık didaktik, yani nasihat vermeye yönelik eserler basmak istemiyor. Özellikle gençlerin,  kendilerini küçümseyen, güdülmesi gereken koyun gibi gören kalemleri tercih etmediği söyleniyor.

Dil mutlaka akıcı olacak ama bu akıcılık asla basitliğe bulaşmayacak. Halk tarafından anlaşılacak ama basit intibaını vermeyecek.  Benzetmelerle, halk bilimi motifleriyle, tarihi değerlerle, örf, adet ve geleneklerle desteklenecek.

Farklı olacak.

Okuyucu yazdığınızı romanın ilk iki sayfasını okuduktan sonra sonunu tahmin edebiliyorsa başarılı olmadığınızı kabul etmek mecburiyetindesiniz.

Okuyucu sizin bir romanınızı veya hikâyenizi okurken son sayfayı bitirdiğinde;

Okuduğuma değdi. Böyle biteceğini hiç tahmin etmemiştim.’ diye düşünmeli ve bu son onların zihninde senelerce örtülmeyecek bir iz bırakmalı.

Yazar ortaya koyduğu eseri acımasızca tenkit edecek.

Bu eserimi okuyucu niçin okusun?’ sorusunu kendisine sık sık soracak.

Bu niçinleri sıraladığında şöyle en az sekiz o maddelik bir metin ortaya çıkabiliyorsa en azından vicdanını rahatlatabilir.

Vicdanının rahatlaması çok önemlidir.

Çünkü güzelliğine ve dolayısıyla kalitesine inanmadığınız bir eseri okuyucunun önüne koymak size kul hakkı bile yükleyebilir. Çünkü siz onların en değerli varlığını, ömürlerinin bir kısmı olan belirli bir süreyi çalmış oluyorsunuz.

Çetinoğlu: Fikrî üretkenliği yüksek, muhayyilesi geniş bir insansınız. Son sorum; farklı, konu dışı ve  özel bir soru olacak: Kibrit çöpü olsanız, kendinizi ne için yakmak isterdiniz? Niçin?

Pekşen: Cenab-ı Allah’ı en mükemmel şekilde anlamak için yanmak isterdim. Yandığımda çıkacak ışıkla Allah’a ait gerçekleri görmeyi yine aynı ışıkta bunu bütün kâinata en net bir şekilde göstermeyi isterdim.

Kökümü Arıyorum

AHMET MÂHİR PEKŞEN


Şuursuzca koşuyor, boşluğa varıyorum,

Dünümü anlatacak tarihi arıyorum.

Ceddim, soyum, atam kim? Yetim ve öksüz müyüm?

Gövdem ve dallarım var acaba köksüz müyüm?

Arzın ta merkezine uzanacak kök bende,

Başı, sonu olmayan zaman bende, gök bende.

Ak mazimin üstünde kara perde var, hayret!

Dünü unutmam için büyük çaba ve gayret.

Malazgirtlerde akan al kanı görüyorum.

Plevne’de kılıcı, kalkanı görüyorum.

Tarihi sayfa safya yeniden tarıyorum,

Benden ayırdıkları kökümü arıyorum.

Yıllarca hep boş atıp, hedefi tutturdular,

Yıllarca gerçek diye yalanı yutturdular.

Bundan daha da adi bir yol izlenemezdi,

Amma gerçek sonsuza kadar gizlenemezdi.

Yalanı yaldızlayıp, ‘tarih var ya!’ dediler.

Bir bardak su gösterip, ‘işte derya’ dediler.

Gerçeği tam tersine çevirmeyin ayıptır,

Dünleri olmayanın, yarınları kayıptır.

Gerçek tarih çıkınca, düzme tarih sinecek,

Dününden utanandan, yarınlar tiksinecek.

Şerefli dünüm için yaptın şerefsiz yorum.

Yalan tarih üstüne çift çizgi çekiyorum.

Maket gemiler ile övünmeyi bırakın,

Karadan yürütülen donanmalara bakın.

Mâzin bir defineydi, çevirdin, attın, ittin,

Efendilik dururken,  köle olmaya gittin.


Ben bir ruh, ben bir duygu, bir iman arıyorum,

Her gençte bir süleyman, bir sinan arıyorum.

Aradığım o ruh ki; gövdemi yoğuracak,

Aradığım o kök ki; yarını doğuracak.

Ben bir kök arıyorum, ucu Adem’e varan,

Ben bir kök arıyorum mermeri bile yaran.

‘Şempanzeden gelmişim’ diyene sözüm yoktur.

Maymuna  özenene, çok söze lüzum yoktur.

Dinim, ‘Ceddin Adem’dir’ diyorsa, doğru budur,

Sen büyük sahtekârsın, Darwin kudur be kudur.

Yıllardır görüyoruz, kurt olmuş mudur ayı?

Bırak çaresiz ilim, bırak bu palavrayı.

Desteksiz ve mesnetsiz saldırıyorlar dine,

‘Biz insanız sen maymun kal’ diyoruz  darwin’e.

Her sayfa tarihime bin bir yalan katılmış,

Hakikatin üzeri koyu zift kapatılmış.

Benim ceddim ne hain, ne korkak, ne satılmış.

Onların ak alnına ne çamurlar atılmış.

Güçlü bir gövde ancak, güçlü köke bağlanır.

Dünü inkâr edenin yarınına ağlanır.

Bize lanet etmez mi şehidimiz, gazimiz?

Sis bulutu altınd  şanlı, büyük mazimiz.

El alem uçuyorken hâlâ emekliyoruz.

Ey gençlik! İçinizden bin FATİH bekliyoruz.

Çalışıp çırpınacak, kökümü bulacağım.

Yalan tarih bir gün ben senden kurtulacağım.


Ahmet Mâhir Pekşen

17 Ağustos 1956 tarihinde Sivas’ın Divriği ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı ilçede yaptıktan sonra İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi İşletme-Muhasebe bölümünden mezun oldu.

 

Çeşitli dergi ve gazetelerde, makale, hikâye, deneme ve şiirleri yayınlandı. Mahallî ve millî televizyon ve radyolarda programlar yaptı. Bazı şiirleri bestelendi. Çeşitli yarışmalarda jüri üyeliği yaptı. Türk Edebiyatı Vakfı tarafından düzenlenen 5. Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda ‘Annem Yıldızları Da Sayamaz‘ isimli hikâyesi ile ödül aldı.

 

ESKADER-Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Aydınlar Ocağı üyesidir.

 

Yazarın yayınlanan eserleri 1- Osman Dede (Şiir): İstanbul-1981),  2- Bir Gençlik Özlüyorum (Şiir): Sivas-1991,  3- Bir Yaratan Var Bizi (Çocuk Kitabı): Ankara-1992, 4- Sevgi Dünyası (Çocuk Kitabı): Ankara-1993,  5- Son Çağa Mühür (Şiir): Sivas,-994, 6- Gönlümdeki Anadolu (Çocuk Kitabı): Ankara-995, 7- İnandım ve Mutluyum (Çocuk Kitabı): Ankara-1997, 8- Müjde ve Öğüt (Çocuk Kitabı): Ankara-1997,  9-  Kainatın Başşehri – Divriği (Şehir Kitabı): Sivas-2000. 10- Bir Yudum Kepenek Suyu (Şehir Kitabı):  İstanbul-2001,  11- Annem Yıldızları Sayamaz (Hikâye Kitabı): İstanbul-2002, 12- Çöpten Kavga Çiçekten Mutluluk (Aile Kitabı): İstanbul-2003, 13- Liseliyim Delikanlıyım (Gençlik Kitabı): İstanbul-2004, 14- Şifoniyerin Gözündeki Mutluluk (Aile kitabı): İstanbul-2005, 15- Bir Gencin Feryadı (Gençlik Romanı): İstanbul-2005, 16- Üniversite Rüyası (Gençlik): İstanbul-2007, 17- Git Secde Et ve Ağla (Dinî): İstanbul-2008, 18- Bu Evde Mutlu Bir Aile Var (Aile Kitabı): İstanbul-2008, 19- Elimi Tut Baba (Çocuk-Kişisel Gelişim): İstanbul-2008, 20- Evliliği Sürdürme Sanatı (Aile-Kişisel Gelişim): İstanbul-2008,  21- Yaz Elması (Hikâye): İstanbul-2008, 22- Şimdi Şeytanı Ağlatma Vakti (Dinî): İstanbul-2009, 23- Şehri Görmek İsteyen Balık (Çocuk Hikâyeleri): İstanbul-2009, 24- Sarı Benek (Çocuk Hikâyeleri): İstanbul-2009, 25- Sayılamayanlar (Roman): İstanbul-2010.

 

 

 

 

 

 

Ahlâk gerekir mi?

Uzun vadede cemiyet kazanacak diye kısa vadede kişisel çıkarı ertelemek kendiliğinden gelişecek bir davranış mı?

Bir zamanların popüler kitabı “Duygusal Zekâ”da Daniel Goleman, kişisel hazzın ertelenmesini anlatır. Dört yaşında çocuklar birer birer deney odasına alınmakta, her birinin önüne bir şekerleme (marshmallow) bırakılmakta ve psikolog, “Ben dönene kadar bunu yemezsen sana daha bir avuç veriririm” deyip odayı terk etmekte. Bazı çocuklar psikolog çıkar çıkmaz şekerlemeyi mideye indiriyor. Bir kısmı ise büyük eziyet çekse de ilerde gelecek bir avuç şeker için sabrediyor. Sabra yardımcı olacak davranışları gözlenmiş: Şekere değil de tavana, duvarlara bakmak. Kalkıp stres atmak için tepinmek. Deneye katılan çocuklar 14 yıl sonra bulunup incelenmiş. Hazzı erteleyenlerin tahsil hayatında, hemen yiyenlere kıyasla fark attığı görülmüş.

Fakat Coleman’ın anlattığı deneyde sadece zaman unsuru o da 15-20 dakika gibi kısa bir zaman unsuru var. Hâlbuki toplum için hazzı ertelemede hem zaman hem de bencillik yerine özgecilik (diğerkâmlık) var. Diğer insanları, toplumu düşünmek var. İki engel birden. Altın gününde altınları cebe attıktan sonra kaybolmak o kadar cazip ki… Veya suçu arkadaşım işledi deyip kurtuluvermek. Şehrin altın değerindeki tek yeşil alanına apartman veya AVM dikivermek. Hazır partide başa geçmişken muhalifleri ihraç edivermek. O halde ahlak davranışları nasıl kazanılıyor?

Genetikten Gelen İçgüdü

Zor görünen bu sorunun iki cevabı var. Birincisi genetik; isterseniz fıtrat deyin. Ferdin toplum yararına kendi çıkarından vazgeçmesi toplum hayatı yaşayan canlıların genlerine işlenmiş. Çünkü bu davranış, soyun devamı için avantaj sağlıyor. Yarasalar, herhangi bir gece avda şansı yaver gitmemiş oba arkadaşlarını, kendi rızıklarından verip besliyorlar. Daha da ilginci, bu kurala uymayan ihtiyacı olanı beslemeyen yarasa cezalandırılıyor; avlanamadığı zaman onu kimse beslemiyor. Şempanzeler yaklaşan bir tehlikeyi mesela bir kaplanı veya yılanı obaya haber vermek için çığlık atıyor ve bu sırada yırtıcıya kendi yerlerini belli ettikleri için tehlikeli bir fedakârlık yapmış oluyorlar. İnsan da toplum hayatı yaşayan bir tür; o da diğerkâmlıkla donanmış.

Genetiğimizden gelen böyle içgüdülere dinimizde “fıtrat” deniyor. Fıtrat “fatr” kökünden ve fatr, “başlangıcından yarmak, kazmak” demek. Eh, 7. asırda “genlere kodlamak” denemezdi herhalde… İnsan mensubu olduğu cemiyetin çıkarını düşünmeye genleriyle programlanmıştır. Ahlâkla ahlâksızlık, iyi insanla kötü insan farkı; bütün canlılardaki “önce ben” programıyla cemiyette yaşayanların “önce cemiyetim” programının hangisinin baskın çıktığıyla belirlenir.

 

Mahalle Baskısı Güzeldir

İkinci sebep, ahlâksızlıkta tekrarın zorluğudur. Altın gününden bir kere kaçabilirsiniz. Sonra sizi kimse altın gününe çağırmaz. Kazan-kaybet oyunları tekrar tekrar oynanırsa edinilen tecrübe onları kazan-kazan oyununa döndürüyor. Aynı arkadaşıyla tekrar tekrar hapse düşen mahpus artık arkadaşını gammazlamamayı öğreniyor.

Edinilen ahlâklı davranışın cemiyette yerleşmesi, gelenek hâline gelmesi şart. Bu gelenekleşme önce dar çevrelerde oluyor. Ahiliğin esnaf topluluklarında başlamasının sebebi bu. Esnaf loncaları, toplumdaki dernekler bu sık temaslar sonunda oluşuyor. Bizim esnafımız, bilhassa aynı işi yapanlar da aralarında küçük alışverişleri senetsiz, çeksiz; güven üzerine yaparlar. Bu birbirini tanımaktan, itibardan kaynaklanır. Tanıma ve itibar da tekrar tekrar temastan. O itibar yıllar içinde tekrar tekrar denenmekle kazanılır, bir hata ile de sıfırlanır. Sonra ahlâklı küçük topluluklar bütün cemiyeti sarıyor, bütün cemiyete öğretiyor. Sonra o toplum, yaşadığı ahlâkı nesilden nesile aktarıyor. Bu da cemiyetin ahlâk baskısını doğuruyor. Mahalle baskısı her zaman kötü değil. Toplumu toplum kılan o “mahalle baskısı”dır.

Fakat bir cemiyette, altın gününe tekrar başvurana “canım herkes çalıyor, gel bakalım, bu sefer de belki biz senden çalarız” diye yaklaşılıyorsa, o cemiyet belini doğrultamayacaktır.“Çalıyor ama çalışıyor”, “biz iktidara gelelim, biraz da bizimkiler yesin”, “müthiş adam, delegelerin çoğunluğu onu istemedi ama ne yapıp yaptı, hepsini tepeledi” gibi ahlâksızlığa methiye düzen yargılar, cemiyetin içine düştüğü kokuşmuşluk çukurundan yükselen kokulardır.

Ahlâkla donanmış; güveni, saygıyı, sevgi ve itimadı içselleştirmiş, “takva” sahibi toplumlarda bu değerler yıllar sürebilen veya hiç sona ermeyen ortaklıklara, dev şirketlere, dünyaya hâkim filolara gider. Ahlâkını kaybetmiş toplumlarda ise demagog ve mutlaka çok yüce liderlerin kuvvet biriktirme çekişmelerine.

Değerleri sayesinde kalkınan, zengin olan sadece Kuzey İtalya değildir. Etnik azınlıklar da zaman zaman “biz” hissi ve aralarında tesis ettikleri karşılıklı güvenle aynı refahı ve başarıyı yakalamıştır. Avrupa’da ve Avrupa-Amerika arası ticarette bazı püritan mezhep mensuplarında, Güneydoğu ve Doğu Asya’da azınlık oldukları ülkelerde Çinliler arasında, Avrupa’da bazı Yahudi mezheplerinde değerlere dayanan itimat ve zenginleşme meydana gelmiştir.

Mehmet Akif’in gözünde Japonlar da öyle bir toplumdur. Onun beyitlerine bakalım:

Sorunuz, şimdi, Japonlar da nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb olamam, hayrettir!

Şu kadar söyleyeyim: Din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış, yalınız şekli: Buda.

***

Müslümanlıktaki erkân-ı sıyanette ferid;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.

Doğruluk, ahde vefa, va’de sadakat, şefkat;
Acizin hakkını i’laya samimi gayret;

En ufak şeyle kanaat, çoğa kudret varken;
Yine ifrat ile vermek, veren eller darken;

***

İhtirasat-ı hususiyye söyletmeyerek,
Nef-i şahsiyi umumunkine kurban etmek…

Akif, Japonların Müslüman olmasını bekliyordu. Olmadı. Ama zengin oldular. Bu arada Müslümanlara olanları Akif göremedi, çok şükür.

 

 

Analar Ağlıyor!

Şehitler yine geliyor, kimse kandırmasın sizi,
Bu bir gerçek, analar her gün ağlıyor dizi dizi.
Analar ağlamasın deyip, yine kandıracaklar sizi,
Hiç kimseler ağlamadı, anaların ağladığı gibi.
*
Biliyorum yine Allah’la, kandıracaklar sizi,
Vatan için ölenlerin hepsi yine garibanlar.
Yıllardır haykırdık uyanmadınız, duymadınız bizi,
Yine şehitler var, kimse ağlamadı analar gibi.
*
Hainler, fırtınalar, devler yıldıramadı bizi,
Vatanda Türk, Türk’te vatan oldu Mehmetler.
Toprak da örtemez üzerlerini, ananın örttüğü gibi,
Kimse ağlayamaz evladına, anasının ağladığı gibi.

Aydın Vatandaş Sorumluluğu

Böyle bir yazıyı kaleme almamın sebebi, ilimizde tertiplenen ”milli birlik ve beraberlik” konulu toplantıda ki konuşmacıların bende bıraktığı sorumluluk duygusudur. Butoplantıda yapılan değerlendirmeleri ve bu konudaki düşüncelerimi böyle bir yazı ile paylaşmamın, vatandaşlık sorumluluğu gereği olduğu kanaatine varmamdır. Bu toplantıdaki anlatılanlardan benim anladığımı siz değerli okuyucularımla paylaşmak istedim.

Pof. Dr. Hasan Onat kendi alanında(ilahiyat) değerlendirmeler yaptı.15 Temmuz kalkışmasında bir dini gruba bağlı oldukları söylenenlerin önde oldukları bilinmektedir. Bu kalkışmada bunların bir kısmı tarafından gerçekleştirilen akıl olmaz olayların yapılmış olması; daha sonraki duyulan, öğrenilen bilgilerdeki akıl almaz bir duruma nasıl gelindiği üzerine idi. Hoca, Kuran’da 300 yerde aklını doğru kullanmak ve idrak etme üzerine uyarı bulunduğu bilgisini vererek Müslüman’ın fert olarak aklını kullanmak ve bilgili olmak sorumluluğu hakkındaki emirlere, hatırlatmalara dikkat çekti. Bu kadar uyarılara rağmen akıl ve bilgiden uzaklaşılınca bunların yerini cehaletin ve kör inancın dolduracağını, bununda ŞEYTANİ KÖTÜLÜKLERİ çoğaltarak her türlü olumsuz davranışlara insanı sürükleyebileceği vurgusu yaptı. Bu noktada doğru dini anlayış ve yaşayış biçiminin şekillenmesinde bu alanda hizmet veren bilgili din adamlarına sorumluluk düştüğüne parmak bastı.

Emekli general Sn. Ahmet Yavuz ise halkın ülke meselelerine yeterince, mesela spora ve sporcuya gösterdiği ilgi ve alakayı göstermediğinden bahisle özellikle aydınların sorumluluğuna işaret etti. Askerler dâhil makam ve mevki sahiplerinin ‘‘burun büyüklüğü” olarak tarif edilen halkı cahil görme, tepeden bakma hastalığına çabuk kapıldığını, bununda toplumun bilinçlenmesini olumsuz etkilediği, insanlarımızın olayları doğru değerlendirmede zorlandığından bahisle, bilgi ve birikimi fazla, imkânlı insanların daha fazla sosyal sorumluluk alanında gayretli olmaları gerektiği tespitini yapmıştır. 1920’lerdeAnadolu’daki halkın yokluk, yoksulluk ve eğitimsizliği seviyesini gösteren bilgiler vererek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları ve sonrasında yapılan çalışmalar sayesinde çok önemli ilerlemeler, gelişmeler yaşandığını hatırlattı. Ayrıca cumhuriyetle birlikte dini hayatta da devletin himayesinde çok önemli gelişmeler yaşanmıştır. Anadolu’daki kasaba ve köylerdeki cami ve din adamı yok denecek kadar az iken bu gün hemde devlet kadrosunda sayının çok, çok olduğu, dini bilgilere ulaşabilmenin çok kolaylaştığı tespitiyle buna rağmen halkın bu konularda yeterince bilgilendirilmemesi sonucu hem cumhuriyete, hemde başta ATATÜRK olmak üzere kurucu kadronun din karşıtı gibi gösterildiği, laikliğin devletin dinler karşısında tarafsız kalması olarak değil de din düşmanı gibi gösterildiği konularına ışık tutan değerlendirmeler yaptı. Bunun için doğru bilgi sahibi olanların birlik ve beraberliğin gelişebilmesinde, sorumluluk duygusu ile, sosyal faaliyetlerde daha fazla katkılı olmak yönünde görev düştüğü konularına dikkat çekmiştir. Yoksa halkın kendisine söylenenlere göre bilgilenme ve değerlendirmelerde bulunacağı malumdur. Bu tespit bana İzmit’te yaşanılan bir olayı hatırlatmıştır.50 li yıllardaki bir siyasi propaganda konuşmasında hatip ‘bu İsmet Paşa var ya, asker kaçağıdır’ sözünün bile alkışlarla karşılandığı söylenir. Bu bilgi vatandaşın açık ve peşin kabullere hazır olduğu bu ve benzeri peşin hükümlerin azalması için insanlarımızın bilgili ve gayretli insanlar tarafından yapılacak kültürel faaliyetler ile doğru bilgi ve kanaate kavuşturulmasını hatırlatır.

Devletin gücü, milletin emniyeti güçlü bir ordu ile olur. Bunu atalarımız ”Hazır ol cenge, ister isen sulhu salah” sözü ile ifade etmişlerdir. Toplantının diğer konuşmacısı Sn.Yavuz Selim Demirağ’ın ninesinden aktarma diğer bir söz de insanımızın ferasetini göstermesi bakımından önemlidir. O yaşlı insan bulunduğu ortamlarda orduya, askerimize ileri-geri suçlamalar yapan konuşmalar olunca, oğlum,”askerin düşmanı, düşmanın askeri olur” dermiş. Ne kadar yerinde ve ifade gücü yüksek bir söz. Anadolu’daki işgal hareketini bilen ve yaşayanların askeri gücün önemini bilmesinin getirdiği bir hassasiyet.  Bu konuşmacı da vatandaşın yurt, okul, dershane, cami, kurs ihtiyacı karşısında devlet kurumlarının yetersizliği yanında kontrol sistem ve şeklininde doğru uygulanmamasının nelere sebep olabileceği tespiti ile bu noktadaki yanlış ve zaafların giderilerek vatandaşların ihtiyaçlarının doğru ve yerinde karşılanması hususlarına ışık tutan değerlendirmeler yaptı.

Milli birlik ve bütünlüğümüzün korunup geliştirilmesi gerekir. Bunun için siyaset kurumları dâhil sivil toplum kuruluşlarımızda bilgi ve tecrübesi çok, mesleğinde başarılı olup günlük sorunlarını çözmüş, sosyal faaliyetlerden çıkar beklemeye ihtiyacı olmayan, buraların daha çok hizmet etme ve itibar kazanma yerleri olduğu bilincindeki insanlarımızın bulunması ve görev alması lazımdır. Böylece bu kurumlarımız çok daha verimli, faydalı, güzel işlerin ortaya çıkmasını sağlar. Ayrıca kötü, yanlış, yetersiz işlerin farkına varılması çabuklaşıp kolaylaşarak bunların zararının da önüne geçilmiş olur. Yazımı önemli toplum önderlerinden Hacı Bayram Veli‘nin bir sözüyle bitiriyorum.”Ey oğul, Beyaz giyin ve cemaatte en ön safta bulun. Beyaz elbise, üzerindeki lekeyi gösterir ve siz de böylece lekelendiğinizi görür ve lekelerinizi temizlersiniz. Böylece de temiz olursunuz. Cemaatte  ön safların cahiller ve ehliyetsiz insanlar tarafından işgal edilmiş olması o toplumun felaketi olur.”

Hoş ve güzel bir gelecek dileğimle…

 

 

Doğudan Batıdan Hikâyeler

Tarih boyunca değişik dergi ve/veya gazetelerle yayın dünyasına mensup sivil toplum kuruluşları, ‘En Güzel Aşk Hikâyesi‘ seçmek maksadıyla anketler düzenlemişlerdir.

İngiliz Yazar William Sharespeare (1564-1616) tarafından 1623’te yayınlanan tiyatro eseri ‘Antonius ve Kleopatra‘ muhteşem bir aşk hikâyesi idi. 1963 yılında çevrilen ve başrol oyuncuları Elizabeth Taylor ile Richard Burton arasında, evlilikle neticelenen büyük aşkın doğuşuna yol açmıştı.

(1749-1832) yılları arasında yaşayan Alman Yazar Goethe’nin, 1774 yılında 25 yaşında iken yazdığı  ‘Genç Werther’in Acıları‘ yayınlandığında Almanya’da ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde fırtınalar koparmıştı.

Her iki, hatta birincisinin ürünü olan Taylor-Burton aşkı hesaba katılırsa üç aşk hikâyesi de, intiharlar ve alkollü hayatlar sebebiyle bizim kültürümüzün uzağında idi. Buna rağmen kitaplar okuyucu buldu, konuşuldu ve derin izler bıraktı.

Fransız yazar Abbe Preuvost’un yazdığı ‘Manon Lescaut‘ romanı, 18. yüzyıl romantizminin aşk romanları içinde en üst sıralarda yer alır. Puccini ve Massenet’nin aynı adlı operalarının temelini oluşturan bu roman 6 ayrı filme konu olmuştur.

Senaryosunu Erich Segal’in yazdığı, Ali MacGraw ve Ryan O’Neal’in başrollerini paylaştığı,  ‘Lowe Story / Aşk Hikâyesi‘ adlı film, 1970 yılında çevrildi ve aylarca kapalı gişe oynadı. 10 yıl boyunca, ‘en güzel aşk hikâyesi‘ listelerinde yer aldı.

Kırgızistan Türklerinden Cengiz Aytmatov’un (1928-2008) ‘Cemile‘ isimli hikâyesi, 1958 yılında yayınlandı. Fransız yazar Louis Aragon tarafından Fransızcaya çevrildi. Aragon ‘Cemile‘nin ‘Dünyanın En Güzel Aşk Hikâyesi’ olduğunu yazdı. Bu sıfat, kitap ile bütünleşti.

Tanınmış İngiliz romancı Rudyart Kipling (1865-1936), ‘Dünyanın En Güzel Aşk Hikâyesi’ başlıklı bir hikâye yazmıştı. Fakat bu isim, kitabın satış şansını artırmak için ‘olta’ olarak kullanılmıştı.

Diyeceğim o ki; dünyanın en güzel aşk hikâyeleri, geniş kapsamlı incelemeler yapmaya müsait bir mevzudur.

Uzun yıllar Kırgızistan’da kalan Özer Ravanoğlu, Cengiz Aytmatov ile aynı havayı teneffüs etmiş olmaktan aldığı ilham ve güçle, 2016 ve sonrasındaki 5-8 yıllarda ‘Dünyanın en güzel aşk hikâyesi‘ olarak okunacak bir kitap yazdı: ‘Doğudan Batıdan Hikâyeler‘…

Özer Ravanoğlu, okyanusların derinliklerinden cevher çıkaran dalgıçlar gibi Türkün ruh derinliklerine, kültür dünyasına dalmış, topladığı incileri, gönül tezgâhında işleyerek okuyucuya sunmuş.

12 X 19 santim ölçülerinde 239 sayfalık kitabın 31-113 numaralı sayfalarını dolduran ‘Bir Aşk Masalı‘ isimli hikâye, gerçekten emsallerine ancak masallarda yaşanacak kadar destansı bir yapıya sahip. Bize hiç uzak değil. Hatta okuyucuya ‘ben de buna benzer bir aşk hikâyesi yaşadım…’ veya ‘… buna benzer yaşanmış hikâyeyi daha önce de dinlemiştim…’ dedirtecek kadar bizden… Hikâyenin kahramanları Bahtıgül, Mirlan, Gülmira, Bakıt… onların anneleri, kardeşleri…çok yakından tanıdığımız insanlar gibi. Hikâyedeki bütün kahramanlar incecik kristal bardaktaki damıtılmış suların parlaklığı ve duruluğunu hatırlatıyor. Bakıldığında içini de arkasındaki eşyayı da görmek mümkün. Sevince tam seven, ölesiye seven, ‘insanoğlu her an yardıma muhtaç duruma düşebilir. O halde her an yardıma hazır olmalı‘ sözünü kendisine düstur edinen, tanıdığının ve sevdiği insanın derdini kendi derdi olarak kabul eden; pırlantayı, yakutu, elması bile kıskandıracak değerde insanlar… Onlar, dünyanın en güzel aşk hikâyesinin kahramanı veya o aşkın önünde saygı ile eğilen şâhitleri…

Doğudan ve Batıdan Hikâyeler‘, Özer Ravanoğlu‘nun ilk kalem denemesi değil. Fakat ilk kitabı. O bir halk filozofu, iyi bir gözlemci ve tahlil kabiliyetine sâhip.

Kitabın diğer sayfalarında yer alan 22 hikâye de sıkılmadan kolayca ve zevkle okunuyor. Otobüs durağında dilenen iki dilenciden birine iyi, diğerine kötü davranın kalantor giyimli, keskin bakışlı adamın söyledikleri, okuyucuyu da, daha iyi bir gözlemci olmaya yönlendiriyor:

Keskin bakışlı adam bir sır veriyormuş gibi bana döndü, biraz da bana doğru eğilerek, ‘Bu gelenlerin ikisini de tanıyorum. Çünkü ben de aynı meslektenim. Ben iki apartman diktim ve mesleği bıraktım. Bu birinci gelen var ya, o adam bu mesleğe yeni başladı. Fakat ikinci gelen çok açgözlü bir adam. Dört tane apartmanı var. Aşağı yukarı on, oniki bin lira civarında aylık kira geliri sahibi. Hâlâ da devam ediyor, ne kadar açgözlü bir adam. Ona öfkem bu yüzden…’ derken bile hâlâ öfkeliydi.

Ravanoğlu hayatını Türk dünyası ülkelerinin, kanser mikrobundan daha öldürücü Komünizm illetinden kurtulmasına adamış bir idealist. Soydaşlarımızın Komünist rejimden kurtulurken kapitalist sistemle iki kat daha Komünistleşmelerinden endişe ediyor. Onun için gözlemliyor, onun için hassas ve dikkatli. Hıristiyan misyonerlerin gayretleri, Diyanet İşleri Başkanlığının görevlendirdiği elemanların imkânsızlıklar sebebiyle yetersiz kalışları O’nu kahrediyor. Bir dağ köyündeki ilkokulda yapılan yılsonu müsâmeresinde, Kırgız öğrencinin Türkiye Türkçesiyle okuduğu Necip Fâzıl’ın ‘Sakarya‘ şiirine ağlayan Kırgız ihtiyarlarıyla birlikte gözyaşı döküyor.

‘Doğudan Batıdan Hikâyeler’de yalnızca hüzün yok. ‘Efe Mehmet‘ (s: 166-171) güldürüyor, ‘Picasso‘ (s: 172-175) kahkahalara boğuyor. ‘Necip Bey‘i okurken vücudunuzun en hassas yerinin kerpetende sıkışması gibi acı duyuyor buna rağmen yüzünüzdeki tebessüme engel olamıyorsunuz. (s: 158-161)

Tatlı su MHP’lileri! MHP’li geçinenlerle MHP’den geçinenler… ‘Vefasızlık‘ başlıklı bölüm sizler için… (s: 177-182)

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

ÖZER RAVANOĞLU:

1938 yılında Silifke’de doğdu. İlkokula Silifke’de başlayıp, Adana’da tamamladı. Ortaokul’u Adana’da bitirdiği sonra başladığı lise eğitiminden İstanbul Vefa Lisesi diplomasını aldı. 1963 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Maçka Teknik Okulu’ndan mezun oldu. 1963-1964 yıllarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde; 1966-1967 yıllarında İstanbul Yol, Su, Elektrik Müdürlüğü’nde mühendis; 1968’de Adana Elektrik İşletmesi’nde Fen İşleri Müdür Yardımcısı olarak çalıştı.

 

EMSA A.Ş.’de beş yıl çalışarak, sanayi projelerinin yapılmasına katkıda bulundu ve EMSA Export A.Ş.’de ithalat-ihracat işlerini idâre etti. 1968’den 1980 yılına kadar siyasetle aktif olarak meşgul oldu.

 

İstanbul Milliyetçiler Derneği’nde ve Türk Ocakları Genel Merkezi’nde muhtelif görevlerde bulundu. 1994 yılından itibaren Kazakistan ve Kırgızistan’da çalıştı. Türk Yurdu ve Kardeş Kalemler dergilerinde bazı yazıları ve hikâyeleri yayımlandı. 2011 yılından beri AVRASYA Yazarlar Birliği üyesidir.

 

 

 

DERKENAR:

TÂRİHÎ ROMAN:

Edebiyatın nesir tarzında bir türü olan roman, yaşanmış veya yaşanması mümkün olan hâdiseleri anlatan uzun hikâyedir. Edebî türlerin en yenilerindendir. Gelişmesi devam etmektedir. Gelişmesinin tamamlanması da mümkün değildir. Çünkü romanda mühim miktarda hayal gücünden faydalanılmaktadır. Hayal gücüne sınır koymak mümkün değildir.

Tarihî romanlarda mevzu, târihî hâdiselerdir. Roman yazarı, târihî hâdiseler ve kahramanlarla alakalı bilgilerde, romanın okuyucuya câzip gelmesini temin maksadıyla değişiklikler yapabilir. Ancak yazar, asıldan ve özden uzaklaşmamak mecburiyetinde olduğunu unutmamalıdır.

İlk târihî roman yazarı İngiliz Walter Scott’tur. (1771-1832) O’nun ‘Ivanhoe‘ isimli romanı, ilk târihî roman olarak kabul edilir. Romanda, İngiltere Kralı Birinci Richard zamanındaki hâdisler anlatılır.

1841-1900 yılları arasında yaşayan Yahudi asıllı yazar Leon Cahun’un 1876 yılında yazdığı Gökbayrak isimli târihî roman, Türkler açısından mühimdir.

İlk Türk romanı Şemseddin Sâmi’nin (1850-1904) yazdığı ‘Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ (Talat ve Fitnat’ın Aşkı) isimli eserdir.

İlk târihî Türk romanının, Ahmet Mithat Efendi’nin (1844-1912) yazdığı ‘Yeniçeriler‘ olduğu kabul edilir. Nâmık Kemal’in (1840-1888) ‘Cezmi‘ isimli eseri de aynı yıl yayınlanmıştır. Sonraki yıllarda: Ziya Şâkir (1883-1959), Turhan Tan (1886-1959), Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu (1901-1970), Nihal Atsız (1905-1975), Abdullah Ziya Kozanoğlu (1906-1966), Feridun Fâzıl Tülbentçi (1912-1982) ve Mustafa Necâti Sepetçioğlu (1930-2008) târihî roman yazarları arasında yer alır.

Tarihi romanın edebî özelliğe sahip olması, eserin mevzu olarak aldığı hâdiselerin yaşandığı zamanın özelliklerin tam olarak açıklayabilmesine bağlıdır.

Son yıllarda târihî roman inşasında görülen modern sonrası-modern ötesi arayışlar târihî roman okuma zevkini mühim öçlüde azaltıyor.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

MİHRABAT YAYINLARI:

Her yenilik, birçok güzelliği beraberinde getirir. Bâbıâli olarak bilinen yayın dünyasına yeni katılan Mihrabat Yayınevi, yerli ve millî özellikleri öne çıkaracak olan bir kültür kuruluşu olma iddiasında ve emelindedir. Arka planda Damla Yayın Grubu’nun yaklaşık 50 yıllık tecrübesini ve birikimini taşıyan Mihrabat Yayınları, değerlerimize hizmet etmek için İstanbul’un fetih gününde 29 Mayıs 2016 tarihinde kuruldu.

Mihrabat Yayınevi;  tarih, kültür, sanat ve edebiyat alanlarında yayımlanacak kitaplarla medeniyet eksenli bir beyin fırtınası oluşturmak maksadıyla kuruldu. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın güzel deyişiyle ‘kökü mâzide olan âti‘yi hedefliyor. Dünle bugünü, bugünle yarını birbirine bağlayan kuvvetli ve sağlam gönül köprüleri tesis etmeyi gaye ediniyor. Bugün yeryüzünde mazlumların, mâsumların ve mağdurların biricik sığınağı olan Türkiye’mizin irfanî duygu ve düşüncelerini aksettirmeyi ilke edinen bu neşriyat ile kültür ve yayıncılık sahasında da dünya milletleri arasında hak ettiğimiz yere geleceğimize inanıyor.

Son yıllarda Devlet olarak târihimizle barıştık, millet olarak ecdadımızı, mâzimizi okumaya, anlamaya ve sevmeye başladık. Şüphesiz bu çok önemli bir gelişmedir. Bu büyük buluşmada kültür yayıncılığının yeri ve rolü büyüktür. Mihrabat Yayınevi’nin kurucuları, bu hayırlı faaliyetlerin içinde olmak ve gelecekte hayırla yâd edilmek üzere tarihî eserlere ağırlık veriyorlar. Fakat târihin dışında diğer kültürel kitaplar da bu yayın faaliyeti içinde olacaktır.

Mihrabat Yayınlarının ilk 2 eseri, Câvit Ersen imzasını taşıyor. Câvit Ersen, Osman Yüksel Serdengeçti gibi 1980 öncesi Türkiye’mizde en çok okunan ve sevilen yazarlarımızdandı. Bugün ne yazık ki ismini edebiyat çevreleri bile tam mânâsıyla bilmiyor. Dolayısıyla Mihrabat Yayınları, Câvit Ersen’in eserlerini kültür hayatımıza kazandırarak büyük bir değerimizin yeniden hatırlanmasına vesile olurken geçmişle gelecek arasında mevcut olması gereken kültürel köprüyü kurmayı da hedefliyor.

Bâbıâli, muhteşem bir geçmişin merkezi olarak aslında kültür hayatımızın kalbi olmaya devam ediyor. Mihrabat, bu engin, derin ve renkli muhitte iyi, faydalı, hayırlı ve kalıcı çalışmaların içinde ve önünde olmaya devam edecektir. Eskilerin unutulmayan güzel sözleri vardır. Ve bu sözler mazide kitapların önsözlerinde yer alırdı. İşte o sözlerden birini hatırlatalım ve tekrarlayalım:

Gayret bizden, tevfik Allah’tan

MEHMET NURİ YARDIM: Mihrabat Yayınları Yayın Yönetmeni

 

CAVİT ERSEN:

29 Mart 1921 târihinde Adana’da doğdu. İlk yazısı henüz 17 yaşındayken Yeni Adam Gazetesi’nde yayımlandı. Daha sonra İstanbul’a geldi, çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlikten, şefliğe, yazıişleri müdürlüğünden başyazarlığa kadar hemen hemen her kademede çalıştı. Bütün görevlerindeki, gazete yazılarındaki temel hedefi ve biricik maksadı, mensubu olduğu aziz milletimizi anlatmak, birlikte yaşadığı insanlarımızın moral değerlerini yükseltmekti. Bu gaye ile gece gündüz demeden yazdı ve anlattı.

 

Kuva-yı Milliye Ruhu ile dolu bir ailenin evladı olan Cavit Ersen’in ilk millî eseri, ‘Çeteler’ adını taşıyor. 9 Ocak 1949 tarihinde Adana’da sahnelenen oyun, şehrin kahramanlık hikâyesini dramatize ediyor. Eser, ilk olarak Halkevi sahnelerinde oynandı.  Daha sonra Adana Şehir Tiyatrosu’nda ‘Taşkınlar Lokali‘ ile ‘Melekler ve Şeytanlar‘ isimli eserleri temsil edildi. Millî uyanışı aksettiren beş perdelik ‘Cephe Gerisi‘ isimli eseri de aynı sahnede seyirciye sunuldu.

 

Cavit Ersen, Muallim, Tel, Demokrat gazetelerinde çalıştı. Ardından Mersin Toros gazetesinde romanlarını tefrika ettirdi. Tefrika edilen romanları ‘Semiramis‘ ve ‘Ruhsuz Gece‘dir. Kitap olarak yayımlanan ilk romanı ise 1944’te çıkan ‘Günahkâr Sokaklar‘ adını taşıyor. Romanda, Bizans entrikalarıyla, Nasyonal Sosyalizmin güçlü devrinde İstanbul’un açlık, perişanlık ve fuhuş içinde yaşadığı bir dönemde, Adanalı bir milyonerin içine düştüğü felaketler zinciri anlatılır.

 

Bu eseri ‘mistik şiirler‘ diye adlandırdığı üç kitap takip etti: ‘Fakirler‘, ‘Mektup‘ ve ‘Sefiller‘. Her üçü de 1945’te Adana’da neşredildi. Diğer eserleri; ‘Annesini Kurtaran Kahraman Çocuklar‘, ‘Vefasız‘, ‘Mektup‘, ‘Gün Doğarken‘, ‘İlkokullar İçin Alfabe‘, ‘İkinci Sınıf Ders Kitabı‘, ‘Üçüncü Sınıf Ders Kitabı‘, ‘Benim Üniversitem‘,  ‘Başbuğ‘ (1976), ‘Fadime‘ (1976), ‘Hürriyet Mücadelesi‘ (1976), ‘Beyaz İhtilal‘ (1976), ‘Boğata‘ (1976), ‘Hepimizin Kavgası‘ (1977).

 

Cavit Ersen’in tarihî romanları da çok önemlidir. Bu serideki kitapları; ‘Osman Gazi‘, ‘Orhan Gazi‘, ‘Selahaddin-i Eyyübi‘, ‘Murad Hüdavendigâr‘, ‘Fatih Sultan Mehmet‘, ‘Battal Gazi‘ isimlerini taşıyor.

 

Câvit Ersen, 21 Ocak 2003 târihinde, 82 yaşında iken vefat etti.

 

 

OSMAN GAZİ:

Mihrabat Yayınları’nın ilk kitabıdır.

Ertuğrul Gazi’nin oğlu olan Osman Gazi, Kayı Boyu’ndan üç kıtaya yayılan büyük bir devletin kurucusudur. Babasından ve Selçuklulardan aldığı emânete hakkıyla sâhip çıkan bu şanlı Oğuz Beyi, İlâ’yı Kelimetullah’ı, yani Allah’ın ismini yüceltmek ve hak din İslâm’ı yaymak için cansiperâne çalışmış ve altı asır ayakta duracak Osmanlı Devleti’nin temelini atmıştır.

Günümüzdeki bütün dünya liderlerine örnek olan ve yüce bir medeniyetin temelini atan Osman Gazi, fethettiği topraklarda Müslümanlar için olduğu kadar gayr-ı müslimler için de adalet, müsamaha, huzur ve barış ortamını sağlamış, bütün insanlığa muhteşem bir devlet modeli armağan etmiştir.

ORHAN GAZİ:

Mihrabatın yayınladığı ikinci kitaptır.

Orhan Gazi, üç kıtaya yayılan cihan ülkesi, Devlet-i Aliyye’nin, yâni Osmanlı Devleti’nin ikinci padişahıdır. Babası, Devletin kurucusu Osman Gazi’den devraldığı mesuliyetin idrakinde olan Orhan Gazi, bu sorumluluğun hakkını vermiş ve daha babası hayatta iken Bursa’yı fethedip başşehir yapmış, civar iller ile birlikte Osmanlı’yı büyütmüştür.

Yapılan imar ve ihya çalışmaları ile Osmanlı şehirleri, câzibeli birer ticâret ve sanat merkezi hâline dönüşmüştür. İlk Osmanlı parası olan akçe sikkelerini bastıran, ilk vezir tâyin eden, başşehir Bursa’ya bağlı sancaklara kadılar tâyin eden ve civardaki beylikleri Osmanlı’ya biat ettiren Orhan Gazi’dir. Vakıf sistemini kuran, ilk düzenli Osmanlı ordusunu kurup donanma çalışmalarını başlatan ve ilk defa kanunlar çıkaran da Orhan Gazi’dir.

Kayı Boyu’nun Devlet olma düşüncesinin temeli Osman Gazi ile atılmış, Orhan Gazi ile bu fikir, tam mânasıyla sistemleştirilerek hakikate dönüşmüştür.

MİHRABAT YAYINLARI:

Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 18 Cağaloğlu, Fatih-İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28,

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 e-posta: iletisim@mihrabatyayinları.com // www.mihrabatyayinlari.com

 

 

Özler Gibi!

Hala  söylüyorum  Atsız  türkülerini,

On beş, yirmi  yaşlarındaki  gibi.
Başımızdan  birçok  badireler geçse de,
Ruhum  hala  Kürşat’ın  narası  gibi.
*
Bitmedi  gönlümüzdeki  sevda  derdi,
Ülkü  pınarından  bir avuç su içtim  içeli.

Tabutuna  omuz  verdiklerimiz   hep aklımda,
Ruhum  hala  Dursunların  hali  gibi.
*
Dikenler arasında  kalmışız bir gül gibi,
Adalete  göz  diktik  Ömer gibi.
Derdimiz  vatan, millet, bayrak, adalet,
Ruhum  hala Fatih’in İstanbul’a bakışı gibi. 
*
Çıkar, makam ve madde düşlemedik ki,
Allah’ın rızasını kazanmada ölenler gibi. 
Bak yine ”Çırpınırdı Karadenizi ” söylüyoruz ,
Ruhum hala Bilal’in okuduğu ilk ezan gibi !
*
O güzel adamlar kenarlardan  izliyor bizi, 
Güneş  bize hiç bir zaman  doğmadı der gibi.
Nazıroğlum  nedir bu telaş, gam, kasefet,
Ruhum  hala  gidenlerin  gelmesini  özler gibi …

 

 

Üç Tarz-ı İhanet

Yusuf Akçura’nın 20.yy başında kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset”te Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük anlatılır ve mukayese edilir. Bu yüzyıl başında bu toprakların tarihini yazanlar / yazacaklar ise siyaset penceresindekilerle değil ihanet tenceresindekilerle uğraşacaklar.

Osmanlı’nın rabiası (dörtleme) Din ve Devlet, Mülk ve Millet idi. Mülk kavramı, Hanedanın zılliyetinden çıkıp özel mülkiyete dönüştüğü için kenara bırakılabilir. Fakat diğer tevarüs edilen mücerred kavramlar için toplu bir ihanet sözkonusudur.

1-Dinî teşekküllerin yada din iddiasında bulunanların Dinimize ihanetleri: Kendi meşrep ve tariklerini din gibi kutsamaları, kendi liderlerine uçan halı hazırlamak için evvelâ Peygamber ve sahabelerini uçurmaları, Kuran’ın özüne ve anlamına vâkıf olmadan telaffuzunu sevaba hâsıl kılmaları, Peygamberin mücadelesini değil kişisel eşyalarını / eşkalini örnek almaları, ihtiyaç sahiplerine vermek yerine hep almak ve ihtiyaçlı olma alışkanlıkları, Allah’tan başkasına kulluğu yasaklayan İslâm’a ‘gassâlın elinde meyyit’, ‘şeyhe teslimiyet’, ‘itaat’, ‘râbıta’ vs. diyerek kula bendeliği ve gönüllü köleliği getirmeleri.

Hiçbiri bir diğerini gerçek Müslüman saymaz. Her birinin devletle veya devlet adamlarıyla işi vardır. Teşekküllerinde ehliyet ve liyakat değil kıdem ve kariplik (yakınlık) hiyerarşik esastır. Söz ve kanaatlerinin sorgulamasına küfür gözüyle bakarlar. Allah’ı Yahudiler gibi özel ilahları gibi algılar; kimi Cennete, kimi Cehenneme göndereceğini ve her kelimeye kaç puan vereceğini bilirler; oluşturdukları dünyevî iş ve işlemler çarkını, müşahhas alışveriş düzeneğini en büyük ahiret yatırımı sayarlar.

Son soru: Din böyle olur mu?

2-Hür ve eşit yurttaşların kendilerini o seviyeye taşıyan Cumhuriyete / Devletimiz’e o özgürlükle ihanet etmeleri: Sülâle adlarından oluşan devlet takılarını kutsayıp ortak adla kurulanları küçümsemeleri, şahısların mutlak egemenliği yerine milyonların iradesinin temel alınmasını içselleştirememeleri, halk idaresini hafife alan halkın hala kendini güttürecek çoban araması ve oy sandığı haricinde yönetime katılmaması, nerdeyse bir asırdır demokratik bir devletle yönetildiğimiz halde simitten saray, golden kral, güzellikten kraliçe, sünnet çocuğundan şehzade ve voleybolcudan sultan çıkarması.

5 bin yıllık tarihin 100 küsur yılını çıkarırsak cumhuriyet ve demokrasi adına, kurduğumuz yüzlerce devletin 1-2’sini çıkarırsak devletin millîliği adına geriye pek bir şey kalmıyor. Binlerce yılın alışkanlığından doğan insiyakî davranışlar, gözbebeği muamelesi görmesi gereken bu Son Devletimizin göz göre göre erimesine izin veriyor. Belki farkında olmadan Cumhuriyet istenmeyen çocuk, sanki gâvurların kurduğu / kurdurduğu bir yapı muamelesi görüyor. Ve her bir değeri belki de fazla emek verilmeden kazanıldığından ötürü basit alışverişlerdeki bozuk para gibi harcanıyor.

Soru: Devlet böyle kalır mı?

3-Milleti oluşturan toplulukların milletimize ihanet etmeleri: Binlerce yıllık bir kültür ve medeniyetle beraber isimleşen bir milleti, memleketçilik yada alt etnik kimliklerle tanımlamaları, Milletimizin bayrağına ve bütünlüğüne yönelik olumsuz faaliyetleri görmezden gelmeleri, Milletin çocuklarının gazasını ve şehadetini cenazelerdeki ‘iyi biliriz’ şehadetinden farklı görmemeleri, bu milletin en parlak zekâlı çocuklarının siyaseddin kuruluşlarca zombi robotu yapılmasına ses çıkarmayarak destek vermeleri, kendi üretmediği üçbuçuk teknolojik oyuncağın hatırına akrabalık gibi, komşuluk gibi, paylaşmak gibi, dayanışma gibi, merhamet, dostluk ve iyilik gibi değerleri toptan kurban (7 ortak) etmeleri, ebeveyninin koyduğu kendi millet adını beğenmeme yada pek telaffuz etmemeleri..

Öz ve anlam olarak İslâm Dini, siyasal varlık olarak Türkiye Cumhuriyeti ve ruh – beden olarak Türk Milleti yeniden dosdoğru anlamlandırılmak zorundadır. Yoksa fıtratı ihanete zorluyoruz.

Bu yazı böyle son bulur mu?

 

 

OHAL Uygulamaları, CHP ve MHP

Cumhuriyet Halk Partisi’nin etkili bir ana muhalefet partisi olup olmadığı tartışılabilir. Ancak 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası ilan edilen OHAL (Olağanüstü Hal), Kanun Hükmünde Kararnameler, FETÖ yargılamaları ile yaşanan mağduriyetler konusundaki tutumu bir muhalefet partisinde olması gereken tavırdır.

Her ne kadar kitleleri harekete geçirme yetersizliği, medyada gücünün olmayışı, güçlü STK’lardan destek alamayışı gibi sebeplerle yeterince etkili olmasa da CHP’nin yapmaya çalıştıkları doğrudur.

En azından hukuka aykırı olduğunu düşündüğü düzenlemeleri kamuoyu önünde eleştiriyor, hukuki yollara başvuruyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Meclis’te FETÖ ile mücadele konusunda ortak bir irade olduğunu hatırlatarak, mücadeleyi hukuk çerçevesinde ve Meclis’te ortak kararlar ile yapalım görüşünde. CHP, Meclis’in devre dışı bırakılmamasını, KHK’larla gelen maddelerin Meclis’te tartışılması gerektiğini savunuyor.

Cumhuriyet Halk Partisi hukuka aykırı olduğunu düşündüğü KHK’ların iptali için Anayasa Mahkemesi’ne müracaat ediyor. OHAL sebebiyle askıya alınan hukuk ilkeleri yüzünden mağdur olanlar için komisyonlar kurup durumu hükümete iletiyor.

Buna karşılık Milliyetçi Hareket Partisi adeta muhalefet partisi olduğunu unutmuş gibi. İktidarın her yaptığını destekleyen bir gizli ortak gibi davranıyor. 15 Temmuz’dan bu yana Hükümetin yaptığı her uygulamayı kayıtsız şartsız savunuyor.

MHP yönetimi KHK’lar ile açığa alınan, görevden alınan, FETÖ yargılamaları ile tutuklanan ve haksız yere mağdur edildiğini savunan vatandaşlarımızın feryatlarına kulaklarını tıkamış vaziyette. Hatta MHP ülkücü camiadan gelen mağdur şikâyetlerini umursamıyor.

“Ülkücü mağdurlar” MHP yerine CHP’ye veya AKP’ye müracaat etmek zorunda kalıyor.

***********************

İptali İstenen KHK’lar

CHP 668 ve 669 sayılı Olağanüstü Hal (OHAL) Kanun Hükmünde Kararnamelerinin (KHK) bazı maddelerin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM’ye) başvurdu.

668 sayılı kararname ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığına bağlanmış, ‘FETÖ’yle bağlantılı olduğu gerekçesiyle 1684 asker TSK’dan ihraç edilmişti.

669 sayılı kararname ile bin 389 asker Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edilmiş, TSK kuvvet komutanlıkları ise Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştı. Aynı kararname ile tüm askeri hastaneler de Sağlık Bakanlığı’na bağlanmıştı.

OHAL kapsamında bugüne kadar sekiz kararname çıkarıldı. CHP bu kararnamelerden ilkinin görüşmeleri Meclis’te yapılacağı için, kanunlaştıktan sonra onu da AYM’ye taşıyacak. CHP yetkilileri diğer kararnameleri de AYM’ye götürme çalışmalarının devam ettiğini açıkladı.

Buna iktidar kanadından önce MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın‘ın tepki göstermesi ilginçti.

Semih Yalçın CHP yöneticilerini uyardı: “Anayasa’nın 148/1. maddesindeki düzenleme ile OHAL dönemlerinde çıkarılan KHK’lara karşı ‘iptal davası’ açılamayacağını hatırlatmak gerekir” dedi. “Buna bağlı olarak hak ihlalinin belirlenmesi için Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun da kapalı olduğunu” söyledi.

Oysaki “olağanüstü hal KHK’ları ile kanunlarda değişiklik yapılamaz!”

OHAL kararnamesi ile TCK’daki cezalar değiştirilemez memur ataması yapılamaz.

Suç ve ceza koyma yetkisi yalnızca TBMM’ye aittir. Bir başka erke yasama yetkisinin devri Anayasa’nın 7. maddesi uyarınca mümkün değildir.” “Memur atamaları yetkili makamlarca yapılır.”

Bunun gibi Kanun Hükmünde Kararname vasfının dışına taşan, getirdiği hükümlerle bu kavramı aşan, anayasanın temel hükümleriyle çelişen kurallar getiren KHK’lar için, AYM’de iptal davası açılabilir.

AYM böyle olduğuna karar verirse ilgili KHK hükmünü iptal eder.

Ayrıca kişiler bireysel başvuru yoluyla AYM’ye gidebilir.

Anayasa Mahkemesinin bu konuda 10 Ocak 1991 tarih ve 1991/1 K. sayılı içtihadı varken MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın “iptal davası açılamaz” tezi hukuki değildir. MHP’nin bu tavrı anlaşılmazdır.

***************************************

İltisak VE İrtibat

Terör örgütü ile “iltisak ve irtibat” şüphesiyle çıkarılan KHK’lar ile görevden alınan kamu görevlilerinin sayısı yüzbin civarında.

Bu memur veya kamu görevlileri için çıkarılan KHK hükmü, “mahkûmiyet kararı aranmaksızın, rütbe ve/veya memuriyetleri alınır ve bu kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler; bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler” şeklinde.

Bu kişiler görevden alındıkları gibi, lojmanlardan çıkarıldı, pasaportları iptal edildi, maaşları kesildi, emeklilik hakkı doğanlar emekli olamadılar, banka hesaplarına ve mallarına tedbir konuldu.

FETÖ ile “iltisak ve irtibat” şüphesiyle yapılan gözaltı ve tutuklama sayısı 32 bini geçti.

FETÖ’nün yaptığı hain darbe teşebbüsü sonrası, devletteki yapılanmasının ne kadar yaygın ve etkin olduğu, bunun Türkiye için gelecekte de çok ciddi bir tehlike oluşturduğunu hepimiz biliyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetin FETÖ ile mücadele konusundaki kararlı olması iyi bir şey. Fakat FETÖ ile mücadele adı altında yapılanlar evrensel hukukun temel ilkelerine uygun olmalı.

“Masumiyet karinesi”, “kanunilik ilkesi”, “suçların şahsiliği ilkesi”, “adil yargılanma hakkı” gibi temel ilkeler göz ardı edilmemeli.

Kendi gözlemlerime göre bile bu ilkelere aykırı çok sayıda örnek olduğunu görüyorum.

Ayrıca yükselen mağdur feryatlarından “ölçülülük ilkesine” uygunsuzluk olduğu anlaşılıyor.

Örgütün A takımı diyebileceğimiz kişilerin sayısı için herhalde onbinli değil, binli rakamlar söz konusu olmalı.

Darbeye teşebbüse fiilen karışanlar, planlayanlar, emir ve talimat veren ve alanlar, soru çalarak, kumpaslar yaparak kendi kadrolarına yol açanlar, devletin gizli bilgilerini örgüt veya başka bir ülke lehine kullananlar vb suçları işleyenler için zaten ceza kanunumuzda yeterli düzenlemeler var.

Ancak “iltisak ve irtibat” diye nitelendirilenler, sempatizanlar, Bank Asya’da parası olanlar, hayır niyetiyle yardım edenler, bazı okul ve dershanelerde çocuk okutanlar veya öğretmen olanlar ne olacak?

Bunlar gibi “davranışları kanunlarda ‘suç fiili’ sayılmayan ilişkiler düzeyinde kalmış olan” herkesi cezalandırmak kanuna ve hukukun temel ilkelerine uygun olmaz.

Yasaklı olmayan üç kitap, bir iki CD, şifre niteliği olmayan bir dolar bulundurdu diye insanlar cezalandırılmamalı.

Suçluluğu ispatlanmamış insanların banka hesaplarının ve malvarlıklarının tümüne tedbir konulması, böylece temel ihtiyaçlarını dahi alamaz duruma getirerek ailelerinin cezalandırılması kabul edilemez.

Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkililerinin bile “at izi, it izine karışmasın” kaygısı bu sebeple çok haklıdır.

Bunun için CHP’nin teklifine kulak verip, Meclis’i devreden çıkarmadan, hukuk ilkeleri çerçevesinde kalmaları öncelikle ülkeyi yönetenlere yarar.

Kamu vicdanını yaralayan uygulamalar FETÖ yöneticilerinin cezalandırılmasına karşı da mağduriyet algısı yaratabilir. Bu da en çok FETÖ’nün işine gelir.

MHP yöneticileri, hükümetin yanlışlarını gösteren bir muhalefet yapmamakla, hem ülkeye ve hem de AKP’ye kötülük yapıyor.