20.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 715

Bir Başka Açıdan Türk İstiklâl Harbi

İstiklâl, Kurtuluş, Bağımsızlık Harbini / Savaşını; yedi düvele / tüm Batılı Devletlere karşı kazandık. Bu savaşı kazanmakla, tüm dünyayı şaşırtmıştık. Çünkü elde avuçta hiçbir şeyimiz olmadığı hâlde gâlip gelmiş; tüm dünyaya parmak ısırtmıştık.

Mazlum / zulme uğramış, zulüm içinde kıvranan, özellikle sömürge altındaki Müslüman milletlere meşale olmuş, zihinlerde ümit ışıklarının yanmasını sağlamıştık.

Emperyalist / sömürücü devletlere kafa tutulabileceğini göstermiş; onların da, isterlerse aynı şeyi yapabileceklerinin müşahhas / somut örneğini Türk milletinin şahsında onlara göstermiştik. Haklı olanın güçlü olduğunu; millet el ele verdiği takdirde başaramayacağı bir şey olamayacağını; dost-düşman herkese Türk Milleti olarak, bizzat örnek olmuş; mazlum dünya milletlerinin nazarına sunmuştuk.

İçeride -hem de- aydınlardan ve dışarıda dost-düşman devletlerden başaracağımıza inanmayanlara rağmen; yurt ve dünyayı şaşırtan bir zafer ve sonuca imza attık. Türk Milleti bu zaferi; tüm milletin el ele vermesine, canını dişine takmasına ve âdeta iğneden ipliğe varını yoğunu orduya bağışlamasına; özellikle kalbinde olan derin ve büyük iman ve inanca borçludur. Nitekim:

“İman ki o cevher, İlâhî ne büyüktür.”

Mısraında ifade edildiği gibi, o iman; Türk Milleti’nin yedi düvele karşı koymasının tüm cesaret, güven ve imkânlarını ona bahşetmiştir. Çünkü yaptıkları, vatan savunması denen büyük bir cihat idi. Türk Ordu’su ve Milleti ise, bu kutsal isyan ve cihadın mücahitleri / savaşçıları, yani İslâm Mücahitleri idiler. Zira bu ölüm-kalım savaşını kaybettikleri takdirde; değil sadece Müslümanlar, mazlum hristiyan milletler de büyük bir hâmi ve koruyucusundan mahrum ve yoksun kalacaklardı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Millî Mücadele’nin potansiyel, Türk Ordusu ise onun kinetik gücü ve kuvveti idi.

Türk Ordusu, TBMM’nin çelikleşmiş bir tezahürü, zuhuru ve maddeten tecellîsi idi.

Meclis; Türk Milleti’nin başı ve beyni, Türk Ordusu ise onun eli ve ayağı idi.

Meclis biliyor, irade edip istiyor; ordu ise bu emri yerine getiriyordu.

Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni teşkil edenlerin vasıf ve niteliği; ehl-i hâl ve akd, yani mesele ve problemleri halleden, düğümleri çözen idi.

Türk Milleti, Millî Mücadele’yi yapmakla; aynı zamanda, Allah’ın tevfik, inayet ve yardımı ile Kur’an’ı düşmanın hücum ve tasallutundan kurtardı.

Dolayısiyle tüm İslâm Âlemi’nin teveccüh ve beğeni nazarlarını tekrar üstüne çekmiş.

Tabiatiyle, Hristiyan Batı Âlemi’ni sukutu hayâle / hayâl kırıklığına uğratmıştır.

Evet, Türk Milleti, Türk İstiklâl Harbini / Savaşını kazanmakla, İslâm Âlemi’ni mesrûr ve sevince gark etti. Onların, Türk Milleti’ne karşı duydukları muhabbet, sevgi, rağbet ve eğilimlerini yeniden ziyadeleştirdi.

Aslında, Mustafa Kemâl Paşa ve diğer komutanlar İstiklâl Savaşı’nda; Allah’ın evliya ve velisi hükmündeki gazi ve şehitlere kumandanlık etmiş oldular.

Çünkü Şark’ı / Doğu’yu ayağa kaldıran ve kaldıracak olanın; başta din ve kalp olduğunun şuur ve bilinci içindeydiler.

İşte bu hâl ve şartlar altında yapılan İstiklâl Harbi’ndeki muzafferiyetler ve bu vesileyle ifa edilen yüksek hizmet ve fedakârlıklar; sağlam müslüman olan milletçe takdir ve tahsin edilerek güzel bulunmuş, orduya minnettar kalınmış. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, tüm komutanlar ve kahraman ordumuz can ü gönülden -ciddî olarak- sevilmiş, sayılmış.

Üstelik intibaha gelmiş / uyanmış en cesîm / en büyük ve müthiş bir kuvvet olan halk; kuvvetini devletin tasarrufuna sunmuştur.

İstiklâl Savaşı’ndan sonra yapılan inkılâplar ise, başka bir yazı konusu…

 

 

42. Alay / Gelibolu 1915

14,1 X 21,2 santim ölçülerinde, 192 sayfalık eser, Çanakkale Savaşları’nda çarpışan 42. Alay’ın, Fransız kuvvetlerine karşı verdiği mücâdeleyi orijinal belgelerden alınmış renkli fotokopiler desteğine sunuyor.

42. Alay / Gelibolu 1915 isimli kitap, yazarın dedesi, savaştan sonra Tuğgeneralliğe terfi ettirilen Ahmet Nuri (Diriker) Bey’in cephede tuttuğu notlardan derlenerek hazırlanmıştır.

Önsöz‘den alınan aşağıdaki satırlar, kitabın tanıtımında kullanılacak en mükemmel dokümandır:

‘Türk tarihi açısından, millet olarak büyük bedeller ödenerek kazanılan Çanakkale Zaferi, tarihimizin en önemli olaylarından biridir. Dolayısıyla Çanakkale Savaşları’nın bütün gerçekliğiyle anlaşılması ve gelecek nesillere aktarılabilmesi için hamasetten uzak, bilinenin tekrarı olmayan, gerçek ve özgün belgelere dayalı eserlerin sayısının artması gereklidir.

Bu çalışmada yukarıda söz edilen yaklaşım benimsenmiş olduğundan, çok sayıda özgün belgeden yararlanılmış ve yaşanan olaylar belgelerde aktarıldığı şekliyle okuyucuya sunulmaya çalışılmıştır. Bu eserin amacı, 42’nci Alay’ın Gelibolu’daki muharebeler içindeki rolünü ve katkısını ortaya koymak suretiyle Çanakkale Savaşı’nın bir kesitine ışık tutabilmektir. Benzer içerik ve nitelikteki çalışmaların diğer alaylarımız için de yapılmasının, Çanakkale araştırmalarına önemli katkı sağlayacağı açıktır.

Çalışmada yararlanılan özgün belgeler için Genelkurmay ATAŞE Daire Başkanlığı Arşivi’nde ve Fransız Kara Kuvvetleri’nin arşivinde araştırmalar yapılmıştır. 42’nci Alay’ın harp ceridesinin yanı sıra ilgili tümen, alay ve daha alt birliklerin harp ceridelerinden yararlanılmıştır. Siperin diğer tarafındaki Fransız birliklerinin savaş günlükleri, yazışmaları ve diğer belgeleri de araştırmaya dâhil edilmiştir. Bu yöntemle aynı tarihlerde, siperin her iki tarafında gerçekleşen olayların ve sonuçlarının araştırılması amaçlanmıştır.

Her iki tarafa ait birlik cerideleri kıyaslandığında, olayların Türk kayıtlarında son derece ayrıntılı bir biçimde ele alınmış ve yazıya dökülmüş olduğu, Fransız kayıtlarında ise bu ayrıntı düzeyinin olmadığı göze çarpmaktadır.

Kitabın birinci bölümünde, konuya yeterince yakın olmayan okuyuculara olayların bağlamını ortaya koyabilmek amacıyla, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından 42’nci Alay’ın Gelibolu’ya intikaline kadar geçen süre içindeki gelişme ve muharebeler, alanın bilinen kaynaklarından özetlenerek, genel bilgi olarak sunulmuştur.’ (s: 13-14)

Yazar Ahmet Diriker eserine; Birinci Dünya Savaşı’nı ‘efrâdını câmi-ağyarını mâni’ ölçüsü ile özetleyerek başlıyor. Sonra Osmanlı Devleti’nin durumu ve hemen ardından Çanakkale Savaşı’nda İngiltere ve Fransa’nın Çanakkale Boğazı’na saldırı düzenlemesinin ardındaki sebeplere yer veriyor. Sayfalar arasına serpiştirilmiş olan haritalar, krokiler; yazılanların kolay anlaşılmasına yardımcı oluyor.

Osmanlı Devleti’nin; gerek çağdaşı gerekse sonraki dönemlerde hüküm süren devletlere nazaran arşiv hususunda son derece başarılı olduğu bilinen ve her vesile ile tekrarlanan bir hakîkattir. Bu hakîkat, emrindeki zâbitler tarafından Alay Komutanına verilen raporlarda ve Alay Komutanı Binbaşı Ahmet Nuri Bey’in, emrindekilere ve üstlerine yazdığı mektuplarda da görülüyor. Bir başka husus da dikkati çekiyor: Tevekkül ve iman. Bu iki büyük gücün meyvesi olan kararlılık ve kendine güven… Tabur Komutanı Binbaşı Ahmet Süreyya Bey yazıyor: ‘…katiyen telaş etmem. Efrâdın kuvve-i mâneviyesi de yerindedir. Murâdullahdan (Allah’ın istediğinden) fazla bir şey olmaz. Gelecek düşmana süngülerimizin hazır olduğu ma’rûzdur.’ Bir başka belgede düşman, bu durumun farkında olduğunu şu cümle ile açıklıyor. ‘Allah, Türk ordusunun mağlup olmasını istemedi…’

Çanakkale Savaşı böyle kazanıldı. Zaferle neticelenen mücadeleler yazıldı ve şiirleriyle, besteleriyle, tablolarıyla, hikâye ve romanlarıyla zengin bir ‘Çanakkale edebiyatı, Çanakkale külliyatı oluştu. Ahmet Diriker’in eseri, o külliyatın kemer taşlarından biridir.

Çanakkale Savaşlarını bütün haşmetiyle kelimelerden yapılmış tablo hâlinde okuyucuya sunan kitabı okurken; taarruz heyecanından, top-tüfek ve bomba seslerinden sıkılanlar için, çay-kahve molası mesâbesinde hoş hikâyeler de var:

‘Düşman dün gece 42. Alayın sol cenahına Almanca yazılmış iki kağıd atmışdır. Bunların hulâsa-i meali şöyle: Güya karşılarındaki biz Türkler Alman imişiz. Onlar da Alman imiş. Binaenaleyh bizim döğüşmemize sebep kalmıyor imiş. Sonra Elli Beşinci Alay karşısındaki düşmandan meraklarını yenemeyen iki nefer de siperden çıkarak ‘Siz Alman mısınız Türk müsünüz‘ diye sormuş. Kürd Hasan isminde bir nefer bu meraklı düşmanların birisini yere sermiş. Diğeri nasılsa kurtulmuş. Bu suretle karşılarındakilerin biz Türkler olduğunu tecrübeten anlamışlardır.’

Bir diğer olay ise Yassı Tepe’de gerçekleşmiştir.

‘A41/3’ün karşısındaki düşman siperlerinden gayet fasih Türkçe ile ‘Gelin teslim olun burada güzel elbise, yemek var. Almanlar sizi yazık ettiler, kardeşler‘ diye teklifatta [tekliflerde] bulunarak ve siperlerimize kuru ekmek atmışlardır. Mamafih kendilerine İslamiyet’e ve Türklüğe yakışacak surette cevap verilmiştir.’

Başka bir olay:

Kırk İkinci Alayın cephesindeki düşman tarafından olan gayet muharrik [çok duygulu] bir seda ile üç Kul Huvallahu Ehad okunub sonra da ezan-ı Muhammedi okundu. Tarafımdan dahi mukabele ittirildi.

Yüksek sesle Kuran ve ezan okunması Türk askerlerini etkileyebilmek için başvurulan yöntemlerden biriydi. Toplam sekiz alayından altısı sömürge alayı olan Fransız Doğu Seferi Kolordusu’nda Türk askerine karşı savaşan önemli sayıda Müslüman asker bulunmaktaydı.

Dr. Vassal’ın Fransız Kolordusu’ndaki Müslüman askerlerle ilgili bir hatırası ilgi çekicidir;

‘Mezarlığa kadar yürüdüm, genç askerlerimiz defin işini henüz tamamlamışlardı. Gece gözlem yaparken öldürülen iki siyahîyi gömmüşlerdi. İşlerini tamamladıktan sonra bana hikâyeyi anlattılar. Bisküvi sandığından söktükleri tahtayı iki parçaya ayırdılar. Bu iki parçayı mezarlıktaki diğerleri gibi, çiviyle birbirlerine tutturarak haç şekline getirdiler. Senegallilerin isimleri beyaz bir tahta üzerine dikkatle yazıldı.

Ama belki bu arkadaşlar Hıristiyan değillerdi ve mezarlarına haç yerine hilal konmasını tercih ederlerdi.

Defin işini yapan bu Fransız köylüleri, işin bu yanını akıllarına hiç getirmemişlerdi. Savaş, hepimizi aynı dinden yapma mucizesini göstermişti!’

Yaşanmış bu hikâyelerin Harp Cerideleri’nden alındığı belirtiliyor.

Ahmet Diriker’in telif etiği eser, temiz bir Türkçe ile yazılmıştır. Târihî roman değil, tarihin tam da kendisidir.

SCALA YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi, Han Geçidi Sokağı Nu: 116/3B Galatasaray, Beyoğlu, İstanbul. 0.212-251 51 26, Belgegeçer: 0.212-245 28 43 e-posta: scala@scala.com.tr //  www.scalakitapci.com

 

AHMET DİRİKER

1959 Ankara doğumludur.  Ortaokul ve lise eğitimini Ankara Tevfik Fikret Lisesi’nde tamamladı. Ardından Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü’de lisans ve yüksek lisans eğitiminden sonra elektrik elektronik yüksek mühendisi derecesini aldı. Türkiye’de çok sayıda altyapı, baraj, karayolu, otoyol ve arıtma tesisi projelerinin hazırlanmasında mühendis veya yönetici olarak çalıştı.

Çanakkale Cephesi ve Kurtuluş Savaşı komutanlarından olan dedesi Ahmet Nuri Diriker’in hatıratını ‘Cephelerde Bir Ömür‘ ismiyle kitaplaştırdı.

Yazar, Prof. Dr. Ebru Diriker ile evli olup, Kaan ve Hakan isimli iki çocuk babasıdır.

 

DERKENAR:

Çanakkale Savaşları

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Çanakkale Savaşları İngiltere Denizcilik Bakanı Winston Churchill (1874-1965) tarafından planlandı,  3 Kasım 1915 tarihinde fiilen başladı. Denizde ve karada 9 Ocak 1916 tarihine kadar 432 gün, bir başka ifade ile 1 yıl, 2 ay 5 gün devam etti.

 

Çanakkale Savaşlarında Türkler, bir gerçeği düşmanlarına tebliğ ettiler:  Çanakkale Geçilmez.

 

Birinci Dünya Savaşı’nda düşman orduları ve donanması, Çanakkale’yi zorlarken, İstanbul’dan toplanan lise ve çoğunluğu Tıp Fakültesi’nde okuyan üniversite öğrencileri, cepheye gönderildiler. Arıburnu’nda İkinci tümen emrinde çarpıştılar. Düşman birlikleri ani bir hücumla, birkaç saat içerisinde 9.000 mevcutlu İkinci Tümen’in bütün subay ve askerlerini şehit etti. Bu sebeple İstanbul Tıp Fakültesi, 1921 yılında hiç mezun veremedi. Bu acı olay, her sene, Tıp Fakültesi hoca ve öğrencileri tarafından Arıburnu’nda şafak vakti yapılan törenlerle anılır. Aziz şehitlerimiz için dualar edilir, ruhlarına Fatihalar gönderilir.

 

Çanakkale Boğazı, tarihte birçok savaşlara sahne oldu. Bunların hiçbiri 18 Mart 1915 tarihinde yaşanan savaşlar kadar destanlaşmamıştır. Dünya tarihinde, toprağın her bir metrekaresine en çok mermi ve şehit düşen savaşların başında gelir.

 

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na, İttifak Devletleri arasında savaşa girmek mecburiyetinde kalmıştı. İtilâf Devletleri Rusya’nın gücünden yararlanabilmek için Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nı kullanmak istiyorlardı. 3 Kasım 1915’te İngiliz ve Fransız harp gemileri Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki tabyaları bombalamaya başladılar. 259 gün süren çarpışmalar, bir değil birçok savaşların sonunda Türk Ordusu’nun zaferi ile sonuçlandı.

 

İtilâf Devletleri, birleştirilmiş bütün güçleriyle boğazı top ateşine tutmuşlardı. Türkler, tek başına idi. Yalnızca mevzilerini savunmakla kalmadılar. Zaman zaman karşı taarruza da geçtiler. Savaş hem karada hem denizde devam ediyordu. Savaşın kendisi kadar sonuçları da çok önemli idi. İtilâf Devletleri’nin başarısızlığı, Birinci Dünya Savaşı’nın uzamasına sebep oldu ve savaşın seyrini değiştirdi. Türkiye açısından önemi ise çok daha büyüktü. Bu bir ölüm kalım savaşı idi. Savaş kaybedilirse, İtilâf Devletleri Anadolu’yu aralarında paylaşacaklar, Osmanlı Devleti’nin tarihe karışması daha erkene alınacağı gibi, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, belki de imkânsız hâle gelecekti.

 

İtilâf Devletleri Çanakkale’ye 410.000 İngiliz, 80.000 Fransız olmak üzere yaklaşık yarım milyon askerle geldiler. Türk kuvvetleri bu rakamın çok altında, silâh ve teçhizat olarak da Türk askeri çok fakir durumdaydı.

 

Çanakkale Savaşları’nın yalnızca askerî yönü ele alınırsa noksan ve yanlış olur. Bu savaşta Mehmetçiğin iman gücü ve vatan aşkı, teçhizat ve bilgiden çok daha önemlidir. Sessiz, mütevekkil ve fakat kararlı Anadolu çocuğu; göğsünü çelikten kale hâline getirmiş, en modern silâhlarla donanmış düşman ordularına geçit vermiyordu. Silâhların hiçbir önemi yoktu. İmandan sayılan vatan sevgisi, en önemli etkendi. Bu etken, Çanakkale Edebiyatı diye adlandırılabilecek bir hazine oluşturdu. Hiçbir savaş hakkında bu kadar çok sayıda makale, şiir, destan, hâtırâ, roman ve hikâye yazılmamıştır. Mehmet Âkif Ersoy’un Çanakkale Şehitlerine başlıklı şiiri, başlı başına bir şaheserdir. Ersoy, bu şiirdeki duygu seliyle İstiklâl Marşı’nı yazmıştır. Dönemin Osmanlı Pâdişâhı Sultan 5. Mehmet Reşad Han da Türk askerinin kahramanlığından etkilenerek, beş beyitlik bir gazel kaleme aldı. Yahya Kemal Beyatlı, edebî değeri hayli yüksek olan bu gazele,  bir tahmis yazdı.  Çanakkale Savaşları üzerine tablolar yapan ressamlarımız, marşlar-şarkılar besteleyen müzisyenlerimiz, türküler ağıtlar düzen ozanlarımız ve edebî eserler veren edebiyatçılarımız sayılamayacak kadar çoktur. Belli başlılarını şöyle sıralayabiliriz: Necmeddin Halil Onan’ın Bir Yolcuya, Abdülhak Hâmit Tarhan’ın İlham-ı Nusret ve  Millî Tekbir, Ziya Gökalp’in Çanakkale, Ahmet Nedim’in  Namaz başlıklı şiirleri yanında Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Celâl Sâhir Erozan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ömer Seyfeddin, Mehmet Emin Yurdakul, Mustafa Necati Sepetçioğlu,  Mehmet Niyazi Özdemir ve daha yüzlerce kalem erbabı Çanakkale üzerine eserler vermişlerdir. Şiirlerin bir kısmı,  Çanakkale Şiirleri Antolojisi isimli kitapta toplanmıştır.

 

 

KUŞBAKIŞI:

OĞUZ KAĞAN:

Prof. Dr. Necati Demir’in yayına hazırladığı 12,1 X 19,1 santim ölçülerinde, 264 sayfalık kitap, Mayıs 2016’da yayınlandı. Prof. Demir bu eseri, pek çok Oğuz Kağan nüshalarını inceleyerek hazırlamak suretiyle bir ilki gerçekleştirmiş oluyor.

Oğuz Kağan Destanı, tam mânâsıyla bir Türk tarihi, Türk dili, Türk edebiyatı, Türk kültürü, Türk sosyolojisi, Türk siyâsî târihi, Türk hukuk târihi kitabıdır. Oğuz Kağan Destanı, güneşin doğduğu yerden güneşin battığı yere kadar bütün dünyanın Oğuz Kağan tarafından fethinin kitabıdır. Oğuz Kağan ata yurdu olan Issık Göl çevresinden ordusu ile birlikte hareket ederek bütün dünya üzerine seferler düzenler. Bütün Asya’yı, Avrupa’yı ve Afrika’nın kuzeyini ve bu arada Anadolu’yu da Oğuz ülkesi haline getirir.

Yarınlarda daha büyük işler yapma idealine sâhip olanların ve de ideal arayışı içerisinde olanların okuması gereken bir eser…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

KUMDAN HALAT YAPMAK:

Prof. Dr. Ali Osman Özcan’ın, Aylık Sevgi Dergisi Yesevî’de yayınlanan makalelerinden meydana gelen 12,5 X 19,1 santim ölçülerinde, 159 sayfalık kitapta ele alınan değişik konular hayatı bütün renkleriyle okuyucuya sunuyor. Kolay okunan, bâzıları tekrar okunan yazılar.

30 adet makaleden bâzılarının başlıkları şöyle: *Yalanı Utandıranlar *Seçenek Üretmek *Tartışmayı Tartışmak *Tanımda Mecaz Aramak *Boşver! İstersen Okuma! *Bunalımı Bunaltmak, *Züğürdün Çenesi *Görmeyi Yenidan Öğrenmek *Debelenip Durmak *Söylenip Durmak *Beyin Fırtınası *Yakınma Aşkı *Tatlı Su Kurnazlığı *İmzanın Cilvesi *Sürü Ağılda Sayılır *Nevruz’a Selam *Yerli Yabancılarımız *Kumdan Halat Yapmak…

YESEVÎ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya Mahallesi Küçük Ayasofya Caddesi Hüseyin Ağa Medresesi, Kadırga, Sultanahmet, İstanbul. Telefon: 0.212-638 62 52 Belgegeçer: 0.212-638 35 47 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

PORTRELER HÂTIRALAR:

Türkiye’nin ilk Atom Mühendisi Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre 1935-2008), ilmî çevrelerde karşılaşıp tanıdığı şahıslarla alakalı hâtıralarını naklederken, mevzulara rahmânî bir bakış açısından yaklaşarak bu zevâtın merakla okunacak portrelerini de çizmektedir.

13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 600 sayfalık kitap, 2015 yılında kültür dünyamıza kazandırıldı.

KUBBEALTI NEŞRİYAT:

Peykhâne Sokağı Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56 Belgegeçer: 0.212-638 02 73

e-posta: kubbealti@superonline.com //  www.kubbealti.org.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-RUS YAZARLARINDAN MASALLAR VE ŞİRLER: Derleyen: Hazal Yalın / Yapı Kredi Yayınları

2-ÂFİYETLE DİYET: Dilara Koçak / Alfa Yayınları

3-DEĞİRMENİMDEN MEKTUPLAR: Alphonse Daudet – Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

4-BİNBİR GECE’YA BAKIŞLAR: Hazırlayanlar Mehmet Kalpaklı, Neslihan Demirkol Sönmez / Turkuaz Yayınları

5-İNCİ ÇAYIRLI’NIN ANILARI: Murat Derin / Pan Yayıncılık

 

 

 

Mezopotomya’nın Son Çeyrek Asırlık Kronolojisi

Mezopotomya tabiri antik Yunanca’dan günümüze dek gelen binlerce yıllık kadim bir terim. Rize Güneysu’nun da eski adı olan Potomya; nehirlik / suluk yer, Mezo; iki, Mezo-potomya ise İki-nehir / Çifte-su manasında. Malûm; Fırat (Euphrates) ve Dicle (Tigris) nehirleri.

Su, hayat demek. Sümerlerden Suriye, Irak ve Türkiye’ye değin 6 bin yıldır bu böyle. Buna bir de son 2 asrın en önemli enerji kaynağı petrol de eklenince göz gözü görüyor. Ormanın kralı aslan için zebra, antilop, ceylan ne anlam ifade ediyorsa gezegenin reisi Amerika için de petrol, doğalgaz, su o anlamdadır.

Kameralarımızı sadece şu son 25 yıla çevirirsek bugün Musul’da ve Rakka’da ne olduğunu anlayabilir; kısa ve orta vadede de Irak, Suriye ve Türkiye’de ne olacağının ipuçlarını yakalayabiliriz. İran & Irak horoz dövüşü ve Kuveyt’e racon (üürü üüü) sonrasındayız:

  • 1991 – Kral Aslan’ın / Reis Amerika’nın Irak’a birinci çöküşü (Aslan’ın avdaşları /

Amerika’nın çorbacıları: Kuveyt Emiri, Suudî Arabistan Kralı, İngiltere Başbakanı, Kanada Başbakanı, Fransa Cumhurbaşkanı, Mısır ve Suriye Devlet Başkanları, İtalya ve Çekoslavakya Başbakanları. artı işbirlikçiler; Fas, Umman, Pakistan, Katar, Bengladeş, Avustralya, Hollanda, Nijer, İsveç, Arjantin, Senegal, İspanya, Bahreyn, Belçika, Güney Kore, Polonya, Norveç, Yunanistan, Danimarka, Yeni Zelanda, Macaristan)

Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 1 koyup 3 almak istedi; Başbakan Yıldırım Akbulut ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay ile Dışişleri ve Millî Savunma Bakanları izin vermedi. 1,5 milyon mülteciyi ve Çekiç Güç belasını çekmek zorunda kaldık.

  • 1998 – Çöl Tilkisi Operasyonu (Aslan’a av eğlencesi / Irak’a yarım çöküş, Yancı; İngiltere)
  • 1999 – Irak Şiî Ayaklanması (Ara nağme / Av antrenmanı)
  • 2003 – Kral Aslan’ın / Reis Amerika’nın Irak’a ikinci çöküşü (Avdaşları / Çorbacılar:

İngiltere Başbakanı, Avustralya ve Polonya Başbakanları. artı yerli işbirlikçiler; Ahmed Çelebi, Mesut Barzanî, Celal Talabanî, Iyad Allavî, Mukteda Sadr)

Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve TBMM karşıt, Başbakan Abdullah Gül yandaş, Genelkurmay Başkanı ve Dışişleri Bakanı ise nötr kaldılar. Sonuçta; 1 koyan Barzanî ile Talabanî’ye Kuzey Irak’ta 2 Kürt kantonu kuruldu. 1 Şiî Araplara, buçuk da Sünnî Araplara.

  • 2004 – Kamışlı Kürt İsyanı (Ara nağme / Av antrenmanı)
  • 2011 – Kral Aslan’ın gözünü kestirdiği Kuzu’yu “Suyumu bulandırıyorsun” diyerek

ormandaki diğer avdaşlara parçalatma isteği / Reis Amerika’nın Suriye avlağını Irak avlağıyla parça parça birleştirerek Mezopotomya’ya çöküşü (IŞİD av köpeği)

Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve Dışişleri Bakanı yandaş; Rusya, İran ve Lübnan Hizbullahı karşıt; Suudî Arabistan, Fransa, Katar, İngiltere, Fransa, Kanada, Almanya, Avustralya yandaş, artı; ÖSO, PYD, YPG, PKK, El-Nusra, Ensar’ed-din, Ahrar, Çeçenler, Türkmenler, İslamî Cephe, Güney Cephe..

Neticede; Kuzey Irak’tan sonra Kuzey Suriye’de de 3 Kürt kantonu kuruldu.

  • 2014 – Kobani için PKK / HDP Ayaklanması (Ara nağme / Av antrenmanı)
  • 2015 – Hendekli Özyönetim Ayaklanması (Son nağme / Son antrenman)
  • 2016 – Fırat Kalkanı Harekâtı (Güvenlik akordu / Maç öncesi ısınma)
  • 2016 – Musul Operasyonu (Aslan’ın av köpeğini kıstırması / Amerika’nın avlağı yeni

avdaşa kiralaması)

Musul’da işimiz var mı veya Koalisyon’a katılalım mı?

Cevabı, 2017; “Burası Mezopotamya, burada kavga tarihle yaşıt.”

 

 

Asırlık Gecikme (10)

Muasır / çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak ve hatta onu bile geçmek için, terakkî / ilerleme / gelişme ve yükselme meyil ve isteğini; sırf istekte bırakmayıp hayata geçirmek, potansiyel enerjimizi daha çok kinetiğe çevirmek ve dönüştürmek zorundayız. Bunun için bir çalışıyorsak ikiye, iki çalışıyorsak dörde çıkarmak ihtiyacındayız. Her şeyden önce yoksulluk, fakirlik ve zaruretin belini kırmak mecburiyetindeyiz. Elbette bir şey yapmıyor değiliz. Ama daha çok çalışmak azminde olmalı. Normal faaliyetin üstüne çıkmalıyız.

Aynı zamanda maddî zaruret, fakr ve yoksulluğun yanında; manevî zaruretin gereğini yapmakla da, mükellef ve yükümlüyüz. Zira madde manasız, mana maddesiz olmaz. Hatta mana maddesiz olur, fakat madde manasız olmaz. Çünkü madde; mana olduğu için ortaya çıkmıştır. Zira mana, maddenin değil; madde mananın zuhur, çıkış, tecellî ve görünüm yeridir. İşte bunun için, maddeten terakkî etmek / yükselmek ihtiyaç ve gereksinimi içindeyiz.

Çünkü bu devletin, bu milletin yaşama sebebi, hayat kaynağı İslâm dinidir. Her Türk vatandaşı; İslâmın yüceliğini yayma ve ilân etmeye kendini mecbur ve zorunlu bilmeli. Çünkü her müslüman, her mü’min ve müslim; îlâ-yı kelimetullah / Allahın ismini yüceltmek, yaymak, müessir ve etkili kılmakla; muvazzaf, vazifeli ve görevlidir.

Bütün bunları, mezkûr çerçevede ele aldığımızda; bu zamanda Îlâ’nın / yükseltme ve yüceltmenin en büyük sebebi; maddeten / maddî olarak terakkî / yükseliş ve ilerleme olacağı görülmektedir. Bundan dolayıdır ki, terakkînin en müthiş / dehşetli ve ürkütücü düşmanı olan cehalet / cahillik / bilgisizlik ve ZARURETİ / şiddetli ihtiyaç, fakirlik, yoksulluk ve ihtilâfı / ayrılık ve gayrılığı; ilim kılıcı ile kesip atmalıyız. Bunun için büyük gayret ve çaba sarfemeliyiz. Özellikle, hedefe ancak ittihat / birlik ve beraberlikle ulaşabileceğimizi asla unutmamalıyız.

Bizde kamuoyunun uyanması, mükemmel / tam bir başlangıç yapması; medeniyeti kucaklayıcı ve kapsayıcı vasıta, araç ve gereçlerin teminiyle mümkündür. Sadece temin değil, onları bizzat kendimiz yapmalı ve yapabilmeliyiz de. Çünkü istenen sonuç, ancak bu şekilde sağlanabilir. Yine büyük eksikliğini duyduğumuz gelişmeye ve tam bir adalete de, ancak bu şekilde kavuşabiliriz.

İşte tüm bunları sağlamak için her şeyden evvel, tam bir sulh ve sükûn içinde olmamız gerekiyor. Bunu sağlayacak olan da, bu zamanın en büyük farzı / görevi sayılan İttihad-ı İslâm / İslâm Birliği / Panislâmizm’dir.

Kalpte, ruhta, içte, dış siyaset ve politikada, beynelislâm / İslâm Devlet ve Milletleri arasında her bakımdan kardeşlik havası esmeli. Türkiye Türkiye kalarak, Pakistan Pakistan kalarak, İran, Irak, Suriye, Suudî Arabistan, Mısır vs. kendi millî hudut ve sınırları içinde, bağımsız olarak ve kendileri kalarak; fakat dünya siyaset arenasına; hepsi bir kalp, bir vücut olarak, emperyalist devletler karşısına dimdik ve birlik – beraberlik içinde çıkmadıkça; dünyadaki yerlerinde hiçbiri rahat edemez. Zaten ettirmezler. Nitekim ettirmiyorlar. Emniyet ve güven içinde kalamazlar. Zaten kalamıyorlar. Öyleyse, onlara bu fırsatı vermemek ne kelime; onlara karşı; İslâm devletlerini düşünemiyecekleri bir durum almalı.

Binaenaleyh, İttihadın hedef ve maksadı; o kadar çok şubelere ayrılmış, muhit / ihata edici / kuşatıcı merkezleri, İslâm mâbet ve ibadet edilen yerleri birbirine bağlayan nuranî / nurlu bir silsileyi; ihtizaz ve titreyişe getirerek, onları harekete geçirmek olmalı.

Onları ikaz edip uyararak; ilerleme, gelişme ve yükselmeye karşı istekli hale getirmek olmalı.

Bununla da yetinmeyerek, onları vicdanî bir sevk ve dürtüyle de harekete geçirmek olmalı.

Bu ittihat, birlik ve beraberliğin meşrep, meslek ve gidişatı ise; muhabbet ve sevgi olmalı.

Husûmet / düşmanlık ise cehalet, zaruret ve nifaka / ikiyüzlülüğe ve bozgunculuğa karşı olmalı.

Çünkü düşmanlarımız cehalet, zaruret ve ihtilâf / ayrılık – gayrılık gütmektir.

İşte Avrupa da bundan istifade edip yararlanarak; Âlem-i İslâmı -maalesef- manevi istibdat ve baskı altına aldı ve almakta.

Bu ittihat ve birlik içinde hareket etmekle ancak; bu üç insafsız düşmanın hakkından gelinecek inşallah.

 

 

Boz Ala Boz Başlıklı Pis Porsuk

Türkçedeki en uzun tekerlemeyi bilenleriniz vardır.

“Şu tarlaya bir şinik kekere mekere ekmişler” diye başlar. (Şinik bir ölçek, kekere mekere ise kuşyemi cinsinden bir bitki adı imiş.)

Bu tekerlemeyi sesli, kesintisiz, akıcı ve anlaşılır bir şekilde okumak epey bir hüner ister.

Yıllar önce Türk Müziği eserlerini icrası ve güzel sesi kadar, Türkçeyi çok güzel konuşmasıyla da ünlü sanatçı Zeki Müren TRT’de bu tekerlemeyi seslendirmişti. İsteyenler internetten bulup dinleyebilir.

Türkiye’nin son yıllardaki gündemi bu tekerlemeye benzemekte.

“Askeri vesayetten kurtulmuş, demokratik bir Türkiye’de yaşayalım, analar ağlamasın açılım yapalım” diye başladı milli tekerlememiz.

Fakat tekerlemeler zorlaştıkça daha ilgi çekerler. “Şu tarlaya bir şinik kekere mekere ekilmesi” yetmez.

“Bu tarlaya da bir şinik kekere mekere ekmişler” diye devam ettirmek gerekir.

Türkiye gündemini de daha ilginç hale getirmek için ilave ettiler.

“Cumhurbaşkanını halk seçsin, Anayasa değişsin, yüksek yargının yapısı değişsin, askerin tepe yönetimi değişsin” diye devam ettiler.

“Şu tarlaya ekilen bir şinik kekere mekereye boz ala boz başlı pis porsuk dadanmış” olunca tekerlememiz daha da zorlaşır ama bambaşka bir lezzet kazanır.

Türkiye’nin de bir bölgesine dadanan bir “boz ala boz başlı pis porsuğa” dikkat çekilir. Açılım, Oslo mutabakatı,  akiller, demokratik yasalar, İmralı görüşmeleri, Dolmabahçe mutabakatları, Kobani yardımları, Öcalan’a övgüler bir yana bırakılır.

“PKK ile son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar mücadele” safhasına geçilir.

Tekerlememizde şu tarlaya dadanan bir tane pis porsuk yetmez. Hemen bu tarlaya da bir pis porsuk dadandığı keşfedilir. Artık “Bu tarlaya ekilen bir şinik kekere mekereye de bir boz ala boz başlı pis porsuk dadanmış”tır.

Siyasilerimiz de artık eski söyleme bir ilave yapar: “Bir bölgemizde hâkim olan PKK yanında meğerse devletimizin bütün organlarına FETÖ‘cüler hâkim olmuş. Devletten bunların temizlenmesi için OHAL ve KHK yetkisi kullanmak gerekir. Hatta bu da yetmez, Başkanlık Sistemi getirilmeli” denilmektedir.

Bu cümleler her kademeden devletlüler tarafından tekerlemenin devamı gibi sürekli tekrar edilmekte:

“Şu tarlaya ekilen bir şinik kekere mekereye dadanan boz ala boz başlıklı pis porsuk,

bu tarlaya ekilen bir şinik kekere mekereye dadanan boz ala boz başlıklı pis porsuğa demiş ki;

“ben bu tarlaya ekilen bir şinik kekere mekereye dadanan boz ala boz başlıklı pis porsuğum. Sen ne zamandan beri o tarlaya ekilen bir şinik kekere mekereye dadanan boz ala boz başlı pis porsuksun?” demiş.

Öteki tarlaya ekilen bir şinik kekere mekereye dadanan boz ala boz başlıklı pis porsuk da;

“Sen ne zamandan beri o tarlaya ekilen bir şinik kekere mekereye dadanan boz ala boz başlı pis porsuksan, ben de o zamandan beri bu tarlaya ekilen bir şinik kekere mekereye dadanan boz ala boz başlıklı pis porsuğum” demiş.

Meğerse açılım sürecinde Türkiye’nin bir bölgesinde hâkimiyeti sağlayan PKK terör örgütü 40 seneyi aşkın bir süredir ülkeyi bölmek için faaliyette bulunurken, FETÖ de aynı zamandan beri çalışıp, devletin kurumlarını ele geçirmiş. Bunları yaparken belli konularda hükümetle görüşme ve işbirliği içinde olmuşlar.

Dahası iddialara göre bu iki örgüt birbiriyle de görüşme ve dayanışma içinde imiş.

Tamam kardeşim, “boz ala boz başlıklı pis porsuklar” kendi meşrebine uyan davranışı yapıyorlar da, tarlanın bekçisinin görevi bu yapılanları tekerleme gibi aktarmak mıdır?

Siz önce “pis porsukları” besleyip, geliştirip, arkadan mücadele etmeye karar vermeniz için tarlanın tarumar olmasını niye beklediniz?

Acaba bu arada tarlamıza dadanan başka bir pis porsuk var mı?

Bakıyoruz bazı değişikliklerle yine tekerlemelerinin başına döndüler. “Başkanlık sistemi gelsin, yeni Anayasa yapılsın, Yüksek Yargı değişsin, askeri kurumların yapısı değişsin.”

***

Türkçenin en uzun tekerlemesini okuyan rahmetli Zeki Müren son kelimeyi de söyleyince derin bir “oh” çekmişti.

Fakat hükümet kendi büyüttüğü “pis porsuklar” üzerinden geliştirdiği tekerlemeleri büyük bir başarıyla kesintisiz şekilde okumaya devam ediyor. Korkarım ki biz de dinlemeye devam edeceğiz.

Bu uzun tekerlemenin biteceğine dair bir emare görünmüyor. Yani bizlerin yakın zamanda bir “oh” çekme şansımız yok gibi.

Tekerlemeyi anlatanın belagatine hayran hayran dinlerken pis porsukların ve tarla bekçisinin tarlamıza verdiği zararı göremiyoruz.

********************************************

Bahçeli, Referandum veya Seçim

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli yine tarihi bir hamle yaptı. Türkiye’nin gündemini değiştirdi.

Recep Tayyip Erdoğan’ın “Başkanlık” hayallerini yeniden canlandırdı. “AKP Meclis’e nasıl bir başkanlık istediğine dair bir metin getirsin, görüşelim” dedi.

Bu çıkış Bahçeli’nin tıpkı 2002’de erken seçim kararı alması gibi bir çıkıştır.

Tıpkı Haziran 2015’de, Kasım 2015 seçimine gidilmesine yol açan çıkışı gibi bir hamledir.

Çünkü Tayyip Erdoğan, her ne kadar fiili durum yaratıp yetkilerini çok aşan bir “tek adam yönetimi” kurduysa da, Anayasayı değiştirerek Putin benzeri bir başkan olmayı çok istemektedir.

Bu bakımdan önümüzde “ya referandum, ya seçim” seçenekleri gözükmekte.

Referandum için eksik 14 oyu veya fazlasını MHP sağlarsa, referandumla Başkanlık sistemine geçiş denenecek. Referandumda sonucu MHP kitlesinin tavrı belirler.

Referandum için eksik 14 oyu alamazsa, Erdoğan/AKP erken seçimi gündeme getirebilir. Burada MHP ve HDP’nin baraj altında kalacağına güvenilmekte.

AKP, erken seçimde MHP ve HDP veya birisinin baraj altında kalacağını, Meclis’te tek başına anayasayı değiştirebilecek çoğunluğu elde edebileceğini hesaplıyor. İki partili bir Meclis oluşursa AKP değil 367 milletvekilini, 400’ü bile bulabilir.

Böylece Tayyip Erdoğan padişahları bile kıskandıracak yetkilerle donanmış ilk Başkanımız olur.

Bu sisteme geçişin günahı da, varsa sevabı da, Bahçeli’ye ait olur.

MHP’de değişimi sağlayacak kongre, delege iradesine rağmen, niçin yapılamadı? 3 günde verilebilecek mahkeme kararı, 3 aydır niçin verilemedi? Şimdi anlayabildik mi?

***

Devlet Bahçeli’nin sayesinde gerçekleşen iki erken seçimden ilkinde, yani 2002 seçimlerinde MHP baraj altında kalmıştı.

İkincisinde yani Kasım 2015 seçimlerinde ise 80 milletvekilinin yarısını kaybederek 40 milletvekili ile HDP’den sonra gelen 4. Parti olabilmişti.

Yapılacak bir erken seçimden sonra Meclis’te MHP diye bir parti, partinin başında Bahçeli diye bir lider kalmaz. Kalsa da “Başkanlık sistemi” içinde hiçbir etkisi olmaz.

 

 

‘Çekirdekten Yetişme Öğretmen’ Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay Osmanlı Eğitim Sistemini Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Nasıl bir öğretmene ihtiyacımız var?

Prof. Süleyman Hayri Bolay: Mehmed Âkif Ersoy (d. 1873-ö. 1936) üstün vasıflı öğretmeni şöyle vasfediyor:

Muallimim diyen olmak gerektir imanlı,

Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı.

Öğretmenin vasıflı ve iyi yetiştirilmesine çok itina gösterilmesi lâzımdır. Ona gereken değer verilmedikçe eğitimin problemlerinin halledilmesi muhaldir. Bugün test imtihanlarının fırlatıp eğitim fakültelerine veya üniversitelere attığı gençlerin ne kadarı baştan beri öğretmen olmayı tasarlıyordu? Her eğitim fakültesini veya herhangi bir fakülteyi bitiren kimse öğretmen olabilir mi? Öğretmenlik kolayca yapılabilecek bir meslek gibi görülmeye başlandı. Bir kimsenin öğretmenliğe özel bir kabiliyeti, hevesi, temayülü, arzusu, tasavvuru yoksa o kişiden verimli öğretmenlik beklemek boşunadır. Öğretmen yapılacak kimselerin bu özelliklerine dikkat etmek gerekir. Kişilerin olduğu kadar toplumların da geleceğini tâyin eden, ona anlam katan ve kimliğini kazandıracak olan öğretmen adaylarının çok iyi seçilip çok iyi yetiştirilmesi icap eder.

Çetinoğlu: ‘Bilgiden önce öğretmenlik vasfı aranmalı‘ diyorsunuz… O vasıflar hakkında konuşabilir miyiz?

Prof. Bolay: Öğretmen samimî olacak, öğrencileri kendi çocukları veya kardeşleri gibi görecek, öğrencileri ve eğitim için fedakârlıktan çekinmeyecek. Öğrencilere, öğretmenlere ve herkese bilgisiyle, tevazuuyla, hatt-ı harekâtıyla, sabırlı, vicdanlı davranışıyla, liyakatiyle, nezaketiyle, saygısıyla, tahammülüyle, hoşgörülü tutumuyla, felsefî ve ilmî tavırlarıyla örnek olacak. Öğrencileri küçük veya hor görmeyecek, onlar arasında her hangi şekilde ayırım yapmayacak. Öğretmen sahasında bilgili, birikimli olacak, diğer sahalara dair yeterince kültüre sahip olacak. Kültürsüz öğretmen öğrencilerine bazı bilgileri aktarmaktan başka bir şey yapamaz. Okulun bulunduğu yerde öğrenciler için kültürel bir muhit olması lazım ki o muhitten derslerin dışında faydalanabilsinler. Öğretmen kitap okumalı ve okumayı sevdirmelidir.

Bu bağlamda benim şahsî tecrübelerime dayanarak şunu da söylemek isterim: Çünkü benim okul öncesi için yaşanmış tecrübelerim var. Çünkü 4 çocuğumuzu, 6 torunumuzu yetiştirdim. Kardeşlerimin 20 den fazla çocuklarının doğdukları günden itibaren yetişmelerinde büyük payım oldu. Diyebilirim ki hepsi omuzumda ve sırtımda büyüdüler. Onlarla her çeşit oyunu oynadım. Sevgiyi verince onlara her şeyi kazandırabilirsiniz.

Öğretmen, her şeyden evvel çok samimi olacak. Öğrencileri kendi çocukları ve kardeşleri gibi görecek. Öğrenciler için fedakârlıktan çekinmeyecek.  Sevgisini sergileyemeyen öğretmen hiçbir şey elde edemez. Sevgisini bilgiyle süsleyecek, çok okuyacak ki okuma zevkini aşılayabilsin.

Öğrenciye öğrenme ve araştırma azmini ve iradesini kazandıracak olan öğretmendir. Kendisinde bu azim ve irade gelişmemiş olan öğretmen belli bilgileri aktarmaktan başka bir şey yapamaz.

Çetinoğlu: Örnek verebilir misiniz?

Prof Bolay: Vereyim. İbn-i Sina (d. 980-ö. 1037) gençliğinde her şeyi yapmış, ama geometriyi bir türlü öğrenememiş. ‘Ben bunu yapamam‘ diye bir ilim merkezine giden bir kervana katılmış. Bağdat’a doğru gidiyor. Bir kuyu başında kervanbaşı mola vermiş, kuyudan su çekme vazifesini de en genç olan İbn-i Sina’ya vermiş. İbn-i Sina kovayı kuyudan çekerken kuyunun başındaki taşı ipin oyduğunu görmüş. Demiş ki şu mermeri bu ip oyar da ben niye geometri yapamayayım? Kovayı ve kervanı bırakmış memleketine dönmüş. İşte ilim böyle bir şey. Bir başka örnek ise şudur: Meşhur âlim, mütefekkir ve şeyhülislâm İbni Kemal (d. 1468-ö. 1536) medrese tahsilini en parlak şekilde bitiriyor, orduya katılıyor. Orduyla Arnavutluk seferine çıkıyor. Seferden dönüşte sadrazam Sofya’da çadırını kurduruyor. Rütbesine göre herkes çadırdaki yerini alıyor. Sadrazamın hemen yanında da meşhur akıncı beyi, Evrenosoğlu Ali bey yer alıyor. İbn-i Kemal’de girişte kapıya yakın bir yerde oturuyor. Derken bir kişi destursuz en başa sadrazamın hemen yanına, akıncı beyinden de öne oturuyor.  Bu işe şaşıran İbn-i Kemal bu adamın kim olduğunu soruyor: Cevap: Bu meşhur âlim Molla Lütfi’dir.

Kafası dank ediyor. Hemen dışarıya çıkıp askerlikten istifa ediyor. ‘Askerlikte ben yükselsem bir Ali Bey kadar olamam. Ama ilimde ilerlersem bir Molla Lütfi olabilirim, Evrenos oğlu Ali Beyi de geçerim.’ deyip Edirne’ye gidiyor ve medreseyi bitirmiş olduğu halde tekrardan Molla Lütfi’nin medresesine yazılıyor orayı parlak bir şekilde bitiriyor. Ondan sonra işte yüksek mertebelere geliyor, Şeyhülislam ve büyük bir ilim adamı oluyor. İşte ilim adamı olmak böyle heves, irade ve bitmez tükenmez gayret ister.

Öğretmenlerimizin ilmi sevdirmeleri için önce kendileri ilmi sevmeleri ve sonra öğrencilere sevdirmeleri lâzımdır. Bunun için önce kendisinin okuması, bilmesi, öğrenmesi ve gelişmeleri takip ederek kendini hayat boyu yetiştirmesi gerekir.

Ben 1950 de Konya’ya geldiğimde büyük amcamın evine gittim. O’nun evden ayrı, ‘hariciye’ denilen müstakil bir odası vardı. Orada isteyenlere dersler verirdi. O büyük odaya girdim. Kütüphanenin üstünde sim ile işlenmiş bir levha gözüme çarptı. Eski harfli olan ve güzel bir hat ile yazılan bu levhadaki beyti okudum ve ezberledim. Altmışaltı senedir bu beyti derslerde ve konferanslarda kullanırım. Beyit şöyledir:

Âlimin her bir kelamı lâ’l ü mercan incidir,

Câhilin her bir kelamı günde bin can incitir.

Bu beyit benim ilim hayatına yönelmeme tesir eden âmillerden biridir. Bu bakımdan ilim hayatını benimseyenler veya sevenler ancak gençleri ona tevcih edebilirler.

Fert, Mehmet Kaplan’ın (d. 1915-ö. 1986) dediği gibi, Allah’ın yarattığı düz insandır, onun toplumla kaynaşması örnek insan tipini meydana getirir. Bu ikisinin birleşmesi şahsiyettir. Yunus Emre’nin ve Şeyh Eşref’in tâbiriyle Er kişidir yahut melektir. Başta öğretmen olmak üzere onların yetiştirdiği kişiler de şahsiyet özelliklerine sâhip olmalıdır.

Çetinoğlu: Osmanlı Cihan Devleti dönemindeki eğitimden da konuşalım mı?

Prof. Bolay: İlim ve eğitim hayatının yeniden tanzim edilmesi hususunda Sultan Abdülmecid Han’ın 1837 de babası tarafından kurulan Meclis-i Vâlâ‘yı** ziyaretinde okunan ‘hatt-ı şerîf“inde*** tanzim işini iki ana esasa bağladığı bilinmektedir: Birincisi, eğitimde levâzım-i insaniye esası: Yani her hangi bir kişinin önce gerekli dinî inanç esaslarını öğrenmesi, daha sonra başkalarına muhtaç olmayacak kadar tahsil-i kabiliyet eylemesidir. İkincisi, eğitimde “icab-ı akl ve’l-hikmet” esası: Bundan maksat, bir kişinin ilim ve fen/sanat tahsil etmesi, âdâb/terbiye ve edeb kazanması, elinden geldiğince bilgi edinmesidir ki, bu da aklın ve hikmetin icabıdır.                                              Sultan Abdülmecid’in işaret ettiği hususlar, yeni eğitim sisteminin ana hatlarını da ortaya koymaktadır.

Çetinoğlu: O dönemde ‘icâzetnâme sistemi‘ vardı. Nasıl bir şeydi?

Prof. Bolay: 1901 yılında, Ordu’nun Aybastı ilçesinden Mehmet oğlu Mustafa Asım Efendinin, Arapkirli Hüseyin Avni Efendi hocadan aldığı icazetnamede belirtilen ilkelere bir göz atalım. Bu ilkeler Osmanlının yetiştirdiği insan modelini gösterdiği gibi bize bugün de ışık tutacak mâhiyettedir. Yalnız şunu da belirtmeden geçmeyelim: İcazetnâme bir âlim tarafından verilir ve o icazetnâmede Hz. Peygambere kadar o hocanın ilim tahsil ettiği âlimler silsilesi yazılıdır. Bu demektir ki o hocanın bilgileri güvenilir âlimlerden edinilerek sağlam kaynaklar olarak sonuncuya kadar ulaşmıştır. İcazetnâme sisteminde bugünkü müesseseler ve idarecileri tarafından verilen  diplomaların aksine bilgiyi kontrol etmek imkânı da mevcuttur.

Çetinoğlu: Tatbik edilen kıstaslar nelerdi?

Prof. Bolay: İlk ilke: Örnek insan, önceki ileri gelen ilim adamlarının yolundan gitmelidir. Burada kültürel süreklilik ve geleneğin devamı söz konusudur.

İkinci ilke: Örnek insan, gizli açık her yerde Tanrı’dan sakınmalı, takva sahibi olmalı, kötülüklerden kaçınmalı ve her eylemindeki niyetinin Tanrı’nın murakabesi altında olduğunu bilmelidir.

Üçüncü ilke: Aklın ve kalbin hâtıralarını koru. Dünyada başarılarınla yetin, kaybettiklerine üzülme ve unut. Tavsiyesinden ibarettir Bu ilkeyle herhâlde geçmiş ile gelecek arasında bağ kurulması, böylece tarih bilincine sahip olunması, hayata müspet ve iyimser bakarak ve sıkıntıdan kurtularak ruh sağlığının korunması isteniyor.

Dördüncü ilke: Örnek insan, güzel ahlâklı, cömert olmalı ve insanlarla en iyi ilişkiler içinde bulunmalıdır. İyi işlerin kaynağı, temiz kalpli ve çok çalışkan, kemal sahibi ve olgun olmalı, gözü başkalarının işlerinde kalmamalı, gevezelik etmemeli, sözünün sınırlarını ve meramının kurgusunu iyi belirlemelidir. Bunlar, sahibini dünyada ve ahirette yücelten değerli erdemlerdir.

Beşinci ilke: Örnek insanın en önemli işlevi, bilgi neşri olmalıdır. İcazete göre, bilgi neşri sürekli ve etkileşimli bir ibadettir. Buna toplumla etkileşimli ‘sürekli eğitim’ diyebiliriz. Örnek insan yahut bilgin, toplumun içinde olacak, onu anlayacak ve aydınlatacaktır. Bu konuda üstad talebesine şöyle diyor: Nefsini kardeşlerinin öğrenimine ada ki, akranların arasında müstesna bir yerin olsun. Erdemli insanların arkadaşı olmaya çalış ki, karar günü şanın yücelsin.

Altıncı ilke: Örnek insan faaliyetlerinde önceliği inceleme ve öğrenime, onun da en önemlisine vermelidir. Araştırmada ilk gözlemle yetinmemeli; ilk yorumlarla sınırlı kalmamalı; meseleyi anlamak için derinliğine tahlil etmeli ve üzerinde düşünmelidir. Yöntem açısından icazetteki şu paragraf oldukça dikkat çekicidir: İlimlerde sınırlar ve usuller hakkında şüphe, maksatların yani hedeflerin şartlarına bağlıdır. Sözde-tasarılarla ve doğru sanılanlarla tatmin olma ki, bilinmeyenler bilinir hâle gelsin. Araştırmalarla ve incelemelerle meşgul ol ve yasaklananlardan ve şüphelerden kaçın. Bu çağda, araştırma ve inceleme belli yollardır; yasak ve şüphe ise kuruntuların ürünüdür.

Yedinci ilke: Örnek insan, birçok konuda gözünün açılması için biyografi okumalı, nihaî hedef olan Kur’an’ı anlayıp yorumlayabilmesi için de âlet ilimleriyle yani dil ve yöntem bilimleriyle yakinen ilgilenmelidir. Taklit çukurundan kurtulmak için Tevhidin hedeflerini tahkik etmeli, yani derinliğine inceleyerek doğrulamalıdır.

Sekizinci ilke: Örnek insan, her gün gereği gibi iş işlemelidir. Hayatın idamesi için çalışmalıdır. Bu tespitlerden sonra insanların her zaman Allah’ı zikretmeleri gerektiği hatırlatılmakta ve Allah’ı unutma ki unutulmayasın uyarısı yapılmaktadır

Dokuzuncu ilke: Örnek insan, belki, muhtemeldir ki gibi sözlerle oyalanmamalı, vakit gibi keskin yani kararlı olmalıdır. Çünkü kararsızlık en tehlikeli hastalıktır.

Onuncu ilke: Örnek insan, halkla güzel ilişkiler içinde olmalı; bu ilişkiler, rahmete, yumuşak huyluluğa, sevgiyle yardımlaşmaya ve iyi geçinmeye dayanmalıdır. Gücü nispetinde insanların ihtiyaçlarını gidermeli ve onlara tatlılık ile öfkelenmeksizin ihsanda bulunmalıdır.

On birinci ilke: Örnek insan işleri hakkında karar verirken akıllı kişilerin görüşlerine başvurmalı; nasihat edenleri dinlemeli, sürekli doğru yolu aramalı ve yardım istemekten çekinmemelidir.

On ikinci ilke: Örnek insan, insanlarla düşmanlık içine girmemeli ve ömrünü kavga ve gürültü içinde geçirmekten olabildiğince sakınmalıdır. Tanrı’yı ve ölüm’ü sürekli hatırlamalı, ancak başkasına yaptığı iyiliği ve kendisine yapılan kötülüğü unutmalıdır. Bir Hadis’te erdemlerin en iyisi olarak tanımlandığı üzere, kendisine gelmeyene gitmeli, kendisine vermeyene vermeli ve kendisine kötülük edene iyilik etmelidir.

Bu insan tipi, geçen asrın başında Osmanlı medresesinde nasıl bir insan yetiştirilmek istendiğini ve hayatı boyunca ondan ne beklendiğini açıkça göstermektedir.

Çetinoğlu: İcazet sâhipleri bu tavsiyelere uymuşlar mıdır?

Prof. Bolay: Uyduklarını, zaman onların hayatlarıyla ortaya koymuştur. Bizde var mı böyle ilimle ve diğer değerlerle mücehhez bir insan modeli ve insan tasavvuru? Bir de şunu ilave edelim. Osmanlı öğretim sisteminde öğrenci hocayı seçebiliyordu. İcazetini o hocadan alıyordu. Hoca icazetnamede kendisinin ilmi kimlerden öğrendiğini, peygamber devrine kadar silsile halinde belirtmek mecburiyetindedir. Yetiştirdiği talebenin bütün sorumluluğu kendi üzerindedir. Öğrenci iyi yetişmemişse o hoca sorumludur. Şimdi kurumların verdiği diplomalarda olsa olsa kurumlar sorumlu olabilir.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

 

*siyantist: İlimci, ilimle uğraşan insan, ilim adamı

**Meclis-i vâlâ: Islahat hareketlerinin gerektirdiği yeni nizamnameleri hazırlamak, memurların muhakemesiyle meşgul olmak, lüzum görülen devlet işlerinde oy vermek üzere 1837 yılında kurulan meclisin adıdır. Bir müddet sonra bu meclis ‘Divan-ı Ahkam-ı Adliye‘ ve ‘Şura-yı Devlet‘ olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.

***Hat-ı şerif: Pâdişahın imzasını taşıyan yazı.

 

 

 

 

 

 

 

SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da, üniversiteyi Ankara’da okudu.

Türkiye’de felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri Bolay, dini konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile bakmıştır. Başta İslam Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı.

1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent unvanlarını aldı.  Sorbon Üniversitesi’nde araştırma yaptı.

1982 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı.

Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyasında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı.

 

 

Devlette Liyakat veya “Bizim çocuklar”

(4/NİSÂ-58: Şüphesiz ki Allah; size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah; bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah; Semi’, Basir olandır.)

15 Temmuz darbe girişiminden sonra, kurumlardaki FETÖ (Fethullah Gülen) taraftarları ayıklanmaya başlandı. Büyük ekseriyetle ordu içerisinde, emniyette, adliye ve milli eğitimde olmak üzere tabir caizse Cumhurbaşkanının değimiyle inlerine girildi ve hâlâ gözaltı ve tutuklamalar devam ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse kısa sürede kurumlara bu kadar insanın sızması bizleri hayrete düşürüyor.

Torpil ve adam kayırmacılık eskiden beri vardı özellikle siyasiler kamuya ait işyerlerini birer arpalık haline getirmişlerdi tamam bunları anladıkta FETÖ hareketinin sessiz sedasız bu rakamlara ulaşacağı aklımızın ucundan bile geçmezdi. Anlaşılan bir kısmı bilerek, bir kısmı da bilmeden çok sinsi ve derinden devletin kadrolarına sızmışlar.

Yalnız bir konu var ki, FETÖ’nun devlete sızma girişimi çok eskilere dayanıyor ama o günlerden bu yana gelen hükümetlerin hiçbirisi AKP kadar bunlarla işbirliği yapıp devlet kadrolarının bile bile paylaşımına fırsat vermediler. Çünkü onlar çok iyi biliyorlardı ki; devlet idaresi ortaklık kabul etmez. Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Padişahlar gözlerinden bile sakındıkları evlatlarını böyle bir şüpheye düştüklerinde herhalde boşu boşuna katletmediler.

Ama neylersiniz ki, Fethullah Gülen 2010 yılında yapılan referandumda “Ölülerinizi bile mezardan kaldırın oy kullansınlar” derken AKP hükümetlerinde Türk toplumunun yarıya yakınını yanına çekebilmek uğruna gerek cemaatlere gerek çözüm süreci vasıtasıyla PKK’ya olmayacak tavizler verildi. Neticesi ise görüldüğü gibi PKK katliamlarına devam ediyor, Allah korusun FETÖ Cemaatinin 15 Temmuz darbesi gerçekleşmiş olsaydı Türkiye’miz sonucu belirsiz bir iç savaşın içerisine girmiş olacaktı.

Ama gördüğümüz kadarıyla işbaşında bulunan hükümet, yeteri kadar ders almamış olacak ki, henüz darbenin izleri silinmeden başka başka partnerler arayışı içinde. Muhalif siyasilerin sözlerine ve basından öğrendiğimize göre şimdide “Menzil” cemaatiyle dirsek temasına geçilmiş bile.

Hâlbuki yukarıya aldığımız ayeti kerime’de de buyrulduğu gibi bırakın cemaatlerle işbirliğine gitmeyi, devletin kadrolarına liyakat sahibi insanlar getirilseler, hem devletin işleyişi daha güzel yürüyecek, hem de haksızlıklar önlenecek.

Ama ne yazık ki işin lâyığına verilmesi gelmiş geçmiş iktidarlar tarafından hep ikinci plana atılmış birazda “Bizim Çocuklar” prensibi galip gelmiştir. Bu “Bizim çocuklar” hastalığının ne kadar eskiye dayandığını aşağıda şair Eşref ve Ziya Paşanın sözlerinden daha iyi anlıyoruz.

Şair Eşref, devlet çarkının işleyişinin laçkalığını gördükçe adeta isyan eder:

-“asuyab-ı devleti bir har’da olsa döndürür“. (Devletin çarkını bir eşek’te olsa çevirir).

Ziya Paşa’ cevabı yetiştirir:

-“Asuyab-ı  devleti bir har’da olsa döndürür lâkin çektiği su bütün ocakları söndürür“.

Düşününüz bir kere, sayıları yüz binleri kat kat aşan FETO çetesi elamanı diye görevden alınanların yerlerine alınacak yeni kadrolarda hangi kıstaslar aranacak? Efendim KPSS sınavına girecekler, torpil veya kayırmacılık olmayacak. Tamamda “ainesi işidir kişinin lafa bakılmaz” demiş büyüklerimiz. KPSS varsa “Reis kimdir” sorusunun sorulduğu “Mülâkat sistemi” de var.

Ezcümle; kıymayın efendiler! Türk dünyasının gözbebeği, Türkiye Cumhuriyetini bizim çocuklara feda etmeyin.

Saygılarımla.

 

 

‘Çekirdekten Yetişme Öğretmen’ Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay ile Eğitim Meselelerimizi Konuştuk.

Bir sohbetimizde, ‘Ben çekirdekten yetişme Öğretmenim‘ diye söze başlamıştınız. Sorulara geçmeden önce bu sözünüz ile alakalı bir açıklama lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Ben bir öğretmenim, hem de ‘çekirdekten yetişme‘ bir öğretmenim. Neden böyle diyorum? Çünkü babam öğretmendi ve 30 sene köylerde çalıştı ve 5 sınıfı aynı salonda okuttu. Ben 4. sınıfa geçtiğim zaman yani 1946’da babam dedi ki: ‘Ben 4. 5. sınıflara tarih coğrafya gibi dersleri anlatırken 1.2.3. sınıfların kontrolünü sana veriyorum.’  1946’dan 1950’ye kadar 4 sene bu görevi devam ettirdim. 1950’de ortaokula başladım. 1956’da Konya Lisesi’nin fen şubesinden mezun oldum.1961 ‘de İlahiyat Fakültesini bitirince Sivas Pamukpınar Öğretmen Okulu‘nda öğretmenliğe başladım. 1963’de Perşembe Öğretmen Okulu’na nakledildim ve orada 4 sene çalıştım. Aynı zamanda Perşembe Ortaokulu‘nda resim, beden eğitimi dâhil, muhtelif derslere girdim. Sonra Ankara İmam Hatip Lisesi‘ne tayin edildim. Askerde de ‘Er Eğitim Tümeni‘nde acemi erleri eğittim.1971 de asistanlık imtihanını kazanarak İlahiyat Fakültesi‘ne Felsefe Tarihi asistanı olarak girdim. 1971’den 2004 yılına kadar Polis Akademisi dâhil altı üniversitede dersler verdim. Halen 29 Mayıs Üniversitesi‘nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktayım. Yâni Türkiye’nin her kademedeki eğitim kurumlarında dersler verdim ve buna devam etmekteyim. Bu sebeple ‘öğretmenlik benim asıl mesleğim‘ diyorum. Çünkü eğitimin içinde doğdum, içinde büyüdüm. Günün dersleri bitince babam ertesi günkü dersi hazırlarken ben de tek başıma boş sıraların arasında koşturarak vakit geçiriyordum. İnşallah son nefesimi de böyle ders veya konferans verirken teslim edeceğim.

Çetinoğlu: Allah gecinden versin. Neden böyle söylüyorsunuz?

Prof. Bolay: Çünkü Allah bana derin bir çocuk sevgisi, bir insan sevgisi, bir canlı varlık sevgisi, öğretme aşkı bir de öğrenciler dâhil herkesten bir şeyler öğrenme hevesi bahşetmiş. Yolda, belde, uçakta otobüste üç beş aylık bebeklerle bile kolayca iletişim kurarım ve onlarla anlaşabilirim. Bu sebeple yaklaşık yarım asırlık fiilî meslek hayatımın ve emeklilikten bugüne kadar 12 senelik geçen günlerimin çok verimli olduğuna inanıyorum.

Çetinoğlu: Öğretmenlik nasıl bir meslek?

Prof. Bolay: Öğretmenlik bir aşk, bir şevk, bir zevk, bir heves ve bir meşk işidir.

Çetinoğlu: Bu açıklamaya, ‘Neden‘ diye başka kapı açarak sizi konuşturmak gerekirse de asıl konuyu geciktirmemek için sorayım: Millî Eğitim sistemimizin aksayan yönleri olduğu söyleniyor ve biliniyor. Aksaklıkları gidermek için işe nereden başlamayı tavsiye ediyorsunuz?

Prof. Bolay: Millî eğitimin meselelerinin çözülmesinde ben öğretmeni esas alıyorum. Dolayısıyla vasıflı öğretmen yetiştirilmesi hususunda hem ortaöğretimden hem yükseköğretimden gelen vasıflı öğretmende hangi hususiyetlerin bulunması icap ettiği noktasında bazı tekliflerim olacak.

Çetinoğlu: Gelmek istediğim nokta tam da bu idi…

Prof. Bolay: Vasıflı öğretmenin yetişmesi için onu yetiştirecek vasıflı insanlara ihtiyaç var.

Çetinoğlu: Bir çıkmaz sokağı girmeden bir kısır döngüye saplanmadan, vasıflı insanın tarifini yapabilir miyiz?

Prof. Bolay: Merak etmeyiniz. Vasıflı insanın hangi özelliklere sahip olması, hangi insan özelliklerini taşıması lâzım geldiğine de işaret edeceğim. Daha sonra da millî eğitim felsefemizin batı eğitim felsefelerinden farklı olarak millî kültür ve tarih esaslarına dayandırılmasına dair bazı tavsiyelerim olacak. Bunun temelinde çeyrek asırdır üzerinde durduğum ve geliştirmeye çalıştığım “Millî Akıl” anlayışına dayanan bir temellendirmeye yer vereceğim. Yine bu çerçevede Osmanlı eğitim sisteminde mevcut olan bazı eğitim esaslarına temas edeceğim.  Sonra da medeniyet meselesi ve modern insan tipi karşısında bu medeniyet tasavvurunun nasıl bir yere götüreceğine dair bazı önerilerim olacak. Daha sonra bizim yetiştireceğimiz insanın ne gibi özelliklere sahip olacağına dair birkaç teklif ileri süreceğim.

Çetinoğlu: Araya girip soru sorma hakkım mahfuz kalmak şartıyla söz sizin! Buyurunuz Hocam…

Prof. Bolay: Eğitimimiz, Batı’ya yönelmeden önce, kendine göre bir sistem içinde idi. O sistemin yetersizliği ortaya çıkınca, yönümüzü Batı’ya döndük; o zamandan beri de hep nakilde, hep taklitte kaldığımız ve hep reform krizine girdiğimiz için, bize özgü bir eğitim sistemine sahip olamadık. Elimizdeki işletmeye çalıştığımız modelleri, kâh Fransız, kâh Alman, kâh İngiliz ve Amerikan yamasıyla yamadık; Ruslara özendik, Japonya’ya heveslendik. Devletin toptan Batılılaşma siyâseti, devletle milleti karşı karşıya getirmiş, bu da ayrı bir sosyal kimlik bunalımını ortaya çıkarmıştır. Böylece bizi bin senedir bir arada yaşatan inanç birliği, gelenekler, örf ve adetler ve manevî değerlerimiz, değersizleşerek eski işlevlerini yerine getiremez olmuştur. Her ülkenin tarihi, coğrafî ve kültürel şartlarına göre kendilerine özgü felsefî ve dolayısıyla eğitim sistemleri anlayışları var: Genel olarak Fransız felsefesi rasyonalist, Alman felsefesi idealist, İngiliz felsefesi deneyci, Amerikan felsefesi faydacı karakterli olarak…

Çetinoğlu: Biz, millet olarak; kültür ve medeniyet değiştirerek Batılı mı olacağız, yoksa kendi kültürüne, kendi tarihine ve değerlerine sahip çıkarak ve kendisi kalarak, kim olduğunu ve neden burada olması gerektiğini bilerek mi gelişip ilerleyeceğiz?

Prof. Bolay: Tam manasıyla Batı’ya yönelenlere bir bakın; yüz yıla yakındır ne yapmışlar? Bir de kendileri kalarak, binlerce şekilden oluşan yazılarını terk etmeyerek çağdaşlaşan Japonya’ya, Çin’e ve yazısını değiştirmemiş Yunanistan’a, İsrail’e ve Rusya’ya bakın. Bu milletler gibi bizim de sabit ayaklarımız binlerce yıllık tarih, kültür ve medeniyetlerimizde, hareketli ayaklarımız ise bütün dünyada bütün kâinatta olmalıdır.

Bizim bir arada kaynaşmamızı temin eden değerlerimize meşrutiyetten sonra yavaş yavaş sırt çevirmeye ve onları kötülemeye başladık.  Hatta Osmanlıyı toptan mahkûm ettik, şimdi de öyle devam ediyor.  Osmanlı ile ilgili yazılan bazı eserlere bakarsanız; Osmanlı medeniyeti bizim değildir,  Osmanlı halkı Türk değildir, Osmanlı âlimleri ve paşaları cahildi, Osmanlı musikisi bizim değil, Bizans’ındı. Osmanlı yüksek sanatkâr yetiştirememiştir.

Çetinoğlu: Yeri göğü dolduracak kadar şişirilmiş iftiralar…

Prof. Bolay: Bu inkâr anlayışı Cumhuriyet anlayışının temeline de intikal etti. O zaman Cumhuriyetin idaresinde çeşitli mevkilerde söz alan siyasîler ve bir kısım yazar-çizer takımıyla üniversite öğretim elemanları bu inkârcı iddialara sarıldılar. Bu bizi Batı’ya kökten bağlanmaya sevk etti. Eğer kökten bağlanmazsak bizim bir yere varamayacağımız, adam olamayacağımız düşüncesi zihinlere yerleşti.  Bu arada günümüzde bile bu yıkıcı tutum devam etmektedir.

Çetinoğlu: ‘Biz adam olmayız.‘ Safsatası mı?

Prof. Bolay: Bu gibi sloganlarla hâlâ aşağılık duygusu aşılanmaktadır. Hatta bazı düşünürlere göre Türklerin hiç bir zaman yüksek felsefe yapamadığını iddia etmektedirler.  Bence bu iddialar tamamen yanlıştır.

Son yüz elli yıldır devletimiz, darbelere, ihtilallere, ıslahat, çağdaşlaşma ve modernleşme gayretlerine rağmen, kendimize uygun teorik çerçevesi açık bir şekilde belirlenmiş bir toplum modelini tespit etmiş sayılmaz. Nasıl bir toplum, nasıl bir insan tipi yetiştirileceği belli olmadığından taklitlerle, nakillerle, özentilerle nerdeyse bir asrı doldurmuş durumdayız. Sık sık model ve eğitim sistemi değiştirildiği için bu istikrarlık eğitimin işlevini yeterince yerine getiremez duruma düşmüştür.

Çetinoğlu: Müsaade ederseniz asıl sorumu sorayım: Nasıl bir eğitim sistemi? Veya; eğitimin maksadı ne olmalıdır?

Prof. Bolay: Eğitimin amacı, ferdi tabiatının üstüne çıkararak manevî dünyasını ve kabiliyetlerini geliştirmek, ona değerlerimizi kazandırarak toplumlaştırmak, ferde şahsiyet ve kimlik kazandırmaktır. Buna göre insan olarak şahsın kimliği belirsiz ve değişken olunca topluma ait kimliğin teşekkülü, toplu ilişkilerinin sıhhatli bir şekilde gelişmesi de istenen seviyeye gelememektedir.

Çetinoğlu: Neden?

Prof. Bolay: Çünkü amaçların ve hedeflerin sık sık değişmesi neticesinde sıhhatli bir toplumun oluşması da gecikmekte, toplum devamlı surette inançlarla, ideolojilerle ve kimlik arayışlarının artmasıyla bölünme noktasına gelmektedir.

Çetinoğlu: Bizim için devamlı nakilcilik yapmak, taklit etmek mukadderat mıdır? Bunun değişmesi mümkün değil midir? Mümkünse nasıl olacaktır? Bizim Matûrîdimiz varken Eş’ariyye yönelmek çok manasız…

Prof. Bolay: Türk devletlerinin ve milletinin hayatına göz attığımızda aklın ön plânda tutulduğunu görürüz. Buna vâkıayı/ameliyeyi yani uygulamaya ve gerçeklerle yaşamayı da eklemeliyiz. Türk milletinin birlik içinde tutan unsurları imanı, buna dayanan ahlakı, mefkûreleri, gelenekleri, vatanı ve bayrak sevgisidir. Milletimiz, doğrudan doğruya devlet, hürriyet ve eğitim teorileriyle uğraşmamıştır. Kendi inancına, değerlerine ve dünya görüşüne göre devletini kurmuş, yenilemiş, ona uygun olarak eğitimini de yürütmüştür. Batı’daki gelişmelerin aksine bizde hürriyet değil, adâlet daima ön plana çıkmıştır. Zira idâre her grubun hakkını ve emniyetini baştan tanımıştır. Çünkü fert ve toplum olarak hürriyeti kralın değil, Yaratıcının lütfu olarak doğuştan kazanmıştır ve öyle inanmıştır. Nitekim Namık Kemal (d. 1840-ö. 1888) başta olmak üzere bir kısım Tanzimat münevveri, hürriyetin padişahın değil ama Allah’ın bir lütfu ve bağışı olduğunu söylüyorlardı. Adalet hem Allah’ın ismi ve emri olduğu hem de sosyal hayatta fertler arası hakların yerini bulması yönünde bir uygulama olduğu için mukaddes bir değer olarak algılanmış ve en önemli değer kabul edilmiştir.

Her insan, her millet, her sistem aklı kullanmaktadır. Buna rağmen fertler, gruplar, toplumlar ve milletlerarasında büyük farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Türk milleti de nevi şahsına münhasır bir millettir; onun da birçok farklılıklar göstermesi tabiidir.

Çetinoğlu: Bu farklılıklar nereden gelmektedir?

Prof. Bolay: Herhalde aklı doğru kullanmaktan veya yanlış kullanmaktan yahut aklı hiç kullanamamaktan ileri gelmektedir. Her milletin, her sistemin aklı kullandığını biliyoruz. Buna rağmen milletler, gruplar, toplumlar arasında büyük, farklılıklar her zaman ortaya çıkmıştır.

Çetinoğlu: Eğitimimizin meselelerine bakarsak efendim…

Prof. Bolay: Bizim eğitimimiz, geçen asrın sonlarından beri pozitivist, materyalist anlayışların tesiriyle metafizik fobisine girmiş; dolayısıyla normları ve normatif olan esasların öğretimi ve eğitimi yerine sadece gözlemlenebilir, olgu ile alakalı nesnelerin öğretimine dönmüştür.

Çetinoğlu: Yani?

Prof. Bolay: Çoğu zaman tek yanlı, tek kanatlı bir eğitim; insanın manevî yönünü ihmal ve inkâr eden bir eğitim anlayışına bel bağlanılmıştır. Pozitif felsefe, dinlerin ortadan kalkacağını iddia eder. Bu dönemde metafizik karşıtlığı o kadar ileri gitti ki bizzat Auguste Comte (d.1798-ö.1857) hücre keşfedildiği halde hücrenin varlığını kabul edemeden bu dünyadan göçüp gitti. Comte müspet bilim sahibi bir insandır fakat metafizik olur diye gözle görülmeyen şeyleri kabul edemiyor.  Alman fizikçi ve tanınmış filozof Ernst Mach (d.1838-ö.1916) da aynı gerekçe ile atomun varlığını kabul edemeden öldü. Bu pozitivist anlayış, Meşrutiyet döneminde bazı düşünürlerimizce benimsenerek dinlerin ve özellikle İslâm’ın ortadan kalkacağına inandılar. Bilimsel kılıflı din düşmanlıkları yapıldı.

Çetinoğlu: Hâlâ böyle düşünenler var…

Prof. Bolay: Günümüzde de bu fikrin kalıntılarına rastlanmaktadır. ‘Dinler ortadan kalkacaktı. Hâlâ niye dinden bahsediliyor? diye sızlanan okur-yazar takımından hâlâ hayıflananlar az değildir. Dolayısıyla bu gibi akımlar ve görüşler, Türkiye’de eğitimin tek kanatlı olmasına ve sadece varlığın görünen yüzüne bağlanılmasına yol açtı. Yani insanı eğitirken manevî dünyası, manevî cephesi,  zihni, ruhu ve kalbi yok sayıldı veya göz ardı edildi.

Biyolojik olarak ne varsa orda onların üzerinde durup onların geliştirilmesi eğitimdir, zannına kapıldık. Dolayısıyla uzun vadeli 30, 40 sene içerisinde programlar yapmak, geleceği öngörmek şeklinde sistemler de geliştirilemedi. 1968 de Fransa’da başlayan ve dünyayı saran bir maddeci hareket vardır. Sokaklar işgal edildi. Fransa’da o zamanki Fransız hükümeti iki binli yıllarda otomasyonun geliştirilmesi ve yirmi milyonun kişinin istihdamının temin edilmesi vazifesini, yaklaşık 40 sene önce üniversiteye görev olarak yüklüyor. Biz bundan 20 sene 30 sene sonrasını hesap edemiyoruz. İngilizler, bundan çeyrek asır evvel Hilafet kongresi topladı.

Çetinoğlu: Niye hilafet? İngilizlerin hilafetle ne alakası var ki?

Prof. Bolay: Bu soruyu İngilizlere de sormuşlar…

Çetinoğlu: Ne cevap almışlar?

Prof. Bolay: Demişler ki 50 sene sonra İslam dünyasına Hilafet gelirse biz ne yapacağımızı bilelim diye toplandık. Onlar, geleceklerini böyle tasarlıyorlar. Biz de gelecekte bunlar hâkim olur zannıyla onların sistemlerine ‘hak bayram’ diye sarılıyoruz.

Okullarımızın müfredat programları yenilenme çalışmaları genelde tamamen Batı kaynaklı olduğu için Batı’da bilgiler tarafsız çağdaş bize sunulması ve onların tercüme edilip ezberletilmesi ‘siyantist’* anlayışın bir çeşit uygulaması olmuştur.  Meselâ Ernest Renan‘ın (d. 1823-ö. 1892) Bilimin Geleceği adıyla dilimize çevrilen kitabında ‘Bir gün gelecek herkes bilecek kimse inanmayacak.’ ‘Geleceğin amentüsünü ilim yazacak.’  deniliyor. Bilimin böyle bir özelliği yok. İlmin getirdiği bilgilerin de mutlaklığı, değişmezliği yoktur. O bilgi her an değişir. Dolayısıyla bunlara mutlak gözüyle bakıp bilimi kutsayıp bizi bilime tapınır hâle getirmeye çalışılmıştır. Artık Batılı bilim anlayışı ağır bir şekilde kendi bilimcileri tarafından tenkit ediliyor. Prof. Dr. Korkut Tuna’nın (1993) Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine adlı kitabı Batı’daki gelişmelerden esinlenerek yazılmıştır. Tuna, bu çalışmasında batılı bilginin etraflı bir eleştirisini yapmaktadır.

Çetinoğlu: Eğitim problemimizi ana hatlarıyla ifade emek gerekirse, neler söylenebilir?             Prof. Bolay: Şunlar söylenebilir:

*Kendimize özgü bir insan şahsiyetinin ve ona uygun bir eğitim sisteminin geliştirilememesi,

*Uzun vadeli mesela 40-50 yıllık veya daha uzun süreli programlar yapılamaması,

*Müfredat programları, eğitimde yenilenme çalışmalarının tamamen Batı kaynaklı olması,

*Eğitimci ve politika yapıcıların hangi yabancı ülkeye gittilerse oranın eğitim anlayışını ülkemizde yerleştirmeye çalışması,

*Batı ülkelerinde geliştirilen eğitim sistemleri, kendi kültür ortamlarına dayanan ve buna uygun kendi medeniyet tasavvurundan kaynaklandığı halde biz de Batı medeniyetine mutlak surette bağlanmayı hedefe alarak eğitim sistemleri geliştirilmeye çalışılması dolayısıyla çağdaş denilen eğitim sisteminin toplumu aslına uygun tarzda yönlendirme, ferdî hayatların düzene konulması, kendi inançlarımızdan kaynaklanan ahlakî bir yaşayışın yerleştirilmesi gibi konularda başarılı olamaması,

*Yunan ve Latin klasiklerine dayanan bir kültür ve bilgi yığınıyla beslenen hümanist nesiller yetiştirilmeye yönelinmesi,

*Okulun ailenin ve hayatın birbirinden ayrı olarak düşünülmesi ve eğitimin bütünlüğünün bozulması,

*Eğitimde ve okulda ahlakî eğitime ve sorumluluk duygusunun yerleşmesine yeterince önem verilmemesi,

*Okullarda ana dilin iyi öğretilememesi (Ana dil, ilkokul, ortaokul ve lisede öğretilir, üniversitelerde öğretilmez, öğretilemez),

*İnsanımıza istikrarlı bir şahsiyet ve bilgi birikimi kazandırılmaması,

*Cumhuriyet öncesi kültür ve eğitim hayatının toptan ve devamlı kötülenmesi,

*Millî hayata bağlı eğitim sistemine uygun vasıflı öğretmen yetiştirilememesi.

Çetinoğlu: Anlaşılıyor ki mesele; önce öğretmende düğümlenmektedir.

Prof. Bolay: Öğretmen de tek başına meseleyi halletmeye yetmez. Onu yetiştirecek üniversitelerin de yüksek vasıfta öğretime ve ilim zihniyetini benimsemiş, millî kültür hazineleriyle bezenmiş öğretim üyelerine sahip olması lâzım. Bu da yetmez. Üniversiteler, millî kültür hazinelerini de iyi araştırıp başta öğretmenler olmak üzere yetiştiği insanlara o hazineleri kazandırması gerekir.

(Devam Edecek)

 

 

Yaralım Pusuları!

O günleri özledik, ruhlarımızda  heyecan vardı,

Sığmazdık  alanlara, caddeler  bize  dardı.
Yüreklerimizde  ülkülerimiz, ideallerimiz vardı,
Önce  ülkem  milletim, hedefimiz Turandı.
*
Sayımız azdı, özdü, ortam ise çok zordu !
Koca  yüreklilerdik, Başbuğum  Alpaslandı,
Yüreklerimiz  vatan, Türklük diye atardı,
Gönüldaşlığımızda  birlik, kardeşlik vardı.
*
Şimdi  var  senlik  benlik, bitmelidir ikilik,
Şu dikenli  yollarda, düşmek  kalkmakta vardı. 
Kuşatılmış  ülkemde, her yanımız düşmandı ,
Bu düşmanlara  karşı, birliğimiz kutsaldı. 
*
Yine aynı  duygular  ruhlarda  tazelensin, 
Çıkalım  bu  zilletten, yüreğimiz daraldı.
Ak  sakallı kocalarım, düşsünler önümüze , 
Yaralım  pusuları, zamanımız  azaldı.

 

 

Vurun ‘Kahpe’ Kıbrıs’a

Mazlum ve mağdur Türk vatanı Kıbrıs’ta yaşayan insanların bir kısmına çeşitli baskılarla ve algılatma operasyonları ile  ‘Kıbrıslı‘ uydurma kimliği benimsetilmiştir. Azınlıktadırlar. Buna rağmen ‘Oraşta buraşta hor horn boru basan‘ haytalar  ‘Yes be Annem‘ yaygaralarıyla, bindikleri dalı kesmek için Annan Planı’na ‘Evet‘ demek gafletinde bulunmuşlardır.

Kıbrıs’ta, ‘Ayşe Kocatürk‘ adı ile de bilinen Akademisyen Emete Gözügüzelli gibi, ‘Kıbrıs Türk’ü‘ olduğunu haykıran idealist vatanseverler de vardır. Çoğunluktadırlar. Fakat Anavatan Türkiye’de olduğu gibi, çığırtkan azınlık, sessiz çoğunluğu bastırmaktadır.

Emete Hanım, gönül kalemini, şuurlu vatanseverliği ile silah gibi kullanıyor. Silahından çıkan kelimeleri, kurşun gibi hainlerin üzerine yağdırıyor. Çok sevdiği vatanı Kıbrıs’ı, Halide Edip Adıvar’ın romanında olduğu gibi, gelenin-geçenin taşla, sopayla ve tekmeyle vurduğu masum ve mağdur öğretmene benzetiyor ve Kıbrıs’a her vesile ile vurulduğunu ifade eden bir kitap yazıyor. ‘Kahpe‘ kelimesiyle kastettiği, kendisine vurulan ‘Kıbrıs’ değil, Kıbrıs’a vuran haytalar olsa gerek.

13,6 X 23 santim ölçülerinde 508 sayfa hacimle 2008 yılında Türkiye’de basılan kitap, Kıbrıs’ın kısa târihi ile başlıyor. (s: 23-96)

97-99 sayfalarda, makineli tüfek gibi kullanılan kalemin ucundan, kurşun gibi çıkan kelimelerin tarrakaları duyuluyor. ‘Hür‘ olduğunu iddia eden Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Bakanlar Kurulu’nun, GKRY’nden KKTC’ye, turistik konaklama maksadıyla geçişleri serbest bırakmasına rağmen, Rum yönetiminin vatandaşlarına yasak koyması hâdisesi, hangi tarafın ‘hür’ olduğunu apaçık ortaya koymaktadır. Dahası var: KKTC Cumhurbaşkanı, Rauf Denktaş, Lefkoşa Milletlerarası Havaalanı’nın Ada’da iki tarafın da faydalanabilmesine imkân sağlayan teklifi de Rumlar tarafından reddedilmiştir. Reddiyeciler, Annan planını da % 75,83 oy oranı ile reddetmişlerdir. Çünkü Annan Planı kabul edilirse, Kıbrıs’ın tamamının Rumlara teslimi işlemi zamana yayılmakta, 3-5 sene beklemek gerekmektedir. Onların acelesi vardır. Kıbrıs’ın tamamı, bugünden yarına beklemeksizin kendilerinin olmalıdır. Referandum tarihi, hatırlanacağı üzere 24 Nisan 2004’tür. Aradan 12 yıl geçmesine rağmen Rumların ihtiraslı iştahları kursaklarında kalmıştır. Şiddetli gaz sancılarından muzdariptirler. Bu durum olsa olsa; ‘sessiz çoğunluğun hâlisâne dualarının Cenab-ı Hakk katında kabul görmesi‘ ile izah edilebilir. Gözügüzelli’nin eserinde, sessizce edilen o duâları duymak, hissetmek mümkündür.

İkinci bölümde, ‘Neden Annan Planına Evet?’ sorusu cevaplandırılıyor. (s: 101-144) Bu bölümde Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden Pontusçular’dan da söz ediliyor. Bu bölüm; “Yunanlılar ‘Megalo İdea’ (sözde) ülküsünde; sâdece Kıbrıs’ın ‘Yunanlaştırılması’ çalışmaları yeterli değildir. Hedeflerinde Doğu Karadeniz bölgesinin de ‘Yunanlılaştırılması’ vardır.” Cümlesiyle başlıyor. Anlaşılıyor ki yazar, ‘Anavatan‘ olarak andığı Türkiye için de dertleniyor. Ve burada, bir çirkin, çirkin olmakla da kalmayıp, ‘iğrenç’ bir Bizans oyunu açıklanıyor. “Rum Papazlar, Annan Planı için Rum kesiminde ‘hayır’, Türk kesiminde ‘evet’ oyu verilmesi için propaganda yaptılar.” Tam da kitabın adındaki sıfata lâyık bir hareket…

Üçüncü Bölümde, Kıbrıs Türklerine uygulanan psikolojik savaş, bütün teferruatı ile ortaya konuluyor. (s: 145-338) Hakîkatlerin cesaretle ve dobra dobra ortaya konulduğu bu bölümde; satın alınmış (bir kısım) aydınlar, köşe yazarları, yazarlar, bilim adamları, dernek ve vakıf üyelerinin düzenledikleri toplantılar, paneller ve sempozyumlardan söz ediliyor. Bunlar da kitabın adında geçen sıfatla anılmayı hak eden kişiciklerdir. Ad ve soyadları ile dönen paraların miktarı da veriliyor. İftira değil, îtiraflara dayalı olarak…

Emete Gözügüzelli, eserinin dördüncü bölümünü ‘İki Toplumlu Dinlerin Tarihçesi‘ne ayırmış. Bu başlık altında ele alınan mevzular şöylece sıralanabilir: *Kıbrıs Türklerinin ‘Birleşik Kıbrıs’ çalışmalarındaki iki toplumlu etkinlikler. *Kıbrıs’ta Berlin Heyecanı. *Kapılar Açıldıktan Sonra Rumların Türklere Yönelik Ölümler Paketi. *Amerikalı Uzman Benjan Broom’un İfşaatları.

Beşinci bölümde Kıbrıs meselesinin genel değerlendirilmesi; *Kuzey ve Güneyin Milliyetçilik Farkı Var mı? *Rum Tarih Kitaplarına Kısa Bir Bakış *Derinya Olayları *EOKA ve Kilise, Türkleri Hep Sevdi (!) gibi ara başlıklarla ele alınıyor. (s. 387-433)

Sonuç‘ başlıklı bölümde ‘Psikolojik Savaş‘ kavramının târifi yapılıyor ve şu çarpıcı gerçekler, gözler önüne seriliyor:

v  ABD ve batılı ülkeler, psikolojik savaş metotları ile doğu toplumlarının, kültürel millî kimliklerini eritmeye çalışıyorlar.

v  Misyonerler Kıbrıslı Türklere baskılı ve tesirli bir şekilde Hıristiyanlık propagandası yapıyorlar ve istedikleri neticelere ulaşıyorlar.

v  Rum papazlar, ‘millî mücâdele’den asla vazgeçmeyeceklerini söylüyorlar. (Onların ‘millî mücâdele’ dedikleri, Kıbrıs’ın tamamına hâkim olma düşüncesidir.)

 

Burada, kalabalık tahkikat komisyonlarının raporlarında görülebilecek şekilde derin tahliller ve isâbetli teşhisler var.

 

Belli ki Akademisyen Gözügüzelli, candan aziz vatanının, aziz ve necip milletinin mâruz kaldığı zulmet sebebiyle uyuyamayan bir idealist. Kalemini tokmak gibi kullanarak birilerini uyandırmak için kulakları dibinde davul çalıyor.

 

Uyandırmak‘ deyince Rahmetli Galip Erdem Ağabeyimizi ve O’nun ‘UYUYANLARA AĞIT‘ başlıklı yazısını hatırladım.  Genişçe bir özetini, DERKENAR bölümünde okuyabilirsiniz.

 

TOGAN YAYINLARI – BİZİM AVRASYA YAYINCILIK:

Binbirdirek Mahallesi, Su terâzisi Sokağı Nu: 2/2 Daire: 4 Sultanahmet İstanbul.

Telefon: 0.212-458 19 30 www.bizimavrasya.com

 

 

 

EMETE GÖZÜGÜZELLİ:

Lefkoşa doğumlu olan Emete Gözügüzelli, Yakın Doğu Üniversitesi İktisâdî ve İdârî Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yine aynı okulda ‘Etnik Çatışmalar ve Makedonya’nın Güvenliği‘ konusunda yüksek lisans tezi kabul edildi.

Üniversitede yüksek lisans yaptığı dönemde Uluslararası İlişkiler bölümünde asistan olarak da çalışan Gözügüzelli, aynı dönemde, özel bir dershanede târih ve İngilizce öğretmeni olarak da çalışmıştır. Daha sonra, 2002 Ağustos ayında dönemin Bakanı tarafından Dışişleri Bakanlığına çağrılarak göreve başladı. Eylül 2005 yılından itibaren TBMM’de uzman/danışman olarak görev aldı.

KKTC’de Volkan gazetesinde köşe yazarlığı yapan Gözügüzelli, aynı zamanda Türkiye’de, Halkla Olaylar ve Tercüman gazetesinde belirli zamanlarda ‘Kıbrıs Mektubu’ olarak köşe yazarlığına devam etti. Bunların yanında, Türkiye’de birçok internet sitesi, dergi ve mahallî gazetelerde köşe yazıları yayımlandı. Kıbrıs konusundaki gelişmeleri Türkiye genelinde düzenlenen konferanslarda anlatmaya devam etmektedir. Mısır’da çıkan Alghad Alarab gazetesinde de zaman zaman yazıları yayımlanmaktadır.

Şu an Kıbrıs Türk Gençliği Çözüm Hareketi Derneği’nin kurucu Başkanlığını yapan Gözügüzelli, aynı zamanda Kıbrıs Türk Soykırım Eylem Komitesi Genel Sekreteri ve Kıbrıs Türk Platformu’nun Kurucu üyesidir. Millî Bütünleşme Demeği ve KKTC Demokrasi ve İnsan Hakları Teşkilatı’nın başkanlığını da yürütmektedir. Emete Gözügüzelli İngilizce bilmektedir.

 

 

 

 

DERKENAR:

Uyuyanlara Ağıt

Galip Erdem

Derin bir uyku içindesiniz. Rahatsınız, huzurlusunuz, memnunsunuz! Olup bitenleri görememenin, uyandırılacağınızı düşünememenin keyfini sürüyorsunuz. Saadetinizin hep böyle devam etmesini, hiç uyandırılmamanızı isterdim.

Ama maalesef bir gün gelecek, siz de uyandırılacaksınız. Yazık ki o zaman, ‘Artık çok geç olacak!’ Bir daha uyumak şöyle dursun, yatak bile bulamayacaksınız. Ve o vakit, sizin hesabınıza üzülmek yine bize düşecek.

Biliyorum: Düşünmeyi sevmiyorsunuz. Düşünürseniz rahatınızın kaçmasından korkuyorsunuz.

‘Yuvanızın temeline dinamit koymak istiyorlar.’ Diyoruz, aldırmıyorsunuz. Sözümüze kulak verirseniz; tedbir almak gerekeceğini anlıyor, zahmete girmek istemiyorsunuz. Bir tek endişeniz var: Gününüzü gün etmek, dilediğiniz gibi yaşamak.

Mücadeleden ürküyorsunuz. Öylesine ürküyorsunuz ki, sizin için yapılan mücadelelerle ilginiz olmadığını göstermek ihtiyacını duyuyorsunuz.

Memleketimizin binbir dâvası var. Nizamımızı yıkmak isteyen düşman kuvvetler, sayılamayacak kadar çok. Diken üzerindesiniz. Fakat dikenli bir yolda ayağınızı yaralamadan yürümenin, mümkün olmayacağını unutuyorsunuz. Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görürmüşçesine sırtınızı dönüyor; yeni ve eskisinden daha derin bir uykuya dalıyorsunuz… Canınıza kasdedenler, her geçen gün yatağınıza daha fazla yaklaşıyor; korunma imkânlarınızı gittikçe azaltıyorlar. Hiçbir feryat, sizi uyandıramıyor, tehlikeyi anlamanızı temin edemiyor. Yaklaşan düşmanın, ara sıra yumruğunu yiyor; hassas bir yerinize iğne batırılmış gibi şöyle bir sıçrıyor, şaşkın şaşkın bakıyor ve sonra da sayın başınızı, yastığa gömüyorsunuz. Kurtuluş ümitlerine veda etmeden; uyanmanızı istiyoruz!

İyi niyetimize akıl erdiremiyor, gayretlerimize yabancı kalıyorsunuz. Hatta biz olmasak, daha rahat uyuyacağınızı sandığınız, bu yüzden bize, düşman kesildiğiniz bile oluyor. Yine de başucunuzda, davul çalmaktan vazgeçmeyeceğiz. Gözünüzün açılması için, ne mümkünse yapacağız. Gafletten sıyrılmağa, biraz da sizin çalışmanızı bekliyorsak, acaba haksızlık mı ediyoruz?

(Yeni İstanbul Gazetesi, 3 Ağustos 1963)

 

Dr. Fâzıl Küçük:

Kıbrıs Türklerinin ilk lideridir. 14 Mart 1906 târihinde Lefkoşa’da doğdu. İlk ve ortaokulu Kıbrıs’ta okudu, Liseyi İstanbul’da tamamladı. İstanbul Dârül-Fünun Tıp Fakaltesi’nde başladığı yüksek tahsiline Fransa’da devam ederek İsviçre’de Lozan Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladı. Lefkoşa’ya dönüp serbest hekim olarak çalışmaya başladı.  Altı yıl Lefkoşa Belediyesi Meclis Üyesi olarak görev yaptı. Kıbrıs Türkünün sesini dünyaya duyurmak için 1942 yılında Halkın Sesi Gazetesi‘ni kurdu ve editörü oldu. 1943 yılında ‘Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu‘nu, 1944 yılında ‘Kıbrıs Millî Türk Halk Partisi‘ni kurdu. Ertesi yıl Kurum ve Parti birleşip ‘Kıbrıs Millî Türk Birliği Partisi‘ adını aldı. Partinin adı 1955 yılında ‘Kıbrıs Türktür Partisi‘ oldu. Kıbrıslı Rumların kurmuş olduğu EOKA’ya karşı Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği adındaki teşkilatını kısa bir süre sonra da ‘Volkan Teşkilatı‘nı kurdu.  1958 senesinde Türkiye’de Kıbrıs ile ilgili olarak Türkiye’nin her tarafında ‘Ya Taksim, Ya Ölüm‘ mitingleri düzenledi. 1959’da Londra’da yapılan konferansta Kıbrıs Türk halkını temsil etti ve iki gün sonra varılan anlaşmayı halkı adına imzaladı. 1959’da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı yardımcılığı görevine, 1967 yılında Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi’nin başkanlığına getirildi. 18 Şubat 1973’de Cumhurbaşkanı yardımcılığından ayrılarak, yerini Rauf Denktaş’a bıraktı. Vefatına kadar Halkın Sesi Gazetesi’nde yazılar yazdı. 15 Ocak 1984’te, 78 yaşında iken Londra’da hastânede vefat etti. Kıbrıs’ta toprağa verildi.

 

Satılık Ada Kıbrıs:

Kitapta, Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili yazarın şahsî arşivine emânet edilen ve yazılmasına izin verilen hâtıralar, belgeler, fotoğraflar, savaşla alakalı istihbarat bilgileri, telsiz görüşmelerinin bant çözümleri, orijinal kroki ve harita çizimleri yer alıyor.

Kocatepe muhribimizin kendi uçaklarımız tarafından batırılışının dakikalar itibâriyle teferruatıyla anlatımı, çıkarma plajının seçimi hikâyesi, Çıkarma Birlikleri Komutanının seçimi, Oramiral Kemal Kayacan ile ABD Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanı görüşme tutanağı, Hava İndirme Birliklerimizin ve Komandolarımızın harekâtını gösteren resmî savaş dokümanları, Mahkeme tutanakları, Akritas Planı’ndan Annan Planı’na büyük komplolar ile hem askerî hem de diplomatik savaşın bütün teferruatı ve daha fazlası…

Erol Mütercimler’nin kaleme aldığı 755 sayfalık kitap, 2007 yılında yayınlandı.

ALFA YAYINCILIK

Ticarethane Sokokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-513 34 20 Belgegeçer: 0.212-512 33 76  www.alfayayinlari.com e-posta: info@alfayayinlari.com

 

1974 KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI VE ANILAR:

İzzettin Çopur, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na katılan komutan, asker ve mücahitlerimizin çatışma ve muharebe ortamında yaşadıklarını anlatıyor.

320 sayfalık kitap, 2014 yılında yay: ınlandı.

KASTAŞ YAYINLARI:

Himâye-i Etfal Sokağı Orhan Bey İş Hanı Nu:6 Cağaloğlu İstanbul. Telefon: 0.212-520 59 70 Belgegeçer: 0.212-511 36 68 e-posta: kastasyayinevi@gmail.com // www.kastasyayinevi.com

KIBRIS’TA EN UYGUN ÇÖZÜM NEDİR?

Eserin yazarı Dr. Yusuf Gedikli Kıbrıs’la alakalı son yıllardaki gelişmeleri tahlil ettikten sonra  en uygun çözümün bağımsızlığa devam olduğunu belirtiyor.

Kitaptan bâzı cümleler: ‘Türkiye’nin durumu tarihte ender rastlanan bir haldir, hatta hapax legomenon (tek örnek)’dur. Yani suçlu ve mağlup Rumların karşısında hem haklı ve hem galip olmak; fakat aynı zamanda kendi lehine bir barış yapamamak… Maalesef 36 sene sonraki vaziyet budur.’ (s: 10)

Tek kelimeyle federatif bir Kıbrıs Akdeniz’in İsviçre’si değil, İrlanda’sı olacaktır.’ (s: 12) ‘Türkiye’nin Anamur mahalli ile Kıbrıs’ın Koruçam burnu arasındaki mesafe 64 kilometre, Zafer burnundan Suriye sâhili 96 kilometre, Mısır’ın Nil deltası ile Kıbrıs’ın uzaklığı 400 kilometre, Yunanistan ana karası ile Kıbrıs arasındaki mesafe ise 770 kilometredir.’ (s: 20)

220 sayfalık kitap, 2010 yılında yayınlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-DÜNDEN BUGÜNE KIBRIS SORUNU: Aydın Olgun / Heretik Yayıncılık.

2-KIBRIS NEREYE GİDİYOR? Ahmet An / Everest Yayıncılık

3-Uluslar arası Hukuk Açısından KIBRIS SORUNU: Dr. Bahadır Bumin Özarslan / IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

4-AKLINI KIBRIS’LA BOZMAK: Prof. Dr. Mümtaz Soysal / Bilgi Yayınevi.

5- Dr. FÂZIL KÜÇÜK’LE GEÇEN GÜNLERİM: Osman Güvenir / Kendi Yayını.