14.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 714

Asırlık Gecikme (11)

Üç büyük düşmanımız var demiştik: Cehalet, fakr u zaruret ve ihtilâf / halkın fikren bölük pörçük olması.

Bunlara karşı cehaleti bilgi ile gidermekle, fakirlik ve yoksulluğu san’at ve sanayi ile yok etmekle, ihtilâfı / anlaşmazlığı; ittihatla, birlik ve beraberliği sağlamakla mükellef ve yükümlüyüz.

İlk ikisi hakkında gerekeni yazmıştık. Üçüncüye gelince:

İhtilâfı / vatan, millet, bayrak, devlet, vahdet / birlik, beraberlik hususlarındaki; zaaf, eksiklik ve noksanlığı gidermenin bir yolu da, halkın her kesimini kucaklamaktan geçer.

Hiçbir sosyal tabaka mensuplarını dışarıda bırakmayan bir kucaklayışla kucaklamaktan geçer.

Bunlar ister boyacı takımından, ister hamal veya çöp yığınlarından çöp toplayanlardan olsun; hiç farketmez. Hepsini hesaba katıp, onları muhatap almaktan geçer.

Toplumun her tabakasını muhatap alırken; onları bir yere toplayarak, bir mevkiye çağırarak onlara hitap etmek değil; resmî-gayri resmî hatipler ve konuşmacılar; zikrini ettiğimiz bu vatandaşlarımızın bizzat ayaklarına gitmeli.

Onları, muhitlerinde ziyaret etmeli.

Onlara değer verdiğimizi, hatırlatmalı.

Toplum içinde garip, yalnız ve sahipsiz olmadıklarını hissettirmeli.

Resmiyet ve siyaset erbabının; kendilerine ihtiyaçları olduğu, samimiyet ve içtenlikle söylenmeli.

Onların da vatan, millet konusunda söyleyecekleri sözler olduğunu bilmeleri gerektiği ortaya konmalı.

Bu geniş kitlenin, temiz millî hissiyatını galeyana getirmeli. Halkın hiçbir zümresini, asla gözardı etmemeli.

Cumhuriyet ve Demokrasi nimetinin kıymet ve değerini, elzem ve zaruretini zihinlere iyice yerleştirmeli.

Mevcut makbuliyeti daha da ciddî bir şekilde ele alarak; Cumhuriyet ve Demokrasi’nin olmazsa olmazlığı akıl ve fikirlerde pekişmeli.

Aksi takdirde -Allah göstermesin- Cumhuriyet ve Demokrasi’nin yerine geçmesi istenen rejim; istibdat, zulüm ve tahakküm olacaktır. Bu ise:

Baskıyla hüküm sürecek olan, karanlık bir dehlize girmektir.

Milletin elini kolunu bağlamak, ağzına kilit vurmak, kulağına kurşun akıtmaktır.

Öyle ise, Cumhuriyet ve Demokrasi’nin kıymetini ona sahipken, elimizde iken bilelim.

Elden kaçırmamaya çalışalım. Çünkü son pişmanlık fayda vermeyeceğinin şuur ve bilincinde olalım. Yoksa Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi, pişman olduğumuza da pişman olacak bir duruma düşeriz. Çünkü ne pişmanlığın, ne de pişmanlığa da pişman olmanın bir faydası yoktur.

Hâlbuki Cumhuriyet ve Demokrasi adalettir. Üstelik İslâm’ın, Kur’an’ın istediği şeylerdir. “Tebeddülü esma ile hakaik tebeddül etmez.” / “İsim değişikliği ile gerçekler değişmez.” Bir şeyin farklı isimlerle ifade edilmesi, onun mahiyet ve içyüzünü farklı kılmaz.

Zira Kur’an’ın muhteviyat ve içeriğinde meşveret, şura, istişare, müşavere, seçme ve seçilme vb. gibi mefhum ve kavramlar vardır.

Dört Büyük Halife’yle uygulanan ve onların da iş başındayken tatbik mevkiine koyup uyguladıkları; aslında Yüce Kur’an’ın istediklerinin en iyi şekilde tatbik edilmesinden başka bir şey değildi.

Nitekim bu gerçeklerin farkına varan meşhur ve ünlü feylesof Mister Carlyle, Amerika’dan yüksek bir seda ile bütün Avrupa’ya İslâmiyet’in kudsiyet ve kutsallığını işittirmiştir.

Kimi yabancıların bile hakikatini anladığı İslâmiyet ve kutsal kitabı Kur’an; bizler için de; mahbub / sevgili olmalı. Ulvî sayılmalı. Binaenaleyh, fiil ve ahlâkımızı ona göre tespit edip saptayacak bir ahvâl ve duruma bürünmemiz olmazsa olmazımız olmalı.

Çünkü maddeten terakkî ve yükselişimiz ancak bu atmosferde mümkün ve olasıdır.

 

 

Eğitimde Güzel Örnekler

“Eğitim, bireyin kendi yaşantısında kalıcı davranış değişikliği getirme sürecidir.” Bu yüzden öğretim faaliyetlerinde, öğrenilenlerin davranışa dönüşmesi beklenir. Bunun yolu da; ezbercilikten uzak, görsel işitsel yöntemlerle, “yaparak yaşayarak” öğrenmelerin sağlanmasıdır.

Onun için de, yaşanılan tarih çok önemli bir kaynaktır. Bazı duygu düşünce ve davranışların; sözle anlatılarak gerçek anlamda kavratılması, hissettirilmesi ve yaşatılması mümkün değildir.

Bunların başında da; “vatan, bayrak, millet, özgürlük, demokrasi” vb. sevgileri gelmektedir. Duyumsal davranışları içeren bu kavramlar, insan olmanın, devlet ve millet olmanın, hür ve bağımsız olmanın vazgeçilmez ön koşuludur.

Zaman zaman, “eğitim mi, öğretim mi” tartışması yapılarak önceliğin hangisinde olması gerektiği tartışılır.

Aslında öğretim, eğitimin ön koşuludur. İyi bir mühendis, doktor, öğretmen olmak demek, sadece mesleğinin inceliklerini bilen demek değildir. Aynı zamanda; dürüst, adil, çalışkan, ülkesini, bayrağını değerlerini seven de demektir.

Zaten eğitimin esas amacı; müspet anlamda, her bakımdan mükemmel insan yetiştirmektir. Fakat eğitim kurumları, bazen bu dengeyi bilerek veya bilmeden

bozmaktadırlar. Mesleğini iyi bilen, fakat ülkesine, milletine ihanet eden insanların yetişmesi bu yüzdendir.

15 Temmuz darbe teşebbüsü bu ihanetin en somut örneğidir. İşte böylesine ibret sahnelerini çocuklarımıza yaşatarak; Vatan, bayrak, millet, özgürlük, demokrasi vb. sevgisini, şehitlik mertebesinin ne olduğunu, gaziliği gerçek anlamda kavratmalıyız.

Çocuklarımız; vatanına, bayrağına, demokrasiye ve özgürlüğüne sahip çıkabilmeyi, bu uğurda fedakârlık yapabilmeyi, yapanları severek değer vererek saygı duymayı öğrenmelidirler.

Muammer Dereli Fen Lisesi, bu anlamda; “15Temmuz Milli İrade” konulu bir program yaparak, öğrencilerine, velilerine ve katılımcılarına anlamlı ve duygu dolu anlar yaşatmıştır.

Güne yakışan davetiye, izleyicilere sunulan çarpıcı ve ibret veren fotoğraflar, öğrencilerin okuduğu duygulu şiirler, anı defteri ve özellikle; “Ömer Halisdemir” adına oluşturulan köşe, yüreklerimize dokunmuştur.

15 Temmuz gecesi milletimizin gösterdiği fedakârlıklar, kahramanlıklar bir kez daha tazelenerek sevgileri kalplerimize kazınmıştır.

Muammer Dereli Fen Lisesi’nin Müdürü Sayın Hamza Kararoğlu başta olmak üzere, emeği geçen öğretmen ve öğrencilerine kucak dolusu şükranlarımı, sevgilerimi gönderiyorum.

İşte eğitim adına, tam da anlatmak istediğim buydu. “Eğitimde Güzel Örnekler” gerektiği şekilde işlendiğinde, aylarca anlatılanlardan daha kalıcı iz bırakabilmektedir.

Özellikle de “15 Temmuz darbe girişimi” gibi fevkalade önemli, hayati konular ihmal edilmeye gelmez. Umarım bu müstesna okulumuz, benzerlerine de örnek ve vesile olur.

“Eğitim hayata hazırlık değildir, hayatın ta kendisidir.” John Dewey

Sevgiyle kalın.

 

 

Ziya Bey: Türk müsün Müslüman mısın?

Türk düşünce ve duygu hayatını ellerine alıp şekillendirenlerden iki büyük isim Namık Kemal ve Ziya Gökalp! İkisi de 48 yaşında rahmetli olmuş. Bir entelektüelin en erken 18 yaşında eser vermeye başlayacağını farz edersek, ne yapmışlarsa kendilerine verilen o 30 yıl içinde yapmışlar. Bilmem haksızlık mı ediyorum; benim zamanımın benim gibi “aydınları” ellerimizde onların iki katı müddet varken onların onda biri kadar etkili ve verimli olabiliyor muyuz?

Geçenlerde bir Facebook hikmeti şöyle söylüyordu: İngilizler tekrar işgale gelseler Malta’ya sürecek milliyetçi aydın bulamazlar!

Bu yanlış. Kesin yanlış da ne kadar yanlış? İşgal yıllarındaki gibi bir gemi doldurabilirler mi acaba?

Ülkeyi kaplayan fikir ağları

Gökalpli yıllarda fikir ve siyaset ortamı canlıdır. Nasıl olmasın ki! Canımızla, dişimizle tutunmaya çalıştığımız son vatan parçaları elden çıkmaktadır. Devlet çatırdamaktadır. Yalnız İstanbul değil; Selanik, İzmir, Kahire, Diyarbakır, Bakü… Hepsi fikir ve siyaset merkezleridir.

Bugünkü iletişim araçlarımız o zamanlarla mukayese edilmeyecek derecede zengin, iletişim mertebelerce daha kolay. İletişim var var olmasına da o günkü etkileşim yok. Kastettiğim bir kalemin “efkârı umumiye”yi ve diğer kalemleri etkilemesidir. O yoğun tesirleşmeye göre bugünkü yazarların her biri yalıtılmış birer silo içinde yazıp çiziyor. Bu kuvvetli etkileşim, imparatorluğun son asrında yaşamış, hele imparatorlukta doğup Cumhuriyet’te vefat etmiş fikir ve sanat adamlarımızın ortak vasfı… Özellikle bu sonuncular -Osmanlı’da doğup Cumhuriyet’te vefat edenler- için Yağmur Tunalı’nın “Bittiği Yerde Başlar- İmparatorlukta Doğan 16 Cumhuriyet Aydını” eserine bakılmalıdır. ‘Diyarbakır’lı Süleyman Nazif, Namık Kemal’in tâ Sakız’da vefatının Diyarbakır fikir ve edebiyat çevrelerini nasıl sarstığını babası Said Paşa’yı gözlemleyerek anlatır.

Bu etkileşim yoğunluğuyladır ki İttihat ve Tarakkî, Ziya Gökalp’i; o da İttihat ve Terakkî’yi etkilemiştir.

“Efkârı umumiye” o günler için doğru bir tabirmiş gerçekten!

Türkçülüğün esasları

Bu aydınların çoğu gibi Ziya Bey de doğunun üç dilinin üçünü, ana dili Türkçe’den başka Farsça ve Arapça’yı ve Batı’nın o zamanki “Lingua Franka”sı Fransızca’yı bilir. İlk sosyoloğumuz bu donanımla o zamanlar henüz filizlenmekte olan sosyoloji bilimine ulaşmış, onu öğrenmiş, tenkit etmiş, sentezlere varmıştır.

Einstein’a “Öyle diyorsun ama izafiyet aslında senin dediğinden farklıdır” demek neyse “Yok Türkçülük Gökalp’in dediği gibi değil” demek de öyledir.

Bilim, soyut kavramları sanki somut nesnelermiş gibi kavrayarak yapılır. Sosyolojinin millet kavramı da böyle soyut bir kavramdır. Zihinleri “millet”e erişmekte güçlük çekenler kolayca “ırk”a (her ne demekse ırk), kabileye hatta kabileden küçük bir birim olan “kavim”e kayarlar. Gökalp’e göre millet bir hars, bir duygu, bir terbiye birliğidir. Hatırlanmalıdır ki Gökalp bu fikirleri yazarken emperyalizmin dayanağı ırkçılık Avrupa’da altın çağındadır. Mussolini iktidara gelmiştir. Hitler’in gelişinin eli kulağındadır. Bu şartlar içinde onun da popüler havaya kapılıp, “Batı böyle diyor”, “Bilim böyle söylüyor” diye ırkçılık yapması çok kolaydı. Fakat Türkçülüğün Esasları müellifinin hükmü kesindir: “Irk atlarda olur!”

Üç renkli bayrak

Gökalp Türkçü müdür, İslamcı mıdır, Batıcı mıdır?

Gökalp geniş kültürü, devamlı çalışması, okuması ve bulunduğu çevrelerdeki yoğun fikir alışverişi sayesinde muhakkak ki çağının sosyal bilimlerine, entelektüel hayatına ve düşüncelerine hâkimdir. Yusuf Akçura da bütün bunlara hâkimdir. Fakat Gökalp farklıdır. Bunu Akçura söylemektedir (mealen): “Ben daha çok tahlile yatkınım. O büyük bir telifçidir.”

Analiz- çözümleme bir tarafta; sentez, telif diğer tarafta… Mesela, edindiği toplum bilgisi ona insanların aynı anda birçok mensubiyeti birden duyduğunu söylüyordu.Zamanımızın Türk müsün, Müslüman mısın tuhaflığından farklı olarak. Müslüman mıyız, Batıcımıyızdan farklı olarak. Gökalp’in bir eserinin adı da “Türkleşmek, Müslümanlaşmak, Muasırlaşmak”tır. Slogan: Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindenim! O kadar “Garp medeniyetindenim” ki; Batı klasiklerinin Türkçeye tercümesini Hasan Ali Yücel’den çok önce başlatan, Telif ve Tercüme (daha sonraki Talim Terbiye) Reisi Ziya Gökalp Bey’dir.

Fikir etkileşimi demiştik… 1911-1913 yıllarında İstanbul’da, Türk Ocağında bir başka Türkçü, Mehmet Emin Resulzâde vardır. 1918’de Azerbaycan bayrağı yükselecek ve Bakü’de Azerbaycan Millî Şurası’nın başına Resulzâde geçecektir. Yükselen bayrak, Gökalp’in ilkesini üç renkle temsil eder: Gök mavi Türklük, yeşil Müslümanlık ve kırmızı Garp medeniyetidir! Üstüne de ay-yıldız damga vurmuştur.

Millet kapsayıcıdır

“Baba Türk müyüz; Laz mıyız?” veya “Ben Kürt müyüm, Türk müyüm bilmiyorum” kafa karışıklığından farklı olarak millet kapsayıcıdır; etnisitenin, kavmin, kabilenin üstündedir. Türkçülüğün Esasları’nda şöyle denir:

“Hulâsa kavme, ümmete, devlete, vatana, aileye, sınıfa, hirfet ocağına ilh. mensup ne kadar mefkûreler varsa, cümlesi millî mefkûrenin muavinleridir.”

Gökalp kavmin, sınıfın, ümmetin  bırakın milliyetle rekabetini, milliyetin destekçisi, muavini (yardımcısı) olduğunu söylemektedir.

Türkçülük budur. Türkçülüğü tarif ederken, anlatırken Gökalp’in söylediklerini esas almak zorundayız. Einstein’a “Sen öyle diyorsun ama izafiyet aslında senin dediğinden farklıdır” demek neyse “Yok Türkçülük Gökalp’in dediği gibi değil” demek de öyledir. Gerçek bu iken geçenlerde bir üniversite rektörü “falancalar maalesef milliyetçilikten Türkçülüğe kayıyor” diye hayıflanabiliyor, başka birileri 3 Mayıs Türkçüler Günü yerine – daha mülayimdir diye- “milliyetçilik günü” demeyi tercih ediyor. Öyle anlaşılıyor ki fikirleri yayma konumunda olanlar da alma konumunda olanlar da yani kamuoyu da bir asır öncesinin düzeyinde değildir. Türkçülük ve Gökalp o zaman anlaşılıyordu, şimdi o anlayış kaybolmuş.

Gökalp kavmin, sınıfın, ümmetin bırakın milliyetle rekabetini, milliyetin destekçisi olduğunu söylemektedir. Türkçülük budur…

Atatürk kahramansa Enver Paşa haindir, Cumhuriyet değerliyse Osmanlı yerin dibine batırılmalıdır gibi nevrotik dışa vurumların arttığı günümüzde Ziya Gökalp’in telifçiliğinden, Türk demenin âdetâ ayıp sayıldığı şu ayıplı dönemde onun Türkçülüğünden öğreneceğimiz çok şey var muhakkak.

Silolardan çıkabilirsek.

Bu yazıda değerli bilim adamı Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un Millî Düşünce Merkezi Ziya Gökalp Roman Yarışması Ödül Töreni’inde yaptığı konuşmadan geniş çapta yararlandım.

 

 

Yeni Kırmızı Çizgilerimiz ve Millî Güvenlik Konsepti

Geçen hafta Mezopotomya’nın son 25 yılını konu edinmiştik. İlginçtir, bu bölgede Irak ve Suriye 1916 Sykes & Picot yani İngiliz & Fransız gizli antlaşmasına göre kuruldu. Biri 1932’den ve diğeri 1946’dan beri bağımsız olmasına karşın kaderleri bir terör konsorsiyumu (IŞİD) üzerinden son birkaç yıldır tevhid olmuş gibi.

Kurt, kuzuyu yiyecekmiş; “Suyumu bulandırıyorsun” demiş. Kuzu; “Ben suyun alt tarafındayım, sen ise üst tarafındasın. Nasıl bulandırabilirim ki” deyince Kurt; “Olsun, midemi de bulandırıyorsun” demiş. Eski sınırları cetvelleyen emperyal güçler, eskimeyen alışkanlıklarıyla bölgenin Müslüman halklarına yeni kaderlerini dayatmak istiyor.

İnsanlık tarihi kadar eski olan Fırat – Dicle Havzası’nın son bin yıllık kaderi Türklerin elinde idi. Son çeyrek asırda gelinen nokta da Türkiye’nin karar ve kararsızlığının eseridir. Son tahlilde yeni bir dış politik okuma olan Stratejik Derinlik, 13 yılımızın ve kırmızıçizgilerimizin heba olmasına neden olsa da 2015 itibariyle Türkiye Cumhuriyeti tekrar eski konseptine geri dönmüştür. Fırat Kalkanı Harekâtı’yla ve Musul’daki Koalisyon’a dâhil olma kararlılığıyla da kendine tekrar kırmızıçizgi ihdas etme çabasındadır.

Suriye sınırımızda başlattığımız Askerî Harekât iki ayı doldurdu ve Kilis İlimiz kadar arazi IŞİD, PYD gibi terörize unsurlardan alınarak ÖSO denetimine bırakıldı. Hedeflenen El-Bâb ve Menbiç’in alınmasıyla 5 bin kilometrekarelik bir arazi (Ardahan İli büyüklüğünde) Güvenli Bölge olarak konuşlandırılacak. Menbiç’ten sonra daha evvel terk ettiğimiz ata – dede mezarı Süleyman Şah Türbesi arazisinin de tekrar alımı varsa harekât 100 günü bulabilir. Dikkatli bir şekilde işi hızlandırmakta fayda var. Zira girmek ayrı bir dert, çıkmak ayrı bir dert.

Musul Operasyonuna katılım için Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın aşırı gibi gözüken tepkileri de yeni strateji üretmekle alâkalı. Evet, Kuzey Irak’ın yani Barzanî Kürdistanı’nın kuruluş altyapısında ülke olarak emeğimiz var. Evet, Kuzey Suriye’de PYD kontrollü bir Kürdistan oluşumuna da başlarda yeşil ışık yakmıştık. Dış politika profesörü Ahmet Davutoğlu belki de Federe bir Kürdistan’ın Türkiye’yle konfederasyon oluşturabileceği düşüncesindeydi. Şimdiyse Irak’ın kuzeyinden başlayan Akdeniz’e uzanan koridoru Suriye’nin kuzeyinde hançerleyerek kendi güvenliğimizi esas aldığımızı dosta-düşmana duyuruyoruz.

Musul behemahal IŞİD’den alınacak, orda problem yok. IŞİD, Musul’u alırken kimler göz yumduysa şimdi onlar yeni bir süreci başlatmak için geri alacaklardır. Türkiye’nin dâhil olma isteği de işte bu süreçle ilgilidir. Musul eğer Kerkük’ü de elinde bulunduran Barzanî’ye (Peşmerge) verilirse fiili olarak var olan Kürdistan’ın resmî ilânına geçilebilir. 40’tan fazla ülkenin fink attığı Irak topraklarında sadece Türkiye için nasırına basılmış gibi bağıran Ebadî’ye (Merkezî Hükümet) bırakılırsa İran nüfuzu ayyuka çıkabilir. Musul’un 100 yıl önceki Boğazlar Komisyonu gibi Koalisyon Güçlerinin elinde ve denetiminde kalması şimdilik en makul yol olarak gözüküyor. Belki bir ikinci Güvenli Bölge de burada kurulabilir.

Musul’un hemen batısındaki 300 binlik Türkmen şehri Telafer’in ve Musul’un doğu çıkışındaki Başika’daki Türk Askerî Varlığının güvenliği de Türkiye’nin ısrar gerekçelerindendir. Hele hele buradan boşaltılacak IŞİD’çilerin Kuzey Suriye’deki Rakka’ya akması Türkiye’nin oluşturacağı Güvenli Bölge’yi tekrar IŞİD’le savaş pozisyonuna sokabilir. O yüzden stratejik hamlenin baştan yapılmasında fayda var.

En azından tekrar eski Millî Güvenlik konseptimize döndüğümüzü düşünerek rahatlayabiliriz

 

 

MHP ve Başkanlık Sistemi

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli “millete sormanın sakıncası yok” diyerek, Başkanlık sisteminin referanduma götürülmesi yolunu açtı. “Bayram değil, seyran değil …” iken konuyu Türkiye gündemine taşıdı.

Bahçeli “Bizim başkanlık sistemine yönelik kuşku, eleştiri, çekincelerimiz bilinmektedir. Egemenliğin sahibi aziz milletimiz aynı zamanda son sözün de sahibidir. Millet ne derse odur, neye karar verirse boynumuz kıldan incedir” dedi.

Oysaki Bahçeli, o kadar demokrattı ki, seçim üstüne seçim kaybettiği halde istifa etmeyi düşünmemişti.

“Biz millete gitmekten korkmayız” diyen Devlet Bahçeli, kurultayda hesap vermekten korkmuştu.

Diğer adaylarla birlikte genel başkanlık seçimine girmemek için yaptıklarıyla demokrasi tarihinin kara sayfalarına girdi.

Partisinin esas sahibi delegelerin büyük çoğunluğunun iradesiyle kurultay toplanmasına karşı çıktı. Dahası Mahkemenin görevlendirdiği Çağrı Heyetinin davetiyle yapılan MHP kurultayı ve alınan kararları geçersiz saydı. Bunun için iktidarla işbirliği içinde hukuku manivela gibi kullandı.

Yetmedi, tabanın “son seçim hezimetinin muhasebesini yapalım” talebine uyan Meral Akşener‘i partiden ihraç etti. Ümit Özdağ da atılmak üzere. Kendisine karşı aday çıkanları ihraç eden, Onları destekleyen teşkilatları kapatan bir demokrat (!) lider Bahçeli.

Şimdi aynı Bahçeli’nin, Başkanlık söz konusu olunca, demokrasi ve millet iradesine saygısı göz yaşartıcı.

*******************************************

Mahkeme Neden Aylardır Karar Veremiyor?

Bahçeli, kurultay sürecinde söz vermişti:

MHP’li muhaliflerin tüzük değişikliği taleplerinin aşama aşama yerine getirileceğini kaydederek, “Kim ya da kimler başkanlığa aday olacaksa şahsımla yarışacaktır” demiş ve “kongrenin 10 Temmuz 2016 tarihinde yapılacağını” duyurmuştu.

Ancak “Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesinden 19 Haziran’da yapılan olağanüstü kurultayda alınan tüm kararların, karar kesinleşinceye kadar ihtiyati tedbir yoluyla durdurulması kararını” aldırınca hemen bu sözünden caydı. “18 Mart 2018 tarihinde olağan kongremiz yapılacaktır” sözüne dönüverdi.

Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19 Haziranda yapılan kurultayın ve burada alınan kararların geçerli olup olmayacağına karar vermesi gerekiyor. Ama 3 günde verilebilecek bu karar neredeyse 4 aydır verilemiyor.

Bu karar zamanında verilirse sadece MHP’de değil, Türkiye’de bütün dengeler ve gündem değişecek.

Şimdi bu kararın yakın zamanda verilemeyeceğine dair genel bir kanaat var. Böyleyse toplumumuzda hukuka ve adalete güven kalmamış demektir.

15 Temmuz Darbe teşebbüsü sonrası ülkede yaşanan psikolojik durum ve OHAL şartlarında Mahkemenin karar vermemesi nerdeyse normal karşılanacak. Oysaki bu şartlarda ve ordumuz Suriye’de savaş halinde iken referandum dahi göze alınarak Başkanlık Sistemi tartışılabiliyor.

Şairin dediği gibi, “Devlete baş (Başkan) bulmak gecikebilir, adalet gecikmez tez verilmelidir.”

Hukuk ve adalet yoksa rejimin veya sistemin adı önemli değildir.

*********************************************

Referandumda MHP’nin Tavrı ne Olacak?

AKP ve MHP yetkililerinin açıklamalarından anlaşılan şudur ki, MHP Başkanlık Sisteminin referanduma götürülmesi için Meclis’te AKP ile birlikte oy verecek.

Ancak MHP referanduma gidildiğinde halktan Başkanlık Sisteminin kabulü için oy verilmesini istemeyecek. “Ben Parlamenter Sistemden yanayım” dese de, “Başkanlık Sistemi kabul edilmesin” diye bir çalışma içinde de olmayacak gibi.

Bahçeli’nin tavrı Öcalan’ın idam kararının infaz edilmemesi ve idam cezasının kalkması sürecinde izlediği taktiğin aynısı.

Meclis’teki diğer partiler Öcalan’ın idam edilmemesi ve idam cezasının kaldırılması için mutabakata varmıştı. 12 Ocak 2000 tarihinde alınan kararla Başbakan Yardımcısı Bahçeli ve koalisyon ortakları PKK lideri Öcalan’ın idamının infazı için TBMM’ne göndermedi. Böylece Meclis’te idamı kaldıran yasal değişikliğin yapılabilmesi için gerekli zaman sağlanmıştı.

TCK’dan idam cezasını kaldıran yasal değişiklik için Komisyonda 5 MHP’li milletvekili çekimser kalmış, bu sayede yasa tasarısı Meclis’e gelebilmişti. Ancak Mecliste idamın kalkması için DSP-DYP-YTP-SP-AKP-ANAP “evet” demiş, MHP “hayır” oyu vermişti.

Böylece MHP lideri Bahçeli, Öcalan’ın infazını durdurduğu ve idamın kaldırılmasının yolunu açtığı halde kendi seçmenine “biz destek vermedik” propagandasını yapabilmişti.

Bugün de yaptığı aynısıdır. Ancak o zaman ki tavrı iç ve dış şartlar (AİHM kararı, önceki hükümetin verdiği sözler, AB hedefi vs) sebebiyle anlaşılabilir ve makul bir durumdu.

Bugünkü tavrının savunulabilecek bir tarafı yoktur.

Referandum yapılırsa tek kanaldan propaganda ile yönlendirilmiş seçmen kitlesi oy kullanacak.

Bu kitlenin Başkanlığa daha doğrusu Erdoğan’ın tek adam yönetimine hukuki meşruiyet kazandıracak sistem değişikliğine “evet” deme ihtimali büyüktür. Çünkü MHP kitlesi parti yönetimi tarafından “hayır” yönünde motive edilmeyecektir.

Ayrıca HDP‘nin Başkanlık sistemine ilke olarak karşı çıkması beklenmemeli. Biliyoruz ki, Başkanlığın gereği olan eyalet sistemi HDP’nin işine gelir. HDP kitlesinin bir kısmı Erdoğan’ın başkanlığına karşı olabilir. Ancak uzun vadeli düşünenler Başkanlık sistemini destekleyebilir.

Böylece Devlet Bahçeli “Başkanlık” daha doğrusu “tek adam yönetimini” Türkiye’ye resmen getiren siyasetçi olarak tarihe geçer.

Başkanlık sistemine geçilince de Meclis’te MHP diye bir parti kalmaz. Meclis’te sadece AKP ve CHP, belki bir de (küçük bir ihtimal) HDP kalır.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın “Genel Başkanım Bahçeli Türkiye için gerekirse kendini veya partisini yok eder” derken belki de bunu kastediyor. (23.10.2016 CNN Türk)

*********************************************

Referandumda Hayır Çıksa ne Değişir?

Devlet Bahçeli Başkanlık sistemi tartışmalarını niye başlattı?

Kendi açıklamasına göre, “Cumhurbaşkanı’nın fiili başkanlık zorlamasından vazgeçmesi, yasa ve anayasal sınırlarına çekilmesi. Şayet bu olmayacaksa, fiili durumun hukuki boyut kazanabilmesinin süratle yol ve yöntemlerinin aranması” için.

Bahçeli de bilir ki, AKP “gücü dengelenmiş ve denetlenebilir bir başkanlık” istemiyor. “Bağımsız ve tarafsız yargı” anlayışından ne kadar uzak olduğu da ortadadır.  İstenen Putin tarzı bir başkanlıktır.

MHP’nin görevi herhalde anayasal yetkilerini aşan Cumhurbaşkanına hukuki meşruiyet sağlamak değildir.

Referandumda “evet” çıkarsa, fiili durum hukuki boyut kazanacak. Erdoğan istediğine kavuşacak. Tek adam yönetimini anayasal statüye büründürecek. Türkiye makas değiştirecek.

Peki, diyelim ki referandumdan Başkanlık sistemine “hayır” sonucu çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan fiili Başkanlık zorlamasından vazgeçecek mi? Kesinlikle hayır.

O takdirde MHP’nin Cumhurbaşkanını anayasal yetki sınırlarına çekecek bir gücü veya iradesi olacak mı? Hayır. Olsaydı bugün de yapardı ve kendi tercihi olduğunu söylediği parlamenter sistemin işlemesini sağlardı.

Yani referandumda Erdoğan’ın kaybetme riski hiç yok. Ya kazanacak, Putin tipi bir Başkan olacak veya mevcut fiili durum devam edecek. Her iki ihtimalde de Türkiye’nin kazanacağı hiçbir şey yok.

O halde referandumda hayır bile çıksa, bugün Bahçeli’yi samimiyetle savunan ülkücüler “biz bu naneyi niye yemiştik?” noktasına gelmeyecek mi?

 

 

Çevre ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı M u s t a f a G ö k t a ş ile, ülkemizin ve dünyanın çevre problemlerini konuştuk.

Giriş:

Çevre kirliliği, inanç zayıflığı veya yokluğu sebebiyle kirlenen insan iç dünyasının önce dışa, sonra da çevreye yansımasıdır. Kâinat, yaratıldığında temiz idi. İnsanoğlu önce kendisini, sonra da çevresini kirletti. Ruhen yüce, vicdanen hassas, manen güçlü olan insan, bedenen de temiz olur. Kendi temizliğini koruyabilmek için çevresini de temiz tutar. Kirlenen çevrelerde, ahlâken temiz insanların yetişmesi mümkün olmaz.

Fransız araştırmacı Jacques Atalli; çevrebilimin, önümüzdeki yüzyıllarda, bir ideoloji, hatta bir inanç sistemine dönüşeceğini iddia ediyor. Bu iddiada şüphesiz ve gereksiz bir abartma vardır. Buna rağmen insanoğlu, benimsemiş olduğu ideolojilere ve inanç sisteminden uzaklaşmadan da çevre şuuruna sâhip olabilir. Esasen çevreyi az da olsa sorumlu ve duyarlı bakışlarla inceleyebilenler, çevreci olmanın gereğine inanıyorlar. 1400 yıl önce ortaya konan bu gerçeği, batılılar geç keşfettiler.  Türk’ün İslâmiyet’le beslenen kültürüne göre: temizlik imandandır. Temizlikleri ve güzellikleri koruyanlar dâimâ kazanırlar. Korumayanlar ise, kendi kendilerini cezalandırmış olurlar.

Çetinoğlu: ‘Temizlik imandan gelir.’ Diyen bir kültürün mensuplarıyız. Çevrenin korunması ile ilgili bir sivil toplum kuruluşunun başkanı olarak söz konusu kültürün gereklerini uygulamakta yetersiz olduğumuz kanaatini paylaşıyor musunuz?

Sebepleri araştırıldı mı? Ne düşünüyorsunuz? Düşündüğünüz tedbirleri uygulayabiliyor musunuz, Cevabınız ‘Hayır‘ ise, neden?

Mustafa Göktaş: İslam en akılcı en devrimci, en ilerici dindir. Bu açıdan baktığınızda temizlik ve titizlik en önemli vasıflardan birisidir. Temizlik imandan gelir sözü o yüzden söylenmiştir. Çevre kirliliği, tabiatta kirlilik, tabiatın tahrip edilmesi ürkütücü ve korkutucu boyuttadır. İnsanoğlu tabiatı ve çevreyi çok hor kullanmaktadır. Adeta yok etmektedir. Biz ise ülkemizde tabîi dengenin korunması sebebiyle pek büyük çalışma görememekteyiz. Gerek kamu kurum ve kuruluşları gerekse sivil toplum kuruluşları ve meslekî sanayi kuruluşlar tabiatı hoyrat kullanmaktayız. Oysa tabiat, sadece bize ait değil. Hayat sadece bizim hakkımız değil. Tabiatta bulunan bütün canlıların da hakkı…

Çetinoğlu: Bu olumsuzlukların sebepleri nelerdir?

Göktaş: İnsanoğlu, geleceği düşünmeden hareket ediyor. Böyle olunca, tabiattaki canlıların hayat alanlarını ellerinden alıyoruz, onların yaşama haklarını gasp ediyoruz. Kısacası kullanılan gübre, ziraî ilaç dâhil her tür kimyevî maddeler, tabiatı tahrip ve bizim dışımızdaki canlıları yok etmektedir.

Bu hoyrat kullanım, tahrip etme, yok etme, kirletmenin altında çıkar, menfaat, rant yatmaktadır. Kazanç hırsı; yıllardır bilinçli olarak insanlarımızın beynine yerleştirilmiştir. Ataerkil toplum iken paraerkil bir toplum düzenine sinsice getirildik.

Kendimizden başkasını düşünmüyor, başkasına hayat hakkı tanımıyoruz. Ve insaf, merhamet, hoşgörü, tolerans kapılarımızı da kapatmışız. Kısaca gönül gözümüz görmez olmuş. Çevrenin korunması, tabiatın korunması sevgi ile olur.

Çetinoğlu: Çözüm?

Göktaş: Hızla insanların yüreğine sevgi aşılamak mecburiyetindeyiz. Ana baba sevgisi, dayı amca sevgisi, kardeş sevgisi, hısım akraba sevgisi, komşu sevgisi. Kısacası sevgi. Yaşanan olumsuzluklar, Sevgisiz toplumun ürünüdür. Toplumu öz benliğine kavuşturmak lazımdır. Bunun için inançlarına, sevgi ve saygı ortamına, birlik ve beraberlik duygularının pekiştirilmesi, yardımlaşma, paylaşma ve bölüşme hasletlerinin yeşermesine çaba sarf etmek lazımdır.

Çevre korunmasını hedef alan derneğimizin bütün gayret ve çabalarının özünde; insanların çevre bilincini benimsemesini sağlayarak insanlığa hizmet azmi vardır.  Tabiî ki bu sâdece derneğimizin ve birkaç sivil toplum kuruluşunun yapabileceği, üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Bu bir devlet politikası olmalıdır. Devamlılık arz etmelidir. Çünkü bizlerin ekonomik kaynakları sınırlıdır.

Çetinoğlu: Çevre; insanoğluna ruh üflenip beden elbisesi giydirildikten sonra ona verilen değerli bir emanettir. Bu emanetin korunması, her şeyden önce, hayat kültürü ile kazanılacak şuurla mümkün olur. Anaokulundan yüksek öğretime uzan süreçte uygulanan müfredat programlarını bu şuurun kazandırılması için yeterli görüyor musunuz?

Göktaş: Çok haklısınız. Benim anlatmak istediğim de budur. Ülkemizde eğitim sistemi yetersizdir. Hâlen ezbere dayalı, okul dershane özel hoca üçgeni arasına sıkışmış bir yap-boz eğitim sistemi vardır. Ve bu eğitim insana kendi kendine yetecek lüzumlu el becerisini bile verememektedir. Bir düğme dikmek, gömleğini ütüleyebilmek, yumurta kırıp yağda kızartabilmek bile çocuklar için hayal olmuştur. Okullardaki müfredat hayatın gerçekleri ile örtüşmüyor.

Çetinoğlu: Tavsiyeleriniz nelerdir?

Göktaş: Müfredat programlarını hayatın gerçekleri ile örtüştürmek ve geleceğimizin teminatı olan evlatlarımızı tabiata, çevreye, insanlığa faydalı hâle getirmek lazımdır.

Bu hâliyle çocuklarımızın kendilerine faydası olmuyor. Kaldı ki ana babaya veya konu komşuya faydası olsun. Tüketen değil üreten olabilmesi için küçük yaşlarda eğitim vermek gerekmektedir. Bu sistem tembelliği, miskinliği, çıkarcılığı, bencilliği körüklemektedir. O yüzden eğitim ve öğretim müfredatı üretimi teşvik eden, saygı sevgiyi içinde barındıran hâle gelmelidir.

Çevreyi, tabiatı korumayan, üretemeyen toplumlar geri kalmaya, bu konuda şuurlanmış toplumların kölesi olmaya mahkûmdur.

Çetinoğlu: Çevreyi fert olarak insanlar kirlettiği gibi, sanayi tesislerinin çevre üzerindeki olumsuz etkileri de çok büyük. Sanayileşmekten de, çevre temizliğinden de vazgeçemeyiz. Bu iki vazgeçilmezimiz arasında en mükemmel uyumu sağlamanın formülü ne olabilir?

Göktaş: Dünyanın her gelişmiş memleketinde kirliliğe yol açan tesisler vardır. Fakat bizim dışımızdakiler, bu olumsuzluklara çözüm üretmişlerdir. Katı atıkların yok edilmesi, sıvı atıkların durgun ve akarsulara zarar vermemesi için gerekli tedbirler alınmıştır. Kimyevî atıklar tabiata bırakılmamaktadır. Birçok atık malzemenin geri dönüşümü sağlayan tesisler kurulmuştur. Devlet, kirletene temizlettirmiştir. Temizlemeyene ağır cezâlar vermiş ve yazılan cezâları mutlaka tahsil etmiş, bu tür cezâları, dâimâ af kapsamı dışında bırakmıştır. Sanayi tesislerini durgun ve akar su  kenarına, kurdurmamıştır. Kurmuş ise önlemini almıştır.

Bizde arıtma tesisi olmayan fabrikalar, tesisiler mevcuttur. Site ve yerleşim yerleri vardır. Hâlen şehirlerimizin kanalizasyonlarının çoğu, arıtmaya tâbi tutulmadan dereye, denize boşaltılmaktadır.

Kalkınmak için elbette ki sanayi tesisleri kurulmalı. Fakat deniz kenarına, dere ve ırmak dibine, yerleşim yerinin içinde değil. Dağlık ve kır alanlara kurulmalı, arıtımını, geri dönüşümünü sağlayacak tesisler de hemen yanı-başına yapılmalı. Bunlar yapılırken çevre tahrip edilmemeli ve kirletilmemeli. Bunları yapmak zor değildir. Dünyada bu tür olumlu örnekler çok…

Çetinoğlu: Çevrenin temiz kalması için yapılacak fedakârlığın maliyeti, kirlenen çevrenin temizlenmesi için katlanılacak külfetten daha düşüktür. Bu basit gerçeği anlatma konusunda devletimizin ilgili kuruluşlarının faaliyetlerini yeterli buluyor musunuz?

Göktaş: Kesinlikle yeterli bulmuyorum.

Çetinoğlu: Tavsiyeleriniz, oluyor mu?

Göktaş: Dernek olarak yazılı ve sözlü tavsiyelerimiz uyarılarımız devamlı olarak ilgililere doğrudan doğruya veya basın aracılığıyla iletiliyor.

Çetinoğlu: Tavsiye ve uyarılarınız dikkate alınıyor mu, gerekleri yapılıyor mu?

Göktaş: Ciddî bir çalışma göremiyorum. Çevre ve Orman Bakanlığının ağaçlandırma, yeşillendirme, çevre ve tabiat  kirlenmesinin önüne geçme, tabîi bitki örtüsü ve tabiatın korunması hususunda yapılan çalışmaları yeterli görmüyorum. Ciddî ve inandırıcı bulmuyorum.

Orman yangınları önlenemiyor. Hazine arazileri olarak bilinen ormanlık alanların talan edilmesinin önüne geçilemiyor.

Çetinoğlu: İnsanlara yeni bir şey öğretmek, bildiğinin yerine yenisini koymaktan daha kolaydır. Devletin ilgili kurumları ve konu ile ilgili sivil toplum kuruluşları bu kolaylıktan yararlanıyor mu?

Göktaş: Çok güzel… İşte özü burada… İyi bir eğitim…

Bilgi vermek, bilgilendirmek, şuurlandırmak yok. Yapılmıyor. Bizlerin yaptığı ise kısıtlı kalıyor. Biz çevre ve tüketici hususunda ücretsiz seminerler, konferanslar, kurslar veriyoruz. Ama yeterli olmuyor.

Çetinoğlu: Devlet, çevre kirliliği konusunda özel sektöre uyguladığı disiplini, kendisine bağlı sanayi tesislerine tatbik edebiliyor mu?

Göktaş: Kendisi tatbik etmediği gibi, özel sektör üzerinde de yeterli ölçüde etkili değil. Kontrol mekanizması zayıf. Siyasî davranılıyor. Gelen giden iktidarlar her zaman kendi yandaşlarını kollamış gözetmişlerdir.  Çevreyi ve tabiatı kollayıp gözeten yok gibidir.  O yüzden ülkemizin cennet diyarları birer ikişer yok edilmiş, denizi, akarsuyu kirletilmiş, kaynakları tüketilmiştir. Bu benden, bu değil felsefesi yüzünden ülke bu hâle geldi, getirildi.

Karşı karşıya bulunduğumuz olumsuz tablonun oluşmasında; bir kişinin veya bir siyâsî görüşün değil toplum olarak, yaşayanlarımızın hepsinin suçu vardır.

Çetinoğlu: Çevrenin korunması ve israf ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?

Göktaş: Önemli bir konu… Çevresini koruyan zaten israftan kaçar. Bilinçsiz tüketim israftır. Bilinçsiz tüketilen her şey çevreye ve tabiata zarar verir. Toplum bilinci, bilincin oluşmasında fertler arası mutabakat, sosyal kalkınmaya öncülük edecektir.

Bu bağlamda insanların, başta da söylediğiniz gibi iyi bir eğitim ve öğretimin yanı sıra sosyal kurallara uyulması şarttır. Toplu yaşamayı, bölüşme ve paylaşmayı bilmeli. Hak ve hukuka saygılı olmayı öğrenmeli, kendisinin hakkı kadar başkasının da hakkı olduğunu hissetmeli, ortak yaşama dört elle sarılmalıdır.

Hayat, tabiatın ta kendisidir. İnsanoğluna gerekli her şey tabiatta mevcuttur. Biz insanlar, tabiatın bir parçasıyız. Dolayısıyla bizle beraber tabiatta bulunan ve yaşayan hayvanlar ve diğer canlıların yaşama haklarını ellerinden almamalıyız.

Çetinoğlu: Çevre temizliği ile manevi temizlik arasındaki bağı tahlil eder misiniz?

Göktaş: İnsanda ahlakî değerler, merhamet, saygı, sevgi, hoşgörü, tolerans, iyi niyet yok ise o insandan her kötülük beklenir. Onun kendine faydası olmaz ki, çevreye, doğaya olsun.  İnsan önce kendisine iyi olmayı, ana babaya, kardeşe, eşe dosta, akrabaya, komşuya, arkadaşa, iyi olmayı bilecek. Bunlar manevî duygulardır. Bu da ilişkide olduğu insanlar ve çevre ile manevî bağlarının güçlü olmasına bağlıdır.

Çetinoğlu: Çevre korunması ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının çevreyi kirleten kişiler hakkında yaptırım uygulama yetkisi var mı? Bu konudaki düşüncelerinizi okuyucularımızla paylaşmak ister misiniz?

Göktaş: Bizlerin ceza yazma yetkisi yok. Ancak hukukî müdahalede bulunabiliriz. Yani çevreye karşı bir kanunsuzluk, hukuksuzluk, hayata olumsuz müdahale olduğunu hissedersek yargı yoluna gideriz. Mülki amire başvururuz. Çok örnekleri var. Gerek hükümetlerin zaman zaman almış oldukları idarî kararlar, gerekse çıkartılan yönetmelikler ve uygulamalar için idarî mahkemelere, bölge idare mahkemelerine, danıştaya çok sayıda davalar açtık, kazandık. Birçok yanlış uygulamayı protesto ettik, eylem yaptık, boykot yaptık. Aksaklıkları, uygunsuzlukları kısmen de lsa önleyebildik.

Tabi bunları hukuk nezdinde yapmak durumundayız. Amaç yetkili ve ilgilinin dikkatini çekmek, kamu yararına harekete geçirmektir.

Çetinoğlu: Çevrenin korunması ile ilgili ilk mevzuat düzenlemesi 1869 yılında Amerika’da yapıldı. O günden bu yana önemli gelişmeler kaydedildi. Günümüzde, genel kabul görmüş genişliği içerisinde ‘Çevre Korunması’ kavramının kapsamını açıklar mısınız?

Göktaş: Çevrenin kirlenmesi, ülkede yaşayan herkesin ortak meselesidir. Çünkü çevre kirliği, içindeki tabî hayatı da olumsuz etkiler, insanların ve diğer canlıların zarar görmesine yol açar.

Son yıllarda büyük sanayi hamleleri ile dev fabrikalar kurulmuş, bu fabrikalardan gerektiği gibi çalışmayan ve sorumluluklarını yerine getirmeyenler, çevre kirliliğine sebep olmuşlar, çevreye büyük zarar vermişler ve vermeye devam etmektedirler. Sâdece onlar değil. Bilinçsizce yapılan inşaatlar, yapılaşmada çevreyi ve ekolojik dengeyi bozmuştur. Başlıca çevre kirliliklerini sayarsak, su, toprak ve hava kirliliğini söyleyebiliriz. Kirlenmeleri önlemek konusunda mücâdele etmek herkesin görevidir.

Çetinoğlu: Türkiye’de çevre korunması kavramı ne zaman gündeme geldi. Sonraki gelişmeleri yıllar itibarîyle özetler misiniz?

Göktaş: Çevre korunması, Anayasamızın 56. Maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; ‘Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sâhiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir.’

Anayasamız çevre korunmasını; devletin ödevi, vatandaşın ödevi ve herkesin hakkı olarak üç açıdan düzenlenmiştir. Bilindiği üzere çevreden yararlanma hakkının dile getirildiği ilk toplantı, Stockholm Konferansı olmuştur. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın 5-16 Haziran 1972 tarihleri arasında Stockholm’de gerçekleştirildiği  ‘İnsan Çevresi Konferansı’na 100’den fazla ülkenin temsilcisi katılmıştır.

Bizde ise son 15 yıl içinde devlet bu işi ciddiye almış, bakanlıklar kurulmuş, taşrada örgütlenilmişse de yeterli değildir.  Kyoto Protokolü bile tam anlamıyla ve insanlarımızın çoğunluğu tarafından bilinmemektedir.

Çetinoğlu: Çevre konusunda mevcut hukukî düzenlemeleri yeterli görüyor musunuz?

Göktaş: Görmüyorum. Göstermelik kanunlar ve yönetmeliğe değil, yaptırım gücü olan ve cezaları caydırıcı ıslah edici olan kanun ve yönetmeliklerin uygulamaya konması lazım.

Çetinoğlu: Tavsiyeleriniz nelerdir?

Göktaş: Denetim mekanizması işletilmeli. Bu hususta sivil toplum kuruluşlarının önü açılmalı. Bazı yerlerde yetki ve sorumluluk paylaşılmalıdır. Devlet bizden bu konuda bir çalışma yaparken yardım ister ise, her zaman gönüllü olarak bilgi ve emeğimizi hiçbir talepte bulunmadan sunarız.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Kyoto Protokolüne imza koymasını, sanayileşmiş güçlü devletlerin aynı konuda ağırdan hareket etmesini nasıl yorumlamak gerekir?

Göktaş: Her devletin kendine göre iç ve dış politikası olduğu gibi çevre politikası da var. Başkalarının ne yaptığından ziyade gelişmiş olan ülkelerin çevre kirliliği problemlerini nasıl çözdüğüne bakmak ve irdelemek gerek diye düşünüyorum.

Dünya milletlerine baktığınızda büyük bir çevre kirliliği problemi yaşandığı görülmektedir. Kyoto Protokolü bir yandan devletlerarası siyasî ilişkilerde koz olarak kullanılmıştır. Özellikle Avrupa Birliği (AB)  kapısında bekletildiğimiz bir ortamda farklı bir şekilde değerlendirilmiştir. Her ne olursa olsun ülkenin aydınları, fikir adamları, akademisyenleri, ilgileri ve yetkilileri bu hususta tartışmalı, konuşmalı ve paylaşmalıydı. Bizde bu olmadı. Büyük eksikliktir.

Çetinoğlu: Küresel ısınma olayının sebepleri, sonuçları ve korunma çâreleri konusunda okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Göktaş: Bilinçsiz ve hor kullanım ve tüketim bizi bu hallere getirdi. Biz insanların atmosfere saldığımız çeşitli gazların sera etkisi oluşturması sonucu küresel ısınma gerçekleşti. Dünyanın yüzeyi güneş ışınları ile ısıtılıyor. Dünya bu ışınları tekrar atmosfere yansıtıyor ama bazı ışınlar su buharı, karbondioksit ve metan gazının dünyanın üzerinde oluşturduğu doğal bir örtü tarafından tutuluyor..  Bu da yeryüzünün yeterince sıcak kalmasını sağlıyor. Ama son dönemlerde fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumlardaki tüketim eğiliminin artması gibi sebeplerle karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazların atmosferdeki yığılması artış gösteriyor. Bu da çevre ile ilgili değerleri ve tabiatın dengesini bozuyor. İşte kutuplarda eriyen buz dağlarının hâli… İşte çölleşen topraklar. İşte susuzluk. Bu da çok uzun anlatım gerektiren bir mesele üç beş lafla geçiştirilecek konu değil.

Çetinoğlu: Bu problemin de çözümü vardır elbette…

Göktaş: Çözümü, bol bol ağaçlandırma, yeşillendirmedir. Boş bulduğunuz her alana ağaç dikeceksiniz. Çevreyi ve doğayı kirletmeyecek, sâhip çıkacaksınız. Çocuğunuza sâhip çıkar gibi, canınıza bakar gibi doğaya bakacaksınız. Tabiat ana bereketlidir. Müşfiktir. Ona saygıda sevgide kusur etmeyeceksiniz. Tabiattaki dengeyi bozmamaya gayret edeceksiniz.

Çetinoğlu: Yerleşim alanlarında katı yakıtlar için vahşî depolama yöntemleri devam ediyor. Konunun sorumlusu belediyeler nezdinde yönlendirici etkileriniz olabiliyor mu?

Göktaş: Tabiî ki oluyor. Gereksiz bulduğumuza karşı çıkıyoruz, eylem yapıyoruz, halkı bilinçlendirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Resmî itirazlarda bulunuyoruz. Şikâyet hakkımızı kullanıyoruz. Ayrıca bakıyoruz ki dinlemiyorlar… Bu sefer idarî mahkemelere dava açıyoruz. Yürütmeyi durdurma istiyoruz.

 

 

 

 

MUSTAFA GÖKTAŞ

1964 yılında Mersin’de, Karayollarında çalışan bir işçinin oğlu olarak dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Mersin’de okuduktan sonra yine Mersin’de Ticaret Lisesi’ni bitirdi. Son olarak İktisat tahsili yaptı.

Mersin’de kurulu bulunan ve 22 yıldır yayın hayatına devam eden HAVADİS Gazetesi’nin ve Ataberk Yayıncılık firmasının ve 15 yıldan bu yana sarı basın kartı  sahibidir.

Organik tarım ile ilgilendi ve ülkemizde Organik Tarım ürünleri yetiştiren ilkler arasında yer almaktadır.

1992 yılında Doğru Yol Partisi (DYP) saflarında siyasetle ilgilenmeye başladı.  Mersin teşkilatında delege, gençlik kolları başkanlığı, ilçe yönetim kurulu üyeliği, İi yönetim kurulu üyeliği, il teşkilat başkanlığı, il sekreterliği, il siyasî işler başkanlığı, il seçim işleri başkanlığı görevlerinden sonra Mersin Merkeze bağlı Yenişehir İlçe Başkanlığını yaptı. Daha sonra DYP Genel Merkez Basın propaganda Genel Başkan yardımcılığı ve DYP Genel Başkan Baş danışmanlığı görevlerini üstlendi. 2007 yılında siyasetten çekildi.

Hâlen yurt genelinde teşkilatı bulunan, Çevre ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER)’in Genel Başkanı’dır.

 

 

 

Türk Dünyası 1. Gençlik Çalıştayı

Dünyanın En Zengin 3 Dilinden Biri

KKTC’de düzenlenen Türk Dünyası 1. Gençlik Çalıştayı’nda Çağdaş Türk Edebiyatı’nın sorunları konulu bir bildiri yayınlayan Kocaeli Şairler ve Yazarlar Birliği Başkanı Alptekin CEVHERLİ, dil birliği konusunda çok önemli noktalara parmak bastı

25 yılda hâlâ bir alfabe birliğini gerçekleştiremedik. Türkiye’de ayrı, Türkmenistan’da ayrı, Azerbaycan’da ayrı, Özbekistan’da ayrı Latin alfabeleri kullanılırken; diğer yandan Kırgızistan’da ayrı, Kazakistan’da ayrı ve Tacikistan’da ayrı Kiril alfabeleri kullanılıyor. Dünyanın neresinde ve tarihin hangi safhasında görülmüştür ki, bir millet kendi ‘bağımsız’ devletlerinde aynı anda 2 temel kökten 7 farklı alfabe kullansın?

Bugün Türkçe, toplam 1 milyon kelime sayısı ile dünyanın hâlâ en zengin 3 dilinden biridir. Balkanlardan Sibirya’ya kadar olan 20 milyon kilometrekarelik alanda ana dil olarak konuşulan Türkçelerin bütün kelimeleri toplandığında ortaya 1 milyon farklı kelime çıkmaktadır.

Yaklaşık 500 yıldır yaşadığımız sıkıntıların, ihanetlerin ve vurdumduymazlıkların hesabını bugün bizler veriyoruz. Böyle giderse çocuklarımız ve torunlarımız da dedelerimizin hatalarının bedellerini ödemeye devam edecek. Çünkü millet ömründe 100 yıl bir gün gibidir…

Şöyle ki; Türk dilinin en ünlü şairlerinden olan Fuzulî’nin günümüze kadar intikal edebilmiş eserlerinin yaklaşık 40 bin farklı kelime kullanılarak yazıldığını araştırmacılar tespit etmiş. Büyük üstadın günümüze ulaşamayan ve eserlerinde yer vermediği kendi dağarcığında bulunan kelimeleri de hesaplarsak yaklaşık 100 bin kelimenin üzerinde bir Türkçe hazinesi olduğunu tahmin edebiliyoruz.

Bugün üniversite mezunu, yıllarca edebiyat dersi almış ortalama bir gencimizin iddia edildiği gibi 400 kelime ile konuştuğunu varsayarsak, yaklaşık 450 yılda millet olarak, çağdaş Türk edebiyatı olarak nereden nereye geldiğimizi varın siz hesap edin…

Leylâ ile Mecnun’u kaleme almasına rağmen, “Âşık-ı sadık menem, Mecnun’un sade adı var” diyecek kadar tasavvufa düşkün olan Fuzulî ile günümüz Türkçesinin en popüler şairini kıyaslamak bile imkânsızdır değil mi?

Ya da bundan 100 yıl kadar önce (22 Nisan 1883), yine Rus işgalindeki Kırım’da günlük olarak yayınladığı ve kullandığı dil sayesinde Balkanlar’dan Sibirya’ya, Anadolu’dan Türkistan’a kadar bütün Türk dünyasında okunan Tercümân-ı Ahvâl-i Zaman gazetesini çıkaran Gaspıralı İsmail Bey, “Dilde, fikirde, işte birlik” derken; dilde birliğin İstanbul Türkçesi’nde gerçekleşmesini salık veriyordu. Son nefesini verdiğinde (1914) gazetesi Türkçe olarak neredeyse bütün dünyada okunurken; bugün İstanbul’da herhangi bir gencin 400 kelime kapasitesine sahip olduğunu bilse idi acaba ne derdi?

Yaramız Büyük, Yaramız Derin

Bugün Türkçe, toplam 1 milyon kelime sayısı ile dünyanın hâlâ en zengin 3’üncü dilidir. Balkanlardan Sibirya’ya kadar olan 20 milyon kilometrekarelik alanda ana dil olarak konuşulan Türkçelerin bütün kelimeleri toplandığında ortaya 1 milyon farklı kelime gibi müthiş bir ifade gücü çıkıyor.

Ancak bizler, bu zengin mirasın müflis mirasyedileri olarak üzerinde oturduğumuz variyetin farkında bile değiliz…

Sovyetler Birliği dağılarak Türk Dünyası üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan Rus hegemonyası kırıldıktan sonra dahi aradan 25 yıl geçmesine rağmen, günümüz Türk aydını hâlâ İstanbul’da basılan bir gazeteyi Tuva’da okuyamıyor. Ya da Kaşgar’da bin bir güçlükle basılan bir matbu eseri Üsküp’te göremiyor bile…

Bundan yaklaşık 100 yıl önce Gaspıralı İsmail Bey’in Rus işgali altındaki Kırım’da başardığını, bugün 8 bağımsız Türk Devleti’nin bulunduğu günümüz dünyasında, bunca teknolojik imkâna rağmen gerçekleştiremiyoruz.

Gaspıralı’nın bastığı gazeteler Rus işgalindeki Türk yurtlarının yanı sıra Osmanlı Devleti’ne, henüz Ruslarca işgal edilemeyen Batı Türkistan’a ve Çin’le mücadele içindeki Doğu Türkistan’a kadar ve hatta Güney Türkistan’a (Hindistan ve Afganistan’a) uzanıyordu.

Bu ayıp, kendini ‘aydın’ olarak tanımlayan bütün Türk dünyasının şu an yaşayan münevverlerine ve kendini medya patronu veya basın devi olarak tanımlayan zat-ı muhteremlere yeter…

Türk Milleti Yine Tarih Yazıyor(!)

Bu arada Rahmetli Özal zamanında başlayan ve günümüze kadar çeşitli isimlerle devam eden TRT Avaz’ı istisna tutuyorum. 25 yıldır bu uğurda mücadele eden ve bu yayına emeği geçen herkesi de can-ı gönülden tebrik ediyorum.

Ancak 25 yılda hâlâ bir alfabe birliğini gerçekleştiremedik. Türkiye’de ayrı, Türkmenistan’da ayrı, Azerbaycan’da ayrı, Özbekistan’da ayrı Latin alfabeleri kullanılırken; diğer yandan Kırgızistan’da ayrı, Kazakistan’da ayrı ve Tacikistan’da ayrı Kiril alfabeleri kullanılıyor. Dünyanın neresinde ve tarihin hangi safhasında görülmüştür ki, bir millet kendi ‘bağımsız’ devletlerinde aynı anda 2 temel kökten 7 farklı alfabe kullansın?

Kısacası şu anda Türk milleti olarak yine tarih yazıyoruz (?)

Bu arada Arap, İbranî, Yunan, Fars, Çin veya Ermeni alfabelerini kullanan küçük grupları saymıyorum bile…

Evet, millet olarak çok sorunlarımız var. İç politikada, dış politikada savunma ve güvenlik konularında her cenahtan taarruzlar var. Olacaktır da…

Çünkü tarih boyu böyle oluşmuştur.

Bugün dünyada resmi dili İngilizce (İngiltere hariç tamamı İngiliz eski sömürgesi olan ‘bağımsız’) 48 ülke varken bunların 7 ayrı alfabe kullandığını düşünsenize… Ne komik olurdu değil mi?

Ya da Fransızca veya Arapça konuşan ülkelerde farklı alfabeler kullanıldığını?

Aklınız bile almıyor değil mi?

Ama biz bunu 25 yıldır millet olarak yaşıyoruz…

Bir milleti bir arada tutan ve millî bilinç oluşmasını sağlayan en önemli unsur dilidir, aynı alfabe ile okuyup yazabilmesidir. Dil birliğini kaybederseniz, gerisi zaten çorap söküğü gibi gelir.

Onun için diyoruz ki, aydınlarımızın bu cehaleti ancak tahsille mümkündür diye…

Peki, bu kadar ilerlemiş teknolojik imkânlarla desteklenmiş iletişim çağında edebiyatımızın bu sorununu nasıl çözeceğiz?

Sorunlarımızın Çözüm Yolları

Çözüm nedir?

1- Ortak Alfabenin Hayata Geçirilmesi.

2- Basının Ortak Alfabeyi Kullanması ve Teşvik Edilmesi.

3- Millî Bilgisayar İşletim Sistemi.

4- Millî İnternet Yazılımı.

5- Ucuz ve Hızlı Ulaşım İmkânları (Sübvansiyon uygulanması).

6- Uydu Yayınları.

7- Ortak Yayınların Gerçekleştirilmesi ve Teşvik Edilmesi.

8- Televizyonlarda belirli bir kota oluşturularak Türk Dünyası’ndan yayınların zorunlu yayınlanması.

9- Özellikle Türkiye’de Genç Nesilde Türk Dünyası Kavramı Oluşturulması.

Millî Bilgisayar İşletim Sistemi

Bunları kısaca açmamız gerekirse…

1- Ortak Alfabenin Hayata Geçirilmesi: Bugün bağımsız 8 Türk devletinin 3’ü Kiril alfabesi kullanmaktadır. Diğerleri ise değiştirilmiş Latin alfabesi kullanmaktadır. Bu nedenle ilk iş olarak bu Latin alfabelerinde birlik sağlanması şarttır. Ardından da Kiril alfabesi kullanan 3 ülkenin kesin bir kararla Latin alfabesine geçişi sağlanmalıdır. Bu konuda sadece Kazakistan’da ek bazı çalışmalar yapılması gerekebilir.

2- Basının Ortak Alfabeyi Kullanması ve Teşvik Edilmesi: Basın – yayının kullandığı dil zamanla toplumun dili haline dönüşür. Bu nedenle Gazete, dergi ve televizyonlara ortak alfabe ile yayın yapmaları zorunluluğu getirilerek, Türk Dünyası Ortak Alfabesi’nin kısa bir sürede kabul görerek yaygınlaşması temin edilmelidir.

3- Millî Bilgisayar İşletim Sistemi: ABD kaynaklı Miscrosoft firmasının Windows uygulamasına benzer bir anlayışla millî bir yazılım geliştirilmesi ve uygulanması şarttır. Bu konuda yaklaşık 15 – 20 yıl önce TÜBİTAK’ın geliştirdiği ancak sonra kadük bırakılan PARDUS veya benzeri bir çalışma yeniden hayata geçirilmelidir. Millî bilgisayar yazılımı olmadan ne kadar güzel edebi eserler verirsek verelim, bütün teknolojik ifadelerimiz tercüme olacağı için, dilimiz zaman içerisinde yine günümüzdeki gibi işgal altına uğrayacak, ülke güvenliklerimiz tehdit altında kalacaktır.

4- Millî İnternet Yazılımı: İnternet Explorer, Mozilla, Google Crome vb. gibi millî bir internet yazılımı gerekli olup, bilgi güvenliği ve bilgi arşivlemesi açısından zorunluluktur. Bu konuda yapılacak çalışma ile hem dil güvenliği, hem de yurt güvenliği garanti altına alınacaktır.

5- Ucuz ve Hızlı Ulaşım İmkânları (Sübvansiyon uygulanması): Toplumlar ancak birbirleriyle irtibat kurdukları sürece kaynaşabilirler. Gözden ırak olan, zamanla gönülden de ırak olur. Bu nedenle Türk edebiyatının Türk Dünyası’nda inkişaf edebilmesi için aynı zamanda seyahat imkânlarının da kolaylaşması, kargo taşımacılığının ucuzlaşması gereklidir. Bugün Batı ülkeleri ile aynı mesafedeki bir Türk devletine seyahat çok daha pahalıya mâl olabilmektedir. Bu nedenle kardeş cumhuriyetler arası ulaşımda uçak yakıtlarının sübvanse edilmesi, İpek Demir Yolu Projesi’nin bir an önce ufak-tefek eksiklerinin giderilerek hayata geçirilmesi, güvenli kara ulaşım imkânının sağlanması olmazsa olmaz gerekliliktir. Bu sayede toplumlar arası kaynaşmayı tekrara sağlayarak edebiyatımızın mevcut etki alanını genişletebiliriz.

6- Uydu Yayınları: Bugün Türk dünyasının Kazakistan’da bir uzay üssü ile 9’u faal 10 adet uydusu bulunmaktadır. Hemen hemen bütün dünyaya Türkçe televizyon yayını yapabilecek imkânlarımız vardır. Türkiye 6 uydu ile bu konuda başı çekmektedir. TRT’nin Avrasya, Türk vb. isimlerle yayın yapmış bulunan AVAZ televizyonu ile TMB adlı Türk Dünyası Müzik Kanalı hariç Türk Dünyasına yayın yapan başka bir yayın yoktur. Ancak bu iki yayının da Türk Dünyası’nda ne kadar takip edilebildiği, ya da edildiği ayrı bir tartışma konusudur. Bu yayınların Çağdaş Türk Edebiyatı’nın oluşumunda oynayabileceği rol asla yadsınamaz. Bu nedenle TRT AVAZ yayın kalitelerini yükselterek, en az bir CNN International ya da TRT World kalitesine çekmek zorundadır.

Ayrıca TMB TV de yayın kalitesini biraz daha yükselterek popüler müzik yayınlarında özellikle de Türkiye’den yayınladığı kliplerde millî hassasiyetleri de göz önüne alarak edebiyatın ayrılmaz bir parçası olan söz yazarlığı konusunda büyük bir fırsat sunabilmektedir.

Türk Dünyası haber ve müzik kanallarının yanı sıra bir de genel kültür anlamında yayın yapacak ve bütün Türk ülkelerinden kültürel etkinlikleri ve kaliteli film ya da dizileri yayınlayacak bir Türk Dünyası Kültür kanalına şiddetle ihtiyaç vardır. Bu kanalda Özbekistan’dan, Türkiye’den, KKTC’den veya Makedonya’dan belgesel, film ve dizliler aynı yayın döneminde bir arada bulunmalıdır.

7- Ortak Yayınların Gerçekleştirilmesi ve Teşvik Edilmesi: Türkiye ve Özbekistan arasında, Kazakistan ile Azerbaycan arasında vb. şekilde ortak film, dizi, belgesel yayınları gerçekleştirilerek, toplumların ve dilin kaynaşması sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki, hepimizin de birbirimizden öğreneceğimiz çok şeyler var! Bu büyük medeniyet mirasının hepimiz de mirasçısıyız, ama ne yazık ki her birimizde mirasın bir parçası kalmış. Bu nedenle bir araya gelir ve parçaları birleştirirsek ancak bütünü görebiliriz.

8- Televizyonlarda belirli bir kota oluşturularak Türk Dünyası’ndan yayınların zorunlu yayınlanması: Özel televizyon kanallarında ve radyolarda en az % 10, ideali % 20 oranında Türk Dünyası’ndan nüfusa göre dağılımı yapılacak şekilde yayınların ekrana getirilmesi zorunluluğu getirilmelidir. Bugün bir ATV, Kanal D veya AZ TV’yi açtığınızda en az % 10 oranında diğer Türk ülkelerinde hazırlanmış prodüksiyonların da yayınlanması ancak dil ve kültür birliğini sağlayabilecektir.

9- Özellikle Türkiye’de Genç Nesilde Türk Dünyası Kavramı Oluşturulması: Anaokullarından itibaren bugün nasıl Türkiye’de İngilizce ve Anglosakson kültürü öğretiliyorsa aynı şekilde Türk Dünyasının varlığı ve kardeş ülkelerin de bizimle birlikte olduğu gerçeği öğretilmelidir. Ancak bu sayede üzerinden 26 yıl geçmesine rağmen bir Azerbaycanlı öğrenci ile karşılaşan Türk vatandaşının Türkçe’yi ne kadar da güzel konuşuyorsun. Nerede öğrendin diye sorması komedisinin önüne geçebiliriz. Ve ancak böylece çağdaş edebi yayınlarımızın diğer Türk Dünyası’nda okunup, takip edilmesini, sağlayabiliriz.

 

 

Yakın Tarih Düşünceleri

 

Yakın Tarih hakkında, bilhassa Millî Mücadele sonrasında yapılan icraat / yapım ve yaptırımlar hususunda, çok yazılıp çizildi. Hâlâda çok yazılıp çiziliyor.

Hâlbuki “Hakikî (gerçek) vukuatı (vak’a ve olayları) kaydeden tarih; hakikate en doğru şahit (ve tanık)tır.”

Fakat zaman, zemin ve ortamını tespit etmek şartıyla.

Fakat konuyu, kendi şartları, kendi atmosferi içinde ele almak şartıyla.

Fakat kim ne zaman, nerede, kime ne yapmış ve ne için yapmışı bilmek şartıyla.

X

Tarih levhası, ya bembeyaz görülüp gösteriliyor, ya da simsiyah olarak nazara sunuluyor.

Oysa bu iki manzara da, ifrat-tefritten / ileri-geri aşırılıklardan sâlim değil.

Yakın geçmişi; sırf beyaz gören ve gösterenler de yanılıyor.

Yakın Tarihi kopkoyu / simsiyah tasvir edenler de doğru görmüyor, doğru yazmıyor, doğruları konuşmuyorlar.

Bu hususta ileri giden ve geri kalanların; yanılgı içinde kalmalarının bir sebebi de şudur:

Ulu bir dağın yamacında oturan bir kimse, dağın zirvesini, ancak bir kaç yüz metre yukarıda görür ve öyle sanır. Yani dağın sanıldığı ve dedikleri gibi çok da yüksek olmadığına hükmeder.

Dağın tabanının çok uzağından bakan ise, dağı tüm haşmetiyle temaşa eder. Heybetine tam olarak vâkıf olur.

Demek istiyorum ki, hadisenin içindeyken, olayın mahiyet ve içyüzü pek anlaşılmaz.

Sonra gelenler; tıpkı dağa uzaktan bakanların; dağın heybetini daha iyi ve tam olarak algıladıkları gibi, tarihsel olayları uzaktan takip edenler de, yâni epeyce zaman geçtikten sonra tarihe eğilenler de; olayı daha iyi anlamış ve kavramış olurlar.

Nitekim Abdülhamid zamanında yaşayanların göremediklerini; bizler zaman bakımından uzak mesafelerden daha iyi görüyor, yorumluyor ve gerçeği daha iyi keşfediyoruz.

Mesela merhum babam Hasan Efendi; Mehmed Muhsin Paşa’nın himayesinde büyümüş, büyütülmüş, okutulmuş; aynı zamanda gençliğinde İstanbul’un işgal günlerini yaşamış. O günlerin havasını teneffüs etmiş; İstanbul sokaklarının işgalci İngilizlerin çizmesiyle çiğnendiğini görmüş, İstanbul Kadıköy vapur iskelesi karşısındaki iki katlı tarihî binada, kara bayrağın dalgalandığını hergün kahrolurcasına seyretmek bahtsızlığına uğramıştır.

Buna rağmen; eğer bugün yaşamış olsaydı; fikirlerimiz birbirine ters düşebilir; eminim ki birçok hususlarda düşüncelerimiz bağdaşmayabilirdi. Halbuki ikimiz de samimi ve kendimize göre doğruları söylüyor olacakdık.

Zira dağın haşmeti, ululuğu ve yüksekliği uzaktan daha iyi görülüp anlaşıldığı gibi, tarihsel gerçekler de, üzerinden zaman geçtikçe daha iyi, daha doğru ve daha gerçek olarak görülüp, anlaşılmak imkânını bulur.

Tevekkeli boşuna dememişler:

“Zaman en iyi müfessirdir.” / “Zaman, en güzel tefsir edici ve yorumcudur.”

X

Millî Mücadele Tarihi’ni de bugün daha gerçekçi, daha sakin, daha akıllıca ve daha muhakemeli bir tarzda mütalâa edebiliyor ve düşünebiliyoruz.

Çünkü hâdise ve olaylara his ve intikam duygularından arınmış bir hâlde, soğukkanlı bir şekilde ve tarafsız bir açı ve pencereden bakabiliyoruz.

Öyleyse tarafeyn / iki taraf da birbirini suçlamadan ve itham etmeden; birbirinin doğrularına sahip çıkmalı, yekdiğerinin hata ve yanlışlarından uzak durmalı.

Her iki taraf da; Hz. Ali’nin -ilim adamına, araştırma usûl ve metod bakımından sertaç olacak- şu hayat-bahş sözünü kulaklarına küpe yapmalı:

“Hakikati; söyleyenlerine bakarak öğrenme. Hakikati; bizzat kaynağından öğren. Söyleyenlerin de ne olduğunu öğrenirsin.”

 

 

Huzur Otağlarımız “Camilerimiz”

Camilerimiz, Müslümanların farz olan namaz ibadetlerini ifa etmek için, cem oldukları, toplanma mekânlarıdır. Camilerimiz bizler için çok büyük anlamlar ifade eder. Şehrimizin veya köyümüzün en güzel ve belirgin yapısı camilerimizdir. İnsan içine girince bir huzur bulur. Tefekkür eder, tevekkül eder, şükreder, halden hale girer.

Camide cemaatla kılınan namazın feyz ve bereketi bir başka olur. Müminlerin birbirlerine karşı kalpten kalbe görünmeyen, ama hissedilen bir enerji ve sinerji akışı mevcut olur. Yabancı bir yerde bile camiye girdiğimiz zaman, aynı safta durduğumuz insanlarla veya namaz bitişi camiden çıkarken ki, sohbet ve muhabbetin tadına doyum olmaz. Sanki kırk yıllık dost gibiyizdir.

Ev sahipleri, misafir olan cemaati hemen tanırlar ve hoş geldiniz derler. Sımsıcacık bir ilgi gösterirler. Hangi amaçla burada bulunduklarını, yapılabilecek bir yardım var mı, sorarlar.

Yabancı bir yerde yürümekten yorulmuş kimseler camiye gelince abdest alıp, namaz kılınca dinlenirler, rahatlarlar ve huzur bulurlar. İlk defa gördükleri caminin içini dışını incelerler. Yorgunlarsa bahçesinde ağaç gölgesinde dinlenirler. Hatta uyuyabilirler bile…

Caminin içindeki kitabeleri, güzel hat yazılarını, kütüphanelerdeki hazineleri okumak ve araştırmak yolculara ayrı bir lezzet verir.

Ancak, toplumumuzun diğer katmanlarında olduğu gibi, camilerimizin cemaatları arasında da, bir takım tatlı sorunlar yaşanabildiğini görmekteyiz.

Şöyle ki:

Bazıları imamı beğenmezler. Kıraatı iyi değil, tecvitte hata yapıyor derler. (Güya kendileri daha kâmil hocadırlar).

Bazıları cemaatten birileriyle dargındır. Onların gittiği camiye gitmezler.

Bazıları imama kızıp camiyi terk ederler. (Pireye kızıp yorgan yakmak).

Bazıları cami avlusunda gıybet ederler. (Ne yazık ki).

Bazıları caminin içinde devlet ve millet işlerini halletmeye çalışırlar.

Bazıları, cemaatten birisi bir hata yapsa da, düzeltme zevkini tatsam, diye düzeltilecek adam ararlar.

Ne yazık ki, bazı imamlarımızın da bilerek veya bilmeyerek hataları vardır:

Bazıları, cemaatın her türlü sevk ve idare sorumluluğunun üzerinde olduğunu varsayarak, her fırsatta cemaati ikaz ederek huzursuz edebilirler.

Bazıları Cuma hutbelerinin yazılı metninin dışına çıkarak, kendi engin ve ulvi  bilgilerini cemaate verme fırsatını en iyi bir şekilde değerlendirmeye çalışırlar.

Bazıları Cuma hutbelerinde, güya güzel ve celalli hitap ettiklerini varsayarak, farkına dahi varmadan cemaati azarlarlar veya seslerini yükseltirler.

Bazıları da aşırı ciddi imam görüntüsü verebilmek için, olmazsa olmaz olan, tebessüm ve gülümsemeyi unutuverirler.

Elbette her insanın yapısı, davranışı, beklentisi, uygulamaları aynı değildir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır elbette. Bazı insanlar bilgilidir, ancak bilgilerini sunarken, kendi beden dillerinin ne söylediğini, nasıl söylediğini test etmekten uzak olabilirler.

Caminin içerisinde koyu bir sohbete ve fısıltı halinde bile bir konuşmaya gerek yoktur. Çünkü bu tür eylemler, diğer cemaatin, huşu ile ibadet etme amaçlarına ket vurur. Caminin içinde hiçbir konuşma ve fısıltı dahi yapmadan, tebessüm, iyi niyet, gülümseme, naiflik, kibarlık, selamlaşma etkinliklerini yapabilecek pozitif beden dili, Yaratıcımız tarafından bizlere sunulmuştur.

Cuma ve bayram namazlarının önceleri ve sonrasında, cami bahçelerimiz adeta bir bayram yerine döner. Ne kadar güzeldir. Bazı gönlü zengin cemaat üyelerimiz çeşitli ikramlarda bulunuyorlar. Ne güzel bir manevi sohbet ve muhabbet ortamı meydana geliyor.

Ne hazindir ki, bayram namazları sonrasında, imamlarımızın ikazına rağmen, toplu bayramlaşmalarda, küslükte kantarın topuzunu kaçıran bazı cemaat üyeleri, ya hemen kaçıyorlar, ya da küs olduğu kişiye sıra gelince, onu atlayıveriyorlar. Maalesef çok hazin bir durum. Öfke, kin, gurur, nefis, küslük, intikam duygusu gibi kaliteli yaşam hırsızlarının pik yaptığı bir an…

Affetme, bağışlama, destek olma, yardımlaşma, anlaşma, birlik olma gibi kaliteli insan davranışlarını, bu kardeşlerimiz nereye sakladılar acaba?

Camilerimize misler gibi kokarak ve tertemiz kıyafetlerle gelmenin güzelliklerini burada benim anlatmaya gücüm bile yetmez. Aşırı derecede sigara kokanların, sarımsaklı ve soğanlı gıdalar tüketenlerin, üzerleri pis olarak camiye gelenlerin, günün birinde kul hakkı ile boğuşmak zorunda olacaklarını sadece hatırlatmak isterim. O kokulara duyarlı ve hassas olan insanlarımızın çektiği eziyet konusunda, empati yapmayı becerebilmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Ne mutlu, camilerimizde misler gibi kokabilenlere.

Ne mutlu, camilerimizin bahçesinde yüksek kaliteli sohbet, muhabbet ve ilim deryasında yüzebilenlere.

Ne mutlu, tebessüm, gülümseme, naiflik, kibarlık, iyi niyet, sevgi, saygı, nezaket gibi kaliteli eylemleri, her saniye  üzerinde taşıyabilenlere.

Ne mutlu, camilerimizde zevkle ve şevkle cem olup da, huzura ve mutluluğa erebilenlere…

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Bunları Bilmeden Olmaz

“ABD Başkanı Bill CLINTON, Ekim 1999’daki Amerika ziyaretinde Başbakan Bülent ECEVİT’e şunları söylemişti: “20. Yüzyılın ilk elli yılı Osmanlı İmparatorluğunun mirasının paylaşılmasının yol açtığı değişikliklerle geçti. 21. Yüzyılın ilk elli yılı da Türkiye’nin alacağı doğrultuyla şekillenecektir…”

Mart 2001’de yayınlanan Global Trends 2015 adlı raporda, ABD Dışişleri Bakanlığı, CIA ve ABD Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından ileri sürülen görüşler şöyledir: “Türkiye’deki her gelişme, küresel oluşumları doğrudan etkileyecektir. Türkiye’nin 2015’e kadar iç istikrarı ile jeopolitik konumundaki gelişmeler, bölge, Batı Dünyası ve Amerikan menfaatleri üzerinde büyük etki yapacaktır.”

Türkiye-AB Karma Parlamentosu Eşbaşkanı Daniel John BENDIT, yine 1990’larda şunları söylüyor: “Türkiye için iki yol vardır: ATATÜRK anlayışına dönüş veya bu yolu terk. Her iki yol da mümkündür. Her iki yolun da kendi şans ve imkânları vardır. Barcelona yolu, ATATÜRK anlayışını terk yolu, geleneksel ATATÜRKÇÜ köktenciliğin parçalanması yoludur. Bu durumda, Türkiye, Türk Devleti içinde Kürtlerin öz yönetimini güçlendirmeyi de içeren, bölgesel adem-i merkeziyetçiliği (Millî ve Üniter Devlet yapısını terk etmeyi) kabul etmek zorundadır. Bağdat yolu (ATATÜRK’ün yolu) ise, ATATÜRKÇÜ merkeziyetçiliğin güçlendirilmesi demektir.”

Almanya Dışişleri Eski Bakanı Hans Dietrich GENSCHER, Almanya’nın önemli gazetelerinden Südeutsche Zeitung’a, 1992 yılında verdiği demeçte: ” Biz Yugoslavya’da yeni bir model oluşturduk. Türkler de Kürtlerle buna benzer bir model üzerinde anlaşmalıdır.”

Adı geçen gazetede 19 Ocak 1998’de Wolfgang KYODL imzasıyla bir yazı yayınlandı: “On yıl içinde Türklerin komşusu olan üç güçlü politik sistem battı ve sessiz sedasız yok oldu. Bu sistemler, en az Türklerin kendi modelleri kadar dayanıklı inşa edilmiş görünüyorlardı. İran’da Şah Monarşisi, Sovyetler Birliği’nin Politbüro Komünizmi ve Yugoslavya’daki Federatif Balkan deneyimi. Rahatsız edici olan her üç devlet de, Türkiye Cumhuriyeti ile paralellikler gösteriyor. Hepsi de dinsel ve etnik çelişmeler yüzünden yıkıldılar. Üstelik Türkiye’de her ikisi de var: politik İslâm ve Güney-doğudaki Kürtlerin ayaklanması… Lenin’in devleti 73 yaşına basmıştı, Güney Slavlarınki 74 yaşındaydı. ATATÜRK’ün Cumhuriyet’i bu yıl hayli kritik 75.yaşına geldi.”

27 Mayıs 1999 tarihinde Paris’te yapılan Avrupa Solu zirvesinde Fransa eski Kültür Bakanı Jack LANG şunları söylüyor: “AB yalnızca ekonomik çıkarlar ve düzenlemelerden ibaret değildir. Demokrasi ve insanlığa verdiğimiz değerleri, yalnız sınırlarımız içinde değil, sınırlarımız dışında da savunacağız. Gelecekte ve gerekirse bugün, Kosova’da yaptığımız gibi Kürt halkını da savunacağız.”

Stuttgart Zeitung yazarı Adrian ZİELCKE, 9 Ocak 1998’de şunları yazıyor: “Türkiye, Kürtlerin azınlık haklarını kabul etmeli ve sorunu politik olarak çözmelidir. Aksi takdirde uluslar arası baskı artacaktır.”

ABD Temsilciler Meclisi’nde Şubat 1999’da California Eyaleti Milletvekili Brad SHERMAN şunları söylüyor: “Türk Devleti’nin Kürdistan’a gönderdiği güç, Slobodan MILOSEVİÇ’in Kosova’ya gönderdiği askerî güçten daha fazladır. Kürdistan’da, Kosova’dan daha fazla insan öldürülüyor. Umuyorum ki ABD, Kürtlerin korunması için daha açık ve daha katı bir tutum izler. Baskıcı rejimlere karşı olan tutumumuz, bu ülkelerin NATO müttefiki olması veya olmaması ile değiştirilmemelidir. Türkiye’deki Kürtlerin korunması için ABD, askerî güç kullanarak devreye girmelidir.”

Yaşadıklarımızı ve bu yazılanlarla bağlantılarını siz değerli okurlarımın takdirine bırakıyorum.”

Bu yazımı 7 Ekim 2013 tarihinde yazmışım. Bu yazının içeriğinin uygulanmasında, bu yazının içeriğinin yaşanması ve yaşatılmasında herhangi bir sapma var mı?

Daha ne düşünüyorsunuz?

Ancak, şunu da unutmayalım ki, her şeye rağmen, Türk Milleti, ne Millî Mücadeleyi unuttu, ne Mustafa Kemal ATATÜRK ve kahraman silah arkadaşlarını yok saydı.

İşte, ülkenin içeriden ve dışarıdan ağır şekilde sıkıştırılmasının nedenlerinin başında bu gerçek gelir.