14.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 713

Türk Adalarında Türklerin Vahim Durumu!

Sizin için yine çok önemsiz konulardan birini yine sizlerle paylaşmak zorundayım! Şimdiden verdiğim rahatsızlık için özür dilerim.

Biliyorsunuz “Bulgaristan’a Bakmak Zorunda Kaldık!” diye bir yazı yazdım. Bu yazı üzerine Rodos, İstanköy ve Oniki Ada Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı‘dan şu mektubu aldım. Kaymakçı bu mektubun bir yerinde, adalarda yaşayan Türkler için “…bu çığlığa dünya kamuoyu gibi Türk kamuoyu da yanıt vermek durumundadır.” ve“Adalarda varlıklarını sürdürmeye çalışan bir avuç Türk / Müslüman azınlığın sessiz çığlığını dünya kamuoyuna duyurmak zorunluluğu vardır.” dediği için bu görevi şu an yapıyorum.

Ben oralara gittim, onların halini gördüm ve her bulunduğum ortamda dilim döndükçe anlatıyorum ama hep birlikte toplu mücadele olmadıkça bu bir işe yaramıyor.

Düşünün bir de, çoktan “Yunan Adaları” deyip geçiverdiğimizi bu topraklar için Türkiye’de faaliyet gösteren tek dernek Mustafa Kaymakçı’nın başında olduğu dernektir. Günümüz itibarı ile Kaymakçı dostumuz Yunanistan devletinin bir hedefidir.

Kızgınlıkla çok laf edebilirim ama Türkleri bir kez daha özeleştiriye davet etmekle yetineyim. Perişan halimizi görmek için daha başımıza nelerin gelmesi gerek? diye sormadan edemiyorum.. İnşallah bu mektubu okur da, cevabı siz verirsiniz!

 

Sayın Pehlivanoğlu,

Dünya kamuoyunda Yunanistan’daki Türk Varlığı’nın Batı Trakya’yla sınırlı olduğu algısı vardır. Bununla birlikte Rodos ve İstanköy ağırlıklı olmak üzere Oniki adalar’da yaşayan ve sayıları 6.000’i geçen sayıda  bir Türk nüfus da bulunmaktadır. Yunan makamları, 1923 yılında Lozan Barış Andlaşması imzalandığında Oniki adalar’ın İtalyan yönetimi altında bulunduğu gerekçesiyle söz konusu soydaşlarımıza “azınlık” statüsü tanımamış bulunmaktadır.

Rodos, İstanköy Ve Oniki adalarda yaşamakta olan Türklerin; Vatandaşlık, Türkçe Öğrenme Hakkı, Din ve İbadet, Nefret ve Baskı Ortamı, Osmanlı Türklerinden Kalan Kültürel Mirasın Korunmasından kaynaklanan Sorunları  ile Vakıflar  Sorunu gibi sorunları vardır.

Bizler dernek olarak adalarda yaşamakta olan Türklerin kültürel kimlikleri ile yaşamalarını bir insanlık sorunu olarak değerlendiriyoruz. Hiçbir kültürel kimliğin yok edilmesi ya da görmezlikten gelinmesini doğru bulmuyoruz. Bu bağlamda Batı Trakya’da olduğu üzere Türk kültürel kimliğinin korunması ve geliştirilmesi konusunun, bir Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan’ın önde gelen görevlerinden birisi olması gerektiğinin ifade etmek  istiyoruz.

Sayın Pehlivanoğlu,

Bununla birlikte, Rodos ve İstanköy adalarında yaşamakta olan Türkler, coğrafi açıdan Türkiye’ye çok yakın olmakla birlikte, Doğu Akdeniz’in engin maviliğinde unutulmak tehlikesiyle karşı karşıyadır. Anadolu doğumlu yurttaşlarımızın çoğunluğu Rodos ve İstanköy’de yaşamakta olan Türk ve Müslüman soydaşlarımızın varlığından haberdar değildi(r). Kimileri turist olarak geldikleri adalarda  Türk esnafla karşılaştıkları zaman şaşkınlık geçirmektedir. Şaşkınlıkları, Türkiye’deki kimi şehirlerinden daha fazla, ancak çoğunluğu bakımsız olan ve Osmanlı Türkleri’nden kalan  kültür eserlerini görünce daha da artmaktadır.

Türkiye Kamuoyu’na Rodos ve İstanköy’de yaşamakta olan Türkleri Sorunları, 1996 yılından itibaren Rodos, İstanköy ve Oniki ada Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği tarafından duyurulmaya başlanmıştır.

Uluslararası kamuoyuna  ise ilk kez İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) bünyesinde 2012 ve 2013 yılı başında alınan kararlar ile Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisine (AKPM) aktarılmıştır. Daha sonra, Türk Parlamenterleri’nin girişimi ile  Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM)  Hukuk İşleri ve İnsan Hakları Komisyonu’nun hazırladığı “The Sİtuation of the Greek Citizens of Turkish Descent in Rhodes and Kos” başlıklı rapor, 9 Mart 2012 tarihinde AKPM Daimi Komitesi tarafından kabul edilmiştir.

İstenilen düzeyde olmamasına karşılık raporda, Onikiadalar’da yaşayan soydaşlarımızın Türk kimliklerini serbestçe ifade edebilmeleri, Vakıfların yönetiminde söz sahibi olabilmeleri, Müftülük makamına işlerlik kazandırılması, okullarda Türkçe ve din bilgisi derslerinin başlatılması, kapalı camilerin ibadete açılması ve Yunan vatandaşlığını kaybeden Oniki adalılara vatandaşlıklarının iade edilmesine dair beklentilerine işaret edilmiş bulunmaktadır.

Rodos ve İstanköy Türklüğü’nün Sorunları, sivil toplum örgütü düzeyinde de  Uluslararası kamuoyuna ilk kez 26-27 Kasım 2013 tarihlerinde Cenevre’de yapılan Birleşmiş Milletler 6. Azınlık Sorunları Forumu’nda, derneğimiz tarafından aktarılmıştır. Forumda, Ada Türklerinin Türk Kimliği ile değil, Yunanistan tarafından halen ‘Yunan Müslümanları’ olarak  kabule zorlandığı anlatılmış, ayrıca adalarda yaşayan Türkler’in ana dilde eğitim hakkından mahrum bırakıldığı, dini alanda ise 1972’den bu yana müftülük makamının boş olduğu belirtilmiştir.

Dernek, son olarak 7-11 Mayıs 2014 tarihlerinde  Almanya’nın Flensburg kentinde gerçekleştirilen Federal Union of European Nationalities- Avrupa Halkları Federal Birliği (FUEN) 59. Kongresi’ne katılmış ve üyeliği onaylanmıştır. Bilindiği üzere, FUEN, Avrupa’da  “You Are Not Alone-Yalnız Değilsiniz” şiarıyla   100 milyon nüfuslu ulusal azınlık haklarını savunan bir sivil toplum örgütü olarak görev  yapmaktadır.

Kısaca şu  söylenebilir; Rodos ve İstanköy Türklüğü, Türkiye’ye çok yakın olmakla birlikte son zamanlara değin oldukça unutulmuş bir görüntü vermekteydi.

Adalarda yaşamakta olan Türkler, bugün yok olma noktasına gelmiştir. Yunanistan’ın asimilasyon politikasına “dur” denmediği takdirde, kısa bir süre sonrasında  Adalı Türklerden söz etmek olası olmayacaktır.

Ancak Onlar, Mübadele gibi geçmişte kalmış sızlayan bir yaramız değil, adalarda varlıklarını sürdürmeye çalışan bir avuç azınlıktır ve Onlar’ın giderek asimilasyonu, bir anlamda insanlığın ve kendine has bir kültürün yok edilmesi demektir. Bu çığlığa, Dünya Kamuoyu gibi Türk Kamuoyu da yanıt vermek zorundadır.

“Özgürlük, eşitlik ve adalet” tüm insanlık için evrensel değerleri ifade eden kavramlardır. Bu çerçevede adalar Türklüğünün ana dillerini öğrenme ve kullanma, ibadet özgürlüğü gibi sosyal ve kültürel hayatın başat değerlerini korumak ve sürdürmek gayretlerini evrensel ve temel bir insanlık hakkı olduğunu  vurgulamak isterim.

İzin verirseniz, yukarıda değindiğim konuları  özetleyerek yinelemek istiyorum. Rodos ve İstanköy’de yaşamakta olan Türklerin, Vatandaşlık, eğitim ve Türkçe öğrenme hakkı, din ve ibadet, Osmanlı Türklerinden kalan kültür mirasının korunması, vakıflar, nefret ve baskı ortamı gibi pek çok sorunla karşı karşıyadır ve onları her geçen gün kültürel bir asimilasyona sürüklenmektedir. Adalarda varlıklarını sürdürmeye çalışan bir avuç Türk/ Müslüman azınlığın sessiz çığlığını dünya komu oyuna duyurmak  zorunluğu vardır.

 

Rodos’ta tanıştığım Türbedar Şaban Amca ile kahveci Süleyman Ağbinin ruhları şad olsun… Onların aziz hatıraları ve Ege’deki adalarda yaşayan Müslüman Türkler için son nefesime kadar mücadele edeceğim!

 

 

‘Türk kültüründe kavmiyetçilik, birlikte yaşama isteğimizin önüne geçmemiştir.’ Halk bilimleri uzmanı Dr. Yaşar Kalafat;

İnsanlarımız arasına, nice bin yıllık bağların, yok edilmesi  maksadıyla, kan dâvâsı sokmak isteyenlerin karşısına ‘kültür akrabalığı tezi’ ile çıkılmalı idi. Bu gerçeği yetkili ve mesul durumda olanlara anlatamadık. Bu konuda inkârcılıkla itham edenler daha etkili oldular.’ Diyor.

Oğuz Çetinoğlu: ‘Etnik Kürt milliyetçiliği’ olarak da isimlendirilebilecek olan Kürtçülük hareketinin başlangıcından günümüze, kısa bir özetini verebilir misiniz?

Dr. Yaşar Kalafat: Bu noktada milliyetçilik kavramına yüklenen anlam önem kazanmaktadır. ‘Kürtçü‘ kelimesinin son hecesine Türkçü de olduğu gibi yanlış anlam yükleniyor ‘cu / cü‘ son eki, sadece ait olduğu toplumun menfaatlerinin koruyucusu anlamına gelmemeli. Bu anlamda Kürtçü veya Türkçü olabilmek için, konuştuğu dilden yola çıkmak şartı olmadığı gibi dil farklılığı halkları sevebilmek için bir üstünlük de sağlamaz. Bize göre bir Türkçü birlikte yaşadığı kültürleri de sevip sevdirebilmelidir.

Kültür milliyetçiliği kültür şovenizmi değildir, olmamalıdır. Kültür emperyalizmine karşı kendisine ait olana birlikte yaşadığı halklarla beraber sahip çıkabilmektir. Birlikte yaşayan halkların kültürlerine sahip çıkabilmek etnik milliyetçiliğin aşılabilmesinde yegâne sağlıklı yoldur. Kültürünü sevmek, paylaşabilmek farklı kültürlere düşmanlık yapmayı gerektirmez. Bilakis halk kültürünü siyasete âlet etmenin önünü keser.

Etnik Kürt Milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan da vardı. Mensubiyet duygusu Osmanlı tabasında taraftar bulmaya başlayınca ev dili Türkçe olmayan insanlardan, çeşitli sebeplerle Kürt kimliğini benimseyen kesimde de doğal olarak taraftar ve temsilci buldu. Giderek bu cereyanlar arttıkça Kürtçü hareket de farklı ortamlarda farklı taraftar bularak güçlenip şekillenmeye başladı. Şurası muhakkak ki her dönem az çok dış destekçi buldu ve her dönem Türkiye’de yönetimler, halkını yeterince tanıyamamış olmalarının bedelini, bâzı vatandaşlar giderek katlanan acı faturalarla ödediler.

Çetinoğlu: Doğu Anadolu’daki ayaklanmaları mı kast ediyorsunuz?

Kalafat: Doğu Anadolu ayaklanmalarının hepsini ve bütün safhaları ile Kürt hareketinin bir parçası olarak görmek ve göstermek gerçekle bağdaşmaz. Doğu ve Güneydoğu halkında mensubiyet duygusu çok kere ‘şarklı olma‘ noktasında şekillenmiştir. Anadili Türkçe olan gençler de öğrencilik ve meslek hayatımızı, bölgenin ihmal edilmişliğine tepki dayanışması ile sürdürdük. Türk gençliği ve meslek kuruluşları sağcı – solcu olarak bölünürken batıda olduğu gibi doğuda da solcular ve sağcılar vardı. Giderek kamplar ‘Ülkücü ve Dev-Genç‘ diye şekillenince, demokratik Devrim Stratejisi, Sosyalist Devrim Stratejisi, Ulusal Devrim Strateji gibi arayışlar sol kesimde ayrışmaya yol açınca,  Türkçeden farklı dilleri konuşan bir kısım Anadolu halkı bu stratejileri Türkiye geneline değil mensubu bulundukları halk kesimi için uygulamaya başladılar. Etnik milliyetçilik dil farklılığı ve bölgecilikten yola çıkmaya başlamıştı. Bu stratejileri benimsemiş örgütler kurulmaya başlandı. Bu örgütler kendi insanları arasında da strateji farklılığı sebebiyle ihtilaflı bir mücâdele yürütüyorlardı.

Ulusalcı stratejiler ağırlık kazanmaya ve Türklük karşıtı olma noktası öncelik edindi. Derken 12 Eylül oldu ve bütün örgütler bu arada Kürtçü emellere hizmet edenler de kapatıldı. Eğitim toplantıları, yürüyüşler yapılamıyor, yayın organları çıkarılamıyordu. Kalem yerini silaha ve şehirler yerlerini büyük ölçüde köylük kesime bırakmıştı.  Kürtçe konuşanların tarafsız olma şansları bile bırakılmamıştı. PKK yurt içinde ve yurt dışında benzeri örgütler itibâriyle inisiyatifi/üstünlüğü ele geçirmişti.

Çetinoğlu: Komünizmin çöküşü, gelişmeleri nasıl etkiledi?

Kalafat: Komünizm dünya genelinde tükenince, bu gelişmeye paralel olarak Türkçe ana dilli Marksistler de tükendi. Ancak Kürtçü komünist ideoloji diğer yarısı ile yâni Kürtçü yanı ile varlığını sürdürebilme imkânını sağladı. Dış destek alma bakımından da bu grup Sovyetler Birliği’nin dağılması ve çok geçmeden ABD’nin Ortadoğu’ya inmesi ile diğerinden şanslı idi. Ayrıca şanslı olan kesimin köylük alanda taban bulma imkânı tabiî olarak hep var olmuştu.

Türkiye’nin güneyinde Irak Kürdistan Demokrat Parti ve Yurtseverler Kürdistan Birliği,  Irak merkezli Kürt zeminde etkinlik gösterirlerken aralarında da sürekli çatışma içeren ciddî ihtilaf vardı. Derken Saddam düşürüldü. ABD, Türkmenleri dışarıda tutan yapay bir 36. paralel çizdi. Barzani ile Talabani’yi barıştırma, askerlerini eğitip, finanse edip silahlandırma işlemini Türkiye’ye verdi. Projeye göre Kuzey Irakta, Kürtçe konuşan Irak halkı ile birlikte Türkmenler de koruma altına alınacaklar, Barzani- Talabani ittifakı PKK etkinliğini önlemekte görev alacaktı. Bu ittifak ‘kendi halkı ile çatışmayacağını‘ açıklarken kurulmuş olan Türkiye-Türkmenler-Irak Kürtleri yapılanması ve ABD dayanışma cephesinden Türkmenler, Türkiye ile birlikte dışlandı. O tarihten itibâren Barzani sadece Orta Doğu’da değil dünya Kürtlüğünün sözcüsü durumuna getirildi.

Çetinoğlu: Yapılması gereken ne idi?

Kalafat: Biz çalışmalarımızda; çoğunlukta olalım veya olmayalım birlikte yaşadığımız halkları hiçbir zaman inkâr etmedik. Her toplumu soyu ile sopu ile Türk sayma yanılgısına da düşmedik. Zira kültürümüzde kavmiyetçilik, birlikte yaşama isteğimizin önüne geçmemiştir. Ancak birlikte yaşayan halkların kültür akrabalıklarının bulunup çıkarılmasını istedik. Kültürel akrabalıklardaki organik bağların yok sayılmasına karşı çıktık. Zira biz tarihî kültürel mirasın parçalanmaya kalkışılmadan, aynı ülkede yaşayan insanların birlikteliğinin önlenilmeyeceğinin farkında idik. Nitekim Türkiye’de toplulukların ihtilafa düşürülmelerinin önünde bu ciddî engelin bulunduğunu bilenler, nice bin yıllık bağların, kültür bağlarının yok edilmesi adına halkların arasına kan dâvâsı sokmak istemektedirler. Türk kültürlü farklı kökenlere mensup topluluklar arasındaki kültür akrabalığının anlatılması ihtiyacı da kültür ırkçılığını önleme adına başlatılmıştır. Bu gerçeği yetkili ve mesul durumda olanlara anlatamadık. Bu konuda inkârcılıkla itham edenler daha etkili oldular.

Çetinoğlu: Adına, ‘Kürtçe’ denilen bir dille konuşan vatandaşlarımızın ‘Kürt’ olarak isimlendirilmesinde bir yanlışlık yok mu?

Kalafat: Kürtçe konuşan Türklerin kimliğine konulan tanımlamalarda hatâlar oldu. Ancak bu konudaki arayışlar esnasında yapılan adlandırmalara karşı olanlar da samimiyetten ziyade polemik yapma yolunu seçtiler. Birlikte yaşama adına sosyal ortaklığa çağırım yapabilecek farklı tanımlar üzerinde duruldu. Ancak karşı propaganda engeline takılan bu arayışlara, gerekli taban oluşturma fırsatı verilmedi.

Bizim zaman içerisindeki izah tarzımız tamamen farklı olmamakla beraber tamamen de aynı değildir. Bu kere daha ziyade halk kültürü çıkışlı ve halk inançları merkezli bir kültür tanımı üzerinde çalışıyoruz. Diğer kültürel alanlardaki ayrılıklarda olduğu gibi,  halk inançları kültüründe de farklılıkları saygı ile karşılıyor, tavrımızı onların yaşamalarından yana koyuyor, bu farklılıkların hoşgörü ile karşılanması gerektiğini savunuyoruz.

Zira halk kültürü zemininde gidilecek bir bölüşülmede, taraflar itibâriyle bütünden bir parça düşmesine müsâit değildir. Böylesi bir bölüşme, bölüşülen matahı yok eder. Bu neviden bir gelişme ise, birlikte yaşayan halklardan bir tarafın değil, kültürel gücün emperyalizmine hizmet etmiş olmasını sağlar

Çetinoğlu: Türkiye’de yaşayan Kürtler için hangi isimlendirme uygundur?

A- Türk milletinin içerisinde yaşayan bir antik grup.

B- Kendine has müziği, dili, kültürü olan ayrı bir millet

C- Türk milletinden ayrıştırılmaya ve millet hüviyeti kazandırılmaya çalışılan mahalli özelliklere sâhip bir topluluk.

Kalafat: Bu üç tanım bana göre birbirlerinin alternatifi değillerdir. Bunlar Kürtlüğün farklı boyutları esas alınarak yapılmış tanımlardır. Kürtler Türk milletinin içerisinde ve Türk tarihinin hemen hemen her safhasında yer almış diğer Türk kültürlü halklar gibi Türk kültürünün vârisi ve sahibi olan topluluklardan birisidir. Farklı bir millet değil halk kültürünün her kesiminde kendisine has özellikleri de bulunabilen Türk milletinden ayrıştırılmaya çalışılan ortak kültürlü insanlarımızdır.

Türkiye’de yaşayan Kürtler, evlerinde Kürtçe konuşan Türklerdir. Türkiye’de yaşıyor olmaları da şart değildir. Türkiye Cumhuriyetini kuran halkın içinde Kürtçe konuşanlar da var iken, bu halkın akrabaları diğer Türk dilli halkların Türklükle akrabalıkları kadar Türk’türler.

Burada da olduğu gibi yazılarımızda ana dili ve doğma dînî farklılığına rağmen bir Türk kimliğinden bahsediyoruz, Ziya Gökalp’in ‘Dini Dinimden Dili Dilimden‘ ölçüsünü kaldırmış mı oluyoruz? Konunun can alıcı noktalarından birisi de budur.

Çetinoğlu: Millet hayatında dilin ve dinin  yeri nedir?

Kalafat: Millet hayatında dilin, ortak dilin, millî dilin önemi Atatürk’ün de belirttikleri gibi inkâr edilemez iken, Türkçenin Türk millet hayatındaki mümtaz yeri de tartışılamaz. Dine gelince keza din de millet hayatında dil kadar önemli yer tutan bir faktör iken, İslamiyet’in Türk millî hayatındaki yeri de tartışılamaz. Ne var ki, anadili standart Türkçe olmayan Anadolu Türklüğünün aslî unsurlarından öyle insanlar var ki, ana dilini değil, ortak dil Türkçeyi tercih etmiş öğrenmiş ve öylesine kullanıyor ki, ana dilini çok kere hiç bilmiyor. Bu noktada ana dili şartı ne derece geçerli olur. Yakutlar, Çuvaşlar ana dilleri Türkçe olan halklardır. Aralarında Rusça anlaşmak mecburiyetindedir ve anadillerini bilmezlerken özel ihtisas edinmemiş bir Anadolu Türkü, Yakutça veya Çuvaşça’yı lügat kullanarak dahî anlayamaz. Bizim tanımımızda gündeme getirilen hususta, bilgi sınırlılığından ötürü anlayamadığımız Türkçenin dışlanması söz konusu değildir. Ancak, ana dili farklılığını da dışlamayı, yâni tanım dışında tutmayı düşünmüyoruz.

Çetinoğlu: Kültür emperyalistleri, dil farklılıkları oluşturmaya çalışırlar…

Kalafat: Bu noktada asıl önem arz eden husus, kültür emperyalizminin stratejilerini takip edebilmektir. Emperyalizm vernaküler dillerin/sınır toplumları dilleri arasında ortaklıklar kurup onlardan ortak millî edebî diller oluşturulurken, öz Türkçe olmadıklarından hareketle dilde sadeleştirmeğe gitmek bize göre bağnazlık bile değildir. Türkçeden dışlanılan kelimelerden yeni diller oluşturuluyor ise, dilcilerimiz bu gelişmeden mesajlar alabilmelidirler. İmparatorluk dönemi dil politikası bu noktada önem kazanır. O dönemden bazı esinlenmeler tabii ki, yapılabilir.

 

 

 

Dr. YAŞAR KALAFAT’ın Biyografisi.

1939 yılında Kars’ta doğdu. İlk ve orta tahsilini doğduğu şehirde, Yüksek tahsilini 1961-1962 ders yılında mezun olduğu Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde zooteknist olarak yaptı. 1986-1987 güz döneminde Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden fark derslerini vererek mezun oldu. 1987 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden Yakın Çağ Tarihinden ‘Şeyh Sait‘ konulu, 1989 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Halk Edebiyatından ‘Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri‘ konulu ve 1991 yılında Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dinler Tarihi’nden ‘Kuzey Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta eski Türk Dini İzleri, Dini Folklorik Tabakalaşma‘ konulu mastırlar yaptı. 1992 yılında Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ana Bilim Dalı’ndan ‘Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar‘ konulu çalışması ile bilim doktoru unvanını aldı. 2002 yılında Kazakistan’da KPSA’nın Fahri doktoru oldu.

Irak, İran, Suriye, Türkmenistan, Tacikistan Afganistan, Özbekistan, Karakalpakistan, Kırgızistan, Kazakistan, Nahçıvan, Azerbaycan, Gürcistan, Karaçay-Çerkez, Kabartay-Balkar, Dağıstan, Kırım, Çuvaşistan, Tataristan, Başkurdistan, Altay, Hakasya,Yunanistan, Romanya, Makedonya, Sırbistan, Dağıstan, Bulgaristan, Gagauzeli, Kıbrıs, Dağlık Altay gibi Türk Bölgelerinde, Suudi Arabistan’da Almanya, Belçika, Avusturya, Norveç, İsveç, Hollanda’da araştırmalar yaptı. Buralarda çalışma alanındaki konular üzerinde araştırmalarına devam ediyor.

Başbakanlıktan emekli olduktan sonra ASAM Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Kafkasya Araştırmaları Masası Başkanı ve üyesi olarak çalıştı. İLESAM, Folklor Araştırmaları Kurumu, Dinler Tarihi Derneği üyesidir. Avrasya, Analiz, Stratejik Analiz, Avrasya Dosyası, Jeopolitik Gündem gibi yayınların Yayın Kurulunda görev yaptı.

Dr. Yaşar Kalafat’ın yayınlanmış eserleri: Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları: (10 Cilt. Ankara, 2005-2007), Eski Türk İnançlarının Rize ve Yöresi Halk Kültüründe İzleri: (Rize, 2006), Türk Halk Tefekküründe Kurtuluş, Kuruluş, Korunmuşluk İtibariyle Meniler: (Diyarbakır, 2006), Halk Mistisizminde Osmanlı Türk Tefekkürü: (Zagrep, 2006), Diyarbakır ve Çevresi Örnekleri İle Halk İnançlarında Tavaf-Dönme: (Diyarbakır, 2006), Pir Tiplemesi / Halk İnançları-Mit Güzergahında: (Ohri, 2006), Türk Halk İnançlarında Baba İyesinin Mitolojik Boyutları: (Kayseri, 2006), Dedem Korkut: (4 Cilt. Ankara, 2005), Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî: (Ankara, 2006), Teori ve Metot: (3. Baskı. Ankara, 2008), Türk Halk İrfanında Kurt: Ankara, 2009),

 

 

 

 

Nereden Nereye (3)

Hemen belirteyim ki, istikbalde / gelecekte hüküm sürecek ve her kıta’da mutlak / tamamen hâkim olacak / hükmedecek yalnız İslâmiyet hakikatidir.

Evet, istikbal ve geleceğin saadet / mutluluk sarayının tahtında oturacak olan, sadece İslâmiyet olacaktır.

O İslâmiyet ki, hakikat ve gerçeklerin, maarif / bilgi ve ilimlerin hâmisi / koruyucusu ve gözeticisidir.

O İslâmiyet ki, doğru İslâmiyet ve o İslâmiyete yakışan doğruluk ile ilim, teknik ve irfana kanat gerici ve onu kollayıcı bir mahiyet ve içerik arzetmektedir.

İşte o İslâmiyetin bu hâli; onun istikbalin fâtihi ve fethedicisi olacağının da göstergesidir.

Nitekim emare, işaret ve belirtileri ufuktan tulû etmeye / doğmaya başlamıştır.

Çünkü, mazi kıt’asının; ıssız / korkulu / ürkütücü yer, sahra ve çöllerinde göçebe olarak, perişan bir hâlde yaşayan TAASSUP ve TAKLİT hazretlerine karşı;

Ya da cehlistan / cahilistan / bilgisizler ülkesinde oturan; ilim, fen ve tekniğe aykırı, boş ve yalan yanlış sözler sarfeden MUTAASSIPLARA karşı;

İstibdat edip MÜSTEBİT / baskıcı davranış içinde bulunanlara karşı;

İlim, fen, teknik ve irfanla beraberlik ve işbirliği içinde olan ve zaten bu husus ve niteliği İslâm için olmazsa olmaz olan Yüce İslâm Dîni’nin; mutlak galebesine / üstün gelmesine engel teşkil eden, oraları tam olarak istilâsına / ele geçirmesine set çeken mâni ve engel olan sekiz durum; artık üç hakikat ile yerle bir olmuş ve olmaktadır.

O mani ve engellerden Birincisi: Ecnebi / Yabancı ve Batılı’lardaki; delil olmaksızın bir sözü kabul ettiren, başkalarını körü körüne taklit ettiren, hakikate ve gerçeğe ulaşmada büyük bir mani ve engel teşkil eden TAKLİT Hazretleri’dir.

İkincisi: Hristiyanlık âleminin, İslâm âlemini doğru dürüst bilmeyerek, kulaktan dolma bilgilerle yetinmesini sağlayan CEHALET Ağa’dır.

Üçüncüsü: Taklitten doğan; diğer fikir ve görüşleri bilmediği, anlamadığı hâlde, onlara karşı kendini kapatmak, onlara karşı düşmanca tavır almak demek olan, bağnaz TAASSUP Bey’dir.

Dördüncüsü: Kıssis, keşiş ve papazların; Hristiyanlar üstünde riyaset ve hâkimiyet kurup, onlara hükmetmeleri. Özellikle Orta Çağda Batı’da asırlarca düşüncenin önünü kapayan “Bağnaz, tutucu, dar görüşlü, akla ve ilme önem vermeyen.” TEOLOJİK Zihniyet’tir.

Nitekim Batılıların önündeki bu maddî-manevi setler; onların hak din olan İslâmiyeti kabul etmelerine mâni olmuş; maddeten geri kalmalarını uzatmış; manen de dünya ve ahiret saadetlerine kavuşmaktan onları mahrum ve yoksun bırakmıştır.

Bizdeki mâniler ise, Bir: Çeşitli istibdat ve baskılar altında oluşumuz:

Sırf kendi görüşünü doğru kabul eden ilmî / bilimsel zorbalık. Halkı; hak ve hürriyetlerden mahrum ve yoksun bırakan siyasî / politik baskılar. Mânevî / dinî / dinsel mesela “Mahalle Baskısı!” gibi psikolojik istibdat ve baskılar.

İki: Ahlâksızlık hâli ve işlerimizdeki perişanlık ve karışıklık. Halbuki:

“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiye’nin (İslâm ahlâkının) ve hakaik-i imaniyenin (iman hakikat ve gerçeklerinin) kemalâtını (mükemmelliklerini) ef’âlimizle (fiil ve hareketlerimizle) izhar etsek (göstersek, görünür kılsak), sair (diğer) dinlerin tâbileri (mensup ve bağlıları) elbette cemaatlerle (topluluklar hâlinde) İslâmiyet’e girecekler; belki Küre-i Arz’ın (Dünya’nın) bazı kıt’aları (bölgeleri) ve devletleri de İslâmiyet’e dehalet edecekler (girmiş olacaklar).”

Üç: Atalet, tembellik ve hareketsizliği netice veren yeis ve ümitsizliktir. Ki, İslâmiyet güneşinin tutulmasına sebep olmuşlardır. Oysa “Yeis; mani-i her kemâldir.” Her türlü ilerleme ve gelişmenin önündeki en büyük engeldir.

Nitekim: “Gayr-i Müslimlerin (Müslüman olmayanların) iman etmelerinden ümidini kesen Mü’minler (İnananlar); kendi dünyalarında kalmış, kendi kabuklarına çekilerek; bu cihan-şümul (evrensel) mesajı onlara hakkıyla ulaştıramamıştır.”

 

 

Bölünme Paranoyası!

“Minerva’nın baykuşu, alaca karanlıkta uçar”. (Hegel)*

Tarih boyunca emperyalist devletler, işgal ederek sömürmek istedikleri devletleri önceden çeşitli yollarla kaos’a sürüklerler, halkı de’moralize ederler ve daha sonra ordularıyla giderek sanki o ülkenin halklarının gerçek kurtarıcılarıymış gibi girdikleri ülkede kahramanlık edasıyla karşılanırlar.

Bu oyunun en son örneğini, ABD’nin Irak devletini işgalinde gördük. Yıllarca süren ve galibi bir türlü belli olmayan İran – Irak savaşı, arkasından Irak’ın Kuveyt’e saldırması. Petrol zengini bir ülkede aç sefil bir hayat süren halk, ABD askerleri Irak’ı işgale geldiğinde kendi liderlerinin (Saddam Hüseyin) heykelini devirip, yabancı askerlerin postallarını yalıyorlardı. Sonrası malum, milyonlarca insan kaybı, Guantelamo’da işkence gören onbinler, yüzbinleri bulan tecavüz olayları ve bu gün; üç parçaya bölünmüş bir Irak. Yarın nelere gebe orası meçhul.

Bu kaotik ortam sadece devletlerarasında olmaz, her hangi bir ülkenin iç işlerinde de benzer olaylar görülür.

Şöyle ki, 28 Şubat AKP’nin ana rahmine düşüş sancıydı. Bülent Ecevit Başbakanlığındaki 2001 ekonomik krizi ve arkasından MHP genel Başkanı Devlet Bahçelinin Bursa Kocayayla’dan “haydi çocuklar aşıya” dercesine 2002 İçin seçim tarihi vermesi, AKP’nin doğumunu müjdelemiştir.

Arkasından meclis aritmetiğine göre normal şartlarda Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmemesi gerekirken, 27 Mayıs 2007 E – Muhtırası Gül’ün seçimini kolaylaştırmıştır.

AKP Hükümeti’nin doğumundan bu güne geliş kronolojisini inceleyecek olursak, kazanarak çıktığı her seçimin arkasında bir kaos olayı vardır ve bu kaotik ortam, bilerek yaratılmış toplum mühendisliği projesidir.

7 Haziran seçim sonuçlarından sonra tek başına iktidar olamayan AKP, bir taraftan koalisyon görüşmeleriyle milleti oyalarken, diğer taraftan yandaş medya, sürekli olarak halka “millet kaos’u seçti” mesajını veriyordu. Koalisyon görüşmeleri çeşitli vesilelerle öyle bir çıkmaza sokuldu ki; millet’te; “tek başına bir hükümetten başkasıyla olmaz” imajı oluşturuldu ve 1 Kasım 2015 tarihinde tekrar seçime gidilerek AKP, %49,5 La tek başına tekrar iktidara geldi. Tabii bu koalisyon görüşmelerinde gerek CHP’nin gerekse MHP’nin başarısızlıklarını da hesaba katmak lâzım.

Başkanlık gelmezse ülke bölünür’mü?

PKK’nın cinayetleri güneydoğuda devam ederken, Türk ordusunun bir kısmı Suriye de, bir kısmı Irakta çatışma bölgelerindeyken, başkanlık meselesi diye bir şey gündemde yokken MHP genel başkanı Devlet Bahçeli’nin: “Cumhurbaşkanı alânen anayasa suçu işliyor başkanlık meselesini getirin meclise geçerse halka gidilsin” mealindeki sözlerinin üzerine AKP kurmayları ve yandaş kalemşörler, balıklamasına atladılar ve başladılar Bahçeliye övgüler dizmeğe. Daha önceleri Sayın Bahçeli hakkında yapılan hakaretleri sanki bunlar yapmamış gibi.

Başkanlık tartışmaları sürerken, bu hengâme de Başbakan Binali Yıldırım: “Başkanlık gelmezse Türkiye bölünür” gibi talihsiz bir söz söyledi. Hâlbuki böyle bir sözü en son söyleyecek veya hiç söylemeyecek kişi varsa o da Binali Yıldırım’dı. Çünkü Yıldırım TC’nin Başbakanıydı. Gemiyi en son kaptan terk eder veya gemiyle birlikte batar giderdi. Yüz yıla yakın bir zamandır bu memleket birçok badireler atlattı nasıl bölünmediyse, bundan sonra da bölünmeyecek inşallah. Ama AKP zihniyeti bu kaos’tan beslenmeğe alıştı, her şeyin kolayına kaçıyorlar. Ama Türk Milleti bu defa zoru bozacak oyuna gelmeyecek ben inanıyorum buna.

Saygılarımla.

*Minerva: Antik Roma çağında Tanrıça.

 

 

İngiliz Gözüyle ‘Millî Mücadele’miz – 1

Cumhuriyet kuruldu kurulalı – her ikisi birbirinin devamı olsa da – ciddi bir Türkiye Devleti & Osmanlı Devleti ayrımı söz konusu olmuştur. Başlangıçtaki enkaz devri ve bin yıllık rejim değişikliğini benimsetme gayreti bazı abartılı uygulamalar için gerekçe teşkil etse de 90 küsur yıl sonra filmin geriye sarılması çalışmaları; dıştan içe sınırları göç ve ölüm olan, içten dışa da çözüm bekleyen büyük problemleri bulunan bir toplum için gereksiz bir zaman ve enerji kaybıdır.

Son 40 yılını Sağcı & Solcu, Alevî & Sünnî, Türk & Kürt, Laik & Dindar gibi yapay ayrılıklara harcamaktan müşteki ve bunların herhangi birine taraf olmanın anlamsızlığı üzerine bir alternatif oluşturan yönetici erkin ikinci yarıdaki sunî ikilemlerden kaçmış gibi yaparak ilk yarı öncesinde ve esnasındaki derin düaliteye sarılması geçmişle hesaplaşmak hastalığından kurtulamadığımızın bir göstergesidir.

Bu meyanda yabancıların gözlemleri ve yazdıkları tarihimizin tekliği, devletlerimizin sürekliliği noktasında çok açıklayıcı olabilmekte. Tamamen kendi çıkarlarının penceresinden bakan ve başarı üstünlüklerini korumak için reel değerlendirmeler yapan ecnebilerin kendi iç yazışmaları aslında bizim için de hazine niteliğinde. “İngiliz Yüksek Komiserlerinin Gözüyle MİLLİ MÜCADELE 1918-1920” kitabı da böyle bir eser. Yrd. Doç. Mehmet Okur ile Murat Küçükuğurlu’nun imzasıyla Serander Yayınları’ndan çıkan 352 sayfalık kıymetli bir kitap.

Döneminin Süper Gücü, İtilâf Devletleri’nin de lideri olan İngiltere’nin başkent İstanbul’daki Yüksek Komiserliği’nce (İşgal Valiliği) Londra’ya gönderilen ve “British Documents on Foreign Affairs: Reports and Papers From the Foreign Office Confidential Print” adıyla 1985’te yayınlanan belgelere İngilizlerin Anadolu’daki siyasi ve askeri birimlerinin iç yazışmalarının eklenmesiyle oluşan eser birçok açıdan tarihimizdeki tartışmaları ve ikilikleri de sona erdirecek cinsten bilgilere hâvi.

Örneğin Önsöz kısmında yer alan Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit’in İngiliz baskısıyla değil kendi hür iradeleriyle Anadolu’daki Millî hareket’e karşı İngiltere’nin desteğini kazanmaya çalışmaları İngiliz belgelerinde sıkça tekrarlanan bir husustur. “Umutlarımı Allah’tan başka İngiltere’ye bağladım” diyen Sultan Vahdettin’e İngilizler fazla yüz verme yanlısı da değillerdir. Zira tüm İslam Dünyası’na Türklerin kesinlikle yenildiğini anlatmak ve ile hala bir tehlike olarak görülen Turancılığa öldürücü darbe vurma amacındadırlar.

Türk halkına İmparatorluklarının küçültülmesi ile ceza vermeyi düşünen İngilizlerin İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, Hindistan’da Evrengzib’in (Babürlü) torunlarının vahşi içgüdülerini kontrol altına almada başarılı olmuş yöntemlerin Osmanlı’nın torunlarına da aynı şekilde uygulanmasından yanadır. Bu bağlamda İngiliz yanlısı Serbestî Gazetesi editörü Sait Molla ile Komiserliğin Askerî Ataşesini görüştürerek kanaat öğrenme ve kamuoyu oluşturma çabaları da eş zamanlı yürütülmektedir.

Türklere karşı bütün hoşgörülü tutumları yasaklayan İngiliz Yüksek Komiserliği, öte yandan Türklerin sıcak yaklaşımlarına aynı şekilde cevap veren Fransız Yüksek Komiserliği’nin ve Batı Anadolu’ya çıkarılan Yunanlılarla ciddi bir anlaşmazlık bulunan İtalyanların İstanbul Yüksek Komiserliği’nin faaliyetlerini de dikkatle takip etmektedir. Zira bu esnada Türk kamuoyunda hangi ülkenin mandasına girileceği tartışması vardır.

İngiliz Yüksek Komiserlerinin Gözüyle Milli Mücadele kitabında Atatürk’ün 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışı bir detay olarak verilmez. Lakin İngiltere’nin Karadeniz Orduları Komutanı General Milne’in Mart 1919 istihbarat raporlarında sadece Samsun’da 300 Rum asker kaçağının Türk köylerine saldırdığı zikredilir. İngilizler, asayişi temin için gönderilen Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’daki faaliyetleriyle burada Millî Hareket’i teşkilatlanmaya çalıştığının bölgedeki kontrol subayları ve Pontusçu Rumlar vasıtasıyla anlaşılması Haziran ayını bulmuştur.

( – Devam edecek – )

 

 

Gezdiklerim Gördüklerim

0

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?’ Diyenlere verilecek en mükemmel cevap: ‘Çok gezip çok okuyan‘ şeklinde olmalıdır. Çünkü insanoğlu; okuduğunun çoğunu unutur, bir kısmını hatırlar. Gördüğünün bir kısmını unutsa bile hatırladıkları daha çoktur.  Yaptığını ise bilir. Gezilecek yerler hakkında, seyahat öncesinde veya sırasında bilgi edinmek için okuyanlar, gördüklerini de okuduklarını da unutmazlar, bilirler.

Gezilen yeni ülkelerin ve o ülkelerde yaşayan insanların ayırt edici özelliklerinin okunması ve görülmesi insanoğlunun kültürünü artırır. Okumak ve görmek suretiyle elde edilen bilgilerin yazılı hâle getirilmesi ile seyahatnâmeler meydana gelmiştir. İşini iyi yapan seyahatnâme yazarlarının eserleri geniş kütleler tarafından alaka ile okunur.

Batı dünyasında ilk seyahatnâme yazarının M.Ö. 60 – M.S. 24 yılları arasında yaşayan Yunanlı coğrafyacı Strabon olduğu söylenir. Marco Polo (1254-1324) üslûp ve metin olarak değerlendirildiğinde birinci sırada yer alır. Türk edebiyatının en tanınmış seyahatnâmesini, Evliya Çelebi (1611-1682)  ‘Seyahatname‘ adı ile kültürümüze kazandırmıştır. 10 ciltlik bu eser, gerçek bir şâheserdir.  Kendisine ‘gezgin’ unvanını uygun gören Prof. Dr. Orhan Kural, günümüzün en popüler seyahatnâme yazarıdır. Dünya ülkelerinin % 90’dan fazlasını gezmiş, gördüklerini ve yaşadıklarını sayıları 10’a yaklaşan kitaplarında anlatmıştır.

İstanbul’da Merkez Valisi olarak bulunan Murat Yıldırım, bir amatör seyyahtır. Her sene dünyanın farklı bir bölgesine (özellikle de İslam ülkelerine) gerçekleştirdiği seyahat notlarını profesyonel bir gözlemci gibi, akıcı bir Türkçe ile kitaplaştırmaktadır. O’nun Gezdiklerim Gördüklerim isimli 13,6 X 19,6 santim ölçülerinde 116 sayfalık, kendi küçük mündericatı zengin eseri, Nisan 2016’da yayınlandı. Kitapta; değişik tarihlerde gerçekleştirdiği gezilerin notları yer alıyor.

1-Suriye (Hama, Humus, Şam ve Halep) Yollarında, 2-Kudüs ve Mescid-i Aksa, 3-Evladı- Fâtihan Diyârı Balkanlar, 4-Hazin Endülüs ve Masal Ülkesi(!) Fas, 5-Asya’nın yıldızı Malezya ve Singapur gezilerinin dikkate değer gözlemleri, izlenimleri mâcera romanı gibi bir solukta okunuyor. Okuyucu, bahsi geçen şehir ve ülkeleri ya görmüş gibi oluyor veya görme arzusuna kapılıyor.

Sayın Vali Yıldırım, eserinin ‘Önsöz‘ başlıklı bölümünde gezilerini; ‘Rabb’imizin, Kur’an-ı Kerîm’in bâzı âyetlerinde; yeryüzününün gezilip dolaşılmasını, geçmiş milletlerin akıbetlerinden ders alınmasını, yaradılış kanunlarına ibretle bakılmasını emrettiği‘ için gerçekleştirdiğini beyan ediyor. Bu emre uyarak gezip gördüğü, bâzı inceleme ve tesbitler yapma imkânı bulduğu 12 ülkede, alınacak çok dersler ve ibretler bulduğunu açıklayıp, kitabın yayınlanmasındaki muradını; ‘okuyucuların yapacakları gezilerde rehber olmak, ışık tutarak ufuklarının açılmasına vesile olmak’ şeklinde özetliyor.

Murat Yıldırım eserini; Hama, Şam, Halep, Zeytindağı, el-Halil, Kalkandelen, Ohrid, Manastır, Tiran, Dubrovnik, Mostar, Üsküp, Priştina, Sevilla, Tanca, Rabat, Kazablanka, Marakeş, Kuala Lumpur, Singapur şehir ve bölgelerinden, Selman-ı Fârisî’nin,  Hz. Dâvud’un, Sultan Birinci Murad Han’ın türbelerinden, Burak ve Granada mescitlerinden,  İshak Çelebi, Koski’de Mehmed Paşa, Üsküp’te Murat Paşa, Kurtuba, Tanca, Putra camilerinden, Sava Kilisesi’nden, Makedonya’da İskender Anıtı’ndan, İspanya’da Elhamra Sarayı’ndan objektifine aldığı 100’den fazla fotoğrafla zenginleştirmiş.

Vali Bey kitabına, ‘Gezdiklerim Gördüklerim‘ ismini uygun görmüş ise de gezip gördüğü yerlerin ve incelediği âbide eserlerin târihî arka planı ve efsâneleri hakkında da alaka çekici bilgiler veriyor. Bunlardan tadımlık bir bölüm:

‘Langkawi, 99 adadan oluşan bir yerleşim bölgesidir. Malezya’nın en sevilen, dünyaca meşhur tâtil yöresidir. Adalardan birinde, Asya’nın en büyük sualtı akvaryum müzesi, Hulu Melaka denilen bölgede Mahsuri Türbesi vardır. Mahallî kıyafetler giymiş insanların, kız ve erkeklerden oluşan bir grubunun müzik ziyafeti ile turistleri karşıladığı türbenin efsânevî bir hikâyesi vardır.

Mahsuri isimli köyün en güzel ve evli olan kadınına, köyün şefinin oğlu âşıktır. Eşinden boşanarak kendisiyle evlenmesini ister. Mahsuri bunu reddedince, dedikodu çıkartır. Sonunda mahkemeye çıkartılan Mahsuri suçlu bulunur ve halkın önünde bıçakla idam edilir. Ancak kanı beyaz akar. Mâsum olduğu anlaşılır ancak iş işten geçmiştir. Ölmeden evvel; ‘Benim yedi neslim bu topraklarda yaşadığı sürece, buranın halkı rahat görmesin‘ diye beddua eder. Rivâyete göre, neslinden gelen son kişi de 1968’de ölünceye kadar, bu ada yokluk ve sefalet içinde yaşamıştır.’

Eserden özetlenerek arka kapağa konulan notlar, eserin üstün değeri hakkında bilgi vererek okuyucuyu iç sayfalara dâvet ediyor:

Aziz vatana ihânetleri tescillenmiş bazı vatan hâinlerini iadei itibar maksadıyla yurdumuza getirtmeyi arzu eden bazı çevreler, acaba son Osmanlı Sultanı Vahideddin Han’ın naaşının ülkemize getirilmesi konusunda ne söylerler merak ediyoruz?

*  *  *

Kudüs, 638 (H. 16) senesinde, Hz. Ömer (R.A.) zamanında kuşatılarak fethedildi. Hıristiyanlar cizye vermeyi kabul ederek, Müslümanların himâyesine girerek, Bizans’ın ağır vergi ve işkencelerinden kurtulmuş oldular. Kudüs’ü fetheden Hz. Ömer (R.A.), Hıristiyanların ‘istediğiniz bir kiliseyi kendinize mâbed olarak seçiniz‘ şeklindeki teklifini kabul etmemiş, ilk namazı kilise dışında bir yerde kılmış. Beyti Mukaddes Mahalli’ni temizletip, buraya büyük ve güzel bir camii yaptırmıştır.

*  *  *

Hemen bütün Balkan ülkelerinde Müslüman nüfusun yaşadığı bölgelerde yoğun misyonerlik faaliyetleri yapılmaktadır. ‘Osmanlı sizleri zorla Müslüman yaptı, eski dininiz olan Hıristiyanlığa dönün.’ Demektedirler. Başta A.B.D., Kanada, İtalya olmak üzere batılı devletlerin açtığı okullar, üniversiteler vasıtasıyla yurtdışı eğitim, iş ve vatandaşlık vaadleriyle propaganda yapmaktalar.

*  *  *

Batı İslâm sanatının en güzel yapılarından birisi olan Kurtuba Camii’ni ziyâret ettik. Arapça mescid kelimesinden üretilmiş ‘Mezguita’ adıyla bilinen cami maalesef sonradan kiliseye çevrilmiştir.

*  *  *

Kuala Lumpur şehir merkezinde rehberimizden, bizi en yakın camiye götürmesini rica ettik. Cemaatle öğle namazını edâ ettik. Negara Mescidi, çevresinin temizliği, dört bir tarafının süs havuzlarıyla çevrili olması ile dikkatimizi çekti. Malezya’da büyük camii ve mescidlere girişte, önce sizleri görevliler, güler yüzle karşılıyor, sonra ziyaretçi defterine kayıt yapıyorlar, ondan sonra çıplak ayakla abdesthaneye ve camiye alıyorlar.

Alioğlu Yayınevi:

Çatalçeşme Sokağı, Üretmen İş Hanı, Nu: 29/A Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-511 29 23  Belgegeçer: 0.212-522 88 80  www.alioglu.com

Murat Yıldırım: 1953 yılında Çorum’da doğdu. İlköğretimini Çorum’da, orta ve lise eğitimini Kastamonu’da tamamladı. Kastamonu Abdurrahman Paşa Lisesi’nden 1972 yılında pekiyi ile mezun oldu. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde üniversite eğitimine başladı ve 1976 yılında iyi derece ile Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

1976 yılında stajyer kaymakam (maiyet memuru) olarak memurluğa adım attı. 1977- 1978 yılında, Ordu-Ulubey ve Çankırı-Eskipazar ilçele

rinde Kaymakam Vekilliği görevlerinde bulundu. 1979’da Sivas-Hafik Kaymakamlığına tâyin edildi. 1980 yılında Balıkesir İdarî ve Lojistik Okulu’ndan pekiyi derece ile mezun olduktan sonra yedek subay olarak Konya- Doğanhisar Askerlik Şubesi Başkanlığı ve Garnizon Komutanlığı yaptı.

1981-1983 yılında Afyon-Sultandağı Kaymakamlığı ve tâyin edilmiş belediye başkanlığı ve yine l983-1985 yılında Erzurum-Karayazı Kaymakamlığı ve Belediye Başkanlığı görevini yürüttü. 1985-1988 yıllarında Samsun-Ladik, 1988-1990 arasında ise Afyon-Bolvadin Kaymakamlığında bulundu. 1990 yılında dil eğitimi için 6 ay süre ile ABD’ye gitti. 1990-1992 yılında İçel-Erdemli Kaymakamlığı ve 1992-1994 yılları arasında Erzurum Vali Yardımcılığı yaptı. Mayıs 1993’de Özbekistan’da düzenlenen Uluslararası İktisat Sempozyumuna katıldı. Müşâhadelerini ‘Özbekistan Notları‘ adlı kitapçıkta yayımladı.

1994-1998’de Sakarya-Akyazı Kaymakamlığı ve 1998-2003 tarihleri arasında Ankara Vali Yardımcılığı görevinde bulunduktan sonra 2003 yılında İstanbul Vali Yardımcısı ve Atatürk Hava Limanı Mülkî İdare Âmiri olarak, 2004 Nato zirvesinde 30’a yakın devlet ve hükümet başkanlarının karşılanmasında hazır bulundu, güvenliğin sağlanmasında görev aldı. 2004 yılında Siirt Valiliğine, bir yıl sonra da Ardahan Valiliğine, Nisan 2008’de Merkez Valiliği görevine tâyin dildi.

İlk şiir kitabı ‘Adım Adım Anadolu‘yu 2009’da, 2. kitabı ‘Ders Aldığım Kıssalar‘ı 2010’da yayımladı. 2012’de ‘Muhteşem İmza‘, 2014’de ‘Kaynaktan Üç Damla‘ adlı İngilizce-Türkçe broşürü ile ‘Ömür’den Umre’ye Uzanan Yolculuk‘ adıyla 2. seyahat kitapçığını yayımladı.

Halen çeşitli dergilerde gezi notları yayınlanmaktadır.

KUŞBAKIŞI:

Attila:

Yayıncı ve yazar Oğuzhan Cengiz, Eylül 2016’da yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerindeki, 128 sayfalık eserinde, Türk târihinin en büyük cihangirlerinden Attila’yı akıcı bir üslupla, bir solukta okunabilecek kurgu ile anlatıyor.

400-453 yılları arasında yaşayan Attila, Mete Han’ın 19. kuşaktan torunu ve Avrupa Hun hâkanıdır. Avrupa’ya ilk geçen Türklerin başbuğu olarak kıt’anın üçte ikisinden fazlasına hâkim olmuştur. Yönettiği devletin sınırları doğuda Hazar Denizi’nin batı kıyılarından Roma’ya, kuzeyde Sibirya’nın güney sınırlarından Kazadeniz’in kuzey kıyılarına kadar uzanıyor, 4.000.000 kilometrekarelik bir alanı kapsıyordu.

Türklerin henüz Müslüman olmadığı bir dönemde; Piskopos 3. Sixtus’un söylediği bir cümleye karşılık: ‘Siz şaşırmışsınız. Tanrı’nın oğlu mu olur? O Tek’tir’ Diyerek Türklerin Allah (cc) anlayışını veciz bir şekilde ifâde etmiştir.

İtalya’yı fethetmekten vazgeçmesi karşılığında, kendisine verilen hazineleri, devletinin tab’ası olan ve evlenen genç kızlara çeyiz olarak vermiştir.

Batı Roma İmparatorluğu’nu zayıflatıp çöküşün eşiğine getirdi. İmparatorluk, Attila’nın ölümünden 23 yıl sonra 476 yılında dağıldı. Attila’nın tesiri olmasaydı, Batı Roma, Fatih Sultan Mehmed Han’ın1453 yılında tarih sahnesinden sildiği Doğu Roma gibi 1000 yıl daha hükümran olabilirdi.

Bilgeoğuz Yayınları:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

Gök Aradık Tuğlara:

Usta şair, edip ve hatip Yavuz Bülent Bâkiler diyor ki: ‘Bu güne kadar bâzı şiirleri -Farklı zamanlarda- kırk defa okuduğum olmuştur. Fakat bir şiir kitabının bütün şiirlerini, -hem de eksilmeyen, aksine çoğalan bir zevkle- arka arkaya üç defa okuduğumu bilmelisiniz. Mehmet Ali Kalkan‘ın Gök Aradık Tuğlara isimli yeni şiir kitabından bahsediyorum.’

Şiirden çok şairin bulunduğu, şiir okuyanların, şiir yazandan az olduğu bir dönemde, şiir severlerin arayışlarına cevap verebilecek daha iyi bir tezkiyeye ihtiyaç yoktur.

İnşaat Mühendisi olan Mehmet Ali Kalkan, kalemini kelime mimarı olan kullanabilen bir sanatkâr maharetiyle, 12 X 19,6 santim ölçülerinde 127 sayfalık kitabını, hakîki mânâda 51 adet şiirle donatmayı başarabilmiş.

Hepsi ile bizden renkler, râyihalar ve lezzetler sunuyor:


Ellerim ufku tutar

Göklere kanat benim

Yaşım var dünya

Tarihe hayat benim.

Vurdum sevdaya atı

Türkü bildim hayatı

Savalanla bayatı

Kerkük’te hoyrat benim.

Sevdam aşkın hasında

Piştim gönül tasında

Yerle gök arasında

Türkmence murat benim.

Oğuzca murat benim.

 

…………..

 


Türkülerimi boy boy,

Söylemek hakkımız var

Hakanımla ulu toy,

Eylemek hakkımız var.

Gece kara, gün beyaz,

Düşlerim ayaz ayaz.

Diriler ölüden az,

Ah etmek hakkımız var.

Dudak bükenin düne

Bu diyarda yeri ne?

Ayağı baş edene,

Dur demek hakkımız var.

Göğsümü gere gere,

Şükür derim kadere,

Ayak bastığım yere

Tuğ dikmek hakkımız var.

Sevdamız diyar diyar,

Vatan, bayrak Türk’e yar,

Ufuklara ufuklar

Eklemek hakkımız var.

Sanmayın ki ağıtça,

Dediklerim öğütçe,

Bu dünyayı yiğitçe

Beklemek hakkımız var…


Ötüken Neşriyat: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

Türk Milliyetçiliği Alanında Bâzı Ankara Anıları:

*Komünizmin İç Yüzü, *Remzi Oğuz Arık Bibliyografyası, *Türk Ocağı’na Hizmet Edenler, *Tanıdığım Türkçüler, *Çiftçioğlu Nejdet Sançar, *Türkçü Dergiler, Milliyetçi Dernekler, *3 Mayıs 1944 ve Türkçülük Dâvası, *Türk Milliyetçiler Derneği ve Kapanış Dâvası gibi eserlerin yazarı Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu bu defa okuyucularının karşısına hatıralarıyla çıkıyor. Hâtıralarında yine Türkçü kuruluşlar var.

Türkçülük düşüncesinin mühim kuruluşlarından biri olan Türk Milliyetçiler Derneği Ankara’da kurulmuş, 76 şubeli bir sivil toplum kuruluşu durumuna orada gelmiş, yaktığı ışıklarla birlikte yine orada söndürülmüştür.

Türk Milliyetçiler Derneği’nin kuruluşundan, Demokrat Parti’nin, âdeta oturduğu dalı keser gibi yanlış bir kararla kapatmasına kadar derneğin neferi olarak çalışan Prof. Sefercioğlu, 13,6 X 20,5 santim ölçülerinde 128 sayfalık eserinde ayrıca; Mefkûre ve Gurbet isimli dergilerin, Remzi Oğuz Arık Derneği‘nin, Türk Ocakları‘nda yaşanan hâdiseleri, Hür Basım ve Yayınevi‘nin serüvenini anlatıyor.

Türk Ocakları Ankara Şubesi’nin 63. yayını olan eser, Haziran 2016’da yayınlandı.

Türk Ocakları Ankara Şubesi:

Gazi Mustafa Kemal Bulvarı Nu: 55/12 Maltepe, Ankara.

Telefon: 0.312-231 04 97, Belgegeçer: 0.312-229 11 70

 

Kısa Kısa… Kısa Kısa…

1-MÂSUM UYKU: Karen Perry – Çeviren: Bağış Bilir / OkuyanUs Yayınları

2-KISA ORTADOĞU TARİHİ: Ali Çimen. Timaş Yayınları.

3- OSMANLI’DA BATI MÜZİĞİ: Selçuk Alimdar. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

5- 2014 YAZARLAR AJANDASI: İlhan Efe. Üç Harf Yayıncılık.

4-KATİE ve YILDIZLI GECE: James Mayhew-Çeviren: Dilek Erbaş Şeren / Yapı Kredi Yayınları

 


DERKENAR:

Kitap Nedir?

Her kitap okuyucusu, mutlaka kitap üzerine düşünür. Kitabı müzikle, resimle, tabiatla, kâinatla, insanla, başka varlıklarla ve eylemlerle kıyaslayanlar olmuştur. Ve benzetenler… Mesela Nermi Uygur;  ‘Benzetişler‘ başlıklı denemesinde; ‘Kitap Aynadır‘, ‘Kitap Arkadaştır.’, ‘Kitap Çağrıdır‘, ‘Kitap Penceredir‘, ‘Kitap İnsandır‘, ‘Kitap Besindir‘, ‘Kitap Gömüdür‘, ‘Kitap Sağlık Yoludur‘, ‘Kitap Ağaçtır‘, ‘Kitap Denizdir‘, ‘Kitap Evrendir‘ alt başlıkları açmış ve bu benzetişlerini gerekçelendirmiştir… Kitap okuma uğruna gözlerini kaybeden Cemil Meriç de; ‘Kitap Limandır‘, ‘Kitap istikbale yollanan mektup‘, ‘Denize atılan bir şişe her kitap‘, ‘Çocuğum, çocuklarım‘, ‘Kitap kâinata açılan kapı‘ benzetmeleriyle tanımlamıştır kitabı…

Kitap, yukarıdaki benzetmelerin her biridir aynı zamanda hepsidir.


 

 

Devletimizin Sınırları Dışında Kaldı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “Cumhuriyet bizim ilk değil, son devletimizdir. Bu devletin sınırlarını gönüllü olarak kabul etmiş değiliz. Unutulmamalıdır ki Cumhuriyeti kuran kadronun çok önemli bir bölümünün dahi doğduğu, büyüdüğü topraklar yeni devletimizin sınırları dışında kalmıştır. Uzun zamandır yaşadığımız kesintisiz savaşların, kayıpların etkisiyle biraz nefes alabilmek için o dönemde buna ‘Tamam’ denmiş olabilir. Asıl yanlış, dönemin tartışmalı şartları içinde yapılan bu fedakârlığa teslim olup devlet ve toplum hayatını buna göre inşa etmeye çalışmaktır. İşte biz bunu kabul etmiyoruz.”

Bu sözler beni heyecanlandırabilirdi. Bu sözler başta Yunanistan olmak üzere Irak, Suriye ve Rusya gibi komşu ülkelerin devlet yetkililerini öfke ile tepki vermeye itebilirdi.

En yetkili ağızdan dile getirilen bu sözlerin, deprem etkisi yaratması gerekirken, önemli bir etkisi olmadı.

Çünkü herkes biliyor ki, Ege’de 17 adamız Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde (2004 yılında) Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edildi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu konuda Yunanistan’a bir kelime laf etmedi. Türk milletine de 17 adanın Yunanistan’a neden verildiğini izah etmedi.

“Cumhuriyetin sınırlarını gönüllü olarak kabul etmediğimiz” gibi, belki de adalarımızı Yunanistan’ın ilhak etmesini de gönülsüz olarak kabul etmek zorunda kalmış olabiliriz.

Egedeki adalarımızı kaybetmemizin hangi mecburiyetten olduğunu bilmek Türk vatandaşlarının en tabii hakkıdır.

*************************************

Lozan ve Adalar

Cumhurbaşkanı Erdoğan birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Ege’de bağırsan duyulacak adaları biz Lozan’da Yunan’a verdik. Zafer mi bu? Lozan’da masaya oturanlar o anlaşmanın hakkını veremedilerdiye Ege’deki adaların Lozan’da verildiğini anlatmaya çalışıyor.

Oysaki tarihi belgeler gerçeklerin farklı olduğunu gösteriyor.

Belgelere göre, Egedeki adaların önemli bir kısmını 1832 yılı ve öncesinde Yunanistan’a bıraktık.

II. Abdülhamid döneminde donanmamız Haliç’e kapatıldı ve donanmamız kullanılamaz hale geldi.

1911-1912 Trablusgarb Savaşı sonunda Rodos ve çevresindeki bir kısım adaları kaybettik.

Midilli, Sakız, Limni, Sisam, Semadirek ve bir kısım adaları da 1. Balkan Savaşında (1912-1913) kaybettik.

1923 Lozan Antlaşmasının 15. Maddesinde belirtilen 14 ada, zaten daha önce (Osmanlı Devleti zamanında) Türk hâkimiyetinden çıkmıştı, İtalya’ya verildi.

Burada bahsettiğimiz ve Cumhurbaşkanının Lozan’da verildiğini iddia ettiği adaların tamamı daha önceden hâkimiyetimizden çıktığı için Misak-ı Milli sınırları içinde değildi.

“Misak-ı Millî (Milli Yemin) Kurtuluş Savaşı’nın siyasi manifestosu olan altı maddelik bildirinin adıdır. İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 28 Ocak 1920’de oy birliği ile kabul edilmiştir.”

Çünkü Misak-ı Milli bildirisinde, “Mondros Ateşkesi imzalandığı sırada (30 Ekim 1918) işgal edilmemiş böl­geler kesin Türk yurdudur, parçalanamaz” denilmektedir.

Ancak 2004 yılı ve sonrasında, yani R. Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde, Yunanistan’ın işgal ve ilhak ettiği 17 ada Lozan antlaşmasına göre Türkiye’ye aittir.

Ege’deki bu 17 adamız Misak-ı Milli sınırları içindedir. Çünkü Mondros Ateşkesi imzalandığı sırada da Türk hâkimiyetinde idi.

Nitekim TBMM’de 26 Mart 2015’de yapılan oturumda, zamanın Milli Savunma Bakanı  İsmet Yılmaz tarafından, Lozan ve Paris Antlaşmalarına göre adaların hukuken Türkiye’ye ait olduğu ve adaların fiili olarak Yunan işgali altında olduğu beyan edilmiştir.

İsmet Yılmaz “bu adalar Türkiye Cumhuriyetine aittir. Ancak Yunanistan’ın fiili uygulamaları vardır. Yunanistan’ın mevcut fiili uygulamaları hukuki statüyü değiştirmez” demekle işgali kabul etmiştir.

Bu açık durum karşısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Lozan’ı hedef alan eleştirilerinin gerçeği yansıtmadığı ortadadır.

O halde ya Cumhurbaşkanına yanlış bilgi verilmektedir. Veya bu açıklamalar AKP döneminde verilen adaların da Lozan’da verildiği gibi bir algı yaratmak maksadıyla yapılmış olabilir.

Ancak tarihi gerçekler kolay kolay değiştirilemez. Belki kısa dönem üstü örtülse de gerçekler uzun süre gizlenemez.

NOT: Adaların hukuki statüsü ile ilgili bilgiler Milli Savunma Bakanlığı E. Genel Sekreteri Em. Kur. Albay Ümit Yalım‘ın açıklamalarından alınmıştır.

*******************************************

Aydınlar Ocakları 44. Şurası

Türkiye ve yurtdışında faaliyet gösteren Aydınlar Ocakları her sene iki defa “şura” adı verilen toplantılar düzenlemektedir. Aydınlar Ocakları her seferinde başka bir Aydınlar Ocağı Derneğinin ev sahipliğinde yapılan 3 günlük toplantılarda ülke ve dünya meselelerini tartışır. Meselelere “Türk milliyetçiliği” penceresinden bakarak değerlendirmelerini yapar ve bir “sonuç bildirisi” ile kamuoyu ile paylaşır.

Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şurası 28-30 Ekim 2016 tarihleri arasında Sivas‘ta yapıldı. Biz de (Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak) bu şuraya 15 arkadaşımızla iştirak ettik.

44. Şura Türkiye Cumhuriyeti devletinin 93. kuruluş yıldönümü münasebetiyle kutlanan Cumhuriyet Bayramı‘nda, 4-11 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresindeki temsilciler heyetinin inanç ve heyecanı ile yapıldı.

Ülkemizin içinde bulunduğu iç ve dış riskler ile hain saldırılar karşısında, “milli güçlerin birlikte hareket etmesinin” önemi büyük. Bu bakımdan milli refleksi olan herkesin 44. Şurada alınan kararlardan haberdar olmasının faydalı olacağını düşünerek, bu kararlardan bir kısmını paylaşmak istiyorum. Diğer bölümlerini ileride değerlendirmeye çalışacağım.

***

44. Şura Sonuç Bildirisi

Türkiye, 15 Temmuz 2016’da TSK içinde dıştan güdümlü bir cuntanın başlattığı lanet bir darbe teşebbüsü yaşamıştır. Çok şükür ki darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ankara Bağdatlaştırılamamış, Türkiye yeni bir Suriye yapılamamıştır.

Aydınlar Ocakları olarak “hukukun üstünlüğü” ilkesinin yaşandığı, anayasa ve yasaların rafa kaldırılmadığı, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin yürürlükte olduğu, yürütme ve yasama organlarının seçimle gelip, seçimle değiştiği, devletin bütün kurumlarının demokrasi kuralları içinde ahenkle çalıştığı, demokratik bir Türkiye istemeye devam edeceğiz.

OHAL Ve Devletin Yeniden Yapılandırılması: FETÖ yargılamalarının hızlandırılması ve devlet kadrolarının örgüt üyelerinden temizlenmesi için OHAL’den kaynaklanan yetkiler ve KHK’lar kullanılabilir. Ancak devletin yeniden inşasını, kurumların yeniden yapılandırılmasını öngören düzenlemelerin OHAL-KHK’ları yapılması doğru değildir. Genelkurmayın statüsü, askeri okulların kapatılması ve askeri hastanelerin Sağlık Bakanlığına bağlanması gibi düzenlemeler aceleye getirilmeden, etraflıca tartışarak, muhakkak TBMM’de muhalefetle birlikte uzlaşarak yapılmalıdır.

OHAL, hukukun rafa kaldırılması demek değildir. Burada beklenen özgürlükleri kısıtlayıcı kararların keyfi olarak değil, ancak zaruret halinde alınması, OHAL’in sınırlı süreli olarak, sıradan vatandaşların günlük hayatlarını en az etkileyecek boyutta uygulanmasıdır. OHAL’in ileri demokratik hukuk devletleri standartlarında uygulanmasını talep etmek hakkımızdır.

Başkanlık sistemi tartışmaları ülkemizin içinde bulunduğu ağır iç ve dış şartlar içinde yersiz ve zamansızdır. Bu şartlarda sağlıklı bir şekilde yürütülemez.

Kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği varsa, “Bağımsız ve tarafsız yargı“dan bahsetmek mümkün değilse, “gücü dengelenmiş ve denetlenebilir olmayan bir muktedir” varsa, sistemin adı ister parlamenter, ister başkanlık olsun, fark etmez.

Esasen Başkanlık Sistemine geçiş gibi köklü bir değişime, sosyal ve siyasi bir ihtiyaç da yoktur. Parlamenter sistem, Türkiye’nin 100 yıllık tecrübesi ile kurum ve kuralları kökleşmiş bir sistemdir. Yapılması gereken çok partili demokratik ve parlamenter sistemi, aksayan yönlerini ıslah ederek, geliştirerek devam ettirmektir. Öncelikli olarak parti içi demokrasiyi sağlayacak şekilde Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu demokratikleştirilmelidir.

 

 

Bulgaristan’a Bakmak Zorunda Kaldık!

Komşumuz Bulgaristan’da, 23 adayın yarışacağı Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 6 Kasım 2016 Pazar günü yapılacak. Bulgaristan’da 1,5 milyon civarında Türk’ün vatandaş olduğu tahmin ediliyor. Bunların büyük bir bölümü çifte vatandaşlık hakkına sahip olarak Türkiye’de yaşıyor.

Bunlara birde Türk Milletinden olarak gördüğümüz Pomak ve Çingene kardeşlerimizi ekleyince, Bulgaristan ister istemez, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, her bir Türk’ün ilgi alanına zorunlu olarak girmesi gereken bir ülke oluyor.

Kendi kendime karar vermiştim, kolay kolay Balkanlar ve Balkan Türkleri ile ilgili bir şey yazmayacaktım. Ancak gelişmeler ve davetli olarak katıldığım iki toplantı, bana bunları bir Türk olarak yazmayı zorunlu kıldı. Birde Bulgaristan çıkardığı seçim yasası ile Türkiye’deki vatandaşlarının seçime katılmasını zorlaştırarak, sadece 35 sandık açılmasına izin verdi. Bu aynı zamanda demokrasi ve özgürlükler birliği olan AB’nin, üyesi bulunan Bulgaristan’ın yaptığı bir insan hakları ihlali idi ve mutlaka dile getirilmeliydi.

İlki Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH/DPS)nin daveti idi. Burada Bulgaristan’dan gelen iki milletvekili Mustafa Ahmet ve Ceyhan İbrahim ile Antonov Belediye Başkanı Taner Ali’yi dinledik. Bize niye Plamen Oreşarski’yi desteklediklerini anlattılar.

Onlara göre Oreşarski; demokrat kişiliği, Türklere yakınlığı, etnik unsurlara karşı objektifliği ve kamuya çalışan almada yaptıkları sebebiyle desteklenmesi gereken adaymış..

Kararlarına saygı gösteriyorum ama bence HÖH/DPS’nin onursal başkanı Ahmet Doğan bir Türk olarak en azından ilk turda Bulgaristan vatandaşları karşısında bir kantara çıkmalıydı diye düşünüyorum. Bunun için her türlü şart uygundu kanaatindeyim.

İkinci davet ise Özgürlük ve Hoşgörü İçin Demokratlar (DOST) Partisinin idi. Ona da kalkıp icabet ettik. Dost Partisinin Genel Başkan Yardımcıları Kırcaali Milletvekili Şaban Ali Ahmet’i ve Şumnu Milletvekili Aydoğan Ali’yi dinledik…

Ben Bulgaristan’daki Türklerin yoğun olarak siyaset yaptığı partilere ve stk’lara hep aynı mesafede duruyorum. Hepsine saygı duyuyor, Türklüğe hizmet yolunda yaptıkları çalışmaları destekliyor ve kısa adı Dost olan partiye de bu çerçevede bakıyorum.

Onlarda bize, niçin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iktidardaki Bulgaristan’ın Avrupalı Geleceği İçin Vatandaşlar (GERB) partisinin adayı Tsetska Tsaçeva’yı destekleme kararı aldıklarını açıkladı.

Ancak, Avrupalı Gelişimi İçin Vatandaşlar (GERB) Partisi Genel Başkanı ve aynı zamanda Bulgaristan Başbakanı Borisov, 6 Kasım’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde partisinin aday gösterdiği Tsetska Tsaçeva için üyelerinin çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Özgürlük ve Hoşgörü İçin Demokratlar (DOST) ve Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) partilerinin desteğine ihtiyacı bulunmadığını ifade etti. Yani DOST Partisi adeta siyasal manada refüze oldu. Buna gerek varmıydı?

Boyko Borisov, Türkleri Bulgaristan yaşatmak istemeyen bir Bulgar siyasetçi. Bunu da her fırsatta ifade ediyor. Yanlış anlamasınlar ama her fırsatta HÖH’ün Türklük için yaptıklarını yeterli görmedikleri için Dost Partisini kurduklarını ifade edenler, nasıl olurda Türk düşmanı bir siyasetçi ve siyasi partinin adayını desteklerler? Sakın bir yerden talimat almış olmasınlar! Bu yanlış bir tercih değil mi?

Bugün Dost Partisinin toplantısında, ona en çok destek veren adam “AKP ile hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” diyen Akp İstanbul Milletvekili Rizeli Aziz Babuşçu’ydu. Kendisinin diğer önemli bir görevi de, her halde Balkanlı bir milletvekili bulamamış olacaklar ki; “Türkiye-Bulgaristan Parlamentolar Arası Dostluk Grubu”nun başkanı olmasıydı. Bulgaristan Türklüğü için kurulmuş olduğunu iddia eden Dost Partisi’nin toplantısı Akp’li Eyüp Belediyesince organize ediliyor, gelen AKP’li belediye başkanının dördü Karadenizli, biri Balkanlı ve milletvekilide Aziz Babuşçu… Bu Balkan Türkleri açısından çok ironik bir durumdur…

Dostçu arkadaşlar kızmasınlar ama çoktan “AKDOST” olmuşlar! Unutmasınlar, AKP demek Türkiye demek değildir…

Balkan Türkleri, Türk siyasetinde “etkisiz eleman” oldukları sürece bir zillet haline dönüşen bu üzücü durum devam edecektir.

HÖH/DPS’ye yapılan eleştirilerin tamamına katılırım. Ancak hangi nedenle olursa olsun Bulgaristan Türklerinin veya dünyanın her hangi bir köşesindeki Türklerin siyasi, dini, mezhep, kültürel vs. nedenlerle bölünmesine rıza göstermem.

Görüyorum ki; bazı odaklar Bulgaristan’daki güçlü Türk varlığından rahatsızlar. Onu bölmek, parçalamak ve ellerinden geldiğince un ufak etmek istiyorlar.. Buna hep birlikte izin vermemeliyiz.

Bizim görevimiz zülfiyare dokunsa da, doğruları göstermekten ibarettir. Biz AB’den talimat almayız, Bulgaristan istedi diye ölüme razı olmayız, Ankara yanlış yapıyorsa “evet” demeyiz. Ta ki, doğrunun bu olduğu konusunda ikna edilene dek!

Onun için Bulgaristan Türklerine son sözüm; her bir Türk’ün devlet olduğu inancı ile Bulgaristan’da Türklüğün birlik ve beraberliğini koruyarak 6 Kasım’da sandığa gidin ve demokratik hakkınızı kullanın. Unutmayın gündüz tarladan çalışmayanın akşam sofrada yeri olmaz…

 

 

Rubasam – Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi Kurucu Başkanı Av. Özcan Pehlivanoğlu Evlad-ı Fâtihan Balkan Türklerini Anlatıyor.

GİRİŞ:

Atalarımızın binlerce yıl evvel anayurt Orta Asya’dan gelerek yerleştikleri Avrupa coğrafyasına; büyük Türk devleti Osmanlı İmparatorluğu, Süleyman Paşa’nın emrindeki askerlerle 1352 tarihinde Gelibolu’dan resmen çıkarak, Çimpe Kalesi’ni fethetmiştir.

Bu fetih sosyal ve siyâsî bir süreç olarak Viyana kapılarına kadar devam etmiş, Balkanlar veya kullanmayı sevdiğimiz adı ile Rumeli, bir vatan hâline gelmiştir.

Balkanlar’ın vatan hâline getirilmesinin târihî süreci ve kayıp sebepleri ilim çevrelerinin mâlûmudur. Balkanlar’ın, bilinmesi ve öneminin kavranmasının sâdece ilim çevrelerinin meşguliyeti olarak kalması, milletimizin ve devletimizin hayatiyeti bakımından kabul edilemez bir durumdur.

Rumeli’nin önemi, milletimizin aklında devamlı yer bulmalı, Balkanlar ile ilgi ve temasımızı hiç kaybetmemeliyiz. Askerî ve siyâsî uzmanlar da böyle fikir beyanında bulunmuyorlar mı? Rumeli’ye göç ve ricat, milletimizin târihinde bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Geriye dönüş, hiç arzu etmesek de devam etmektedir. Anavatana Rumeli’den göç etmiş milyonlarca insanımız bulunmaktadır. Bunlar ne mutlu ki geldikleri vatan parçasını unutmamışlardır.

Süleyman Paşa 664 yıl önce Rumeli’ye adım atarken, neyi düşünüp hayal ettiyse, Rumeli insanı bugün de aynı duygular içerisindedir. Balkanlardan dönüşün sıkıntılarını hâlen üzerinde hisseden insanımız, vatanı için ne gerekiyorsa yapmıştır ve yapmaya devam edecektir.

Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış bulunan Rumeli insanı, bir arada bulunmak, yardımlaşma ve dayanışmayı güçlendirmek, oralarda bıraktığı akrabalarını desteklemek, kültürünü yaşatmak ve ülkemizin sosyal hayatına katkıda bulunmak için dernek ve vakıf çatıları altında teşkilatlanmıştır. Bu kuruluşlar, ‘Rumeli vatandır ve hâlen milyonlarca Türk, Balkanlardadır‘ demek için ve bu hakîkatin daha geniş kütleler tarafından bilinmesi ve benimsenmesi maksadıyla çalışmaktadır.

Av. ÖZCAN PEHLİVANOĞLU

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlının en son kaybettiği topraklar olan Balkanlar kaybedilmese idi Türk dünyasına ve günümüzün Türkiyesine ne veya neler kazandırırdı?

Av. Özcan Pehlivanoğlu: Türk Milleti kendisine karşı yürütülen savaşın psikolojik boyutunun henüz farkında değildir. Bu sebeble kendisine dayatılan her kavramı kabullendikçe, bir mevzi daha kaybetmiş olmaktadır. Birinci kavram, Osmanlı’nın her ne kadar çok kültürlü, çok dilli ve farklı dinlere mensup bir yapıya sahip imparatorluk olmasına rağmen bir Türk devleti olduğudur. İkincisi Osmanlı bir Balkan devletidir. Ekonomisinin ve sosyo – kültürel yapısının en önemli dayanağı Balkanlardır. Bu sebeple Balkanları kaybedince fazla yaşayamamış ve yıkılmıştır. Eğer Balkanlar, devlet tarafından kaybedilmenin dışında Türkler tarafından da kaybedilmemiş olsaydı, Türkiye ve Türk Dünyası çok daha fazla güçlü olurdu. Bu güç ekonomik açıdan oluştuğu gibi sosyo – psikolojik açıdanda hem Avrupa’yı hem de Rusya’yı problemli ve hastalıklı hâle getirirdi. Yâni biz güçlü, rakiplerimiz ise daha zayıf durumda olurdu. Kendimize güvenimiz artar, daha aktif olur, elde edeceğiniz başarılarla bölge lideri olur, dünya liderleri arasında önemli bir konuma erişirdik.

Çetinoğlu: Milletlerin hayatında başarıların ve zaferlerin kutlanılması kadar, başarısızlıklar ve kayıplar da belli vesilelerle sorgulanmalı ki tekrar yaşanmasın. Bu bağlamda 2012 yılı Balkan Harbinin 100. yılı Türkiye’de ve dünyada yeteri kadar gündem oluşturulabildi mi?

Pehlivanoğlu: Balkan Savaşları’nın 100. yılı mualesef ülkemizde yeterli seviyede anılamamıştır. Bunun birinci sebebi Balkanların bir Türk Yurdu olduğunun, orada Türklerin soykırıma tâbi tutulduğunun, sürgünlere mâruz bırakıldığımızın; Türk Milletine unutturulmuş olmasıdır. Bu dış güçlerin planlaması, devletimiz, din adamlarımız, eğitimcilerimiz, medya mensupları ve akademisyenler eli ile gerçekleştirilmiştir. Bilinmeyen şey nasıl anılsın ve hatırlansın ki? Biz Rumeli – Balkan ve Trakya adına kurulmuş bir kısım sivil toplum kuruluşları ile buna engel olmaya çalıştık ama başarılı olduğumuzu söyleyemem. Düşünün bir kere; bir iki ay içinde bugünkü Türkiye’nin 1/5’ine denk gelen 168.000 kilometrekare toprak kaybetmişiz, 1,5 milyon insan kaybınız var, Türk Ordusu dağılmış ve ihânet gırla gitmiş; umurunuzda bile değil! Başınıza gelenler unutulursa, acılar tekrar yaşanır.

Çetinoğlu: Savaş sonrası Balkanlarda yaşayan Türklerin nüfusu nedir?

Pehlivanoğlu: Balkan Savaşlarının öncesi ve sonrasında Balkanlarda yaşananların tek bir maksadı vardı: Türkleri Balkanlardan kovmak veya temizlemek. Bu maksadı gerçekleştirmek için, Türklerin karşı cephesinde olanlar hâlâ harıl harıl çalışıyor. 2016 yılı itibarı ile bütün göçlere, sürgünlere, soykırımlara ve asimilasyona rağmen halen 2,5 milyonun üzerinde Türk, Balkanlarda yaşamaktadır. Bana sorarsanız sayı bundan çok fazladır ama baskılar, Türkiye’nin sâhip çıkmaması ve hayatî sebeplerden dolayı birçok Türk ‘Ben Türk’üm‘ diyememektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllara göre, Türkiye nüfusunun nerede ise %  50’sine yakın bir kısmının Balkanlardan göç edip geldiği görülür.

Çetinoğlu: Bölgede yaşayan Türklerden, dillerini ve dinlerini değiştirenler oldu mu? Pehlivanoğlu: Balkanlarda yaşayan Türkler üzerinde çok büyük baskılar vardır. Aynı zamanda Türkler asimilasyona çok yatkın bir millettir. Eğer dilini ve dinini koruyamıyorsa, bu asimilasyon çabuklaşmaktadır. Ancak son yıllarda din değişikliğinden pek bahsedilemez. Balkanlarda Türklerin yaşadığı ülkelerde esas baskı, dil üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yeni nesillerde, Türkçe konuşanların sayısında çok vahim bir şekilde kayıplar vardır. Türkiye’de herkesin bu konuya eğilmesi ve kimseden medet beklemeden Balkanlardaki Türkçe meselesine sâhip çıkılması gereklidir.

Çetinoğlu: Fener Rum Patriği Bartholomeos’un bölgeye yaptığı geziler ne ifade ediyor?

Pehlivanoğlu: Fener Rum Kilisesi Başpapazı Bartholomeos’un Balkanları ziyâreti, siyâsî maksatlıdır. Zâten Fener’deki kilisenin kuruluş maksadı da dinî değil siyâsîdir. Ayrıca Moskova Patrikliği ile Fener Rum Patrikliği’nin arasındaki buzlar eritilmeye çalışılmaktadır. Çünkü Fener Rum Kilisesinin sadece Yunanistan üzerinde bir etkisi daha doğrusu hâkimiyeti vardır. Diğer Balkan ülkelerinde, Ortodoks kiliselerinin çoğunluğu Moskova Patrikliğine bağlıdır. Bu sebeble Balkanlarda Rum yayılmacılığından ziyade Slav yâni Rus yayılmacılığı ve hâmiliği söz konusudur.

Biz de Türk tarafı olarak bu ziyâretlere misli ile mukabele edebilmeli, Balkanlarda dinî makamlarımız olan müftülüklerimizi, siyâsî makamlar olan Türk partilerini, sosyal çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşlarımızı sık sık ziyâret etmeli, yalnız olmadıklarını kendilerine hissettirmeliyiz. Çetinoğlu: Bölgede yaşayan soydaşlarımızın Türklük şuurunda gerileme söz konusu mu?

Pehlivanoğlu: Balkanlarda Türklük şuuru yine aynı güçtedir. Kurak ama verimli toprağı yine güçlü bir tohumla eker ve suyla buluşturursanız istediğinizi alırsınız. Balkanlarda yaşayan insanlarımız da böyledir. Ayrıca Türk Milliyetçiliğinin doğuşu ve gelişimi noktasında, Balkan Türkleri çok önemli roller üstlenmişlerdir. Bugünde aynı misyonu taşımaya gönüllü olarak hazırdırlar.

Çetinoğlu: Kendilerini Türkiye tarafından yanlız bırakılmış hissediyorlarmı?

Pehlivanoğlu: Kendilerinin Türkiye tarafından hep yalnız bırakılmış olduğunu hissetmişler ancak bunu hiç bir zaman dile getirmemişlerdir. Her Balkan Türk’ü için bir dinî kıble olduğu kadar bir siyâsî ve aynı zamanda millî kıble de vardır. Siyâsî ve dinî kıble Ankara’dır, Türkiye’dir. Ancak bu böyle diye bizim onları yalnız bırakmaya hakkımız yoktur. Onlar bizim hâlen akıncı sıfatı taşıyan uçbeylerimizdir. Sadece 1940’lı yılların ikinci yarısında Makedonya’da gelişen ‘Yücelciler Hareketi’ni bilmek bile onların ne kadar yalnız bırakıldığını anlamaya yeterde artar diye düşünüyorum.

Çetinoğlu: Balkan Türklerinin problemleri ile alakalı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin tavırlarını değerlendirir misiniz?

Pehlivanoğlu: Cumhuriyet döneminde Türkiye, Balkanları yalnızca Batı Trakya olarak düşündü. Halbuki Batı Trakya, Balkanların küçük bir parçasıdır. Böyle bir bakış açısı bizim Balkanlara bakışımızı, politikamızı, davranışımızı ve stratejimizi etkiledi. Doksanlı yılların sonuna hatta 2007 yılına kadar Balkanlara bakışımız Batı Trakya’ya endeksli oldu. Bu bizim meseleyi bütüncül olarak kavramamızı engelledi. Şimdi yeni yeni meseleyi bütün Balkanları kapsar şekilde ele almaya çalışıyoruz.

Batı Trakya Türklerine gelince onların problemleri hâlen devam ediyor. Statüleri her ne kadar Lozan Anlaşması ile belirlenmiş olsa da, Yunanistan’ın politikası Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nı eritmek olduğu için, Yunanistan dirençle karşılaşsa bile bu politikasını başarıyla yürütüyor. 100 küsur yıllık bir ayrılığa ve anlaşmalara taraf devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin meseleye yeterince eğilmemesine rağmen, Batı Trakya Türklerinin; Türk ve Müslüman kalmak için gösterdiği direniş ve mücâdele, her türlü takdirin üzerindedir. Ancak az da olsa bir eriyişin olduğunu, problemlerin çeşitlendiğini ve yoğunlaştığını bilmek ve kabul etmek gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti bütün bunlara karşı hangi eylemleri yapmakta ve ne türlü yaptırımlar uygulamaktadır?’ diye sorarsanız, şu örnekle cevap veririm: Yunanistan devleti bağımsızlığını ilan ettiği 1829 yılından sonra Türklerin topraklarını ala ala üç misli büyümüştür ve son olarak da İzmir önlerinde 18 adamız Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Buna karşılık Türkiye ne mi yapmıştır? Koca bir hiçtir!

Çetinoğlu:Türk varlığının Balkanlarda birlik ve beraberliği nasıl güçlenir?

Pehlivanoğlu: Balkanlarda Türk varlığı, fikrî mânâda çok güçlü damarlara sâhiptir.

Çetinoğlu: Bu damarın hayatiyeti nasıl korunur ve gücü nasıl geliştirilebilir? Pehlivanoğlu: Çok sıkı işbirliği, organizasyonlar, evlilikler yolu ile akrabalık tesis etmek, geziler düzenlemek, onlara kitaplar göndermek, insanî ve kültürel ilişkileri diri tutmakla…  Bugün için bu birlik ve beraberliğin istenilen boyutta olduğunu söylemek çok zor…

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Özcan Bey, Bir başka röportajda sizinle Türkiye’nin Balkan devletleri ile münâsebetlerini konuşmak isterim.

 

Av. ÖZCAN PEHLİVANOĞLU:

1963 yılında İzmir’in Menemen ilçesinde; ana ve baba tarafı Rumeli Balkan topraklarından Türkiye’ye gelmek mecburiyetinde bırakılan bir Türk ailesinin evladı olarak dünyaya geldi.

İlk, orta ve lise tahsilini, İstanbul’un Eyüp İlçesi’nde tamamladı. Üniversiteyi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyarak bitirdi. Ve Marmara Üniversitesi’nde Yüksek Lisans yaptı.

Yaklaşık 25 yıldır kamu ve özel sektörde avukatlık mesleğini icra etti. Hâlen serbest Avukat olarak çalışıyor.

Spora ilgisi sebebiyle 18 yıl futbol hakemliği yaptı. Türkiye Süper Liginde düdük çaldı. Akabinde Zaman Gazetesi’nde 9 yıl spor yazarlığı ve Samanyolu Televizyonunda 5 yıl spor yorumculuğu yaptı.

Doğduğu târihten bu yana Rumeli Balkan meselesinin içindedir. Türkiye’nin bu konudaki en büyük ve tek sivil toplum kuruluşu olan Rumeli Balkan Türkleri Federasyonu’nun kurucusudur. Bu kuruluşun 1. dönem başkanlığını yaptı.  Dokuz yıl Balkan Rumeli Göçmenleri Konfederasyonu’nun yönetim kurulu üyeliğini yürüttü.

Balkanlar konusunda yazılmış 1.000’in üzerinde makalesi var. Birçok milletlerarası kongrede tebliğler sundu. Yurt içinde ve dışında, sâdece ‘Balkan Savaşları’ ile ilgili 200’ün üzerinde konferans verdi, vermeye devam ediyor.

Birçok televizyon programına katıldı. Trakya TV, Vatan TV, Bengütürk TV ve en son Rumeli TV’de Balkanlar ve Türk Dünyası ile ilgili programlar hazırladı ve sundu.

Birçok Sivil Toplum Kuruluşu, federasyon ve konfederasyonun üyesi olan Özcan Pehlivanoğlu’nun yayınlanmış iki kitabı bulunuyor.

Pehlivanoğlu evli ve bir çocuk babasıdır.

 

 

 

 

 

 

RUBASAM -RUMELİ BALKAN STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ DERNEĞİ

RUBASAM – Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği, Rumeli – Balkanlarla ilgili sosyal, ekonomik, kültürel, eğitim, sanat, turizm, hukukî araştırmalar ve çalışmalar yapmak ve bununla ilgili sivil toplum faaliyetlerinin etkinleştirilmesi ve geliştirilmesini sağlamak ve bu konuda çalışmalar yapan kişi ve kuruluşlara destek vermek maksadı ile kurulmuştur. Merkezi İstanbul’dadır. Yurt içinde ve yurt dışında şube açabilir.

Dernek;

1-Faaliyetlerinin etkinleştirilmesi ve geliştirilmesi için araştırmalar yapmak,

2-Kurs, seminer, konferans ve panel gibi eğitim çalışmaları düzenlemek,

3-Amacın gerçekleştirilmesi için gerekli olan her türlü bilgi, belge, doküman ve yayınları temin etmek, dokümantasyon merkezi oluşturmak, çalışmalarını duyurmak için amaçları doğrultusunda gazete, dergi, kitap gibi yayınlar ile üyelerine dağıtmak üzere çalışma ve bilgilendirme bültenleri çıkarmak,

4-Amacın gerçekleştirilmesi için sağlıklı bir çalışma ortamını sağlamak, her türlü teknik araç ve gereci, demirbaş ve kırtasiye malzemelerini temin etmek,

5-Gerekli izinler alınmak şartıyla yardım toplama faaliyetlerinde bulunmak ve yurt içinden ve yurt dışından bağış kabul etmek,

6-Tüzük amaçlarının gerçekleştirilmesi için ihtiyaç duyduğu gelirleri temin etmek amacıyla iktisâdî, ticârî ve sanayi işletmeler kurmak ve işletmek,

7-Üyelerinin yararlanmaları ve boş zamanlarını değerlendirebilmeleri için lokal açmak, sosyal ve kültürel tesisler kurmak ve bunları tefriş etmek,

8-Üyeleri arasında beşerî münâsebetlerin geliştirilmesi ve devam ettirilmesi için yemekli toplantılar, konser, balo, tiyatro, sergi, spor, gezi ve eğlenceli faaliyetler düzenlemek veya üyelerinin bu tür etkinliklerden yararlanmalarını sağlamak,

9-Dernek faaliyetleri için ihtiyaç duyulan taşınır, taşınmaz mal satın almak, satmak, kiralamak, kiraya vermek ve taşınmazlar üzerinde aynî hak tesis etmek,

10-Amacın gerçekleştirilmesi için gerek görülmesi durumunda vakıf kurmak, federasyon kurmak veya kurulu bir federasyona katılmak, gerekli izin alınarak derneklerin izinle kurabileceği tesisleri kurmak,

11-Milletlerarası faaliyette bulunmak, yurt dışındaki dernek veya kuruluşlara üye olmak ve bu kuruluşlarla proje bazında ortak çalışmalar yapmak veya yardımlaşmak,

12-Derneğin amacını gerçekleştirmek üzere, benzer amaçlı derneklerden, işçi ve işveren sendikalarından ve meslekî kuruluşlardan maddî yardım almak ve adı geçen kurumlara maddî yardımda bulunmak,

13-Amacın gerçekleştirilmesi için gerek görülmesi halinde, 5072 sayılı Dernek ve Vakıfların Kamu Kurum ve Kuruluşları ile İlişkilerine Dair Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu kurum ve kuruluşları ile görev alanlarına giren konularda ortak projeler yürütmek,

14-Dernek üyelerinin yiyecek, giyecek gibi zarurî ihtiyaç maddelerini ve diğer mal ve hizmetlerle kısa vadeli kredi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla sandık kurmak,

15-Gerekli görülen yerlerde şube ve temsilcilikler açmak,

16-Derneğin amacı ile ilgisi bulunan ve kanunlarla yasaklanmayan alanlarda, diğer derneklerle veya vakıf, sendika ve benzeri sivil toplum kuruluşlarıyla ortak bir amacı gerçekleştirmek için plâtformlar oluşturmak,

Derneğin Faaliyet Alanı

Dernek, Rumeli – Balkanlarla ilgili sosyal, ekonomik, kültürel, eğitim, sanat, turizm, sağlık, hukukî araştırmalar alanında faaliyet gösterir.

Kurucu Üyeler:

Süheyl Çobanoğlu, Özcan Pehlivanoğlu, Mesut Başkır, Cengiz Güloğlu, Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın, Doç. Dr. Mustafa Murat Hatipoğlu, Hasan Yeniciler, Ahmet Aydın, Osman Gürel, Recep Varol, Ferruh Özkan, Melek Tabak, Şükran Melike Caşın, Ahmet Kolutek, Ayhan Bölükbaşı.

 

 

Doğu İlleri ve Varto Tarihi

Büyük bir ihtimalle, ‘Doğu İlleri ve Varto Târihi’ adlı bu kitabı yazdığı için öldürülen idealist öğretmen Mehmet Şerif Fırat eserinde; doğu ilerimizde yaşamakta olan dağlı Türk aşiretlerine niçin ‘Kürt’ denildiğini ve doğu illerimizin Milâttan önceki durumunu ve bu dağlı Türklerin târihî ve gerçek soylarını, bu halkın sonradan hangi çeşit zorlamalar altında kalarak Kırmanç ve Zaza dillerini vücuda getirdiklerini ve niçin öz Türkçe dillerini unutmak-kaybetmek veya bozmak mecburiyetinde kaldıklarını, bu insanların birkaç yüzyıl önce neden kendilerini Türk’ten ayrı bir ırk zannettiklerini anlatıyor. Onların târihini anlatırken de Birinci Dünya Savaşı’nda doğuda cereyan eden olaylar ve Şeyh Sait isyanı hakkında bilgiler veriyor.

Kitap aynı zamanda Doğu Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde oturan Alevî ve Bektaşî aşiretlerin tarihi soylarını, neden Alevîliği benimsediklerini de açıklıyor. Kitapta yazılanlar, bölgedeki Türklerin yakın çağda nerelerden doğu ilerimize geldiklerini ve ne türlü baskılara maruz kaldıklarının hikâyesidir.

Yazar, bütün bunları anlatmaya Varto ilçesinden başlıyor. Varto’da oturan kabileler ve bütün doğu aşiretleri ile Hormek kabilesi hakkında teferruatlı bilgiler veriyor.

Kitabın son bölümlerinde doğu illerimizdeki Türk boyları arasında hâlen yaşamakta olan Türkün eski töre, örf ve âdetlerini ve Şamanlık döneminden kalan inanışları, halk oyunları hakkında okuyucusunu bilgilendiriyor.

Bu bilgileri, tarihin ilk devirlerinden başlayarak, daha teferruatlı olarak da en çok Selçuklular döneminden 1928 yılına kadar devam eden şekliyle ele alıyor. Kitabı niçin yazdığını da şöyle açıklıyor:

‘Hakikatte asil Türk kanı taşıyan ve Türkoğlu Türk olan Varto halkıyla doğu illerimizin çeşitli bölgelerinde oturan Türk ve Türkmen boylarına mensup milletin ve bu çiftçi köylümüzün hâlen Kormanci(*) ve Zaza(**) dil hamurlarıyla konuşmaları bana dert olmuştur. Bu insanların hepsi de bugün Türk soyundan olduklarını bildikleri halde Acem, Arap, Ermeni, Keldani kelimeleriyle dolmuş ve bu suretle anlaşılmaz bir hâle gelmiş, aslında Türkçe olan bu karışık ve manasız dilleri bir türlü söküp atamamışlardır.

Ben bu eserimle, bu yurttaş ve kandaşlarımın fikirlerini daha fazla aydınlatacak ve onlara gerçek soy ve dilleri hakkında geniş bilgiler sunmağa çalışacağım.

Her bir karış toprağı Türk ecdadımızın kanlarıyla sulanan ve her bir dağında, ovasında, bel ve geçidinde binlerce Türk şehidi yatan ve her yanı bu şehitlerin adlarıyla anılan, arslanlar yatağı doğu illerimizin, dünyanın kuruluşundan beri Türkün öz yurdu olduğunu tarihî kaynaklara ve gerçekliğe dayanarak ispat etmiş bulunmaktayım.

Büyük Atatürk, Millî Şef İnönü ve millî Cumhuriyetin açtığı millî çığır üzerinde millî birlik ve bütünlüğe doğru yürümek, bu dağlı Türk kardeşlerimizin de yurdu ve millî ödevleridir. Bu ödev, bize en doğru yol ve tarikati, Cumhuriyet ve yurt sevgisini, millî birlik ve bütünlüğün korunmasını buyruklamıştır. Türküz, Türkçe konuşacağız. Türk Cumhuriyeti ve Türk yurdunun savunması için ovasında sapan işletecek, dağlarında yeleli arslanlar gibi yurdumuza saldıranlarla dövüşecek, ya gazi veya şehit olacağız.’ (s: 9-11)

Kitabın ilk 5 bölümünde yukarıdaki bilgiler verildikten sonra; 6. Bölümde: Osmanlılar ve Akkoyunlular Devrinde Doğu İlleri ve Dersim, 7. Bölümde: Osmanlı Döneminde Doğu İlleri, 8. Bölümde: Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu İlleri, 9. Bölümde: Cumhuriyet Devrinde Doğu İlleri, 10. Bölümde: Doğu İlleri ve Varto Alevîlerinde Eski Tarikat Töreleri, 11. Bölümde Eski Örf, Âdet ve

Millî Oyunlar, 12. Bölümde: Varto Halkının Konuştukları Dil, Erkek ve Kadın Soy isimleri, 13. Bölümde: Coğrafî Bakımdan Varto, 14. Bölümde: Vatro Bingöl Dağları güzel bir Türkçe ile anlatılıyor.

İkinci Baskısı, 1961 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan eser, 2013 yılında, Hayri Bildik tarafından yayına hazırlanıp 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 280 sayfa olarak yeniden basıldı.

(*)Kormanci: ‘Kurmanci’ veya ‘Kurmançca’ olarak da anılır. Kürtçe’nin; Soranice ve Goranice gibi üç lehçesinden biridir. Zazacanın da Kürtçenin bir lehçesi olduğu iddia edilirse de ayrı bir dil olarak kabul edilebilir. Çünkü Kırmançlar, Soraniler ve Goraniler, Zazacayı anlamazlar. Kırmançlar, ‘Kürt’ oldukları iddia edilen insanların en kalabalık grubudur. Buna rağmen haklarında söylenenler ve yazılanlar, net bilgiler değildir. Türk aleyhtarı batılıların yeni bir millet yaratma maksadına yönelik siyasi çalışmalarının doğrulanmayan neticesidir. Milletlerin oluşumu, siyasi değil, sosyolojik ve kültürel bir hâdisedir. Siyasi görüşlerle millet yaratılamaz.

‘Kürdolojinin babası’ olarak bilinen Vladimir Minrsky (1877-1966) yazıyor: ‘Kırmanç kelimesi, günümüzden 100 yıl öncesinde bilinmiyordu. Farsça, Arapça ve komşu dillerin lügatlerinde Kırmanç, Kurmanç, Kormanç ve benzeri bir kelime yoktu.’

(**)Zazalar: Zazaların etnik kökeni hakkında çok değişik ve ispat edilmemiş iddialar vardır. Kürtlerle yakından ilgilenen Rus Doğubilimci Minorsky, Zazaların Kürt grupları arasında yer almadığını ve soylarının Deylemlilere(1) dayandığını yazar. Kendilerinin Zaza olduğunu ileri sürenler ise, Kürt de Türk de olmadıklarını ileri sürerler. İranlı târihçi Kaveh Farukî, Zazalarla Partların(2) güçlü bağı olduğunu belirtir. Türk kültürünü benimsemiş Zazalar vardır ve çoğunluk olduğunu söylerler. Zaten etnik köken, aidiyet duygusu ile irtibatlıdır.

Zazaca: Dilbilimi açısından Hint-Avrupa dil ailesine bağlı olmakla birlikte; Türkçe, Farsça, Arapça karışımı bir dildir. Kürtçeden tamamen ayrıdır.

(1)Deylem: İran sınırları içerisinde, Hazer Denizi’nin batı kıyısında bir bölgedir. Tarihte Büveyhoğulları adı ile kısa ömürlü bir devlet kurdular. Abbasi İmparatorluğunu hâkimiyetleri altına aldılar. Tuğrll Beğ, 1055 yılında devleti dağıttı. Deylemliler, Zazalar olarak da anılırlar. Devlet kurdular.

(2)Partlar: Günümüzdeki İran’ın kuzeydoğusunda M.Ö. 224-150 yılları arasında yaşadılar. İranlıların ataları olduğu belirtilir.

Yayın B Basın Yayın Dağıtım:

Yalı Caddesi, 1675. Sokak Nu: 80/A Alaybey, Karşıyaka – İzmir. Telefon: 0.554-656 95 36 e-posta: hbcalisma@gmail.com

Mehmet Şerif Fırat:

Zaza asıllı Türk öğretmen ve yazar Mehmet Şerif Fırat 1894 veya 1899 yılında Varto’nun Mezrası olan ve günümüzde ‘Köprücük’ olarak anılan Kasıman’da doğdu. Burada Kasıman aşireti yaşamaktadır. 1 Temmuz 1949 tarihinde aynı mezrada, Amcası Halil Kanmaz tarafından öldürüldü.

Kendisi Hormekli aşireti mensuplarındandı. Tanin Gazetesi’nde yayımlanan ‘İrtica Yılanı Uyanıyor’ başlıklı Varto Mektubu’nu yazdı. Vartolu Alevi Zaza olan Mehmet Şerif Fırat, Zazaların Arap istilası döneminde İran’ı terk ettiklerini ve zaman içinde Türkçe olan dillerini unuttuklarını belirtmiştir. 1948 yılında yayımlanan ‘Doğu İlleri ve Varto Tarihi’ adlı kitabında Hormekli aşiretinin kökenini Harezmlilere bağladı. Yaptığı incelemelerden elde ettiği neticeye dayanarak günümüzdeki adı Tunceli olan Dersimli aşiretlerin ve Kürtlerin Türk olduğunu ileri sürdü.

Eserleri: *Varto Mektubu: Tanin, 6 Kasım 1947. *Doğu İlleri ve Varto Tarihi: Saka Matbaası, İstanbul, 1948. (M.E.B Yayınları, Ankara 1961.) *Bingöllerin Sesi, Saka Matbaası, İstanbul, 1949. *Târihî Bir Gün: (Yayınlanmadı), Hayat ve Hâtıralarım (İki cilt, yayımlanmadı)

Kuşbakışı:

Gün Sazak / Bir şehidin Yolculuğu:

Gün Sazak, 26 Mart 1950 tarihinde; on sekizinci doğum günü olduğunu günlüğüne kaydederken şöyle yazmış: ‘İnşallah, aileme ve vatanıma hayırlı bir evlât olarak yaşarım…’

Bu dileği gerçekleşti, ömrü boyunca ailesine, vatanına ve milletine hayırlı bir insan oldu ve katıksız bir Türk Milliyetçisi olarak yaşadı.

Türkiye’nin buhranlı yıllarında siyasete girerek Milliyetçi Hareket’in saflarında yer aldı, inandığı değerleri korumak ve yaşatmak için tereddütsüz yürüdü. Vuruldu, şehit düştü. Siyaset yaparken dikkatleri çeken kişiliğiyle, bakanlık yaptığı sırada gösterdiği duruş ve icraatıyla, en sonunda şehit oluşuyla Türkiye’nin yakın siyasî tarihinde yer aldı. Zihinlerde ve gönüllerde derin izler bıraktı.

Yazar Himmet Kayahan, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 682 sayfa hacimli, Mayıs 2016’da 2. Baskısı yapılan kitabında; ömür yolculuğu boyunca görüp geçirdikleri, düşünceleri, sevinçleri ve üzüntüleri, hayal kırıklıkları ve başarıları ile Gün Sazak’ı anlatıyor. .

Sadece Gün Sazak’ı değil; zamanın, olayların, içinde bulunduğu toplumun ve çevrenin meydana getirdiği şartlarla aile fertlerinin, iş ve siyaset çevresini de anlatıyor. Bu yüzden kitap, olaylarıyla, şahsiyetleriyle bir dönemin tarihidir.

Bütün bunlara rağmen Gün Sazak’ı anlatmak zordur. Karakterini, düşüncelerini, yaptıklarını yazarak, O’nun portresini çizmek mümkündür. Fakat o portre eksiktir. Çünkü O’nun kelimelere sığmayan, cümlelerle belirlenemeyen bir yanı vardır ki, işte o eksik kalacak. Sevgi ile, dostluk ile, mertlik ile, olgunluk ile, fedakârlıkla yoğrulmuş yüreği… O yüreğin büyüklüğünü, kim, hangi kelimelerle tarif edebilir ki…

(Kitabın tanıtım yazılarından derlenmiştir.)

Ötüken Neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

Dışarıda Neler Oluyor? Sonsuz Boşluk:

İnsanoğlunun en çok merak ettiği konulardan biri de Uzay’dır. ‘Dünyanın dışında neler oluyor?’, ‘Evrende yalnız mıyız?’, ‘Başka yerlerde de hayat var mıdır?’, ‘Dünyanın ötesi nasıldır?’, ‘Evren nasıl oluştu?’, ‘Sonsuz boşluk nedir?’ gibi sorulara cevap aranması, ileri teknolojinin hâkim olduğu günümüzde ilim adamlarını bu konularda araştırma yapmaya teşvik etmiştir.

Çağımızda gençliğin ilgisini en çok çeken konuların başında ‘İnternet’ ve ‘astronomi’ gibi alanların olduğunu görülmektedir. Astronomide zaman içerisinde meydana gelen gelişmeler hem diğer bilimlerin gelişimine hem de günlük hayatımıza önemli katkılar sağlamaktadır. Bu kitapla da gençlere bu kazanımları vermeyi hedefledik…

Clive Gifford’un yazdığı, Esma Fethiye Güçlü’nün Türkçeye çevirdiği kitap; eğlenceli bir üslup ile gençlerin uzay konusu ile ilgili sorularına cevap veren farklı bir kaynaktır…

Timaş Yayınları: Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00 e-posta: timas@timas.com.tr / www.timas.com.tr

Karacaoğlan: Ahmet Şükrü Esen, ‘Anadolu Âşıkları’ adı altında devam ettireceği diziyi ‘Karacaoğlu‘ ile başlatmış bulunuyor.

Hayranlarına, kendisinden sonra sevda türküleri söylenemeyeceğini düşündürten uçarı Karacaoğlan, baştan sona sevda, baştan sona memlekettir.

‘Güzel ne güzel olmuşsun…’ diyen halk ozanımızın seveni pek çoktur da, hakkındaki bilgiler çok azdır. Her şeyden önce, doğum ve vefat tarihleri bilinmemektedir. 17. Yüzyılda yaşadığı tahmin ediliyor. Asıl adı bile bilinmiyor. Aynı mahlasla şiirler yazmış pek çok halk ozanı var.

Şiirleri aşk ve tabiat üzerinedir. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm… en çok işlediği temalardır. Söyleyiş biçimi kendine özgüdür. Erbabı, bir mısraını okuyunca anlar: ‘Bu Karacaoğlan işidir’ Der. ‘Bu usta işidir…’ der gibi… Âşık Veysel’den sonra hakkında en çok kitap yazılan halk ozanlarının başında gelir. Birçok şiiri bestelendi.

Karacaoğlan, Hazer Denizi’nin doğusundan Balkanlara kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaklaşık 600 yıldır yaşamaktadır. Bu topraklarda yaşayanlar hep O’nun türküleri ile büyüdüler. Onun melodisiyle elleri saz tuttu, O’nun mısralarıyla gönülleri sevdalandı…

Ahmet Şükrü Esen’in derlediği, Prof. Dr. İsmail Görkem’in yayına hazırladığı kitap, 680 sayfa olarak Ağustos 2016’da yayınlandı.

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri) Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

KISA KISA… KISA KISA…

1-OSKAR WİLDE’IN SON VASİYETİ: Peter Ackroyd – Çeviren Tomris Uyar / Yapı Kredi Yayınları.

2-SURİYE – YIKIL GİT, DİREN KAL: Fehim Taştekin / İletişim Yayınları

3- TÜRK HALK EDEBİYATINA GİRİŞ: Erman Altın. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

4- ESKİ RUSLAR VE BÜYÜK BOZKIR HALKLARI: Lev Gumilev’den Türkçe’ye çeviren: Dr. Ahsen Batur.

Selenge Yayınları.

5-FOÇA TÂRİHİ: Ahmet Vasif Pekin / Ege Yayınları

DERKENAR:

‘KÜRTÇE’ DİYE BİR DİL VAR MI?

Rusya’nın Erzurum konsolosu olarak görev yapmış olan Auguste Jaba, 1860 yılında Kürtçe üzerine derlemelerini yayınlamıştır. Daha sonra da Sen Petersburg Bilimler Akademisi’nin isteği üzerine ‘Kürtçe-Rusça-Almanca Lugat’ isimli 8378 kelimelik sözlük hazırlanmıştır. Bu sözlükteki 8.388 kelimelik Kütçe(?!)’nin; 3080 kelimesi Türkçedir. Geri kalan 5.298 kelimenin 1030’u Farsça, 1200’ü Zend lehçesi, 370’i Pehlevi lehçesi, 2000’i Arapça, 220’si Ermenice, 108’i Keldanîce, 60’ı Çerkesce, 20’si Gürcüce,

300’ü menşei belli olmayan kelime olduğu anlaşılmıştır.(1) Elma ile armut toplanamayacağı, toplansa bile yekûnuna bir isim verilemeyeceği gibi, bu kadar farklı kaynaklardan gelen kelimelerle, meydana gelen dile de ‘Kürtçe’ denilemez.

Prof. Dr. Ahmet Buran, ‘Doğu Anadolu Ağızlarının Kelime Haznesi'(2) başlıklı araştırmasında, ‘Kürtçe’de var olan 2000-3000 Arapça ve Farsça kelimenin (aslında sözlüğe bakarsanız 5500) %80’inin Osmanlı Türkçesi, %40-50’sinin de bugünkü Türkçe Olduğu’nu ortaya koymuştur. Yeni yayınlanan ve 20.000 kelimelik olduğu söylenen ‘Kürtçe’ sözlük de, ilkinden farklı değildir.

Kürt ayırımcılar Türkçede de, çok sayıda Arapça, Farsça ve Latince kelimeler bulunduğunu ileri sürüyorlar. Önemli olan kelimeler değil, telaffuzdur. Farsçanın ‘nerdüban’ı bizde ‘merdiven’ olmuştur. Arapçanın ‘menare’si ‘minâre’, Farsçanın ‘lala’sı, ‘lâle’ olmuştur. Latince, Fransızca, Almanca ve İngilizce kelimeler de kendi dil zevkimize bürünerek Türkçemize gelin gelmiş, lügatlerimize yerleşmiştir.

Dünyanın tanınmış dilcilerinin bir kısmı, Kürtçenin, Samî, diğer bir kısmı Hint-Avrupa dillerinden olmadığını yazıyorlar. Latin dillerinden olması da mümkün değildir. Bunlardan biri değilse, geriye Ural-Altay dil grubu kalıyor. Yani Türkçenin dâhil olduğu grup.

‘Kırmanç’ kelimesi bile Türkçedir. ‘Kurman’ şeklinde Divanü Lügati-t Türk’te vardır.

Tunceli’nin Pülümür ilçesinde kış mevsimine doğru açan bir çiçeğe, mahallî halk ‘Karbelik’ der. Bâzı câhiller, bu kelimenin Kürtçe olduğunu iddia eder. Karın yağacağını belli eden bu çiçeğe, ‘Karbelik’ isminden daha güzel bir ad bulunabilir mi? Bu ince zevk, ‘Cebe Ali’yi ‘Cibâli’, ‘Sangaryos’u, ‘Sakarya’ yapan Türk’ün zevkidir.

(1)Prof. Dr. Abdülhaluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası. İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2010 s: 119)

(2)Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara Kasım 1987, S: 33, s:44-50