14.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 712

Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rahmi Güçlü ile ‘Türkiye’de Otomobil Üretiminin İç Burkan Trajik Hikâyesi’ni konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: 2015 yılında ‘yerli otomobil üretecek bir babayiğit arandığı‘ söylendi. Oysaki ilk yerli otomobil 1960 yılında, ikinci yerli otomobil ise 1987 yılında, İstanbul’un, günümüzde ilçe merkezi olan Tuzla bölgesinde askerî jip olarak üretilmişti. Sizin, bu mevzu ile yakından alakanız olduğu biliniyor. Bu başarının içyüzünü okuyucularımız ve kamuoyu için anlatır mısınız? Prof.Dr. Rahmi Güçlü: Bu başarı, ülkemizde üretilmiş Tuzla Askerî Jiplere aittir ve gizli kalmıştır. Belirttiğiniz gibi Türkiye’de yerli araba üretimi denilince, ilk akla gelen Devrim otomobilleridir. Ülkemizde hala ‘yerli otomobili yapacak bir babayiğit‘ aranmaktadır. Hâlbuki Türkiye’mizde yerli otomobil imal edilmiştir. Ne yazık ki imal eden babayiğitleri bilen yok! Ülkemizde ilk otomobil fabrikası 1954 yılında Nejat Hasan Verdi1 ve Ferruh Ali Verdi2 kardeşler tarafından Tuzla’da ‘Türk Willys Overland‘ adıyla, 52.000 metrekaresi kapalı olmak üzere 260.000 metrekarelik alanda kurulmuştu. Sivil ve askerî ihtiyaçları karşılamak maksadıyla üretim yapan bu fabrika, aslında Türkiye’nin de ilk otomotiv sanayiinin kurulduğu yerdir.                                                                                                                               Çetinoğlu: Fabrika sonra ne oldu? Prof. Güçlü: 1956 yılında seri üretime geçti. Üretim, 1970 yılına kadar devam eti. Burada, bir kısmı Amerika’dan gelen bir kısmı da Türkiye’de üretilen parçaların montajı suretiyle ‘Willys Jeep’ adı ile üretim yapıldı. Millî Savunma Bakanlığı Tuzla Jeep Fabrikasını 1971’de Verdi kardeşlerden satın aldı. Fabrika aynı yıl Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın emrine verildi. Adı, ‘1013. Ordu Donatım Ana Tamir Fabrikası‘ olarak değiştirildi. Fabrika 1987 yılına kadar CJ-3B adı verilen jiplerin üretimine ve yenileştirme çalışmalarına devam etti. 1987 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi) YTÜ ile işbirliği yapılarak yeni bir yerli jip üretme çalışmalarına başlandı.

Çetinoğlu: Böylece ordu, hiç değilse jip ihtiyacı bakımından dışa bağımlı olmaktan kurtarıldı. Prof. Güçlü: Evet, aynen öyle. Yerli Türk Jiplerimiz üretilmeye başlanmış, giderek üretim kapasitesi artmakta ve ithal jiplerin de önü kesilmeye başlanmıştı.

Çetinoğlu: Heyecan verici gelişme… Sonra? Prof. Güçlü: ‘Motoru da ülkemizde üretilmiş olan tamamen yerli‘ denilebilecek ve Tuzla’nın ilk harfi olan ‘T’ model ilk jip 1987 yılında üretildi. Ordu Donatım Ana Tamir Fabrikası’nın numarası olan 1013 de eklenerek ‘T 1013′ marka jipler Ordumuza teslim edildi.  1991 yılının başından itibaren de geliştirilmiş GT Model jipin üretimine başlandı. 3, 4 ve 5 vitesli olarak çok maksatlı yaklaşık 15 farklı model jip üretildi.  Bu araç üzerinde yapılan iyileştirme çalışmaları ile ithal edilen yabancı jiplere artık rakip olan yerli jipe ulaşıldı. Burada 13.000’e yakın yerli jipimiz üretildi ve hâlâ ordumuza hizmette kullanılmaktadır.

Çetinoğlu: Büyük başarı… Tuzla’da elde edilen bu başarı kimlerin projesiydi? Prof. Güçlü: Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Tuzla Jip Fabrikası (1013. Ordu Donatım Ana Tamir Fabrikası) ile YTÜ işbirliği neticesinde ortaya çıkmış bir projedir.  Projenin yönetimi, tasarımı ve imalatı tamamen yerlidir. Türkiye için övünç kaynağı olan bu başarı hikâyesini, ne yazık ki Ordumuzun içerisindeki küçük bir grubun, otomotiv sektöründeki bazı şahısların ve YTÜ’den projede görev alan akademisyenlerin dışında pek kimse bilmemektedir.                                                                                                                                Çetinoğlu: Neden? Gizli mi tutulmuş? Prof. Güçlü: Askerîye ile alakalı olduğu için belki çok fazla bilinmiyor. Ancak, bu başarılı jip projesi gerçekleştiğinde, 15 Aralık 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi ile 15 Aralık 1996 tarihli Ekonomist Dergisi’nde çok önemli bir haber olarak yer almıştır. Bu haber, yerli jiplerimizle ilgili ilk ve tek haber olarak medyada yer almış, bundan sonraki gelişmeler bir daha haber yapılmamıştır.

Çetinoğlu: 1988-2006 yılları arasında‘ demiştiniz. 2006’dan sonraki durum nedir? Prof. Güçlü: Maalesef 2006’da Tuzla Jip imalatı, Türk silahlı Kuvvetleri’nin bu konseptten çıkacağı gerekçesiyle durduruldu. Yerli jiplerin yerini de yine yabancı jipler aldı.                                                                                Çetinoğlu: Üretim kalitesinin düşüklüğü mü söz konusudur? Üretimin durdurulmasının sebebi açıklandı mı? Prof. Güçlü: Gelinen noktada, üretim kalitesinde hiç bir problem yoktu ve seri üretim yapılıyordu. Aksine emsallerinden üstün bir kaliteye sahipti. Teknik açıdan gerek yokuş tırmanma kabiliyetinde, gerekse çamura batıp çıkma ve benzeri arazi özelliklerinde, diğer jiplerle karşılaştırmalı olarak gerçekleştirilen testler ve tatbikatlarda çok üstün olduğu ispatlanmıştır. 4×4 bir arazi aracından da beklenen en önemli özellikler bunlardır. Bu konuda yapılan projeler, hazırlanan tezler, yayınlanan makaleler ve araçla ilgili alınan millî ve milletlerarası belgeler (patent, TSE, tip onay, vb.) bunun en büyük ispatıdır.                                                                                                                                              Çetinoğlu: Mâliyet problemi mi? İthal cipler daha düşük fiyata mı temin edilebiliyordu? Prof. Güçlü: Yerli üretim jipler, benzeri olan yabancı jiplerden 5 kat daha ucuza mal ediliyordu. Rakam vermek gerekirse; 1996 yılında ithal edilen yabancı jip 5 milyar liraya yurt dışından satın alınırken, Tuzla Jip 1 milyar liraya mal oluyordu. Bununla ilgili dönemin Fabrika Müdürü Albay Sabahattin Ergönenç’in 15 Aralık 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’ne ve aynı tarihli Ekonomist Dergisi’ne Tuzla Jip ile ilgili verdiği mülakat tarihe ışık tutacak niteliktedir.

Ayrıca, bu jiplerin gerek teknik üstünlüğü gerekse maliyet avantajları, çeşitli tatbikat ve fuarlarda görüldüğünden, yurt dışından satın almak için talepler gelmesine rağmen, o zamanki bürokrasi buna imkân vermediği için Jiplerimizin yurtdışına ihracatı maalesef gerçekleştirilememiştir.

Çetinoğlu: Bu akıl almaz yerli jiplerimizin durdurulma sebebini bulmak için düşünüyorum. Model itibâriyle ihtiyaçları karşılayamıyor muydu? Prof. Güçlü: Boşuna yorulmayınız. Yerli üretim 4×4 jiplerimiz yaklaşık 15 farklı modelde üretiliyordu. Binek jiplerden mobil silahlı savunma maksatlı jiplere, komutan makam aracından ambulansa, personel aracından haberleşme aracına kadar her ihtiyacı karşılayacak modeller başarı ile üretildi. Hatta bize verilen bilgide, sınır tatbikatında bulunan dönemin Genelkurmay Başkanı’na daha konforlu olduğu düşünülerek, yabancı jip tahsis ediliyor. Komutanın jipi çamurda patinaj yapıp çıkamazken, aynı yoldan bizim Jipimiz, hiçbir zorlukla karşılaşmadan geçip gidiyor. Bunu gören Komutan aldığı bilgi üzerine 500 adet Tuzla Jipin üretilmesi talimatını veriyor. Şunu kesinlikle ifade ediyorum: Bu proje ile ürettiğimiz yerli Jipler, ulaştığımız noktada ithal jiplerden çok daha üstündü. Bu jiplerin Sanayi Bakanlığından Araç Tip Onay Belgesi, Türk Patent Enstitüsünden Marka Tescil Belgesi, TSE Belgesi ve SAE Uluslararası Sertifikasının tamamı alınmıştı.

Çetinoğlu: Uygun bir sıfat bulmak mümkün değil. Hangi… ‘çılgın‘ diyelim, bu projeyi rafa kaldırıp üretimi durdurdu? Prof. Güçlü: Bunu Tuzla Jip Fabrikasının bağlı olduğu, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na sormak gerekir. Ülkemiz ve Ordumuz açısından bu kadar stratejik öneme sahip bir aracımızın üretiminin durdurulmuş olması, Devrim Arabalarının sonundan daha trajik ve vahim bir durum arzetmektedir. Ancak, hâlâ bu fabrikada Tuzla Jiplere, diğer araçlara ve silahlara yedek parça imalatına devam ediliyor. Buradaki jip üretim kabiliyeti atıl vaziyette olup, birilerinin bu duruma el atması bekleniyor. Hatta bu Fabrika içerisinde bulunan, jiplerin teknolojik olarak en önemli parçalarından biri olan vites kutusu ve diferansiyel dişlilerinin imal edildiği Dişli Atölyesinin de benzer bir şekilde değerlendirilmesi gerekir.

Çetinoğlu: Dış baskılar, yönlendirmeler mi söz konusu? Prof. Güçlü: Bunu bilemem ama o tarihten sonra ordumuzun ve ülkemizin yurtdışından satın alınan jiplere tekrar bağımlı hale getirildiği açık ve net. ‘Üretim neden durduruldu?’ Bu sorunun cevabını, çoğu kişi bilmiyor. Cevabı ancak, o dönemin en üst düzey askerî makamdaki yetkilileri verebilir. Onlara sormak lâzım… Ordunun bir konsept3 değişikliği yapacağı, imalat sektöründen çıkacağı, farklı bir konsepte geçeceği şeklinde bir düşünce ifâde edilerek, bu stratejik yerli jip üretimi durduruldu. Yerli Jip üretimi durdurulunca yerine ne konuldu? Tabii ki ithal jipler!! Bu fabrikanın üretiminin durdurulacağı, hatta fabrikanın kapatılacağı devamlı olarak konuşuluyordu. Birileri bu jiplere sahip çıkıp imalatını teşvik ederken, birileri de rahatsız olmuş olabilir. Eğer bu jiplere sahip çıkılsaydı, bugün gurur duyacağımız Dünya markası bir Jipimiz vardı.

Çetinoğlu: Türkiye’de bu imkân varken, denenmiş ve tecrübe kazanılmış iken, bu işin üstesinden gelecek teknik elemanlarımız varken neden hâlâ tamamıyla yerli otomobil yapamıyoruz? Prof. Güçlü: İmalat kolay iş değil. Yatırım, risk gerektirir. Herkes bunu göze alamıyor. Çoğu sanayici bundan kaçınıyor. İthalat kolay geliyor. Türk Silahlı Kuvvetleri de ihtiyacı olan araç ve gereçlerin bir kısmını ithal ediyor.  Ülkemizde yapmaya, gerçekleştirmeye çalıştığımız, yerli olarak ürettiğimiz fakat her seferinde içeriden ve dışarıdan önümüzün kesildiği birçok proje var. Devrim otomobilleri sadece bir örnektir. Benzin konulması unutuldu diye proje iptal edilir mi? Buna kim inanır? Türkiye uçak yapıp Hollanda’ya ihraç ettiği zaman da geleceği parlak önemli bir proje durduruldu. Dış güçler engel oluyor fakat içeriden de onlara destek olanlar çıkıyor. Çetinoğlu: Türkiye’de üretilen otomobillerin tamamı yabancı patent ve teknoloji ile know-how4 anlaşmalarıyla yapılabiliyor. Dünya iktisâdiyatına hâkim olanlar, teknoloji üretip satan ülkelerdir. Bir ton teknolojik olmayan üründen elde edilen gelirin 100 katı, ağırlığı 100 gram bile olmayan projelere ödeniyor. Türk mühendisler bunu yapamaz mı? Prof. Güçlü: Yapabilir. Yapıyor da… Ülkemizin ulaştığı teknoloji seviyesi için Göktürk-2 Uydusu en çarpıcı örnektir. Tuzla Askerî Jipleriyle ilgili olarak da örnek vermek gerekirse, jiplerdeki vites kutusu benim doktora tez konumdu. Bu fabrikada imal edilen vites kutuları araca yüklenmeden önce, dinleme yoluyla basit bir testten geçirilip, uygun bulunmayanlar hurdaya atılıyordu. Bu yüzden, büyük bir maddî ve zaman kaybı ortaya çıkıyordu. Bugün dahi, çoğu otomotiv fabrikasında bulunmayan bir test sistemi kurularak, vites kutusundaki hatâlı parçalar tespit edilip, tüm vites kutusu hurdaya atılmaktan kurtarılmıştı.

Çetinoğlu: Başa dönersek… ‘Yerli araç üretemiyoruz‘ iddialarının yanlış olduğunu ve bu projenin savunma sanayimizin ilk örnek projelerinden biri olduğunu söylediniz. Ve bu askerî jiplerin geliştirilmesi projesinin Yıldız Teknik Üniversitesi ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın işbirliğinin ürünü olduğunu belirttiniz. Verdiğiniz bilgiler, fevkalade büyük memnuniyetle karşılanacaktır.  Şahsım, gazetem ve okuyucularım adına tebrik ve şükranlarımı sunuyorum. İnanıyorum ki kamuoyunun bilmediği başka projeler üzerinde de çalışıyorsunuz. Ayrı bir röportajın konusu olacak kadar önemli ve kapsamlı bir mevzu olmakla birlikte, daha sonra yapacağımız mülakatın önsözü olacak şekilde, Göktürk-2 Projeniz hakkında kısaca bilgi lütfeder misiniz? Prof. Güçlü: Öncelikle teşekkür ederim. Göktürk-2 Uydusu Projesi, ülkemizin bu boyut ve çözünürlükteki (2,5 metre) ilk ve en büyük uydu projesidir. Bu projeyi TÜBİTAK Uzay ve TUSAŞ birlikte gerçekleştirdi. Projede, danışman izleyici olarak 4 Öğretim Üyesi yer aldı. Ben de bu kişiler arasındaydım ve Makine Mühendisliği alanında izleyici olarak görev yaptım. Bu uydu, bir yer gözlem uydusudur. Dünya üzerindeki, istediğiniz bölge ve noktaların görüntülerini üzerindeki kameralar vasıtasıyla çekmekte ve Türkiye’ye iletmektedir. Bu görüntüler vasıtasıyla, stratejik yerler ve her türlü coğrafi bölgenin gözlemi yapılabilmektedir. Mesela; tarım alanlarının cinsi ve büyüklüğü, ormanlarımız ve göllerimizin durumu, şehirlerdeki çarpık gelişmeler, madenlerimizin tespiti, afet durumundaki gözlemler ve müdahaleler, askerî amaçlı kullanımı gibi birçok alanda, elde edilen görüntüler faydalı olarak kullanılabilir. Ancak, bu veriler diğer kurumlar tarafından henüz yeteri kadar kullanılamamaktadır. Bu verilerin nasıl kullanılacağı ve ülkemiz açısından ne gibi faydalar temin edileceği gerektiği şekilde anlatılır, ilgili Bakanlıklar ve kurumlar bu verilerin kullanılabileceği uygun altyapıyı kurar ve uzman personel istihdamını sağlarsa, Türkiye’nin önünün açılması ve daha da büyümesi kaçınılmazdır.

Prof.Dr. RAHMİ GÜÇLÜ:

 

1962 yılında Yozgat’ta doğdu. İlkokulu Yozgat Cumhuriyet İlkokulu’nda, Ortaokulu İstanbul Bakırköy Ortaokulu’nda, liseyi ise Bakırköy Lise’sinde tamamladı.

 

1985 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Gemi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde tamamladı. 1996 yılında Dr., 1997 yılında Yrd.Doç.Dr., 2005 yılında Doçent ve 2010 yılında Profesör ünvanına hak kazandı.

 

15 adet yüksek lisans tezi, 4 adet doktora tezi yönetti. 16 Adet projede yer aldı. Millî ve Milletlerarası akademik dergilerde 40 adet makalesi yayınlandı. Millî ve Milletlerarası toplantılarda 66 adet tebliğ sundu.

 

İyi derecede İngilizce bilmektedir. Evli ve 2 evlat babasıdır.

 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri şunlardır: Makine Dinamiği, Vibration Control

 

1Nejat Hasan Verdi: 14 Şubat 1911’de doğdu. Kan şekeri koması sebebiyle 86 yaşında iken 27 Temmuz 1997 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

28 Temmuz 1997 tarihli milliyet Gazetesi’nin 24. Sayfasında yer alan vefat ilanında şu bilgiler vardır:

 

2Ferruh Ali Verdi: 1 Aralık 1916’da doğdu. 7 Eylül 2003 târihinde İstanbul’da vefat etti, İstanbul’da Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Hakkında, yukarıdakilere benzer bilgilerden başkasına ulaşılamamıştır.

 

3Konsept: Kavram, anlayış, görüş, düşünce mânâsında kullanılan Fransızca bir kelimedir. Burada: ‘Anlayışımızı değiştiriyoruz. Yerli üretimden vazgeçip, ihtiyaçlarımızı ithal yoluyla karşılayacağız‘ mânâsında kullanılmış, ilk anda tepki gösterilmemesi sağlanmak istenmiş olabilir.

4Know-how: Tam Türkçe karşılığı olmasa da ‘bir şeyi yapabilme bilgisi’ olarak ifâde edilebilen terim. ‘Bir işletme tarafından, o işletmenin üretim yöntemlerinin veya teknolojisinin, aynı dalda çalışan yahut aynı işi yapmaya hazırlanan bir başka firmaya satılması veyahut da kiralanması‘ şeklinde târif edilebilir. Know-how ülke içindeki firmalar arasında olabileceği gibi, farklı ülkelerdeki firmalar arasında da gerçekleşebilir. Lisanstan farkı, lisansın sadece bir hakkı kullanma izni olmasına karşılık, know-how, bunu satın alan veya kiralayan kuruluşa faydalanma imkânını fiilen hazırlar.

 

DERKENAR:

 

DEVRİM OTOMOBİLİNİN ve DİĞERLERİNİN KAPATILMA HİKÂYESİ:

Türkiye’de ilk yerli otomobil imalatı, Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayii A. Ş.  (TÜLOMSAŞ) isimli kuruluşun Eskişehir’deki tesislerinde gerçekleştirildi. ‘Devrim’ marka iki otomobil, 29 Ekim 1961’de, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e sunuldu. Gürsel’in bindiği birinci otomobilin benzini 100 metre gittikten bitti, araba stop etti. Gürsel ikici ‘Devrim’ ile önce Anıtkabir’e gitti, sonra Hipodrom’daki resmigeçit törenine katıldı.

 

‘Devrim’ marka otomobilin macerası, üretimden tutun da, benzin aksamasına kadar, müthiş bir hikâyedir. Cemal Gürsel’in, ‘Batı kafasıyla otomobil yaptınız ama Doğu kafasıyla benzin ikmalini unuttunuz‘ lafı da târihe geçti.

 

O dönemde Türk basınının projeye en baştan karşı çıkması, sürekli kösteklemesi bugün de sorgulanıyor. O zamanlar Türkiye’de en gözde arabalar; Chevrolet, Ford ve Pontiac gibi, Amerikan markalarıydı. ‘Devrim’ marka otomobilin üretiminin gerçekleşmesi, bazılarının tekerlerine çomak sokacaktı. Zamanın askerî yönetimine ‘bazı baskılar’ yapıldığı da anlatıldı.

Neticede, ‘benzin bittiği için‘, ‘Devrim’ projesi rafa kaldırıldı. Bu hazin sonun sırlarla dolu hikâyesi hâlâ anlatılıyor.

 

Hâdisenin bazı şahitleri, ‘Şaşılacak ne var?’ diyor ve ‘Nuri Demirağ’ın kurduğu uçak fabrikasında uçak imal edildi, imal edilen uçaklar Hollanda ve Polonya’ya ihraç edildi. Bu fabrika kapatılıp, traktör fabrikası hâline getirildi. Şâkir Zümre adında müteşebbis bir Türk vatandaşı, Türk ordusuna mühimmat imal eden fabrika kurdu, ordunun ihtiyacını karşıladı. Bir müddet sonra askeriyenin alımları durduruldu. Sâhibi, aynı fabrikada o dönemde çok meşhur olan Şâkir Zümre marka kömür sobası üretmeye başladı.

 

 

 

Yolun Sonu!

“Bir memleket kurtlar sofrasına dönüşmüşse, orada isyan etme hakkı doğmuştur!”. Attila İlhan

Ulu çamların fırtınalı vadilerde büyüdüğü gibi Ülkücü harekette kızıl komünizmin bütün dünyayı kasıp kavurduğu, ülkeleri işgal edip komünizm boyunduruğu altına aldığı günlerde doğmuştur. Aslında Ülkücüler, sadece komünizm’e değil faşizme ve kapitalizm’e de karşıydı ama o günlerde Türkiye’nin bekası için görünen tek tehlike, komünizmdi.

Türk Milliyetçileri komünizmle mücadele uğruna beş bin gencini kara toprağın bağrına şehit vermişlerdir. Bu şehitler kervanında kimler yoktu ki; hepsi de birer masal kahramanı gibi isimleri destanlaşmış arkalarından ağıtlar, şiirler, romanlar yazılmış kardeşlerimizdi. Yusuf İmamoğlu’mu dersiniz, Süleyman Özmen, Dursun Önkuzu, Mustafa Pehlivanlı, Velican Oduncu ve diğerleri. İsimlerini buraya yazsam sayfalara sığmayacak kadar çok ve büyüktüler.

Bunca verilen şehitlere rağmen ülkücülerin çilesi bitmemiş olacak ki; 1980 12 Eylül’ünde devletten şefkat beklerken mükâfatları, idam sehpaları ve Mamak zindanları olmuştur.

Ülkücüler, bunca zulüm ve her türlü olumsuz şartlara rağmen bu süreçten de bölünmeden çözülmeden birlik ve beraberliklerini koruyup, liderleri Alpaslan Türkeş’in gösterdiği hedef doğrultusunda yollarına devam ettiler. Bazı bozguncu ve döneklerin: “artık MHP misyonu bitti yeni bir yol bulmak lâzım” demeleri karşılık bulmadı adeta küllerinden yeniden doğuyormuşçasına 11 Eylülde bıraktıkları yerden önce MÇP’ de sonra tekrar MHP saflarında yollarına devam ettiler.

Nasıl ki Osmanlı imparatorluğu en kuvvetli devrini Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış çözülmeğe doğru yol alması da onun dönemiyle başlamışsa, MHP de 1999 yerel ve genel seçimlerinde tarihinin en yüksek oyunu almasına rağmen gerileme ve çözülme de bu süreçle başlamıştır.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sadi Somuncuoğlu C. Başkanlığına aday olmuş, fakat adaylığı MHP genel merkezince kabul edilmeyip adeta tartaklanmıştır. Rahmetli Türkeş’ten sonra MHP ve Ülkü Ocaklarının gelişmesinde en çok emeği geçenlerden böyle değerli bir zat küstürülerek MHP’nin dışına itilmiştir.

Ülkücüler kaç yıllık hayalimiz gerçek oldu iktidar olduk diye sevinedursunlar, adam kıyma süreci MHP’de devam ediyordu. Bu süreçte, Namık Kemal Zeybek, Ali Güngör, Enis Öksüz gibi değerler ya küstürülüp dışlanıyor ya da ihraç ediliyordu.

13 Yıllık AKP döneminden Milliyetçiler ve ülkücüler artık bıkmış, sabırları taşma noktasına gelmişti. Kutsal bildikleri değerler, sürekli aşındırılıyor tahribata uğruyordu.

1 Kasım seçimleri bardağı taşıran son damla olmuştu. Ne olmuştu da beş ayda 80 milletvekilinden 40 vekile düşülmüştü? Genel merkezden tatmin edici açıklamalar bir türlü gelmiyor, tabanın beklediği sorular havada kalıyordu.

Nihayet Sinan Ogan, Meral Akşener, Koray Aydın ve Ümit Özdağ peşpeşe MHP’de önce tüzük değişikliği ve sonra olağanüstü kongreye gidilmesi için genel başkanlığa aday oldular. Hepsinin arkasında büyük ülkücü desteği vardı. Genel Merkez bu destek karşısında telaşa kapıldı, Sinan Ogan, önce disipline verildi sonra ihraç edildi ama tutmadı, mahkeme kanalıyla geri döndü, sonra Meral Akşener ihracı.

Bütün bu yapılanlar, ülkücüleri genel merkezden biraz daha soğutuyordu. Özellikle Meral Akşener mitingleri, büyük ilgi görüyor, kaçınılmaz şekilde yönetimde değişiklik isteniyordu.

15 Temmuz başarısız FETÖ darbesi, AKP Ve Erdoğan’a nefes aldırdığı gibi, hükümetçe getirilen Olağan Üstü Hal Uygulaması MHP yönetiminde de hem rahatlama sağlamış hem de hükümete karşı olan politikasında büyük değişiklikler gözlenmiştir.

17-25 Hırsızlık ve yolsuzluk olayları unutulmuş, kaçak saray denilen yerden gelen davetlere icabet edilmiş, hükümetin Kanun Hükmünde Kararnamelerine destek verilmiştir.

Üstüne üstlük bunlar yetmezmiş gibi Türk ordusu iki cephede de savaşta olmasına rağmen, AKP dahi başkanlık meselesini rafa kaldırdığı bir dönemde, Sayın Bahçeli’nin daha önce karşı olmasına rağmen bu meseleyi gündeme getirmesi bardağı taşıran son Damla olmuştur.

Ülkücüler artık MHP’deki bu yönetimle yolun sonuna gelindiğini ve yol ayırımında olduklarının farkına varmışlardır. İnşallah hayırlara vesile olur diyelim.

Kalın sağlıcakla.

 

 

İngiliz Gözüyle ‘Millî Mücadele’miz – 2

İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği 6, 11 ve 21 Haziran tarihli raporlarında Damat Ferit Paşa tarafından iyi niyetlerle bölgeye gönderilen M. Kemal Paşa’nın bir hareket organize ettiğini ve bu hareketin çıkış yolu bulmasının da muhtemel olduğunu beyan etmektedir. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in görevden alınması için Osmanlı Harbiye Nezâreti’ne bazı talimatlar verildiğini de eklemektedir. Bununla da yetinmeyen İngilizler, Temmuz ayında İngiliz Yüksek Komiserliği Tercümanı Mr. Ryan’ı ve General Deeds’i Sadrazam Vekili Şeyhülislam Sabri Efendi’ye Mustafa Kemal’i bir isyan çıkarmadan geri getirmesi için bizzat görüşmeye göndereceklerdir.

Tüm bunlar işin başından beri M. Kemal Atatürk’ün İngilizlerle danışıklı Samsun’a gittiği yada İngilizlerin işine geldiği noktasındaki söylentileri de boşa çıkarmaktadır. Her ne kadar güçlü olursa olsun İngiltere’nin Türkiye’deki tüm faaliyetlere vâkıf ve tüm olaylara müdahil olamadığı, aksine bazı hususlarda endişeli ve aşırı temkinli oldukları ve genellikle diğer İşgal Devletlerinin de olurunu alır bir politika izledikleri göze çarpmaktadır kitabın genelinde.

İngilizler, kendi aralarındaki yazışmalarda oldukça objektif ve akıl yürütme temelli gerçekçi değerlendirmelerde bulunuyorlar fakat adım atma sırası teoriden pratiğe geldiğinde geleneksel politika alışkanlığından ve hantallıktan kurtulamıyorlar. İkinci bölümde gerek Yunanlıların isteklerinin sınırsızlığı ve İzmir’i harabeye çevirmeleri, gerek Pontusçuluğun baş propagandisti olan Samsun’daki Ortodoks Piskopos’un daha fazla karışıklığa meydan vermeden bölgeden ayrılmasının istenmesi ve tüm bunların Millî Hareket’in etrafında halkın bloklaşacağı kanaatinde olan İngilizler, 7 Ağustos’taki Erzurum Kongresi’nin sonuçlarını da ciddiyetle irdelemişlerdir.

Yeni İngiliz Yüksek Komiseri Robeck de Amiral Calthorpe ile stratejik analizlerde yarışır vaziyettedir. Mustafa Kemal Hareketi’nin büyümesinin en önemli sebebi olarak Yunanlıların İzmir’i işgali olarak gören Robeck, bu Hareketin Anadolu’da bağımsız bir cumhuriyet olma yolunda ilerlediğini tespit ederken takvimler 17 Eylül 1919’u göstermektedir. Barış şartlarına mukavemet kararı verdiği takdirde Mustafa Kemal etrafındaki Türk vatanseverliğinin I.Dünya Savaşı’ndan daha büyük sıkıntılar meydana getirebileceğini öngören İngilizler, Milliyetçilerle çarpışmamak için kuvvetlerini yalnızca demiryolu hatları boyuna çekme kararı almışlardır.

Calthorpe da Anadolu’daki Müslüman nüfusun büyük kısmının politikayla ilgilenmediğini, sadece huzur ve güvenli bir hayat istediklerini söylemekle kalmaz; “Bir kâhinlik yapsaydım şunu derdim: Milliyetçiler, ya vilâyetlerde yaptıkları gibi burada (İstanbul) da bir üstünlük kuracaklar yada bazı vilâyet merkezlerinde İstanbul’a karşı teşkilatlanacaklardır” diyerek gerçekleşen bir kehanette bulunacaktır.

Üç arada bir derede sıkışan İngilizler; hem kanunlara uyarak mevcut İstanbul Hükümeti’nin otoritesinin desteklemenin, hem Mütarekenin şartlarını güçlendirmeye çalışmanın, hem de devamlı artan Millî Hareket’e karşı pasif kalmanın mümkün olmadığı görüşündedirler. Calthorpe, Amasya ve Sivas’taki Milliyetçi toplantıları İttihatçı organizasyonları olarak nitelerken Damat Ferit de Millî Hareket’i kesildikçe başı büyüyen bir yılana benzetmekteydi.

Osmanlı yönetici elitini başta Vahdettin olmak üzere Damat Ferit, Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa ve tüm kabine üyelerini kişisel özellikleriyle de tanımlayan İngiliz Yüksek Komiserler, saltanata muhalif olan Veliaht Abdülmecit Efendi gibi kimselerle de özel görüşmeleri ihmal etmemişlerdir. Fakat protokole dikkat ederek en üst düzeyde görüşmemişlerdir. Bu görüşmeden anladığımız Abdülmecit’in Vahdettin’le ciddi ihtilafları olduğu ve Türkiye’nin bir millî devlet olarak korunması fikriydi. Bu da Saltanat’ın Lâğvedilmesi sonrası kendisine TBMM’ce Halifelik imkânı hazırlanmasını açıklar niteliktedir.

–         Devam edecek   –

 

 

Kaynak Kitaplar ve Okul Çantaları

Bilindiği üzere Milli Eğitim Bakanlığı, yıllardır ders kitaplarını öğrencilere ücretsiz dağıtmaktadır.

Okullar açılmadan her öğrencinin masasında o yıl okuyacağı ders kitaplarının hazır bulundurulması için, ödenek göndererek, ihale yoluyla hizmet alımı yapılmasını istemektedir.

Böylelikle Milli Eğitim Bakanlığı; yönetici, öğretmen öğrenci ve velilerin kitap dağıtımında her hangi bir zahmete girmesini istememektedir.

Sistem bu şekilde işlediği için, öğretmenlerin; “yardımcı ders kitabı, kaynak kitap” vb. adı altında öğrencilere kitap aldırması da yasaklanmıştır.

Bu yüzden Bakanlık, her yıl genelgeler göndererek, resmi okullarda kaynak kitap alınmaması yolunda denetimler yapmaktadır.

Çevremdeki tanıdıklarım, çocuklarının çantalarının çok ağır olduğunu, fazla kitap ve araç gereç taşımaktan iki büklüm gidip geldiklerini söylemektedirler.

Burada iki hatalı husus dikkat çekmektedir:

Birincisi çantaların çok ağır oluşu,

İkincisi de kaynak ders kitabı alımlarıdır.

Milli Eğitim Bakanlığı “çantasız eğitim projesini birçok kereler denemesine rağmen hayata geçirememiştir.

Bu sorunun çözümü veli ve öğretmenlere kalmıştır. Veli ile öğretmenler birbirleriyle koordineli hareket ederek, o gün dersi olmayan kitap, defter, araç ve gereçlerini çocuklarının çantalarına koymamalıdır.

Sadece Cuma günü yararlanılacak kitap ve defterlerin dört gün boyunca çantada gidip gelmesi elbette ki öğrenciye büyük yüktür.

Üçüncü sınıfa giden bir öğrencinin çantasında olabilecekleri gözden geçirdiğimizde üzülmemek elde değildir:

-Bütün derslerin kitapları(3 ile 6 kitap arası),

-Bu derslerin kaynak kitapları,

-Bu derslerin defterleri(genellikle büyük boy tercih edilmektedir),

-Kalem kutusu (kalem tıraş, silgi ve birkaç kurşun kalem),

-Pastel veya suluboya,

-Pergel cetvel, iletki, gönye,

-Resim defteri,

-Sözlük,

-Çantanın dışındaki yan gözde suluk,

-Ödev dosyaları,

-Hikâye ve masal kitapları(bazen bunlar set halindedir),

-Bazen (abur cubur dediğimiz) yiyecekler.

Bunlara ek olarak da ayrıca beslenme çantaları bulunmaktadır.

Bir öğrenci, bu yükün altında; ister servisle,isterse yaya veya şehir içi ulaşım araçları ile okula gitsin, durumu iç açıcı değildir. Okula ulaşana kadar perişan olan bu öğrenci “nasıl ve ne kadar öğrenebilmektedir” bunu düşünmek lazımdır.

Aynı durum okul dönüşü de yaşandığından, eve ulaşan öğrenci karnını doyurmadan önce, kendisini rahat edebileceği bir yere atarak bir süre kendine gelmeye çalışmaktadır.

Kaynak kitap aldırma hususuna gelince;şu andaki ders kitaplarıbilimsel komisyonlarcauygunlukları onaylanmıştır. Zaten derslerde esas olan da kitap değil,müfredat ve öğretmen unsurudur.

İkinci bir kaynak kitap aldırmak, öğrencilere daha yararlı olmaktan öte, genellikle birilerine para kazandırma amaçlıdır. Hem öğrenciler parasal zarara sokulmakta, hem de çantalarına artı yük getirilmektedir.

Kaldı ki bu kaynak kitaplarda, maksatlı konulan, telafisi mümkün olmayan zararlı içerikler de bulunabilmektedir. Bunun sorumluluğunu üstlenmek hiç de akıl karı değildir.

Ders kitaplarında da zaman zaman hatalar çıkmaktadır. Fakat bu hatalar genellikle kasıtlı olmayan, gözden kaçan yanlışlardır. Zararı az ve telafisi kolaydır.

Fakat kaynak kitaplardaki zararlı metinler çok daha vahimdir. Öğretmenler ve okul müdürleri kaynak kitap aldırmama hususunda titiz davranmalıdırlar.

Bakanlığın genelgelerine uymamak idari, disiplin ve adli ceza almalarına sebep olabilir.

Bundan daha vahimi, öğrencilerin duygu düşünce ve vicdanlarını yaralayacak bir kaynak kitap okumalarına vesile olmaları, kendilerini daha çok üzebilir.

O yüzden, herkes mevzuatlara uyarsa, bundan en karlı çıkacak yine öğrencilerimiz olacaktır.

Bu vesile ile öğrencilerimiz;

-Zararlı yayınlardan uzak duracaklar,

-Maddi kayıpları olmayacak,

-Ve çantaları da daha hafif olacaktır.

Çocuklarımıza söylediğimiz sevgi kavramlarını, davranışlarımızla kanıtlayamazsak, söylenenler askıda kalmaz mı?

Sevgiyle kalın…

 

 

Bir Başka Kırmızı

0

Hikâye okumayı sevmediğinizi kimselere söylemeyiniz. Eğer muhatabınız, Nazan Öçalır‘ın yazdığı ‘Bir Başka Kırmızı‘ isimli hikâye kitabını okumuş ise, sizin okumadığınızı anlar ve ‘Ne büyük kayıp‘ der. Belki de sizi küçümser.

Okuduğunuzda hayıflanırsınız. Kendi kendinize, ‘Neden daha önce okumadım ki…‘ Dersiniz. Okuduktan sonra da sevinirsiniz. Şayet çevrenizde okumayan kalmışsa, bu defa siz, size söylenenleri muhatabınıza söyleme fırsatını elde etmiş olursunuz. Daha da önemlisi, daha çok hikâye kitabı okuma alışkanlığı kazanır, ‘Bir Başka Kırmızı‘ seviyesinde kitaplara rastlarsanız, mutlu olursunuz.

Nokta.

Başka söze gerek yok.

Buna rağmen, tatmin olmayanlar için devam edelim…

Gençseniz, yaşlı olsanız bile genç kalmasını bilmişseniz; sevgiye ve aşka dair yazılar okurken içinizde bir şeyler kıpır kıpır harekete geçiyorsa, babaanne veya anne iseniz, baba iseniz ve kızınız varsa…  ‘Bir Başka Kırmızı‘ isimli hikâye kitabını çok seveceksiniz. 14,5 yaşındaki güzel mi güzel bir genç kızın, yakışıklı ve kibar, ifadeleri ve telaffuzu düzgün 20 yaşındaki genç erkeği sevdiği gibi…

Kitabı okunur hâle getiren unsur, masalsı hikâyelerden farklı olarak, yaşanmış veya yaşanması mümkün hâdiselerin, belli belirsiz bir tarzda ‘ders alınması’ maksadıyla ve düzgün bir şekilde anlatılmış olmasıdır.

Kitabın bir bölümünde, sayfa sayısını artırmak maksadıyla, dolgu maddesi gibi kullanılan hikâyeler varsa da; daha önceki nefis hikâyelerin yüzü suyu hürmetine onlar da rahatlıkla okunabiliyor. Çünkü hepsi samîmi…

‘Kent’, ‘karşın’, (haysiyet yerine) onur gibi, ayrıca ‘sel’li – ‘sal’lı sevimsiz kelimeler, lüzumsuz yere kullanılmış devrik cümleler olmakla birlikte, kitap; Müslüman-Türk ailesinin hayatını kelimelerle, cümlelerle resmediyor.

Buyurunuz size kitaptan, -tam manasıyla ve tek başına temsil yetkisine sahip olmamakla birlikte benzerlerinin bolca bulunduğu bir hikâye…

RÜYA…

Dağlar arasında yemyeşil bir ovadaydım. Her taraf aydınlık ve pırıl pırıl…

Manzaranın güzelliğini seyretmeye doyamıyorum. Birden yemyeşil ovada koşan beyaz kısraklar görüyorum. Evet, yanlış görmedim bu bir at sürüsü… Yabani at sürüsü…

Mutluluktan uçarcasına koşuyorlar. Birden onlar gibi olmak istiyorum. Beyaz bir kısrak gibi…

Mutluluktan uçarcasına koşmak istiyorum dörtnala…

Nasıl oluyor bilmiyorum dileğim gerçekleşiyor ben de birden o atlarla birlikte koşar oluyorum. Sanki onlardan biri gibiyim. Onların hissettiğini hissetmeye başlıyorum. Birlikte olmaktan mutluyuz. Neşeliyiz…

Daha hızlı daha hızlı koşuyoruz. Çok büyük bir mutluluktu bu…

Sonra ben geriye çekiliyorum. Dağların eteklerinde manzarayı seyrederken buluyorum kendimi… Birden yanımda çok güzel yüzüyle bembeyaz sakalıyla bir dede beliriyor. Baştan aşağı beyaz giymiş. O kadar sağlıklı ki beyaz saçının ve uzun beyaz sakalının dışında onu yaşlı gösterecek hiçbir belirti yok. Çok güzel gülen bir yüzü var. Bakmaya doyamayacak kadar güzel…

İçimi birden huzur ve mutluluk kaplıyor. Hemen soruyorum ona ‘Dede, anneannem diyor ki ermişler namazlarını hep Kâbe’de kılarlarmış. Doğru mu?’

Gülüyor ve başıyla onaylıyor. ‘Evet, doğru… İstersen seni de oraya götüreyim‘ diyor. Birlikte yüksek dağa tırmanmaya başlıyoruz. O kadar yüksek dağın tepesine o kadar kısa zamanda hiç de yorulmadan nasıl geliyoruz bilemiyorum ama birkaç saniye içinde dağın zirvesinde buluyoruz kendimizi.

Birden kendini boşluğa bırakıyor. Ben, ‘eyvah düştü‘ diye aşağıya bakarken o bembeyaz bulutların içinde havada uçuyor bir yandan da bana gülümsüyor. ‘Hadi‘ diyor ‘Sen de atla.’

O kadar yükseklerdeyiz ki ‘Korkuyorum‘ diyorum. ‘Korkma‘ diyor bana ‘Hadi atla sen de benim gibi olacaksın, uçacaksın.’ Tekrar ‘korkuyorum‘ diyorum. Ama nasıl bir cesaret geliyor bilemiyorum korka korka kendimi yüce dağın zirvesinden boşluğa bırakıveriyorum. Hayret düşmüyorum. Uçuyorum. Bir kuş gibi tepeden görüyorum, dağları ve ovayı…

Ben de bir bulut olmuşum. Şimdi gökyüzünde iki bulut üzerinde iki baş biri ben diğeri beyaz sakallı dede Kâbe’ye namaz kılmak için uçarak gidiyoruz.

Birden uyandım. Aman Allah’ım! Gördüğüm bir rüya imiş. Oysa ne kadar da mutluydum. Ne çabuk bitti. Hâlbuki daha devamını görmek istiyordum. Tekrar gözlerimi kapattım. Rüyamı düşünmeye başladım. Birçok defa öyle yapınca rüyalarımı kaldığım yerden görmeye devam ederdim. Hatta birkaç gün geçse bile görmek istediğim rüyayı görürdüm.

Ama bu defa olmadı. Tekrar göremedim bu rüyanın devamını…

İste o günden sonra hep o mutluluğu aradım.

Bir kaç saniye kadar kısa ama bir ömür kadar uzun mutluluk…

Bitmesini hiç istemediğim mutluluğu…

Mutluluk bana hayatta hep kesik kesik verildi. Sürekli ve istikrarlı değil…

Hep umutsuzluklarım sonucu kısa bir kesit sunuldu.

Sanki hastalanınca verilen bir ilaç gibi…

Bu rüyayı gördüğümde daha on dördümdeydim. Çocuklukla genç kızlık arasında içimde fırtınaların estiği hayatı anlamaya çalıştığım yıllardı o yıllar…

Anneannem din konusunda bana ilk bilgileri veren kişiydi. Onu çok severdim.

Ne öğrendimse ondan…‘ Desem yalan olmaz. Bana İhlâs suresini öğretmişti. Öğleden sonra uykularımızda ve akşam yatarken mutlaka okumamı isterdi. Daha o yaşlarda, 6’lı yaşlarımda merak ederdim. Günah nedir? Allah nedir? Hep sorardım kendime…

Annem, ‘Şöyle yapma bak Allah seni taş eder sonra‘ derdi. Ben de günah işlediğimde, ne zaman nerede bir taş olacağımı bekler dururdum…

Annem bizi hep Allah’tan korkutarak yetiştirirken anneannemin Allah’tan korkmayan ve O’nu seven tavırları hep dikkatimi çekerdi. Haksızlığa uğradığında, ‘Allah’ın adaleti kıldan ince kılıçtan keskindir‘ derdi.

Hep şükrederdi. ‘Verdiğin ve vereceğin nimetlere şükürler olsun‘ derdi. Tabiî bu yaklaşımlar benim de konuyla ilgili birçok sorular sormama zemin hazırlardı.

Demek Allah, aynı zamanda sevilecek bir varlıktı…

O halde herkesin korktuğu bu varlığı ben sevmeye karar verdim.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

NAZAN ÖÇALIR:

1963 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İlk ve orta eğitiminden sonra Şehremini Lisesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nü 1987 yılında bitirdi.

Stajını Nokta dergisinde tamamladı ve öğrenciyken aynı derginin İstanbul ve Ankara bürolarında muhabir olarak görev yaptı. Güneş ve Günaydın gazetelerinin Ekonomi, İstihbarat, Kültür Sanat ve Haber Merkezlerinde muhabir olarak çalıştı.

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Yabancı Devlet adamlarının İstanbul takiplerinde görev aldı.

TRT, TGRT, Kanal D ve Kanal T televizyonlarında programlar hazırlayıp sundu.

Basın Danışmanlığı ve Seçim Danışmanlığı yaptı.

Halkla İlişkiler sektöründe kendi kurduğu şirketinde Sosyal Sorumluluk Projeleri üretti.

Serbest gazeteci olarak iletişim sektöründe ve sivil toplum kuruluşlarında çalışmalarına devam etmektedir.

İki çocuk annesidir.

 

Kitap Gibi Dergi İLESAM:

İLESAM Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği, ‘Üç Ayda Bir‘ yayın programı ve ‘İlim ve Edebiyat Dergisi‘ tanıtım cümlesiyle kültür hayatımıza kazandırdığı İLESAM Dergisi’nin birinci sayısı abonelerine gönderildi. 19,6 X 27,7 santim ölçülerinde, 80 sayfalık derginin künye bilgileri şöyle: Sâhibi: İLESAM adına Mehmet Nuri Parmaksız. Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü: Prof. Dr. Nurullah Çetin. Yayın Kurulu: Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Doç. Dr. Ayfer Yılmaz, İlter Yeşilay, Pahlivan Uzun, Durak Turan Düz, Hakan Yılmaz, Bilal Dilsiz. Hukuk Danışmanı: Av. Yeşim Ünal. Abone İşleri Mine Tokyürek, Organizasyon ve Hazırlık: AREN. Genel Koordinatör: Ârif Demirbaş, Yayın Koordinatörü: Engin Yalçınkaya Editör: Ömer Ünal, Danışman: Baha Yılmaz. Tasarım Ekibi: Emrah Andiş, Pâkize Uyanıker. Baskı: Poyraz Ofset.

Derginin İletişim Kanalları: İzmir 1. Cadde Nu: 33, Aydın Apartmanı Kat: 4 Daire: 16 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-419 49 38, Belgegeçer: 0.312-419 49 39 www.ilesam.org.tr, e-posta: ilesam@ilesam.org.tr

Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Nurullah Çetin tarafından kaleme alınan ‘Düşünce ve Sanata Yeni Bir Kapı‘ başlıklı yazıda, derginin yayın politikası şöyle açıklanıyor:

Şimdilik 3 ayda bir çıkarmayı planladığımız İLESAM dergimiz, hem İLESAM üyelerimizin hem de üye olmayan herkesin millî ve manevî değerlerimize yani Türklüğümüze ve Müslümanlığımıza aykırı olmayan bütün ürünlerine açık olacaktır. Her sayımızda Türk milletinin güncel gündemiyle ilgili özel dosya konularımız olacaktır. Bunun yanında makale, hikâye, şiir, deneme, gezi yazısı, kitap tanıtımı gibi değişik türlerde ürünlere de yer vereceğiz. Dergimize girecek ürünlerde belirleyici olan tek karar mercii, Yayın Kurulumuzdur.

Dergi estetik açıdan mükemmel, fikir hâmulesi bakımından doyurucu ve öğreticidir. Aynı zamanda bir ‘edebî mektep‘ vazifesi yapabileceği intibaını uyandırıyor.

Derginin künye bölümünün en altında; ‘Yayın Kurulu, dergiye girecek yazılarda gerekli gördüğü değişiklikleri yapar‘ notu dikkat çekiyor. ‘İlanların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir‘ denilmiş olmasından mı, yoksa ilk sayıda müsamahakâr davranılması gerektiği düşünüldüğünden midir bilinmez, ilan-reklam metinlerine müdahale edilmediği, değişiklik yapılmadığı görülmektedir. Ümit edilir ki, ‘gerekli görülmemek‘ durumu söz konusu değildir. Çünkü İLESAM üyelerinin ekseriyeti edebiyat alanında eser vermekte olan kişilerdir. Dergide yer alacak kusurlu her kelime, bozuk her cümle kuruluşu, pek çok kişi tarafından benimsenecektir. Bu sebeple hassas olunmasında sonsuz faydalar vardır.

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un yazısında geçen: ‘Liseyi bitirinceye kadar her çocuğumuz tarihini, dilini, edebiyatını ve kültürünü öğrenmelidir. Böylece her lise mezunu ‘yüksek Türk kültürü‘nü öğrenmiş ve edinmiş olmalıdır. Bu yüksek ve ortak kültür, her lise mezununun kendini ‘Türk’ hissetmesini sağlar. Tevhid-i Tedrisat’ın maksadı da bu idi.’ Türk kültürünü benimsemiş her insan, kendisini bu ifâdelerin muhatabı ve sorumlusu addetmeli.

Nihat Sâmi Banarlı diyor ki:

‘Şu fânî dünyâ saâdetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarına, Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.

Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili; bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek…

Onları, böyle bir dilin sihirli ifadelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yaratan insanlar olarak yetiştirmek…

Dilin, böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları bilerek, severek yapmak…

Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifade ve mana zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazifenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehasının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninni’ler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir.

Aradaki fark, bunu bilmekte ve bunu Türkçenin bütün incelik ve güzelliklerini benimseyerek, zevkle ve ülkü ile yapmaktadır.

Çünkü diller, milletlerin en azîz, en tılsımlı, en kıymetli servetleridir. Çünkü dillerin bir ses güzelliği ile dalgalanıp bir duyurma, anlatma ve inandırma gücüne ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır.

Çünkü yeryüzünde diller kadar millet ferdlerini birbirlerine bağlayan, onlara birbirlerini sevip anlamakta, hele sevgilerini dile getirmekte azîz yardımcı olan başka kuvvet mevcud değildir.’

Türkçenin Sırları: Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1998, s: 5, 6

Yine Nihat Sâmi Banarlı, ‘Türkçenin güzelliğinin, uzun hecelerden geldiğini‘ belirtip, ‘uzun hecenin dilleri âdetâ tek sesli olmaktan kurtarıp çok sesli yapan ve dillerde büyük müzikalite sağlayan kıymetli ses unsurudur.’ Diyor.

Günümüz Türkçesinde hecelerin uzun okunmasını belirten işâret maalesef yoktur. Banarlı bu işi ‘^’ işâreti ile hallediyor ve bu işâreti lüzumlu gördüğü her yerde cömertçe kullanıyor.

İLESAM Dergisinin bu görüşü reddetmesinin mâkul bir sebebi olmasa gerek. O halde ‘^’ işareti kullanılması alışkanlığının yaygınlaşmasına pek âlâ önderlik edebilir.

Derginin 40. sayfasında Hayrettin İvgin, ‘İlim ve Edebiyat Eseri Üretenler Milliyetçi ve Yurtsever Olmalıdırlar‘ başlıklı yazısında ‘millet’ kavramının unsurlarını sayarken, ‘dil’e en önde yer veriyor.

Prof. Dr. Nurullah Çetin, kendisiyle yapılan röportajda, millî birlik ve bütünlüğümüzün yeniden inşasında Türkçemizin en önemli unsur olduğunu ısrarla belirtiyor. Birbirini anlayamayan insanların ‘millet’ olamayacağını söylüyor. Bu ifâdeler İLESAM Dergisinin üstlendiği görevlerdir. Minnettarlıkla karşılanır. Bu şuurun, derginin diğer yazarlarında bulunduğuna dâir işâretler vardır. Geliştirilmesi, okuyucuya intikal ettirilmesi ve benimsetilmesi zor olmayacaktır.

 

İLESAM:

1983 yılında 2936 sayılı kanunla tâdil edilen 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 42. Maddesine istinâden kurulmuş ‘Meslek Birliği‘dir.

İLESAM’ın temel fonksiyonu, ilim ve edebiyat eseri sâhiplerinin malî ve manevî haklarını korumaktır. 5846 sayılı kanun; fikrî eserleri, müzik, sinema, güzel sanatlar ve ilim/edebiyat olmak üzere dört kategoride toplamıştır. Müzik, sinema ve güzel sanat eserleri dışında kalan bütün eserlerin (ilim, edebiyat, bilgisayar programı, harita, mimarî vs.) sâhiplerinin ve mirascılarının malî ve manevî haklarını korumak İLESAM’ın sorumluluk alanında bulunmaktadır.

İLESAM’ın koruması alanında bululan ‘İlmî Eser Sâhipliği Alanları’; Matematik, Mühendislik, Astronomi ve Astrofizik, Güneş ve Güneş Sistemleri, Sağlık Bilimleri (Tıp, Hemşirelik, Eczacılık, Diş Hekimliği, Ruh ve Sinir Hastalıkları), Fizik, Tarımla İlgili Bilimler, Kimya, Sosyal Bilimler (Ekonomi, Siyaset Bilimi, Sosyoloji, Antropoloji, Psikoloji, Coğrafya, Hukuk, İşletme, İletişim, Felsefe, Eğitim, Filoloji, Tarih, İlahiyat, Arkeoloji, Edebiyat, Uluslararası İlişkiler), Hayat Bilimleri (Biyoloji, Mikrobiyoloji, Bioteknoloji, Biofizik, Biyokimya), Mimarlık (Mimarî tasarım, Restorasyon, Şehir ve Bölge Planlaması, Endüstriyel tasarım) gibi alanlardır.

İLESAM’ın koruma alanında bulunan ‘Edebiyat Eseri Sâhipliği Alanları’; hikâye, şiir, roman, deneme, fikir, araştırma, inceleme, edebî tenkit, hâtıra, gezi, tercüme, biyografi, çocuk edebiyatı, fıkra gibi alanlardır.

Meslek Birliği’nin mecburî organları; Yönetim Kurulu, Denetim Kurulu, Haysiyet Kurulu, Yayın Kurulu,  Bilim-Teknik  Kurulu ve Federasyon Temsilciler  Kurulu’dur.

İLESAM, ilim ve edebiyat alanında faaliyet gösteren ilk ve (3000 civarında üyesiyle) en büyük meslek birliğidir. Alanında adında ‘Türkiye’ ibâresi bulundurma hakkına sahip tek meslek birliğidir.

Birliğin hizmetleri:

Üyelerine ait bilim ve sanat eserleri ile alakalı ortak menfaatlerini korumak ve mevzuatın öngördüğü esas ve usûller dâhilinde malî haklarının takibi ile tazminat ve telif ücretlerinin tahsilini ve dağıtımını sağlamaktır. Bu haklar Meslek Birliğinden başka kuruluş ve kimseler tarafından tâkip edemez.

İLESAM’ın iletişim kanalları, İLESAM Dergisi ile aynıdır.

 

 

Sn.Recep Tayyip Erdoğan

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı

4-6 Kasım 2016 tarihlerinde, 28 Aydınlar Ocağı Derneği’nin katıldığı ve Sivas Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde, ülkemizin muhtelif sorunları üzerinde tartışmaların yapıldığı bir istişare toplantısı yapılmıştı. Ev sahibi ocağımız bu şehrimizin güzelliklerini tanıtan programa Divriği programı da koymuştu. Ocaklarımız mensubu değişik illerimizden muhtelif meslek ve meşrepten 39 arkadaşımız özellikle Divriği Ulu Camiini gidip görmek istedik. Yolun çok kötü olmasının verdiği sıkıntı (yeni yol yapımı bittiğinde bu zorluk kalkacaktır) bazı arkadaşlarımıza ne işimiz var bu dağbaşlarında dedirtmesine rağmen bu eseri görmeleri ve oradaki din görevlimizin gönüllü rehberliğinin verdiği bilgilenmeden sonra bu seyahatin en unutulmazını yaşamış olduk.

Selçuklu Devletimiz döneminde, Mengücek Beyi Ahmet Şah ve eşi Melike Turan Sultan tarafından 1228-1243 yılları arasında, mimarbaşı Ahlatlı Hürrem Şah’ayaptırdıkları bu ULU CAMİ ve DARÜŞŞİFASI’nın, acil ihtiyacı olan bakımı ve onarımının himayelerinizde yapılmakta olduğunu görmek şahsım ve heyetteki arkadaşlar tarafından ayrı bir takdir ve tebrik konusu olmuştur. Bu onarımın daha fazla gecikmesinin, oluşmuş tahribatları daha da artırarak bu önemli esere vereceği zarar bu özel himayeniz sayesinde önlenmiş ve böylece bu eserin ömrü çok daha uzamış olacaktır. Bu ilginiz sayesinde başlatılan ve sürdürülen çalışma, bir Divriği mucizesi olan, atalarımızın bölgedeki önemli bir mirası ve mührü olan TAŞ İŞÇİLİĞİ harikası eserin, gelecek nesillere daha uzun yıllar sağlam bir şekilde aktarılmasını sağlayacaktır. Bu ilgi ve alakanız sebebiyle tekrar tekrar teşekkür eder, saygılar sunarım.

 

 

Atam! Sevgin Eksilmiyor Artıyor

0

Çocukken sevgimiz duygusaldı. Yokluğundan hüzünlenirdik, ağlamak isterdik.

Gençlik yıllarımızda seni sevmeyen bazı çevreler olduğunu farkettik.  Sonra bunların kim olduklarını araştırdık. Onlar; Cumhuriyetin ilanı ile cahil halkın üzerindeki nüfuzları azalan         mütegallibelerin,  ağaların, tekke ve zaviyeleri kapanan şeyhler ve dervişlerin, Kur’an-ı Kerim’in tercümesi ve tefsirinin yapılmasından sonra halkı dinle kandıramayan inanç bezirganlarının, İstiklal Harbi’ne ve Mustafa Kemal’e karşı çıktığı, düşmanla işbirliği yaptığı için İstiklal Mahkemelerinde yargılandıktan sonraidam edilen Padişah yanlıları ve hainlerin, inkılaplara karşı çıkan karşı devrimcilerin çocukları veya torunlarıydı. Onlar geçmişten gelen kin ve öfkeleriyle gençdimağlarasenin hakkında yalan yanlış bilgi ve belgelerle nefret tohumlarını ekiyorlardı.  Bundan herkes gibi biz milliyetçi gençler de bir ara az da olsa etkilendik. Fakat çok samimi dindar bir nesli ise tamamen zehirlediler.

Onlara göre Kurtuluş Savaşı bile sanal bir savaştı.Bizler daha sonra gördük ve öğrendik ki, bunlar belli bir zihniyetin ve aynı zamanda yurt dışındaki karanlık odakların maşalarıydı. Bu güruhtan arda kalan birkaç kişi, bugün hala gazete ve televizyonlarında, kapalı kapılar arkasında ve merdiven altlarında hezeyanlarını sürdürüyorlar.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar, senin ve arkadaşlarının, orduları dağıtılan, topraklarının üçte ikisi işgal edilen, Padişahı düşman kontrolünde bir kuklaya dönüşen,  halkı fakr u zaruret içinde kıvranan bir millete kurtuluş ümidi aşılayarak önüne düşüp yaptığınız o şanlı Kurtuluş Savaşı’nı silip atamazlar. Tükenmiş bir imparatorluğun küllerinden bir milli devlet ortaya çıkardığınız gerçeğini ortadan kaldıramaz. Yaptığınız inkılaplarla eğitimi yaygınlaştırdığınız, bilimin aydınlığını ülkeye taşıdığınız, kültür ve sanatımızı ortaya çıkardığınız ve ekonomiyi canlandırdığınız gerçeğini kimse inkar edemez.

Dünyayı tanıdıktan sonra anladık ki, Türkiye’yi ve Türk milletini bütün İslam ülkelerinden, Asya ve Afrika’nın birçok ülkesinden, Doğu Avrupa, Balkan ve Kafkas ülkelerinden daha medeni bir ülke ve millet haline getiren, o malum çevrelerin eleştirdiği inkılaplarınızdır. İmparatorluğun kozmopolit insan coğrafyasında itilip kakılan Türk insanına Türklük bilincini ve onurunu kazandıran, padişahın tebaası olmaktan bağımsız bir ülkenin özgür bir yurttaşı haline getiren sensin. Bize içte ve dışta barış ve huzur içinde özgür, bağımsız bir ülke ve devlet bıraktınız.

Büyük Atatürk!  Bugün içine düşürüldüğümüz hazin durumu gördükçe, yaptıklarının ve kazandırdıklarının değerini  her gün  daha iyi anlıyoruz.O yüzden sana olan sevgimiz ve saygımız eksilmiyor, geometrik olarak artıyor.  Gözün arkanda kalmasın, ne yaparlarsa yapsınlar, evlatların bize emanet bıraktığın yüce eserin Türkiye Cumhuriyeti’ni, bütün zorluklara rağmen sonsuza kadar yaşatacaklardır.

Seni aramızdan ayrılışının 78. yıldönümünde rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Rahat uyu. Ruhun şad olsun.

 

 

Asırlık Gecikme (12)

0

Neden dünya ehli / dünyaya düşkün olanlar, gaflet ve hatta dalâlette / yanlışta olanlar, üstelik nifak / geçimsizlik ve anlaşmazlık çıkaranlar; aralarında rekabet / çekişme olmadan İttifak / Uyuşma ve bağlaşma içinde oldukları hâlde,

Haklılar, vifak içinde / aynı düşüncede olanlar, dindarlar, âlimler, tarikat mensupları neden hem birbirleriyle rekabet / yarış hâlindeler, hem de birbirleriyle İhtilâf / Anlaşmazlık içindeler?

Oysa, ittifak / uyuşma; vifak / aynı düşüncede olanların hakkı iken,

Hilâf / uyuşmazlık; nifak çıkaranların / ara bozuculuk yapanların, iki yüzlü münafıkların lâzımı iken.

Neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?

Bu çok elîm / çok acı verici, fecî / yürek parçalayıcı ve hamiyet sahiplerini / vatan severleri ağlattıracak, müthiş / dehşetli bir durumdur.

Bununla beraber hemen belirteyim ki, haklıların İhtilâfı / anlaşmazlığı; hakikatsizlikten / haklı ve doğru olmadıklarından gelmediği gibi,

Gaflette olanların / gerçekleri görüp anlamayanların İttifakı / birlik ve beraberlik içinde olmaları dahi; hakikattarlıktan / doğru yolda olduklarından ve gerçeklere dayandıklarından değildir.

Ya nedendir? Derseniz:

Belki dünyayı seven, ona meftûn / düşkün olanların ve siyasetçilerin; ittifak ve vifak içinde olmaları; aslında her birinin sosyal hayat tabakalarında muayyen / belli birer iş güç sahiplikleri sebebiyle, yâni maişet derdi çekmemeleri, geçim sıkıntısı içinde bulunmamalarındandır.

Tıpkı çeşitli mektep ve okullardan mezun olanların belli işler edindikleri için, maişet / geçim bakımından birbirlerine muhtaç olmamaları gibi. Çünkü o vazife ve işler karşılığında alacakları maddî / parasal ücret belirlenmiştir. Ayrıca mevki, makam sevgisi; şan, şeref noktasında halkın ilgisinden alacakları mânevî ücret de bellidir.

Gerçi, halkın teveccühü / ilgisi istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı / içtenliği kaybeder. Riyaya / gösterişe girer. Şan ve şeref arzusuyla halkın ilgisini çekmek isteyiş ise, ücret ve mükâfat / karşılık değil. Belki ihlâssızlık yüzünden gelen bir itab / paylama ve azarlama ve bir mücazat / cezalandırmadır. Evet, amel-i sâlihin / Allah için yapılan güzel işin hayatı olan ihlâsın / samimi yapış ve işleyişin zararına; halkın teveccühü / ilgisi ve şan ve şeref, kabir kapısına kadar muvakkat / geçici olan az bir lezzete karşılık; kabrin öbür tarafında azab-ı kabir / kabir azabı gibi nahoş / hoş olmayan bir şekil aldığından; halkın ilgi ve alâkasını arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhretperestlerin ve şan ve şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın.

Bu bakımdan birbirine zahmet ve sıkıntı vererek hareket etmeye hiç mahal yok. Birbiriyle yarış edecek derecede bir iştirak / bir katılma ve ortak oluş yok.

Onun için, bunlar ne kadar da fena / kötü bir meslek ve meşrebde de gitseler; yine de birbiriyle ittifak / birlik teşkil edebilir, vifak / anlaşık hâlde bulunabilirler.

Fakat dindarlar, âlimler / bilginler, tarikat mensupları ise, bunların her birinin vazifesi umuma baktığı gibi, peşin ücretleri de belirsiz oldukları ve her birinin sosyal makam ve halkın ilgi ve alâkasını çekmede kabul görüşteki hisse ve payı belirsiz kalıyor.

Nitekim, bir makama çoklar namzet ve aday olur. Maddî ve manevî her bir ücrete çok eller uzanabilir.

İşte o noktadan dolayı birbirine engel olma ve hizmette ben sen yarışı; vifakı / uyuşmayı nifaka / bozuşmaya; ittifakı / anlaşmayı ihtilâfa / anlaşmazlığa tebdil eder / değiştirir.

İşte bu müthiş marazın / hastalığın merhemi / ilacı ihlâstır. Yâni sadece Allah rızasını gözetmektir.

Onun için hakperestliği nefisperestliğe tercih etmekle ve hakkın hatırı -Hakkın hatırı yüksektir. Hiçbir hatıra feda edilmez.- nefsin ve enaniyetin / benliğin hatırına galip gelmekle: “Benim mükâfatımı ancak Allah verir.” (Yunus: 72) sırrına mazhar olur. Halktan gelen maddî ve manevi

 

 

Nereden Nereye (4)

Müslümanların geri kalmasının, Batılıların İslama uzak durmasındaki sekizinci ve en başta gelen mâni / engel şudur: Maalesef Bizler ve Ecnebiler / Batılılar; İslamiyetin bazı dış görünüşlerine / lâfız bakımından gerçeklere ters gibi görünen, fakat aslında gerçek ve doğru olan konulara bakarak yanıldılar. Kimi fenlerle ilgili meseleler karşısında aldandılar.

Her iki taraf da İslamın ilim, fen ve teknikle alâkasının olmadığını sandı. Bâtıl /sapık ve yanlış düşüncelere kapıldılar. Bu hayâl, kurgu ve vehimler ağında bocalayıp durdular. Kısaca İslâm ile ilim çatışıyor, bağdaşmıyor zannettiler.

Aferin! Maarif, bilgi ve ilimlerin feyiz saçan himmetine ve fenlerin mertçesine gayret ve yardımlarına ki:

Gerçeği Arama Meyli / mükerrem / saygı değer, hürmete lâyık, muhterem bir varlık olan insanın yaratılışından gelen Hakikatı Arama İsteği.

İnsanlık Sevgisi. Çünkü insan; nev’ini / cins ve türünü sevmeli, onunla iftihar edip, övünmeli.

Ve hakkı teslim, kabul ve itiraf yâni meyl-i insaf / insaflı oluştan meydana gelen HAKİKATLERİ teçhiz edip donatarak.

O mâni ve engellerin üzerine gönderip onları yerle bir etmiş ve ediyorlar.

Evet, o en büyük sebep ki, bizi dünya rahatından, Batılıları ahiret saadet ve mutluluğundan mahrum etmiş, yoksun bırakmıştır.

Aynı zamanda İslâmiyet güneşinin tutulmasını sağlayan; işte o en büyük sebeptir ki, İslâmı yanlış anlama ve İslamın bazı zahirî hakikatleriyle ilimler arasında çatışma, zıtlık ve muhalefetin var olduğunu sandırmıştır.

Ne hayret verici bir hâldir ki; köle efendisine, hizmetçi işverenine, çocuk babasına nasıl düşman olur? Çocuk pederine nasıl karşı gelir?

Oysa İslâmiyet fen ve ilimlerin seyyidi / efendisi, mürşidi / yol göstericisidir.

Hakikî ilimlerin pederi, reis ve başkanıdır.

Fakat ne kadar hazin ve üzücüdür ki, bu yanlış anlama ve şu bâtıl ve yersiz vehim, zan ve kuruntu; şimdiye kadar hükmünü icra edip yürütmüş; vesvese, yeis ve ümitsizlik aşılayarak; medeniyet / uygarlık kapısını -bir kısım halkımız- maarif / eğitim anahtarıyla açmaları gerektiğinin icabını yerine getirmemişler.

Tabiatıyla fayda ve nimetlerinden kendilerini, kendi elleriyle mahrum etmişlerdir.

Evet, dinle ilgili görünüş ve durumlardan bazılarını; fen ve ilmin kimi mes’elelerine muhalif / karşı olduklarını sanıp; ilim ve teknikten ürkmüşlerdir.

Nitekim dünyanın yuvarlaklığı coğrafyanın en önemli, en hakikî ve en doğru, en gerçek bir dersi olduğu hâlde, böyle olmadığı sanılmış; bu aşikâr ve apaçık konunun kabulünü âdeta zül addetmişler / ayıplanacak şey sanmışlar! Bu gerçeği inkâr etmişlerdir.

Öyleyse, İslâmiyet’te olan tarik-i müstakimi / doğru yolu görelim.

Ehl-i Tefrit olan / aşırılıkta haktan uzaklaşan din düşmanlarının; bizleri şek, şüphe ve kuruntuya düşürmelerine fırsat vermeyelim.

Onları reddedelim. Haksız ve yanlış bilgi sahibi olduklarını yüzlerine vuralım.

Aynı zamanda tarik-i müstakim / doğru yol olan Yüce Kur’an’ın; öteki tarafındaki ahmak dost ünvanına lâyık olan Ehl-i İfrat; yâni azı tercihle haktan uzak kalanların ve dış görünüşe kıymet veren, dış görünüşe dikkat edip, iç yüze aldırış etmeyenlerin vehimlerini; bizler de kaale almayalım. Değer vermeyelim. İddia ve savlarının asılsız olduklarını gösterelim.

Böylece, asıl hakikat rehberi ve İslâm Âlemi’nin istikbal ve geleceğine yol açan, doğru yolda, tam bir başarı ümidi ile çalışan, İslâm’ın akıllı ve sâdık âlim ve bilginlerine; yardımcı olalım.

Zira, dinde hassas fakat muhakeme-i akliyede / akli muhakemede / akıl yürütmede noksan kişilerin dine verdiği zararı akıllı düşman veremez.

Çünkü İslamiyetçin tahammül edemediği ve katlanamadığı hususların başında “Cehalet Ejderhası” gelir. Nitekim ayet; bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığını söylemiyor mu?

 

 

Padişahın Dalkavukları

Padişah patlıcan yemeklerini çok severmiş. Bunu bilen padişahın dalkavuğu her fırsatta patlıcan üzerine methiyeler düzermiş. Patlıcanın lezzetini, rayihasını, görüntüsünün güzelliğini, sağlığa faydalarını anlata anlata bitiremezmiş. Ancak bir gün padişah patlıcan yemekten sıkılmış ve artık patlıcanlı yemek istemediğini söylemiş. Dalkavuk derhal patlıcanın ne kadar berbat bir yemek olduğunu anlatmaya başlamış.

Bu hızlı değişime şaşan padişaha dalkavuğun verdiği cevap yüzsüzlüğün, yalakalığın zirvesidir: “Padişahım ben patlıcanın değil, sultanımızın dalkavuğuyum!”

***

  • Başbakan Erdoğan 16.02.2009’da “Türkiye’de yasama, yürütme ve yargı bağımsız biçimde, her türlü etkiden, her türlü baskıdan uzak şekilde, Anayasa’da tarif edildiği şekilde işlevlerini yerine getiriyor.Hukuk sistemine biz inanmazsak, biz güvenmezsek, başkalarının inanmasını, güvenmesini bekleyemeyiz” dedi.

“Devletin organları uyum içinde” diye alkışladılar.

  • Başbakan Erdoğan 2010 yılında “Ben şu andaböyle bir mahkemeye nasıl güveneceğim, nasıl inanacağım? Soruyorum size, kendimi nasıl teslim edeceğim? Kurumlarımızın içerisinde sıkıntılar var. Yasamanın içinde de yürütmenin içinde de, yargının içinde de var. Bunun dışında Silahlı Kuvvetlerden tutun, bütün kurumlar, hepsinin içinde var. Öyleyse bu kurumların elden geçip temizlenmesi lazım.”Anayasa değişikliği için tavrınızıortaya koyun, hayırsa’hayır’deyin, evetse evet’deyin.Çünkübitaraf olan bertaraf olur“dedi.”

“Vesayetten kurtulacağız.” “Normalleşeceğiz.” “Demokrasi kazanacak” diye alkışladılar.

  • 12 Eylül 2010 referandumu ile yüksek yargı organları ile kritik siyasi yargılamaların yapıldığı mahkemeler“Cemaat yargısı”haline getirildi.

“Vesayetten kurtulduk.” “Normalleşiyoruz.” “Demokrasi kazandı” diye hep birlikte alkış tuttular.

  • Ergenekon, Balyoz, Casuslukvd kumpas davalarınıaçan, sahte delillerle Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeniden yapılandırılmasını, generallerin yarıdan fazlasının dışarıdan güdümlü bir cemaatin eline geçmesini sağlayan emniyet görevlileri, savcı ve hâkimlerikahramanilan ettiler. Altlarına zırhlı araçlar tahsis edildi.

“Türkiye bağırsaklarını temizliyor. Bu savcı ve hâkimler tarihe geçecek, bu kahramanların heykeli dikilecek” diye alkışladılar.

  • 17/25 Aralık 2013’den sonra “cemaat yargısını” tasfiye dip, “hükümet yargısı”oluşturmaya çalıştılar.HSYK ve yüksek yargı organları “hükümetle uyumlu” hale getirildi.

“Hainlerden kurtulduk.” “Normalleşiyoruz.” “Demokrasi kazandı” diye alkış tuttular.

“Hâkim teminatı kuralı” ihlal edilerek hükümetin işine gelmeyen kararlar veren hâkimler tutuklandı.

“Demokrasi hainleri korumaz” diye alkışladılar.

  • Can Dündar ve Erdem Gülhakkında Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı vermiş bu gazeteciler karar sonrasında tahliye edilmişti. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bu karar sonrası Erdoğan,“Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımadığını ve bu karara uymadığını”söyledi.

“Böyle bir mahkeme kararına uyulmaz” diye alkışladılar.

  • 2014 yılına kadar ceza yargılamalarında soruşturma aşamasında da, kovuşturma aşamasında da yargıya baskı yapmak suçtu. 2014’de iktidar“soruşturma aşamasında yargı görevi yapanlara emir vermek veya baskı yapmak veya nüfuz icra etmeyi” suç olmaktan çıkardı.

“Seçilmişlerin böyle yetkisi olmalı” diye alkışladılar.

  • Şubat 2014 öncesi Türk Ceza Hukukunda delil bulmak maksatlı arama yapmak için“makul şüphe şartı”geçerliydi. AKP iktidarı 2014’de“somut delile dayalı kuvvetli şüphe şartını”getirdi. Bu sayede 4 bakanın istifasına yol açan 17/25 Aralık soruşturmaları konusunda savcılar delil bulmak için arama kararı veremediler. Mahkemeye gidemeden konu kapatıldı.

“Bu düzenleme modern ceza hukukunun gereğidir” diye alkışladılar.

17/25 Aralık soruşturmaları kapatılınca yeniden “makul şüpheye” dönüldü. Cemaate karşı operasyon başlatıldı. Birbirine zıt her iki düzenlemeye de “yargı reformu paketi” dediler.

“İyi ki makul şüphe şartına dönüldü” diye alkışladılar.

  • 17/25 Aralık 2013 sonrası, Haziran 2014’de, Sulh Ceza Mahkemeleri kapatıldı,Sulh Ceza Hâkimliklerikuruldu. Buralara iktidarın çok güvendiği isimler atandı. Arama, yakalama ve tutuklamalar için tek hâkimin (Sulh Ceza Hâkiminin) verdiği karar yeterli görüldü. Bu hâkimliklere “özel olarak seçilmiş ve atanmış” İstanbul’da 6 adet, diğer illerde 1-2 adet hâkim ile bütün arama, yakalama ve tutuklama kararları kontrol altına alındı. “Hukuk devleti ilkesine, tabii hâkim ilkesine, kişi özgürlüğü ve güvenliği ile adil yargılanma hakkına aykırı olduğu” eleştirilerine kulak tıkandı.

Çeşitli ülkelerden örnekler verdiler, “düzenlemenin çok doğru olduğunu” söyleyerek alkışladılar.

  • “2010 Referandumu ile yargı cemaate teslim edilmeseydi, kumpas davaları ile TSK’nın olağan terfi mekanizması bozulmasaydı‘çözüm süreci’, ‘hatalı Suriye politikası’ ve ’15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü’ olabilir miydi?”diye soruldu.

“Rabbim ve milletim beni affetsin. Kandırıldım” dedi.

“Demokrasi kahramanımız özeleştiri yaptı” diye alkışladılar.

  • Çalınan sorular, kumpaslar ile haksız olarak askeriyeye, mülkiyeye, adliyeye, Milli Eğitime doldurulan FETÖ’cüleri himaye ettiler.

“Alnı secdeli insanlar devleti yönetiyor” diye alkışladılar.

  • Generallerin, üst düzey emniyetçilerin, hâkim ve savcıların yarısı, onbinlerce öğretmen FETÖ’cü olduğu gerekçesiyle mahkeme kararı olmaksızın meslekten çıkarıldı.

“Bağımsız ve tarafsız yargı olması için, ülkenin güvenliği için şarttı” diye alkışladılar.

  • Cumhuriyet Gazetesi yazarları ve HDP milletvekilleri tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Batıdan gelen uyarılara sert cevap verdi: “Biz bunlara bir şey söylediğimiz zaman diyorlar ki, ‘Biz hukuk devletiyiz, dolayısıyla biz hukuka müdahale edemeyiz, hukuk bağımsızdır, tarafsızdır.’ Ee, seninki tarafsız bağımsız.Bizdeki hukuk, gukuk mu? Bizimki de tarafsız bağımsız.”

“Helal olsun. Reis yine ağızlarının payını verdi” diye alkışladılar.

***

Çünkü onlar patlıcanın değil, padişahın dalkavuklarıydılar.