16.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 711

AB Rüyasının Sabahı…

AB macerası çok üzücü, itibar kırıcı ve hiç de hoş olmayan acı örneklerle doludur. Türkiye’de birçok kesim haysiyetli ve itibarlı bir aday üye olmamamız için ellerinden geleni yaptılar. Pazarlık gücümüzü kırdılar. Sırtımızı önce NATO’ya, daha sonra da AB’ye dayadık mı her sorunun anında çözüleceğini zannettiler. Milliyetçi çizgiden uzak olanlar dolayısıyla Türkiye Avrupa’da kendisine layık olmayan muamelelerle karşı karşıya kaldı. Ülkemizde bol bol kendilerini sömürge müfettişi zannedenleri ağırladık durduk.

AB-Türkiye ilişkilerinin geldiği ve getirildiği nokta bizim yıllardır ısrarla söylediğimiz bir gerçeği haklı kılıyor: AB Türkiye için bir güvenlik sorunudur. Gerçeklerden uzak olanlar AB üyeliğini Yunanistan ve Portekiz’den farklı görmediler. Oysa tamamen farklı bir muamele ile karşı karşıya kaldık. Türkiye’ye AB ortalamasının 1/3 oranında gelişmişsiniz, gelir dağılımı ve bölgesel az gelişmişlik önemli boyutlarda, sizi üye alıp bölge kalkınma sorunlarınızı fonlarla destekleyemeyiz diyenler başkalarına farklı davrandılar. Son yıllarda Yunanistan’daki krizi bile çözmekten uzak kaldılar.

Reformları ve açılımları AB için değil; ülkemiz için yapıyoruz aldatmacası kamuoyunu yanıltmada uzun süre kullanıldı. AB devletimizin aleyhine olabilirmiş; ama vatandaşlarımıza ve çocuklarımıza cennet vadediyormuş söylemleri sürdü gitti. Türkiye’yi Avrupa basınında karikatürlerde köpek kulübesinde boynunda zincirli gösteren örneklere rastladık. AB Türkiye’yi aşırı istekli gördükçe akla bile gelmeyecek tavizler talep etti. Milli hassasiyetten uzak bazı çevreler ise; AB’ye girmeyip dışa kapalı Suriye mi olacağız hezeyanlarında bulundular. Bazı yazılı ve görüntülü basın ve TV ekranları Türk Milletine sürekli ve tek taraflı AB’nin faziletlerinden bahsettiler. Hele hele 2000’li yılların ortalarında TÜSİAD’ın Brüksel temsilcisinin AB aşkı unutulabilir mi?

AB’nin 50.yılı kutlamalarına Türkiye davet bile edilmedi. Yabancılara kızmayalım; ama KKTC’yi AB üyeliği önünde engel görenler; milli dava da ne demekmiş diyen bazı siyasetçiler, Kıbrıs’ın stratejik öneminin kalmadığından bahseden gafillere ne demeli? Kıbrıs’ta milli çıkarlarımızı korumaktan çok rahmetli Rauf Denktaş’ı hedef alarak çözümsüzlüğün çözüm olamayacağından bahseder olduk. Çözümün önünde o değerli insanı engel görenler oldu. Annan Planını kabul ettirebilmek için Kıbrıs’a milletvekili çıkartması bile yaptık. Plan kabul edilirse Girne sahilleri yatırımlarla dolacak, işsizlik sorunu çözülecekti. Oysa tersi oldu. Topraklarımız üzerinde Batılı emlakçı ve komisyoncular cirit attı. Dolar ve Eurolar havalarda uçuştu. Türk ve KKTC bayraklarının olmadığı mitingler düzenleyerek önce biz KKTC’yi inkâr ettik. Allah’tan Rumlar Annan Planına hayır deyince KKTC’yi kurtarmış olduk. Annan Planına verdiğimiz “Evet” Kıbrıs’ta hükümranlık haklarımızdan vazgeçtiğimiz anlama geldi. Yapılan çirkin propaganda zihinleri karıştırmış milli davamız olan Kıbrıs bundan zarar görmüştür. 2000’li yılların bilhassa ortalarında “AB bölmez birleştirir, zaten milli sınırlar ortadan kalkıyor, tek bir devlete geçiliyor (AB), Milli menfaatleri korumaya da bölücülük yapmaya  dagerek kalmayacak” gibi saçma iddialar bugün iflas etmiştir. AB genişlemeden yorgun çıkmış, bazı ülkelerde yapılan referandumlarda AB karşıtlığı öne çıkmış, Hollanda ve Fransa AB Anayasasını referandumlarda reddetmişler İngiltere AB’den ayrılmada başı çekmiştir. AB Belçika’yı bile birleştirememiş, Brüksel Flaman ve Valon ayrışmasını engelleyememiştir. AB üyeliğinden sonra İspanya bölücü ETA teröründen kurtulamamıştır. İngiltere AB üyesi olduktan sonra IRA terörünü bitirememiştir.

AB Türkiye’ye karşı haksız ve çifte standart bir politika izlerken, Avrupa’nın şımarık çocuğu ve AB üyesi Yunanistan Batı Trakya Türklüğü üzerinde akla gelmedik baskı ve dayatmalarda bulunmuş, vatandaşlık ve mülkiyet hakları gasp edilmiş, Türk kimliği hedef alınmış, vakıf mallarına el konmuş, Lozan Antlaşması ayaklar altına alınmış, insan hakları çiğnenmiştir. Buna rağmen, Brüksel’den uyarıcı hiçbir ses çıkmamıştır.

Gerçekler hayalleri daima bastırır. Bize karşı uygulanan oyalamaların amacı tam üyelik olmasa da AB çadırında Türkiye üyelik hayaliyle kontrol altında tutulmalı şeklinde oldu. Türkiye’de maalesef milli menfaat ve milliyetçilik dönemi artık geride kaldı küresel bir çağda yaşıyoruz diyebilen bazı siyasetçilerimiz 2016 Kasım’ında Brüksel’de milli çıkarlarımızı korumak durumunda kaldılar ve AB’den haklı olarak şikâyetçi oldular.

AB ihtilaflı alanları üye yapmama ilkesini Kıbrıs Rum Kesimi’ni üye yaparak çiğnemiştir. AB, Kıbrıs’ta KKTC aleyhine bir çözümü şart olarak ileri sürmüştür. Yeni azınlıklar yaratın komutu Brüksel’den gelmiştir. Atatürk’ün asılı resimleri ile uğraşılmıştır. Ülkemize yabancı olan etnik farklılaştırma, çatıştırma ve etnik sorun rüzgârlarının önemli bir bölümü Brüksel kaynaklıdır. Çözülmenin demokratikleşme olduğu telkinlerini bazıları AB’den öğrenmişlerdir.

Türkiye tabii ki AB’ye mahkûm değildir. Ancak uygulanan yanlış politikalarla bu durum AB’ye hissettirilmiş değildir. Türkiye’nin bilgili, kaliteli ama Türkiye karşısında tarafsız ve ilkesiz bazı aydın, siyasetçi ve bürokratları, tesadüfle devlet adamları olanlarımızın hiç mi suçu yoktur? Son dönemde bilhassa yükselen milliyetçiliği reddederek ve aşağılayarak dünün ve bugünün müstemlekecilerini gereğinden fazla tahrik ettik. Oysa insanlık tarihi kabul etsek de etmesek de, içimize sindirsek de sindirmesek de milli menfaat çatışmalarının tarihidir. AB bilhassa 2000’li yıllarda bu gerçeğin laboratuvarı olmuştur. Milliyetçiliğin önüne geçilemediğinden şikâyet edenler arasında küresel sermaye çevreleri ile birlikte Soros da dikkati çekmiştir.

Bize açıkça özelleştirmeleri hızlandırın, nüfus artış hızını düşürün, düşüremiyorsanız bölünün ve ufalanın, azalın, tarıma desteği azaltın, demir çeliğe yatırım yapmayın, Ege’de ve Kıbrıs’ta tavizler verip gelin, bölücü ve ırkçı teröre siyasi çözüm sağlayın diyenlerin koynundan bir türlü çıkamadık.  Acaba Avrupa Hukuku bir bütün olarak bazılarının devletleriyle savaşmalarına, ayrı bir bağımsızlık peşinde koşmalarına ülkelerin toprak bütünlüklerinin hedef alınmasına müsait midir? TSK’ni tamamen devredışıbırakcak öneriler, TCK’da 301. Maddenin iptal talepleri, misyonerlere düşmanca muamele yapıldığı iddiaları, patrikhanenin ekümenikliği, limanların ve havaalanlarının Rumlara açılması, Türkiye’de gayri Müslimlerden başka azınlıkların bulunduğu, BM İkiz Sözleşmelerdeki çekincelerin kaldırılması, Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesinin imzalanması, Süryaniler ile Bozcaada ve Gökçeada’daki Rum azınlığın mülkiyet sorunlarının giderilmesi, Ermenistan sınırının açılması ve ambargonun kaldırılması, sivil toplum kuruluşları ve vakıfların yurtdışından mali yardım için izin alma mecburiyetlerinin kaldırılması, Güneydoğu’daki mahalli yönetimler ile yakın ilişki kurulması gibi bazı talep, dayatma ve iddialar ortaya atılmıştır.

Bütün bunlara rağmen, KKTC üzerindeki ambargolar sportif temaslarda bile kaldırılmamıştır. Bu arada “KKTC’den vazgeçmek şerefsizliktir” diyen KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı rahmet, hasret ve saygıyla anıyoruz.

8 Kasım 2016 ilerleme raporu adeta AB’nin değil de; PKK’nın ilerleme raporu olarak ortaya çıkarılmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi’ni ve Doğu Blokundan ayrılanları Rusya’ya karşı acele üye yapanların hangi AB kriterlerini ölçü aldıkları söylenebilir? Bu ülkeler Kopenhag ve  Maastricht kriterlerini yerine getirmişler midir? Türkiye’yi üretmeyip ithal eden, yabancılaşmaya dönüşen özelleştirmelerle, yabancı şirketlere tanınan imtiyazlarla ve tarıma koyduğumuz kotalarla, banka satışları ile soydurduk. Dışarıya büyük ölçüde yapılan kâr transferlerini seyrettik. Dış ve iç borç kısır döngüsü, cari açık; sanayimize, tarımımıza ve dış politikamıza ipotekler koymadı mı? Hareket alanımızı sınırlandırmadı mı?

AB ve Avrupa ülkeleri “terör örgütü İspanya’da silah bırakmalı ve özür dilemeli” derken, Türkiye’de kanlı terör örgütü PKK’nın siyasallaştırılmasına çalışılmıştır. AB aslında bugün ABD ile terör örgütü ve PKK’nın Suriye kolu olan PYD ile işbirliğini ortaya koymuş, Türkiye’yi sıkıştırmak ve tam üyeliğini engellemek için doğrudan ve dolaylı desteklemiştir. Dün Osmanlı’ya söylenenler günümüzde Türkiye’ye söylenmiştir: Reformlar yapın. Türkiye Cumhuriyeti’ne makas değiştirtme gayretleri içerde AB militanlığına soyunmuş çevrelerce de desteklenmiştir. Bazılarının Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak AB’yi put haline getirmiş olması; AB taraftarlığından çok Türkiye ve Cumhuriyet düşmanlığından kaynaklanmıştır. Nitekim bazı sözde muhafazakâr çevreler, Ankara’nın sözde zulmünden kaçarak, Brüksel’in şefaatine sığınma yanlışına ve sapıklığına düşmüşlerdir. Bu çevrelerin genelde daha önce AB’yi Hristiyan Kulübü olarak suçlamaları da daha dikkat çekicidir. Bir dönem aşırı sol ideoloji ile Türkiye ile kavgalı olanların önemli bir bölümü de daha sonra küresel ve evrenselci güçlerin oyuncağı olmuşlardır. Teslimiyetçi bir çizgide birleşmişlerdir. Bazıları için yeni ve 2000’li yıllara uygun Sevr modelinden hedef;Türksüz Anadolu ve Atatürksüz Türkiye‘dir.

AB rüyası ülkeyi yönetenleri fena halde meşgul etmiş, yanıltmış, 1995 yılında Başbakan Sayın Çiller bile 10 sene sonra AB üyesiyiz diyebilmiştir.

AB rüyası öyle bir gaflet iklimi yaratmıştır ki, 6 Ekim 2004 AB İlerleme Raporunun açıklanmasında sonra, daha rapor tercüme bile edilmemişken, 7 Ekim 2004 tarihli bazı gazetelerde dönemin Başbakanı bu raporu olumlu ve dengeli bulmuştu. Oysa bu rapor Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarıyor, milli ve üniter yapımızı hedef alıyordu. Yine bu rapor yeni etnik azınlıklar dayatıyor ve hiçbir aday ülkeye uygulanmayan muamele ile Türkiye’yi karşı karşıya bırakıyordu. O dönemin basınında şu başlıklar üzücü ve düşündürücü olarak yer alıyordu : “Artık Dönüş Yok Avrupalıyız”,”Yolun Açık Olsun Türkiye”,”Biz değil Çocuklarımız Kazandı, Gelecek Onların”,” Bastır Türkiye”,”Direndik Kazandık”,”Merhaba Avrupa, Biz Geldik”, ” Başbakan Konuştu, Avrupa Dinledi”, “A diyen Brüksel’e B dedirttik”,”2010’da Avrupalıyız”,”Başbakanımız Birde İngilizce Bilse İdi”, “KKTC’ye Yardım Paketi Hazır, Ambargolar Kalkacak”,”Brüksel’de Nikâh, Ankara’da Düğün”. Okadar ileri gidildi ki, zafer sarhoşluğu içinde gece atılması gereken maytapları Ankara’da gündüz atıverdik ve AB rüyasını sürdürdük.

Türkiye’yi itibarlı kılacak yol ve ülkemizin pazarlık gücünü ve siyasi etkinliğimizi arttıracak yol çok yönlü siyasi ilişkiler, Türk Cumhuriyetleri ile daha yakın ekonomik ve siyasi birliktelik ve Ortadoğu politikasında yanlışlar yapmamaktı. Tersine Ortadoğu ülkelerini birbirine karşı kışkırtanların, açıkça terör örgütlerini kullananların âleti olduk. NATO’da alkışlandık; AB’nin ısrarla dışında tutulduk. Gümrük birliği kazığını tam üyelik olmadan uygulayan tek ülke olduk. Üyeliğimiz askıda iken müzakere sürecine başladık. Bu da bir istisna idi. 1999 yılında Fin’li devlet adamlarına kanarak Helsinki’ye gittik ve hayali bir üyelik yolunda aldatıldık. Daha sonra ek protokol imzaladık, uysal bir aday üye olarak kaldık.

AB uluslar üstü bir politikayı becerememiştir. Milli devletler ve milli çıkarları inkâr yanlışı AB’nin iflasına yol açacaktır. Uluslar reddedilerek uluslar üstü bir politikada başarılı olunamaz. Nitekim AB ülkeleri arasında milli kimlik AB kimliğinin hep önünde yer aldı. Kuzey ülkelerinden güneye indikçe bu oran arttı.

Çeşitli tarihlerde yapılan zirvelerden ve ilerleme raporlarından çıkan sonuç; Cumhuriyeti içlerine sindiremeyen bazı Batılılarca adeta Türkiye’nin tasfiyesidir. Türkiye’ye kendini inkâr ettirilmek istenmiştir. Bunda tarihi sebepler olabilir. 6 Ekim 2004 İlerleme Raporu, 14 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi, 8 Kasım 2016 İlerleme Raporu ve o tarihten bugüne Türkiye ile ilgili rapor ve talepler birbirinden farklı değildir.

 

 

İzmir Nereye Ayrılsın?

Kaç yıldır duymadığınız bir marş vardı. Hatırlarmısınız?

İzmir’in dağlarında çiçekler açar.
Altın güneş ordu sırmalar saçar.
Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar.
Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa;
Adın yazılacak mücevher taşa.

İzmir dağlarına bomba koydular
Türk’ün sancağını öne koydular.
Şanlı zaferlerle düşmanı boğdular.
Kader böyle imiş ey garip ana
Kanım feda olsun güzel vatana.

İzmir’in dağlarında oturdum kaldım
Şehit olanları deftere yazdım.
Öksüz yavruları bağrıma bastım.
Kader böyle imiş ey garip ana
Kanım feda olsun güzel vatana

Türk oğluyum ben ölmek isterim.
Toprak diken olsa yatağım yerim.
Allah’ından utansın dönenler geri
Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa.

Uzun zamandır televizyonlarda marşlarımız çalınmamaktadır. Bilmem fark ettiniz mi?

Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinin hızlanması ile birlikte marşlarımız azalmış, Gümrük Birliği’ne 90’lı yıllarda girdikten sonra da Türk televizyonlarından marşlarımız tamamen kaldırılmıştır. Emri kim verdi, nasıl uygulamaya girdi bilmem ama yeni nesil marş bilmeden büyüyor.

Oysa marşlar bir milletin var oluş mücadelelerini, nelere rağmen varlığını devam ettirdiğini ve geleceğe yönelik hedeflerini tanımlayan sanatsal değerlerdir. Eğer bir millet marşlarını unutursa kendini de unutur… Ondan sonra da birileri aradan malı götürür…

* * *

17 Kasım Perşembe günü gazetelerde dehşete düşüren bir haber vardı. CHP milletvekili Ali Yiğit bir konuşmasında:

“Cumhurbaşkanı, Başbakan kafa tutuyor, Dışişleri kafa tutuyor. ‘Avrupa Birliği’ni istemiyoruz’ diyorlar. 57 yıl bu kapıda bekledik. AB’ye girmek için kanun değişiklikleri yaptık yüzlerce. Biz Avrupalı olmaya hazırız. Hele İzmirliler bu işe çok hazırlar. Orası demokrasiye açılan, Avrupa’ya açılan bir kapı gibidir. Biz bazen diyoruz ki ‘Gerekirse de İzmir ayrılsın’ yani biz istemeyiz, bu şartlarda bunlarla yaşamayı. Biz Avrupalı olmaya çalışıyoruz. Türkiye‘de yaşayan demokrat, aydın, çağdaş insanlar Avrupalı olmaya hazır” diyerek İzmir’in Türkiye’den ayrılmaya hazır olduğunu iddia etmiştir.

Sakın bu sözü mevcut hükümeti eleştirmek için o anda sehven söylenmiş bir laf olarak düşünmeyin. Çünkü yaptığı düzeltme açıklamasında da “Burada hiç kuşkusuz ifadenin eksik olmasının da etkisi vardır. Ancak ben konuşmamda tam anlamıyla ‘Biz İzmirliler olarak, temel insan hak ve özgürlüklerine, demokrasiye, adalete, eşitliğe, barışa ve kardeşliğe inanıyor ve Avrupa Birliği’ne girmek istiyoruz. Bu değerler <insanlığın, insan olmanın evrensel değerleridir> ve bunlara inanıyor, bunları savunuyoruz. Bunların olmadığı, bu değerlerin kabul görmediği yerde yaşanmaz’ demek istedim” diyerek özür dilerken bile ifadesinin arkasında olduğunu ima etmiştir.

Oysa Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşunun atıldığı, on binlerce şehit ardından düşmanın denize döküldüğü bugün dahi vatanın bölünmez bütünlüğü için en çok şehit veren illerin başında olan efeler diyarı güzel İzmir hakkında Yunan ağzı ile konuşan ve gerçek fikrini belli eden bu şahsı İzmirli olarak kınıyor ve vatan için gerekirse ölmeye hazır milyonla İzmirli efe torunu olduğunu AB misyonerlerine hatırlatıyorum. İzmir, Kurtuluş Savaşı’nın Kızıl Elmasıdır!

Herkes ağzından çıkanı önce bir duysun!

Eğer o Kurtuluş Savaşı olmasaydı zaten şu anda ülkemiz Avrupa Birliği üyesi olmayacak mıydı?

Ege Bölgemiz Yunanistan, Güneydoğu Anadolu Bölgemiz Fransa, Akdeniz Bölgemiz İtalya, Marmara Bölgemiz de İngiltere işgalinde değil miydi? Bakın neredeyse bütün Avrupa’yla bütünleşmişiz zaten değil mi?

Tarihinden ve vekili olduğu kentin ve partinin ilkelerinden bu kadar uzak olan bir milletvekili olabilir mi?

Yazık…

Bu ayrılma ifadesi asla küçümsenmemelidir. Bundan yüz yıl önce Batı Avrupa tarafından Güneydoğu bölgemiz ve bugünkü Irak ve Suriye topraklarımız için de Meclis-i Mebusan’da bazı milletvekilleri böyle demiyor muydu? Sonra yaşananları ve ne yazık ki hâlâ yaşadıklarımızı hepimiz biliyoruz değil mi?

Bir Türk atasözü vardır “Yılanın başı küçükken ezilmelidir” diye.

Bu sözüm ona milletvekili de aynen HDP’li bölücülükten yargılanan diğerleri gibi aynen yargılanmalı ve tereddütsüz bir şekilde mahkemenin vereceği ceza uygulanmalıdır. Ülkenin topraklarının bir bölümünü başka bir devlete vermek için gayret etme suçunun gereği yapılmalıdır.

Şimdi sizi başka bir marşımızla daha baş başa bırakıyorum…

Türk İzmir Marşı

Karanlıklar üzerinden çekilince

Ak bir tan müjdeledi ulu bir günü

Hür uyandın, arkanda kanlı bir gece

Gördün güzel İzmir kurtuluş gününü

Bir gün ki solmayan ışıklar önü

Yıldızlar örsün bir zafer tacı sana

O kan, yangın ve tufan görmüş yıldızlar

Akdeniz, Türk denizi senin karşında

Sahiline mağrur dalgalar yuvarlar

Selamlar seni en şanlı asırlar

İzmir artık hürsün bu değil rüya

Türklük dirildi kurtuluyor Asya

Türk İzmir şan gör, ebediyen yaşa…

 

 

Hayat Sahnesinde Sİyaset Oyunu!

“Geçmiş zaman olsa da, ne kadar haklı imişim! Halen böyle düşünüyorum…”

İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışına da taşar.

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de, söylenilebilir.

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini yada rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, buna nispeten büyüyecektir.

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkânları insanlık âlemine sunacak bir yeterliktedir.

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış yada bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları, Türklere karşı sürmektedir.

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle, Türk siyasetinin, gayrı Türkler ile mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi, savunmanızı, gençliğinizi yabancılara teslim eder seniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali, ağırlaşarak devam etmektedir. Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu, millet ve devlet varlığımızı tehtid eden en ağır sorunlarımızdan biridir. Türk Milleti, kendinden olmayan bu siyasi yapıyı, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başı bozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hâkim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır enayi yerine konulmaktadır…

Bunun farkında olmayan  ve dolayısıyla önemi noktasında sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri anlamakta zorlanmakta, olayı açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegâne nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve  olumsuz bir faturası vardır.

Hâlbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk? Diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

 

 

Asırlık Gecikme (15)

0

Hak Ehli’nin ihtilâfı / aralarındaki anlaşmazlıklar himmetsizlik, gayretsizlik ve aşağılıktan ileri gelmediği gibi.

Dalâlet / Yanlış Yol Ehli’nin ittifakı / birlik içindeki hâlleri de, yüksek himmet ve gayret sahibi olduklarından değildir.

Belki Hidayet / Doğru Yol üzere olanların ihtilâfı / anlaşmazlıkları; yüksek himmetin kötü kullanılmasından ötürüdür. Dalâlet Ehli’nin ittifakı / birliği, himmetsizlik ve gayretsizlikten gelen zaaf / zayıflık ve aczdendir.

Hidayet Ehli’ni yüksek himmet, gayret ve azimli oluştan; suiistimale ve dolayısıyla ihtilâfa / anlaşmazlığa, rekabete / çekişme ve yersiz yarışa sevk edip sürükleyen şey; âhiret açısından övülen, ahlâkî bir hareket sayılan sevap edinme hırsı ve yine uhrevî vazifede kanaatsizlikten ileri geliyor.

Yani, “Bu sevabı / bu İlâhî ödül ve karşılığı ben kazanayım, bu insanlara doğru yolu ben göstereyim, benim sözümü dinlesinler.” diye, hakikî kardeşi olan ve onun cidden sevgisine, kardeşliğine ve yardımına muhtaç olduğu birine karşı; rakipcesine bir durum alır.

“Talebelerim niçin onun yanına gidiyorlar? Niçin onun kadar öğrencilerim bulunmuyor?” Diye, bencilliği oradan fırsat bulur. Kötü bir huy olan makam sevgisine meylettirir. İhlâs ve içtenliği kaçırır. Riya ve gösteriş kapısını açar.

İşte bu hatânın ve bu yaranın ve bu müthiş ruhî hastalığın ilâcı şudur:

Hakkın rızası ihlâs ile kazanılır. Kendisine uyanların sayı çokluğu ile ve çok başarılı olmakla değil. Çünkü onlar İlâhî vazifeye ait hususlar. Bunun için istenilmez, belki bazen verilir. Evet, bazen tek bir kelime kurtuluş sebebi ve rızaya sebep olur. Sayı çokluğunun önemi o kadar dikkate alınmamalı. Çünkü bazan tek bir adamın; senin vesilenle yola gelmesi; bin adamın yola gelmesi kadar Allahın rızasını kazanmaya sebep olur.

Hem ihlâs ve hakseverlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifade ve yararlanmalarına taraftar olmaktır. Yoksa, “Benden ders alıp sevap kazandırsınlar!” düşüncesi, nefsin ve bencilliğin bir hilesidir.

Ey sevaba / İlâhî mükâfat ve ödüle hırslı, uhrevî amellere kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, sayılı birkaç kişiden başka kendilerine uyanlar olmadığı halde, yine o peygamberlik gibi kutsal ve temiz görevin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner tabi olanların çokluğu ile değildir.

Belki hüner, Allah’ın rızasını kazanmakladır. “Sen neci oluyorsun ki, böyle hırsla ‘Herkes beni dinlesin!’ diye, vazifeni unutup İlâhî vazifeye / göreve karışıyorsun?” Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenabı hakkın vazifesidir. Görevini yap, Allah’ın vazifesine karışma.

Hem hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar yalnız insanlar değildir. Cenabı Hakkın şuurlu mahlûk ve yaratıkları, ruhanîleri / ruhlu varlıkları, melekleri kainat ve evreni doldurmuş. Her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevap istersin; ihlâsı esas tut. Yalnız Allahın rızasını düşün.

Ta ki senin ağzından çıkan mübarek / feyizli kelimelerin havadaki fertleri, ihlâs ile ve içten niyet ile hayatlansın. Canlansın. Hadsiz şuur / bilinç sahiplerinin kulaklarına gitsin. Onları nurlandırsın. Sana da sevap kazandırsın.

Çünkü, meselâ sen “Elhamdülillah” dedin. Bu kelam / söz, milyonlarla büyük küçük “Elhamdülillah” kelimeleri; havada Allah’ın izniyle yazılır. Nakkaş-ı Hakîm / her şeyi hikmetli ve nakışlı yaratan Allah; abes / boş iş yapmaz. İsraf etmez.

Bunun için, o sayısız mübarek kelimeleri dinleyecek kadar sayısız kulakları halk etmiş / yaratmış. Eğer ihlâs ile halis niyet ile o havadaki kelimeler hayatlansalar; lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer.

Eğer İlâhî rıza ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez. Sevap da yalnız ağızdaki kelimeden ibaret kalır.

Seslerinin çok güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın!

 

 

Terör ve Bölücülük Üzerine

0

Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ’ın, değişik yayın organlarında yayınlanan makalelerinden oluşan 13,8 X 21 santim ölçülerinde 238 sayfalık eseri, Nisan 2016’da okuyucuya sunuldu.

25. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Ankara Milletvekili Cemil Çiçek, kitaba yazdığı takdim yazısında; Doç. Dr. Selçuk Özdağ’ın, ‘gençlik yıllarından itibaren ülkenin derdiyle dertlenmiş bir siyasetçi‘ olduğunu belirtiyor.

Prof. Dr. Namık Açıkgöz ise Takriz yazısında, gençlik yıllarından arkadaşı olan Selçuk Özdağ için: ‘12 Eylül çapulcularının hışmına uğrayıp Yusufiye medreselerinde 7 yıl tahsil eylediğini, orada Firavunların zulmüne mâruz kaldığını, üniversitede, hakkında en çok soruşturma açılan akademisyen olduğunu ve üniversiteden uzaklaştırıldığını‘ yazıyor.

Anadolu’muzda güzel bir deyim vardır: ‘Dert ağlatır, aşk söyletir.’

Kitabında yer alan her biri yekdiğerinden berceste makaleler okununca anlaşılıyor ki, Selçuk Özdağ, aşk ölçüsünde sevdiği candan aziz vatanının ve necip milletinin dertleriyle dertlenmiş, ağlamışsa bile gözyaşlarını gönlüne akıtmış, havada kalacağı için sözün uçacağını düşünerek söylemeye fazlaca itibar etmemiş, yazıya dökmüş. Yazdıkları, şikâyetnâme değil. Çünkü şikâyet, âcizlerin işidir. Yine Anadolu’muzun seçkin deyimiyle: ‘Şikâyetler mihneti, şükürler nimeti artırır.’ Diye düşünmüş olmalı ki, dertlere çareler aramış, akılcı çözümler üretmiş, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerin istifadesine sunmuş. Şüphesiz yetkilerinin elverdiği ölçüde bulduğu çözümleri de uygulamaya koymuştur. Tevazuu sebebiyle meselenin o yönü hakkında tek kelime bile yazmıyor.

Kitapta yer alan makaleler, volkanlaşan vatan sevgisinden dağ eteklerine akan lavlar gibi… Yıllar sonrasında bile sıcaklığını koruyor.

Özdağ’ın yazdıkları; fikrî açıdan yüksek bir târih şuurunu, edebî açıdan ise bediî hazları buket buket, demet demet okuyucuya sunuyor. Dünden bu günlere, bu günden yarınlara mesajlar, müjdeler, tavsiyeler, ikazlar var.

Eserden, vecize değerinde cümleler:

*Mezhebin, aşiretin, etnik kökenin üstünde değerlere sahip olmayanlar birlikteliği gerçekleştiremez. Toplum, ortak değerler etrafında buluşulan bir aygıttır. Farklılıkların yarıştığı, çatıştığı, boğuştuğu yerde birlik olmaz. Siyasete düşen ödevlerden biri de ortak buluşma noktaları ihdas etmek, sosyal kategoriler arasındaki mesâfeyi azaltmaktır. (s: 20)

*Her politikanın eleştirilecek yanları vardır. Ama eleştirmek için bile ilgili konuda bilgi sahibi olmak gerek. Düşünmeyen, yazmayan bu kahredici problem üzerinde ciltler dolusu kitap üretmeyen bir ülkenin aydını, hangi bilgiyle eleştiri yapacak? (s: 34)

*Bir din, yine bir din adına nasıl bu kadar hoyratça, hatta hayvanca tahrip edebilir? İslam dünyası milyonluk ordular tarafından çiğnenseydi din-i Mübin-i İslam bu kadar zarar görmezdi. İnsanlığın kurtuluş reçetesi güya O’na inanan insanlar tarafından bir işkence doktrini hâline getiriliyor. Buna tahammül edebilmek, katlanabilmek mümkün değil. (s: 42)

*Çanakkale, bu milletin iş başa düşünce ölüme vuslat heyecanıyla nasıl koştuğunu göstermiş, vatan toprağı üzerinde hesabı olanların bütün heveslerini kursağında bırakmıştır. Ölüme koşan Mehmetçiğin korkusuz tavrı ve irâdesi karşısında itilaf devletleri bâzı hesaplarından vazgeçmek mecburiyetinde bırakılmıştı. Bir zafer, sâdece savaş meydanında kalmıyor, asırlara etki eden izler bırakabiliyor. Cumhuriyet kurulurken İngilizler ve müttefiklerinin Çanakkale tecrübesi yüzünden çok şeyi yuttuklarını, emellerini ancak maşa olarak kullanarak gerçekleştirmeye çalıştıklarını görüyoruz.

Çükreşli Mehmet oğlu Sabri, Elazizli Muharrem oğlu Bekir, Saray Bosnalı Veli oğlu İsmail, Erzurumlu Osman oğlu Bedrettin, Musullu Abdullah oğlu Hulûsi… bize emânet ettiğiniz vatan, her taşıyla korunacaktır. Sizin çiğnetmediğiniz vatan toprağı kıyamete kadar hiçbir güce çiğnetilmeyecektir. Çanakkale’de mayaladığınız millî ruh kılavuzumuzdur. Ruhlarınız şad olsun. (s: 51-53)

Nevruz’un Kürt bayramı olduğunu zannedenler… ‘Nevruz’un Söyledikleri‘ başlıklı makaleyi okuyunuz. (s: 55,56)

Kürt meselesinin ne olduğunu hâlâ anlayamayan eblehler… 57-59. sayfalar sizin için yazılmış…

*Tarihçinin âdil olmak mecburiyetinde olduğuna inanan yazar; yeri geliyor, iğneyi değil, çuvaldızı kendine batırıyor: ‘Problemlerimizin büyümesinin, dağlaşmasının sebebi, kendi gafletimizin eseridir.’ (s: 70)

*Yazarın hedef tahtasında HDP var. Zeytin dalı ile ikaz ediyor: ‘Son günlerde bâzı çevrelerin Türkiyelileşeceğini umarak destek verdiği HDP’de en küçük bir değişiklik yok. Doğuda başka, batıda başka türlü bir siyâset yürütülüyor. Oysa HDP, ülkenin birliği, bütünlüğü için bir misyon üstlenebilirdi. Yapılan her şeyi küçümseyen, demokratik her düzenlemeyi yetersiz bulan, bugünü 15 yıl öncesinin Türkiye’si ile mukayese etmeye bile yanaşmayan bir partinin hangi Türkiyelileşme çabasından söz edilebilir? HDP, olduğu yere saplanmış bir parti. Sâdece birileri kendi temennilerini, vehimlerini gerçek sanıyor. Ortada Türkiyelileşen bir parti yok, Türkiye’nin bir parçasını Türkiyesizleştirmeye çabalayan bir parti var. (s: 78)

12 Eylül askerî darbesi sebebiyle söylenen acı ve ibretâmiz sözler: ‘Bizim kuşak asırlık tecrübeyi birkaç 10 yıla sığdıran bir nesil. Darbeler, işkenceler, zulümler hayatımızın bir parçasıhâline geldi. Biz baharı hapishânede bırakan bir nesiliz. Gençlik diye bir dönemimiz olmadı. Çıktığımızda mevsim çoktan sonbahara ermişti.’ (s: 81)

Özdağ’ın eserinde sadece tenkit değil, çözümler de var:

Türk kelimesi neredeyse ırkçılıkla özdeşleştirildi. Dincilik ve din kisvesi altında sinsi bir milliyetsizleştirme, kimliksizleştirme kampanyası yürütülüyor. İşin ilgi çekici yanı; Türklük, ırkçılıkla özdeşleştirilip bastırılırken, Kürtlüğün neredeyse bir insan hakkı olarak öne çıkarılmakta, kesif bir Kürtleştirme kampanyası yürütülmektedir. Yani Türk milliyetsizleştirilmeğe çalışılırken, Kürtlük sıkı bir kampanya ile uluslaştırılıyor.

….

Ortak hayata inanan, üniter yapıyı kabul eden, tek vatan, tek devlet tek bayrak, tek millete inanan herkesle her şeyi konuşuruz. Ama yerel topluluk -azınlıkçılık- payma peşinde koşanlarla bir adım dahi yürümeyiz.’

103. sayfada yer alan, çözüm süreci ile alakalı tesbitler, çok kişiye verilen ağır bir derstir.

AKP’nin Güneydoğu Anadolu bölgesine münhasır olarak 2014 seçimlerine nazaran bir yıl sonra yapılan seçimde % 55 oranında oy kaybının sebeplerinin tesbitinde de aynı isâbetli değerlendirmeyi görmek mümkün. (s: 107-109) ‘Askerî operasyonların yan tedbirlerle desteklenmeli derken de… (s:115-118)

…..

Ve hüküm: ‘PKK 3 yıl boyunca ülkeyi oyaladı. Hiçbir zaman barışı düşünmedi‘. (s: 119-121)

İsâbetli tesbitlerden Devlet Bahçeli de payını alıyor. (s: 127-129)

HDP ne istiyor? Bilmeyen kaldı mı? Elbette bölünme itiyor. (s: 147-149)

Türk milleti mi Türkiye milleti mi?’ Cevabı: (s. 173-175’te)

Suriye’de ne işimiz var?’ Sorusu da (s: 185-187)’de cevaplandırılıyor.

Selçuk Özdağ, eserine ad olarak koyduğu Terör belasını, uzman dirâyeti ile inceliyor. Candan aziz vatanımızda özlenen barışın da mimarı olma yolunda kararlılıkla ilerliyor. Yolu açık, Allah (cc) yar ve yardımcısı olsun.

Selçuk Özdağ; tesbit, teşhis ve teklifleriyle bir gurup insanımızın idrakine vurulan zincirleri kırmak yolunda önemli bir adım atıyor. Aynı vatanın evlatlarını birbirinden ayıran duvarı; kelimeleri çekiç, kalemini balyoz gibi kullanarak yıkmak için hamle üstüne hamle yapıyor. Her hamlesi ile menhus duvarda bir gedik açıyor. O gediklerden gelen barış müjdesi aydınlıkları gören ve artırmaya çalışanlara, çalışacaklara selam olsun!

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

Doç. Dr. SELÇUK ÖZDAĞ

7 Ağustos 1958 târihinde, Keskin İlçesi’nin Konur Mahallesi’nde dünyaya geldi. İlk ve orta öğretimini Ankara İncirli İlköğretim Okulu ve Ankara Gazi Lisesi’nde tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Bölümü ve Manisa Gençlik ve Spor Akademisi mezunu olan Selçuk Özdağ, Gazi Üniversitesinde yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamladı. 2012 Yılında Doçent oldu.

Çalışma hayatına 1987 yılında başlayan Selçuk Özdağ milletvekili seçildiği 2011 yılına kadar çeşitli kurumlarda çalıştı. Gençlik yıllarından itibaren sürekli siyâsetin ve sosyal çalışmaların içerisinde bulunan Doç. Dr. Selçuk Özdağ’ın 1975 yılında genç bir üniversite öğrencisi olarak Manisa Ülkü Ocaklarında başlayan siyâsî faaliyetleri, kuruluşunda etkin rol aldığı Büyük Birlik Partisi (BBP)’nin çeşitli kademelerinde 17 yıl boyunca devam etmiştir. Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatından sonra BBP’den istifa etmiştir.

24-25 ve 26. Dönemde Manisa Milletvekili ve 12 Eylül 2015 târihinde yapılan AK Parti 5. Olağan Kongresinde MKYK Üyesi seçilmiştir. Kongre sonrası yapılan ilk MKYK toplantısında ise AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sivil Toplum ve Halkla İlişkiler Başkanı olarak görevlendirilmiştir. Hâlen bu görevine devam eden Selçuk Özdağ’ın yayınlanmış 5 adet kitabı ve çok sayıda makalesi mevcuttur. Diyânet İşleri Başkanlığı Kur’an Kursu Öğreticiliğinden emekli olan Huriye Özdağ ile evli olan Doç. Dr. Selçuk Özdağ’ın, iki kız evladı vardır.

 

KUŞBAKIŞI:

GÜL BABA:

Türkistan’dan Anadolu’ya gelip Merzifon’a yerleşen Yesevî Dervişi Pîr Baba’nın neslinden olup Isparta’nın Uluborlu İlçesi’ne bağlı İlegüp Köyü’nden Macaristan’a gitmiştir. Gazi’dir, Alp’tir, Alperen’dir.

Alp’in en büyük yardımcısı yâridir. Yârin sevgisiyle düşmanları eritip dağıtır. Bu yâr, Kur’an ve Allah’tır. Gül Baba, Allah ve Kur’an için mücâdele eden adalet ve dürüstlük timsalidir.

12,5 X 19 santim ölçülerinde, 289 sayfalık eserin yazarı: Erdoğan Aslıyüce.

YESEVÎ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

Hz. MUHAMMED’İN İZİNDE:

İslam târih ve medeniyetini İslam târihçilerinin eserlerinden ve onların hikâye ettikleri şekilde kaleme alınmış bir eser. Hz. Muhammed’den Hz. Ebû Bekir’e, Hz. Osman’dan Hz. Ali’ye. Yezid bin Muâviye’den Ömer bin Abdülaziz’e… İslam târihini meydana getiren pek çok şahsiyet, gerçek kimlikleriyle tanıtılıyor. Eric Schroeder’den çeviren Semih Yazıcıoğlu.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 730 sayfalık kitap Eylül 2016’da yayınlandı.

KAPI YAYINLARI:

Ticarethâne Sokağı Nu: 53 Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0 212-511 53 03

e-posta: bilgi@kapiyayınlari.com / www.kapiyayinlari.com

SUR’A ÜFLENENE KADAR:

Türk târihinin ve Türk kültürünün önde gelen sîmaları yüzyıllar geçse bile milletimizin gönül dünyasında yaşamaya devam ediyor. Bu şahsiyetlerden biri de Sarı Saltuk’tur. Ölümünün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen Sarı Saltuk hâlâ Anadolu, Rumeli ve Balkan Türklerinin gönlünde ve hafızasındadır. O, Anadolu ve Rumeli’nin fethi esnasında gazalara katılmış, kahramanlığı ve velayeti ile daha yaşarken efsanevî bir şahsiyet haline gelmiş büyük bir Anadolu Alperen’idir.

Ahmed Yesevî, Hacı Bektâş Veli’den sonra Sarı Saltuk’u Horasan erenlerinden yedi yüz kişi ile O’na imdâda gönderdi. Meşhûr tahta kılıcını Sarı Saltuk’un beline kuşatarak şu nasîhati verdi: ‘Saltuk Muhammed’im, Bektaş’ım seni Rûm’a göndersin. Var git. Leh diyârında Makedonya ve Dobruca’da yedi krallık yerde nâm ve sân sâhibi ol.’

Sarı Saltuk ve yanındaki yedi yüz mücâhid, gâzi ve derviş, Anadolu’ya geldiler. Hacı Bektâş Velî, Ahmed Yesevî’nin emrine uyarak Sarı Saltuk’u Dobruca’ya gönderdi. Sarı Saltuk ve arkadaşları Bizans ucunda derviş gâzilerin öncülüğünü yaptılar. Gittikleri yerlerdeki yerli ahâlinin pek çoğu Sarı Saltuk ve arkadaşlarının güzel ahlâkını ve örnek yaşayışını görerek Müslüman oldular.

Bugün Türbesi Baba Dağı’nda olan Sarı Saltuk’un edebiyâtımızda ve inanç dünyamızda da mühim bir yeri vardır.

Çınar Ata’nın yazdığı 12,1 X 19,4 ölçülerinde, 342 sayfalık roman, Haziran 2016’da yayımlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-TEMEL MÜZİK REHBERİ: Joe Fulman’dan çeviren: Ali Berktay. İş Bankası Kültür Yayınları.

2-BİNAZNS – YAPILAR, MEYDANLAR: Editör: AnniePralong’den çeviren: Buket Kitapçı Bayrı. Kitap Yayınları.

3-VE SONRA YOL BİTTİ: Hüseyin Cengiz. Destek Yayınları.

4-İSTANBUL’UN 100 DİVÂNESİ: Nurullah Koltaş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş. Yayınları.

5-KONUŞAN TÂRİH: Dâvut Bayraklı. Semerkand Kitap / Mostar Yayınları.

 

 

DERKENAR:

VATAN SEVGİSİ

Vatan, millî değerlerimizin en önemlilerinden biridir. Bin yıldan beri iki devlet ve çok sayıda beylik kurduğumuz Anadolu toprakları, bizim öz vatanımızdır. Vatan sâdece toprak parçası değildir.  Ecdat yâdigârıdır. Sonraki nesillere intikal ettirilmek üzere bırakılan bir emânettir.

Bilinmektedir ki ‘Vatan sevgisi imandandır.’ Sözünün sahih hadis olup olmadığı, hatta ‘sözün mânâsının da sahih olup olmadığı‘ hususu da tartışmalıdır. Aliyyu’l-Kari (*) iman ile vatan sevgisi arasında bir bağlantı bulunmadığını‘ belirterek rivâyette yer alan ‘vatan sevgisinin, sâdece müminlere mahsus bir durum olması hâlinde imandan kabul edilebileceğini’ söylemiştir. Elbette imansız bir kişi, vatanını seviyor diye ‘iman sâhibi‘ olarak kabul edilemez.

Tartışmanın neticesi ne olursa olsun, vatan sevgisinin gereksiz ve yanlış olduğu neticesine varılamaz. Kişinin vatanını sevmesi yanlış değildir. Herkes vatanını sevmelidir. Hatta kişinin, vatanını sevmek mecburiyeti vardır. Hem iman sahibi hem de vatanını seven kişi, elbette makbuldür. Peygamberimiz Efendimiz de vatan olarak Mekke’yi seviyordu. Bu sevgisini; Mekke’yi terk etmek mecburiyetinde bırakıldığında ifâde etmişti. Medine’de kaldığı 12 yıl boyunca hep vatanına döneceği günün hasretiyle yaşamış ve sonunda Mekke’yi fethederek vatan sevgisinin varlığını ortaya koymuştur. Bir Müslüman’a yakışan, her konuda olduğu gibi vatan sevgisi mevzuunda da O’nun gibi düşünüp hareket etmektir.

Bu düşünceler; ‘müminin asıl vatanı cennettir.’ Sözünün doğruluğuna da halel getirmez. Müminlerin vatanını kurtarmak ve korumak için yapacağı mücâdeleler, cenneti kazanmak için yapacağı mücâdelelere engel teşkil etmez. İkisi bir arada pekâla mümkündür ve öyle de olmalıdır.

Yüce Kitabımız, Bakara sûresi 191. âyet’te bunu emretmektedir: Size karşı savaşanları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.’(**) ‘…sizi çıkardıkları yer’ kelimeleriyle kasdedilen ‘vatan’dır. Allah, vatan için savaşmayı, kendilerini yurtlarından çıkarmaya çalışanlara karşı mücâdele etmeyi ve direnmeyi emrediyor.

Türklerde vatan fikri mukaddestir. Öyle olduğu içindir ki târih boyunca hiç vatansız kalmamışlardır. İslamiyet’le şereflendikten sonra şehidlik mertebesine erişmek için, vatan için savaşma isteği ile savaşanların sayısı da artmıştır. Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı bu düşüncelerle kazanılmıştır.

Yine Bakara sûresi 243. âyet’te buyruluyor: Görmedin mi o kimseleri ki kendileri binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıktılar! Allah kendilerine ‘ölün!’ dedi, sonra da onlara yeniden hayat verdi.’(***)

Târih boyunca milletleri, yaşamakta olan vatanlarından çıkarmak isteyen başka milletler olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed’de vatanından çıkmak mecburiyetinde bırakıldı. Mücâdele etti, vatanına döndü. Vatanından çıkarılanlara örnek oldu. Türk milleti de Sevgili Peygamberini örnek aldı, vatanından çıkarmak isteyenlerle savaştı; vatanına sâhip çıktı, korudu. Böylece, diğer milletlere örnek oldu.

(*)Aliyyu’l-Kari: Asıl adı Nureddin Ali’dir. Günümüzde Afganistan sınırları içerisinde bulunan Herat şehrinde doğdu. 1605 yılında Mekke’de vefat etti. 100’den fazla eser yazdı. Hadis konusunda yaptığı incelemeler ve yazdığı kitaplarla tanınmıştır.

(**)Hamdi Döndüren: Kur’an-ı Kerîm Türkçe Meâli ve Muhtasar Tefsiri, Çelik Yayınevi, İstanbul 2012, s: 31

(***)Döndüren: age: s: 40

 

 

İngiliz Gözüyle ‘Millî Mücadele’miz – 3

0

İngiliz Yüksek Komiser Vekili R. Webb de mevkidaşlarıyla yarışır bir analizcidir. Yunanlıların Aydın Vilâyetindeki aşırılıklarından ve birçok durumda haksız olmalarından söz eden Webb, kalıcı Barışı sağlamanın yolunun Türklerin haklı ve mantıklı isteklerine kulak kabartmak olduğunu ve zor kullanılarak yapılacak bir Barışın Türkleri Bolşeviklerin yanına iteceğini, bunun da Yakındoğu ve Ortaasya’yı alevler içinde bırakacağını ifadelendirmektedir. Yapılacak en iyi işin Türklerin kabul edebilecekleri bir gücün mandasını Anadolu üzerine sağlamak olduğunu da zikretmektedir.

Kitaptaki raporlardan anladığımız kadarıyla İngiliz Yüksek Komiserliği’nin İstanbul Hükümeti üzerindeki etkisi doğrudan olmaktan ziyade dolaylıdır ve Anadolu’daki Millî Hareket’in etkisi de onunla yarışır hatta bazen onu geçer vaziyettedir. Özelikle Damat Ferit’in Milliyetçilerin baskısıyla istifası ve akabinde kurulan Ali Rıza Paşa Hükümeti bu meyanda siyasî bir zafer sayılabilir. Hatta Amiral Robeck bunu 1908’den beri İstanbul’da aralıklarla meydana gelen küçük devrimlerden biri olarak saymaktadır. Dahası Lord Curzon’a gönderdiği 10 Ekim 1919 tarihli raporda Türkiye’deki Hıristiyanların Mustafa Kemal Hareketi’ni 1908’deki ‘bağımsızlık-eşitlik-kardeşlik-adalet’ ruhunun yani İttihatçılığın yeniden doğuşu olarak görerek endişelendiklerini ifade etmektedir.

İngilizlere göre daha evvel İstanbul Hükümeti’nde yer alan Cevat ve Fevzi Paşaların el altından destek verdiği Millî Hareket, Ali Rıza Paşa Kabinesince âsi kuvvetler olarak değil kendi askerî gücünün bir parçası olarak görülmekteydi. Yine İngilizlere göre Türklerin Anadolu’daki en önemli rehinesi ise Türkiye’deki Hıristiyanlardı.

Samsun’daki İngiliz Kontrol Subayı Perring de diğer İngiliz yetkililer gibi analitik düşünebilen biriydi. Cihan Harbini kaybeden umutsuz Türk kitlesinin Yunanlıların İzmir’i işgali sonrası yuvası aniden dağıtılmış karıncalar gibi telaşa kapıldığını, Pontus Rum ve Ermeni Devletlerinin kurulması noktasında İzmir’deki gibi uykuda yakalanmak istemediği için Mustafa Kemal Hareketi’ne sahip çıktığını raporlayan Perring, bu hareketi devrimci ve tehlikeli olarak niteler. Erzurum Kongresi’yle Erzurum’un Millî Hareket’in merkezi haline geldiğini, Sivas Kongresi’yle de Anadolu’nun Millî Hareket’in kontrolüne girmeye başladığını tespitler.

İngiliz Yüksek Komiserliği “İstanbul’da doğan ve Erzurum’da olgunlaşan Milliyetçi Hareket Yunanlılarca işgal edilen bölgeler dışında bütün Anadolu’da hâkimiyeti ele geçirinceye kadar hızla yayıldı, Trakya’da da oldukça nüfuz kazandı. Mustafa Kemal’in emrindeki kuvvetlerin beslenmeleri ve giyimleri iyidir, ücretleri de düzenli olarak ödenmektedir. İstanbul Hükümeti, bir kasaba konsülünden başka bir şey değildi ve yalnızca Müttefiklerle Millî Hareket arasında irtibat kurmaya yarıyordu” şeklinde o zaman kadarki gelişmeleri özetlemiştir.

General Milne ise Millî Hareket’in Türk kamuoyunu birleştirdiğini, halkın silahlandığını ve bir Millî Ayaklanma durumunda ortaya çıkabilecek kuvveti hesaplamanın zor olduğunu, bunun da Barış Konferansı için üstü kapalı bir tehdit oluşturduğunu söylemektedir. Ve “Halkın askerî bir biçimde organizasyonu Türkiye’de politik ajitasyonun normal bir metodudur” diyerek anlamlı bir cümle sarfeder. Amiral Calthorpe da Milliyetçilerin ya İstanbul’da kesin üstünlük sağlayacaklarını ya da herhangi bir vilâyette açıktan Damat Ferit’e karşı Hükümet kuracaklarını haklılıkla öngörür.

Üçüncü bölüm, İngiliz aklıyla devlet geleneğinin çatıştığını ıspatlar mâhiyette başlı başına bir imparatorluk olarak niteledikleri İstanbul’un Türklerden mutlaka alınması isteğiyle başlar. Hem Yunan işgalinin savaşlardan bıkmış Türk halkını yeniden harekete geçirdiğini Türkiye’deki İngiliz Komiserler tespit ediyor, hem de İngiliz Dışişleri Bakanlığı Yunanistan’ın etkisinde İstanbul’un resmen işgalini talep edebiliyor.

İngilizler bir yandan Millî Hareket’in antiİngiliz bir görüntü vermesinden rahatsızlar, diğer yandan da Sivas Kongresi’ni basmaktan Kürtlerin ayaklandırılmasına kadar birçok alanda Millî Mücadele’yi eritici faaliyetler tasarlamaktan vazgeçmiyorlar. İngiliz ikiyüzlülüğü Ajan Binbaşı Noel’in yakalanan telgraflarında tescillenmiş, ayrılıkçı Kürt liderlerden Seyyid Abdülkadir’in İngiltere himayesini istemesiyle de katmerlenmiştir.

–          Devam edecek    –

 


Sayfa 128-129

 

 

Bir Başka Açıdan Başkanlık Sistemine Hayır

Aşağıdaki örnek, Rus yazar Grigory Petrov tarafından kaleme alınmış 1923 tarihli, “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitapta anlatılır:

Moskova’daki Devlet Tiyatrosu’nun duvarlarında birdenbire büyük çatlaklar meydana geldiği görülmüş. Temelden çatıya kadar yükselen bu çatlaklar, bütün binanın ansızın yıkılma tehlikesini ortaya çıkarmış. Yapılan incelemede, Moskova’nın bu muhteşem kâgir yapısının, ahşap temeller üzerine bina edildiği görülmüş. Meğer bina yapılırken zemin çürük olduğundan yere çakılan ağaç kazıklar üzerine taş duvarlar örülmüş. Yeraltındaki ahşap kazıklar çürüyünce temel kaymaya başlamış, çatlaklar oluşmuş.

Çatlakların sebebi anlaşılınca uzmanlar binayı yıkmak veya güvenli bir hale getirmek konusunda seçenekleri tartışmışlar.

Binayı yıkmaktan vazgeçmişler. Çürüyen ağaç kazıkların yerine teker teker sağlam granit taşları yerleştirmişler. Bu işleme devam ederek bütün temeli yenilemişler. Mühendislerin mantıklı yaklaşımları sayesinde Moskova Devlet Tiyatrosu bugün dahi hala sapasağlam ve tehlikesiz bir durumdadır.

Bu örnekten çıkarabileceğimiz sonuçlar:

Ø  “Devletlerin tarihi ve milletlerin hayatı da Moskova’daki Devlet Tiyatrosu’na benzer.” Devlet düzeninin eski temelleri, milletleri yönetmenin şekilleri yeni dönem şartlarında zayıf veya yetersiz kalabilir.

Ø  Devlet yapısında çatlaklar varsa mutlaka vakit geçirmeden çatlakların temeldeki sebebi tespit edilip, tedbir alınmalıdır.

Yeni nesiller için daha mantıklı, daha adil ve daha sağlam temellere dayanan yönetim usullerinin uygulanması gerekebilir.

Ø  Ancak bu işi yaparken ülkede sarsıntı ve buhranlara meydan vermeden, halk idaresi için daha bilgece ve adilce metotlara başvurulmalıdır. Devlet yapısını yıkmak yerine, binada çatlağa sebep olan hususlar sarsıntıya, toplumsal travmalara yol açmadan teker teker değiştirilmelidir.

Türkiye’de Başkanlık sistemini isteyenlerin daha adil ve iyi işleyen bir idare mi istediği yoksa sadece gücünü pekiştirme arzusu içinde mi olduğu tartışmalıdır.

Bu tartışmadan bağımsız olarak da görüşüm, parlamenter sistemin çatlaklarına sebep olan eksik ve hataları tamir ederek devam etmek ülke menfaatleri açısından daha uygundur.

Parlamenter sistem Türkiye’nin yüzyıllık demokrasi tecrübesini, birikimini içinde bulunduran bir sistemdir. Uygulamada bir takım eksiklikler ve hatalar olması sistemi kökten yıkıp yeni bir sistem inşa etmemizi gerektirmez. Bu hem maliyeti yüksek ve hem de geçmişin birikimini heba etmek demektir.

**************************************

Temeldeki Çürüme

“Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı Türkçeye ilk olarak Mustafa Kemal Atatürk zamanında çevrildi. Atatürk kitabı okuduğunda bu destansı başarıya tek kelimeyle hayran olmuştu. Derhal kitabın ülkedeki okulların, özellikle askeri okulların, müfredatına dâhil edilmesini emretti.

Bu kitap yoksulluğa, imkânsızlıklara ve elverişsiz tabiat şartlarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak biçimde gözler önüne sermektedir.

Finlandiya’yı bir “bataklıklar ülkesi” iken “Beyaz Zambaklar Ülkesine” dönüştüren aydınlar, öncelikle milletin bundan sonra alacağı eğitimin metotlarını belirlemişler.

Çünkü her millet iktidar mevkiine ya büyük ya da önemsiz kişileri getirir. Bunlardan hangisinin işbaşına geleceği milletin manevi seviyesi ve durumuna bağlıdır.

Çünkü devletin temellerinin sağlamlığı öncelikle şu sorunun cevabına bağlıdır:

“Milletin aklı, iradesi ve vicdanı yükselme eğrisi gösteriyor mu, yoksa çürüyüp zehirleniyor mu? Yahut bayağı ve sefil bir hayat içinde yok olup mu gidiyor?”

Bir ülkede kitap okuma ihtiyaçlar sıralamasında 235. sıralarda yer alıyorsa, medya alternatif ve muhalif görüşleri yansıtamayacak şekilde tekelleşmişse, sanata ve bilime rağbet azsa, Dünya’da ki en iyi 500 üniversite sıralamasında en son sıralarda sadece 2 üniversite girebiliyorsa orada özgür düşünce gelişmez.

Özgür düşüncenin gelişmediği toplumlarda kitleler aklını, iradesini ve vicdanını birilerine (bir Hocaefendi, şeyh, kanaat önderi veya siyasi lidere) teslim eder.

Kendi aklını, iradesini, vicdanını kullanamayan kitleler iktidar mevkiine ve devlet mekanizmalarına yüksek ahlak ve liyakat sahibi insanlar seçmek yerine “bizden” dedikleri değersiz kişileri getirir.

“Değersiz” kişilerin “önemli” olduğu toplumlar gelişemez.

Binanın temellerini sağlamlaştırmak istiyorsak, yapmamız gereken parlamenter sistem yerine başkanlık sistemi getirmek değildir. Binanın temellerindeki çürümeye sebep olan zihniyetin değiştirilmesidir.

“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür”, aklını kullanan, vicdanlı bireyler olmak… Yeni nesilleri böyle yetiştirmek… Değerli insanları önemli görevlere getirmek…

İşin bir sırrı varsa, o da budur.

************************************

Son Başbakan ve Son MHP Genel Başkanı

Meral Akşener’in ağabeyi Nihat Gürer 1980 öncesi MHP Kocaeli İl Başkanı idi. 1980’de ihtilalciler siyasi partileri kapattı. Biz kendisini 13 yıl boyunca “MHP’nin son Kocaeli İl Başkanı” diye tanıtıyorduk.

1983’den sonra MHP çizgisi Muhafazakâr Parti (MP), Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) adlarıyla temsil edildi. 1993’de yeniden Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını aldı. Biz de artık Nihat Bey’i “MHP’nin son Kocaeli İl Başkanı” olarak tanımlamaktan vazgeçtik.

Bir de kapatılan belde belediyelerinin başkanları var. Mesela “son Kuruçeşme Belediye Başkanı Ali Kahraman”, “son Bekirpaşa Belediye Başkanı Abdullah Köktürk” gibi. Yeniden belde belediyeleri kurulmazsa onlar bu sıfatlarını hep devam ettirecekler.

Bu örneklerdeki değerli başkanlar kendi iradeleri dışındaki gelişmeler sebebiylesonile başlayan sıfatları hak ettiler.

Ancak şimdilerde Başbakan Binali Yıldırım ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli mevcut sıfatlarının önüne “son” takısını almak için büyük bir heyecan ve gayret içindeler.

Başbakan Yıldırım “inşallah MHP ile beraber Anayasa değişikliğini yapacağız ve başkanlık sistemini hayata geçireceğiz” derken çok mutlu bir görüntü verdi.

Başkanlık gelirse Başbakan Binali Yıldırım görevini kaybedecek.

Başkanlık sistemi genelde iki partiden fazlasının Meclis’te temsil edilmesine fırsat vermez. Bu yüzden Başkanlık gelirse MHP siyaset sahnesinden silinir. Devlet Bahçeli de “MHP’nin son Genel Başkanı” sıfatı ile anılmaya başlar.

Binali Yıldırım ile Devlet Bahçeli’nin, “son Başbakan” ve “son MHP Genel Başkanı” sıfatlarını almak için bu kadar hevesli olmalarını anlamak pek kolay değil.

Hadi Başbakan “Reis ne diyorsa O” demeye kendini mecbur hissedebilir.

Ama MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, hayatını davasına adamış ülkücülere ve kendisine oy verenlere karşı bunu nasıl izah edecek?

 

 

Asırlık Gecikme (14)

0

– Neden Dünya Ehli, Gaflet Ehli, hatta Dalâlet Ehli ve Nifak Ehli; rekabetsiz ittifak ettikleri hâlde,

– Haklılar, anlayışlı ve anlaşabilen Diyanet Ehli, Âlimler, Tarikatçılar; neden rekabetli bir şekilde anlaşmazlık içindeler?

Diye sormuş. Yine:

– İttifak; vifak / dayanışma ve uyum ehlinin hakkı iken,

– Hilâf / Anlaşmazlık; Nifak Ehli’nin lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti?

– Ve şu haksızlık şuraya geldi?

Diye sormuş,

Oysa Haklıların anlaşmazlığı; hakikatsizlikten ileri gelmediği gibi,

Gaflet Ehli’nin birlikteliği de, doğruluklarından değildir.

Diyerek, bu hüküm ve tespitlerin açılımını gözler önüne sermiş ve:

Dalâlet Ehli’nin ittifaklarının zilletlerinden ileri geldiğini,

Hidayet Ehli’nin ihtilâflarının ise izzetlerinden kaynaklandığını belirtmiştik.

Şimdi de, bu müthiş, vahim ve ağır sorular ve onlara verilen cevaplar karşısında hayretler içinde kalan ve kalacak olanların bu durumlara düşmemeleri için,

Dokuz Madde hâlinde dile getirilen hususları ele alalım:

X

1- Müspet / yapıcı, olumlu hareket etmektir. Yani, kendi mesleğinin / yolunun, usûl ve metodunun muhabbet ve sevgisiyle hareket etmek. Böylece başka mesleklerin adâveti / düşmanlığı ve başkalarının onu eksik ve noksan göstermesi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, karışmasın. Onlarla meşgul olmasın.

2 – Belki, İslâmiyet dairesi içinde hangi meşrepte olursa olsun; muhabbet, uhuvvet ve ittifaka sebep olacak birçok birlik bağları bulunduğunu düşünüp anlaşarak,

3 – Haklı her meslek sahibinin; başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, “Mesleğim haktır.” yahut “Daha güzeldir.” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima ve işaret eden: “Hak yalnız benim mesleğimdir.” veyahut “Güzel benim meşrebimdir.” diyemez olan insaf düstur / kaide ve kuralını rehber / kılavuz etmek,

4 – Hak Ehli’yle ittifak, İlâhî tevfîkin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı / sebebi olduğunu düşünmekle,

5 – Hem Dalâlet Ehli ve Haksızlar birbirlerine dayandıkları için, cemaat suretindeki kuvvetli bir manevî şahsın dehasıyla hücum ettiklerinden dolayı; böyle bir durumda o manevî şahsa karşı, en kuvvetli ferdî / bireysel olan mukavemetin mağlup düştüğünü anlayıp; Hak Ehli olanlarla ittifak ile bir manevî şahıs çıkarıp; o müthiş dalâletin manevî kişiliğine karşı, hakkaniyeti / doğruluğu muhafaza ettirmek,

6 – Hakkı, Bâtıl’ın savlet ve saldırısından kurtarmak için,

7 – Nefsini ve Enaniyetini / Benlik ve Gururunu,

8 – Yanlış düşündüğü izzetini,

9 – Ehemmiyetsiz, rekabetkârane / rekabet edercesine varlık gösteren hissiyatını / his ve duygularını terk etmekle ihlâsı kazanır, vazîfe ve görevini hakkıyla ifa eder / yerine getirir.

X

Hatta sahih hadisle sâbittir ki: Ahir Zaman’da İsevîlerin hakikî dindarları; Kur’an Ehli ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya / dinsizlere karşı dayanacakları gibi, şu zamanda bile Diyanet ve Hakikat Ehli, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hristiyanların hakikî dindar ruhanileriyle / din adamı rahipleriyle dahi, ihtilâfa / anlaşmazlığa sebeb olan noktaları muvakkaten / geçici olarak münakaşa, tartışma ve niza / kavga sebebi saymayarak; müşterek / ortak düşmanları olan mütecaviz / saldırgan dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Sivas Seyahati ( 1 )

Aydınlar Ocağı Derneklerinin her sene Mayıs ve Kasım aylarında olmak üzere yılda iki defa şurası yapılmaktadır. Bu minval üzere bu yılki Kasım ayı şurası da, bir önceki toplantıda alınan karar mucibince, Sivas Aydınlar Ocağı Başkanlığının ev sahipliğinde yapıldı. Yapılan bu toplantı Aydınlar Ocaklarının 44.  Şurası oluyordu.

28-29-30 Ekim 2016 tarihleri arasında Sivas’ta yapılan bu toplantıya, Kocaeli Aydınlar Ocağı Üyeleri olarak, Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez Beyin riyasetinde her dönemde olduğu gibi yine kalabalık bir ekip ile iştirak edildi. Ocak üyelerinden bu toplantıya,

-Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ve eşi Dr. Ayşe Gülden Sönmez,

-Ocak Başkan Yardımcısı ve 54 dilde Tercüme Bürosu sahibi, Yeminli Tercüman Cemal        Barış ve eşi Harita Mühendisi Hatice Nur Barış ile mahdumları Hasan Barış, Hayrettin Barış, Cihan Fatih Barış

-Kuruçeşme Son Belediye Başkanı Ali Kahraman ve eşi Asuman Kahraman,

-İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi Musa Ordu ve eşi Reyhan Ordu,

-Ocak Eski Başkanı ve Mali Müşavir Ahsen Okyar,

-Ocak Eski Başkanı ve Kocaeli Tahlil Laboratuarı sahibi Uz. Dr. H. İbrahim Kahraman

-Bahçecik Belediyesi Eski Başkanı İbrahim Gencer,

-Makine Mühendisi Hasan Baltacı,

-Yalova Ün. Öğretim Üyesi Yunus Özen

-Yönetim Kurulu üyesi,  Kimya Y. Mühendisi Mustafa Görgün

-İstanbul Aydınlar Ocağından olup, İzmit ekibine dâhil olan Av. Zeki Hacı İbrahimoğlu iştirak etmiştir.

Önemine binaen burada şu hususu ifade edeyim ki, seyahate iştirak edenlerin meslek durumlarına bakıldığında,iki avukata ilaveten iki doktorun bulunduğu hemen dikkati çekmektedir. Ekipte iki doktorun bulunması ise, ekibimizin sağlığı bakımından büyük bir memnuniyet vesilesi olduğu hususu izahtan varestedir.

Yolculuk Sabiha Gökçen Hava Alanından başlayacağı için,İzmit ekibi olarak Hava Alanına gitmek için akşamdan anlaştığımız üzere, 28 Ekim 2016 Cuma günü sabahı saat 03.30 da beş araba ile hareket ettik. Zira uçak 05.45 de kalkacaktı.  Tam saatinde İzmit’ten hareket ederek saat 04.30 civarında Kurtköy Mehmetçik DinlenmeTesislerinde toplandık. Burada birer sabah çorbası içtikten sonra, hava alanına doğru yola çıktık. Hava alanı çok yakın olduğu için kısa bir zaman sonra alana vardık. Ancak terminal binasına gitmeden önce arabaları hava alanına yakın bir otoparka bıraktık. Otoparkın günlük ücreti 10 TL imiş. Bu şekilde yapmak servis arabaları ile gidip gelmekten daha hesaplı oluyormuş. Otoparktan uçak firmasının servis arabaları ile gidiş hattı terminaline geldik.

Burada İstanbul ve Sakarya Aydınlar Ocağı mensupları ile karşılaştık. Hep beraber uçuş belgelerini aldıktan ve valizlerimizi uçak bagajına teslim ettikten sonra uçağa binip yerlerimize oturduk. Uçak tam saatinde havalandı. Takriben bir saat on beş dakikalık rahat bir yolculuktan sonra hayırlısı ile Sivas Nuri Demirağ Hava Alanına indik.

Bagajdan valizlerimizi aldıktan sonra hava alanı dışına çıktık. Dışarıda iki araba bekliyordu. Birisi belediyeye, diğeri de Havaş’a aitti. Belediye arabası daha müsait olduğu için biz İzmit ekibi olarak buna bindik. Her iki arabanın ışıklı levhalarında gidiş ücretinin 5TL olduğu yazıyordu. Bu durum bize değişik geldi. Araba şehre doğru giderken çok hoş bir şey oldu. Bundan bahsetmeyecektim, fakat Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Mustafa Kemal Cerrahoğlu bu husustan mutlaka bahsetmemi istedi. Biraz da Mustafa Bey’in hatırına binaen bu konuyu kısaca anlatmak istiyorum. Mesele şudur:

Araba şehre doğru giderken görevli memur para toplamak için yanımıza geldi. Yanımda bulunan Dr. İbrahim Kahraman Bey, “Musa Ağabey paraları ben vereceğim” deyip, memura 20 TLverdi. Biraz sonra etrafıma bakınca yanımızda tanıdık hiçbir kimsenin olmadığını gördüm. Bunun üzerine,”Doktor Bey,siz dördüncü kişi olarak kimin parasını ödediniz” diye sordum. Hiç tereddüt etmeden “hanımımın parasını ödedim” dedi. Hâlbuki İbrahim Beyin Hanımı bu seyahate iştirak etmemişti. Doktor Bey bir an hanımının yanında olduğunu zannetmiş. Bu husus İzmit ekibi arasında bir hayli gülüşmelere sebep oldu. Ayrıca bizler içinde seyahatin başında hoş bir hatıra oldu.

Hava alanı ile şehir arası 25 km imiş. Bu sebeple yolculuğumuz yarım saate yakın sürdü.  İzmit ekibinin tamamına yakını Sivas’a ilk defa geldiği için etrafı meraklı gözlerle seyrederek kalacağımız Büyük Otel’e geldik. Büyük Otel şehrin ana caddesi üzerinde olup, 7 katlı bir bina. Dört yıldızlı olan bu otelin oldukça temiz bir görünümü var. Görevli personelden oda anahtarlarını alarak odalarımıza çıkarak valizlerimizi bırakıp aşağıya indik.

Zira Sivas Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Göze, Paşabahçe denilen mesire alanında bulunan bir yerde kahvaltı programı yapmış. Otelin önünde toplanıp hep beraber arabalar ile mesire alanına gittik. Burası yemyeşil bir yer olup, güzel bir manzarası var. Kahvaltı yaptığımız yer de oldukça hoş bir mekân idi. Burada envai çeşit ikramlar yapıldı. Ancak bu ikramların arasında en çok, daha önce ismini duyduğumuz halde, yemediğimiz Sivas katmeri dikkatimizi çekti. Burada yapılan ikramları afiyetle yedik.

Kahvaltıdan sonra çevreyi görmek için etrafı gezmeye başladık.  Bu arada bir oyun parkının olduğunu gördük. Etrafta kimse olmadığı için bu parkta bulunan salıncaklara binip adeta çocuklar gibi neşe ile sallandık. Burada bulunan oyun aletleri de bize çok enteresan geldi. Çünkü bugüne kadar hiç bir yerde rastlamadığımız  oyun aletlerini  burada gördük. Diğer taraftan parkı gezerken bir şadırvan dikkatimizi çekti. Şadırvanın etrafında bulunan borulardan şırıl şırıl sular akıyordu. Boruların ucunda musluk yoktu. Fakat şadırvanın üzerine astıkları levhada “lütfen muslukları açık bırakmayalım” yazıyordu. Biraz ileride ise içi çakıl taşları ile dolu küçük ve kuru bir derenin kenarına diktikleri levhaya da  “lütfen suya girmeyiniz” diye yazmışlar. Tabii ki, bu nükteli levhalar hoşumuza gitti.

Paşabahçe mesire alanını gezdikten sonra otele döndük. Zira günlerden Cuma olduğu için Cuma namazına gitmemiz icap ediyordu. Burada abdestlerimizi aldıktan sonra cümbür cemaat otele yakın bir yerde bulunan, Sivas’ın en büyük camilerinden biri olan Ulu Cami’ye gittik.Ulu Cami, Anadolu Selçuklular döneminde Selçuklu mimari tarzında 1197 yılında yapılmıştarihi bir eser. Cami oldukça büyük, cemaati bir hayli kalabalıktı. İmam Efendinin verdiği bilgiye göre camiinin 2500 kişilik kapasitesi olup, sadece bir safta 110 kişi namaza durabiliyormuş.

Diğer konulara geçmeden önce, genel olarak Sivas hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. Sivas, İç Anadolu Bölgesinde, 2768 km2 alana sahip, merkez nüfusu 360 bin, İlin toplam nüfusu 620 bin civarında olan tipik bir Anadolu şehri. Göçler sebebiyle her geçen yıl nüfusu azalmaktadır. Görünüş itibariyle gelişmiş bir durumda. Geniş caddeleri ve cadde üzerinde modern yüksek binalar bulunmaktadır. Bilhassa geniş bir alanda bulunan 04-11 Eylül 1919 tarihleri arasında Sivas Kongresinin yapılmış olduğu tarihi bina dikkati çekmektedir. Uzun yıllar Sivas Lisesi olarak hizmet veren bu bina şimdi müze olarak kullanmakta. Müzenin gece yapılan ışıklandırması da muhteşem bir manzara arz etmektedir.

Anlatıldığına göre, Sivas’ta 7 Evliya gezme geleneği bulunmakta imiş. Hastalar, herhangi bir sıkıntısı olanlar ve her türlü dilekte bulunmak isteyenler, en az 7 Evliyayı ziyaret ederek Cenab-ı Allah’tan dileklerinin kabul olmasını talep ederlermiş. Ziyaret esnasında, “Yarabbi, sevgili kulların,sevdiklerin yüzü suyu hürmetine,dualarımızı makbul, dileklerimizi kabul et, müşkülatımızı hallet” diyerek niyazda bulunuyorlarmış.

Sivas ‘ta çok sayıda evliya mezarı,yatır ve türbe olmakla birlikte, en çok ziyaret edilen 7 Evliya şunlardır. 1- Abdulvahhab Gazi Türbesi,2- Ahmet Turan Gazi Türbesi, 3-Şeyh Çoban Türbesi, 4-Ali Emir Ahmet Türbesi, 5-Şemseddin SivasiTürbesi, 6- Arap Şeyh Türbesi, 7- İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Türbesi. Bunların haricinde Sivas’ta görülmesi gereken başlıca yerler arasında, Şehitlik, Gök Medrese, Çifte Minareli Camii ve Sivas Kongresinin yapıldığı bina gibi tarihi yerler bulunmaktadır.

(Devam Edecek  )

 

 

Siz Dışarıdan Biz İçeriden Yıllardır Uğraştık Bölemedik

0

Sultan Abdülaziz’in meşhur Paris gezisine katılan Hariciye NazırıKeçecizade Fuat Paşa(1814-1868)’ya Fransa İmparatoru III. Napolyon, Osmanlı devletinin razı olmayacağını bildiği halde diyor ki:

“Süveyş Kanalı açılmalı, Girit, Osmanlılardan alınıp Yunanistan’a verilmeli, Kudüs’teki kutsal yerlerden Katoliklere ait olanların yönetimi Fransızlarda olmalı”…

Buna karşılık Fuat Paşa gülümseyerek şu cevabı veriyor: “Biz hâlâ çok güçlüyüz Haşmetmeap. Tehditlere boyun eğmeyiz.”

İmparator bir kahkaha atarak: “Yapmayın, devletinizin ne kadar güçsüz olduğunu herkes biliyor” diyor.

Bu tehdide karşı Fuat Paşa şu tarihi cevabı veriyor:

“Haşmetmeap, üç yüz senedir, siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalıştık, ama bir türlü Osmanlı’yı yıkamadık! Bana bu kadar tahribe direnebilen başka bir devlet gösterebilir misiniz?”

Türkiye Cumhuriyeti devletini de, kurulduğundan beri Cumhuriyet düşmanları, 1984’ten bu yana Kürt kardeşlerimizi bize karşı kışkırtan Batılı düşmanlarımız ve onların maşası PKK, Türkiye’yi 36 etnik gruptan oluşan kozmopolit bir topluluk olarak gördüğünü her fırsatta tekrarlayan Türklüğünden şüpheliler, Türk milliyetçilerine ve Türk ordusuna düşman olan liboş enteller, aşırı sağdan ve aşırı soldan gafil ve hainler bölmeye çalışıyorlar, ama bölemiyorlar.

Çünkü bu milletin hamurunun mayası, bin yıldır Anadolu yaylasında dinleniyor. Bu mayanın içerisinde; Türklük, İslamiyet, vatan birliği, Türkçe, bayrak, milli kültür, töre, örf ve âdet, kader ve ülkü birliği ve Cumhuriyet’le birlikte ilkeleri ve düşünceleri ile Atatürk sevgisi vardır. Bu mayayı iyi tahlil eden Atatürk, bu millete uygun devlet biçimi olarak “üniter yapıda millî devleti” ve yönetim biçimi olarak “parlamenter sistemi” esas alan Cumhuriyet’i hayata geçirmiştir. Türk milleti hem budevlet biçimini, hem de buyönetim biçimini benimsemiş, içselleştirmiştir.

Türk milletinin bu mayası bozulmadıkça ve Atatürk sevgisi, saygısı ve bağlılığı devam ettikçe,  Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmek ve başka bir yapıya dönüştürmek mümkün değildir. Bu böyle biline!