16.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 710

Kocaeli Aydınlar Ocağı Sivas Seyahati-3

0

Bundan önceki yazımda, 30 Ekim Pazar günü saat 9.oo da Aydınlar Ocağı Derneklerinin 44. Büyük Şura Sonuç Bildirisinin okunmasını müteakip, ev sahibi Ocak Başkanının hazırlamış olduğu program gereğince saat 11.oo sıralarında Divriği’ye gitmek üzere, otelin önünde toplandığımızdan bahsetmiştim. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyorum.

Ev sahibi Ocak Başkanı, Prof. Dr. Fahrettin Göze Bey gelen misafirlere Sivas’ın tabii ve tarihi güzelliklerini de gösterebilmek bakımından, programa Divriği ziyareti de koymuş. Durumu müsait olan bütün ocak mensupları ziyarete katılabilecekti. Ancak bazı üyelerin uçak saatleri uymadığı için bu ziyarete iştirak edemediler. Ancak, 39 kişinin durumunun müsait olduğu anlaşıldı. Bu bakımdan tam bir otobüslük olmuştuk. Saat 11.oo sıralarında otobüsteki yerlerimizi alarak Divriği’ye doğru gitmek üzere hareket edildi.

Divriği’nin Sivas’a uzaklığı 185 km imiş. Bu bakımdan yolcuğun, yolların durumu da dikkate alınarak 2,5 saate yakın sürebileceği bildirildi. Bu iki buçuk saat ifadesi epeyce gözümüzü korkuttu. Zira bunun bir de 2,5 saatte dönüşü olacaktı. Bu sebeple, bazı arkadaşlar “Divriği’ye gitmek bu kadar zahmete değer mi acaba” diye düşüncelerini açık bir şekilde ifade ettiler. Artık olan olmuştu. Bir defa yola çıkmıştık, başa gelen çekilecekti. Bu minval üzere pek standartlara uymayan yollarından kıvrıla kıvrıla Divriği’ye doğru yol almaya başladık. Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, Sivas – Divriği arasında yeni yol yapım çalışmalarına başlanmış. Temennimiz odur ki,  inşallah kısa zamanda tamamlanır

Divriği yolunun üzerinde meşhur Kangal Köpeği ile tanınan Kangal İlçesi bulunuyordu. Buraya gelince araba ilçenin içine girdi. Maksat köpeği ile meşhur ve bu sebeple bütün dünyaya nam salmış olan bu ilçeyi yakından görebilmekti.

Kasabaya girdiğimizde ilk gözümüze çarpan Kangal köpeğinin girişe yapılmış baya oldukça kocaman heykeli oldu. İlçenin cadde ve sokakları ile binaların durumu dikkate alındığı takdirde, tipik bir Anadolu kasabası görünümdeydi. Öyle tahmin ediyorum ki, köpeği olmasaydı bırakınız dünyada isim yapmayı belki bu ilçenin ismini memleketimiz dâhilinde dahi bilen pek fazla kimse olmayacaktı. Demek ki, köpek deyip geçmemek lazım. Çünkü adı bir köpek de olsa, marka olunca, bulunduğu yeri bütün dünyaya tanıtabiliyor..

Yetiştirdiği hayvanın ismiyle yine bütün dünyaya nam salmış başka bir vilayetimiz daha bulunmaktadır o da bilindiği üzere Van’dır. Her iki gözünün farklı renkte olmasıyla dikkati çeken Van Kedisi de bir marka haline gelmiş olup, bütün dünyada tanınmaktadır. Burada kedi ve köpekten bahsetmiş iken, seyahatimiz notları ile pek alakalı olmamakla beraber, bilgi kabilinden şu hususu ifade edeyim ki, köpek sahibine bağlıdır. Sahibi nereye giderse gitsin köpek de mutlaka arkasından gider. Kedi ise bulunduğu eve bağlıdır. Sahibi nereye giderse gitsin arkasından gitmez. Öyle ki, sahibi oturduğu evi terk edip gitse dahi, o boş evde beklemeye devam eder. Bir de, halkımız nazarında köpeğin sabine çok sadık olduğu, kedinin ise nankör olduğu hususunda bir kanaat bulunmaktadır. Bu kanat doğrudur. Zira köpek kolay kolay sahibini ısırmaz. Fakat kedi ise, biraz üzerine gidildiği takdirde, kendisine her gün yiyecek veren. Sahibini tırmalayabilir.  Demek ki,  karakter denilen husus böyle bir şey.

Kangal faslını biraz fazla uzattığımın farkındayım. Bu da şundan oldu galiba. Biliyorsunuz  “Köpeğin hatırı yoksa sahibinin de mi hiç hatırı yok” diye bir atasözümüz bulunmaktadır. Bende bunun tersinden hareketle köpeğinin hatırına binaen Kangal’ın üzerinde biraz fazla durdum. Bütün mesele bundan ibarettir.

Nihayet hayırlısı ile saat 13.30 sıralarında Divriği’ye geldik. Divriği  kuruluş tarihi itibariyle, Hititler dönemine  kadar giden, 16.000 nüfuslu çok eski bir ilçe. Programa göre burada bize bir konakta Acem Pilavı ikramı yapılacaktı. Ancak Öğlen Ezanı okunalı da bir saat kadar olmuştu. Bu sebeple, ekip arasında önce namazı mı kılalım yoksa pilav yemeye mi gidelim değerlendirilmesi yapıldı. Bir kısım arkadaş, pilavlar soğumadan yesek iyi olur teklifinde bulundu. Buna karşılık bazı arkadaşlar da namaz vaktinin geçebileceğini, bu bakımdan önce namazının kılınmasının daha uygun olacağını ifade ettiler. Ben de bu düşüncede olanlar arasında idim.  Bu arada İbrahim Gencer Bey de “arkadaşlar, namazın kazası olur ama yemeğin kazası olmaz ” diye bir espri yaptı. İbrahim Bey’in bu  esprisi  gülüşmelere sebep oldu. Netice de önce namazın kılınmasına karar verildi.

Bunun üzerine, yakında bulunan Abdullah Ağa Konağını gezdikten sonra, Ayan Ağa Konağına geçtik. Bu konakta Cemal Barış Bey’in imamlığında Öğle Namazını seferi olarak eda ettikten sonra yemek ikramının yapılacağı Mühürzade Konağına intikal ettik. Bu konak tarihi bir yapı olup, çok güzel bir görünüşü var. İçeriye girdiğimizde masalar hazırlanmış, yemekler bizi bekliyordu. Masalardaki yerlerimizi alınca hemen servis yapmaya başladılar. Uzun bir yolculuktan gelen arkadaşlar bir hayli açıkmış olmalılar ki, ikram edilen yemekleri iştahla yemeye başladılar. Doğrusunu söylemek icap ederse hazırlanan yemekler ve yapılan servis hizmetleri çok güzel idi. Bu vesile ile burada emeği geçen herkese ve hassaten can-ı gönülden hizmet eden konak personeline bütün arkadaşlar adına teşekkür ediyorum. Yemek bittikten sonra, öğle Namazını önceden kılmamızın ne kadar isabetli olduğu anlaşıldı. Çünkü yemeğin bittiği saatlerde Öğle Namazının vakti çoktan, geçmişti.

Yukarıda üç tane konak ismi geçti. Bunlar, Abdullah Ağa Konağı, Ayan Ağa Konağı, Mühürzade Konağı. Divriği, tarihi konakları ile meşhur olan bir yer olmakla beraber bir de tarihi eser olarak  Anadolu Selçuklular döneminde yapılmış ve  Dünya tarihi eserler listesinde  yer alan Ulu Cami bulunuyormuş.. Esasen bizi de buraya bilhassa tarihi konaklar ve Ulu Camiini göstermek maksadıyla getirmişler. Divriği’de bugün halen ayakta kalan 140 civarında tarihi konak varmış. Bunlarda on adedi restore edilmiş. Biz, yukarıda da anlatıldığı üzere, bunların sadece üç tanesini görebildik. Zaman darlığı sebebiyle diğerlerini görme imkânımız olmadı.  Şu kadarını ifade edeyim ki, konaklar uzun yıllar tahrip olmadan ve tabii yapısı bozulmadan ayakta kalabilmiş. Bozulmadan günümüze kadar ayakta kalmalarının en önemli sebeplerinden birisi olarak, Anadolu’nun birçok şehrini yakıp yıkan ve girdikleri yerlerde taş üstünde taş bırakmayan gerek Cengiz Han’ın ve gerekse Timur ordularının, Divriği Şehir merkezine uzak ve sapa bir yerde olduğu için buralara kadar istila için gelememeleri gösterilmektedir.

Mühürzade Konağında yemekler yenilip çaylar içildikten sonra, tarihi Ulu Cami’ye gidildi. Ulu Cami ilçenin üst tarafında kasabaya nazır bir tepe üzerinde kurulmuş muhteşem bir eser. Bu Cami Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alaattin Keykubat zamanında, Mengücek Beyi Ahmet Şah ve bitişiğindeki Darüşşifa Eşi Turan Melek tarafından 1228  – 1243 Yılları arasında Ahlâtlı mimar Muğis oğlu Hürrem Şah‘ a yaptırılmış.

Yapı, Cami ve Şifahane olarak yan yana yapılmış. Cami ve şifahanenin giriş kapılarının yan üst taraflarında harika taş işçiliği hemen göze çarpıyor. Bize rehberlik yapan Camii İmamının anlattığına göre yapılan her bir şekil kendine göre bir mana ifade ediyormuş. İmam Efendi anlattıkça yapılan eserin nasıl özenerek yapılmış, muhteşem bir eser olduğunu daha iyi anladık. Cami kısmının içine girince içerisinin de çok geniş ve  işçiliğinin çok mükemmel olduğunu gördük.. Yapılış tarihinden itibaren bu güne kadar 873 yıl geçmiş olmasına rağmen Mihrap ve Hutbenin okunduğu kürsü sanki yeni yapılmış gibi canlılığını muhafaza etmiş. Yine İmam Efendinin anlattığına göre sadece, şimşir ağacından yapılan Kürsünün yapılması 13 yıl sürmüş. Şöyle ki,  kürsü yapımında kullanılan şimşirlerin yumuşamasını teminen hayvan gübresinin içinde 2 yıl bekletilmiş. Akıl alacak gibi değil ama bu iş o tarihlerde yapılmış ve böylece de 873 yıldır dimdik ayakta kalabilen Ulu Cami gibi bir eser meydana getirilmiş.

Divriği Ulu Camii, 1985 Yılın da UNESCO Dünya Miras Listesine dâhil edilmiş olup,  ayrıca Cumhurbaşkanlığı’nın da koruması altına alınmış. 2015 Yılından itibaren beş yıl devam edecek olan restorasyon çalışmalarına başlanmış. Bu arada, çalışmalar bitinceye kadar hizmetlerin aksamaması bakımından da yan tarafa oldukça geniş bir mescit yapılmış.

Divriği ziyaretini kısa tutmak mecburiyetin kaldık. Zira İstanbul ekibinden olan bazı arkadaşlar akşam saat 8.oo uçağı ile döneceklermiş. Bu sebeple, saat 17.oo sıralarında Sivas’a dönmek üzere, Divriği’den ayrıldık. Bu arada ehemmiyetine binaen şu hususu da ifade edeyim ki, Divriği’ye gelenlerin hepsi de “iyi ki geldik” dediler. 28.11.2016      (  DEVAM EDECEK  )

Musa Ordu

Kocaeli Aydınlar Ocağı ilim İstişare Kurulu Üyesi

 

 

İlahiyatçı Prof. Dr. Nadim Macit ile Yeni Muhafazakârlık Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Toplum hayatında değişmeyen tek şey, ‘değişim.’ Çağımızda değişimler hem kapsamlı hem de hızlı oluyor. Muhafazakârlığın yeni adı ‘çağdaş muhafazakârlık’ oldu. Nasıl yorumlamak gerekiyor?

Prof. Dr. Nadim Macit: Siyasi hayatın değişen içeriğini kavrayacaksak yeni insan ve iktidar tipine bakmamız gerekir. Çağdaş muhafazakârlık birçok sebepten dolayı başarılı olmuştur. ‘1970’ler boyunca sosyal demokrasinin düşüşü, muhafazakârların güçlü oldukları konularda karşı tezler üretme fırsatı oluştu. Vergi, kamu harcamaları, savunma ve sosyal değerler gibi konularda muhafazakârlar, geleneğe dayalı çekirdekleri olan orta sınıf ve burjuvayı harekete geçirerek başarılı bir ortaklık oluşturdular. Çalışan sınıfın ve hizmet sektörünün kayda değer desteğini alarak önemli bir güç olarak meydana çıktılar. Türkiye özelinde baktığımızda 1970’ler siyasî kargaşanın yaşandığı bir dönemdir. 1980 darbesinin yaptığı siyasî tasfiye ve ardından muhafazakâr bir partinin iktidar olması yeni düzenin temellerini ve uygulama yöntemini oluşturmuştur.

Çetinoğlu: Yeni sistem hangi temeller üzerine oturtuluyor?

Prof. Macit: İdeolojik cepheleşme mantığı üzerine kurulan dünya sistemi 1990’da çökmüş, bunun yerine liberal-kapitalist sistemin rahminde beslenen muhafazakârlık geçmiştir. Muhafazakâr anlayışın liberal siyasi doktrinle kesişen boyutu güncellenmiştir. Muhafazakâr anlayışın insan, tarih ve devletin rolü konusunda liberal öğretiden ayrılmasına rağmen, ideolojilerin etkinliğini kaybetmesi ve 1990 sonrası dünyada dinin yükselişi yeni bir insan ve iktidar tipinin üretimini hızlandırmıştır. Bu duruma bağlı olarak liberal siyasi doktrinin giderek muhafazakâr dile ve tutuma dönüşen yüzü; bütün dünyada ve ülkemizde öne çıkmaya başlamıştır.

Çetinoğlu: Ortadoğu liberal siyâsî doktrine uyum sağlayabilir mi?

Prof. Macit: Liberal İslâm ve İslâmî liberalizm üzerine çözümleme yapan Harvard Üniversitesi’nde İşletme Yönetimi Profesörü B. Leonard ‘güçlü bir İslâmi liberalizm ortaya çıkmadığı müddetçe Orta Doğu’da siyâsî liberalizm çabalarının boşa çıkacağını‘ ifâde etmektedir.

Çetinoğlu: Türkiye için durum nedir?

Prof. Macit: Aynı düşünceyi Türkiye merkezli olarak dile getiren, İslam ve Liberalizm ilişkisi üzerinde yaptığı araştırmalarla tanınan Hacettepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim üyesi Mustafa Erdoğan ise şu yorumu yapmaktadır: Liberal İslam üzerine yaptığımız tartışma sırf entellektüel tecessüsün, teorik bir ilginin ürünü değildir. Bu, aslında Türkiye’nin gerçek bir ihtiyacından kaynaklanan ciddî bir ilgidir. Çünkü liberal-demokratik sosyo-politik sistem içinde İslâm’ın yerinin ne olduğu meselesi, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülke olarak Türkiye için özellikle önemlidir.

Belirtilen durum, liberal-kapitalist sistemin ardında duran ve kendisini bir tutum ve duruş olarak tanımlayan muhafazakârlığın zaten özünde varolan dinle yeni ve güçlü bir şekilde izdivaca girmesi yeni insan ve iktidar tipinin fikrî ve siyâsî zeminini oluşturmuştur. Eğer erken bir tahmin olarak görülmezse diyebiliriz ki ‘hizmet sektöründe çalışanların, yüksek nitelikli iş gücünün şehir kültürüyle ilişkili değerleri sahiplenerek yeni bir insan ve iktidar tipi ortaya çıkmıştır.’

Çetinoğlu: Yeni insan ve yeni iktidar‘ hangi özelliklere sahip olacak?

Prof. Macit: Bu insan ve iktidar tipinin benimsediği geleneğe dayalı değerleri, liberal kapitalist sisteme ekleyerek bir fikrî ve siyasi bakış üretmiştir. Bağdaşmaz çelişkiler üzerine kurulan bu bakış açısı kaçınılmaz olarak tutarsız, istismarcı, dinî ve içtimaî değerleri çürütücü bir siyasi pratiği ve hayat biçimini beraberinde getirmiştir. Ayrıca muhafazakâr düzen, kapitalist hiyerarşi ve tarım toplumuna ait otoriter değerleri tanımlayarak siyâsî dile eklediği için her türlü tahakküm biçimini servis etme karakterine sahiptir.

Çetinoğlu: Değişikliğin arka planına daha yakından bakabilir miyiz?

Prof. Macit: Yeni insan ve iktidar tipinin fikrî ve siyâsî arka-planını oluşturan husus; güçlü bir otorite ve ilahî içeriği olan evrensel içerikli organik bir sosyal düzendir. Dolayısıyla dini-kültürel geleneğin / tecrübenin içinde gelişen sosyal düzene ve eleştiriye karşı başından itibaren mesafeli tutum ve duruş söz konusudur. Akılcı ve bürokratik söylemi benimseyen düşünürlere göre babadan evlada yetki devri ile devam eden yönetim biçiminden bürokratik yönetim biçimine, (a) tanımlanmamış yargı alanlarından belirlenmiş yargı alanlarına, (b) gayr-i resmî hiyerarşiden resmî hiyerarşiye, (c) gayr-i resmî eğitim ve sınavdan resmî eğitim ve sınava, (d) yarı-zamanlı görevlilerden tam zamanlı görevlilere, (e) sözlü buyruklardan yazılı emirlere geçilmiştir.

Çetinoğlu: Bu değişiklik hemen ve kolayca kabullenilir mi?

Prof. Macit: İki yönetim arasındaki farka vurgu yaparak tarihi tecrübeyi ve dayandığı kurumları eleştiriye açık hale getiren bu açıklama biçimi muhafazakâr söylemde şüpheyle karşılanır. Kriz dönemini aşma ve toplumu yeniden inşa etme biçimini yansıttığı ileri sürülerek ilahî içeriğe atıf yapan gelenekle-modern bilincin karmaşasından oluşan yeni sistem çağın geçerli bakış açısı olarak sunulmaktadır. Muhafazakâr siyâsî söylemin ve iktidarların arkasına takılan ve her gün bir şekilde dinden ve gelenekten bahseden liberallerin durumunu bundan başka ne açıklayabilir?

Çetinoğlu: Meseleyi biraz daha açmanız mümkün mü?

Prof. Macit: 1990 sonrası dünyada kendini gösteren muhafazakâr-din izdivacından neşet eden sosyo-politik söylemin tezahür biçimi klasik siyâsî anlayışı yansıtan unsurlar içermektedir. Karizmatik yönetim biçimi olarak adlandırdığımız yeni siyâsî düzenin zihnî ve amelî tutumunu şu esaslar oluşturmaktadır: (a) Tanımlanmış yargı geçerliliğini hukukî kurallardan değil, değer yargılarını benimsediğini söyleyen kesimin politik söylemine uygunluktan alır. (b) Resmî olmayan karizmatik önderlerin resmiyet kazanarak devlet içinde devlet olmasının önü açılır. (c) Eğitim ve sınav devletin tarafsızlığından ve fırsat eşitliğinden çıkarak karizmatik önderlerin üstünlüğünü ve etkinliğini sağlamanın aracı olarak işlev görür. (d) Bürokrat / memur resmî kurumun esaslarından daha çok karizmatik önderlerin taleplerini tam zamanlı olarak yerine getirmekle görevlidirler. (e) Allah inancı bir ahlâki tutuma değil, keyfiliğe açık olduğu için içeriksiz, ancak verimliğe dönük bir inanç haline getirilerek her alanda din, verimliliğe ve işlevselliğe araç yapılır.

Çetinoğlu: Allah inancı keyfîliğe nasıl açık olabilir ki?

Prof. Macit: Allah inancını keyfiliğe açık hale getirme dini yorumlama modellerinde kültürel olarak vardır. Böyle bir keyfilik bakışını çıkar üzerine odaklamış bir algıda, yani liberal-kapitalist söylem-din izdivacında karşılığını kolayca bulur. Sözgelimi ‘Allah dilediğini hidayete erdirir, dilediğini sapıklıkta bırakır‘ Veya ‘Allah kâfir toplumu hidayete erdirmez‘ şeklindeki ifadeleri tek taraflı bir belirleme gören teolojik ve mistik anlayışlar keyfiliğe son derece açıktırlar. Oysa Ebu Mansûr Mâturîdî söz konusu ifâdeleri şöyle yorumlar: ‘Birey veya bir toplum, küfrü ihtiyar ettiklerinde, yâni niyete ve karara dayalı olarak tercih ettiklerinde hidayete erdirmez. Bir insan veya toplum niyet ve karara bağlı olarak imanı tercih ettiklerinde Allah onları hidayete ulaştırır.’ Bu yorum, Allah’ın iradesinde ve kudretinde keyfiliğin olmadığını gösterir. İnsanın özgürlüğünü ve sorumluluğunu temellendirmenin başka bir yolu yoktur.

Çetinoğlu: Bu sistem her topluma uyarlanabilir mi, yalnızca bize has bir sistem mi?

Prof. Macit: Liberal kapitalist sistemin içinde beslenen muhafazakârlığın dinle izdivacından ortaya çıkan bu durumun görüntüleri ülkelere göre farklılık arz etmektedir.

Çetinoğlu: Nasıl bir farklılık?

Prof. Macit: Bu farklılık, bir mahiyet farkı değil, derece farkıdır. Belirtilen izdivaçtan mütevellit söylem; halkın somut algısına hitap ederek din yoluyla toplumu / toplumları kontrol etmek şeklinde özetlenebilir.  Soğuk Savaş döneminin ardından daha açık bir şekilde vurgulanan din-siyaset merkezli görüşlerin küresel siyâsî otorite tarafından seslendirilmesi bir tesadüfün eseri değildir. ABD’nin ideologları ülkelerinin İncil’deki seçkin millet olduğunu ve dünyaya iyiyi kabul ettirecek imana muktedir olduklarını sıkça beyan etmektedirler. Nitekim Beyaz Saray tarafından 20 Eylül 2002’de yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi başlıklı resmî belgede Bush, söz konusu ilahî seçilmişliğin güncel tarifini şöyle yapmıştır: ‘İnsanlık bu gün düşmanlarını da özgür kılacak zaferi sağlayacak olan fırsatı avucunun içinde tutmaktadır. ABD kendisine bahşedilen bu önemli görevi yerine getirme sorumluluğundan gurur duymaktadır. İnsanlık onurunu, vicdan ve ibadet özgürlüğünü daha ileri götürmeye kararlıyız.’

Çetinoğlu: Toplum mühendisliği… Hedef yalnız kendi toplumu mu?

Prof. Macit: Bush yüce bir davadan ve bunu gerçekleştirmekten bahsetmektedir.  Hıristiyanlıktaki insanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini neticelendiren olaylar gibi unsurları küresel güç mücadelesinin parçası yapan muhafazakâr politikaların hem sosyal hem de kurumlarla alakalı düzlemde bu kadar yaygınlaşması 1990 sonrası dünyanın yönünü belirleyen en somut göstergedir.

Hıristiyanlık akidesinde Mesih’in ideal bir dünyada yeryüzüne geleceğine, Hıristiyanlara mahsus dünyayı değiştirecek bir ilahî varlığın doğduğu veya doğacağına inanan gruplarla, Mesih’in yeryüzüne döndükten sonra bin yıllık bir hükümranlığının süreceğine inanan milenyumcu bazı grupların oluşturduğu sapkın mezhepler, yeryüzü cennetinin yaklaşmakta olduğunu ve bu cennete girmek için başvurulan her vasıtanın iyi olduğunu bildirmektedirler.  Başkan Carter’den bu yana Hıristiyanlığa dâvet çalışmalarının  etkisi altına giren yöneticiler ve ekipleri bu inancı paylaşmakta, kehanet ve şifrelerin işaretiyle geleceği inşa etmek istediklerini açıkça ilan etmektedirler.  Önleyici savaş modeli üzerinden devam ettirilen bu politika Irak’ın işgali ile birlikte dünyada tepkiye sebep olunca Başkan Barack Obama, önleyici savaş çerçevesinde yapılan müdahalelerle oluşan tepkiyi düşürmek, ancak dönüşümü sağlamak için değerler diplomasisi modelini uygulamaya koymuştur. Belirtilen amaca bağlı olarak iletişim ağları yoluyla sivil güç oluşturma ve dini-kültürel unsurları ve sembolleri kullanma politikası hızla devam ettirilmektedir. Tunus’ta başlayan ve Suriye’ye kadar uzanan, ‘sivil isyanın’ unsurları ve parçaları, sadece yeni insan ve iktidar tipini anlatmıyor, aynı zamanda muhafazakâr düzenin yapısı hakkında önemli veriler sunuyor.

Çetinoğlu: Bu verilere dindar kesimin tavrı ne oluyor?

Prof. Macit: Modern dünya sisteminin küresel ideolojisi liberalizmin arkasında varlığını devam ettiren muhafazakârlık, dînî ve mistik algıya bürünerek 1990 sonrası dünyada sosyo-politik bir ikame aracı olarak işlev görmektedir. Aynı anda hem yerel hem de küresel düzeylerde hareket etmek suretiyle yeni bir tarihi sistemin üretilmesini sağlamaktadır. Muhafazakâr sosyo-politik dilin geniş kitlelerin ihtiyaçlarına yeterli cevap verdiği algısının üretilmesi ve kabul görmesi, bir taraftan çağdaş muhafazakârların liberal demokrat eğilimleri bünyelerine taşımalarına, gündemi kendilerine uygun bir alana taşımalarına, diğer taraftan geleneğe dayalı değerleri benimseyen dindar kesimi dönüştürmeye, hatta iktidarın dönüştürücü özelliği sayesinde muhalifleri yanlarına almalarına ortam sağlamıştır. Muhaliflerin kekeme bir dille yeni iktidarın diline ve pratiğine uygun açıklama yapmaları, hatta hiçbir alakası olmadığı halde iktidarın benimsediği ve önemsediği kişiler hakkında kitap ve makale yazma faaliyeti, iktidarın özel önem atfettiği ortamlarda görüntü verme çabası yeni iktidar tipinin ve ürettiği düzenin ne olduğunu yeterince anlatmaktadır.

Çetinoğlu: Hayli karmaşık bir sistem. ‘Algılama‘ denilen beyin yıkama, düşünceyi şekillendirme metodu kullanılmadan sistemin taraftar bulması hayli zor. Türkiye söz konusu olduğunda faklı taktikler kullanılıyor olmalılar…

Prof. Macit: Dinî değerlerin yararcı etkinliğini öne çıkaran yeni iktidar tipleri dinî siyâsî yönlendirmenin ve toplumu kontrol etmenin bir aracı olarak kullanmaktadırlar. Bu gelişmenin ülkemize yansıyan somut göstergeleri ise Yeni Osmancılık / Hilafet modeli / Başkanlık Sistemi gibi gelenekten beslenen sistemler şeklinde açığa çıkmaktadır. Modern siyâsî benliği ifâde eden değişime ve ilerlemeye karşı bir söylemle teşekkül eden muhafazakâr siyâsî bakışın sürekli değişimden bahsetmesi, değişim ruhundan bahsedenlerin ise mevcut durumu korumaya çalışması târihi olarak yeni bir duruma işaret etmektedir.

Çetinoğlu: Toplumu yönlendirmede karşılaşılan zorluk nasıl aşılıyor?

Prof. Macit: Klasik dilin karizmatik önderler ürettiği ve siyasi örgütlenmeyi bu yönde biçimlendirdiği bilinmektedir. Yöneten ve yönetilen arasındaki ilişki karizmatik liderin buyruklarına dayanıp, etkinlik alanını siyasi otorite olmanın dışına taşıdığında başkalarının davranış ve tutumlarına yönelik baskının veya baskıcı bir sistem türünün dayatılması kaçınılmaz olur.

Çetinoğlu: Algılama daha doğrusu beyin yıkama, düşünceyi yönlendirme metotlarına rağmen işin nereye gideceği, belirtilerden anlaşılamaz mı?

Prof. Macit: Böyle bir sistemin ilk belirtisi; iktidarı tekeli altına alan siyasetin başkasının iktidar olma hakkını ortadan kaldırmaya yönelmesidir. Muhaliflerini yutmanın araçlarını ve dilini kullanmasıdır. Böyle bir siyâsî zeminde hukuk, yalnız buyurma ve buyrukları uygulama yetkisi olan kişilerin söyledikleri bir irade açıklaması olarak görülür. Bunun dışında kalan her görüş ve söylem iradeye karşı bir tutum ve meydan okuma olarak tanımlanır. Toplumun değer algısını siyâsî öteki oluşturmak ve etkinliğini bitirmek için kullanılan araçlar belirtilen yetki anlayışının bir uzantısıdır.

Çetinoğlu: Ârif olanlar için yeterli ölçüde açık. Hocam teşekkür ederim. Söylediklerinizin, Müslümansız bir dünya hayal eden Hıristiyan batı dünyasına karşı uyanışımıza vesile olmasını dilerim.

 

Prof. Dr. NADİM MACİT:

12 Kasım 1958 tarihinde Erzurum’un Oltu ilçesinde dünyaya geldi.

 

1978’de Erzurum İmam-Hatip Lisesi’nden, 1983-1984’de Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakülte’sinden mezun oldu. Bir süre Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu. Gerek idarî gerekse kültürel alanlarda göstermiş olduğu etkinliklerden dolayı ödüllendirildi. Yüksek lisans ve doktorasını Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde tamamladı. 1992-1993’te Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı’na yardımcı doçent olarak tâyin edildi. Felsefe ve Din Bilimleri, Temel İslam Bilimleri Bölüm başkanlığı görevlerini yürüttü. 1995’te doçent oldu. İki yıl doçent olarak görev yaptıktan sonra 1997’de Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakülte’sine geçiş yaptı. 1998-1999 Eğitim ve Öğretim yılında dekan yardımcılığı ve 1998-2002 yılları arasında Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanlığı görevlerinde bulundu. Çeşitli ilmi dergilerde birçok makale yayımladı. Millî ve milletlerarası çeşitli akademik faaliyetlerde bulundu. 2001’de profesör oldu. 2002’de aynı fakültenin dekanlığına tâyin edildi. 2003-2004 yılında YÖK İlahiyat Danışma Komisyon üyeliği yaptı. Kur’ân’da Şirk Kavramı, Kur’ân’ın İnsan-Biçimci Dili, Ehl-i Sünnet Ekolü’nün İlk Öncüleri ve Görüşleri, Din-Siyaset İlişkisinin Teolojik Yorumu, Eylem-Değişim İlişkisinin Teolojik Yorumu adlı beş telif ve Fahruddin er-Razi’den yaptığı Meâlimü Usûli’d-Din: İslam İnancının Ana Konuları adlı çeviriyi, Kelam İlmi’nin tarihi, yöntemi ve konuları ile ilgili birçok makale yayımladı ve tebliğ sundu. Küresel Hegemonya, Türkiye ve İslâm, Teolojik Dilin İmkânı ve Farklı Dünyalar, Kelam İlminin Yeniden Yapılandırılması, Post-Modern Teoloji konuları üzerinde çalıştı. Son iki yıl içinde yayımladığı makalelerin bazıları şöyledir: *Cumhuriyet Döneminde Kelam İlmi ve Yöntem Meselesi, *Dini Bilginin Kuramsal Yapısı ve Öğretimi, *Türkiye’de Politik Zihniyetin Ayrışma Hatları ve İslâm, *Küresel Sarkacın Salınım Açısı: Ilımlı İslâm, Misyonerlik ve Terör, *Sivil Toplum Düşüncesi Bağlamında Dini, Etnik ve Ezoterik Cemaatler, *Kilise, Politik Misyonerlik ve Şark, *Dini-Politik Diplomasinin Küresel Yüzü: Hoşgörü ve Diyalog, *Küresel Emperyalizm ve Dinler Arası Diyalog, *Post-Modern Politik Söylemin Dini Görüntüleri.

 

Halen Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsünde görev yapmakta olan Prof. Dr. Nadim Macit evli ve üç çocuk babasıdır.

 

 

 

 

Aklını Arayan Adam

“Kırık Kalemden Damlalar”

Tarih bilgisi; bize geçmişten yer ve zaman çerçevesinde gelen ve onları sebep, sonuç ilişkisi içerisinde anlayıp, yorumlayarak geleceğimizi düzenlemeye yarayan bulgu ve bilgilerden oluşur.    Öyleki fizik, kimya, biyoloji,tıp bilimleri doğrudan tarih bilgisi ile alakası olmadığı görülse de müspet bilimler dediğimiz  bunları daha iyi çözümleyebilmemiz ve yeni keşiflerin önünün açılması  için fizik,kimya biliminin, tıbbın gelişim tarihini bilmekte yarar vardır. Tarih biliminden doğru yararlanabilmek için, bize aktarılan bilgilerin ifsat edilmemiş olması gerekir. Bize ulaşan bilgilerin objektif olarak önümüze geldiğinde bir tarih biliminden bahsedilebilinir. Aksi halde bilimsel bir tarihten bahsetmek mümkün değildir.        Tıpkı yanlış temel üzerine yapılan bir yapı nasıl er geç zararları ile karşılaşırsak, yanlış bilgilerde insanı hüsrana uğratır. Burada bize bilgi aktaranların “ilim namusu” taşıması gerektiği karşımıza çıkmaktadır. Zaafları çok olan insanın az da olsa namuslu davranması mümkün değildir. Geleceği ve geleceğini inşa etmek isteyen insanın tarih bilgisine ihtiyacı vardır. Tarih şuuruna sahip siyasetçi veya devlet adamlarınınyaptıklarında doğru ve başarılı olduklarını zaman bize göstermektedir. Günü kurtarmak için bazı mevzileri ele geçiren komutanın kalıcı bir zaferinden bahsedilemez.

Misali siyasetçi ve liderden verdik. Ancak bu söylediklerimiz diğer alanlar içinde geçerlidir. Şöyle ki büyük ölçekte ekonomide (makro) yer alan bir iş adamı iktisadi gelişme tarihi bilgisinden yoksun ise şirketinin geleceğini düzenlemesi mümkün değildir. Yine bir cerrah ameliyatlarda daha evvelce kullanılan araç ve gereçlerin gelişimlerini bilmiyorsa pratikte ihtiyaç duyabileceği yeni araç ve gereç üretmesi de mümkün değildir. İnsan aklı yalnız matematiksel bir yapıdan kaynaklanmaz. Hesap,kitap ve mühendislik çizimleri münhasıran matematiksel düşünmeyi gerektirir. Bu işin tabiatı gereğidir. Ancak sosyolojik,etik,estetik düşünce tarzları yalnız, mutlak akıl dediğimizden beslenmez İnsan aklı bir makine veya bilgisayar değildir. Duyu ve duygulardan uzak bir akıl sağlıklı değildir. Duygularımızın olumlu düşünceye yönelebilmesi için öncelikle kişinin mutlu olması gerekir. Kişinin mutluluğu yüzüne bir huzur ışığı indirir. Karşısında güler yüzlü bir insan gördüğümüzde ister istemez bizi etkisi altına alır. Bizde olumlu düşünceler çağrıştırır.Güler yüzlü olduğumuzda aynada yansıyan ışık gibi karşınızdakini aydınlatırsınız o da bu aydınlığı bize yansıtır. Güler yüz yankıya benzer ve ne söylersek bize aynısını söyler. Toplumların temelini ortak değerler oluşturur. İnsan haysiyeti, adalet duygusu, bilinçli merhamet bu kavram ve fikirler her hangi bir felsefi veya ideolojik düşüncelerden çıkarılmış değildir. Bunlar vicdanın oluşmasını sağlayan dini inançlardan beslenen ve yaratık olarak davranışlarımıza yansıyan kavramlardır. Bir hayvanat bahçesindeki gorilin, su havuzuna düşüp, çırpınan kargayı kurtarması insan olgusuyla değil, canlılarda var olan merhamet duygusuyla izah edilebilir.

Hayat tarzımızı,nakil ve akıl yoluyla elde ettiğimiz ve yaşam tarzımıza uyguladığımız bilgiler şekillendirir. Nakil ve Akıl çatışması yaşadığımız on üçüncü yüzyıldan bu yana akıl ve bilginin ihmal edilmiş olduğunu görmekteyiz. Aklın ve bilginin ihmal edilmesiyle, genel geçerli değerler üretilememiş, eskinin kabulü ve tekrarı ile yetinilmiş, dinin yerini de inançlar almıştır.

Bu gün içinde bulunduğumuz açmazlarımızın temeli İslam’ı iyi anlamamış olmamızdan kaynaklanmaktadır.  Prof. Dr. Yümni SEZEN’in aşağıdaki tespitleri acınacak halimizin formüle edilmesidir.

1. Ayetler iyi anlaşılıp doğru değerlendirilmemiştir.

2. İslam’ın ilke ve hedefleri iyi anlaşılmamış, doğru değerlendirilmemiştir.

3. Hadis uydurma sahtekârlığına başvurulmuştur.

4. Takva züht ile özdeşleştirilmiş, züht ve takva diye birlikte kullanılmıştır.

5. Kadere iman doğru anlaşılmamıştır.

6. İslam siyasileştirilmiş, “Siyasî İslam” ekolüne geniş kapı açılmıştır. Devlet iyi anlaşılmamış, doğru değerlendirilmemiştir.

7. Fıkıh kendi çerçevesini aşmış, gayesinin ötesine geçmiştir.

8. Fıkhın durumuna ve İslam’ın siyasileşmesine tepki olarak doğan ve giderek eğitimi, özel olarak halkın eğitimini üzerine alan sufi düşünce ve uygulaması (tarikatlar, tekkeler, cemaatler v.b.) da yer yer çizgi ötesine geçmiş, İslam’dan uzaklaşma kervanına katılmıştır.

Yümni SEZEN Hocanın bu tespitlerine katılmamak mümkün değildir. İnsanı saf mana veya saf akıl olarak görmek kendimizi inkârdır. Asırlardır bu ikisi arasında bu kısır çekişmeler ruh ve fikir dünyamızda devam ederken hayat tarzımıza da şekil vermektedir.

Kilâb-ı zulme kaldı gezdiğin nâzendesahrâlar     
Uyan ey yârelişîr-i jeyân bu hâb-ı gafletten.

Namık Kemal’in dünden bu güne ışık tutan bu beytini hatırlamadan geçemedim.

İslam âleminin içindeki fetret durumuna bakınca, her şeyin açıkça ortada olduğu görülmektedir.

 

 

Herkes Kendisine Göre Haklı, Ama…

Cami cemaati ezan ve namaz öncesi imamın vaazını dinlemektedir. Orta yaşın üzerinde bir dede, hayırlı bir iş yapma arzusuyla, cebindeki hacı misini çıkarır ve hevesle bütün cemaate tek tek dolaşarak koku ikram eder. Bazı kimseler büyük bir hevesle ikramı kabul ederek, eline, yüzüne, elbisesine kokuyu iştahla sürerken, aynı zamanda da ikram eden dedeye teşekkür ve hürmetlerini sunarlar.

Bazı kişiler ise, şiddetle reddederler. Çünkü allerjileri vardır ve rahatsız olacaklardır. Reddederken de beden dilleriyle, “bu da nereden çıktı, şimdi sırası mıydı” demektedirler. Bazıları ise, o kokudan hiç hoşlanmamalarına rağmen, ikramı reddetmek ayıp olur, özene bezene yapılan işe saygısızlık olur düşüncesiyle, zoraki gülümseyerek kokuyu alır ve çaktırmadan mümkün olduğunca izlerini hemen silmeye çalışır. Herkes kendisine göre haklıdır ama, rahatsızlıklar diz boyudur.

Bir toplulukta sigara içen güya cömert bir kişi, yeni açılmış sigara paketini heyecanla bütün insanlara ikram etmeye başlar. Aklınca çok hayırlı bir iş ve ikram yaptığını varsayar. Bazı tiryaki kişiler mal bulmuş mağribi gibi, iştahla sigarayı alır ve yerlere kadar yatarak teşekkür eder. Bazı kişiler ise, sigara tiryakisi olup, almak istemesine rağmen, otlakçı diye adlandırılmak istemediği için, nezaketle ben ondan içemiyorum öksürtüyor diyerek naif bir şekilde talebi reddeder.

Sigara içmeyen doğrucu davut birisi ise, “kardeşim şimdi sigara sırasımı, hepimizi burada zehirleyeceksin, git ne Cehennemde içersen iç” diyerek güya haklı ve kararlı bir çıkış yaparak, ikram eden kişiyi yaptığına yapacağına pişman eder. Diğer birisi ise, sigara içmez ve aşırı derecede de rahatsız olur ama kalp kırmaktan ateşten kaçar gibi kaçtığı için, naif bir şekilde “kullanmıyorum çok teşekkür ederim” diyerek cevap verir.

İki sevgili genç bir parkta sarmaş dolaş otururken, bir yaşlı gelerek; gençler utanmıyor musunuz? Milletin ortasında adaba aykırı davranışlarda bulunuyorsunuz diye azarlar. Kendisi hem yaşlı olduğundan, yapılan eylemin adab-ı muaşeret ilkelerine aykırı olduğundan yaptığı eylemin doğru olduğuna hükmeder. Ancak gençler yaşlı amcaya kolay kolay papuç bırakmayacaklardır. Kendilerine göre, modern bir çağda yaşayan modern bir gençlik olarak, yaptıkları davranış gayet doğaldır. Üstelik tanımadıkları bir ihtiyarın onların keyfini kaçırıp ikaz etme hakkı da yoktur. Delikanlı genç; “dede senin başka işin yok mu? Bu parkın asayiş ve ahlak bekçiliğini sana mı verdiler? İşine baksana sen.” Diye cevap verir. Dede iyice sinirlenir. Hem haklı hem de fırça yemektedir. Genç ise, dedeye göre, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” rolü oynamaktadır.

Görünürde her iki taraf da kendilerine göre haklıdırlar ama, her iki tarafında kimyası da fiziği de feci şekilde bulanmış durumdadır.

Evlendirme programlarında bir eş eski eşini şiddetli bir şekilde eleştirmektedir. Öylesine haklıdır ki, stüdyodaki konuklar ve bazı izleyiciler telefonlarında kadının ne kadar haklı olduğunu ve eski eşinin çok büyük haksızlıklar yaptığını koro halinde dile getirirler. Tabi birileri derhal eski kocaya haber verir, o da telefona bağlanır ve kendine göre haklı gerekçelerini sükunetle anlatır. İşler karışmıştır, belki koca daha da haklı çıkmıştır. Bu defa konuklar kadına çıkışırlar. “Ama sen de az değilmişsin yani…”

Bu çirkin tartışma büyüdükçe büyür ve televizyon yöneticilerinin ve sunucunun çok hoşuna gider. Zira reyting artacaktır. Hâlbuki rahatsızlıklarının ilacı için, zakkum kullandıklarının farkında bile değillerdir. Ancak kendilerine göre haklıdırlar. Seyirciyi ekran karşısına çakacak altın bir fırsat yakalamışlardır. Kaçırılmaması gerekir. Toplumsal ahlak, düzen, saygı, sevgi ilkeleri başkalarının işidir onları göre…

Hiçbir kimse durup dururken resmi nikâhlı eşini 29 yerinden bıçaklayarak katil olmak istemez herhalde. Çünkü bu eylemin hem maddi hem de manevi sonuçları çok ağırdır. Ama maalesef olabiliyor bazen. Acaba eşi ona neler yaptı da onun da, feci bir şekilde sabır dağarcığı ve öfke küpü dinamitlendi?

Çok pişman ama iş işten geçti. Hani haklıydın! Haklı iken haksız duruma geçtin. Kantarın topuzu çok çirkin kaçtı.

Anne ile kız veya baba ile oğul tartışır. İkisi de haklı olabilirler belki. Ama ortaya çıkan tatsız bir ortamdan dolayı; huzur, keyif, mutluluk, nezaket, kibarlık, sevgi, saygı, hoşgörü, affetme gibi güzellikler kanatlanıp uçar gider.

Güya haklı olanlar, haklarını söke söke alsınlar, sırtlarına sarsınlar, mutluluk ve keyif ateşinde pişirerek afiyetle yesinler. Öylemi olsun?

Benim her fırsatta söylediğim bir sözümün yeri geldi sanırım:

“Haklı Olmayı Değil, Mutlu Olmayı Tercih Edelim”.

Çünkü haklılık görecelidir. Herkesin bakış açısına göre değişir. Ben sonuca bakarım. Eğer keyif ve mutluluk kanatlanıp gidiyorsa, haklı olmak hiçbir anlam ifade etmiyor. Hem de, “Hak değirmende” diye de boşa dememiş atalarımız sanırım.

Yukarıdaki örneklerde herkes kendine göre ve bakış açısının sonuçlarına göre haklı olduğunu varsayıyor veya öyle zannediyor. Ama her iki, hatta üç ve daha fazla kişiler açısından keyif ve mutluluk kaybolup gidiyor. Hatta bazı anlaşmazlıklarda, hakkı üstün tutma uğruna, mezarlıklar, hapishaneler, mahkemeler, hastaneler ve karakollar devreye hızla girebiliyor.

Haklı olsalar dahi, mutluluğu paramparça edenler aynı zamanda inatçı, iddiacı, intikamcı, kin ve nefret peşinde koşan, anlayışsız ve katı yürekli kişiler olmuyorlar mı? Şartsız şurtsuz hak savunucuları, affetme, bağışlama, hoş görme, sevgi, saygı, kibarlık, nezaket, naiflik, gibi kaliteli insan olmanın serdarlarını ne zaman kullanacaklar? Yoksa bu güzel meziyetleri süresiz izine mi gönderdiler?

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (c.c) emanet olunuz.

 

 

Yaşat ki Yaşayasın

0

İnsanlarımızın ‘Sinema Sanatkârı’ olarak tanıdığı Ediz Hun, ‘Uzman Biyolog’tur. ‘Biyoloji uzmanı‘ olarak da anılan biyologlar, tabiatta bitki ve hayvan… gibi canlıların doğma, gelişme üreme gibi yaşayış safhalarını incelerler. Aynı zamanda bütün canlıların yaşadıkları çevre onların öncelikli ilgi alanıdır. Çevre, insanların ve diğer canlıların hayatları boyunca içerisinde yaşadıkları ve karşılıklı etkileşim hâlinde bulundukları fizikî, sosyal ve kültürel ortamdır. Su, toprak ve hava, bu ortamın en önemli üç unsurudur.

Günümüzde, terörist saldırıları da kapsayan savaş olgusundan sonra, insanlığı tehdit eden en büyük olumsuzluk, çevre kirliliğidir. Çevre kirliliği ile alakalı problemler, ‘ekoloji’ terimi kullanılarak ilk defa 1866 yılında Alman biyolog Ernst Haeckel (1834-1919) tarafından dünyanın gündemine getirilmiştir.

‘Tabiat bilimi’ manasındaki ekoloji, canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkilerini inceler. Böylece, çevrebilim ve biyoloji ilmi aynı zeminde birleşmiş olurlar.

Ediz Hun, biyolog olarak laboratuar çalışmalarını özel merak olarak yürütürken, çevre ile ilgili çalışmaları dışa açık, topluma yöneliktir. O’nun bu çalışmaları; ‘Yaşat ki Yaşayasın‘ ve ‘Çevremiz Geleceğimizdir‘ isimleriyle birbirinden güzel iki ürün vermiştir.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 311 sayfalık Yaşat ki Yaşayasın isimli kitabında Ediz Hun, ‘Bindiğimiz Dalı Kesmeyelim!’ hitabıyla-çağrısıyla söz başı yapıyor. Bindiğimiz dal, yaşadığımız ve bizimle birlikte yaşayan bütün canlıların ihtiyacı olan; deniz, göl, ırmak, dere ve çaylarıyla su, toprak, hava, bitkiler, ağaçlar ve canlı-cansız çevremizdeki varlıkların tamamıdır. Bunların her biri, ‘ekosistem‘ olarak adlandırılan düzeni oluşturur. Ekosistemde bulunun canlı ve cansız her varlıktan, bize ne kadar önemsiz gelirse gelsin, herhangi birinin azalması veya yok olması tabiatın dengesini bozar. Öylesine bozar ki, insanlarla birlikte bütün canlıların hayatını büyük ölçüde etkiler. Canlıları, yok olmaya kadar sürükleyecek zorlukların orta yerinde çâresiz duruma düşürebilir.

Ediz Hun, eserinde;  insanlarımız tarafından hayatî ehemmiyeti, henüz yeterli ölçüde bilinmeyen çevre problemlerini; insan sağlığı, huzuru ve ömrü açısından olduğu kadar iktisadi değerlerle, üretimle ve maliyetlerle alakalı bütün yönleriyle, akıcı Türkçesinden kaynaklanan rahat okunur ve kolay anlaşılır bir üslupla anlatıyor. Jeotermal enerjiden güneş ve rüzgâr enerjisine, atık sudan balıkçılığımıza, ormancılığımızdan iklim değişikliğine kadar insanı ve insanla birlikte yaşayan, değer ifade etsin veya etmesin her türlü varlığı, bâzen mühendis, bazen sosyolog ve bazen da ekonomist gibi inceliyor.

Aşağıdaki satırlar, çevre meselelerinde ne kadar geniş alana yayılan bilgilerle hüküm verme noktasına ulaşılabileceğini göstermektedir:

Jeolojik tarih boyunca dünya ikliminin sıcak ve soğuk devirlerden geçtiği biliniyor. Endişe uyandıran; değişikliğin özellikle son 50 yıl içinde insan eliyle meydana gelmiş olmasıdır. Kıtaların hareketi, kutup bölgelerindeki buzulların diğer kesimlere nazaran ışığı daha fazla atmosfere yansıtıp soğutmaları, okyanuslardaki karbonun ve hayatın genel döngüleri iklim değişikliğine sebep olmaktadır. Atmosferde nitrojen ve oksijen gibi gazlardan başka, sera etkisi yapan karbondioksit ve metan gibi gazlar mevcuttur. Bunlar gelen güneş ışınlarına geçirgendir. Ancak dünya yüzeyinden yansıyarak çıkan ışınların bir kısmını tutarlar. Bu durumda yeryüzüne yakın hava kütlelerinde ısınma meydana gelir. Aşırı kullanılan odun, kömür gibi fosil yakıtlar bu gazların birikmesine sebep olur. Ayrıca tropikal yağmur ormanlarının tahribi ve orman yangınları, okyanuslardaki bitki planktonları (çoğunlukla su yüzeyine yakın yaşayan tek hücreli bitkiler) deniz kirliliği sebebiyle azalarak, fotosentez işlevini tam maadasıyla yerine getiremezler. (s: 77)

Yazar yalnızca problemleri ortaya koymakla kalmıyor, bilge kişiliği ile yaşanabilir bir dünya için yapılması gereken ve herkes için kolaylıkla uygulanabilecek tedbirleri de kolay anlaşılabilecek bir dille anlatıyor. Okuyucunun dikkatini çeken çarpıcı değerlendirmeler, kitaba ilgiyi artırıyor. Çöplerin yerleşim alanlarımızın ‘karabasanı‘ olarak tavsif edildikten hemen sonra çöplüklerde ‘hazine‘ gizli olduğu, net ifâdelerle ortaya konuluyor.

Hangi atıkların suyu ne kadar kirlettiği, atmosfer kirliliği, sevgi-tabiat ilişkisi, yakın bir gelecekte insanlığın karşılaşacağı su savaşı tehlikesi, çok kolay yöntemlerle engellenebilecek toprak erozyonu, biyogazın ihtişamı, muhteşem zenginliklerimizden biri olan balıkçılığımız, kurtuluşumuzu garantileyen ağaç dikimi, Avatar filminin verdiği ders, çevre ve sağlık, şifalı bitkiler, organik tarım tuzağı, genleri değiştirilmiş organizmalar, tıbbî atıklar, radyasyon, nükleer atıklar ve atom santralinin çalışması, siyanür yöntemiyle mâden çıkarmak, şehirleşme problemi ve çözümü, nüfus artışı ve açlık, bizim için çalışan tabiat, sağlık müjdecisi yosun… kitapta ele alınan diğer konuların bâzıları… Her biri zevkle karışık meraklarla okunuyor.

Allah (Subhânehu ve Teâlâ) Hezretleri’nin, kullarına tabiat ana eliyle sunduğu değerleri elbette kullanacağız. Fakat tabiatı kirletmeden ve tüketmeden… Çünkü tabiat ana bize, atalarımızdan kalan miras değil, çocuklarımıza teslim etmek mecburiyetinde olduğumuz emânettir. Sevgili Ediz Hun, şahsı kadar değerli bu bilgileri, bütün inandırıcılığı ile kaşlarını çatmadan, parmak sallamadan, korkutmadan sevgi ve nezâketle anlatıyor. Tanıyanlar bilirler: O, sevgi insanıdır, nezâket sembolüdür.

Bab-ı âli Kültür Yayıncılığı:

29 Ekim Caddesi Nu: 23/1  Yenibosna 34530 İstanbul

Telefon: 0.212-454 21 65 Belgegeçer: 0.212-454 21 71 www.bky.com.tr e-posta: bky@bky.com.tr

 

EDİZ HUN:

Uzman Biyolog, Sinema Sanattârı, Öğretim Üyesi, Politikacı Ediz Hun, 22 Kasım 1940 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Avusturya ve Atatürk liselerinden sonra Norveç Oslo-Trondheim üniversitelerinin Biyoloji, Deniz Biyolojisi ve Çevre Bilimleri bölümlerinden diploma aldı.

1963 yılında Ses Mecmuası’nın açtığı yarışmada birinci seçilerek sinema dünyasına girdi.  1963 yılında ilk filmi Genç Kızlar’dan sonra 129 filmde başrol oynadı. Çeşitli üniversitelerde Çevre Dersleri verdi, Çevre Bakanı Danışmanı ve İstanbul İl Çevre Müdürlüğü, Anavatan Partisi İstanbul İl Başkan vekilliği, Aynı partiden 21. Dönem İstanbul Milletvekilliği sırasında, TBMM çatısı altındaki değişik komisyonlarda başkanlık yaptı.

Sinema Akademisi’nde ve Maltepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Türk Sinema Tarihi ve Sinema Oyunculuğu, İstanbul Ticaret Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde Ekoloji dersleri,  yurt içinde ve yurt dışında 2000’i aşkın konferans verdi. Çevre, Sanat ve Kültür alanında çeşitli yayın organlarında çok sayıda ilmî makalesi yayımlandı. Sanat ve ilim hayatı boyunca 1000’e yakın plaket, belge ve armağan ile taltif edildi. Almanca, Norveççe ve İngilizce bilmektedir.

DERKENAR

Çevre Problemleri

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Yakın zamanlara kadar insanoğlunun değişmez hedefi, rahat ve bolluk içerisinde yaşamaktı. Bu hedefe ulaşılabilmesi için,  kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bu gün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği ve hatta yok olabileceği anlaşıldı. Çevre kirliliğinin aynı zamanda insan yaşayışını zorlaştırdığı tespit edildi.  Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi.  Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip tedbir alınması şuurunun yerleştirilmesi için bütün dünyada ‘Çevre Günü‘ ve ‘Çevre Haftası‘ gibi günler, haftalar ihdas edildi.

Çevre ile alakalı yasakların maksadı; millî ve milletlerarası sanayilerin, çevreye en az zarar veren şartlar içerisinde gelişmesini sağlamaktır. Sanayi ürünlerinin tasarımı, üretimi, ambalajlanması, nakliyesi ve pazarlaması ile tüketimi… Çevre problemlerine sebebiyet vermeyecek şartlarda olmalıdır. Çevre kirliliğine yol açan hatâlardan dönülmesi, çevrenin temizlenmesi, kendi kendini yenileyebilecek ortamın oluşturulması çok önemlidir. Çünkü kirlilik, kendi kendini çoğaltıyor. Bozulan ekolojik dengenin yeniden kurulması çok büyük yatırımlar gerektiriyor.

Türkiye’mizde ve bizim konumumuzda olan ülkelerde, çevrenin korunması ile ilgili bâzı önlemler, sanayileşmenin önünde bir engel gibi görülmektedir. Türkiye, sanayileşmek mecburiyetindedir. Sanayimizi geliştirmeliyiz. Fakat geliştirirken yaşadığımız çevreye zarar verilmemeli. Bize; gelişmiş bir sanayi ve yarınlara kalacak bozulmamış – kirlenmemiş bir çevre lâzım.

Son iki asırda hızlı sanayileşme,  hızlı şehirleşme ve aşırı üretim-tüketim sebebiyle çevre kirliliği problemiyle karşı karşıya gelindi. Bu sebeple insanlık, 21 yüzyıla büyük umutlar yerine büyük endişelerle girdi. Çevre kirliliğini önlemek maksadıyla düzenlenen toplantılarda, sâdece tabiatın değil, insanlığın da geleceğinin tehdit altında olduğuna dikkat çekiliyor.

Çevre sözünden anlaşılması gereken; insanın içerisinde yaşadığı fizikî ve tabiî dünya ile bu dünyada onunla birlikte yaşayan canlı-cansız bütün varlıklardır. Tabiatın, insanlar tarafından hor kullanılmasıyla meydana gelen olumsuzlukların önlenmesi için tedbirler düşünülüyor. 1972 yılında, 113 ülkenin temsilcileri Stockholm’de, ‘Birleşmiş Milletler Dünya Çevre Zirvesi‘ adı altında bir araya gelerek konuyu ciddî bir problem olarak ortaya koydular.  Ve de, çözümler bulunması için çalışılmasını kararlaştırdılar. Türkiye bu çalışmalara katılmış, 21 Aralık 1991 tarihinde, Çevre Bakanlığı kurulmasını kararlaştırmıştır. Esasen çevre bilinci, İslâmiyet’te ve Türklerde doruk noktadadır. Batılı yaşama biçimi sebebiyle çevre, bir süre için göz ardı edilmiştir. Tehlikeyi sezen batılılar, çevreyi koruma çalışmalarını başlatınca, Türkiye de katılmak ihtiyacını hissetmiştir.

Çevre koruma faaliyetleri içerisinde erozyonla mücâdele çalışmaları da yer alır. Erozyon, en önemli çevre problemlerinden biridir. Her yıl Amerika Birleşik Devletleri’nde 5 milyar, ülkemizde 500 milyon ton toprak, erozyonla yok olmaktadır.

Bir litre kullanılmış motor yağı, 800.000 litre içme suyunu zehirleyebilmektedir. Dünyada bulunan yaklaşık 65.000 kimyevî maddenin % 80’i zehirlidir. Çevre kirliliği sebebiyle denizlerimizde balık türleri ve miktarı azalmakta, bitki örtüsünde binlerce çeşit nebat yok olmaktadır.

Çevre kirliliği, inanç zayıflığı veya yokluğu sebebiyle kirlenen insan iç dünyasının önce dışa, sonra da çevreye yansımasıdır. Kâinat, yaratıldığında temiz idi. İnsanoğlu da günahsızdı. İnsanoğlu önce kendisini, sonra da çevresini kirletti. Ruhen yüce, vicdanen hassas, manen güçlü olan insan, bedenen de temiz olur. Kendi temizliğini koruyabilmek için çevresini de temiz tutar. Kirlenen çevrelerde, ahlâken temiz insanların yetişmesi mümkün olmaz.

Fransız araştırmacı Jacques Atalli; çevrebilimin, önümüzdeki yüzyıllarda, bir ideoloji, hatta bir inanç sistemine dönüşeceğini iddia ediyor. Bu iddiada şüphesiz gereksiz bir abartma vardır. Buna rağmen insanoğlu, benimsemiş olduğu ideolojilere ve inanç sisteminden uzaklaşmadan da çevre şuuruna sâhip olabilir. Esasen çevreyi az da olsa sorumlu ve duyarlı bakışlarla inceleyebilenler çevreci olmanın gereğine inanıyorlar. 1400 yıl önce ortaya konan bu gerçeği, batılılar yeni keşfettiler.  Türk’ün İslâmiyet’le beslenen kültürüne göre: temizlik imandandır. İnsanoğluna temiz ve güzel bir çevre ihsan edilmiştir. O temizliği ve güzelliği koruyanlar dâima kazanırlar. Korumayanlar ise, sâdece kendilerini değil, bütün insanlığı cezalandırmış olurlar.

BEŞ VAKİT İNSAN:

Senai Demirci’nin yazdığı, Timaş Yayınlarının Ailede Din Eğitimi serisinden 2014 yılında çıkan eser; 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde ve 192 sayfadır.

Namaz miracındır; Çünkü aradan perdeleri kaldırır, bedeninin her zerresini rıza makamında tutar. Çünkü aradan mesâfeleri kaldırır, alnını Rabbinin yakınlığında tutar. Çünkü aradan sözleri kaldırır, kalbini sessiz ve sonsuz bir makbuliyetin sıcacık kucağında tutar. Çünkü aradan ikiliği kaldırır, olduğun hâli göründüğün halle bir tutar, göründüğün hâli olduğun halle bir tutar.

Zamanın üzerindeki hükmünü kaldırır; kalbini zamanlar üstüne çıkarır, kalıbını tükenişlerden ve yitişlerden uzak tutar.

Meyveye durmuş ağaçlar gibi, seni sonsuz sevinçlerin, sınırsız umutların, gölgesiz mutlulukların, pürüzsüz huzurların, lekesiz neşelerin baharında tutar.

Seni İblis’e karşı meleklerin safında, Nemrut’a karşı İbrahim’in yanında, Firavunlara karşı Mûsa’nın tarafında, nankörlere karşı Muhammed Mustafa’nın [asm] yerinde tutar.

Beş Vakit İnsan, her vakit solup düşen ‘an’larımızı yeniden yeşertecek bir vaha sunuyor…

TİMAŞ YAYINLARI: Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00                                    e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

 

BEYAZ RUS ORDUSU TÜRKİYE’DE:

1920 Sonbaharında, Bolşevikler karşısındaki mağlubiyeti üzerine, General Wrangel komutasındaki Beyaz Ordu, sivillerle birlikte Kırım’dan İstanbul’a gelmiştir. Fransız himayesine giren bu ordunun bir kısmı işgal altındaki İstanbul’un çevresinde kalırken, büyük bir kısmı da Gelibolu ve Limni adasına dağıtılmış; ertesi yıl, ağırlıklı olarak Balkan ve Doğu Avrupa ülkelerine gönderilerek tasfiye edilmiştir.

Oya Dağlar Macar ve Elçin Macar tarafından yazılan kitap, bugüne kadar Rusları sadece Beyoğlu’nun gece hayatı ve modası tarafı ile ele alan Türkçe eserlere, gelen mültecilerin büyük miktarını oluşturan Rus Ordusu’nu merkezine alarak, bütünleyici bir katkı sağlamayı hedef almaktadır.

Bolşevik Devrimi sonrasında yaklaşık iki milyonu bulan Rus mülteciler, Türk-Yunan nüfus mübâdelesiyle birlikte Avrupa’daki en önemli mülteci meselesi olarak, uzun süre Milletler Cemiyeti’nin gündeminin önemli başlıklarından birini oluşturacaktır.

2010 yılında basılan kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 500 sayfadır.

LİBRA KİTAPÇILIK YAYINCILIK:

Meşrutiyet Mahahallesi, Ebe Kızı Sokağı Nu: 9 Daire: 2 Şişli, İstanbul. Telefon: 0.212-232 99 04

Belgegeçer: 0.212-232 00 05 info@libraakitap.com.tr //  www.librakitap.com.tr

Sürgünden İstanbul’a / Dârülhilâfet Mektupları:

1876-1935 tarihlerinde yaşayan Türkçü fikir adamı ve ideolog Yusuf Akçura’nın ‘Sürgünden İstanbul’a / DÂRÜLHİLÂFET MEKTUPLARI’ isimli eserindeki makaleler, Tercüman ve Vakit gazeteleri ile Şûra Mecmuası’nda 1908-1912 yılları arasında yayınlanmıştır.

Akçura bu makalelerinde İkinci Meşrutiyet öncesi Avrupa ve Rusya’nın siyâsî durumu ile Osmanlı Devleti’nin dışarıdan görünüşünü incelemiş, Meşrutiyet’in ilanından sonra sürgüne gönderildiği için uzun yıllar ayrı kaldığı İstanbul’a gelerek döneminin hâdiselerini çok canlı olarak resmetmiştir.

Yusuf Akçura, kitaptaki makalelerini okuyanları, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’nın siyâset koridorlarında çevrilen oyunlar hakkında bilgilendiriyor ve İkinci meşrutiyet yıllarının İstanbul’unda kısa bir gezintiye çıkarıyor.

İsmail Türkoğlu’nun yayına hazırladığı 12 x 19,5 santim ölçülerinde, 240 sayfalık kitap, Haziran 2016’da yayınlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-DUMAN: John Berger – Selçuk Demirel – Çeviren: Cevat Çapan / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

2-SİYAH LALE: Alexandre Dumas. Çeviren Volkan Yalçıntoklu. /  Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

3-ÇEMBER: Dave Eggers – Çeviren Handan Balkara / Siren Yayınları

4-BU VATANA KASTEDENLER: Ali Elverdi / Yeni Asya yayınları.

5-MÜCÂHİD MÜRŞİTLER: Davut Bayraklı / Mostar Yayınları.

 

 

İngiliz Gözüyle ‘Millî MÜCadele’miz – 4

0

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un Türkiye’deki İngiliz Yüksek Komiserliği’ne gönderilen yazılar İngiltere’nin açıkça Türkiye’den ayrılmış veya Türk hâkimiyetinde olmayan bir otonom Kürdistan istediğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda İngilizler Kürt yörelerindeki Hıristiyan azınlıkları da Kürt menfaatleriyle tevhid etmeye çalışırken Türkiye’den ayrılmak istemeyen Kürt çoğunluğu Aralık 1919 itibariyle Şeyh Mahmut, Şeyh Meşhal, Seyyid Mehmet liderliğinde Süleymaniye, Kerkük, Revandiz ve Erbil’de İngilizlere karşı silahlı ayaklanmaya girişmişlerdir.

Bu arada İngiliz Yüksek Komiseri Robeck’ten Lord Curzon’a 26 Aralık tarihli raporun ekinde çok ilginç detaylar göze çarpmaktadır. Buna göre Mustafa Kemal, Doğuda bir Ermeni devletinin kurulmasına karşı önlem bâbında Türk, Kürt ve Arap liderlerini Erzurum’da toplamış; toplantıya Azerbaycan temsilcileri de katılmış; başkumandanlığını Mustafa kemal’in yapacağı bir “Kuva-yı İslâmiye” ordusu kurulması kararlaştırılmış ve her birliğin kendi kumandanınca yönetilerek ana gövdeye bağlanacağı kabul edilmiş. Demek ki Kuva-yı Milliye’nin sağlaması da varmış; Kuva-yı İslâmiye.

İngiliz belgeleri 1919 sonu itibariyle Türkiye’deki İtilaf Devletleri’nin askerî durumunu rakamlandırmakta; 100 binlik bu yekûnun ancak 10 bin kadarı (İstanbul, Batum, Çanakkale, Selanik ve İzmit – Afyon hattı) İngiltere’nindir. Yine belgeler göre İngilizleri en çok rahatsız eden vaka Bolşeviklerin Türkiye ve diğer İslam ülkelerindeki propaganda faaliyetleridir. Zira İngiltere kendisini en büyük İslam İmparatorluğu olarak göstermektedir. Yükselen Bolşevizm (Komünizm) etkisini boşa çıkarmak için İngiliz Siyasî Subayı Luke, yapılacak Barış Antlaşmasında hiçbir Türk bölgesinin Yunanlılara bırakılmaması ve Azerbaycan’ın bağımsızlığının tanınması isteğini raporlasa da İngiliz Dışişleri Ofisi bu minvalde hareket etmeyecektir.

Daha da ilginci İngilizlerin Millî Hareket ve Müslümanlık Davasının yıkıcı tehlikesini şöyle formüle etmişlerdir: “Milliyetçi ol çünkü bu İslam’ı korumanın tek yoludur veya İslam’a sâdık ol çünkü İslam sizin millî mirasınızı korumanın tek yoludur.” Bu adeta bugünkü Türk-İslam Ülküsü’nün temeli gibi..

Ocak 1920 yılında hem İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’nin hem de İngilizlerin Karadeniz Ordusu Genelkurmayı tarafından hazırlanarak İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen raporlarda “Türkiye’deki Milliyetçi Hareket”in gücünü küçümsememek ve İstanbul’un Türklerden alınmasının İslam Dünyasında doğuracağı tepkiler hakkında uyarılar vardır. Esasında Mebusân Meclisi’nin İstanbul’da açılmasını istemeyen İngilizler Millî Hareket’in İstanbul’daki en büyük destekçisi olarak Harbiye Nezâreti’ni görmüşler ve Cemal ile Cevat Paşaların istifaya zorlanması için Fransız Yüksek Komiserliği’yle birlikte hareket etmişlerdir.

İngilizler, yeniden açılan Mebusân Meclisi’ni Anadolu’daki Millî Hareket’in İstanbul’daki siyasî ayağı olarak değerlendirmekte; Ekim 1919’dan beri görevde olan Ali Rıza Paşa Hükümetini Milliyetçilere sempatisi nedeniyle çok yakın takip etmekte ve Harbiye Nezâreti’nin Milliyetçilere silah ve cephane yardımını yer yer tespite çalışmaktaydı. Bu arada İngilizlerin sonradan istihbarat aldığı iki toplantı var ki oldukça önemli: İlki 23 Ocak tarihli ve Pierre Loti şerefine Veliaht Abdülmecit’çe düzenlenen İngilizlerce Millî Hareket’in yuvası kabul edilen Üniversitedeki toplantı. İkincisi 30 Ocak tarihli ve Azerbaycan’ın bağımsızlığının tanınması için organize edilen miting. Kardeş Azerbaycan’ın bağımsızlığı mitingde çok anlamlı bir şekilde “Yeniden kurulacak bir Türkiye’nin gelecekteki başarılarını önceden haber veren bir mucize” olarak değerlendirilmiştir.

–          Devam edecek    –

 


Hareketin ismi Türk siyasî hayatında bazı partileri çağrıştırmaktadır.

 

 

Sadece Kral Değil, Öğretmen de Çıplak

0

24 Kasım Öğretmenler Günü münasebetiyle kırk beş yıllık bir eğitimci olarak öğretmenlerin sıkıntılarını ve problemlerini kamuoyuna yansıtmayı bir görev biliyorum. Bugün ülkemizde resmi ve özel okullarda toplam 920 bin öğretmenimiz var. Bunun yarıdan fazlası bayan.  Öğretmenlerimizin sorunlarını psikolojik sorunlar, sosyal ve ekonomik sorunlar ve eğitimleri ile ilgili sorunlar başlıkları altında ele alabiliriz.

 

Önce öğretmenlerimizin psikolojik sorunlarını ele alalım. Bugün öğretmenlerin kafası, her şeyden önce sık sık değişen eğitim sistemi, eğitim müfredatı ve tabi oldukları mevzuat yönünden karışıktır. Bu konularda asla öğretmenlerin görüşleri alınmıyor, sorunları ile ilgili araştırma, soruşturma yapılmıyor. Her gün, okulunda dört yılını veya sekiz yılını dolduranların başka okullara atanacağı, yani zorunlu rotasyon yapılacağı söylentileri, öğretmenlerimizi huzursuz ediyor. Bunun en çarpıcı örneğini bu öğretim yılı başında Proje Okulu adı verilen tarihi ve merkezi okullarda gördük. Bu okullarda bir buçuk ay doğru dürüst eğitim yapılmadı. Daha önce en güvenli meslek olarak görülen öğretmenlik mesleği, bugün iş güvenliği en zayıf mesleklerden biri olarak görülüyor. Son alınan öğretmenlerin hepsi sözleşmeli. Bunlar ise kendilerini hiç güvende hissetmeyeceklerdir. Örgütlenme özgürlüğü de yok. İstedikleri sendikaya değil, iktidara yakın sendikaya üye olmak zorunda kalıyorlar. 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’cü sendikaya üye oldular diye tamamı meslekten ihraç edilen  meslektaşlarını gördükten sonra, belki de hiçbir sendikaya girmek istemezler. Ekonomik sıkıntılar da eklenince, öğretmende sağlam bir psikoloji kalır mı?

Ekonomik Sıkıntı Zirvede

Öğretmenlerimiz bugün ekonomik şartlar yönünden, elli, altmış yıl önceki öğretmenlerin gerisindedir. Atatürk’ün eğitime ve öğretmene verdiği önem sebebiyle öğretmenlik, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekonomik ve sosyal yönden birçok mesleğin önündeydi.  Ama bugün öğretmenler büyük bir geçim sıkıntısı içindeler. 2016 yılında mesleğe yeni başlayan bir öğretmen 2500 lira alıyor. 20 yıllık öğretmenin aldığı maaş ise 3500 lira. Ek ders saat ücreti ise 10,5 lira. Çoğu öğretmen ek ders de alamıyor. Büyükşehirlerde bir öğretmenin oturacağı ev kirası 1000-1500 liradan başlıyor. Bu evin en az 500 lira civarında zorunlu giderleri olduğunu düşünürsek, öğretmenin maaşının yüzde 60’ı sabit giderlere harcanıyor. Büyükşehirlerde görev yerine gitmek için iki üç vasıta değiştiren öğretmen çok. Bu da en az 200-250 lira yol ücreti demektir. Bu durumda bekar veya eşi çalışmayan öğretmenler büyük geçim sıkıntısı çekiyorlar. Ancak eşi de çalışan bir öğretmen, zar zor geçinebilir.

İstediği gibi giyinemeyen, yiyemeyen, gezemeyen, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayamayan, çocuklarının istek ve ihtiyaçlarının yerine getiremeyen öğretmenin psikolojisi bozuk olmaz mı? Öğrencisinden daha iyi giyinemeyen, cebinde ondan daha az para bulunan öğretmen, mesleğini sağlıklı olarak icra edebilir, öğrencisine rol model olabilir mi? Bu koşullardaki öğretmenin toplumdaki profili de, sosyal statüsü de düşüktür. Zaten sosyal statü, mali statüyle, ekonomik statüyle doğru orantılıdır.

Öğretmen Yetiştiren Bir Tane Okul Yok

Başöğretmenimiz Atatürk’ün, Cumhuriyetin ilanından yedi ay önce 24 Mart 1923 tarihinde Kütahya Lisesini ziyareti sırasında öğretmenlere yaptığı şu konuşmaya bir göz atalım: “Toplumumuzu gerçek hedefe ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran “asker ordusu”, diğeri memleketin geleceğini yoğuran “irfan ordusu”dur. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir. Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir ordunun mensubusunuz. Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi mümkün değildir. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır”.

Bugün büyük Atatürk’ün ne asker ordusunun, ne de irfan ordusunun kurmaylarını yetiştirecek bir tek okul kalmadı. Bu iki özellikli mesleğin okulu olmadan kaliteli subay ve öğretmen yetişmez, meslek ruhu, mesleğe aidiyet duygusu oluşmaz. İlk askeri okulları da, ilk öğretmen okulları da Osmanlı döneminde kurulmuş modern eğitim kurumlarıdır. Fakat her nasılsa iki tür okulları da “yeniosmanlıcı” çizgisindeki bugünkü iktidar kapattı.

İlk erkek öğretmen okulu “Darülmuallimîn” 1848’de, ilk kız öğretmen okulu “Darülmuallimât” 1870’de kuruldu. “Darülmuallimîn” ve “Darülmuallimât” okulları, önce “Öğretmen Okulu”, 1974’te de “Öğretmen Lisesi” adını aldı. Ortaokul ve liselere öğretmen yetiştirmek üzere daha sonraki yıllarda Yüksek Öğretmen Okulu adını alacak “Darülmuallimîn-i Âliye” 1870 yılında kuruldu. Ortaokul ve lise öğretmeni yetiştirecek “Eğitim Enstitüleri” 1926’da kuruldu.

Bu arada zeki köy çocuklarını köy öğretmeni olarak yetiştirmek üzere 1940 yılında Köy Enstitüleri kuruldu. Nitelikli öğretmen yetiştiren bu okullar, bazı çevreleri rahatsız etti ve 1946’dan itibaren programı aşağı çekilerek 1954 yılında siyasi nedenlerle kapatıldı. Maalesef Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları da, 1970’li yıllardaki anarşik olaylara kurban edilerek 12 Eylül 1980’de kapatıldı. Son olarak 2014’te Anadolu Öğretmen Liseleri de kapatıldı. Şu anda öğretmen yetiştirme misyonu taşıyan tek okulumuz yok.

1835’te kurulan Harpokulu, 1845’te kurulan Askeri Liseler, 1898’de kurulan Gülhane Askeri Tıp Akademisi de 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılan başarısız darbe girişiminden sonra kapatıldı. Bu durumda asker ordusunun subaylarını da yetiştirecek eğitim kurumu kalmadı.

Hizmet öncesi öğretmenlik eğitimi almadan doğrudan öğretmen olan fakülte mezunlarının, aldığı hizmet içi eğitim de yetersizdir. Bu eğitimler, tatil dönemlerinde yapılan bir veya iki hafta süreli seminerler mahiyetindedir. Genelde de isteğe bağlıdır. Bu eğitimi hiç almadan emekli olan çok öğretmen var. Yeterli ekonomik geliri olmayan öğretmenin, kendini geliştirecek araç, gereç, kitap, dergi ve alması da, yüksek lisans, doktora, yurt dışı eğitimi yapabilmesi de mümkün değildir.Bugün bir gazete bile alamayan çok öğretmen var. Bu öğretmenden nasıl kaliteli hizmet bekliyoruz.

Kısacası, sadece kral değil, öğretmen de çıplak.

Öğretmenlerimizin Öğretmenler Gününü yürekten kutluyorum.

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Sivas Seyahati ( 2 )

Bundan önceki yazımda İzmit ekibi olarak Sivas’a gidişimizi ve seyahatimizin birinci günü olan Cuma gününün öğleye kadar olan kısmından bahsetmek suretiyle yazımın son kısmında da Sivas hakkında kısaca bilgi vermiştim. Şimdi yazıma kaldığım yerden devam ediyorum

28 Ekim Cuma günü öğleden sonra saat 14.30 da kaldığımız Büyük Otelin toplantı salonunda Şura başladı., saygı duruşu ve İstiklal Marşının okunmasını müteakip  gündeme geçildi.

Açılış konuşması yapması için ev sahibi ocak başkanı Prof. Dr. Fahrettin Göze’ye söz verildi. Fahrettin Bey üyelere “hoş geldiniz” dedikten sonra, şuranın faydalı olabilmesi ve gelen misafirlerin rahat edebilmesi için ellerinden gelen gayreti göstereceklerini ve bu gayeye matuf bir program hazırladıklarını ifade etti.

Arkasından Aydınlar Ocağı Dernekleri Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal kürsüye davet edildi. Genel Başkan, bundan önce yapılan şura tarihinden itibaren, bu güne kadar memleketimizde meydana gelen hadiselerin değerlendirilmesini yaptıktan sonra, şuranın Aydınlar Ocağı Derneklerine ve memleketimiz için hayırlara vesile olması temennisinde bulundu.

Protokol konuşmalarının tamamlanmasından sonra esas gündeme geçildi. Cumhuriyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Toparlı’nın “Sivas Kongresi’nden Cumhuriyete” başlıklı konferansı çok faydalı ve verimli oldu. Hem Sivas tarihine ve hem de Türkçe’nin inceliklerine vakıf bir uzmandan dinlediklerimizden çok şey öğrendik.

Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, protokolde Sivas Valisi ile Belediye Başkanının da yeri olmasına rağmen her ikisinin de gelmediği görüldü.

Bize verilen programa göre, Şura Üyeleri saat 18.oo de Kültür Merkezinde Ergün Göze Salonunun açılışına iştirak edeceklerdi. Açılışı yapılacak olan yer, kaldığımız otele çok yakın bir yerde olduğu için hep beraber yürüyerek gittik. Açılışta  rahmetli  Ergun  Göze’nin eşi, Hicran Göze’nin de bir konuşma yapması bekleniyordu.. Fakat sağlık durumu müsait olmadığı için gelemediği bildirildi.. Burada yapılan konuşmalardan sonra hayırlara vesile olması temennisi ile Kültür Merkezindeki salonun açılışı yapıldı.

Burada yeri gelmişken tanımayanlar için rahmetli Ergun Göze hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. Sivas Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Göze’nin de Amcası olan. Ergun göze, 1970 li yıllarda muhafazakar kesimin basında yegane temsilcisi olan Tercüman Gazetesinde uzun yıllar köşe yazarlığı yapmış ve milliyetçi ve muhafazakar gençlerin yetişmesine  büyük katkısı olan değerli  bir gazeteciydi. Gazetede ki sütun komşuları da, her ikisi de  o yılların sayılı  ve isim yapmış gazetecilerinden  olan, Ahmet  Kabaklı ve Tarık Buğra idi. 1931 Yılında Sivas’ta doğan Ergun Göze, 12 Ekim 2009 tarihinde İstanbul’da vefat etmiş olup, hayatının son günlerine kadar köşe yazarlığı yapmaya devam etmiştir.. Allah gani gani rahmet eylesin.

Böylece şuranın Cuma günkü programı tamamlanmış oldu. Sabahleyin çok erken saatlerde kalkıp İzmit’ten geldiğimiz ve esasen yorgun olduğumuz için  bir kısım arkadaşlar erken saatlerde  istirahate çekildi.. Kendisini yorgun hissetmeyenler de o gün akşam, Cumhuriyet Bayramı vesilesi ile bir salonda tertip edilmiş olan konser programına gittiler.

29 Ekim Cumartesi günü sabahleyin sabah kahvaltısından sonra saat 10.oo da Şuranın ikinci günü toplantısı başladı. Önce gündem mucibince toplantıyı yönetecek olan divan heyetinin seçilmesi icap ediyordu. Bu cümleden olarak, Divan Başkanlığına Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez tek aday olarak gösterildi ve yapılan açık oylama neticesinde de oy birliği ile Divan Başkanlığına seçildi. Ruhittin Bey’in teşekkür konuşmasından sonra sıra tebliğlerin sunulmasına geldi.

İlk tebliği Divan Başkanlığını yapan Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez yaptı. Ruhittin Bey’in tebliğ konusu “OHAL Süreci ve Hukuk Devleti” idi. Sunulan tebliğ çok beğenildi ve sonunda salonda bulunanlar tarafından uzun uzun alkışlandığı görüldü.

Ruhittin Bey’in tebliğinden sonra diğer Ocak Başkanlarından bazıları da tebliğlerini sundular. Programa göre 3 ayrı oturumda tebliğlerin sunulmasına devam edildi. 2. Oturumun Divan Başkanlığı’nı Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yard. Doç. Dr. M. Kemal Cerrahoğlu ve 3. Oturumun Divan Başkanlığı’nı Manisa Aydınlar Ocağı önceki dönem Başkanlarından Av. Halit Moralıoğlu yaptı.

Toplantının başlangıcında, tebliğ sunacak olanlar isimlerini divana yazdırdılar. Divan Başkanları da  sıra ile hepsine söz verdi. Hatırımda kaldığı kadarıyla 30’dan fazla tebliğ sunuldu. İstanbul Aydınlar Ocağından Prof. Dr. İbrahim Öztek, Emekli Albay Hicabi Meral, Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yard. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu,  İş Adamı İnş. Müh. Cengiz Arslan,  Manisa Ocak Başkanı Ergün Tuatay, Prof. Dr. Metin Karaörs, Yard. Doç. Dr. Sakin Öner, Ankara Başkent Aydınlar Ocağı Başkanı Sinan Demirtürk, Kerkük Türklerinin kanaat önderlerinden Dr. Nefi Demirci,  Samsun Ocak Başkanı Doç. Dr. Taner Tunç ve çok sayıda konuşmacı tebliğlerini sundular.

Samsun  Ocak Başkanı Doç. Dr. Taner Tunç  konuşmasının sonunda  45. Büyük şuranın Samsun’da  yapılmasını teklif etti. Bu teklif  alkışlar arasına oy birliği ile  kabul edildi. Bu minval üzere çalışmalar Cumartesi günü saat 16.oo ya kadar devam etti. Toplantının sonunda Şura Sonuç Bildirisini hazırlanması için İstanbul Aydınlar Ocağından Yard Doç. Dr. Sakin Öner’in başkanlığında bir heyet seçildi.  Bu  heyete Ruhittin Sönmez Bey de seçildi, Heyetin sonuç bildirisini hazırlamasından sonra, 30 Ekim Pazar günü sabah saat 9.oo da  yapılacak olan toplantıda okunması kararlaştırıldı. Cumartesi akşamı bir yandan “Sonuç Bildirisi” hazırlanırken, diğer taraftan vakit darlığından tebliğlerini sunamayan katılımcılar, tebliğlerini sundular. Böylece 44. Büyük Şuranın resmi programı tamamlanmış oldu

Saat 16.oo da iki araba ile şehir turuna götürdüler. Şehrin muhtelif semtlerini gezdikten sonra Şehitliğe geldik. Burada Şehitlerin ruhuna birer Fatiha okuduktan sonra mütevazı bir şekilde yapılmış olan Şehitlik Müzesini gezdik. Müzeye girince Sivas’ın çok sayıda şehit verdiği anlaşılıyordu.. Zira duvarda  en az yüze yakın şehidin  resmi buluyordu.. Birçok şehidin şahsi eşyaları olarak, ayakkabı, kol saati, elbise, şapka, tespih ve buna benzer birçok eşya ile birlikte bazılarının ailelerine yazdıkları son mektupları sergilenmişti. Bu mektupları okuyunca çok hüzünlendik ve duygulandık. Şehit olanların yaşlarının umumiyetle 22 -30 arasında olduğu anlaşılıyordu. Genç yaşta vatan evlatlarını şehit edenlere lanet okuyarak buradan ayrıldık. Daha sonra da tarihi Gök Medrese, Çifte Minareli Camii ve Sivas Kongresinin yapıldığı tarihi binayı gezdik. Bu sırada akşam olduğu için kaldığımız otele döndük. Böylece de 29 Ekim Cumartesi programı da tamamlanmış oldu.

30 Ekim Pazar günü sabah kahvaltısından sonra Saat 9.oo da heyet tarafından hazırlanmış olan bildiriyi dinlemek üzere otelin yemekhanesinde toplanıldı. Şura Sonuç Bildirisi Yard. Doç. Dr. Sakin Öner tarafından okundu. Yapılan alkışlardan anlaşıldığına göre, bildiri beğenilmişti. Tamamı ondört sahife olan Bildirinin,   bir bilgi olması bakımından sadece giriş kısmından bir bölümünü aşağıya aynen alıyorum. Bildirinin tamamını görmek isteyenler, Kocaeli Aydınlar Ocağı sitesine girip okuyabilirler.

“Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şûrası, 28-30 Ekim 2016 tarihleri arasında,1071 Malazgirt Zaferi ile Türk egemenliğine giren,  Türk Kurtuluş Savaşı‘nın temellerinin atıldığı, görkemli Selçuklu eserleri ile süslü, “İpekyolu” üzerinde önemli bir konaklama ve ticaret merkezi ve yüzölçümü bakımından Türkiye‘nin en büyük ikinci ili olan Sivas’ta, Sivas Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde, 29 Ocağımızın katılımıyla yapılmıştır.

Bu şûranın Sivas’ta yapılmasının bir sebebi de, şu anda yaşanan ülkemizin milli varlığını tehdit eden iç ve dış olaylara, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığında gerçekleştirilen, Misak-ı Millî’nin sınırlarının çizildiği, bütün millî güçlerin birleştiği ve vatanın bölünmez bütünlüğünün savunmasına karar verildiği Sivas Kongresi ruhuyla cevap vermektir.

Ayrıca bu şûranın Türkiye Cumhuriyeti devletinin 93. kuruluş yıldönümü münasebetiyle kutlanan Cumhuriyet Bayramı’na rastlamış olması da ayrı bir anlam ifade etmektedir. Bu vesileyle Sivaslıların ve yüce Türk milletinin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını yürekten kutluyoruz.

Aydınlar Ocakları 44. Büyük Şurası Türkiye’nin içinde bulunduğu iç ve dış meseleleri müzakere ederek, aldığı kararları Yüce Milletimizin görüşlerine sunmayı milli bir vazife bilmiştir.”

Şura Sonuç Bildirisinin okunmasından sonra otelin önünde toplanıldı. Zira ev sahibi Ocak Başkanı, Sivas’ın tabii güzellikleri ile tarihi yerlerinin de görülebilmesi bakımından Sivas’ın bir İlçesi olan Divriği’ye de bir ziyaret programı  yapmış.Bu ziyarete uçak saati uymayan arkadaşlar maalesef iştirak edemedi. Vakti müsait olanlardan 39 arkadaş ile birlikte bir otobüse binerek saat 11.oo civarında Divriği’ye müteveccihen hareket ettik.                                                                   (Devam Edecek )

 

 

Çocuğa Tecavüz – Hukuka Tecavüz

AKP’nin “tecavüz faillerini mağdurla evlenmeleri karşılığı hapis cezasından kurtaran yasa teklifi” Türkiye gündeminin birinci sırasına oturdu. Önergeye müthiş bir tepki ortaya çıktı.

Cinsel istismar / tecavüz uluslararası hukukta önemli bir suç kavramıdır ve insanlık dışı olarak değerlendirilmektedir. Yasa teklifine tepki gösterenlere göre, ‘Bu düzenlemeyle erkekler tecavüz için cesaretlendirilmektedir.’

Yasa teklifi gece son dakikada torba kanuna eklenerek TBMM’den geçirilmeye çalışıldı ve çoğunluk sağlanamadığı için, 22 Kasım Salı gününe ertelendi.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve Başbakan Binali Yıldırım tepkilere çok öfkelendi.  Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde verdiği “çocukların cinsel istismarı” suçlarına ilişkin kanun teklifinin “tecavüze af” anlamına gelmeyeceğini söylediler.

AKP haricindeki siyasi partilerin yetkilileri, sivil toplum kuruluşları ve sosyal medyada vatandaşlardan çok şiddetli tepki devam etti.

Bunun üzerine Başbakan Binali Yıldırım partisine önergenin Meclis’teki muhalefet partileriyle de görüşülmesi talimatı verdi.

Şimdi belki makul ve mantıklı bir noktaya gelinir. Önergenin ya geri çekilmesi veya mahzurları giderilerek yeniden düzenlenmesi mümkün olabilir.

Keşke diğer hukuksuzluklara karşı da toplumsal tepkilerimiz, çocukların cinsel istismarına gösterdiğimiz gibi, şiddetli ve etkin olabilse.

Kanun Hükmünde Kararnameler ile kanunların ve anayasa maddelerinin yok sayılması gibi, mahkeme kararlarını uygulamama gibi, Anayasal yetkileri aşma gibi hukuka aykırılıklara yasal ve medeni bir çizgide toplumsal tepki gösterebilsek…

Muhalefet partileri bu hukuksuzluklar konusunda da kamuoyunu aydınlatma ve öncü olma görevlerini yapabilseler…

Daha az hata, daha çok demokrasi için muhalefete ve topluma da görev düşmekte.

**************************************

Kanuna Uymayana Kanunu Uydurmak

Cinsel istismar suçlarına ilişkin önerge, yasanın fiili duruma uydurulması örneklerinden biridir.

Yılmaz Özdil’in, “Sapıklar kanuna uymuyor diye… Kanunu sapıklara uyduruyorlar” yazı başlığı çok şey anlatıyor. (Sözcü- 19 Kasım 2016)

Cumhurbaşkanının anayasal yetkilerine uymayıp arkasından TBMM’den “fiili duruma yasal hale getirin” talebiyle başlayan süreç bir örnektir.

Ancak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de “Cumhurbaşkanı millet tarafından seçildiği gerekçesiyle fiili başkanlığı dayatmakta, görevinin sınırlarından taşmaktadır. Cumhurbaşkanının bu tutumu fiili bir durum yaratmıştır. Bugün yapmamız gereken fiili durumu yasal hale getirmektir” diyerek, anayasa değişikliği ve Başkanlık sistemine destek vermesi ile devam edenBaşkanlık dayatması” ilk örnek değildir.

İmara aykırı ve kaçak yapılaşmalara göz yumup, daha sonra fiili duruma göre af çıkarmak… Orman ve meraların işgaline göz yumup sonra fiili duruma göre af çıkarmak başka örneklerdir.

Trafik cezalarına, vergi cezalarına çıkarılan aflar da yine fiili durum yaratanlara nazaran mağdur görünenler için çıkarılır.

Bu arada kanunlara uyan, vergilerini, cezalarını zamanında ödeyen dürüst vatandaşlar “keriz“, fiili durum yaratanlar ise “uyanık” kabul edilir.

Oysaki hukuk devletlerinde kanunlar uygulanmak üzere yapılırlar.

Şu cümleler bir 2014 tarihli bir Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararından alınmıştır:

“TCK’nın 103. maddesinin başlığı “Çocukların Cinsel İstismarı” şeklindedir. Kanun koyucu bu madde ile çocukların gelişimlerini tamamlayamamaları nedeniyle, bilerek veya bilmeyerek cinsel istismara maruz kalabilecekleri düşüncesiyle, cinsel saldırılara karşı korunmalarını amaçlanmıştır. Nitekim bu düzenleme yerinde ve gereklidir. Çok ciddiyetle de takip edilip uygulanması gerekir. Kanunlar uygulanmak için vaz’edilmişlerdir.”

*********************************************

Kimler İçin Çıkacak?

AKP önerge ile “cebir tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın işlenen cinsel istismar suçunda mağdur ile failin evlenmesi durumunda” cezanın uygulanmasının ertelenmesini teklif ediyor. Teklife göre, bu durumlarda cezanın ertelenmesi 16 Kasım 2016 tarihine kadar işlenmiş suçları kapsayacak.

Hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre bu durumda olan 3-4 bin kişi var. 15 yaş altı çocuklara “tecavüz edip” evlenen bu 3-4 bin kişi arasında etkili insanlar veya yakınları var mı bilemiyoruz.

***

Çocuk Rızası Olamaz: AKP’liler tecavüzcüyü korumadıklarını, “rıza ile olan cinsel birleşmeler için mağduriyetin giderilmesini” hedeflediklerini söylüyor.

Her ne kadar önergede, “iradeyi etkileyen bir neden olmadan” denilmiş ama bir yaş sınırından bahsedilmemiştir.

“Çocukların cinsel istismarı” suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesinde düzenlenmiştir. Kanun üç grup mağdura yer veriyor.

1- Onbeş yaşını tamamlamamış olan çocuklar, 2- Onbeş yaşını tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklar, 3- Onbeş yaşını tamamlayıp onsekiz yaşını tamamlamamış çocuklar.

Birinci ve ikinci grupta yer alan çocuklara karşı cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın dahi gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış istismar suçunu oluşturmaktadır.

“Kanuna göre, 15 yaşını doldurmayan çocuk, rıza vermeye ehil değildir. Çünkü zihinsel ve psikolojik gelişimi buna müsait değildir.”

Üçüncü grupta yer alan çocuklar yönüyle eylemin suç oluşturması için gerçekleştirilen cinsel davranışların cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Nitekim cebir, tehdit ve hile olmaksızın onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, anılan kanunun 103. maddesinde düzenlenmiş olan çocukların cinsel istismarı suçundan değil, şikâyet üzerine 104. maddede düzenlenen reşit olmayanla cinsel ilişki suçundan cezalandırılacaktır.

AKP önergesinin maksadı cinsel istismar suçundaki mağdur ile failden bahsedildiğine ve iradeyi etkileyen sebep olmaksızın denildiğine göre, 15 yaş altındaki çocukların tecavüzcülerini “kurtarmaktır.”

*********************************************

Yasa Çıkarsa…

Her ne kadar çocuklara tecavüz suçunu işleyenlerin “bir defalık affı” söz konusu denilse de diğer aflar gibi belli dönemlerde tekrarlanacağı beklentisi tecavüzcüleri cesaretlendirir.

“Namusunu kurtarmak” gerekçesiyle veya satın alınarak tecavüzcüsü ile zorla evlendirilen çocukların boşanmaması için baskı uygulanabilir.  Mağdur bütün hayatı boyunca işkence içinde yaşayacaktır.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, çıkaracakları kanunla cezadan kurtulacak failleri, “bunlar tecavüzcü değil, cinsel istismar suçunu zorla işlemiş kişiler değil” derken, tecavüzü de  “tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler” diye tarif ediyor.

Fuhuş simsarlarının eline düşmüş kimsesiz çocuklar ile çok fakir ve zorda olan ailelerin kız çocuklarını sattığı örnekleri düşününce Bakanın ifadesindeki “rıza” anlamını yitiriyor.

Yasa teklifine göre, failin cezadan kurtulması halinde suça azmettiren veya işlenişine yardım edenler de cezalandırılmayacaklar. Fuhuş simsarları ve çocuklarını satanlar da kurtulacak.

Küçük yaşta kızlarla “rızasıyla” ilişkiye giren kişi evliyse veya birden çok kişi ile ilişki varsa suç faillerini kurtarmak için nasıl evlendirecekler? Belki buna da bir yol bulurlar.

 

 

Sinema Yazarı İHSAN KABİL ile Türk Sineması Hakkında Konuştuk.

‘Toplumumuzun Değerlerine Saygılı Filmlerin Çoğalması İçin Çalışılıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Türk sineması ile alakalı olarak rakamlara dayalı genel bir değerlendirme ile röportajımıza başlayabilir miyiz?

İhsan Kabil: Türk sineması, Kültür Bakanlığı’nın verdiği destekle her yıl 100 civarında film üretme kapasitesine sâhiptir. Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında, yabancı filmlere göre kendi yerli filmleri seyretme oranında en başta geliyor. 2015 yılı içinde toplam 137 film yapımı gerçekleştirilirken, toplamda bakanlık tarafından 27 milyon TL destek temin edilmiş, 60 milyon bilet satışının 32 milyonu yerli film seyircisinden sağlanmış. Bilet hâsılatından elde edilen 680 milyon hâsılatın 360 milyonu yerli yapımlardan sağlanmış.

Öte yandan, TRT de 100 filmlik bir proje başlattı.  30 kadarı hayata geçirildi. Sinemamız için gerçek bir kazanç olduğunu düşündüğümüz bu icraat,  ‘Muna‘ ve ‘Çırak‘ gibi eserleri sinemamıza kazandırdı.

Çetinoğlu: Kültür Bakanlığı’nın desteği bütçeden mi karşılanıyor?

Kabil: Bakanlığın sağladığı kaynak desteğinin popüler ticarî filmlerden elde edilen hâsılattan oluşturulan havuzdan aktarıldığını biliyoruz

Çetinoğlu: O havuz, seyircinin ödediği bilet bedeli içerisindeki bakanlık payı ile mi oluşturuluyor? Kabil: Evet öyle diyebiliriz. Yerli film seyretmek için alınan her biletten Bakanlığa bir pay aktarımı oluyor.

Çetinoğlu: Yerli sinemaya destek verilirken tatbik edilen kıstas nedir?

Kabil: Bir yerde, ironik olarak gişe yapan piyasa işi ve kaba komedi, korku, melodram gibi kişinin duygu dünyasını manipüle eden yapımların, insanın varoluşu ile alakalı durumunu irdelemeye, kişiye dayalı bir sinema yapmaya yönelen, topluma dair bir dertleri olan yönetmenlerin çalışmalarına maddî katkı sağladığına şahitlik edilmektedir.

Çetinoğlu: Çok geniş bir çerçeve değil mi?

Kabil: Öyle denebilir ancak sanat sineması olarak tanımlanan filmlerin gişe hasılatı, yeni sanat filmlerinin yapımını destekleyecek miktarlara ulaşamıyor.

Çetinoğlu: Sinema sanayimiz çevrilen film itibariyle belli bir seviyeye gelmiş görülüyor. Kalite itibâriyle hangi seviyede?

Kabil: Bu sorunuza cevap vermek için ortaya konan eserlerin sinematografik özelliklerine, sinema dilinin işlenmesine gösterilen özene, anlatılan hikâyenin toplumun değerleriyle mütenasip olmasına, gerçekliği bâzen sembol ve çağrışımlarla ifade edip etmediğine bakılması gerekmektedir. Çetinoğlu: Bakabilir miyiz? Baktığımızda neler görürüz?

Kabil: Önümüze gelen genel görünüşün, özlenen düzeyden biraz uzak olduğu söylenebilir. Az sayıdaki bazı istisnaları dışarıda tutarsak, topluma mal olmuş sinemacıların ortaya koyduğu en popüler filmlerde dahi toplumu ve bireyleri rencide edecek ifadelere ve hallere rastlanabilmektedir. Sözde korku filmlerinin inandırıcılıktan uzak, ikna edici olamayan imge ve varlık değerleri, komedilerin gücünü ağız bozukluğu ve düşük insanlık hallerinden alması, ticarî filmlerin naylon, sentetik sunumları, sanat sineması tanımlamasına girebilecek yapımların bir kısır döngü içinde ve nihilizm1 sınırları içinde kalması, gerçekçiliğin istismara dayalı temsiliyle sınırlanmaları sinemamızın hastalıklı yönleri olarak görülebilir.

Çetinoğlu: Dış görünüm böyle. Dıştan görünmeyen derinliklere de bakabilir miyiz?

Kabil: Perdeye yansıyan az sayıdaki olumlu nitelikteki filmlerin iç dünyalarına baktığımızda ise, bunların bazen söz edegeldiğimiz kimlik konumuyla uyumlu oldukları, kişiye ait ve sosyal değerleri gözettikleri, sinema dilini mânevî bir çerçevede gerçekleştirerek, kendini aşamamış olandan müteâl2 olana bir kanal açtıkları görülmektedir. Bu tarz filmler tarihi gerçekliğimizle de örtüşük, günümüzü o görüş tarzından ele alan, modernizmin meselelerini dünden yarına geniş bir açıyla değerlendiren, insan ilişkilerini kanırtmadan belli bir sağduyu ve serinkanlılıkla veren, komediyi ince mizah örgüsünde temsil eden bir zeminde hayat bulmaktadır. Filvaki, nitelikli dediğimiz bu çalışmalar, çoğunluğu meydana getiren o büyük yekûn arasında gereği kadar fark edilememektedir.

Çetinoğlu: Üniversitelerimizde sinema sanatları bölümleri var. Yerli film sektörü ile üniversite ilişkilerinden söz eder misiniz?

Kabil: Yerli film sektörü, gitgide artan bir oranda üniversitede sinema eğitimi alan gençlerin işgücünden yararlanmaya başlamıştır. Ben konunun teorik tarafında biri olarak, geçen yıl Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesinde seçmeli olarak Sinema Sanatına Giriş dersi verdim.

Çetinoğlu: Çok güzel… Derslerde neler işlediniz?

Kabil: Üniversitenin Halıcıoğlu ve Kandilli’de bulunan yerleşkelerinde, değişik bölümlerden öğrencilerin katıldığı dersler, sinema tarihinin ilk günlerinden başlayarak, günümüze kadar olan süreçte geçirdiği merhaleleri görüntülü örneklemelerle ve münferiden seyrettiğimiz filmlerin sınıf içinde değerlendirilmesinden ve geleneksel sanatlarımızın animasyon sinemasına uyarlanmasının imkânlarından oluştu. Sinemanın terminolojisi ve başlangıç târihinde ortaya çıkan belge ve kurmaca filmden meydana gelen iki anlatım farkının ortaya konmasıyla, sessiz sinema çağıyla yeni bir evrene girilerek ortaya çıkan akımlar, türler, ülke sinemaları, yönetmen sineması gibi kavramlaştırmalar sinema dersinin omurgasını oluşturmakta.

Çetinoğlu: Asıl sormak istediğim hususa geçmeden önce nazariyatla alakalı olarak sorayım: Genç neslin görmediği-bilmediği sessiz filmler hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Kabil: Sessiz sinema, bilindiği gibi sinema târihinin sonraki evrelerinde beyazperdeye yansıyan hemen bütün türleri, kurgu biçimleri, trükleri1, yaklaşımları, temaları içeriyor. Komedi, dram, polisiye, western, melodram, bilim-kurgu, gelecek bilimi ve tarihi film gibi türler bütünüyle daha sessiz sinema döneminde resmedilmiş, animasyon ve denemeye dayalı sinema gibi anlatımlar da yine ilk defa bu dönemde vücuda getirilmiştir.

Paralel kurgu da dâhil değişik kurgu biçimleri, kurgu yoluyla ta Mélies3‘ye giden trükler yine bu dönemde filmlere nüfuz etmiş, hayatın gerçek renklerine duyulan merak anlamında bâzı filmlerin boyanmasına kadar gidilmiştir. Bu döneme genel bir bakıldıktan sonra, özelde Wiene4‘nin Dr. Caligari’nin Kabini5 çalışmasıyla Alman Dışavurumculuğu6‘na, Vertov7‘un Kameralı Adam8‘ıyla Sovyet Montaj Kuramı9‘na eğildik, değişik dil ve duygu özelliklerini gördük. Bazin10‘in, montaj kuramıyla klasik Amerikan sineması dilinin tematik11 olarak karşılaştırması bir diğer değindiğimiz mevzu oldu. Avrupa Sineması sonra gelen başlığımızdı; Danimarka’nın öne çıktığı sessiz sinema döneminden sonra, Sinema-Gerçek, Faşizm dönemi, Yeni Gerçekçilik, Yeni Dalga, Doğu Avrupa sinemasına ana hatlarıyla değinildi. Amerikan ve Avrupa sinemaları ağırlıklı Batı sineması ve literatürü hâkim yaklaşımlar olsa da, Asya ve Afrika sinemaları da dünya kültürünün diğer renkleri önemli olduğundan, bu sinemalara yer açmayı uygun gördük. Öte yandan, Türk sineması da başlı başına bir bölüm teşkil ettiğinden, ilk kuruluş yılları ve 1948’den itibaren dönem ve akım olarak nasıl bir manzara ortaya koyduğunu irdeledik. Sıra tek tek film seyrederek onları değerlendirmeye, tahlil etmeye, belli sahnelere giderek film okuması yapmaya vardı.

Çetinoğlu: Sormak istediğim soruya geçmeden önce bir ara sorum olacak İhsan Bey, ‘paralel kurgu‘ dediniz. Ne anlama geliyor?

Kabil: Paralel kurgu, kısaca ifade etmek istersek, belli bir sahnede bâzı olaylar cereyan ediyorken, hemen diğer sahnede aynı anda başka bir mekânda veya yerde gelişen olayları göstermek, sonra tekrar başladığımız sahneye dönmek ve değişimli olarak iki sahne arasında gidip gelmektir. Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Asıl sormak istediğim şuydu: Nazarî bilgiler elbette lüzumlu. Sonrasında tatbikî bilgiler söz konusu mu? Kaliteli film yapmanın şartları, sinema dili ve film yapımcılığında kaliteyi yükseltecek diğer bilgiler gelecek mi? Mesela batıyı aynen taklit etmeden seyircinin beğeneceği, çevrildiği yıl klasikler arasına girebilecek, dünya ülkelerine satılabilecek filmler yapmanın yolları metotları gibi hususlar müfredat programında var mı? Mâlûmâliniz, hiçbir sanayi, dış dünyaya açılmadan gelişemez. Meseleye bu açıdan bakabilir miyiz? Hepsinden önemlisi biz kalarak, özümüzden-öz değerlerimizden tâviz vermeden hatta onları öğretmeye ve benimsetmeye yönelik çalışmalar, bu şekilde dünya sinemaseverlerine hitap eder duruma erişilmesi düşünülmekte midir?  Bir filmde gördüm. Câmide imam farz namazını kıldırırken, cemaat imamın arkasında saf tutmadan, her biri câminin bir köşesinde imama uyarak namaz kılıyordu. Başka bir filmde görgü kurallarına aykırı bilgilendirmeler vardı vesaire… Bu tür aksaklıklar nasıl önlenebilir?

Kabil: Evet, benim verdiğim, sinemanın fikri, estetik ve tarihi boyutuna dair ve örneklemeler yaparak nazarî bilgiler. Tatbikat ise başka bir müfredatın ve diğer akademik bölümlerin konusu. İşaret ettiğiniz mevzular çok önemli ancak tam teşekküllü sinema bölümlerinde ele alınmalı. Ayrıca, yine aynı nokta-i nazardan hareket edersek, bir zihniyet dönüşümüne ihtiyaç var; daha idealist ve kendi değerleri ve kültürüyle barışmış bir duruş.

Çetinoğlu: Sinema sanatı, geniş ufuk, sosyal ilimlerin hemen her alanında derin bilgiler gerektirir.  Senaryo yazarı, film yönetmeni ve hatta oyuncu olacak kişiler bu alanlardaki bilgi açıklarını nasıl giderebilirler?

Kabil: Sinema sanatı; sosyoloji, edebiyat, târih, psikoloji gibi diğer sosyal bilim dallarıyla beraber işlendiğinde, çok zengin bir materyal sunma potansiyeline sâhiptir ve diğer dallarda okuyan öğrencilerin estetik ve hayatın diğer veçheleri anlamında alacağı çok şey vardır. Sinemayı yer yer üniversite öncesi eğitimin de bir parçası yapmak, bütün sanatları içinde barındıran ve dil olarak yeniliğini koruyan bu sanatı, insan ruhunun hizmetine sunmak anlamına gelecektir.Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

AÇIKLAMALAR:

1nihilizm: Her şeyin, bütün gerçeklerin inkârı. Bütün inançların ve gerçeklerin inkâr edilmesini esas alan doktrin, hiçcilik. Aşırı ferdiyetçilik.

2müteâl: Yüksek, yüce, ulu.

3tematik: Temaya dair, tema ile alakalı, bir tema etrafında meydana gelen.  (Tema: Bir esere hâkim olan fikir ve his, Temel motif, ana mevzu.

4trük: Tiyatro ve sinemada yapılan teknik oyun, teknik hile.

5vestern: Konusu, Amerika’nın batı bölgelerinde geçen, kovboylar ve Kızılderililerin yer aldığı mâcerâ filmi.

6animasyon: Canlandırma, çizgi film.

7Melies: 1861-1938 yılları arasında yaşamış, sessiz sinema çağında sinemaya birçok teknik ve anlatım gelişmeleri kazandırmış olan, özel efektlerle örülü fantastik sinemanın öncüsü Fransız yönetmen.

8Wiene: 1873-1938 yılları arasında yaşamış, Alman sinemasında dışavurumcu akımın öne çıkan yönetmeni.

9Dr. Caligari’nin Kabini: 1920 yapımı, Alman dışavurumcu sinemasının en önemli eserlerinden.

10Dışavurumcu: Ekspresyonist, duyguların yüz hareketleriyle ifâde edilmesini benimseyen sinema dili.

11Vertov: 1896-1954 yılları arasında yaşamış, Sovyet Montaj Kuramının önde gelen yönetmeni.

12Kameralı Adam: 1929 yapımı, Sovyet Montaj Kuramının önemli örneği.

13Sovyet Montaj Kuramı: Sinemada ağırlıklı olarak montaja dayalı bir anlatım geliştiren yaklaşım.

14Bazin: 1918-58 yılları arasında yaşamış ünlü Fransız sinema düşünürü.

 

 

 

İHSAN KABİL:

1959, İstanbul doğumlu    

Deneyim:

1994- İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Sinema Danışmanlığı

Almanya, Japonya, Hindistan, İran, Rusya, Türk Cumhuriyetleri… Ülke sinemaları üzerine gösterim ve özel oturumlar düzenlendi.

Türk Sineması üzerine gösterim ve özel anma programları düzenlendi.

 

1994-Bilim ve Sanat Vakfı

Sanat Araştırmaları Merkezi Başkanlığı, Sinema ve Estetik Seminerleri Hocalığı

 

 

 

 

1995-1997 Kanal 7 Film Yorumculuğu (Senarist Ayşe Şasa ile birlikte)

 

1997 Tahran, İslam Ülkeleri Film Festivali Jüri Üyesi

2004-2005 TRT 2 ‘Sinema 7’ Programı Danışmanı

2005 TRT 2 ‘Unutulmaz Filmler’ Program Sunuculuğu

2005-2007 Eurimages Türkiye Temsilcisi

2006- Avrupa Görsel-İşitsel Gözlemevi Türkiye Temsilcisi

2006 Almatı, Şaken Yıldızları Film Festivali Jüri Üyesi

2006 Tahran, Şehir Filmleri Festivali Jüri Üyesi

2008 Tahran, Fecr Film Festivali Jüri Üyesi

2008 Almatı, Şaken Yıldızları Film Festivali Jüri Üyesi

2008 TRT 2 ‘Dünya Sinemalarından’ Program Sunuculuğu

2008 İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Sinema Danışma

Kurulu Üyesi

2010 Tahran, Fecr Film Festivali Jüri Üyesi

2011 Istanbul, Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali Genel Yönetmeni

 

 

 

 

 

Eğitim

 

 

 

 

 

Yayınlar

2013 Istanbul Gelişen Ülkeler Film Festivali Genel Yönetmeni

2013 Uluslararası Malatya Film Festivali Danışma Kurulu Üyesi

2014 Eskişehir, Uluslararası Turkuaz Sinema Günleri Genel Yönetmeni

2014 Yakutistan, Yakutsk Film Festivali Jüri Üyesi

2014 Tataristan, Kazan Film Festivali Jüri Üyesi

2014 Malatya Film Festivali Genel Sanat Yönetmeni

2015- Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi

Öğretim Görevlisi

1970-1978 Darüşşafaka Lisesi

1981-1985 Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü

1985-1989 Boğaziçi Üniversitesi, Sanat Tarihi Y. Lisans ders dönemi

1989-1992 ABD, Ohio State University, Film Studies Y. Lisans

1992-1993 ABD, Ohio State University, Film Education Doktora ders dönemi

 

Master tezi “Kefareti Ödenen Dünyalar: Bresson’un Yankesici‘si ve Tarkovski’nin Kurban‘ı”  Sadık Yalsızuçanlar ve Ayşe Şasa ile ortak kitap ‘Düş Gerçeklik ve Sinema’da yayınlandı. (İz Yayıncılık, 1997)

1983’ten başlayarak ‘Gelişim Sinema’, ‘Hürriyet Gösteri’, ‘…Ve Sinema’, ‘Dergah’, ‘Antrakt’, ‘Umran’ ve ‘Sonsuzkare’ dergilerinde sinema konusunda eleştiri, teori, tahlil yazılarıyla, tercüme, derleme ve yabancı yönetmenlerle röportajları çıktı.

Aylık ‘Anlayış’ dergisinde çıktığı tarihten bu yana Dünya Sineması ile

ilgi  ilgili araştırmaları yayınlandı.

Hayal Perdesi sinema dergisinin yayın danışmanlığını yaptı.

Star gazetesinde 2008-2016 yılları arasında sinema yazarlığı yaptı.

 

SİNEMA SANATI:

Sinemayı 1895 yılında Augustus ve Louis Lumière Kardeşler icat etti. 13 Şubat 1895’te Fransa için patentini aldılar. 22 Mart 1895’de Paris’te, 10 Haziran’da da Lyon’da sinema makinesini halka gösterdiler. 28 Aralık 1895 tarihinde ise Paris’te Grand Cafe bodrumunda bulunan 120 kişilik bir salonda ilk sinema salonu açılarak, halka gösterim yapıldı.

İlk filmlerin senaryoları ve yöneticileri yoktu. Sinema makinesini eline alan;  ‘Trenin Ciotat İstasyonu’na Giriş‘, ‘Bahçe Sulayan Bahçıvan‘ gibi kısa filmler çekildi.

Bir boks maçının filmi çekilip halka gösterilince boks’a düşkün olan Amerikan halkı tarafından büyük bir alakayla karşılandı. Ondan sonra sinema sanatı büyük bir hızla gelişti, seyirci sayısı daha hızlı olarak arttı. ‘Büyük Tren Soygunu‘ isimli film,  günümüzdeki sinema filmlerinin başlangıcı sayılır.

Türkiye’de halka açık ilk sinema 19 Mart 1910’da, İstanbul Şehzadebaşı’nda ‘Millî Sinema‘ adı ile açıldı.  Yine o yıllarda, Fuat Uzkınay’ın çektiği ‘Ayastefanos’taki Rus Âbidesinin Yıkılışı‘ ilimli film, Türkiye’de çekilen ilk sinema filmidir.

Mevzulu ilk Türk filmi, 1917 yılında Müdafaa-i Milliye Cemiyeti tarafından ‘Pençe’ adı ile çekildi.

1963 yapımı ‘Susuz Yaz’ milletlerarası alanda yapılan sinema festivallerinde ödül alan ilk Türk filmi oldu.

 

BİLGİLİK:

Türkiye genelinde 397 sinema kompleksi, 2.034 sinema perdesi ve 254.310 adet koltuk var. Türkiye’de ancak özel durumlarda sinema filmi gösterimi yapılabilen muntazam bir film seyretme imkânı bulunmayan 5 ilimiz var: Şırnak, Ardahan, Hakkâri, Sinop ve Gümüşhâne.

 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, özel tiyatrolarla alakalı olarak rakama dayalı bilgiler yeniden toparlanmaktadır.

 

Kaynak: Kültür ve Turizm Bakanı Nâbi Avcı’nın 09 Kasım 2016 târihinde yaptığı açıklama.