17.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 709

İnsan Meselemiz

İnsan, Havva ve Adem’den bu yana gündemdeki ilk meselemiz. Ancak ne var ki, bu mesele olumlu bir çizgide gelişme göstereceğine, devamlı surette geriye doğru gidiyor. Belki bu da, kıyamet alametlerinden biridir.

Dünyanın her yerinde insan denilen mahlukata ilişkin sayısız sorun bulunuyor. Ancak hayatın doğası gereği biz ilk önce  toplumumuza, ailemize ve kendimize bakmak ve insana ilişkin sorunları bu noktadan çözmeye başlamak zorundayız.

Elbette değerlendirmelerimizi, insan fıtratını dikkate alarak yapmaya çalışıyoruz ama bu fıtratın varlığına rağmen, iyiye ve güzele doğru yol almak zorundayız

Ülkemizde son günlerde dillendirilen fakat toplum tarafından önemli görülmemiş olacak ki; yankı bulmayan konulardan biri insan kalitemizin olup olmadığıdır.

İnsan kalitesinin yüksek olabilmesi için yaşam boyunca eğitim ve eğitici seviyesinin çok yüksek olması gereklidir.

İlk eğitici annedir. Ondan sonra aile gelir. Bu okullarla devam eder. Camiler ve diğer dini kurumlar eğitimi taçlandırır. Hatta bizde “Peygamber Ocağı” olarak gördüğümüz ordumuz da eğitim ocaklarımızdan biridir. Hatırlarsanız eskiden askerliğini yapmamış olanlara “adam” muamelesi yapmazlardı. Burada adamlıktan kasıt, asker ocağında alınan eğitimdir.

Kabul edelim ki; annelerimiz bu eğiticilik vasfını iyi bir şekilde yerine getirememektedir. Onların anneleri  ve anneannelerimizin anneleri de öyleydi!

Bir çocuğu yetiştirmek onun karnını doyurmak ve maddi ihtiyaçlarını temin etmekten ibaret değildir. Hal böyle olunca babalarda ne yaptığını bilmez bir haldedir. Yani sorun, anne de ve aile ocağında başlamakta ve nesilden nesile bir kısır döngüye dönüşmektedir.

Türk Milleti yüzyıllardır böyle bir ağır sorunla karşı karşıyadır. Milletin teşkilatlanmış hali olan devlet, bu sorunu tespit etse bile bugüne kadar her hangi bir çözüm sağlayabilmiş değildir. Eğitim sistemimiz yüzyıllardır tel tel dökülmektedir. Anne ile başlayıp aile devam eden insan yetiştirme konusundaki zaafiyetimiz okullarımızda adeta taçlanmaktadır. Hatta bu konuda kasıt ve ihanet vardır diye rahatlıkla söyleyebiliriz!

İnsan buralarda olan eksikliği camilerde ve dini kurumlarda kapatırız diye düşünmek istiyor ama o da olmuyor. Nihayetinde din adamlarımızı da bu anneler, aileler ve eğitim sistemi yetiştiriyor. Bir de buna devleti sevk ve idare eden iktidarların beceriksizlikleri, gafletleri ve ihanetleri eklenince, insanımızın kalitesi bir türlü artmıyor hatta gittikçe azalıyor. Türk Ordusu’da her geçen gün profesyonelliğe doğru gittiği için insanın kalitesine katkı yapmak özelliğini kaybediyor…

Böyle bir girdapın içine düşmüş olan toplumun, insan kalitesinin yüksekliğinden elbette söz edilemez.Bu sebeple siz ülkenin her tarafını modern okullarla donatsanızda, her şehrimize bir üniversite kursanız da ve dünyanın en büyük camilerini yapsanız da bir sonuç alamazsınız.

Türkiye; insan kalitesizliği yaşadığı için de, müzminleşmiş ağır sorunlarla boğuşuyor ve bu sorunları bir türlü çözemiyor. Gidişata bakınca da, sorun insan odaklı olduğu için daha kötüye doğru alıyoruz.

Türk Milleti için gelecek daha zorlu geçecektir. Çünkü insan kalitesizliğinin getirdiği felsefi, ahlaki, ticari, siyasi, kültürel ve sosyal sorunlar ağırlaşacaktır. Ancak her zaman olduğu gibi bizler, bu sorunla yüzleşmekten kaçıyor ve topu başka yönlere atıyoruz.

Onun için Türkiye’nin temel meselesi “İnsan Kalitesi”nin olup olmadığıdır. Eğer bunun farkında isek çözüme yaklaşmışız demektir. Bana göre farkında olanlar vardır. Ancak bunlar istisnadır. Büyük çoğunluk kendi kalitesine laf söylemeden ve zinhar (!) laf ettirmeden bir kalitesizlik içinde yaşamaktadır. İnşallah kendimizle yüzleşmemiz bir an önce olur!

Bu yazıyı yazalı 6 ay olmuş. Bir dostum yeni okumuş ve bana aynen katıldığını yazmış. Haklı çıkmak önemli değil ama Türklerin içinde bulunduğu acı bir gerçek bu!

Bilebildiğimiz kadar sorun Bilge Kağan’dan bu yana devam ediyor. Elbette öncesi de vardır. O da bunları gördüğü için bize “Orhun Anıtları”nda nasihat etmiş. Aradan yüzyıllar hatta bin yıllar geçmiş Atatürk’te “Nutuk” ve “Gençliğe Hitabı”nda benzer mantıkla aynı Bilge Kağan gibi bizlere nasihat ederek yol göstermiş. Peki anlayan ve uygulayan kim?

Sadece bu yazıyı yazdıktan sonra geçen sürede ben biraz daha yaşlandım ve saçım sakalım daha aklaştı, o kadar!

Adana Aladağ’da yanan çocuklar, çözüm süreci ihanetinin sonucu verilen şehitler, fetöcü ihanet, tarikat ve cemaat şaklabanlıkları, cinsel istismar vakaları, günlük asayiş olaylarının vahameti, siyasetin samimiyetsizliği ve çapsızlığı vs. saydıkça bitmeyecek olumsuzluklar devam ediyor. İster kabul edin, ister etmeyin bütün bunların tek nedeni var, o da “insan”ımızdır.

Onun için kimseye hele siyasete kabahat bularak bahane yaratmayın. Bu başa bu tarak!

 

 

 

İzmirli Akgönenç

Oğuz Çetinoğlu: Ülkemiz hukuk sistemindeki tutukluluk sürelerinin uzun oluşu, hangi olumsuzluklardan doğuyor ve hangi olumsuzluklara sebebiyet veriyor?

Av. Azra Akgönenç İnmeler: Mesleğimi icra ettiğim uzun yıllar içerisinde; Ceza Kanunu’nun suç saydığı fiilleri işleyenlerin, cezalarını çekmeleri gereğine inandıklarını, adalete güvenlerini gördüm. Sanıkların önemli bir yüzdesi, cezasını hak ettiğini düşünür. Ancak, tam aksine suçsuz olduğunu iddia edenler de az değildir. Her iki gruptaki tutuklular, dâvasının bir an önce sonuçlanmasını bekler. Ancak bu bekleme süresinin 10 yıl olması insafla bağdaşamaz. Neticede, mahkemeler daha etkin ve hızlı sonuca gitmek, Yargıtay ise denetimini daha doğru, hızlı ve tolere edilebilir bir sürede tamamlamakla yükümlüdür. Mâzeret tabiî ki vardır. Hepimiz yargının yükünün ağırlığını biliyoruz ancak, mâzeret kişiyi hürriyetinden mahrum etmenin bedeli olamaz.

Çetinoğlu: Adalet sisteminin işlemesi, yalnızca adalet teşkilatının sorumluluğunda mıdır? Polisiye tedbirler bazında ve anaokulundan üniversiteye kadar eğitim alanında konu ile ilgili olarak neler yapılabilir?

İnmeler: Yargıda hızla yeniden yapılandırmaya gidilerek, Adlî Kolluk kurulması, Adlî Posta birimi oluşturulması ve gerek iddia gerekse savunma mensuplarına dâvânın delillerinin en hızlı ve doğru şekilde toplanmasına imkân verecek alt yapı hazırlanması gerekmektedir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Divan’ı kararları gibi insan olma haysiyetiyle doğrudan ilgili milletlerarası normları Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir an önce ve eksiksiz uygulamak mecburiyetindedir.

Çetinoğlu: Hukukî düzenlemeler yapılırken, Türkiye’nin AB üyesi az nüfuslu bir ülkesine nazaran özel şartlarının, iç ve dış güvenlik açısından farklılıklarının bulunduğu göz önünde bulundurulmalı mı?

İnmeler: Ülkemiz, Avrupa Birliği ülkeleri kanunlarını Türkçeye çevirip, iç hukuka mal etme yöntemi uygulamaktadır. Temel normlar bakımından pratik bir çözüm olarak görülebilirse de, ülkemizde yetişmiş birbirinden değerli, fevkalade bilgili hukukçularımız, akademisyenlerimiz vardır. Bu kadro ile bünyemize uygun kanunlar yapılabilir. Bu durumda, hem toplumun temel değerleri ile çatışmayan, hem örf ve âdete ters düşmeyen, hem de milletlerarası kanunlara uyumlu olabilen mevzuat oluşturulabilir. Böyle bir düzenleme ile toplumumuz rahatlatılabilir.

2016 yılında hâlâ çözümlenmemiş hukuk meselelerini konuşmak, bu güzel ülke ve insanları için hüzünlü ve ayıptır.

Çetinoğlu: Hukuk sistemimizin caydırıcı özelliklerini yeterli buluyor musunuz?

İnmeler: Adaletin yalnızca yargı kurumlarının yargılamalarıyla gerçekleşmesini beklemek çok da akılcı olamaz. Öncelikle adalet kavramı ve içeriği ciddî olarak tanımlanıp, insan haklarıyla ilişkisi net biçimde ortaya konulduktan sonra eğitim ve öğretim sistemimizde yer verilip adalet kavramının insanlarımız tarafından benimsenmesini ve özümsenmesini sağlamak gerekir. Eğitim yaşında 20.000.000 genci, bu kavramlarla tanıştırmakta büyük faydalar vardır. Zabıta, güvenlik güçleri, Jandarma, adlî kolluk gibi görevlerdeki kişilerin, devlet teşkilatı adına görev yaparken kişiyle ilişkilerini âdil bir düzeyde sürdürmeleri için eğitilmeleri gereklidir. Eğitilmiş personel, vatandaşların da kanunlara uygun hareket etmeleri, kendisi dışındakilerin haklarına saygılı olmaları gibi olumlu sonuçlar doğurur. Böylece adalet anlayışı, tabana yayılır.

Neticede adalet soyut bir kavramdır. Özümsendiği oranda değeri anlaşılabilir ve ihtiyaçlara cevap verebilir. Adaletin tezâhürü yargılama ile mümkün olur. Hukuka ve dosyaya derinlemesine vâkıf hâkimler eliyle sosyal hayata yansır. İyi yetişmiş, sosyal değişimleri izleyen, toplumla ilgili gelişmeleri anlayan hâkimlerin, kanunları yorumlamalarındaki kıstasları adaletin gerçekleşmesinde önemli bir dışa vurum olur. Toplumu rahatlatan, vicdanları tatmin eden yargı kararları ve haklının eninde sonunda hak ettiğini kazanacağı inancı toplum düzenini olumlu yönde etkiler. Her türlü haksızlığın, kanunsuzluğun, zorbalığın mutlaka cezalandırılacağı inancı, toplumlara daha huzurlu bir hayat sağlar. Suçun daha aza indirilmesine yardımcı olur veya suçun hiç işlenmediği bir ortam oluşur. Cezaların ağır veya hafif olmasının sosyal açıdan suçu önlemek veya caydırmak gibi bir etkisi olduğu kanaatini taşımıyorum. Hatırlanmalıdır ki idam cezasının varlığı dahi pek çok suçun işlenmesini önlememiştir. Kaldı ki, cezaların ağır veya hafif, kısa veya uzun süreli olması profesyonel suçlular dışında, (ki onlar sayı itibâriyle azınlıktadırlar) suç işlemenmesinde belirleyici kıstas değildir. En önemli faktör, hak ve adalet kavramlarının kişilerce bilinmesidir. Hak aramak yolundan sonuç alınamayacağı endişesinin varlığını inkâr edemeyiz. Bir başka deyişle, suç işleyenin kesinkes cezalandırılacağı ve kararın, çok uzun olmayan bir sürede açıklanıp uygulanacağı inancı, suçların, haksızlıkların azalmasına katkı sağlar.   Geciken adaletin, adil olmadığını da vurgulamalıyız.

Çetinoğlu: Hukuk sistemimiz konusunda verdiğiniz doyurucu bilgiler için teşekkür ederim. İnşallah insanımız için, devletimiz için hayırlı sonuçlara ulaşılmasına vesile oluruz.

Efendim; dostlarınız, sizin İzmir hayranı olduğunuzu söylüyorlar. Sizi bu konuda da konuşturmak istiyorum: İzmir, güzel yurdumuzun özel ve güzel şehri, İzmir’in sizi cezbeden özelliklerini ve güzelliklerini sorsam?

İnmeler: Bir sevdadır İzmir. Meltemiyle, gün batımıyla, deniziyle, (‘gevrek’ dediğimiz simidi ile, tabii yaşama alanlarıyla, kuşları, köpekleri, kedileri, balıkçı tekneleri, yelkenlileri, dünyanın birçok denizinden her gün gelen yük ve yolcu gemileriyle, Kadifekalesi’yle gizemli bir ihtişama bürünmüştür.  Hasan Tahsin’iyle buram buram Kurtuluş ve Cumhuriyet kokar. Atatürk sevgisiyle, Zübeyde Hanım saygısıyla, Cumhuriyete olan vefasıyla, genç-güzel kızlarıyla, efendi, genç, yakışıklı erkekleriyle, birbirine, komşusuna, yolda rastladığına, tanımadığına saygılı insanlarıyla bir sevdadır İzmir.

İzmir 24 saat yaşar. Saygıyla, sevgiyle, korkusuzca yaşar. Güzelliğinin farkındalığıyla, yüksek eğitim düzeyiyle, bol sayıda tiyatro grubuyla, 15’in üstünde resim galerisiyle, 2 senfoni orkestrasıyla, Devlet Tiyatrosu’nun 3 sahnesiyle, operası ve ülkenin en büyük ve mükemmel akustikli konser salonu (Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi) ile, Özel Bale ve Dans okullarıyla, Fuarlarıyla, 7 adet Üniversiteleriyle, Tekstil Tasarımındaki Fuarlarıyla, 9 yıldır yapıla gelen öykü günleriyle şiir günleriyle ve her türlü entelektüel ihtiyaca cevap veren söyleşi, konferans, panel, sempozyumları ile,  Uluslararası Müzik Festivaliyle, Avrupa caz günleri ile keyifli, dostça hayat biçimi ile yaşanası bir şehirdir İzmir.

Çetinoğlu: Cam giydirilmiş binalar İzmir’de de bol miktarda var. Onları; ‘şehrin gayrimeşru çocukları ‘  olarak isimlendirmek mümkündür. Nesebi sahih çocukların… yâni Türk-İslam kültürünün zevk ürünü olan binaların özlemi içerisindeyiz. Bu konuda sizin görüşlerinizi duygu ve düşüncelerinizi konuşalım mı?

İnmeler: İzmir 1960-1970’lerde eski kimliğini, iki katlı evlerin yıkılıp çok katlı binalar yapımıyla hayli yitirmiştir. Ancak aydın halkı hatâyı fark edip, kalan eski yapıları koruma altına almıştır. Bin yıllık Kemeraltı Çarşısı, Kızlarağası Hanı, Agora üçlüsü târihi günümüze taşırken,  içindeki 18.-19. yüzyıl yapıları toplum hayatına yeniden kazandırılmıştır. Mücevher kıymetindeki hanlar, köşkler, camiler, fabrikalar, İzmir’in latif, nezih, kibar, sevecen kimliğini çevresine sessiz biçimde ilan etmektedirler.

Yarış atları, hipodromu, at yetiştiriciliği ve biniciliği kadar ülkenin en iyi basketçilerini, en değerli atletlerini, popüler futbolcularını, başarılı tenisçilerini İzmir yetiştirmektedir. İzmir; sporun faydalarının bilincinde, yelken sporu dalında hayli ileri bir seviyededir. Yüzme ve hentbol ile diğer sporlar, İzmir’de yaşayanların hayatlarında bir süre de olsa yer alan faaliyetlerdir

Zengin deniz mahsulleri birbirinden lezzetli sebze ve ot yemekleri, tadını başka hiçbir yerde bulamayacağınız mezeler, ramazan sofralarındaki ekmek dolmaları, restoranların Ramazan ayındaki fasıllı iftarları şehre ve şehir insanının hayatına renk katar. Oruç tutmayanların da top atılıncaya kadar saygıyla beklediği şehirdir İzmir.

Yeni binalarda yeni tekniklerin kullanıldığı gözlenmektedir. Pek fazla mimarî özellik taşımayan binalara, biraz da İzmirlileştirilmiş formatta kısmî camlama yapılmaktadır. İzmir’e dışarıdan gelen müteahhitler ille de gökdelen diye ısrar ededursunlar, İzmirli depremle yaşamayı bildiği için bu isteklere destek vermemektedir. Şehrin siluetinin yüksek yapılarla bozulmasına karşı çıkılmaktadır.

Çetinoğlu: Sizce İzmir’in gün ışığına çıkarılmamış, unutulmaya yüz tutmuş saklı hazineleri var mı? Onlardan söz eder misiniz?

İnmeler: İzmir’de yaşayan İzmir’i sever. Bir akşamüstü boyoz (İzmir’e ait hamur işi poğaça gibi) kuyruğunda sıra beklerken önümdeki 45-50 yaşlarındaki bey ‘Hanımefendi, biliyor musunuz ben K…… ilinden 6 ay önce İzmir’e geldim. Nasıl mutluyum anlatamam. İnsanlar güler yüzlü, kimse kimseye karışmıyor. Kızlarım istedikleri kıyafetle okula gidiyorlar, konu komşu dedikodu yapmıyor. Ailece çok mutluyuz. İzmir’e gelişimizi biz milat belledik, hep konuşurken İzmir’den önce veya İzmir’deyken sözünü kullanıyoruz.’ Dediğinde, ilk sözüm; ‘Hoş geldiniz. İyi ki geldiniz.’ oldu. Bilmem ifâde edebildim mi?

Bu şehirde hayatı, eski aileleri, eski köşkleri anlatan çok sayıda kitap vardır. En önemlisi Yazar Yaşar Aksoy’un İzmir ve Karşıyaka’ya ait kitaplarıdır. Her ikisinde de ailemizden uzun uzun söz edilmiştir. Bu şehirdeki birçok büst, anıt, şehir halkının ortak girişimiyle yapılmıştır ve korunur. Cumhuriyetin 50. kuruluş yıldönümünde yapılan Atatürk Devrimleri Anıtı Karşıyaka’da bir grup Karşıyakalı tarafından yaptırılmıştır. Babam da bu kişilerden biridir.

Çetinoğlu: Kimi kişiler, güzel İzmir’imizi, olumsuz sıfatlarla anıyorlar. Bu olayın kökeninde yatan sebepler ve yanılgılar hakkında neler söylemek istersiniz?

İnmeler: İzmirli ilericidir. İnsanı sever. Kendine benzemeyeni de sever. Farklı fikirleri söylerseniz, dinler. Susturmaz. Kavgayı sevmez. Zira İzmirli kavganın sözün bittiği yerde başlayacağını bilir.

İzmirli entelektüeldir, söyleyecek çok sözü vardır. İzmirli yabancıya anlayışla yaklaşır. Kimse kimseyi dışlamaz. İzmirli terbiyeli ve saygılıdır. İzmirli ahenk ve mutluluk içinde yaşar. İzmirli okur. Kitap satışları en yüksek ilimizidir. Kitap fuarları yüzbinleri toplar. Yeni fikirleri destekler İzmirli. Çağdaş ve düzeyli yaşamanın hakkı olduğunu bilir, modern hayat anlayışı tam da İzmir’e göredir. İzmirli cesurdur, vatanseverdir, iyi niyetlidir yalandan haz etmez. Kandırılmayı sevmez. İzmirli kendisini aptal yerine koyana nazik davranır, yine de kendi bildiğini okur. Yani yapar gâvurluğunu!

Çetinoğlu: Yalnız yöneticiler değil, şehir halkı da şehre değer kazandırmalılar. Nasıl ve ne yaparak?

İnmeler: Sosyal hizmetler bakımından İzmir’deki dernekler harika çalışmalar yapıyorlar. Sokak çocukları derneği, çocukları sokaktan kurtarmıştır. Hastane Dernek ve Vakıfları büyük çapta sağlık sektörüne destek olur. Eğitimde ise neredeyse bütün okullar hayırsever İzmirlilerin arsası, evi, parasıyla yapılmıştır. İzmirli kesintisiz bir sosyal yardım, destek gayret ve çabası içindedir.

İzmir’de kişiler birbirlerini tanırlar ve sosyal hizmetlerde destek verme yarışındadırlar. Böylesi bir şehirdir. Bu şehirde, çok yakında bir Heykel Fuarı kurulması gerektiğini düşünüyorum. İzmir’de Güzel Sanatlar Üniversitesi kurulmasının lüzumuna inanıyorum. Denizin, ulaşımda daha fazla kullanılması gerektiğini düşünüyor ve harika körfezde bir yat limanı yapılması ihtiyacını hissediyorum.

İzmir, İzmir gibi olmalı İzmirlinin istekleri dikkate alınarak mutabakatla ve bütün ilçelere eşit ağırlıkla paylaşıma özen gösterilmeli bu verimli pırlanta şehri ilelebet koruyup kollamalıyız.

Çetinoğlu: İzmir Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı ile Ege Kültür Vakfı’nın kuruluşunu, çevrenizdeki sanat ve kültüre gönül vermiş dostlarınızla gerçekleştirdiniz. Yaşadığınız şehre, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla hizmet etmek sizde nasıl bir duygu oluşturuyor?

İnmeler: İzmir’in önemli ve büyük iki vakfının; kurucusu olmanın verdiği keyif ve gururla her iki Vakfın birbirini tamamlayan özelliklerini şöyle değerlendirmek mümkündür:

1- İzmir Kültür Sanat Eğitim Vakfı çağdaş beğeni düzeyinde kalitesi, kalibresi belli üst bir çizgiye oturmuş, bütün sahne sanatlarını içeren etkinlikleri İzmirliye sunmaktadır. Milletlerarası üst seviyede orkestralar, dans ve bale toplulukları, Devlet Türk Halk Dans toplulukları, Türk ve yabancı folklorik dans grupları, İzmir ve ilçeleri sahnelerinde İzmirliyle sanat ve kültür alışverişinde bulunmuştur. Dünyadaki sanat açısından son gelişmeler, İzmirlinin ayağına getirilmektedir. Caz günleriyle, değişik bir beğeni düzeyini oluşturmaya çalışmakta, müzik âleti öğretimi ile çocukların eğitimine, beste yarışmaları ile çok sesli Türk müziğine destek vermeye devam etmektedir. Bir yandan da Müzik Müzesi kurularak bölgede bir ilk gerçekleştirilmektedir.

2- Ege Kültür Vakfı;

*1990 yılında Kültür ve Tabiat Varlıklarının korunması, onarılması, restorasyonu, değerlendirilmesi, yaşatılması, yeniden kullanıma elverişli hâle getirilmesi için proje önerileri ve çeşitli teşebbüslerle bu varlıkların topluma kazandırılmasını sağlamıştır.

*Ege’nin tarihî ve kültürel geçmişine uyum sağlayacak kültür ve sanat merkezleri yapımı, İzmir’i bir kültür ve sanat şehri hâline getirecek projeler desteklenmiştir.

*Ege’de geleneksel Türk Sanatlarının stilize edilerek yaşaması ve sürekliliğinin sağlanması, gösteri sanatları, el sanatları, plastik sanatları geliştirilmiş ve desteklenmiştir.

*Çağdaş sanatlar ve sanatkârlar desteklenmiş, gelişmelerine katıda bulunulmuştur.

*Kuruluşundan bu yana geçen 20 yıl içinde: 9 konser, 5 konferans, 8  tarihî eser koruma-onarım projesi, 8  çevre ile  ilgili  proje (kompozisyon yarışması) 1 milletlerarası müzik kongresi, 2  milletlerarası  sempozyum, 3  defile,1  resim  sergisi, 5  sahne gösterisi, 8  kültür  yapıları ile ilgili proje, 4  kitap basımı, 9 yıldır devam eden dil desteği, 12 yıldır devam eden seramik tabak yarışması, 6  kültür gezisi  gibi  etkinlik  gerçekleştirilmiştir.

*Yalnızca ana başlıklarla kısaca sunduğumuz etkinlikler, gerçekte, yoğun ve büyük etkinliklerdir.  Efes antik şehrinin gece ziyâretine açılması için ışıklandırılması sağlanmıştır. Cumhuriyet’in 75. yılında ‘Türk Müziğinin Dünyadaki yeri‘ adlı, 18 ülkeden müzikolog, hoca, müzisyen, eleştirmen, müzik bürokratı ve sanatçısıyla ülkemizin pek çok üniversitesinden değerli profesörlerin katıldığı üç tam günlük etkinlik düzenlenmiştir. 15 yıl devam eden İlköğretim Okulları 4. ve 5. sınıflar arası ‘Çevre‘ konulu kompozisyon yarışması gibi etkinliklerle çevre bilinci oluşturulmaya çalışılmıştır.  *Vakfımız; bir yandan toplumu bilinçlendirmek, diğer yandan şehre değer katacak ve sanat-kültür anlayışını kitlelere ulaştıracak klasik değerlerimizi, el sanatlarımızı desteklemek amaçlı faaliyetleriyle 20. yılını doldurmuş olan Ege Kültür Vakfı; İzmir için pek çok önemli teşebbüslerde bulunmaya devam edecektir.

Çetinoğlu: Gerek İzmir Vakfı’nın, gerekse Ege Vakfı’nın geçmiş dönemlerdeki etkinliklerine bakıldığında, batı kültürüne ağırlık verildiği gözlemleniyor. Gelecekteki programlarınızda İzmirlileri yerli-klasik sanatlarımızla ilişkilendirme ve/veya ilişkileri geliştirme projeleriniz var mı?

İnmeler: Yurdumuzun sâhip olduğu pek çok güzel el sanatını, Vakfımızın orta vadeli planında Müzeleştirmek, ancak, aynı zamanda el sanatlarının üniversite işbirliğiyle stilize edilip, kayıt altına alınarak gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak hedeflerimizden biri olup, bu konuda teşebbüslerimiz devam etmektedir.

Aslında proje bazında kaleme alınmış, uygulaması için Yönetim Kurulunda görüşülmüş pek çok girişim, bir yandan alt yapı çalışması, plan ve bütçe hazırlığı, diğer yandan mâlî destekçi arayışı ile sonuçlandırılmaya yönelik çalışmalar devam etmektedir. Ege Kültür Vakfı gelecek on yıl içinde mutlaka çok önemli projelere imza atacak, yöremizin kültür hayatında etkin olmayı sürdürecektir.

 

AZRA (AKGÖNENÇ) INMELER:

1947 yılında İzmir’de doğdu. Edebiyatçı bir anne ve avukat bir babanın kızıdır.  İzmir’in Karşıyaka İlçesi’ndeki Ankara İlkokulunda okuduktan sonra İzmir Amerikan Kız Kolejini bitirdi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1971 yılında Makine Mühendisi Rıdvan İnmeler ile evlendi.

İzmir’de avukatlık yapmakta olan Azra İnmeler’in biri ekonomist, diğeri Gemi İnşa Mühendisi olan 2 kızı var.

 

 

 

Meral Akşener Mücadeleye Devam Ediyor

Milliyetçi Hareket Partisinde 1 Kasım 2015 seçimleri sonucu başlayan kurultay macerası gündemden düşürüldü.

Buna rağmen Meral Akşener mücadeleye devam ediyor. 3 Aralık Cumartesi günü Bursa’da son seçilmiş il yönetiminin düzenlediği toplantıda hitabeti, katılanların “Meral Abla’ya” bağlılıkları ve heyecanı çok etkileyici idi.

Görünen o ki, MHP tabanının hukuk oyunlarıyla, AKP/devlet desteğiyle ülkücü iradeyi yok sayan MHP’nin antidemokratik yönetimine,Tayyip Erdoğan ve Bahçeli ittifakına” isyanı kolay kolay bastırılamayacak.

***

15 Temmuz Darbe Teşebbüsü ve sonrasında çok önemli tarihi olaylar yaşanmakta. Olağanüstü Hal yönetimi, dünyanın en güçlü terör örgütleriyle (PKK, FETÖ ve IŞİD) mücadeleyurtdışı askeri harekât ve ekonomik kriz sinyalleri hepsi tarihi önemi olan hadiseler.

Bütün bunlar MHP’nin iç mücadelesi gibi görünen sürecin kesintiye uğraması için kullanıldı.

Bu arada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ikilisi ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli arasında bir ittifak oluştu.

Bahçeli Erdoğan’ın hayali olan Başkanlığa geçit veren Anayasa değişiklik paketini kabul etti.

19 Haziranda Genel Merkeze rağmen yapılan kurultayın geçerli olup olmadığına dair Mahkemenin bir karar vermesi gerekiyordu. Mahkeme 3 günde verebileceği kararı 6 aydır vermedi/veremedi.

Mahkemenin verdiği “durdurma kararına” karşı gayri hukuki ve yetkisiz mahkemeler tarafından yapıldığını belirten genel başkan adayları itiraz etmişti.

Bu arada MHP Genel Merkezi Genel Başkan Adayları Meral Akşener ve Ümit Özdağ’ı partiden ihraç etti.

Mahkeme kurultayın geçerli olduğuna karar verirse bu ihraçların hiçbir önemi kalmayacak. Kurultay geçersiz diye karar verirse yine çağrı heyeti kurultay toplayacak. Çok büyük bir ihtimalle sonuç aynı çıkacağından MHP’de Genel Başkan değişecek.

AKP ile MHP daha doğrusu Erdoğan, Bahçeli işbirliği ile “Başkanlık sisteminin” Meclisten 330’un üzerinde bir oyla referanduma götürülmesi hedefleniyor.

Bu yüzden Saray ve AKP, MHP Genel Başkanının değişmesini istemiyor. Seçimli kurultayın toplanması ihtimali uykularını kaçırıyor.

Ve ilginç bir gelişme daha oluyor: Mahkeme karar vermek yerine 28 Mart 2017’de konunun görüşüleceğini açıkladı. Muhtemelen karar Haziran 2017’den önce verilmeyecek.

Yani Mahkeme Türkiye’de sistem değişikliği gerçekleşip gerçekleşmediği görüldükten sonra karar verecek.

“Cumhurbaşkanlığı sistemine” geçilirse MHP’nin TBMM’de temsil edilmesi zor. Temsil edilse de seçilecek Cumhurbaşkanı o kadar çok yetkiye sahip olacak ki, denetlenme ve dengelenmesi imkânsız olacak.

Ancak “2019’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip Erdoğan’ın rakibi kim olabilir?” sorusunun bugün için tek cevabı var: Meral Akşener.

**************************************

BAHÇELİ’YE AKP VE DEVLET YARDIM ETMİŞ

Yandaş gazeteci Ahmet Taşgetiren Star Gazetesinde açıkça yazdı: MHP (Devlet Bahçeli) kendi iç sancılarını aşmak için Ak Parti’den (belki devletten) yardım aldı.

Taşgetiren bir başka yazısında da “Bahçeli’yi ‘Akşener gailesi’nden Ak Parti’nin kurtardığı algısı da, ortada bir örtülü uzlaşma alanı olabileceği ihtimallerine zemin hazırlıyor” demişti.

Gerçekten bu algı o kadar yaygın ki “algı değil, olgu (vakıa) böyle” demekten kendimizi alamıyoruz. Zira bu dumanı görüp de ateş yok demek mümkün değil.

Yani muhalif hareketin kurultay talebini durdurmak için Bahçeli’ye AKP ve devlet yardımcı olmuş.

Mahkemenin bir türlü karar verememesi de böyle bir yardımın sonucu olabilir.

Oysaki MHP’de muhalif adaylardan (Meral Akşener, Ümit Özdağ, Sinan Ogan, Koray Aydın) herhangi biri partinin genel başkanı seçilse Türkiye’de Başkanlık sistemi gündemden çıkar. Çünkü bu adaylar AKP’nin Başkanlık modeline kesinlikle karşıdır, bu model “ülkeyi bölünmeye veya diktatörlüğe götürür” düşüncesindeler.

Bu yüzden MHP’de genel başkan adaylarının ve en önde görünen Meral Akşener’in rakibi sadece Devlet Bahçeli değil, AKP ve devlettir.

Bahçeli ve Erdoğan ittifakı hakkında “koltuğumu koru, başkanlığı kap” pazarlığının sonucu olduğu yazılıp çiziliyor. Sebebi bu olsa bile, Bahçeli – Erdoğan ittifakının sonuçları Türkiye’nin kaderini etkileyecek kadar geniş bir alana yayılacaktır.

Çünkü MHP’nin kurultay mücadelesi normal bir parti içi mücadele değildir.

Ülkemizin rejim değişikliğine gidip gitmeyeceğini ve siyasi iktidarın akıbetini belirleyecek çok önemli bir olaydır.

Hatta MHP’de değişim hareketi dış politikada ve ekonomide girdiğimiz türbülansı sona erdirecek bir ümit ışığıdır.

Yoksa bir partide, delegelerinin çoğunluğu istediği halde, 2 sene kurultay yaptırılmaması hiçbir demokratik ülkede açıklanamaz.

**************************************

PSİKİYATRİK İKTİDAR

Meral Akşener Bursa’daki konuşmasında Erdoğan ve Bahçeli’nin yönetim tarzını “psikiyatrik iktidar” kavramı ile açıkladı.

Üzerine basa basa bunun bir bilimsel kavram olduğunu söyledi.

Akşener“Erdoğan – Bahçeli ittifakı” ve getirilmek istenen “Cumhurbaşkanlığı modeli” hakkında görüşlerini şöyle ifade etti:

“Her ikisi de bizleri tanzim etmek isteyen, ‘bu hain, bu şucu, bu ehlileştirilebilir’ diye ayrıştırıcı, baskıcı, aynı dil ve aynı anlayıştaki iki yönetim. Bunlar yan yana geldiler. Ortaklaşa olarak ‘psikiyatrik iktidar’ anlayışını daha da ağırlaştıran bir model getirmeye çalışıyorlar.

Sovyet Rusya’da Komünist Partisi Genel Sekreteri bile, getirilecek sistemdeki Cumhurbaşkanı kadar yetkili değildi. En azından milletvekillerini seçemiyordu. Getirilecek modelde Cumhurbaşkanı milletvekillerini de seçtirecek.

Yargının, yürütmenin ve yasamanın tek elde toplandığı yeni bir model, esasında Afrika’daki Reisçi anlayışın aynısı, bizatihi Sayın Bahçeli tarafından, Türkiye’ye hediye edilmek üzeredir.

Şimdi biz buna ‘hayır’ diyoruz. Ben şahsi olarak çok net bir şekilde söylüyorum. Bana neye mal olursa olsun, ucunda ölüm de olsun, ucunda hapis de olsun, sonuna kadar direneceğim.”

Şimdi bunlara çağrıda bulunuyorum. Milli iradeye gerçekten inanıyorsanız, milletvekillerini halkın iradesinin seçtiği daha demokratik bir siyasi partiler yasasıgetirin. Seçim yasasını demokratik bir şekilde değiştirin. Hemen bir erken seçim yapın.

Bu şekilde seçilecek olan Meclis Başkanlık sistemini tartışabilir. O zaman biz de tartışırız. Milli iradeye göre ‘evet’ demek kadar ‘hayır’ demek de demokratik bir haktır.

Cumhurbaşkanı dese ki,  ‘bıktım sizden gidiyorum, artık sadece vakıf yöneteceğim’, acaba AKP’liler bugün savundukları Cumhurbaşkanlığı modelini savunmaya devam edecekler mi?”

Anlaşılan şu ki, biz Meral Akşener’in Türkiye siyasetine etkisi daha çok devam edecek ve biz O’nu daha çok konuşacağız.

 

Ruhittin Sönmez

05.12.2016

 

 

Nasıl İflas edilir / Edilmez?

0

Her ne kadar Yüce Allah “malı istediğime, ilmi isteyene veririm” dese de, mal edinmek büyük ölçüde; kişinin kendi çabasına, rasyonel ekonomi yönetimine, rantabl çalışmasına, menkul ve gayrimenkulleri verimli-etkin yönetimine ve niyetine bağlıdır.

İsrafın maddi ve manevi olmak üzere iki boyutu vardır. Manevi boyut, büyük ölçüde uhrevi dünya ile ilgilidir. Günahlar ve sevapların mizan terazisinde ölçülmesi sonrası, artı veya eksi bakiyenin durumu.

Maddi boyut ise, daha çok bu dünya için geçerlidir. Alın terimizin sonuçlarının olumlu veya olumsuz neticeler vermesidir. Her çok çalışan hemen zengin olamadığı gibi, her az çalışan da fakir kalmaz.

Akıllı çalışanların, yere sağlam basanların, hırs yapmayanların, sabırla kuyu kazanların, müşteriye saygı ve sevgiyle bağlı olanların, her hal ve şartta dürüstlüğü sancak edinenlerin, verdikleri sözü zamanında kaliteli alarak yerine getirenlerin, işe ve ticarete yalan karıştırmayanların, hak ve hukuka riayet edenlerin, müşterilerin talebine göre mal ve hizmet üretenlerin, iflas etme ihtimalleri hemen hemen yok gibidir.

Ama, aşırı hırslı olanların, çok çabuk zengin olma isteğinde olanların, dürüstlüğü kendi amaçları ve beklentileri doğrultusunda evirip çevirenlerin, müşteriyi yolunacak kaz gibi görenlerin, her müşteriyi bir defa gelecek zannedenlerin, ürünü ve hizmeti satabilmek için galiz yalanlara rahatça başvurabilenlerin, verdikleri sözleri gerekçesiz yerine getirmeyenlerin, hak ve hukuku rahatça çiğneyenlerin, bu gün olmazsa yarın iflas edecekleri, gün gibi aşikardır.

Artık günümüzde müşterilere ne istedikleri sorulup, onların talep ve beklentilerine göre mal ve hizmet üretmek yeterli olmamaktadır. Çünkü müşteri, o konularla ilgili en son gelişmeleri bilmeyebilir. Üreticiler kendileri de bir tüketici olduklarını düşünerek, müşterileri gördükleri zaman hayretlere düşürecek mal ve hizmet sunumunu arayıp bulup, üretmeleri gerekir.

Müşteri hiç bilmediği ve beklemediği, ama karşılaştığı zaman hayretler içerisinde kaldığı bir mal ve hizmete geçiş yapmakta hiç tereddüt etmeyecektir. Bu konuda müşteri sözüne sadık olmayabilir. Bu hakkıdır da.

Kim en iyi mal ve hizmeti, en kaliteli şartlarda sunuyorsa, müşterinin onu tercih etme hakkı vardır. Müşteri bir işletmeye girerken kendisine yeterli ilgi, sevgi ve saygı gösterilmediği takdirde, derhal o mekanı terk etme hakkına sahiptir.

Kişilerin talep ve beklentileri farklı farklıdır. Kimisi hijyeni ön plana alırken, bir diğeri, biraz salaş olabilir ama, lezzet benim için önemlidir diyebilir. Bir diğeri lezzetten de geçerim hijyenden de, bana saygı ve sevgi olmazsa olmazım diyebilir.

Bir lokanta düşünelim. Öncelikle lezzet ve damak tadında, hijyende, kalitede, lüks bir mekanda, müşteriye hürmette-sevgi-saygıda, park yeri sorununda, güzellikler ve kalitenin devamlığında asla ödün vermemelidir. Bu faktörlerden bir veya birkaç tanesi uzun vadede yeterli olmayabilir.

Bazı insanlar çok salaş bir yerde leziz bir sunumu her zaman kabul edebilirken, bazıları salaş ve hijyensiz bir mekanda altın dahi sunsanız kabul etmeyebilir. Bazıları da, her faktör süper olmasına rağmen, kendisine yeterli ve gerekli ilgi, saygı ve sevgide kusur olduğu zaman, masadan kalkıp gidebilir.

Elbette bilerek veya bilmeyerek hata ve kusurlar her zaman olabilir. Ancak bunların sebep ve gerekçeleri çağdaş ve kibar bir üslupla müşteriye anlatılmalıdır. Bunu bile kabul etmeyen müşteriler çıkabilir.

Sevgi sermayesi hesabına yetersiz para yatırıp, onu da en kısa zamanda hovardaca harcayanların sevgisizliğe ve yalnızlığa düçar olup, sevgi yönünden iflas edeceği kesindir. Yalnızlığı en iyi arkadaş zannederler ama, bu züğürt tesellisinden başka bir şey değildir.

Rahmetli babacığım gençlik yıllarında elektriğin olmadığı zamanlarda, İlçemiz Bucak’ta Hakkı Aktaş amcamların benzin istasyonunda görevli olarak çalışmış. Babamın kendisinden duymuştum. O zamanın yabancı şirket yöneticilerinden birinin teftişinde babama şöyle demiş; Ahmet efendi, sen bir arabaya yakıt koyarken, ikinci bir araba kuyruğa gelirse eğer, hemen yanına koşarak gidip, tatlı ve tebessümlü bir dille; “efendim elimdeki aracın işini bitireyim hemen sizin arabanıza da yakıt koyacağım lütfen bekler misiniz? Diyeceksin” demiş. Halbuki o yıllarda yakıt için iki aracın kuyruk olma ihtimali, hemen hemen hiç yok. Ama müşteriye saygı, sevgi ve hizmet etme aşkı var.

Amaç para kazanmak olup da, hizmet, kalite, sevgi, saygı, tebessüm, güzellikler ikinci plana atılırsa, iflas kaçınılmazdır. Amaç yüksek kaliteli hizmet sunmak, değer vermek, istikrar, sabır, hürmet olursa, para kendiliğinden gelecektir.

Vermeden almanın olmadığını hepimiz biliriz. İlgi göstermede, sevgi sunmada, değer vermede, hizmette, ketum davrananlar veya önce hünerini o göstersin diyenlerin iflas edeceğini şimdiden müjdeleyebilirim.

Bazen de hiç suçumuz günahımız olmadan, devenin üzerinde bö sokabiliyor. Amerika başkanı hapşırsa biz burada nezle olabiliyoruz maalesef. İşte o zaman da, kriz yönetimi, krizleri fırsata dönüştürebilme hünerleri, kader, sabır, tevekkül ve yiğit düştüğü yerden kalkar ilkeleri, toptan devreye girebilmelidir.

 

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

5 Aralık 2016 Saat: 07.00. Antalya

 

 

 

 

Adımlar

0

ADIMLAR;  BEKA  VE  KALICILIK  YOLUNDA   ŞÜPHEYE  MAHAL  BIRAKMAMALI  ARDINDA
Osmanlıyı yıkmaya ahdetmiş / kararlı Avrupa Devletleri karşısında; devleti korumaya ve ayakta tutmaya azmetmiş Osmanlı münevverleri / aydınları; kurtuluşu topyekûn / milletçe devlete sahip çıkmakta bulmuşlar; Osmanlıyı teşkil eden tüm unsurlarla el ele vermek istemişler, özellikle:      “Başkasına itimat etmeyen / güvenmeyen; nefsiyle / bizzat kendisi teşebbüs eder / girişimde bulunur.”     Hükmünce herkesin vatana, millete, devlete sahiplik etmesi ile ancak kurtuluşun mümkün olacağı inanç, azim ve kararlığında karar kılmışlar.

Avrupalı devletlerin iştahlarını kursaklarında bırakmak için, kararı millete yani kendilerine bırakmanın tek kurtuluş yolu olacağında hemfikir olmuşlardır.

Bu gaye ve amaç için parlamenter sistemin kurulmasını; zaten birincisi 1876 ‘da kurulmuş olan sistemin; derhal / yeniden harekete geçirmek gerektiğine, canıgönülden inanmışlar; bunun için yurt içinde ve dışında büyük gayret ve çaba sarfetmişlerdir.

Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi’nin ikamesi / kıyamı / hayata geçirilmesi için, Osmanlı memleketlerinde ve bilhassa Balkanlarda hummalı bir faaliyet göstermişlerdir.

Nitekim Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet; bu ulvî / yüce gaye için atılmış büyük adımlardı.     Kaldı ki, dinde hassas olanların endişeleri de yersizdi.

Çünkü Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi mefhum ve kavramlarının; sanılanın aksine rûhu, mânası ve mâhiyetleri; İslâm’a / Şeriata ve Dine -bugün de olduğu gibi- aykırı değildi.     Zira seçmek, seçilmek, istişare / danışma / meşveret ve şura, içtima vb. terim ve deyimlerin özü İslâmla aynîlik içinde idi. Zaten:     “Tebeddülü esma / isimlerin değişmesiyle, hakaik / hakikat ve gerçekler tebeddül etmez / değişmez.” Sırrı da bunu âmirdir. Bunu bilir bunu söyler.

Nitekim eşyanın / şeylerin hikmet ve hakikatine nüfuz etmiş ve ermiş olanlar, bunu çok iyi bilirler.

Çünkü bu ülkede hürriyet / özgürlük ve hür düşünce sahibi olmanın suç sayıldığı zamanlar da olmuştu.

Her şey zıddıyla bilindiği için, o devirleri yaşayanlar; fikri hür, vicdanı hür olmanın ne demek olduğunu gayet güzel anlamışlardı.

Nitekim iyi anladıkları için, yerleştirmek istedikleri hürriyet dâvasını; meclisin yeniden faaliyete geçerek işlevini yapması gerektiğini savunmuşlar. Âdeta Sokrat’ın meşhur / ünlü savunmasının sanki bir nazirini / benzerini tarihe hediye etmişlerdir.

Bu inkişaf ve gelişmeler sayesinde, aynı zamanda bilhassa Doğu Vilâyetlerindeki vatandaşlarımız aydınlanmış olacak. Kalkınması sağlanacak. Emperyalist devletlerin buralarda fitne fesat çıkarmaları da engellenmiş olacaktı.     Kısaca Osmanlı’nın Şark Bölgesi, maddeten ve mânen ayağa kalkacaktı.

Zikr ettiğimiz / yukarıda andığımız hususlar; Osmanlıyı -bugün de Türkiye Cumhuriyetini- ileri götürecek, arzu edilen millî gaye ve hedefe eriştirecek temel kavramlardı.

Her türlü istibdat ve keyfîliklerden milleti uzak tutacak, kabiliyetleri hareketlendirecek, istidatlara su yürütecek, devleti mefluç / felçli hâlden kurtarıp yeniden doğuşa geçirecekti.

Öyle ise bütün bunların gerçekleşmesi için,  -dün olduğu gibi bugün de-  devlete asla cephe almamalı. Tenkit ve eleştirileri ancak devleti kötü yönetenlere çevirmeli.

Hükümetler; kanunları icra eden, yürürlüğe koyan ve uygulayan olmalı.     Meşrutiyette: Tüm menfîlik ve olumsuzluklar; meşrutiyete mal ediliyordu.

Halbuki hatâ; meşrutiyetin getirdiği güzellikleri yerinde kullanmayanlarındı. Hakkıyla tatbik edilmeyen kanunlardan dolayı kanunlar; sorumlu tutulmamalıydı.     Bugün de aynı hataya düşmeyerek; doğru bir şekilde uygulanmıyan ve gerekleri yerine getirilmeyen kanunlar için, kanunlar değil, lâyıkı veçhile tatbik etmeyenler sorumlu tutulmalı.

Kanun değişmedikçe; uygulamaktan vazgeçmemeli. Yerini kanunsuzluğa bırakmamalı.

Kocaeli Kent Konseyi Emekli Meclisi

Dün Kocaeli Kent Konseyi’nin “Emekli Meclisi” toplantısına katılma fırsatım oldu.

Heyecanlı ve azimli birçok emekli ile tanıştım. Yorgunluk ve bıkkınlıktan uzak, hepsinin yüreğinde Kocaeli’ ye hizmet etmenin heyecanı vardı.

Açılış konuşmasını yapan Başkan Yardımcısı, emeklilere çeşitli kuruluşlardan alışveriş indirimi sağlanması için çalışma başlatacaklarını söylediğinde, büyük çoğunluk;“bunların önemsiz kişisel imkanlarolduğunu, Kocaeli için bir şeyler yapmak istediklerini” dile getirdiler.

Bunun üzerine yoğunlaşan konuşmalarda, toplu taşıma araçlarında emeklilere ve özellikle 65 yaş üstü yolculara, sürücülerin çok kaba davrandığını, hakaret ettiğini, hatta bazı araçların üzerine “emekliler binemez, 65 yaşını aşanlara ücretlidir” gibi yazılar yazıldığını dile getirdiler.

Oysa bu araçlar, ücretsiz yolcuların ücretlerini devletten toplu olarak almaktadırlar. Ücreti peşin alınan bir hizmet, neden başa kakılır ki? Öyle sanıyorum ki, burada önemli olan yaşlılara ve emeklilere bakış açısıdır.

“İşe yaramaz, değersiz” duygusuyla bir insana bakılırsa,saygı yerine elbette ki hakaret edilecektir.

Toplu taşıma işlemlerinde 65 yaşını dolduranlara yapılan uygulama esasında yanlıştır.

Bu yolculara ücretsiz taşıma kartı verilmeli, bindiği araca okutarak yolculuk yapmalıdır. Araç sahibi de okutulan ücretsiz kartların toplamını ay sonunda devletten tahsil etmelidir.

Böyle olduğunda, araç sahipleri yaşlıları horlamak yerine, onlara ilgi ve iltifatta bulunacaklardır. İnsanın değerini anlamayan çıkarcılara, paranın değerini hatırlatmak, daha akılcı bir yol olacaktır.

Toplu taşıma hizmetlerinde dile getirilen diğer bir husus da, birçok yolcu duraklarının uygunsuz yerlerde olmasıdır.

Örneğin, Muammer Dereli Ortaokulu’nun giriş kapısına yanlış durak konulmuştur. Durak, gidiş yolunu kapamakta,sabah ve akşam öğrenci çıkışlarında araç kuyrukları ve öğrenci izdihamı oluşmaktadır.

Dile getirilen diğer bir sorun da, İzmit’in içindeki yol kenarına yapılan biçimsiz araç parklarıdır.

Öyle sanıyorum ki Emekli Meclisi, önümüzdeki günlerde yukarıdaki örneklere benzer sorunlar için kollarını sıvayarak, gerekli çalışmaları başlatacaktır.

Daha yaşanır modern bir kent için, Emekliler Meclisi, duyarlı emeklileri bekliyor. Katkısı olan her kese şimdiden teşekkürler.

Sevgiyle kalın…

 

 

Türk Milliyetçiliği Ve Milli Şuur

Uzun zamandır milliyetçilik vede özellikle Türk Milliyetçiliği üzerine hararetli tartışmalar sürüyor.

“Türk Milliyetçiliği” denilince ben ne anlıyorum, ilk önce onu söyleyeyim.Türk Milliyetçiliği; sosyolojik manada aynı kültür içinde yaşayan insanları ve bu insanların bağlı olduğu toprağı sevmektir. Daha da ötesi“yaradılmışların en şereflisi” olan insanoğlunu sevmek, saymak ve dünyada huzur, güven, refah, adalet ve barış içinde yaşamayı arzulamaktır.Ben bunun için bir Türk Milliyetçisiyim!

Ancak bazıları Türk Milliyetçiliğini,  istediği gibi tarif ederek ayaklar altına aldı. Bu yetmemiş gibi de birileri, milliyetçiliğimizi yere yapıştırdı.Benim gibilere de durumu izah etmek kaldı.

Türk Milliyetçilerine şimdi bir lafım var. O da rahmetli Galip Erdem‘in söylediği “Türk Milliyetçilerinin en büyük sorunu yine Türk Milliyetçileridir.” sözü!

Hem bu ağır ve belirleyici sorunun varlığı hem Türk Milliyetçilerinin koflaşması, hem de içinde bulunduğumuz koşullar bugün karşılaştığımız meseleleri çözümsüz bırakıyor.

Kızan kızsın ama biliniz ki; Türk Milliyetçilerinin içi, aynen bir kurtçuğun ağacı içinden kemirerek çürütmesi misali zarar görmüştür.

Gelelim “Milli Şuur” zaafiyetine!“Hem duyguya hem de düşünceye dayanan milli şuur, bir milletin manevi kuvvetlerinden en önemlisidir.” Bu nedenle milli şuur, bir milletin kendini duyması ve bilmesidir.Bir millet; ordusunu, bağımsızlığını, dilini kaybedebilir. Ancak milli şuurunu koruyorsa, o millet gerçek kişiliğini bilir ve günün birinde bu milli şuur sayesinde yeniden gerçek benliğine döner.

“Milli şuurun uyanık olduğu yerlerde yabancı unsurların borusu ötmez. İdare işlerinin başına yabancı soydan kimse gelemez… Milli şuurun yüksek olduğu yerlerde, millet, yabancıyı kendinden saymaz… Geçmişe sövülmez. Yabancı milletler ve kimseler milli kadroya sokulmaz. Geçmişi, mefahiri, ahlakı, aileyi, seciyeyi, erdemi, kahramanlığı, milliyetçiliği açıktan açığa veya sinsice baltalayan yazılara, eserlere, filmlere, piyeslere, konferanslara izin verilmez. Millete hitap eden ve halkı terbiyede rol oynayan müesseselerin başına o milletten iktidarlı, ahlaklı ve zeki insanlar getirilir.”

Bunları kim söylemiş biliyormusunuz hemde 1948 yılında, rahmetli Nihal Atsız… İyiki söylemişde, 67 yıldır yerimizde saydığımızı görüyoruz.

Devam edelim;“Hizmeti olanların hizmeti inkar olunmaz… Ne ufacık kusurları yüzünden dev gibi adamlar küçültülür ne de gerçeğe dayanmayan büyüklükleri dolayısı ile ahlaksız insanlar devleştirilir… Soysuzlaşmış tipler, yarı çılgınlar, milli dili doğru dürüst bilmediği halde kendini gençliğin önderi sayan manyaklar ve budalalar; gazete ve dergilerde, kendilerinden daha kuvvetli olanlara, fikir ve ülkü savunması altında, kendi cüce şahsiyetlerinin reklamını yapamaz… Milli şuurun olduğu yerde hiç bir zaman yalan söylenmez… Milli şuur uyanık olunca başıbozuktan kurmay, vatan haininden profesör, doktordan dilci, cahilden müverrih, yabancıdan vekil, serseriden ülkücü çıkmaz”Milli şuur “Yurdu aydınlatır ve gizli köşelere sinmiş olan bütün akrepleri açığa çıkararak, karanlıkta iş görmelerine engel olur. Bir millet ordusuz, esir yaşayıp dilini kaybetse de ölmeyebilir. Yeter ki; milli şuur olsun. Milli şuur, bir milletin yaşama iradesi, hayat kaynağı ve en kuvvetli silahıdır. Günümüzde milli şuuru olmayan milletler yıkılmaya mahkumdur” diye söylemeye de devam etmiş.

Ama biz, neredeyse bunların ya hiç birini yapmamış yada tam tersine şeyler yapmış durumda olan bir topluluğuz.G. Murray “Les Turcs -1878” adlı eserinde, Türkler için “… Türkler, az ve öz konuşurlar. O kadar dürüst ve namusludurlar ki, başka türlü olunabileceğini, düşünemediklerinden ve herkesi kendi  gibi sandıklarından daima aldatılırlar” diye bir tarif yapıyor.

Gerçekten Türkler; Türk Milliyetçiliğinin içine onu kemiren bir kurtçuk girdiğini ve bir “Milli Şuur” zaafiyetine düştüklerini, yukarıdaki tarifte bulunan haklılık payı nedeni ile bir türlü anlayamamıştır vede halen anlayamamaktadır.

Onun için büyük Türk şairi Yahya Kemal‘in dediği gibi, “Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık, Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık”İnşallah gidişatı, Türk Milliyetçilerinin içinde bulunduğu durumu, “Milli Şuur” sahibi kardeşlerimizle birlikte ve Türk Milletinin lehine ters yüz edeceğiz. Gayret bizden takdir Allah’tandır.

Bu yazıyı da yazalı bir yılı geçmiş. Bu süre zarfında, Türk Milletinin sorunları daha da ağırlaşmış durumda. Türk Milliyetçileri derseniz dağınıklıkları artarak devam ediyor. Halbuki Türk Milletinin sorunları ağırlaşırken onlara her geçen günden daha fazla ihtiyacımız var. Belki de kendi önemlerinin farkında değilller, bilemiyorum!

Neyse biz yine Türk Milletinin içinde saklı olan “milliyetçilik cevheri”nin her zaman kuvvetli bir ateş gibi yanması ve milli hedefleri gözeten bir“şuur”la yaşamamız gerektiğini bir kez daha hatırlatalım ve de uyarımızı yenileyelim “başka bir Türkiye yok, ülkemize ve millet varlığımıza sahip çıkalım”.

Ne Yapılmaya Çalışılıyor?

Kim anlıyor, ülkede yapılmaya çalışılanları?

Ülkede ekonomi hepimizi çarpıyor, ülkenin ekonomisi çok iyi diyenleri bile bir telaş almış, gizlemek için her şeyi yapıyorlar.

Ülke, Orta-Doğu’da örtülü bir savaşın içerisine girmiş. Hem de öyle bir savaş ki, çıksan çıkamazsın, girsen giremiyorsun, şaşırıp kalmış, karar vericiler.

İşsizlik, 15 yıldan beri ülkeyi yönetenlerin en başının bile rahatsızlık duyduğu ve bunu da dile getirdiği boyutlara ulaşmış.

AB dün girmekten gurur duyacağımız(!) bir birlik iken, bugün baş düşmanımız olmuş.

ABD, en önemli stratejik müttefikimiz(!) iken, bugün neredeyse savaşın eşiğine geldiğimiz bir ülke olmuş.

Fetö diye bir canavarı yaratanlar, saltanatlarını sürdürmeye devam ederlerken, fetöcü diye kimler mağdur ediliyor bilinemez hale gelmiş.

Kadına şiddet, tecavüz, çocuklara taciz ve ölümler her taraftan toplumu kuşatmış.

Pkk terör örgütünün kanımızı dökmesi son hızla devam etmekte.

Arap birliği genel sekreterinin bile ışid destekçisi olmakla suçladığı bir hale düşmüşüz.

Ülkede, konuları kişilere göre anlayan ve değerlendiren, yaşadıklarımızı bir inat uğruna görmek istemeyen kişiler hariç herkes gergin, sinirli ve belirsizliğin içerisinde bocalar hale gelmiş.

Ama, olsun, biz yine de başkanlık sistemini bir an önce getirelim derdindeyiz.

Bunun nedenini anlayan var mı?

Eğer, Anayasa’ya uyulmuyor ise, Anayasa’ya uyulması mücadelesi mi verilmeli, yoksa, Anayasa mı değiştirilmeli?

Değişecek Anayasa’ya uyulacağının garantisi var mı?

Bir muhalefet partisinin yapması gereken, iktidar partisinin eksiklerini, yanlışlarını söylemek mi ve bu eksik, yanlış işleri kamuoyuna açıklamak, anlatmak mı, yoksa bu işleri örtbas etmek mi?

İşte, anlaşılmaz olan durum tam bu durumdur.

Ülke, yukarıda saydığımız çok, çok ağır şartlarda iken, bizim işimiz gücümüz yokmuş gibi, sitem değişikliğine gitme nedenini gerçekten anlamıyoruz. Hem de, çok yakın zamanlarda

söylenenlerin tam tersini yapmak pahasına. Temenni ederim ki, benim anlayışım kıt ve sadece ben anlamıyorum.

Değerli arkadaşlar, rica ediyorum, yaşananları değerlendirirken şahsî ölçülerle değil, Türk Milleti’nin değerleri ve bekası açısından değerlendirelim. Yoksa, her şeye rağmen Türk Milleti’nin en büyük ümidi olan kadrolar, birbirleri ile didişip durarak ülkenin zemini altımızdan kayacak, haberimiz bile olmayacak.

Eyvah, ben ne yaptım demek geri dönülemez işlerin başımıza gelmiş olması demektir.

 

 

Yastayız- Kriz Kapıda- Ohal’de Başkanlık Sistemi

Hafta sonu “her derde deva olacak sistem değişikliğinin” esasları belli oldu.  AKP ile MHP yöneticilerinin (R. Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin demek daha doğru olabilir) anlaştığı Anayasa değişikliği mutabakat metninin yazımı bitti.

Bu metin AKP milletvekilleri tarafından -okunmadan imzalanarak- anayasa değişiklik teklifi olarak TBMM Başkanlığına sunuldu.

Bu değişiklik gerçekleşirse parlamenter sistem sona erdirilecek ve yerine Türkiye’ye özgü Başkanlık (Cumhurbaşkanlığı) modeli ikame edilecek.

Yeni sistemde Binali Yıldırım işgal ettiği Başbakanlık makamı sistem dışı kalacağından “son Başbakan” sıfatını alacak. Devlet Bahçeli de partisini sistem dışına çıkaran bu değişiklikten sonra muhtemelen “son MHP Genel Başkanı” unvanını alacaklar.

Binali Yıldırım ve Devlet Bahçeli işgal ettikleri makamları sistem dışına atan uzlaşmadan nedense son derece mutlu görünüyorlar.

****************************************

KUVVETLER BİRLİĞİ VEYA TEK ADAM YÖNETİMİ

Anayasa değişikliğinin sosyal medyada çok iyi özetleyen yorumlar yapıldı. En iyilerinden biri şu idi:

“Bir Cumhurbaşkanı seçiyorsun, geride kalan her şeyi Cumhurbaşkanı seçiyor.”

Gerçekten teklif kabul edilirse, “Başbakanlık kalkacak, yürütme organı tek başına Cumhurbaşkanı olacak.

Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve partisinin Genel Başkanlığı görev ve yetkileri aynı kişide olacak.

Yasama gücünün yarısını Cumhurbaşkanı tek başına, diğer yarısını kendi seçtirdiği parti disiplini ile şahsına bağlı milletvekilleri aracılığıyla kullanacak.

Yüksek yargı ve HSYK üyelerinin yarısını kendi, diğer yarısını Meclis’te kendine bağlı milletvekilleri aracılığıyla seçecek. Böylece kuvvetler ayrılığı fiilen de, hukuken de sona erecek, kuvvetler birliği tesis edilecek.

Yasama, yürütme ve yargı gücü Cumhurbaşkanında olacak.

Gerçekten teklif edilen sistemde Başbakan yok, denge yok, denetleme imkânsız, sadece tek yetkili Cumhurbaşkanı var.

“Kuvvetler birliğinin” olduğu yerde “demokrasi” olmazmış, ne gam. “Hukuki durumu fiili duruma uydurmuş” olacağız ya.

Bundan sonra başka fiili durumlar yaratılırsa, makam fiilen babadan oğula veya damada geçerse hukuki duruma uydurma ihtiyacı bile kalmayabilir.

Sadece rejimin adını değiştirmek yeterli olur.

Böylece her derdimizi çözecek sihirli formülü bulmuş olduk. “Artık ne ekonomik kriz, ne dış politikadaki çıkmaz sokak, ne terör saldırıları gündemimizde olmayacak.”

“Başkanlık/ Cumhurbaşkanlığı gelecek bütün dertler bitecek.”

Bu saçma önermeye inanan milyonlarca insan olması çok acı.

Dönüşü olmayan yolun önündeki tek engel Meclis’teki 40 MHP milletvekili, o da olmazsa milletin feraseti.

*******************************************

YİNE TERÖR SALDIRISI, YİNE YAS

Cumartesi günü PKK’nın Dolmabahçe’deki Beşiktaş Stadı dışında yaptığı peş peşe iki bombalı saldırıda 30’u polis, 38 şehit ve 155 yaralımız var. Acımız büyük, milletçe yastayız.

Ancak terörle mücadelenin kısa vadeli mucizevi çözümlerinin olmadığını artık öğrenmiş olmalıyız. Hele hele sınırımızın hemen bitişiğinde bölgenin yapısının yeniden tasarlandığı, bu tasarıma bütün büyük devletlerin ve bölgesel güçlerin karıştığı bir ortamda böyle kolay çözümler bulunamaz.

OHAL şartlarında bile bu kolay değil.

Önce sihirli formül aradılar. “Çözüm süreci” gibi örgütü besleyen büyüten hatalar yaptılar. Bölgede egemenliği PKK’ya devrettiler. Görüldü ki bunlar terör örgütünü güçlendirdi. Ancak Haziran 2015’den sonra devlet terörle mücadelede kararlı hale geldi. Bölgede devlet çetin mücadelelerden sonra yeniden hâkim oldu.

PKK ile mücadelenin istikrarla devam etmesi ve (FETÖ mücadelesinde olduğu gibi) PKK’nın finans kaynaklarının da kesilmesi halinde başarı gelecektir.

“Sihirli formül” yasama, yürütme ve yargı güçlerini bir kişinin üzerinde toplanması da değildir. Kurumların ve kuralların yaşatılması ve herkesin görevini yapmasıdır.

O zaman Türkiye büyük devlet olur ve meselelerini büyümeden çözebilir.

************************************

EKONOMİDE DE SİHİRLİ FORMÜL

Türkiye’de dolar kurunun ani yükselmeleri genellikle bir ekonomik kriz olarak algılanır. Sadece kur olsa neyse ama daha da kötüsü ekonomimiz 2016 yılı 3. Çeyrekte yüzde 1,8 küçüldü.

Ekim ayından bu yana Türk Lirasının hızlı değer kaybı ve dolar kurunun 3,00 TL’den, 3,60 TL’ye yaklaşmasını hükümet yetkilileri dışarıdan yapılan ekonomik saldırılara bağladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP vatandaşlara “dolarları bozdurun, altın veya TL alın” çağrısı yaptı. Vatandaşın dolar bozdurması için özendirici bir dizi kampanyalar düzenlendi. Dolar bozdurma bir ekonomik kurtuluş savaşı olarak tanımlandı.

Ekonomik Koordinasyon Kurulu ve TC Merkez Bankası tedbirlerini açıkladı. USD kuru önce 3,37’ye kadar düştü. Sonra tekrar yükselişe geçerek 3,50’yi geçti.

Vatandaşın “kahramanca” dolar bozdurma mücadelesinin rakamlara yansıması ise şaşırtıcı sonuçlar verdi. Merkez Bankası 25 Kasımdan 2 Aralık haftası istatistiklerine göre meğer Dolar bozduranların bir kısmı kâr realizasyonu sonucu yeniden Dolar almış. Daha büyük kısmı ise Dolar bozdurup Euro satın almış. Sonuçta gerçek ve tüzel kişilerin mevduat bankaları ile katılım bankalarındaki döviz varlığı azalmamış, artmış.

***

Dolar kuru henüz durulmadı. Ama bu seviyede kalsa bile yılbaşına göre TL’nin değer kaybı yüzde 20 mertebesinde.

Eğer bu artış Türk Ekonomisinin “iç taleple değil, dış taleple büyüme modeline geçme” fırsatı olabilirse ne ala.

Ama üretimimizin yapısı hammadde ve ara malı ithalatına bağımlı. 1 dolarlık üretim için 0,80 dolarlık ithalat yapmak zorundayız. Kurun artması sadece vatandaş olarak fakirleşmemize ve borçlarımızın artmasına yol açıyor. Ayrıca ihracatımızın içinde yüksek teknolojili üretimin payı çok düşük. Bu yapıyı değiştirmek zorundayız.

Yapısal değişim öyle kısa vadede yapılabilecek ve neticesini hemen verebilecek bir şey değil. O halde bizi yönetenlere sihirli formül lazım.

***

Eğitim kalitemizin bir ölçüsü olan PİSA testlerinde OECD ülkeleri arasında sondan ikinci olduk. Okul binaları yapmakla, 4+4+4 sihirli formülü ile, İmam Hatipleri çoğaltmakla eğitim kalitesi düzelmiyor.

Eğitimi ve insan kalitesini düzeltmenin kısa vadeli sihirli formülü olmadığı gibi, kalitesiz insan gücü, kalitesiz yönetim ile ekonomik mucizeler de mümkün değil.

“Vatandaşın Dolar satışı” gibi sihirli formüller de netice vermeyecektir. İsterseniz konuyu uzmanından, Ege Cansen‘den öğrenelim:

“Türkiye’de dolar daha doğrusu döviz fiyatının “sürekli artışının” sebebi, cari işlemler açığıdır. Bu dip dalgadır.

Kısa vadeli aşırı inişçıkışların sebebi ise sınır aşan” sermaye hareketleridir. Bunun etkisini, yurt içinde birbirimize döviz satarak, temelli ortadan kaldıramayız. Çünkü bu döviz bozdurmalar, ne ülkenin döviz varlıklarını artırır ne de dış borcu azaltır. Sadece sahip değişir.

Döviz bozdurmak vatanseverlik ise şu sıralarda satılan dövizleri almak vatan sevmezlik mi?”

“Döviz satın, altın alın tavsiyesinin faydası olur mu?” sorusunun cevabını da Merkez Bankası E. Başkanı Durmuş Yılmaz veriyor:

“Dövizinizi satıp altına yatırdığınızda bunun ekonomiye hiçbir faydası olmaz. Çünkü altınla dolar yer değiştiriyor. Zaten altını biz dolarla satın alıyoruz, dışarıdan ithal ediyoruz.”

Sihirli formül zamanında yapısal reformları yapmak, verimi artırmak, kaynakları inşaattan yüksek teknolojili üretime kaydırmak; kurumları yaşatmak ve görevlerini serbestçe yapmalarına fırsat vermekten ibarettir.

 

Ruhittin Sönmez

12.12.2016

 

 

Durmuş Yılmaz’dan Manşetlik Bilgiler

Merkez Bankası E. Başkanı, ekonomist, bürokrat ve siyasetçi Durmuş Yılmaz 26 Kasım Cumartesi günü Kocaeli’de idi. Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak düzenlediğimiz toplantıda çok önemli bilgiler verdi.

Durmuş Yılmaz Cumhuriyet tarihimizin en başarılı Merkez Başkanı. Görev yaptığı sırada 2009 yılında Euromoney Dergisi tarafından “Yılın Merkez Bankası Başkanı” unvanının verildiği bir değerimiz.

Gerçek bir devlet adamı olan Yılmaz sıradan bir siyasetçi gibi sansasyonel demeçler vermez. Hala Merkez Bankası Başkanlığı sorumluluğunu taşıyorcasına her cümlesini, hatta her kelimesini ölçüp, tartarak sarf eder.

İzmit’te yaptığı konuşmaya da öncelikle bu hususa dikkat çekerek, ekonomide politika yapıcıların az konuşması, kapalı kapılar ardında en detaylı bir şekilde tartışıldıktan sonra alınacak kararların ilgili herkes tarafından desteklenmesi ve tam birekonomik koordinasyonun olması gerektiği cümleleri ile başladı.

Durmuş Yılmaz’ın “mikrofon riski” diye tanımladığı bir durum var. O’na göre “ekonomik konularda politika yapıcılarının yerli yersiz konuşmaları olmasaydı, faizler de kurlar da şimdikinden ciddi bir oranda daha düşük olurdu.”

Bu bakımdan Sayın Yılmaz’ın bir konferans süreci içinde ifade ettiği ve “arif olan anlasın” tarzı zarif bir üslup ile anlattıklarından siyasi bir demeç çıkarmak mümkün değil.

Bu konuşmadan benim seçtiğim manşetlik bilgiler de, bir siyasi sonuç elde etmek için değil, gerek ekonomiyi yönetenleri ve gerekse bu kararlardan etkilenecek vatandaşlarımızı bilgilendirmek ve uyarmak maksadıyla verildi. Aşağıdaki bilgiler konferansta anlatılanlardan aldığım notlar ve benim yorumlarımın sonucudur.

*************************************************

GÖKDELENLER İLE BÜYÜK DEVLET OLAMAYIZ

Merkez Bankası E. Başkanı Durmuş Yılmaz’ın verdiği bilgilere göre, Türkiye’de 1988 yılında toplam üretim içinde imalat sanayinin payı yüzde 24 iken bugün yüzde 14 lü seviyelere düştü.

Yani bugün Türkiye’de bir sanayileşme değil, sanayileşmeme süreci var.

Ne yapıp yapıp, alt yapı yatırımları dışındaki, inşaat işlerine giden kaynakları imalat sanayine / üretime aktarmamız lazım.

Ve işte ilk manşet bilgi:

Türk çeliğinden yapılmış, Türk Deniz Kuvvetleri Gemileri uluslar arası arenaya çıkmadığı sürece büyük devlet olamayız.

İSTANBUL’DAKİ GÖKDELENLER BİZİ BÜYÜK DEVLET YAPAMAZ.

*************************************************

TÜRKİYE EKONOMİSİNİN YAPISI

Türkiye büyümek istiyor, büyümek zorundayız. Çünkü işsize iş, aşsıza aş ancak büyümekle sağlanır.

Ancak Türkiye’nin seçtiği ekonomik modelin temel özellikleri şunlar:

·         Yurtiçi tasarruflar yetersiz olduğundan dışarıdan tasarruf ithal ediyoruz. Başkalarının birikimlerini borç olarak alıp, kullanıyoruz.

·         Dış talebe nazaran iç talebimiz baskın. Ürettiğimizden çok tüketiyor, az ihracat yapabiliyoruz.

·         Reel ekonomide imalat sektöründen ziyade inşaat sektörünü önceleyen, harcama tarafında iç tüketiminsürükleyici olduğu bir yapı söz konusu.

·         Sonuçta toplam harcamaların toplam gelirleri aşması sebebiyle YÜKSEK CARİ AÇIK veren bir ekonomik büyüme modeline sahibiz.

Bu modelle büyümek istiyorsak cari açığa hazır olmamız lazım.

Bu imalat sanayimizin yapısal sorunundan kaynaklanıyor.

***********************************************

DIŞA BAĞIMLI ÜRETİM KUR YÜKSELSE DE İHRACATI ARTIRMIYOR

2010 Yılı Temmuz ayında Dış Ticaret Müdürlüğü (DTM) tarafından hazırlanmış bir resmi rapor var. Bu rapora göre Türkiye 1 Amerikan doları (USD) değerinde bir üretim yapabilmek için 0,82 USD değerinde ithalat yapmak zorunda. (Bazı araştırmalarda ise 1 USD lik üretim için 0,45-0,6 USD lik ithalat yapmamız gerektiği hesaplanmış.)

Çünkü hammadde ve ara mal ithalatına bağımlıyız.

Yıllardır sürdürülen “düşük kur yüksek faiz politikası” sonucu dışarıyla rekabet edemeyince içeride hammadde üretilmez oldu. Ara mal üreticisi olan fabrikalar dış rekabete dayanamayarak kapandı. Hammaddeden nihai ürüne kadar zincirin halkalarını oluşturan ara mal üretimleri durunca ithalata bağımlı hale geldik.

Bu yapısal sorunu çözemezsek kur politikalarında dur kalkları yaşamaya devam ederiz.

Böyle yapısal bir sorunu olmayan ülkede devalüasyon yaparsanız, yani paranızın değerini düşürürseniz malınız ithal eden ülkede daha ucuz hale geleceğinden ihracatınızı artırabilirsiniz.

Fakat Türkiye’de bu sonucu elde etmek kolay değil. Çünkü ihracat için üretmek, üretmek için ham madde ve ara malı ithalatı yapmamız lazım.

Paramızın değeri düşünce, mevcut stoklar satıldıktan sonra, aldığımız yeni hammadde ve aramalı bize daha pahalıya mal olacağından ürettiğimiz malların maliyeti yükseliyor. (Maliyet enflasyonu.)

Talep durumuna göre üretici bu maliyetlerin tamamını veya bir kısmını fiyatlara yansıtıyor. Sonuçta risk primi ve faizleryükseliyor.

Bu bakımdan “kurun artmasına müdahale edilmesin, denge kendiliğinden bulunur” sözü ülkemiz şartları içinde isabetli değildir.

USD kurunun 3,44 TL’ye veya daha yukarıya çıkması, ülkemizin bu yapısal sorunu dikkate alındığında kamu maliyesi açısından da olumsuz sonuçları ağır basmaktadır.

Vatandaş açısından da kaliteli ithal malları daha pahalıya alacağı, içeride enflasyonu artıracağı için refahın azalmasına sebep olacaktır.

****************************************************

DEVLETİN HESAPLARI DOĞRU DEĞİL

Bu yıl Ekim ayında açıklanan Orta Vadeli Programın (OVP) dayandığı temel varsayımların hepsi yanlış.

Bakın devletimiz OVP hazırlarken nelerin olacağını varsayarak hesap yapmış, durum ne?

“2017’de küresel belirsizlik azalacak” denilmiş, küresel belirsizlik azalmadı arttı, daha da artması söz konusu.

“Küresel büyüme tedricen artacak” denilmiş, dünyada beklenti büyümenin artmayacağı şeklinde.

“Ticaret ortaklarımız büyüyecek” denilmiş, başta Rusya ve AB ülkelerinde durum kötü. Rusya küçülecek, AB ülkeleri sadece yüzde 1.8 büyüyecek.

“Finansal piyasalarda dalgalanma azalacak” denilmiş, dalgalar büyümekte.

“Jeopolitik riskler azalacak” denilmiş sınır dışında savaşır hale geldik. Suriye ve Irak’ta işler durulacak gibi değil. Terör örgütleriyle mücadele ve mülteci problemi devam ediyor.

Amerikan Merkez Bankasının (FED) faiz artırımı sınırlı olacak, Aralık 2016’dan sonra faiz artırımı olmayacak” denilmiş, fakat FED’in 2017’de de iki defa faiz artıracağı görülüyor.

“Yurtiçi tasarruflar yatırıma katkı verecek” denilmiş, oysaki tasarruflarda milli gelirin yüzde 2 si kadar bir azalma olacak.

Hani demişler, “deveye neden boynu eğri?” diye. Devenin her yerinin eğri olduğu gibi devletin bu orta vadeli program ile yaptığı hesabın tamamı yanlış.

Anlaşılan ekonomide de “bindik bir alamete”, inşallah gitmeyiz kıyamete.

28.11.2016

Ruhittin Sönmez