17.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 708

İngiliz Gözüyle ‘Millî Mücadele’miz – 7

0

Aralık ayı sonundaki raporlara göreyse İstanbul’daki ekonomik durum perişan vaziyettedir ve memurlar 2,5 aydır maaş alamamaktadırlar. Tevfik Paşa, Geçici Finans Komisyonu’ndan 1 milyon 200 bin lira talep etmiş, Sir Adam Block’un ifadelerinde olduğu üzere geçici bir rahatlama sağlanmış ve bu paranın itâsından 10 gün sonra tekrar eski duruma dönülmüştür.

H. Rumbold’un Curzon’a gönderdiği 7 Şubat 1921 tarihli rapordaysa İstanbul halkının çoğunluğunun yoksulluk ve felâket içinde bulunduğu, şehirdeki birçok Türk’ün de açlıktan öldüğü kaydedilmektedir. Hatta bu tirajik tabloyu Rombold şöyle tarif etmektedir: “Fakat Türkler şikâyet etmezler. Yıkık dökük evlerinde en kötü durumlara kadar dayanarak ölürler.

İngilizlere göre Millî Hareket’in Türkiye’nin tamamını geri kazanmasına kadar ülkeyi Yunan ateşinden korumak rolünde gördüğü Tevfik Paşa idaresindeki İstanbul Hükümeti bir yandan Ankara’daki Meclis’in aldığı kararları söyle birliği noktasında hazmetmeye çalışacak öte yandan içinde bulunduğu ekonomik krizi çözmek için toprak, tüketim, gümrük vergilerine yeni narhlar koymak ve özel vergiler ihdas etmek için İngiliz Yüksek Komiserliği’nin onayını almaya çalışacaktır.

Bu esnada Mustafa Kemal’i artık bir çete reisi gibi telâkki etmenin faydasızlığından dem vuran Rumbold, Millî Hareket’in yabancı işgalinde olmayan bütün Küçük Asya’da sıkı bir hâkimiyet kurduğunu ve ekonomik durumunun İstanbul Hükümeti’nden çok daha iyi olduğunu vurgulamaktadır. Ankara’daki Hükümet’in yakın bir gelecekte parasızlıktan çökeceğini düşünmenin mantıksızlığını işaretleyen Rumbold “Her zaman koyun gibi” diye tarif ettiği nüfusun büyük çoğunluğunun O’nun (M.Kemal) idaresini itirazsız kabul ettiğini söylemiştir.

21 Şubat’ta toplanacak Londra Konferansı öncesinde İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold’la görüşen İstanbul Hükümeti’nin Hâriciye Nâzırı Sefa Bey; Ermeni Meselesi ve Vilâyet-i Sitte, Trakya hattı, Boğazlar ve Kapitülasyonlar hakkında hazırladığı detaylı değişiklik önerilerini paylaştı ve hatta bazı itirazlarda bulundu. Neticede bu haklı duruş iç isyanları bastıran ve Yunanlıları İnönü’de yenilgiye uğratan (Ocak 1921) TBMM Hükümeti’nin de Londra Konferansı’na davet edilmesi başarısını getirdi.

Millî Hareket ise bir yandan milletin tek temsil mercii olarak kendilerini deklare etmekte, bir yandan basın kuruluşlarına dâvâsını anlatmakta, öbür yandan Konferansla alâkalı ciddi bir hazırlık yapmaktadır. İngilizler, M. Kemal’in United Telegram’a verdiği mülâkattan şunları çıkardılar: İzmir, Türk’ün ayrılmaz bir parçasıdır ve er yada geç geri alınacaktır. Trakya’da Türkiye’nin ayrılmaz bir parçasıdır ve derhal boşaltılmalıdır. Sevr Antlaşmasını kabul etmek mümkün değildir. Türkler Ermenilerle barış imzalamıştır, Ermenilere katliam sözkonusu değildir aksine Türk nüfusuna karşı Ermenilerce katliam uygulanmıştır. Türk egemenliğinde olmak kaydıyla Boğazlar’dan serbest geçiş olabilir. Ülkemizi restore etmek için Amerikan kaynaklarından yararlanabiliriz. Türklerin tek amacı huzur ve sükûneti sağlayıp refah standartlarını yükseltmektir.

Londra’daki Konferansa Hâriciye Vekili Bekir Sami Bey’i gönderen Ankara Hükümeti’ne Lord Curzon’un huzurunda İstanbul Delegasyonu’nun başı Tevfik Paşa’nın sözü bırakması İngiliz kaynaklarınca da doğrulanmaktadır. Konferans boyunca bu özlenen işbirliği devam etmiş ve Türk Milleti’nin haklı dâvâsı bir bütünlük içinde masaya konmuştur.

Konferans sonrası gerçekleşen Rumbold & Vahdettin görüşmesinde ise Sultan – bugün hâlâ bazı mahfillerin seslendirdiği – Mustafa Kemal’in kökeni bilinmeyen bir devrimci olduğunu yineledi ve Ankara’daki liderler arasında gerçek bir köke dayanan bulunmadığını tekrarladı. Halifeliğin biatla, tahtın da hanedana mensubiyetle alâkalı olduğunu İngiliz Yüksek Komiseri’ne anlatmaya çalışan Vahdettin kendisini rahatlatacak sözler alamasa da bir nevi için dökmüştür.

 

 

Milliyetçi Toplumcu Sistem ve İnsan

0

Özalla birlikte daha da güçlü bir biçimde süregelen, sözde dindar muhafazakar sınıf, ( Hakiki dindarlığın başımızın üstünde yeri vardır, biline) sadece kabuk bakımından kapitalist ve marksist üst sınıfından, burjuvaziden ayrıldığını bugün daha iyi gözlemlemekteyiz. Ekonomik işlev ve milli pay ortaklığı bakımından, adaletli olmayan paylaşım sergileyerek, bu konularda ,sahte İslami uygulamanın , acımasız kapitalizmin ve özü kalmamış Sosyalist blokdaki polit büro üyelerinin temsilcisi pozisyonunda bir hal aldığı ortadadır. Toplum bu yüzden huzursuz ve cinnet halindedir.

*

Bugün Türkiye de uygulanan ve şahsiyetsizliği özendiren, insanı küçük çıkarlarla esir eden, ciğerin peşine koşan kediler gibi ,toplu kıyıma uğramış ,adeta bireyleri ve halkı ,çürümüş bir yığının parçası haline getiren günümüz muhafazakar söylemli sömürüsüne karşın , Milliyetçi Toplumcu düzen ,insana insanca değer veren düzen konumunda keşfedilmeyi beklemektedir. Türk Milletinin karakter yapısına da uygun olan bu düzen gelmedikçe, bu memlekette ekonomi, kişiler arası ilişkiler, büyük küçük ilişkileri, torpil, adaletsizlik,ezilen kadınların ve insanların hakları , bireylerin insanca yaşaması mümkün olmayacaktır. Yandaş soygun devam edecek ve toplumdaki kargaşanın önü alınamayacaktır.

*

Dibe vuran eğitimin, daha da içinden çıkılmaz hale gelmesi için yönetim ergi ha bire salvolar yapıyor. Türkçeyi doğru dürüst konuşamayan milyonlarca insanın önüne, şimdi yine Farsça,Arapça,Türkçe kelimelerden oluşan ,okunması ,anlaşılması zor Osmanlıca konuluyor. Osmanlıcayı özendirmek için de Osmanlı Ocakları ve hatta Osmanlı Spor dahi kurulmuştur. Türk’üm diyemeyenlerin buluşma yeri ve noktalarına töleranslar sağlanmaya devam edilmektedir. Yükü fazla olan öğrencilere yeni bir yükün eklenmesi bizce doğru değildir. Osmanlıca’nın seçmeli ders olması ,mecburi tutulmasından daha iyidir inancındayız.Ülkenin bunca derdi varken ,gündemin dil mevzuuna ustalıkla çekilmesi günlük zamları ve tek adamlığa gitmeyi göz önünden kaçırtmak anlamı taşımaktadır. Arka planda AKP ve MHP başkanlık sisteminde kıytırık çıkıntılar sağlayarak bir noktada buluşmalar da hayra alamet değildir.

*

Milliyetçi Toplumcular iç hesaplaşmalardan sıyrılıp, menfaatçiliği tepip, Milliyetçi Toplumcu Düzeni proje biçiminde Türk Milletine anlatmalıdırlar. Halkın içinden karakter yapısı sağlam insanlarla yola çıkarak halkla bütünleşip, kapitalist sahte dindar burjuvaziden bu ülke kurtarılmalıdır. Türkiye’nin Meseleleri,9 ışık Doktrini,Türk İslam Ülküsü kitapları başta olmak üzere diğer Milliyetçi eserlerin halkımız ve özellikle gençler tarafından okunması sağlanmalıdır. Gençlik bu davaya eskisinden daha cılız sarılmış vaziyettedir. Konferanslar ve seminerlerle gençliğin yetişmesine önem verilmelidir. Durup dururken başkanlık sisteminin gündeme gelmesini sağlayanların, Milliyetçi Toplumcu düzenin de ne olduğunu hatırlayıp, gündeme bu sistemi oturtmalarını beklemek, her Milliyetçiyim diyenin isteği ve hakkı olsa gerek.

 

Saygılarımla.

 

 

Avukatlık mesleği, İzmir sevdası ve Vakıf çalışmaları sacayağına oturttuğu hayat kazanında güzel hizmetler üreten çağdaş bir Türk kadını: Azra (Akgönenç) İnmeler

Oğuz Çetinoğlu: Ülkemiz hukuk sistemindeki tutukluluk sürelerinin uzun oluşu, hangi olumsuzluklardan doğuyor ve hangi olumsuzluklara sebebiyet veriyor?

Av. Azra Akgönenç İnmeler: Mesleğimi icra ettiğim uzun yıllar içerisinde; Ceza Kanunu’nun suç saydığı fiilleri işleyenlerin, cezalarını çekmeleri gereğine inandıklarını, adalete güvenlerini gördüm. Sanıkların önemli bir yüzdesi, cezasını hak ettiğini düşünür. Ancak, tam aksine suçsuz olduğunu iddia edenler de az değildir. Her iki gruptaki tutuklular, dâvasının bir an önce sonuçlanmasını bekler. Ancak bu bekleme süresinin 10 yıl olması insafla bağdaşamaz. Neticede, mahkemeler daha etkin ve hızlı sonuca gitmek, Yargıtay ise denetimini daha doğru, hızlı ve tolere edilebilir bir sürede tamamlamakla yükümlüdür. Mâzeret tabiî ki vardır. Hepimiz yargının yükünün ağırlığını biliyoruz ancak, mâzeret kişiyi hürriyetinden mahrum etmenin bedeli olamaz.

Çetinoğlu: Adalet sisteminin işlemesi, yalnızca adalet teşkilatının sorumluluğunda mıdır? Polisiye tedbirler bazında ve anaokulundan üniversiteye kadar eğitim alanında konu ile ilgili olarak neler yapılabilir?

İnmeler: Yargıda hızla yeniden yapılandırmaya gidilerek, Adlî Kolluk kurulması, Adlî Posta birimi oluşturulması ve gerek iddia gerekse savunma mensuplarına dâvânın delillerinin en hızlı ve doğru şekilde toplanmasına imkân verecek alt yapı hazırlanması gerekmektedir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Divan’ı kararları gibi insan olma haysiyetiyle doğrudan ilgili milletlerarası normları Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir an önce ve eksiksiz uygulamak mecburiyetindedir.

Çetinoğlu: Hukukî düzenlemeler yapılırken, Türkiye’nin AB üyesi az nüfuslu bir ülkesine nazaran özel şartlarının, iç ve dış güvenlik açısından farklılıklarının bulunduğu göz önünde bulundurulmalı mı?

İnmeler: Ülkemiz, Avrupa Birliği ülkeleri kanunlarını Türkçeye çevirip, iç hukuka mal etme yöntemi uygulamaktadır. Temel normlar bakımından pratik bir çözüm olarak görülebilirse de, ülkemizde yetişmiş birbirinden değerli, fevkalade bilgili hukukçularımız, akademisyenlerimiz vardır. Bu kadro ile bünyemize uygun kanunlar yapılabilir. Bu durumda, hem toplumun temel değerleri ile çatışmayan, hem örf ve âdete ters düşmeyen, hem de milletlerarası kanunlara uyumlu olabilen mevzuat oluşturulabilir. Böyle bir düzenleme ile toplumumuz rahatlatılabilir.

2016 yılında hâlâ çözümlenmemiş hukuk meselelerini konuşmak, bu güzel ülke ve insanları için hüzünlü ve ayıptır.

Çetinoğlu: Hukuk sistemimizin caydırıcı özelliklerini yeterli buluyor musunuz?

İnmeler: Adaletin yalnızca yargı kurumlarının yargılamalarıyla gerçekleşmesini beklemek çok da akılcı olamaz. Öncelikle adalet kavramı ve içeriği ciddî olarak tanımlanıp, insan haklarıyla ilişkisi net biçimde ortaya konulduktan sonra eğitim ve öğretim sistemimizde yer verilip adalet kavramının insanlarımız tarafından benimsenmesini ve özümsenmesini sağlamak gerekir. Eğitim yaşında 20.000.000 genci, bu kavramlarla tanıştırmakta büyük faydalar vardır. Zabıta, güvenlik güçleri, Jandarma, adlî kolluk gibi görevlerdeki kişilerin, devlet teşkilatı adına görev yaparken kişiyle ilişkilerini âdil bir düzeyde sürdürmeleri için eğitilmeleri gereklidir. Eğitilmiş personel, vatandaşların da kanunlara uygun hareket etmeleri, kendisi dışındakilerin haklarına saygılı olmaları gibi olumlu sonuçlar doğurur. Böylece adalet anlayışı, tabana yayılır.

Neticede adalet soyut bir kavramdır. Özümsendiği oranda değeri anlaşılabilir ve ihtiyaçlara cevap verebilir. Adaletin tezâhürü yargılama ile mümkün olur. Hukuka ve dosyaya derinlemesine vâkıf hâkimler eliyle sosyal hayata yansır. İyi yetişmiş, sosyal değişimleri izleyen, toplumla ilgili gelişmeleri anlayan hâkimlerin, kanunları yorumlamalarındaki kıstasları adaletin gerçekleşmesinde önemli bir dışa vurum olur. Toplumu rahatlatan, vicdanları tatmin eden yargı kararları ve haklının eninde sonunda hak ettiğini kazanacağı inancı toplum düzenini olumlu yönde etkiler. Her türlü haksızlığın, kanunsuzluğun, zorbalığın mutlaka cezalandırılacağı inancı, toplumlara daha huzurlu bir hayat sağlar. Suçun daha aza indirilmesine yardımcı olur veya suçun hiç işlenmediği bir ortam oluşur. Cezaların ağır veya hafif olmasının sosyal açıdan suçu önlemek veya caydırmak gibi bir etkisi olduğu kanaatini taşımıyorum. Hatırlanmalıdır ki idam cezasının varlığı dahi pek çok suçun işlenmesini önlememiştir. Kaldı ki, cezaların ağır veya hafif, kısa veya uzun süreli olması profesyonel suçlular dışında, (ki onlar sayı itibâriyle azınlıktadırlar) suç işlemenmesinde belirleyici kıstas değildir. En önemli faktör, hak ve adalet kavramlarının kişilerce bilinmesidir. Hak aramak yolundan sonuç alınamayacağı endişesinin varlığını inkâr edemeyiz. Bir başka deyişle, suç işleyenin kesinkes cezalandırılacağı ve kararın, çok uzun olmayan bir sürede açıklanıp uygulanacağı inancı, suçların, haksızlıkların azalmasına katkı sağlar.   Geciken adaletin, adil olmadığını da vurgulamalıyız.

Çetinoğlu: Hukuk sistemimiz konusunda verdiğiniz doyurucu bilgiler için teşekkür ederim. İnşallah insanımız için, devletimiz için hayırlı sonuçlara ulaşılmasına vesile oluruz.

Efendim; dostlarınız, sizin İzmir hayranı olduğunuzu söylüyorlar. Sizi bu konuda da konuşturmak istiyorum: İzmir, güzel yurdumuzun özel ve güzel şehri, İzmir’in sizi cezbeden özelliklerini ve güzelliklerini sorsam?

İnmeler: Bir sevdadır İzmir. Meltemiyle, gün batımıyla, deniziyle, (‘gevrek’ dediğimiz simidi ile, tabii yaşama alanlarıyla, kuşları, köpekleri, kedileri, balıkçı tekneleri, yelkenlileri, dünyanın birçok denizinden her gün gelen yük ve yolcu gemileriyle, Kadifekalesi’yle gizemli bir ihtişama bürünmüştür.  Hasan Tahsin’iyle buram buram Kurtuluş ve Cumhuriyet kokar. Atatürk sevgisiyle, Zübeyde Hanım saygısıyla, Cumhuriyete olan vefasıyla, genç-güzel kızlarıyla, efendi, genç, yakışıklı erkekleriyle, birbirine, komşusuna, yolda rastladığına, tanımadığına saygılı insanlarıyla bir sevdadır İzmir.

İzmir 24 saat yaşar. Saygıyla, sevgiyle, korkusuzca yaşar. Güzelliğinin farkındalığıyla, yüksek eğitim düzeyiyle, bol sayıda tiyatro grubuyla, 15’in üstünde resim galerisiyle, 2 senfoni orkestrasıyla, Devlet Tiyatrosu’nun 3 sahnesiyle, operası ve ülkenin en büyük ve mükemmel akustikli konser salonu (Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi) ile, Özel Bale ve Dans okullarıyla, Fuarlarıyla, 7 adet Üniversiteleriyle, Tekstil Tasarımındaki Fuarlarıyla, 9 yıldır yapıla gelen öykü günleriyle şiir günleriyle ve her türlü entelektüel ihtiyaca cevap veren söyleşi, konferans, panel, sempozyumları ile,  Uluslararası Müzik Festivaliyle, Avrupa caz günleri ile keyifli, dostça hayat biçimi ile yaşanası bir şehirdir İzmir.

Çetinoğlu: Cam giydirilmiş binalar İzmir’de de bol miktarda var. Onları; ‘şehrin gayrimeşru çocukları ‘  olarak isimlendirmek mümkündür. Nesebi sahih çocukların… yâni Türk-İslam kültürünün zevk ürünü olan binaların özlemi içerisindeyiz. Bu konuda sizin görüşlerinizi duygu ve düşüncelerinizi konuşalım mı?

İnmeler: İzmir 1960-1970’lerde eski kimliğini, iki katlı evlerin yıkılıp çok katlı binalar yapımıyla hayli yitirmiştir. Ancak aydın halkı hatâyı fark edip, kalan eski yapıları koruma altına almıştır. Bin yıllık Kemeraltı Çarşısı, Kızlarağası Hanı, Agora üçlüsü târihi günümüze taşırken,  içindeki 18.-19. yüzyıl yapıları toplum hayatına yeniden kazandırılmıştır. Mücevher kıymetindeki hanlar, köşkler, camiler, fabrikalar, İzmir’in latif, nezih, kibar, sevecen kimliğini çevresine sessiz biçimde ilan etmektedirler.

Yarış atları, hipodromu, at yetiştiriciliği ve biniciliği kadar ülkenin en iyi basketçilerini, en değerli atletlerini, popüler futbolcularını, başarılı tenisçilerini İzmir yetiştirmektedir. İzmir; sporun faydalarının bilincinde, yelken sporu dalında hayli ileri bir seviyededir. Yüzme ve hentbol ile diğer sporlar, İzmir’de yaşayanların hayatlarında bir süre de olsa yer alan faaliyetlerdir

Zengin deniz mahsulleri birbirinden lezzetli sebze ve ot yemekleri, tadını başka hiçbir yerde bulamayacağınız mezeler, ramazan sofralarındaki ekmek dolmaları, restoranların Ramazan ayındaki fasıllı iftarları şehre ve şehir insanının hayatına renk katar. Oruç tutmayanların da top atılıncaya kadar saygıyla beklediği şehirdir İzmir.

Yeni binalarda yeni tekniklerin kullanıldığı gözlenmektedir. Pek fazla mimarî özellik taşımayan binalara, biraz da İzmirlileştirilmiş formatta kısmî camlama yapılmaktadır. İzmir’e dışarıdan gelen müteahhitler ille de gökdelen diye ısrar ededursunlar, İzmirli depremle yaşamayı bildiği için bu isteklere destek vermemektedir. Şehrin siluetinin yüksek yapılarla bozulmasına karşı çıkılmaktadır.

Çetinoğlu: Sizce İzmir’in gün ışığına çıkarılmamış, unutulmaya yüz tutmuş saklı hazineleri var mı? Onlardan söz eder misiniz?

İnmeler: İzmir’de yaşayan İzmir’i sever. Bir akşamüstü boyoz (İzmir’e ait hamur işi poğaça gibi) kuyruğunda sıra beklerken önümdeki 45-50 yaşlarındaki bey ‘Hanımefendi, biliyor musunuz ben K.  ilinden 6 ay önce İzmir’e geldim. Nasıl mutluyum anlatamam. İnsanlar güler yüzlü, kimse kimseye karışmıyor. Kızlarım istedikleri kıyafetle okula gidiyorlar, konu komşu dedikodu yapmıyor. Ailece çok mutluyuz. İzmir’e gelişimizi biz milat belledik, hep konuşurken İzmir’den önce veya İzmir’deyken sözünü kullanıyoruz.’ Dediğinde, ilk sözüm; ‘Hoş geldiniz. İyi ki geldiniz.’ oldu. Bilmem ifâde edebildim mi?

Bu şehirde hayatı, eski aileleri, eski köşkleri anlatan çok sayıda kitap vardır. En önemlisi Yazar Yaşar Aksoy’un İzmir ve Karşıyaka’ya ait kitaplarıdır. Her ikisinde de ailemizden uzun uzun söz edilmiştir. Bu şehirdeki birçok büst, anıt, şehir halkının ortak girişimiyle yapılmıştır ve korunur. Cumhuriyetin 50. kuruluş yıldönümünde yapılan Atatürk Devrimleri Anıtı Karşıyaka’da bir grup Karşıyakalı tarafından yaptırılmıştır. Babam da bu kişilerden biridir.

Çetinoğlu: Kimi kişiler, güzel İzmir’imizi, olumsuz sıfatlarla anıyorlar. Bu olayın kökeninde yatan sebepler ve yanılgılar hakkında neler söylemek istersiniz?

İnmeler: İzmirli ilericidir. İnsanı sever. Kendine benzemeyeni de sever. Farklı fikirleri söylerseniz, dinler. Susturmaz. Kavgayı sevmez. Zira İzmirli kavganın sözün bittiği yerde başlayacağını bilir.

İzmirli entelektüeldir, söyleyecek çok sözü vardır. İzmirli yabancıya anlayışla yaklaşır. Kimse kimseyi dışlamaz. İzmirli terbiyeli ve saygılıdır. İzmirli ahenk ve mutluluk içinde yaşar. İzmirli okur. Kitap satışları en yüksek ilimizidir. Kitap fuarları yüzbinleri toplar. Yeni fikirleri destekler İzmirli. Çağdaş ve düzeyli yaşamanın hakkı olduğunu bilir, modern hayat anlayışı tam da İzmir’e göredir. İzmirli cesurdur, vatanseverdir, iyi niyetlidir yalandan haz etmez. Kandırılmayı sevmez. İzmirli kendisini aptal yerine koyana nazik davranır, yine de kendi bildiğini okur. Yani yapar gâvurluğunu!

Çetinoğlu: Yalnız yöneticiler değil, şehir halkı da şehre değer kazandırmalılar. Nasıl ve ne yaparak?

İnmeler: Sosyal hizmetler bakımından İzmir’deki dernekler harika çalışmalar yapıyorlar. Sokak çocukları derneği, çocukları sokaktan kurtarmıştır. Hastane Dernek ve Vakıfları büyük çapta sağlık sektörüne destek olur. Eğitimde ise neredeyse bütün okullar hayırsever İzmirlilerin arsası, evi, parasıyla yapılmıştır. İzmirli kesintisiz bir sosyal yardım, destek gayret ve çabası içindedir.

İzmir’de kişiler birbirlerini tanırlar ve sosyal hizmetlerde destek verme yarışındadırlar. Böylesi bir şehirdir. Bu şehirde, çok yakında bir Heykel Fuarı kurulması gerektiğini düşünüyorum. İzmir’de Güzel Sanatlar Üniversitesi kurulmasının lüzumuna inanıyorum. Denizin, ulaşımda daha fazla kullanılması gerektiğini düşünüyor ve harika körfezde bir yat limanı yapılması ihtiyacını hissediyorum.

İzmir, İzmir gibi olmalı İzmirlinin istekleri dikkate alınarak mutabakatla ve bütün ilçelere eşit ağırlıkla paylaşıma özen gösterilmeli bu verimli pırlanta şehri ilelebet koruyup kollamalıyız.

Çetinoğlu: İzmir Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı ile Ege Kültür Vakfı’nın kuruluşunu, çevrenizdeki sanat ve kültüre gönül vermiş dostlarınızla gerçekleştirdiniz. Yaşadığınız şehre, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla hizmet etmek sizde nasıl bir duygu oluşturuyor?

İnmeler: İzmir’in önemli ve büyük iki vakfının; kurucusu olmanın verdiği keyif ve gururla her iki Vakfın birbirini tamamlayan özelliklerini şöyle değerlendirmek mümkündür:

1- İzmir Kültür Sanat Eğitim Vakfı çağdaş beğeni düzeyinde kalitesi, kalibresi belli üst bir çizgiye oturmuş, bütün sahne sanatlarını içeren etkinlikleri İzmirliye sunmaktadır. Milletlerarası üst seviyede orkestralar, dans ve bale toplulukları, Devlet Türk Halk Dans toplulukları, Türk ve yabancı folklorik dans grupları, İzmir ve ilçeleri sahnelerinde İzmirliyle sanat ve kültür alışverişinde bulunmuştur. Dünyadaki sanat açısından son gelişmeler, İzmirlinin ayağına getirilmektedir. Caz günleriyle, değişik bir beğeni düzeyini oluşturmaya çalışmakta, müzik âleti öğretimi ile çocukların eğitimine, beste yarışmaları ile çok sesli Türk müziğine destek vermeye devam etmektedir. Bir yandan da Müzik Müzesi kurularak bölgede bir ilk gerçekleştirilmektedir.

2- Ege Kültür Vakfı;

*1990 yılında Kültür ve Tabiat Varlıklarının korunması, onarılması, restorasyonu, değerlendirilmesi, yaşatılması, yeniden kullanıma elverişli hâle getirilmesi için proje önerileri ve çeşitli teşebbüslerle bu varlıkların topluma kazandırılmasını sağlamıştır.

*Ege’nin tarihî ve kültürel geçmişine uyum sağlayacak kültür ve sanat merkezleri yapımı, İzmir’i bir kültür ve sanat şehri hâline getirecek projeler desteklenmiştir.

*Ege’de geleneksel Türk Sanatlarının stilize edilerek yaşaması ve sürekliliğinin sağlanması, gösteri sanatları, el sanatları, plastik sanatları geliştirilmiş ve desteklenmiştir.

*Çağdaş sanatlar ve sanatkârlar desteklenmiş, gelişmelerine katıda bulunulmuştur.

*Kuruluşundan bu yana geçen 20 yıl içinde: 9 konser, 5 konferans, 8  tarihî eser koruma-onarım projesi, 8  çevre ile  ilgili  proje (kompozisyon yarışması) 1 milletlerarası müzik kongresi, 2  milletlerarası  sempozyum, 3  defile,1  resim  sergisi, 5  sahne gösterisi, 8  kültür  yapıları ile ilgili proje, 4  kitap basımı, 9 yıldır devam eden dil desteği, 12 yıldır devam eden seramik tabak yarışması, 6  kültür gezisi  gibi  etkinlik  gerçekleştirilmiştir.

*Yalnızca ana başlıklarla kısaca sunduğumuz etkinlikler, gerçekte, yoğun ve büyük etkinliklerdir.  Efes antik şehrinin gece ziyâretine açılması için ışıklandırılması sağlanmıştır. Cumhuriyet’in 75. yılında ‘Türk Müziğinin Dünyadaki yeri‘ adlı, 18 ülkeden müzikolog, hoca, müzisyen, eleştirmen, müzik bürokratı ve sanatçısıyla ülkemizin pek çok üniversitesinden değerli profesörlerin katıldığı üç tam günlük etkinlik düzenlenmiştir. 15 yıl devam eden İlköğretim Okulları 4. ve 5. sınıflar arası ‘Çevre‘ konulu kompozisyon yarışması gibi etkinliklerle çevre bilinci oluşturulmaya çalışılmıştır.  *Vakfımız; bir yandan toplumu bilinçlendirmek, diğer yandan şehre değer katacak ve sanat-kültür anlayışını kitlelere ulaştıracak klasik değerlerimizi, el sanatlarımızı desteklemek amaçlı faaliyetleriyle 20. yılını doldurmuş olan Ege Kültür Vakfı; İzmir için pek çok önemli teşebbüslerde bulunmaya devam edecektir.

Çetinoğlu: Gerek İzmir Vakfı’nın, gerekse Ege Vakfı’nın geçmiş dönemlerdeki etkinliklerine bakıldığında, batı kültürüne ağırlık verildiği gözlemleniyor. Gelecekteki programlarınızda İzmirlileri yerli-klasik sanatlarımızla ilişkilendirme ve/veya ilişkileri geliştirme projeleriniz var mı?

İnmeler: Yurdumuzun sâhip olduğu pek çok güzel el sanatını, Vakfımızın orta vadeli planında Müzeleştirmek, ancak, aynı zamanda el sanatlarının üniversite işbirliğiyle stilize edilip, kayıt altına alınarak gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak hedeflerimizden biri olup, bu konuda teşebbüslerimiz devam etmektedir.

Aslında proje bazında kaleme alınmış, uygulaması için Yönetim Kurulunda görüşülmüş pek çok girişim, bir yandan alt yapı çalışması, plan ve bütçe hazırlığı, diğer yandan mâlî destekçi arayışı ile sonuçlandırılmaya yönelik çalışmalar devam etmektedir. Ege Kültür Vakfı gelecek on yıl içinde mutlaka çok önemli projelere imza atacak, yöremizin kültür hayatında etkin olmayı sürdürecektir.

 

AZRA (AKGÖNENÇ) INMELER:

1947 yılında İzmir’de doğdu. Edebiyatçı bir anne ve avukat bir babanın kızıdır.  İzmir’in Karşıyaka İlçesi’ndeki Ankara İlkokulunda okuduktan sonra İzmir Amerikan Kız Kolejini bitirdi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1971 yılında Makine Mühendisi Rıdvan İnmeler ile evlendi.

 

İzmir’de avukatlık yapmakta olan Azra İnmeler’in biri ekonomist, diğeri Gemi İnşa Mühendisi olan 2 kızı var.

 

 

Kıbrıs

0

YES BE ANNEM

Kıbrıs meselemizin unutulmaya-unutturulmaya terk edildiği, bir başka ifâde ile; ‘kuzuyu saldım çayıra, artık Mevlâ’m kayıra‘ politikası(zlığı)nın tâkip edildiği bir dönemdeyiz. Tam da çözüm (?!)noktasına üç adım kala, Kıbrıs meselemizi en iyi bilen bir vatan evladı / Kıbrıs Gazisi Atilla Çilingir, gür sesiyle; ‘Durun!’ diyor. ‘Tutunduğunuz dal çürüktür. O dalı bırakın, düşün ve düştüğünüz yerde yazdıklarımı okuyun!’

Geçmişin câhili olanlar, geleceğin körüdürler.

Atilla Çilingir doğru söylüyor. Doğruları söylüyor.

Kıbrıs’ın geçmişi ve günümüzdeki durumu bilinmeden alınacak her karar, tatbike konulacak her çözüm, Türkiye’nin de, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin de, KKTC’de yaşayan Kıbrıs Türklerinin de, ‘Yes Be Annem‘ci haytaların da felâketine yol açacaktır.

Atilla Çilingir’in 13,3 X 21,1 santim ölçülerinde 422 sayfalık ‘Kıbrıs‘ isimli eseri; iş işten geçtikten sonra ‘Eyvah! Biz ne yaptık?’ diyerek kendilerini sorgulamaya lüzum kalmaksızın mahkûm etmek istemeyenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.

Kitabın müellifi, Birinci ve İkinci Kıbrıs Barış Harekâtına katılmış, tesis edilmesine mühim payı olan barış günlerinde, yine Kıbrıs’ta ve üst düzeyde vazifeler üstlenmiş bir emekli komutandır. Yazdığı her satır ve kelime, dikkate alınmalıdır. Türkiye’nin, Kıbrıs’ın ve bölgenin geleceği, kitaptan edinilecek bilgilere göre düzenlenmelidir. Aksi takdirde düzenleyiciler, karşılaşılacak felâketlerin altında ezilirler.

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, kısa bir zaman önce; ‘Çözüm olmazsa, Türkiye’ye komşu olurlar.’ Demişti. Bu çok mühim bir sözdür.  Cumhurbaşkanlığı makamında oturan bir şahıs, ‘laf olsun…’ diye konuşmaz. O halde gereğini yapmalıdır.

Hıristiyan batı, Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin ve Rumların bir çatı altında yaşamasını istiyor. Bu isteğin mâkul olduğunu zannedenler ve destekleyenler düşünmeliler: Aynı batı dünyası, Libya’nın, Suriye’nin, Irak’ın bölünmesi için bütün güçleriyle çalışırken, bir punduna getirebildikleri takdirde Türkiye’nin de bölünmesini hayal ederken… Kıbrıs’ı birleştirmek için neden çaba sarf ediyorlar?

Bu gayretkeşliklere destek verenler hiç düşünmezler mi? Kıbrıs’ta, 16 Ağustos 1960 târihinde ‘Kıbrıs Cumhuriyeti‘ kuruldu. Yönetim, Kıbrıs Anayasası’nda belirtilen şekilde Rum ve Türk cemâati arasında paylaşılıyordu. Cumhuriyetin, ‘Kıbrıs Milleti‘ olarak isimlendirilebilecek bir tab’ası yoktu. Bu devlet, hangi sebeple sona erdirildi?

Cevap: Rumlar Kıbrıs Ada’sını Yunanistan’a bağlamak, Türkleri katliam yaparak, göçe zorlayarak Ada’dan uzaklaştırmak istediler. Türkiye, Londra ve Zürih’te imzalanan milletlerarası anlaşma hükümlerine dayanarak müdâhale etti ve Kıbrıs Türkleri, Rauf Denktaş liderliğinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurdu.

Rumlar bu düşüncelerinden vazgeçtiler mi?

Bu soruya kim ‘Evet vazgeçtiler‘ diye cevap verebilir?

*   *   *

Atilla Çilingir’in kitabı, 2002-2016 yılları arasındaki hâdiseleri mercek altına alıyor, yaşananları; hâdiselere, hakîkatlere dayanarak yorumluyor. Kıbrıs’ın 2002 öncesi, daha önce telif etiği kitaplardadır.

Önsözünü, Önce Vatan Gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Abdullah Akosman’ın yazdığı ‘KIBRIS-Yes Be Annem‘ 12 bölümden meydana geliyor. Bölüm başlıkları, yazarının meseleye vukufiyetini açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor:

01-20001i yıllarda süper güçlerin Türkiye ve Kıbrıs Ada’sının bulunduğu coğrafyaya etkisi; bölgemizdeki hedefleri, uyguladıkları politikalar ve Ada üzerindeki stratejik menfaatlerimiz.

02-Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP’nin) iktidara gelmesiyle birlikte başlayan AB süreci, bu sürecin Kıbrıs Millî Dâvâmıza yansımaları.

03-KKTC’de ‘Millî Güçlere’ alternatif yeni bir zihniyetin 2002 yılı sonrasında güçlenerek ortaya çıkması, bu zihniyeti temsil eden ‘CTP ve Birleşik Güçlerin’ 14 Aralık 2003 tarihinde iktidara gelinceye kadar yaşanan olaylar.

04-24 Nisan 2004’te yapılan Annan Planı Referandumu öncesi ve sonrasında adada yaşananların analizi.

05-Kıbrıs Millî Dâvâmızın lideri; KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş’ın 2005 yılında aktif siyasetten çekilmesi ve sonrasında yaşananlar.

06-Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın Eylül 2008’de Kıbrıs’ta Başlayan Müzâkereler Süreci ve Güncel Durumu ile Kıbrıs’ta Çözüme Yönelik Öneriler.

07-KKTC’de yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimiyle Göreve Gelen 4’ncü Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı ile Başlayan Süreçte Adada Yaşananlar.

08-Tarafların AB-Türkiye ilişkileri çerçevesinde Kıbrıs Konusuna Bakışı.

09-Türkiye’nin 20 Temmuz 1974 tarihinde 1959-1960 Londra ve Zürih Antlaşmaları çerçevesinde Kıbrıs’a yapmış olduğu müdâhalenin hukukî ve târihî delilleri.

10-Rum Tarafının Adada Öngördüğü Çözüm İçeriği.

11-KKTC Devleti’nin kuruluş bildirgesine imza atan Sayın Denktaş’ın; 15 Kasım 1994’te, devletinin On birinci kuruluş yıldönümünde yapmış olduğu o önemli açıklamaların ana başlıkları ve içeriği.

12-Kıbrıs Konusuyla İlgili Haklılığımızın Dünya Kamuoyuna Etkin Bir Şekilde Anlatılması İçin Görüş ve Önerilerim…

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

ATİLLA ÇİLİNGİR:

12 yaşındayken Selimiye Askerî Orta Okulunda başladığı askerlik mesleği sırasında Teğmen rütbesiyle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na katıldı. Gazi unvanı ile taltif edildi. 1985 – 1987 yıllarında tekrar Kıbrıs’ta görevlendirildi. Güneydoğu Anadolu’da terörle mücâdele etti.  Yarbay rütbesinde iken çocuklarının tahsili sebebiyle ve kendi isteğiyle emekli oldu. 25 yıldan beri Türkiye Sigorta Sektöründe yönetici olarak çalışmaktadır. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Yayınlanmış eserleri:

Yayınlanmış Eserleri:

*Kırılmadık Ne Kaldı? *10’ların İzleriyle Türkiye, *Sigortalı Hayatın Gerçekleri, *Tarihten Gelen Çığlık, *Andımız Olsun ki O Topraklar Bizim, *Elveda Kıbrıs, *Unutanlar-Unutturulanlar-Hatırlayamadıklarımız, *Girne’den Doğan Güneş, *Özgürlük Nefesi.

 

KUŞBAKIŞI:

Kiliseden Müzeye AYASOFYA CAMİİ:

Ayasofya’ya her gün artan bir ilgi var. Bu ilgi sadece iki dinin mensupları tarafından değil, her kesim tarafından gösterilmektedir. Dünya kültür mirasına aday gösterilen bu muhteşem eser, hem Hıristiyanların hem de Müslümanların önemli mabedleri arasında yer almaktadır. Dokuz yüz küsur yıl Hıristiyanların kilisesi, beş yüz yıla yakın da Müslümanların camisi olan Ayasofya, bugün müzedir.

Ayasofya Hıristiyanlar için Bizans’ın geride bıraktığı bir hâtıra, en büyük ve mukaddes mâbedlerden biridir. Ayasofya, Roma’da San Pietro, Londra’da St. Paul ve Milano’da Santa Maria kiliseleri yapılıncaya kadar dünyanın en büyük kilisesi idi.

Müslümanlar için, fethin ve istiklalin sembolü, Fâtih’in geride bıraktığı büyük hâtıra ve beş yüz yıl boyunca huşu ve haşyet içinde Allah’a secdeye varılan bir mâbed, ilim ve irfan merkezi bir külliyedir.

Ayasofya, Bizans kadar Osmanlıdan da büyük izler taşır. Zira Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethettiği zaman yıkılmaya yüz tutan bir Ayasofya ile karşılaşır. Fatihle başlayan Ayasofya üzerindeki imar faaliyetleri son Osmanlı padişahına kadar devam ederek bu günlere gelmesi sağlanır. Ayasofya, Bizans’tan devralındığı gibi sâde tek bir yapı ile sınırlı kalmamış, bir külliye haline getirilmiştir.

Ayasofya’nın günümüze en iyi biçimde gelebilmesinin başlıca sebebi, yüzyıllar boyunca yapılan ve onu yaşatmak maksadına yönelik onarımlar olmuştur. Gerçek şu ki, Ayasofya, Osmanlılar sâyesinde varlığını bugüne kadar devam ettirebilmiştir. Süheyl Ünver pek haklı olarak şöyle der: ‘Türk, geçmiş asırlarda tahripkâr değildi. Bizans’ın bir taşına bile dokunmamışlar, bilakis imar etmişlerdir. Birkaç garazkârımız müstesna herkes bunun böyle olduğunu bilir. Bunları imar, yıkmak değildi. İstanbul’a Türk’ten başka bir millet sâhib olsaydı, acaba bugünkü kadar Bizans eseri kalabilir mi idi? İstanbul’da bir Türk eserini, bunlardan herhangi birini ortaya çıkaracağım diye yıkanlar, hiç olmazsa kendinden utanmalıdır.’

Ayasofya Türklerin eline geçtikten sonra birçok tâmir görmüş, çeşitli desteklerle takviye edilmiştir. Bu tâmir ve takviyelerle bugüne kadar ayakta kalması sağlanan Ayasofya’ya yapılan çeşitli ilaveler, binaya bir Türk sanat eseri hüviyetini kazandırmıştır.

Kitabın 2 ayrı baskısı vardır. Büyük boy: 1,5 X 26 santim ölçülerinde, renkli resimli, kuşe kâğıda basılı kitap 528 sayfadır.

OSMANLI ARAŞTIRMALARI VAKFI (OSAV): Zeynep Sultan Camii Sokağı Nu: 29 Gülhâne, Fatih, 34410 İstanbul. Telefon :0.212 513 40 33  Belgegeçer: 0.212 511 34 78  www.osmanli.org.tr e-posta: osav@osmanli.org.tr

 

ŞAHMERAN EFSANENİN ADI:

Hatice Üzgül’ün romanı 12,5 X 19,5 santim ölçülerinde 176 sayfadır.

Hikâye, dostluğun ve husumetin, ihânetin ve pişmanlığın, bilgeliğin ve büyücülüğün çarpıştığı bir dünyada geçmektedir.

Bu kitap, Şahmeran’ın şimdiye kadar hiç anlatılmamış kimliğini ortaya çıkarıyor. Efsaneyi gerçeklerle harmanlıyor. Hikâye içinde hikâyeler var. Âdem’in yaradılışından Kâbil’in Hâbil’i neden öldürdüğü hikâyesine, Nuh Tufanından kara bir gülün ağlayışına kadar.

Anlatılanlar hem tanıdık geliyor hem de sevmeyi ve sevilmeyi yeniden öğretiyor.

PORTAKAL KİTAP:

Ziya Gökalp Mahallesi, Süleyman Demirel Bulvarı, Cumhuriyet Caddesi Nu: 42

İş Modern Ticâret Merkezi 1. Etap E-H Blok Nu: 63 İkitelli OSB Başakşehir, İstanbul.

Telefon: 0.212-474 46 49 Belgegeçer: 0.212-397 08 79 e-posta: destek@babil.com // www.babil.com

HÛ DİYEN KARGA:

Psikolog Misli Baydoğan aynı zamanda hikâye ve edebî çalışmaları dergilerde yayınlanan bir yazardır. 12 X 19,6 santim ölçülerinde 174 sayfalık eseri Eylül 2016’da yayınlandı.

Eserinde, Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan Selçuk neslinin baş döndüren, heyecanlı mâcerâsını, birkaç nesil ömrünce yaşamış bilge bir karakarganın ağzından anlatıyor. Sıkmadan, yormadan…

Kitapta, târihî gerçeklerden ilham alınarak nakledilen ve özlenen bir devri anlatan 18 adet hikâyeleştirilmiş tarihî hâdise var. Bâzılarının başlıkları: *Temir Yaylı Dukak Oğlu Selçuk Beğ, *Cend Diyarında İlk Secde, *Âdil Pâdişah Tuğrul, *Çağrı Beğ’in Seferi, *Anadolu’nun Kapıları Açılıyor, *Romen Diyojen’in Bahtı, *Sultan Alparslan ve Esir İmparator, *Melikşah’ın Kılıcı, *Süleyman Şah Sonrası, *Topraktan Gelen Toprağa Döner.

Misli Baydoğan, târihî hakîkatleri hiç sulandırmadan, renklendirmeden Evliya Çelebi’yi hatırlatan tatlı ve akıcı bir üslûpla hikâyeleştiriyor. Târihimizi sevdirerek yeniden öğretiyor.

İlk hikâyeden bir bölüm:

Ete kemiğe büründüm, karga diye göründüm. Kutlu Selçuk neslinin kervanından seyrettim. Hû!

Ben kuşun sözlerine kulak verecek olursanız, yanaşıverin şöyle tüneğimin kıyısına. Kuş aklımı hor görmeyin. Dilimi inkâr etmeyin. Beni yaratan da sizinkiyle aynı değil midir ve o Yaradan Hazreti Süleyman’ı sırlarımı çözsün, önünüze sersin diye size de yalavaç dîye indirmemiş midir? İnsan olmaklığın şerefi sizde kalsın lâkin büyüklenmenizi sıyırıp toprağın üzerine bırakın. Kanatlarımın gölgesi Cend’den, Horasan’dan, Nişabur’dan, Merv’den ve Belh’ten ve dahi Bağdat’tan, Larende’den ve Alaiye’den süzülmüştür benim. Kara tüylerim Miryakefalon’un, Malazgirt’in, Malatya ve Tokat’ın tozuna, Sinop’un tuzuna bulanmıştır. Sir Derya’nın, Amu Derya’nın, Fırat ve Dicle’ninki kadar Hazar’ın ve Karadeniz’e kavuşan suların da tadını bilirim. Ala Dağlar’ın rüzgârında ve Toroslar’ın eteklerinde de kanat çırptım; Talas’ın düzünde ve Nemrut’un ulularında da… Türkmen obalarının yurt edinip il kurduğu topraklarda diktiği söğüt ve çınarların dallarında nice yuvalar kurdum, nice yuvalar bozdum.

Ben bir garip kuş, hiç incinmedim Türk’ün, Türkmen’in türesinde. Şimdi bir masal bari olsun anlatmak, görmediğinizi ve bilmediğinizi sandığınız zamanların üzerindeki atlas örtüyü sizin için azıcık kaldırmak, şu bir sıkımlık cana tutunan aciz boynumun borcudur. Bu tünek de benim ömrümün sonlanacağı kutlu yurdumdur. Yurdunuz, devletiniz payidar ola. Ulular, veliullahlar, evliyauilahlar, erenler! Hû!

Ve… Bilge Karakarganın, söyleyeceklerini bitirirken son sözleri:

Sözlerimi; sürç-i lisan ettimse, bendeniz kuzgunî kargayı affetmenizi temenni ederek bitiriyorum. Biliniz ki bu dünyadan bir Selçuk soyu geçti. Bir de onları Yaradan’a meftun bir âciz kara tüylü kuş. Bizleri unutmayınız. Güçlü bir devlet geleneği, şerefli bir ad, dünyaya örnek bir medeniyeti miras bırakan soyunuzu dua ile anınız. Sizlere bu güzel mirasın koynunda bahşedilen en kıymatlı mücevherden daha kıymetli Anadolu denen diyara sâhip çıkınız. Soyunuza, ülkenize, sancağınıza halel getirmeyiniz. Peygamberler, nebiler veliyullahlar aşkına … Hû!

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

DERKENAR:

Gazetemizin değerli yazarlarından Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay Atilla Çilingir, KİTÂBİYAT 219 sayfasında, Merhum Dr. Fâzıl Küçük ile alakalı bilgilerin noksan olduğunu, kadirşinaslık gereği, tam bilgilendirme maksadıyla aşağıdaki açıklamayı göndermiştir. Hassasiyeti, alakası ve zahmetleri dolayısıyla kendisine teşekkür ediyorum.

Rumların 50’li yılların başından itibâren Kıbrıs Adası’nda ENOSİS’İ hedefleyen terör faaliyetleri, Başpiskopos Makarios’un kurmuş olduğu E.O.K.A çeteleri tarafından Kıbrıs Türk’üne yönelik tedhiş hareketlerini giderek arttırmış; ‘Kantonal Sistemde’ dağınık bir şekilde yaşayan Kıbrıs Türk’leri can ve mal emniyeti yönünden büyük sıkıntılar yaşamaya başlamıştı. Bu dönemde rahmetli Dr. Fâzıl Küçük, Rahmetli Denktaş ve birkaç arkadaşı tarafından kurulmuş olan ‘Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği’,  ‘Kara Çete’ gibi birkaç direniş örgütü; yetersiz kalıp başarısızlığa uğradığı için ‘Volkan’  adında daha güçlü bir yer altı direniş grubu kuruldu.

Bu grup; günümüzde TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) olarak bilinen kuruluşun yapılanmasında önemli bir rol oynamıştır.

T.M.T; 23 Kasım 1957 akşamı, Lefkoşa varoşlarındaki Eğlence Köyünde (Şu anda GKRY bölgesidir…) Türkiye Kıbrıs Büyükelçiliği görevlisi Mustafa Kemal Tanrısevdi’nin evinde, Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Mustafa Kemal Tanrısevdi tarafından kuruldu. Lefkoşa Türk Lisesi tarafından basılıp 26 Kasım 1957 günü örgüt, tüm Kıbrıslı Türk direnişçilerini TMT çatısı altında toplanmaya çağıran ilk bildirisini yayınladı. Ancak Türkiye tarafından desteklenmeyen bir mücâdelenin başarıya ulaşmayacağının düşünülmesi sebebiyle, bu dönemde herhangi bir yapılanmaya gidilmediği gibi herhangi bir lider de belirlenmedi. 9 ay sonra 1 Ağustos 1958 târihinde Türkiye’deki Menderes Hükümetinin de izniyle Türk Mukavemet Teşkilatı resmen kuruldu. (kurucu üye sayısı 7 kişidir. Bk. O dönemde T.M.T’nin kuruluş şemasını hazırlayan Alb. İsmail Tansu’nun ”Aslında Kimse Uyumuyordu’ isimli, kitabı.)  T.M.T’nin ilk komutanı Yb. Rıza Vuruşkan olup, (Kod adı: Ali Conan İş bankası müfettişi olarak adaya ayak basmıştır.) bu teşkilat Genelkurmay Seferberlik Daire Başkanı Kore Gazisi Tümgeneral Daniş Karabelen’e bağlıydı.

KISA KISA… KISA KISA…

1-RESİMLİ İSTANBUL: Orhan Pamuk / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

2- TÜRK İNSAN MÜHENDİSLİĞİ: Dr. Tahir Tamer Kumkale. Pegasus Yayınları.

3- SOVYET SONRASI ORTA ASYA: Doç. Dr. Güngör Turan. Tasam Yayınları.

4- MİLLİYETÇİLİĞİMİZİN TEMEL FİKİRLERİ: Câhit Okurer. Dergâh Yayınları.

5-MÜCELLA: Nazan Bekiroğlu / Timaş Yayınları

 

 

 

 

İngiliz Gözüyle ‘Millî Mücadele’miz – 5

0

İngilizlerin baskısıyla Mart ayı başında Millîci kabul edilen Ali Rıza Paşa Hükümeti istifa etmiş ve yerine Salih Paşa Kabinesi kurulmuş, İngiliz-Fransız-İtalyan Yüksek Komiserlerinin onayıyla 16 Mart 1920’de İstanbul resmî olarak işgal edilmişti. Türk komutanlar işgale sert tepki göstermiş, Edirne’deki Cafer Tayyar Paşa ise Edirne’nin kontrolünü üzerine aldığını ve iletişimi keserek artık İstanbul’dan emir almayacağını ilân etmiştir.

İngilizler gitgide daha da sertleşerek Millî Hareket’i açıkça reddetmeye karşı çıkan Salih Paşa Hükümetini istifaya zorlamışlar ve tekrar Damat Ferit Paşa’nın başa gelmesini sağlamışlardı. Milliyetçilere düşmanlıkta İngilizlerin çok önünde olan Damat Ferit, hem İngiliz Yüksek Komiserliği’nden Millî Hareket’in bastırılması için yardım istemiş hem de İngilizlerin açılmasını pek istemedikleri ve Ahd-ı Millî (Misak-ı Millî) gibi onurlu bir karar alan Mebusân Meclisi’ni 12 Nisan 1920 itibariyle feshetmiştir.

Kitabın dördüncü bölümü 23 Nisan’da, Ankara’da, Mustafa Kemal’in Başkanlığında toplanan 174 üyeli Milliyetçi Meclis (TBMM) ve onun içinden seçilen 9 kişilik Yürütme Kurulu (Heyet-i Temsiliye) kararlarının değerlendirilmesiyle başlıyor. İngilizler “Kurulan bu Geçici Hükümet gerçekte bir cumhuriyettir” tespitini yapmaktalar. Milliyetçilerin iç bölgelere günlük haber bültenlerini yayan bir acente (Anadolu Ajansı) kurduklarını ve Güney Cephesi’nde Fransızlara karşı direnişleri nedeniyle Fransız Yüksek Komiserliği’nin Mustafa Kemal Paşa ile anlaşma yolları aradığını da raporlandırmaktalar.

Damat Ferit’in Paris Konferansı’na barış şartlarının değiştirilmesi yada gevşetilmesi önerileriyle gittiği halde büyük bir başarısızlıkla dönmesini tafsilatlarıyla aktaran İngiliz Yüksek Komiserliği, O’nun Mustafa Kemal’e saldırmak için 10-15 bin kişilik bir ordu oluşturma yada Kürtlerin kullanılmasını sağlama tekliflerini tek tek incelemektedir. Fakat İngiliz Dışişleri Bakanlığı Damat Ferit’in önerilerinden çok Yunan Ordusu’nun ilerleme hareketine güvenmektedir.

Dördüncü bölümün 7’nci konusu “İngilizlerin İzmit ve Çevresini Kontrol Altında Tutma Çabaları”. Kitapta çok sık geçen İzmit, İngilizler için İstanbul’dan sonra en önemli stratejik bölgeydi. Hem İstanbul Boğazı’nın kontrolü hem de Millî Hareket’e katılımda mühim bir üs olarak gördükleri İzmit’i bir tümenle işgal eden İngilizler, bu kentte üst komuta kademesinden kayıplar verseler de buranın Milliyetçilerin kontrolüne girmemesi için yeni tedbirler almaya devam edeceklerini notlandırmaktadırlar.

Yunanlılara yol veren İngilizler, onların Edirne ve Bursa’nın işgali sırasında yaptıkları rezaletlere kızıyor görünüyorlar ve Amiral Robeck’in ağzıyla Yunanlıların Anadolu’ya çıkmasına muhalefet eden Fransızların şimdi yön değiştirerek Yunan ilerlemesini şiddetle desteklemeye durmasını ikiyüzlülük gibi görüyor olsalar da kendileri eskiden beri bu minvalde politika geliştirmekteler. Bu fasılda artık Yunan ilerlemesine şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

Bu bölümdeki en ilginç kısımlardan biri İngiliz Yüksek Komiseri Robeck’in Sultan Vahdettin’le birebir görüşmesi hakkında tutulan kayıtlardır. Burada hem Sultan’ın fizikî ve aklî durumu değerlendirilmekte hem de konuşmalarının yorumlanması yapılmaktadır. Vahdettin; bir yandan ülkeyi felâkete sürükleyen Millîcilerin Türk olmayan kişilerden oluştuğunu ve tek tek araştırılması durumunda bu gerçeğin açığa çıkacağını iddia etmekte, bir yandan öz Türklerin İngiltere ile dostluğa her şeyden çok değer verdiğini ve bunun daimî olması gerektiğinin altını çizmekte, öbür yandan kendi ülkesinde insanlardan uzak biri haline geldiğini ve kimseyi tanıyamadığını Robeck’e itiraf ederek evvelki söyledikleriyle tenakuza düşmektedir.

1920 Eylül ayı sonunda İngiliz Yüksek Komiserliği Baştercümanı Mr. Ryan tarafından memorandumda da ilginç analizler yer almaktadır. Türkiye’deki tarafları 6 maddede sıralayan Ryan; İstanbul Hükümeti’nin tükenmişliğini, Anadolu’daki Milliyetçilerin hesapsızlığını, çıkarcı Yunan politikasını, sorunlardan bezmiş İngiliz Hükümeti’ni, iki yapılı Fransız Hükümeti’ni ve herkesle iyi geçinme görüntüsü veren İtalyanları detaylı bir şekilde irdelemektedir. Kürtlerin de Türkler gibi hareket ettiklerini ve Kürt Bölgelerinde kurulabilecek bir Ermeni Devletine karşı Milliyetçilerle birlikte reaksiyon verdiklerini ilave etmektedir.

 

 

Susmak Teslimiyettir

0

Türkiye içte; bölücü terör örgütünün kanlı cinayetleri, ekonomimizi hızla çift basamaklı enflasyona götüren döviz kurundaki artışlar ve baştakiler tarafından devamlı dinamitlenen milli birliğimizle sıkıntılı ve tehlikeli bir süreçten geçiyor. Türkiye dışta ise, Suriye’de tamamen, Irak’ta kısmen savaşın içinde, oralardan da şehitlerimiz gelmeye başladı. Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu bu ağır iç ve dış şartlar içindeBaşkanlık sistemine geçmeye çalışmak, yersiz, zamansız ve tehlikelidir.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Başkan adayınınbile  Başkanlık konusunu gündemden çıkardığı bir ortamda, Sayın Devlet Bahçeli’nin ani bir atakla bu konuyu Türkiye’nin gündeme sokmasına hala bir anlam veremiyorum. Bu konu eğer siyasi bir tuzaksa, bu zaten hem Türkiye’nin içinden geçtiği kritik sürece, hem de siyasi etiğe uygun değildir. Bu süreçte yapılması gereken, ülkenin bu süreçten en az zararla geçmesi için siyasi iktidara yol göstermek ve yardımcı olmaktır. Milletin iç ve dış tehlike ve tehditler karşısında ne yapacağını şaşırdığı bir ortamda, bu konunun milliyetçi bir parti tarafından gündeme getirilmesi akıl ve mantıkla izah edilemez. Çünkü her Türk milliyetçisi bilir ki, Sayın Bahçeli’nin yıllarca belirttiği gibi, Başkanlık sistemi bölücü terör örgütünün ajandasındadır ve ülkeyi bölünmeye götürecek en önemli adımdır.

Ayrıca Başkanlık yetkilerinin tamamen bir kişinin uhdesinde toplandığı ve  parlamentonun etkinliğinin sıfırlandığı bir sisteme, açıkça “Başkanlık” değil de,”Cumhurbaşkanlığı” sistemi adının verilmesi de, milletin aklıyla alay etmektir ve etik değildir.Eğer bir sistemde;  yasama ve yürütme erkleri bir kişinin uhdesinde toplanmışsa, seçildikten sonra partili olmaya devam ediyor, partisinin milletvekillerini o belirliyorsa ve yüksek yargı mensuplarının yarısını o kişi seçiyorsa, bu sistemin adı düpedüz “Başkanlık sistemi”dir. Bir sistemde,  “kuvvetler ayrılığı” yerine “kuvvetler birliği” varsa, “bağımsız ve tarafsız yargı”dan bahsetmek mümkün değilse, bu sistemin başında “gücü dengelenmiş ve denetlenebilir olmayan bir muktedir” varsa, bu sistemin adı, ne “Parlamenter sistem”, ne “Cumhurbaşkanlığı sistemi”dir, bu sistemin adı  “Başkanlık sistemi”dir.

Sayın Bahçeli ve Sayın Yıldırım’ın üzerinde uzlaştıkları Anayasa ile getirilmek istenen sistem, Türkiye’yi tek adam yönetimine dayalı totaliter bir sisteme ve bölünmeye götürecektir. Esasen böylesine köklü bir değişime, sosyal ve siyasi bir ihtiyaç da yoktur. Parlamenter sistem, Türkiye’nin 100 yıllık tecrübesi ile kurum ve kuralları kökleşmiş bir sistemdir. Kurtuluş Savaşı, milletin temsilcilerinin toplandığı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı kararlarla yönetilmiş ve kazanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletini de  o meclis kurmuştur. Bu devlet, bugüne kadar “Parlamenter sistem”le yönetilmiştir. Bu yapılmak istenen Anayasa değişikliği ile fiilen “Parlamenter sistem”e son verilmektedir. Galiba AKP’nin 2023 vizyonunun nihai hedefi de, her alanda olduğu gibi, bu konuda da sistemi tersine çevirmektir.

Halbuki yapılması gereken, çok partili demokratik ve parlamenter sistemi, aksayan yönlerini ıslah ederek, geliştirerek devam ettirmektir. Bunun için de öncelikli olarak Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu, parti içi demokrasiyi sağlayacak şekilde demokratikleştirilmelidir. AKP ve MHP’nin bir defa daha durumu gözden geçirerek, demokrasiyi ortadan kaldıracak ve milleti ikiye bölecek bu “Başkanlık sistemi sevdası”ndan bir an önce vazgeçmeleri en doğru karar olacaktır.MHP tabanın büyük çoğunluğu, Sayın Bahçeli’nin Türkiye’yi Başkanlık sistemine götürme girişiminden son derece rahatsızdır. Çünkü bilinmektedir ki, bu süreç sonunda,  parlamenter sistem sona erecek, tek kişinin bütün erkleri elinde topladığı Başkanlık sistemine geçilecektir. Şeklen devam edecek parlamentoda da, iktidar ve muhalefet partisi olarak iki parti kalacaktır. Dolayısıyla MHP de siyaset sahnesinden silinmiş olacaktır.

 

 

Ama şurası iyi bilinmelidir ki, Türk milliyetçileri, halkın egemenliğine son verecek ve Türkiye Cumhuriyetini kuran parlamenter sistemden koparacak Başkanlık sisteminin gelmemesi için, meşruiyet sınırları içinde her türlü tepkiyi gösterecektir. Bu konuda endişe ve rahatsızlıkları olan bütün vatanseverlerin, 15 Temmuz’da olduğu gibi, bu tepkilerin içinde yer almak için hazırlanmaları gerekir.

SUSMAK TESLİMİYETTİR.

 

 

Gelişen Türkiye ve İran İlişkileri

0

Ekonomik işbirliğinin önündeki engeller siyasi sorunlar ve bu sorunların yol açtığı güven bunalımı Türkiye ile İran arasındaki ekonomik ilişkilerin olması gereken düzeyin çok gerisinde kalmasının temel nedenini oluşturmaktadır. Ortadoğu bölgesinde liderlik potansiyeline sahip iki ülke oldukları için ve bu çerçevede rekabet ettiklerinden dolayı Türkiye ve İran arasında çok sık sorunlar çıkmaktadır.

1979 yılında İran’da gerçekleşen Devrimin ardından 1980’li yıllarda Tahran’ın rejim ihracı politikaları, sonrasında başlayan ve 1990’lı yıllara uzanan Ankara’nın İran’ı PKK’yı desteklemekle suçlaması, yine 1990’lı yıllarda Türkiye’de gerçekleşen bazı suikastlar nedeniyle İran’ın suçlanması ve 2010’lu yıllarda Türkiye’nin İran’ı Suriye, Irak ve Yemen’de yayılmacı politika izlemekle suçlaması, buna karşılık Tahran’ın Ankara’yı Suriye ve Irak’ın içişlerine karışmakla suçlaması ve Malatya Kürecik’e yerleştirilen NATO Füze Savunma Radar Sistemini eleştirmesi iki ülke arasında son dönemlerde yaşanan belli başlı sorunlar olarak dile getirilebilir.

Siyasi ve özellikle de güvenlik alanında yaşanan bu sorunların ekonomik ilişkilere etkisi konusunda altı çizilmesi gereken bir husus ise; genel olarak bu etki olumsuz olsa da bu olumsuzluğun her dönemde aynı düzeyde olmadığıdır. Siyasi alanda yaşanan sorunların çözümüne yönelik adımlar ve özellikle de bu sorunların ekonomik ilişkilere olumsuz etkisinin önlenmesine yönelik çabalar her iki ülkedeki iktidarların siyasal yaklaşımları ve ekonomik vizyonlarına göre değişiklik göstermektedir.

Bu çerçevede Türk-İran ilişkilerinin son 30 yılını 3 döneme ayırmak mümkündür. Turgut Özal’ın Başbakan olduğu dönemde İran ile Irak arasında uzun ve şiddetli bir savaş sürüyordu ve Özal’ın bu dönemde İran’a yaklaşımı ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi çerçevesindeydi. Türkiye’nin başta ABD olmak üzere Batılı müttefiklerine bağımlılığını azaltmanın yolunun, dış politikasını çeşitlendirmesinden ve başta komşularıyla olmak üzere ticari ilişkilerini geliştirme sinden geçtiğini düşünen Özal, bu doğrultuda İran ile de ekonomik ilişkileri artırmayı hedeflemiştir.

Bu çerçevede, daha önce CENTO kapsamında 1964 yılında kurulan ve 1979 yılına kadar varlığını devam ettiren Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği (Regional Cooperation for Development-RCD) Örgütünün Türkiye, İran ve Pakistan arasında canlandırılması anlamına gelen ECO 1985 yılında kurulmuştur. İran’ın ABD ve diğer Batılı ülkeleriyle, Körfez’deki Arap ülkeleriyle ilişkilerinin çok kötü olduğu bir dönemde Özal’ın Tahran ile böyle bir işbirliğine yönelmesi Türkiye’nin ekonomik kalkınması için bölgesel ekonomik işbirliğine verdiği önemin bir göstergesiydi.

Özal’ın ekonomik işbirliğini önceleyen dış politika yaklaşımının 1990’lı yıllardaki koalisyon hükümetleri döneminde devam ettirilmediğinin en açık örneklerinden biri İran ile ilişkiler olmuştur. Bu dönemde PKK, Halkın Mücahitleri Örgütü, Türkiye’de işlenen siyasi cinayetlerde muhtemel İran parmağı ve karşılıklı rejim ihracı suçlamaları nedeniyle çok gerginleşen ilişkilerin ekonomik alana yansıması açık bir şekilde görülmüştür. İran ile toplam ticaret hacmi 1980’lerin de gerisine giderek 1996 yılı dışında hep 1 milyar doların altında gerçekleşmiştir. 1990’larda Ankara’nın Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında yeni bağımsız olan Türk devletlerine öncülük yapma iddiasındaki söylemleri hatırlandığında İran gibi büyük bir komşusu ile 1 milyar dolarlık bir ticaret hacmine bile ulaşamayan Türkiye’nin nasıl güçlü bir ekonomiye sahip olacağı ve bu misyonu nasıl yerine getireceği sorgulanmamıştır.

 

 

İngiliz Gözüyle ‘Millî Mücadele’miz – 6

0

Mr. Ryan; Ağustos ayında imzalan Sevr Barış Antlaşması’nın bütün Türkler tarafından çok sert ve çok adaletsiz bulunduğunu, buna mukabil halkın yorgun ve bıkkın olduğunu, Millî Hareket’e karşı ayaklanmaların etkili olabilmesi için İngilizlerce cesaretlendirme yapılması gerektiğini söylemektedir. Ancak İngilizlerin de Yunanlıları daha fazla yayılıp yayılmamaya (İstanbul, Karadeniz) teşvik konusunda kararsız oldukları zira bunun hem ters tepebileceği hem de o yörelerdeki Hıristiyanların hayatlarını tehlikeye sokabileceği düşünülmektedir.

Damat Ferit Paşa’nın Sevr Antlaşması’nın tasdiki için İngilizlerden yardım talebi ve Anadolu’ya Uzlaştırma Kurulu yada Nasihat Heyeti bâbında bir misyon gönderme isteği İngiliz ve Fransız Yüksek Komiserliklerince iyiden iyiye tartışılmış, başarı ve başarısızlık etkileri değerlendirilmiş; ne var ki bu görüşme Damat Ferit Hükümetine kısmet olmamış, 17 Ekim’de tekrar Hükümet kuran Tevfik Paşa döneminde gerçekleşmiştir.

Geçiş dönemi Sadrazamı sayılan tecrübeli Tevfik Paşa’nın Kabinesi İngilizler tarafından isim isim istihbarî olarak incelenerek kayıt altına alınmıştır. Tevfik Paşa’nın Sevr Antlaşması’nda değişiklik talebi reddedilir reddedilmez Mustafa Kemal Başkanlığındaki Büyük Millet Meclisi’nin Sevr’le alâkalı orta halli kararları takip edilmiş ve 5 kişilik Uzlaştırma Misyonu’nun talimatlandırılarak Anadolu’ya gönderilmesi hususuna hız verilmiştir.

Anadolu’ya gönderilen Ahmet İzzet Paşa önderliğindeki Misyon’un Millî Hareket’e katılması İngiliz Yüksek Komiserliği’ni zor durumda bıraktı. Yeni Komiser Horace Rumbold, Lord Curzon’a yazdığı 27 Kasım tarihli raporunda İzmir’in iadesi de dâhil Kemalistleri memnun edecek bir çözüme Anadolu’da acilen ulaşılması gerektiğini, hızlı hareket edilmezse daha büyük bir tehlike olarak Bolşevik prensiplerin Türkiye’ye sızmasının mümkün olduğunu beyan etmektedir. Zira O’na göre “Şimdiye kadar Rusları İslam’ın düşmanı zanneden İslam Dünyası yavaş yavaş uyanıp gerçek düşmanlarının İngiltere olduğunu anlamaya başladı” ve bu yüzden Mustafa Kemal Paşa ile Bolşeviklerin arası muhakkak açılmalıdır.

Rumbold’un tehlikeyi sezmesi ve ağırbaşlı İngiliz diplomasisinden ayrılarak radikal önerilerde bulunması aslında O’nun da öngörülerinin doğruluğunu göstermektedir. Her ne kadar raporundaki Hintli lider Gandi’nin bile Türklere dayatılan Barış Antlaşması şartlarına karşı çıkması örneği İngiliz Dışişleri Bakanı Curzon’u etkilemese de “Biz kendimizi Bolşevizme karşı İslam’ın koruyucusu gibi göstermeliyiz” cümlesi II.Dünya Savaşı sonrası Komünizmle mücadelenin temel direklerinden birini oluşturacaktır.

1920 Aralık ayındaki İngiliz istihbarat Örgütü’nün İstanbul Servisi tarafından hazırlanan rapora göre Tevfik Paşa Hükümetince Roma’ya gönderilen Galip Kemalî Bey, Millî Hareket’in temsilcisi gibi davranmakta ve İtalya ile Ankara’daki Milliyetçilerin işbirliği noktasında aldığı talimatları yerine getirmektedir. Diğer yandan istihbarat raporları Kafkasya’da Türk Millî Hareketi ile Bolşeviklerin nüfuz mücadelesine de değinmektedir. Türkler Ermenileri yenerek Batum’a kadar yanaşmış, Bolşevikler ise Dağistan’daki dinî nitelikli ayaklanmalarla uğraşmaktadırlar. İki arada bir derede kalan Gürcistan Hükümeti de hem Türkleri hem Rusları idare etmeye çalışmaktadır.

Türk Komünist Partisi’nin resmî olarak kurulmasının Milliyetçilerin Bolşeviklerle konsensüs sağlama çabaları olduğunun altını çizen İngiliz istihbaratı, Enver Paşa’nın Bakü’deki ve Cemal Paşa’nın da Taşkent’teki temaslarından duyduğu rahatsızlığı dile getirmektedir. Aralık başında Ermenilerle Türkler arasında imzalanan Gümrü Antlaşması’ndan sonra Bolşeviklerin Erivan’da bir askerî darbe ile Ermenistan Bağımsız Sovyet Cumhuriyeti’ni kurmaya muvaffak olduğunu aktaran istihbarat raporlarına göre artık Türklerle Rusların karşı karşıya gelmesi beklenmektedir.

 


Wilson prensiplerine uyulacağı, Müttefiklerden garantiler, İstanbul Hükümeti’ne kolaylık, Barış’a uyum ve Milliyetçi Organizasyonun partileşmesi, millî birlik ve genel af gibi konular (A.g.e. Sayfa 262-263)

 

 

Kaliteli Yaşamda Akıl Nimeti

0

İnsanoğlunu diğer yaratıklardan ayıran en önemli özellik, akıl nimetine sahip olmasıdır. Akıl, Yüce Allah’ın (cc) eşref-i mahlukat olarak onurlandırdığı insana bahşettiği en önemli nimettir. Önemine binaen sorgulama ve hesaba çekilme süreci de, akıl baliğ olunca başlamaktadır. Zira aklı olmayanın hem Allah katında, hem de hukuki alanda sorumluluğu da yoktur.

Düşünmenin başlangıç noktası da akıl ile ilgilidir. Aklı olmayanın düşünme yeteneği de yoktur. Descartes, “Düşünüyorum, o halde varım” derken, büyük ölçüde akıla işaret etmiştir. Demek ki, aklı olmayanın düşünebilme yeteneği de yoktur. Halbuki, her hangi bir başarıyı elde etmek veya proje gerçekleştirmek için planlama yapmanın ilk aşaması düşünmektir.

Hayatımızda bütün eylemlerimizi birçok alternatifler arasından seçerek ve karar vererek gerçekleştirmeye çalışırız. Olumlu veya olumsuz bütün tercihlerimizin bir basamak öncesi düşünmektir.

Yüce Rabbimizin insanoğluna verdiği mükemmel bir sermaye olan akılın, verimli, etkin  ve yüksek kaliteli kullanılması da, oldukça büyük bir önem arz eder. Ne yazıktır ki, bazı hesap kitap bilmez, vurdumduymaz, sorumsuz, öfkesine hakim olamayan, tembel, rasyonel karar vermekten yoksun insanlar; verimli-etkin ve kaliteli kullanılabilme imkanı olan akılı, düşüncesiz ve  hovardaca kullanabilmektedirler. Bazı insanlar akıllı davranıp dünyayı Cennete çevirebilirlerken, bazıları da, aklını bir yerlere kiraya verip, güzelim dünyayı Cehenneme çevirmekte ve hayatlarını zehir edebilmektedirler.

Bazen akıl, durduğu yerde usluca durmaz. Aşırı derecede öfkelenen insanların akılları başlarından çıkar gider. Eşini 29 yerinden bıçaklayarak hayatına kıyan bir kocanın durumu böyledir. Sonra ağır-aksak olsa da akıl başa geri geliyor ama, iş işten çoktan geçmiş oluyor. Emniyet güçlerinin elinde elleri kelepçeli hapishaneye götürülürken, “çok pişmanım, kendimde değildim, ne yaptığımı bilmiyorum” dese de, olanlar oldu artık, geçmiş olsun…

Bazı insanlar aklını geçici bir süre izne gönderiyorlar galiba. Çocuğunu arabasının arkasına bağlayarak metrelerce sürükleyen annenin durumu böyledir. Güya korkutacakmış. Delinin körü. Öyle çocuk mu korkutulur?

Evcil hayvanlara zevk için eziyet edip kahkaha ile gülüp, videoya çekerek millete seyrettirenlerin durumu da, aklını geçici bir süre izne gönderenler gibidir.

Silahını alıp kaynanasını, kayınbabasını, eşini, baldızını vb. öldürenlerin durumu da, öfkeyle aklını geçici bir süre kaybedenlere örnektir.

Aklını iyi kullananlar, yüksek kaliteli insanlardır. Başarıya odaklanmışlardır. Sağlıklarına, yediklerine, içtiklerine, ağızlarından çıkan her bir kelimeye, pozitif iletişime, tebessüme, paylaşmaya, üretmeye, yardımcı olmaya çok dikkat ederler. Sorun üretmezler, kendileri dışında üretilen sorunları da en usta bir şekilde çözebilecek yeteneğe sahiptirler. Krizlerde krize girip intihara yeltenmek yerine, krizleri fırsata çevirmeye gayret ederler.

Aklını iyi kullanamayanlar ise, tembel, sorumsuz, hareketsiz, önemli işleri sürekli erteleyen, kahvede akşama kadar oyun oynayan, kavga çıkarmak için bahane arayan, suçlu arayan ve suçlayan, dedikodu ve gıybet eden, hayatta hiçbir işi başaramayan, sürekli başkalarının desteğini bekleyen aciz insanlardır.

Akıl nimetinin kalitesi, fiziksel ve ortopedik yapı ile de doğru orantılı değildir. Her yönüyle sapasağlam olup da aklını kiraya verenlerin olduğu gibi, birtakım ortopedik ve fiziksel engelleri olup da, akılları ile harikalar üreten birçok engelli insanımız mevcuttur. Üstelik onların akıllarını daha yüksek seviyede kullanabildiklerini hepimiz çok iyi biliriz.

Sigara ve alkol bağımlısı olup, kanser ile kucaklaşmaya gidenlerin, bir özürle çözülebilecek bir sorunun öfke, inatlaşma ve üstün gelme amaçları uğruna kavgayı büyütenlerin, tembel tembel oturup, “dünyanın işini ben mi bitireceğim” diyenlerin, gıybet ve dedikodu ile zaman geçirenlerin, şüpheci, suçlayıcı, aşağılayıcı, ayıp arayıcı, hata peşinde koşanların akıllarını yeterince verimli ve etkin kullandıklarını söyleyemeyiz.

Akıl nimetimize çok iyi sahip çıkmamız gerekir. Bazı insanlar hayatının belirli bir yerine kadar akıl yönünden gayet sağlıklı iken, ifrat ve tefrite düşerek, herhangi bir konuda akıl kapasitesini zorlayarak, kantarın topuzunu kaçırarak, aklının belirli bir kısmını maalesef kaybedebilmektedir.

Akıl ve düşünce değirmenine sürekli, uygun miktarda ve kalitede, işlenecek malzeme vermek gerekir. Yerinde ve zamanında uygun miktar ve kalitede işlenecek malzeme bulamayan akıl, kendi kendini öğüterek kendisine zarar verebilmektedir. Uzunca bir süre kullanılmayan arabanın çalışmadığı ve küflendiği gibi, akıl sermayemiz de yerinde ve zamanında, etkin-verimli ve kaliteli çalıştırılmadığı zaman, küflenmeye ve gerilemeye mahkumdur.

Tam burada merhum hocamız Ord.Prof.Dr. Ahmet Süheyl ÜNVER beyi anmadan geçmek istemiyorum. Hocamıza 85 li yaşlarında iken bazıları takılırlar: “Hocam Azrail seni unuttu galiba”. “Hayır, Azrail beni unutmadı, ben onunla görüştüm, bana bir şey dedi”. “Ne dedi hocam”; “BOŞ GÖRÜRSEM GÖTÜRÜRÜM” dedi.

En önemlisi de, aklımızı yaşımızın her bir anında yerli yerinde ve yüksek kaliteli olarak kullanmamızın gerekliliğidir. Geçen zamanı geri getiremediğimiz gibi, zamanında yüksek kaliteli olarak kullanamadığımız aklımızı biriktirip kullanma imkanımız da yoktur. Eyvahların, keşkelerin, üzüntülerin, zamanında değerlendirilemeyen zaman ve akılın zayi edilmesi ve geri getirilmesi konusunda hiçbir faydası olmayacaktır.

Selam, sevgi ve dua ile. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Hoşafın Yağı mı, Biyolojik Saat mi?

Devr-i Osmanlı’da huzurun bozulduğu devletin duraklama dönemine girdiği yıllarda yeniçeri isyanlarıyla o paşanın kellesini, bu vezirin azlini istedikleri gibi aldıkları bir dönemde mevcut padişah vefat etmiş.

Yerine gelen genç padişah da gayet halis bir niyetle askerle de arayı iyi tutmak için Yeniçeri ocağını ziyaret edip asker kullarımla beraber karavanalarından bir yemek yiyeyim demiş.

Fikrini lalasına açmış, açmış ama onun bütün karşı çıkmasına rağmenTopkapı Sarayı’ndan vezirleri ile birlikte Yeniçeri ocağına doğru yola çıkmış.

Yeniçeriler cülus bahşişlerini yeni aldıkları için oldukça mutluymuşlar. E bir de koskoca padişah ayaklarına geliyormuş, daha ne olsun?

Kışlanın girişinde Padişah gayet güzel karşılanmış, gülbank ve nevbet eşliğinde içeriye duhul edilmiş. Edilmiş de, protokol konuşmaları ardından Padişah’ın besmele çekmesi ile yemeğe geçilmiş.

Çorbadır, yemektir, pilavdır derken sıra hoşafa gelmiş.

Padişahın önüne kâse içerisinde bir hoşaf gelmiş, gelmiş de; üzerinde bir parmak yağ yüzüyormuş. Padişah yeniçeri ağasına sormuş, “Bu nedir ağa? Böyle hoşaf mı olur?”

Ağa ezile büzüle cevap vermiş, “Şey Sultanım, asker taifesi bu işlerden pek anlamaz, ne versek yer. Biz de o nedenle mutfakta fazla iş çıkmasın diye pilavı – yemekleri pişirdiğimiz kazanları yıkamadan, meyveleri de içine atıp tekrar pişiriyoruz. Bu nedenle de böyle yağlı hoşaf oluyor” demiş. Padişah’ın gözleri dolmuş. “Asker kullarıma siz bunu reva görürsünüz de ben nasıl sarayımda rahat yemek yerim? Tez bundan beru, bütün kap kacaklar yıkanacak, kalaylanacak. Askerlerim her şeyin en iyisini yiyecekler. Aksini yapan olursa derhal kellisi vurula!” demiş ve hışımla ayağa kalkmış.

Elbette onunla birlikte herkes ayaklanmış…

Tabi bu muhabbeti duyamayan yeniçeriler ne olduğunu pek anlamamış. Duyanlar duymayanlara kulaktan kulağa aktarmış…

Ertesi gün ferman gereği bütün kaplar kalaylanmış. Eksikler giderilmiş. Ve her yemek pişimi ardından kap kacak güzeeelce yıkanmış.

Öğlen saati olmuş, yemekhaneye toplanan yeniçeriler dua ardından yemeğe başlamış.Her şey pırıl pırılmış. Çorbadır, yemektir, pilavdır derken sıra tekrar hoşafa gelmiş…

Amanın o da ne?

Hoşafta yağ yokmuş!…

Herkesi almış bir homurdanma. Kimi, “padişah dün geldiğinde hoşafımızın üzerindeki yağı görünce bu yağ askere fazla değil mi? Devlet-i Aliye’yi iflas mı ettireceksiniz?” Demiş ve o nedenle hışımla çıkmış, demiş. Kimi de “o kadar vezirin kellesini alan yeniçeriye bir de yağ masrafı mı yapacağız tez kesin yağ istihkaklarını demiş. Yeniçeri ağamız itiraz edecek olmuş; vurdururum kelleni deyip bir de tehdit etmiş”…(!)

Kısa bir sürede homurdanma nümayişe, oradan da isyana dönüşmüş ve kazanları kapan yeniçeriler Sultanahmet’teki At Meydanı’nın yolunu tutmuşlar. Yüzler binleri, binler on binleri bulmuş ve kazanları havaya kaldırıp Topkapı Sarayı’na dayanmışlar.

Padişah gürültüyü duyunca lalasına sormuş, “Bre lala asker niye ayaklanır? Daha dün kışlalarında değil miydik?”

Tecrübeli Lala,devletin bekası için can verme sırasının kendisine geldiğinin farkında ama dili bunu izah etmeye mecalsiz bir şekilde, “Devletlum siz kendi kulaklarınızla dinleyin” demiş ve camı aralamış…

Yeniçeri bağırıyormuş:

–          Askerin rızkıyla oynayan, hoşafımızın yağ istihkakını kesen. Padişahımızı kandıran baş vezirin kellesini isterük. Eğer ki Padişah lalasının kellesini vermezse biz yapacağımızı biliriz. Hâl başkaca olur!

* * *

Yıllardır ülkede yaz – kış saati uygulamasının yanlışlığı söylenir durur. Türkiye 2 saat dilimine yayılmış büyük bir ülkedir diye ders kitapları yazar. Yurdumuzun en batısı ile en doğusundaki meridyenler arası 76 dakikadır. Bu da 1 saat 16 dakikaya tekabül eder. Dolayısıyla bu 16 dakikalık fark için ya diğer büyük ülkeler gibi (Rusya, ABD veya Çin vb.) farklı saat dilimleri kullanmamız gerekir ya da orta bir değeri yani ülkenin coğrafi çoğunluğunun ve nüfusunun bulunduğu saat dilimini genel kabul edip uygulamak gerekir.

Bu gerçeğe rağmen yıllarca enerjiden tasarruf edeceğiz iddiasıyla Türkiye mevcut iki saat dilimi arasında yaz saati – kış saati uygulaması yaparak hem halkının biyolojik saatini bozdu, hem de iddia edildiği gibi enerji tasarrufu hiçbir şekilde beklenildiği gibi gerçekleşmedi.

Avrupa ülkelerinin saatlerine uyacağız diye kendi halkımızı sağlığı ile oynadık. Sağlığımızı neden kaybettiğimizi, neden kendimizi sürekli yorgun hissettiğimizi bir türlü anlamadık.

Oysa her insanın ve hatta her canlının biyolojik saati vardır. Bünye bunu güneşin hareketlerine göre ayarlar. Sağlığımız için kuşkusuz çok önemli olan uyku düzenimizi de vücudumuz buna göre kendisi ayarlar.

Şimdi ülkemizin genelinde doğal yaşama uygun olan bir saat uygulamasına geçilmişken sırf “istemezük” mantığıyla hareket edip bunu eleştirmek en azından insafsızlıktır. Bir süredir yazılı basında ve sosyal medyada süren eleştiri süreci dün KKTC’de lise öğrencilerinin Başbakanlığa dayanmasıyla artık farklı bir boyuta ulaştı.

Çocuklar imsak vakti sokaklara dökülüyor diye eleştirirken valiliklerin ilin şartlarına göre belirleyebilecekleri bir düzenlemeyi hatırlatmak yerine Batı’nın talepleri doğrultusunda ileri saat uygulamasından vazgeçilmesini önermek, en azından hoşafın yağının kesilmesini eleştirmek kadar komik ve cahilcedir…