23.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 707

Fuzulî’den Öğütler

0

Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil,

çektiğim âlâmı(elemleri) bir ben, bir de allahım bilir
Fuzûlî
Fuzûlî’nin beş yüz yıl önce yazdığı birkaç beytini aspirin niyetine okuyun.

Ben okudum, bana iyi geldi, size de tavsiye ederim…

“Her kimin var ise zâtında şerâret küfrü
Istılahât-ı ulûm ile müselmân olmaz”
(Karakterinde, üslubunda, tarzında kötülük bulunan bir kişi, dini terimler kullanmakla müslüman olmaz, sayılmaz)

“Ger kara taşı kızıl kan ile rengin etsen
Tab’a tağyir verip la’l-i Bedehşân olmaz”
(Kara taşı kızıl kan ile boyasan, bu durum onu değiştirip Bedehşan yakutu, taşı yapmaz )Bedehşan: İran’daki ünlü yakut madeni.

“Eylesen tûtiye ta’lîm-i edâ-yı kelimât
Nutku insân olur amma özü insân olmaz” 
(Papağana konuşmayı öğretsen, insan gibi konuşur, sözü değişir ama özü insan olmaz)


“Her uzun boylu şecâ’at edebilmez da’vî
Her ağaç kim boy atar serv-i hırâmân olmaz”
(Her uzun ağaç salınan selvi olmadığı gibi, her uzun boylu da cesaret davasına kalkışamaz)

Formun Üstü

 

 

Değişen Dünya Çerçevesinde ABD ve Dış Politikası – I

0

ABD’nin dış politikası yaklaşık 1905’den itibaren yalnızlık eğilimine dayalı ve tek taraflı bir hareket halinde ilerlemeye devam etti. Sonra Amerika’yı iki faktör dünya işlerine itti. Avrupa’nın merkez olduğu uluslararası sistemin çöküşü ve bu çöküş ile birlikte Amerika dünya işlerine iyice kafa yormaya başladı, önemli değişimlere imza attı. Bu değişimlere imzasını atan iki önemli başkan Theodore Roosevelt ve Woodrow Wilson. Uluslararası gelişmeler, isteksiz bir ulusu girdaba sürüklerken bu adamlar hükümetlerinin dizginlerini ellerinde tutuyorlardı.

Roosevelt, bu güç dengesinin sofistik analistiydi. Ulusal çıkarları bunu gerektirdiği için ve aynı zamanda Amerika’nın katılımı olmadan küresel bir güç dengesinin olanaksız olduğunu düşündüğü için Amerika’nın küresel arenada rol alması gerektiğini i ısrarla dile getiriyordu. Wilson’a göre Amerika’nın küresel rolü bir çeşit göreve dayanıyordu.

Wilson’un savunduğu tez daha doğrusu Amerika’nın küresel güç olma hayali aslında küresel bir oyunda denklemin ilk parçası ve çözülemez soruların aslında en net cevabı Amerika’nın tek taraflı yani soğuk bir dış politika anlayışını özünde benimsemesi ile başladı.

Güç dengesine dayanan Avrupa diplomasisinin görmüş geçirmiş üyeleri Wilson’un dış politikasının sonuç olarak ahlaki temeller üzerine oturulması gerektiği görüşü garip, hatta biraz ikiyüzlü gözükmüştür. Çünkü ahlaki temeller ve Amerika çok zıt ve anlamsız kelimeler..

Amerika’nın vizyon ve misyonunda küresel güç yani tek el kontrolünü sağlamak olduğundan ahlaki temeller aslında onlar için anlamsız ve kifayetsizdir. Ortadoğu’da, Güney Afrika’da Amerikan derin devletinin ve çekirdeğinde Yahudi Lobisinin istekleri doğrultusunda yaptığı askeri operasyonlar ve hamleler birçok masum insanın ölümüne sebep olmuştur.

Winston Churchill’in “Bir damla petrol bir damla kan değerindedir”  sözünü kendilerine ideal edinmiş küresel güç hayali ile yanıp tutuşan bir Amerika’dan kalkıp da dış politikasını ahlaki temeller üzerine kurmak gerçekten garip geliyor. Ortadoğu’daki yoğun petrol rezervleri Amerika’nın ve Amerika’yı yöneten ÜST AKLIN gerçekten de iştahını kabartmış ve ağzını sulandırmıştır.

Sonuç itibariyle Küresel Güç kavramı Avrupa Sisteminin çöküşü ile birlikte Amerika’nın da çok sert bir şekilde sisteme dâhil olduğu Küresel Sömürü kavramına dönüştü. Ki bunun devamında gelişen olaylar, küresel sömürünün hız kazanmış halidir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin değişen dünya çerçevesinde her alanda takındığı tutum kendisi açısından oldukça olumsuz bir izlenim vermekle beraber Ortadoğu’da Türkiye’nin ve diğer ülkelerin antipatisini arttırmakta, Yeni Dünya denkleminde de sorumsuz bir ülke olarak anılmasını sağlamaktadır.

 

 

Korku ve Ayrıştırma!

0

Hastanede bekleme salonunda oturdum, sıra bekliyorum. Bir bayla bayan bana doğru yaklaştılar. -“Merhaba Cevat Bey” diyerek kendilerini tanıttılar. -“Hocam yazılarınızı sürekli okuyoruz”, dediler. -“Teşekkür ederim” dedim, -“ama ben hiç farkında değilim ve sizleri de ilk olarak görüyorum”, diye karşılık verdim.

Hocam dedi Bay:

“Ben doktorum eşim de eczacı. Temas ettiğiniz mevzular çok önemli mevzular. Her şeyden öncede arı ve anlaşılır biçimde ve içtenlikle hiç bir çıkar olmadan, işin edebiyatına girmeden yazdığınız net anlaşılıyor. Ancak biz yazılarınızı ne paylaşabiliyoruz, ne yorum yapabiliyoruz, ne de beğen yapabiliyoruz”!

Neden dedim?

Hocam görevimiz icabı, korkuyoruz.

Ama sizi takip ettiğimizi lütfen bilin.

Teşekkür ederim, sizi anlıyorum dedim.

Ne yazık ki ülke öyle bir hale geldi ki, herkes Özgürlük, Hürriyet, Demokrasi, Cumhuriyet, Hoşgörü sözcüklerini dillerinden düşürmüyor ama. Patlamalar, bunca şehit, ortamı  kaşırcasına  açıkça  provakotörlerin  elinin olduğu  Rus Konsolosun öldürülmesi, bir 3. Dünya Harbine  davetiye çıkarırcasına  bir  gidişat. Gelinen nokta da açıkça tedirginlik ve kaos ortamına doğru  çekiliyoruz.

Maalesef ”Korku Cumhuriyeti ” olmamız  için  hain eller  var.

Her tarafta örgütler, ajanlar, muhbirciler, PKK’lılar, El Nusracılar, Hizbullahçılar, Adıyamancılar, Mehmet Efendiciler, diğer tarikatlar, KGB, MOSSAD, ABD ajanları, Pentagoncular ,DEAŞ’cılar cular cılar, şucular bucular yığın yığın,hepsi içimizde,yanı başımızdalar…

Herkes herkesten korkuyor. Komünist bloktaki ajan toplumu olmuşuz sanki. Hitler’in, Stalin’in ve onlar gibi baskı ile toplumları yönetenlerin sistemleri konumundayız sanki… Komşuluklar, arkadaşlıklar, camialar, dostluklar gitgide eriyor. Aynı apartmanda ölen komşudan haberi olmayan, bir toplum olduk. Siyasi rantlar, istismarlar, çıkarlar ve fikir ayrılıkları, demokrasiyi içimize sindirememe vb nedenlerden dolayı ayrışıyoruz.

Onun için mana değerlerimize, milli ruh yapımıza ve Türk aile yapımıza sahip çıkılmasının önemi gittikçe artıyor.

Onun için ”Ey Türk Titre ve Kendine Gel.” sözü gün geçtikçe, söylendiği dönemden daha da çok anlamlıca bizlere ders veriyor.

Özellikle FETO olayı da patlak verince herkes ne yapacağını şaşırdı. İktidar partisinin içini bir karıştırsanız, birilerini sağda solda aramaya hiç gerek duymazsınız. Zaten herkes kimlerin ne yaptığını, kimlerle kimlerin irtibatlı olduklarını çok iyi biliyor. Siyasiler aynen orada duruyorlar. Dün karşısında el pençe divan durup övdüklerine, şimdi ikiyüzlüce veryansın ediyorlar. Güvenilir olmayan, kaypak insanlarla karşı karşıyayız!

Yetmezmiş gibi Ülkücü Camia içinde de yenilikçiler, merkezciler derken bir birini dışlamalar, ötekileştirmeler devam ediyor. Toplumumuz yaşanmazlığa, ayrışmaya doğru sürükleniyor. Fikri, zikri olmayanların internet sayfalarına baktığınızda küfürler, aşağılamalar, hayvan isimleri ile hakaretler gırla gidiyor. Öyle ya adam bir kitap okumaz, gazete- dergi okumaz, bir gözü kapalı, adamın adamcılığını dava sanıyor, kim öteki ise veriyor ayarın ve küfrün gözüne. Sonra da kendisini dava adamı telakki ediyor, nasıl dava adamlığı ise. Sonuçta insanlar birbirinden kaçıyor ve ayrışıyor. Ve bu ülkeye ve Türk Milleti’ne yazık oluyor.

Allah, Türk Milletini ve İslam âlemini korusun. Âmin.                                                                             Saygılarımla…

 

 

Sivas – Tokat Seyahati – 4

Bundan önceki yazımda Divriği’de tarihi konaklar ile yine tarihi Ulu Camii’ni ziyaret ettikten sonra, İstanbul’dan gelen bazı arkadaşların akşam 20.oo uçağına yetişecek olmaları sebebiyle, saat 17.oo sıralarında Divriği’den ayrılarak, Sivas’a doğru hareket ettiğimizden bahsetmiştim. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyorum.

İstanbul’a dönecek olan arkadaşları uçağa yetiştirebilmek için yolda hiç zaman kaybetmeden son süratSivas Nuri Demirağ Hava Alanına gitmek üzere yola çıktık. Saatler ilerledikçe uçağın kaçırılacağı endişesiyle İstanbul’a gidecek arkadaşlar bir hayli tedirgin olmaya başladı.  Fakat Kaptanımızın dikkat ve mahareti sayesinde Allah’ın izniyle saat 19.15 de hava alanına geldik. Bu suretle İstanbul’a gidecek olan yolcular derin bir “oh” çekti. Buradan İstanbul yolcularını uğurladıktan sonra, arabada kalan arkadaşlar ile beraber kaldığımız otele döndük.

Esasen, gelen misafirlerin çoğu bugün dönecekleri için sabahtan oteldeki odalarını boşaltmışlar, valizlerini de girişte bulunan vestiyere bırakmışlardı.   İzmit’e dönecek olan arkadaşların da uçağı saat 22.oo de kalkacaktı. Bu sebeple, akşam yemeğinden sonra.  İzmit yolcularını da saat 20.30 sıralarında hava alanına gitmek üzere uğurladık. Otelde sadece, Camal Barış, Ali Kahraman ve ben Musa Ordu ailelerimiz ile birlikte kalmıştık. Zira daha Sivas’a gelmeden önce, Cemal Barış kardeşimiz Tokat için de bir program yapmış. Bu itibarla üç aile biz o gün akşam da otelde kaldık.  Akşam yemeğinden sonra salonda otururken, sağ olsun Cemal Bey, Tokada yolcu taşıyan firmalar ile görüşerek ne zaman, nereden nasıl gideceğimizi ayarladı. Arkasından da Tokat’ta kalacağımız yer için bütün oteller ile görüştü, hatta birkaç tanesi ile pazarlık bile yaptı. Fakat yaptığı araştırmanın neticesine göre, hem çarşının merkezinde bulunması, hem de fiyatının uygun olması bakımından prensip olarak Öğretmen Evinde kalınmasına karar verildi. Kesin karar verilmedi çünkü, Tokat’a gidince Öğretme Evinin durumu, bilhassa, Hanım Sultanlar tarafından gözden geçirilip, tetkik ve kontrolü  yapıldıktan sonra  karar verilecekti..

Akşam otelde yapılan program gereğince, sabahleyin kahvaltıdan sonra, Tokat’a hareket etmek üzere,  otogarına gittik. Otogara vardığımızda neredeyse  otobüs hareket etmek üzereymiş.. Yererlerimize oturunca araba hemen hareket etti.  Sivas – Tokat arası 120 Km. imiş. Bu bakımdan yolculuğumuz bir buçuk saat kadar sürdü.  Otobüs Tokat Garajına gelince,  servis arabasına binerek Öğretmen Evinin önünde indik.

Öğretmen Evi caddenin hemen kenarında bulunan beş katlı bir bina. Dışarıdan bakınca çok güzel görünüyordu. İlk intiba olarak hoşumuza gitti. Binanın içine girince içinin de oldukça güzel olduğunu gördük. Bu sebeple de burada kalmaya oy birliğiyle karar verildi. Yer olup olmağını sorduğumuzda da yerlerinin müsait olduğunu söylediler. Fiyatları da oldukça makul idi. Şöyle ki, Öğretmelere 40.oo TL. diğer kamu görevlilerine  50.oo TL.,bunların haricinde kalanlara ise, 60.oo  TL tarife uyguluyorlarmış. Bu fiyatlara, sabah kahvaltısının da dahil olduğu hususu  nazar-ı itibara alındığı takdirde, bizim için, oldukça uygun  bir yer  sayılırdı.

Öğretmen Evinin yemekhanesi de olduğu için öğle yemeğini burada yedik.. Öğretmen Evininin hemen yakınında bir cami olmasına rağmen, binanın içinde de mescit buluyordu. Bu bakımdan bir kısım arkadaş camiye gitmeyi tercih ederken, bir kısmı da binadaki mescitte namazlarını kıldı. Bundan sonra ise, şehri biraz olsun tanıyabilmek bakımından dışarı çıkıp etrafı biraz dolaştık. Tokat, merkez nüfusu 135 bin civarında olan, küçük bir Anadolu Vilayeti. İlçeleri birlikte toplam nüfusu 598 bin imiş.

Cemal Beyin yaptığı programa göre,  şehre 35 Km. kadar uzaklıkta Pazar İlçesi hudutları dahilinde bulunan Ballıca Mağarası Tabiat Parkı ziyaret edilecekti.  Bu sebeple Cemal Beyin kiralamış olduğu bir minibüse binerek yola çıktık. Mağaraya giden yol bir hayli bozuk ve dar olduğu için yolculuğumuz bir saate yakın sürdü. Mağara oldukça sapa bir yerde imiş. Mağaraya vardığımızda bizden başka kimse yoktu. Her bir kişi için 9.oo’ar TL. ödemek suretiyle mağara ya bir rehber refakatinde girdik.  1995 yılında ziyarete açılan bu mağara, büyüklüğü itibariyle dünyanın sayılı mağaralar arasında bulunuyormuş.  Mağaraya girince yıllarca öncesinden su damlalarından meydana gelen, sarkıtlar ile çeşitli şekillerde meydana gelen sütunlar olduğunu gördük. Ancak, biz belli bir kısmını gezdikten sonra dışarı çıktık. Mağaranın önünde birer hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra buradan ayrıldık.

Bu civarda, Kaz Ova denilen mevki de Kaz Gölü varmış.  Buraya kadar gelmişliği bu gölü de görelim dedik. Bu sebeple de yoldan geçen birisine gölün ne kadar uzaklıkta olduğunu sorduk. Aldığımız cevap, tahminen on km. kadar oldu. Bunun üzerine yolumuzu değiştirip, Kaz Gölü istikametine doğru hareket ettik.. Hakikaten pek fazla uzakta değilmiş. Tabelaları takip ederek gölü bulduk. Fakat gölü görünce hayal kırıklığına uğradık. Zira, gölün her tarafını kamışlar kaplamış olduğundan ortada göl diye bir şey kalmamış. Ama buraya gelmemizin bir faydası oldu, o da hiç değilse ortada görünen bir göl olmadığını gördük. Ayni zamanda Tokat’ın çevresini biraz daha tanımış olduk. Burada şu hususu da ifade edeyim ki, Kaz Ova denilen yer, Tokat’ın en geniş ovalarından birisi oluyormuş. Burada ki, ziyaretimizi tamamladıktan sonra, vakitte bir hayli ilerlemiş olduğundan kalacağımız Öğretmen Evi’ne döndük.

Bura da akşam yemeğini yedikten sonra, bugün  bir hayli  yorgun olduğumuz için erken saatte  istirahata çekildik. Zira, ertesi günü gezeceğimiz ve göreceğimiz yerler vardı. Sabahleyin ise, Ezan okununca abdestlerimizi alıp camiye gittik. Namazın kılınmasını müteakip   İmam Efendi ile tanışıp biraz sohbet edip, hatıra fotoğrafı çektirdik. İmam Efendi bizi simitle çay içmeye davet etti.  Davete icabet  etmenin sünnet olduğunu bilmememize rağmen, vaktimizin müsait olmaması sebebiyle, bu davete maalesef icabet edemedik. İmam Efendiye teşekkür ederek camiden aradık

01 Kasım Salı günü  sabah  kahvaltısından sonra, gezmek için çarşıya çıktık. Çarşıyı gezerken önümüze Taş Han diye bir yer çıktı. Burası etrafı taş duvarlar ile çevrili orta büyüklükte bir yer. İsmini de bu taş duvarlardan almış herhalde. Taş Han iki katlı bir yer olup, etrafında bulunan dükkanlarda çeşitli baharatlar, yerli dokuma malları ile hediyelik eşya satılıyor. Burada, biraz da iç turizme katkımız olsun diye alış veriş yaptık. Daha sonra da hava çok güzel olduğu için avluda bulunan havuzun kenarına oturup birer kahve içtik. Buradan ayrılarak Tokat’ın tarihi camilerinden biri olan Ali Paşa Camiini ziyaret edip burada ikişer rekat tahiyyet-ül mescit namazı kıldıktan sonra Tokat Kalesine çıkalım dedik. Kaleye nasıl gideriz, nereden gideriz diye sorarken, birisi “ben sizi götüreyim” dedi. Biz de “peki olur” dedik. Ancak bu arada kaç lira vereceğimizi sorduk. Adam “olur mu beyler, siz buraya misafir olarak gelmişsiniz, ben sizden nasıl para alırım” diye cevap verdi. Ne kadar ısrar ettiysek de parayı kabul ettiremedik. Adam emekli öğretmiş.  Biraz da samimiyetine inandığımız için teklifini mecburen kabul ettik. Dört kişi biz onun arabasına bindik. Cemal Barış Bey de çocukları ile beraber bir taksiye binerek arkamızdan geldi. Emekli öğretmen sağ olsun bizi kaleye çıkardı. Hem orada bekledi, hem de şehir hakkında bize biraz bilgi vermek suretiyle bir nevi rehberlik de yapmış oldu. Ziyaret sonunda tekrar bizi aldığı yere bıraktı. Demek ki, böyle insanlar da varmış diyerek, kendisine teşekkür edip, helallik istedik

Kaleden çarşıya indiğimiz saatlerde ise, vakit bir hayli gecikmiş olduğu için acıkmıştık. Yemek hususunda ise, Tokat’a gelmeden önce Cemal Barış Bey’in bir sözü vardı. Size mutlaka Tokat Kebabı yedireceğim demişti.  Bu sebeple bu kebabı yapan yerleri bir hayli araştırdıktan sonra nihayet bir yer buldu. Fakat Tokat Kebabını yiyebilmek için en az bir saat önceden sipariş vermek lazımmış. Bu bakımdan siparişler verildikten sonra sipariş verilen kebapçıya gittiğimizde her şeyi hazır bulduk. Servis edilen kebaplar görünüş itibariyle çok güzeldi. Bu kebap, malzemesi hazırlanıp şişe dizildikten sonra şişler dik olarak tandırın içine sarkıtılıyormuş. Böylece, daha önce ismini duyduğumuz halde hiç yemediğimiz bu lezzetli kebabını da yemiş olduk. Cemal Barış Beyin söylediğine göre, Tokat’lı olan Kocaeli Aydınlar Ocağı Denetleme Kurulu Üyesi İdris Türkten Bey yuvarlak soba bulabilirsem bu kebabı burada size yedirebilirim demiş. Doğrusunu söylemek icap ederse bu güzel bir haber. Ben Cemal Beyden duyduğum bu haberi sizlere duyurayım dedim. Yuvarlak sobası olan varsa haber verirse memnun oluruz Ancak, günün birinde şayet bu iş olursa, su hususu da ifade edeyim ki, bu işin işçiliği İdris Beyden, malzemeleri ise bizden olacak. Bundan da haberiniz olsun

Yemekten sonra hemen Sivas’a dönmemiz icap ediyordu. Zira, İstanbul’a  gidecek uçak  akşam saat 22.oo  de hareket edecekti.  Bu sebeple saat  19.oo da otobüse binerek saat 21.oo a doğru  hava alnına vardık.  Uçuş işlemlerini yaptırdıktan sonra, uçaktaki yerlerimizi aldık. Uçak tam zamanında kalkarak saat 23.30 sıralarından Sabiha Gökçen Hava Alanına indi. Valizlerimizi alarak otoparkta bıraktığımız arabalara binip,  02 Kasım 2016 Çarşamba günü  saat  1.oo sıralarında da hayırlısı ile İzmit’e döndük.

Böylece, Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Sivas ve Tokat Seyahati hayırlısı ile tamamlanmış oldu. Bu vesile ile 29 Ocak Başkanını Sivas’ta toplayıp, faydalı bir Şura yapılmasını temin eden, Aydınlar Ocağı Dernekleri Genel Başkanı Pof. Dr. Mustafa Erkal’a,   Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı olarak bizi, derleyip toparlayıp Sivas’a götürüp getiren Av. Ruhittin Sönmez’e ve bizi Sivas’ta bulunduğumuz süre zarfında en iyi şekilde ağırlayan, dönüşümüzde de, Şuraya iştirak eden bütün misafirlere el dokuması, heybe tabir edilen küçük halı torbanın içine bazı hediyelere ilaveten birer Kg.lık meşhur Sivas petek balını koymak suretiyle hediye olarak verme nezaketinde bulunan Ev sahibi Ocak Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Gözeye hassaten çok teşekkür ederim.   05.12.2016       (  B İ T T İ  )

Musa Ordu

Kocaeli Aydınlar Ocağı İlim İstişare Kurulu Üyesi

 

 

ABD ve Başkanlık Sistemi

0

“Amerikan kolonilerinde (sömürgelerinde / göçmenlerin yaşadığı yerlerde) yaşayanlar, İngilizlerin müstebit (baskıcı) idaresine bağlı olarak yaşamaktan kurtulmak için bir kurtuluş savaşına girmişler, savaşmışlar ve bu idareden kurtulmuşlardı; şimdi kendi kanunlarını yapmak ve kendi memleketlerinin geleceği için kendileri karar vermek istiyorlardı. Kendilerine veya kendileri için, temel hürriyetlerine dokunmayan bir devlet kurmak ana hedefleri idi. Ancak, iyi kanunlar yapmak ve temel hürriyetlere dokunmayan bir devlet kurmak kolay değildi.” (Mehmet Turgut, Başkanlık Sistemi Ordu ve Demokrasi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul – 1998, s. 14)

“Koloni(sömürge)lerdeki göçmenler değişik fikirlere ve değişik kiliselere mensup kimselerdi ve Amerika’ya İngiltere’nin değişik bölgelerinden ve değişik zamanlarda gelmişlerdi. Amerika’nın birbirinden uzak ve çok değişik bölgelerine yerleşen bu insanlara krallık; ferman(yazılı buyruk)larla koloni kurmak (göçmen topluluğu oluşturmak) hakkı vermişti. Bunlar, kuruluşlarından Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılmasına kadar geçen devrede, biraz da krallık otoritesinin zayıflamasından faydalanarak, âdetâ müstakil (bağımsız) devletler hâline gelmişlerdi. Bunlardan bir kısmı, vergi, savunma ve yasama ile ilgili hususlarda bile yetki sahibi olmuşlardı. Yani bu kolonilerin siyasî özerklikleri son derece gelişmiş ve âdetâ birer müstakil (bağımsız) devlet hâline gelmişlerdi.

“Bu sebeplerden, daha doğrusu kolonilere (birlik teşkil etmiş göçmen topluluklarına) dokunamamaktan dolayı da 1783’de kurulan konfederasyon (bölgesel yönetimlerinde serbest oldukları devletler topluluğu) veya federal (birçok devletçikten oluşan) cumhuriyetin dayandığı ‘Konfederasyon (bölgesel yönetimlerinde muhtar / serbest toplumlar) Kanunnamesi’ ihtiyaçları karşılamaktan çok uzaktı. (Göçmen grupları; muhtar / özerk / kendi başlarına buyruk oldukları, merkeze pamuk ipliğiyle bağlı bulundukları için) iç ve dış güçlükler yenilemiyor, vergi alınamıyor, ordu kurulamıyordu. Millî ve güçlü bir iktidar yerine, sanki bir ‘Dostluk Birliği’ meydana gelmişti. (İşte bu durum giderilmek isteniyordu.) (a.g.e., s. 14)

Halk; huzursuzdu, hatta bazı devletlerde isyan bile çıkmıştı. Bütün bunları düşünen kurucular Başkanlık sistemini getirdiler. Yani o günlerin şartlarını, imkânlarını ve imkânsızlıklarını tespit edip üzerinde düşünerek ve geleceği de çok iyi değerlendirerek hem federal (birden fazla devletten oluşan) sistemi benimsediler, hem de merkezî devletin yapısını, sert kuvvetler ayrılığı üzerine oturttular.

“Evet, 1777 – 1787 yılları arasında geçen on yıllık devrede kolonilerin (farklı göçmen toplumların teşkil ettikleri birliklerin) bu değişik durumlarından kaynaklanan (merkeze gereği gibi bağlı olmamaktan dolayı) çok büyük sıkıntılar çekilmişti. Bir devlet için gerekli bütün eksiklikler görülmüş ve bazı önemli başarısızlıklar yaşanmıştı. Savaştan sonraki devrede, federe (federasyona / birleşik devlete bağlı) devletlerin; belki de hürriyetlerine çok ve tavizsiz (ödünsüz) bağlı olmalarından dolayı çeşitli hatalar yapılmıştı: …Her koloni (göçmen toplumu) kendisini müstakil (bağımsız) bir devlet gibi görüyor ve her devletin birbirinden bağımsız kalması isteniyordu! Bunu sağlamak için yapılmış olan ‘Konfederasyon (Devletler Birliği) Kanunnamesi’ bir anayasa yerine geçemiyor ve buna göre müessir (etkili) bir idarî sistem kurulamıyordu. Bu sisteme göre bir merkezî idare vardı, ancak merkezî idareye dahil olan on üç devletten her birine çok büyük haklar tanınmıştı. (Her an merkezden kopmaya yol açacak şeyler) para basmak, kanun yapmak ve ordu kurmak gibi çok önemli haklar…Yani birliği temsil eden merkezî idare veya kurulan meclis, devletlerin seçtiği temsilcilerden kurulu idi. Ancak para basmak, kanun yapmak, ordu kurmak hakkı olmayan bir meclisten ibaretti. Başta, nizamı temin etmekle vazifeli olan ama, elinde hiçbir gücü olmayan bir meclis başkanı vardı.

“Böyle bir idare ve ortaya konulan tatbikat ile görülmüştü ki, zayıf bir merkezî idare veya merkezî hükümet veyahut da ‘Birleşik Devlet’ ile ne ciddî birlik kurulabilecek, ne hürriyet (a.g.e., s. 15) ve refah getirilebilecek, ne de vatandaşların emniyet ve huzuru sağlanabilecekti. (Çünkü her biri başına buyruktu.) İşte bu durumu geçiş döneminin sıkıntılı günlerinde anlayan, tespit eden ve Birleşik Devlet’in hürriyetlere zarar vermeden, büyük, güçlü, zengin bir devlet olabilmesi (yani birlik ve beraberliği sağlamak) için neler yapılması gerektiğini kararlaştırmak üzere, elli üç büyük Amerikalı Philadelphia’da toplandı ve ABD Anayasası’nı yaptı. Başkanlık sistemi ise, bu anayasa ile ve birden bire tatbikata konuldu.” (a.g.e., s. 16)

 

 

Ömer Seyfeddin ve Hikâye Kitapları

0

ÖMER SEYFEDDİN:

11 Mart 1884 târihinde Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu, 36 yaşında iken 6 Mart 1920 târihinde İstanbul’da vefat etti.

Türk edebiyatının önde gelen hikâye yazarlarındandır. Türkiye kısa hikâyeciliğinin kurucu ismidir. Ayrıca edebiyatta Türkçülük akımının kurucularındandır. Türkçede sâdeleşmenin savunucusudur.

Edirne Askerî İdâdisi’ndeki talebeliği sırasında, batı tesirindeki Türk edebiyatının tanınmış simâlarını, ders olarak okurken edebiyata alâka duymaya başladı. İlk şiirlerini Edirne’de yazdı.

1903’te Harbiye’den mezun olduktan sonra muhtelif yerlerde vazife gördü. 1909’da, Bulgaristan sınırında vazifeli iken, Bulgar komitecilerinin Müslüman Türklere yaptığı vahşî ve son derece barbar hâdiselere şâhit olunca millî duyguları gelişti. Hikâyelerinde görülen millîlik vasfının temelinde bu hâdiseler vardır. 1913 yılında Yunan ordusuna esir düştü. 10 ay devam eden esâret hayatı sona erince İstanbul’a göndü.

Esas edebî faaliyeti, Selânik’te yayınlanan Genç Kalemler Mecmûası’nda başladı. Bu mecmûada ‘Yeni Lisan‘ başlığıyla neşrettiği makalesi, O’nun edebiyatımız hakkındaki millî görüşlerini ortaya koyar.

Ömer Seyfettin, edebiyatımızın batı tesirine girmeden önce, doğu edebiyatını, batıya yöneldikten sonra da Fransız edebiyatını taklide yöneldiğini anlatır, edebiyatımızda tâkip edilmesi gereken esaslar hakkında bilgi verir. Bilhassa Türkçenin sâdeleşmesi mevzuunda söyledikleri, gerek o dönemde gerekse günümüze kadar devam eden süreçte, söylenmişlerin-yazılmışların en doğrusudur.

Milliyetçilik anlayışı, ırk üzerine değil, dil, din, terbiye ve örf temeline oturtur. Böylece inançları, terbiyeleri, gelenekleri ve netice itibâriyle kültürleri bir olan insanların meydana getirdiği birliğin daha kalıcı ve sağlam olacağını belirtir.

1914 yılında ‘siyâsetle meşgul olduğu için‘ ordudan ihraç edildi. Memurluk yapmak istememesine rağmen, yazarlık geliriyle geçinemediği için lisede edebiyat öğretmeni olarak çalıştı.

Rahatsızlığı sebebiyle hastaneye yatırıldı. 2 gün sonra da şeker hastalığından vefat etti. Kadıköy’de toprağa verildi. Buranın tramvay garajı olması kararlaştırılınca, kemikleri 1939 yılında Zincirlikuyu Mezarlığına nakledildi. O dönemin çarpık anlayışı sebebiyle mezar taşında ‘eski yazı’ olduğu için üzeri örtüldü. Ali Cânip’in gayretleriyle yeniden düzenlenen mezar taşına yeni harflerle ‘Merhum Ömer Seyfeddin burada yatıyor’ ibâresi hâkkedildi.

Ömer Seyfeddin, makale ve hikâyelerini; Genç Kalemler ve Türk Sözü mecmualarından başka Büyük Mecmua, Diken Dergisi, Vakit Gazetesi, Zaman Gazetesi gibi mecmua ve gazetelerde neşretti.

Hikâyelerinin çıkış kaynaklarını şu şekilde sıralayabiliriz:

1-Çocukluk hâtıralarından alınmış hikâyeler: Bunlar, çocuk edebiyatımızın en güzel örnekleridir. Baba ocağının şefkat ve muhabbet dolu hâtıralarının, ilkokul günlerinin dile getirildiği eserlerdir. Bâzıları hafif bir mizah karıştırılarak anlatılmıştır. And, Falaka, Kaşağı bu devrenin mahsûlü hikâyelerdir.

2-Bulgar hududunda vazife yaparken şâhit olduğu hâdiselerden ilham alarak yazdığı hikâyeler: Bulgar eşkıyasının Müslüman Türk halkına ve Osmanlı tebaası olan kendi soylarından insanlara karşı işledikleri çirkin ve çok âdî cinâyetler, tecâvüz ve sataşmalar dile getirilmiştir. Bugün medenî insanlığın gözleri önünde ve dünyanın değişik bölgelerinde cereyan eden, Türklere karşı işlenen insanlık suçu, o devirde de aynen devam ediyordu. Ömer Seyfeddin, Balkan kavimlerindeki bu insanlık dışı Türk-İslâm düşmanlığını; Beyaz Lâle, Tuhaf Bir Zulüm gibi hikâyelerinde dile getirdi.

3-Türk savaş târihinden çıkarılan hikâyeler: Ömer Seyfeddin, Türk’ün kahramanlığına, vatan sevgisine ve îmânına hayrandı. Mâzideki muhteşem devirleri, Türkün yenilmez, aşılmaz îmân gücünün sembolü yiğitlikleri dile getirmek sûretiyle yeni kahramanların yetişmesine yardımcı olmak istiyordu. Bu maksatla yarı târih, yarı destan havası taşıyan hikâyeler neşretti. Çok sevilen bu hikâyeler Birinci Dünyâ Savaşı’nın muhtelif cephelerinde çarpışan insanlarımıza ümit aşılıyordu.

4-Folklörden ve Anadolu efsanelerinden çıkarılan hikâyeler: Bunlar, Anadolu ve Rumeli Türkleri arasında dolaşan hikmetli kıssalardır. Yazar bu efsâneleri modern hikâye tekniğiyle ifâde etmiştir. Yüz Akı, Üç Nasihat, Kurumuş Ağaçlar gibi. Bitirilememiş Yalnız Efe adlı bir roman hazırlığı da, mevzuunu bir Anadolu efsânesinden alır.

5-Bir fikri yermek veya övmek için yazılmış hikâyeler: Bu hikâyelerde Türklüğü inkâr eden kozmopolit, yabancı kültürlere hayran kişiler ve zümreler, enine boyuna işlenir. Türklüğü hakir gören bu âsî tiplere karşı hikâyelerinin kahramanları, daha doğrusu kendisi ateş püskürür. Onlara karşı isyan eder. Efruz Bey, Fon Sadriştayn’ın Oğlu, Kızıl Elma Neresi, Primo Türk Çocuğu bu duyguların yaşandığı hikâyeleridir.

6-Günlük hayattan alınmış hikâyeler: Onun en gerçekçi olduğu hikâyelerdir. Çoğunda açıkça bir mizah göze çarpar. Bâzılarında bir fikir ağır basar: Mahcupluk İmtihanı, Perili Köşk, Gizli Mâbed, Bahar ve Kelebekler

Ömer Seyfeddin, edebiyatımızda, destan rûhu taşıyan millî hikâyeleriyle şöhrete ulaşmış müstesna bir edip ve muharrirdir.

Yazarın sağlığında müstakil kitap olarak yayınlanan eserleri çok azdır. Târih Ezelî Bir Tekerrürdür (hikâye, 1910), Ashab-ı Kehfimiz (roman, 1918), Harem (roman, 1918), Efruz Bey (roman, 1919), Yalnız Efe (roman tefrikası, 1919). Ölümünden sonra ise, Gizli Mâbed (hikâye, 1926), Yüksek Ökçeler (hikâye, 1926), Bahar ve Kelebekler (hikâye, 1927) adlı kitapları basıldı. Ömer Seyfeddin’in hikâye türündeki eserlerinin ilk külliyatı 1938 yılında şu isimlerle yapılmıştır: Yüksek Ökçeler, İlk Düşen Ak, Bomba, Gizli Mâbed, Asilzâdeler, Bahar ve Kelebekler, Beyaz Lâle, Mahçupluk İmtihanı, Dalga, Târih Ezelî Bir Tekerrürdür.

Ömer Seyfeddin, 36 yıllık ömrüne 159 hikâye, 7 tiyatro eseri, bazısı yarım kalan 7 roman, 1 masal, 71 şiir, 81 makale sığdırmıştır.

 

Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür

Prof. Dr. Nâzım Hikmet Polat, Ömer Seyfeddin’in sağlığında yayınladığı kitapları esas alarak tematik(*) gruplandırma ile yeniden yayına hazırlamıştır. Bu hazırlığın ilk iki kitabı, ‘Târih Ezelî Bir Tekerrürdür‘ ve ‘Turan Masalları‘ adı ile Haziran ve Eylül 2016’da Ötüken Neşriyat tarafından okuyucuya sunuldu.

12 X 19,5 santim ölçülerinde, 304 sayfalık ‘Târih Ezelî Bir Tekerrürdür‘ isimli kitap, Mühim açıklamalar ihtiva eden ‘Ötüken’in Ömer Seyfettin Külliyatı‘ başlıklı ‘Sunuş‘ yazısı ile başlıyor. (s: 11-12)

İnceleme‘ başlıklı ilmî makale mâhiyetindeki yazı, imzâsız olmakla birlikte, belli ki eseri yayına hazırlayan Prof. Dr. Nâzım Hikmet Polat’a aittir. (s: 13-27)

Kitapta 26 adet hikâye bulunuyor. İfâdelerde Ömer Seyfeddin üslûbu aynen muhâfaza edilmiş. Yalnızca kullanımdan düşen bâzı kelmelerin günümüz Türkçesindeki karşılıkları verilmiş: müstakbel-i nâ mahduda (sonsuz geleceğe), kesbî (kazanım), müstemend (üzüntülü), müheyyiç (heyecan uyandırıcı), mütelezziz oluyordum (lezzet alıyordum), mücerret mefhumların (soyut kavramların), mütearifeler (bilinenler), hakîm (bilge)… Ve diğerleri. Böylece hem okuyucunun kelime dağarcığı zenginleştiriliyor hem de bâzı eski ve güzel kelimelerimizin kullanılmasına vesile olunuyor.

Ömer Seyfeddin fikriyatını hikâyelerine yansıtan bir yazardır. Batıya özenenleri sevmediğini belirten, kıssadan ders almasını bilenler için bir kısa hikâyesinden bir bölüm:

Darwin‘ denilen herifin sözüne inanmalı. Evet, insanlar mutlaka maymundan türemişler. Çünkü işte neyi görsek hemen taklit ediyoruz; oturmayı, kalkmayı, içmeyi, yürümeyi, durmayı, hâsılı her şeyi…

Ne kadar adamlar vardır ki hiç ihtiyaçları yokken ‘monokl‘ dediğimiz tek gözlükleri takarlar. Çünkü terzide seyrettikleri moda albümlerindeki resimler hep tek gözlüklüdür. (Kesik Bıyık, s: 142-143)

Eski zaman hikâyeleri bir başkaydı. Okuyana hem zevk hem öğüt verirdi. ‘Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit‘ kabilinden… ‘Velinimet‘ böyle bir hikâye… (s: 146-152)

Kitabın son bölümünde Ömer Seyfeddin’in Türkçeye çevirdiği Fin kavminin en eski millî destanı ‘Kalavela‘ (s: 181-224)  ve Yunan mitolojisinden ‘İlyada‘ (s: 225-302) yer alıyor.

(*)Tematik: Tema’sı -ana konusu- aynı olan.

 

Turan Masalları:

Prof. Dr. Nâzım Hikmet Polat’ın hazırladığı Ömer Seyfeddin külliyatının 2. Eseri, 12 X 19,5 santim ölçülerinde ve 224 sayfadır.

Turan Masalları‘nda, millî duyguları coşturan her biri yekdiğerinden muhteşem 17 hikâye bir araya getirilmiş. Eser, yalnızca ‘Forsa‘ isimli hikâye için alınmaya, okunmaya değer. (s: 51-56)

İhtiyarlıkta mı Gençlikte mi?‘ (s: 37-50), ‘Primo Türk Çocuğu‘ (s: 57-118), ‘Dama Taşları‘ (s: 171-182) dikkat çeken hikâyeler.

Çin masalı olduğu belirtilen ‘Herkesin İçtiği Su‘ başlıklı hikâyede, (s: 216-219) halkın geçmişi ile alâkasının kesilmesi için bütün eski kitapları yaktıran bir idâreciden bahsedilmektedir. Çürümenin yaygınlaştığı toplumlarda, düzeltme konumunda olanların da genel havayı solumak mecburiyetinde kalacağı tezi işlenmektedir. Bu tema, yazarın düşünceleri ile örtüşmektedir. Ömer Seyfeddin, içerisinde bulunduğu toplumu incitmemek için hikâyenin ‘Çin masalı‘ olduğunu söylemiş olabilir.

Nâzım Polat, bu kitapta da birincisinde olduğu gibi eski kelimelerin karşılıklarını parantez içinde veriyor. Kitabın bütünü duru mu duru, günümüz ‘uydurukçu öz be öz Türkçecilerine inat târihî Türkçemizde bulunan kendi öz malımız güzelim kelimelerle örülü.

‘Nihayetlerinde büyük ve kuş girmez ormanların mor ve sisli gölgeleri biriken geniş bir çayır… Ortasından zümrüt renginde bir su akıyor… Binlerce atlar, kısraklar, yeni doğan güneşin altınlı aydınlıkları içinde koşuşuyorlar. Yüz binlerce koyun meliyor. Nârâlar, kişnemeler! Daha uzaklarda karlı ve yüksek dağların gümüş taçlı başlara benzeyen sayılmaz tepeleri göklere doğru kalkmış! Ta ortada bir saray… Etrafındaki bahçenin kapısında silahlı ve atlı kahramanlar duruyor. Köpekler havlıyor…’

Şimdi siz demez misiniz? ‘Vah benim güzel Türkçem, 100 yıl bile dolmadan seni ne hâle getirmişler?

Teşekkürler Nâzım Hikmet Polat, teşekkürler Ötüken Neşriyat…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

Prof. Dr. NÂZIM HİKMET POLAT:

1955 yılında, Erzurum’un Oltu İlçesi’ne bağlı Bahçecik Köyü’nde doğdu. İlkokulu Bahçecik Köyü’nde (1968), ortaokulu Oltu’da (1971), Öğretmen Okunu Tokat ve Bolu’da okudu (1975). Yüksek tahsilini Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. (1979)

Atatürk Üniversitesi ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olarak çalıştı (1981-1985). Aralık 1984’te ‘Doktor’ unvanını aldı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent (1985), Doçent (1993) ve Profesör (1999) oldu. Sonra Niğde Üniversitesi’ne geçti (2001). KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde misâfir Profesör olarak çalıştı (2004-2007). Hâlen Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Yeni Türk Edebiyatı Profesörüdür (2009-) ve Niğde Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanlığı görevi devam etmektedir. (2012-)

Yenileşme Devri Türk Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyesi olarak, Tanzimat sonrası kültür hayatımızın süreli yayınlarda saklı bulunduğu inancıyla, çalışmalarını bu alanda derinleştirdi. 20 yıldan beri ‘Türklük Bilimi Araştırmaları” adlı milletlerarası hakemli ilmî bir dergi yayımlamaktadır.

Eserleri:

1-Şahabettin Süleyman (1987), 2-Müdafaa-i Milliye Cemiyeti (1991), 3-Külliyâtına Girmemiş Yazılarıyla Ömer Seyfettin (1988), 4-Türk Çiçek ve Ziraat Kültürü Üzerine -Cevat Rüştü’den Bir Güldeste- (2001), 5-Bir Jöntürk’ün Serüveni -Dr. Şerafettin Mağmumi’nin Hayatı ve Eserleri- (2002), 6-Rübâb Mecmuası ve 2. Meşrutiyet Dönemi Türk Kültür ve Edebiyat Hayatı (2005), 7-Eski ile Yeni Arasında Mütevellizade Ömer İhya (2005), 8-Bir Osmanlı Doktorunun Seyahat Hâtıraları -Dr. Şerafettin Mağmumî- (Harid Fedai ile 2008)), 9-Taşrada Bir Meş’ale Şeref Gürbüz (2009), 10-Anadolu ve Suriye’de Seyahat Hâtıraları -Doktor Şerafettin (Mağmumî 2010), 11-Ömer Seyfettin – Bütün Hikâyeleri (2011), 12-Bir Jöntürk’ün Şiir Dünyası -Tarsusîzade Münif ve Şiirleri-(Ramis Karabulut ile 2011), 13-İkinci Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı (H. Argunşah ile 2012), 14-Yenileşme Devri Türk Edebiyatından Çizgiler (2012), 15-Tanzimat Sonrası Türk Kültür Hayatından Yansımalar (2012), 16-Üç Güzeller Masalı (2013), 17-Kitapname (2013), 18-Yöntem Bilgisi Açısından Osmanlı Dönemi Edebiyat Târihleri, (D. Apaydın, T. Haykır, N. Borsokeyeva, S. Gültekin, Ö. Özbek, S. Yılmaz, Y. Zhiyenbayev ile 2013), 19- Birlik Sivas Türk Ocağı Mecmuası, (Ahmet Bozdoğan, Yunus Ayata ve Tayfun Haykır ile 2014), 20- Türk Çiçek Kültürü Üzerine -Cevat Rüştü’den Bir Güldeste- (2015), 21-Udmî Efendi ve Şükûfename’si (2015), 22-Türklerde Ziraat Kültürü -Cevat Rüştü- (2016).

 

DERKENAR:

Yeni Lisan Hareketi

Ömer Seyfeddin’in kaleme aldığı ve fakat Genç Kalemler Mecmuâsı’nda, imzâsız olarak yayınlanan ‘Yeni Lisan‘ başlıklı makale; Türkçülük düşüncesinin Türkçe mevzuunda ilk mühim adımı olmuştur.

Yeni Lisan‘ davası, Tanzimat’tan, hattâ daha eskiden beri sürüp gelen yazı dilinin sâdeleştirilmesi mes’elesidir. Kısa zamanda millî bir görüş hâline gelen ve Millî Edebiyat çığırının açılmasına sebeb olan bu mes’elenin esâsı gayet sâde ve açıktı: Konuşma dili ile edebî dil (yazı dili) arasındaki farklılık kaldırılmalı, konuşma dili, aynı zamanda edebî dil (yazı dili) olarak geliştirilmeli idi. Tanzîmat’tan (1860’lardan) beri çok söylenmişt bir türlü gerçekleştirilememiş olan bu görüşü, Ömer Seyfeddîn, Ali Cânib, Ziyâ Gökalp yeniden ortaya atıp inançla savundular; hem kendileri, hem de Millî Edebiyat akımını benimseyen dîğer şâir ve yazarlar hemen uygulamaya koydular. ‘Yeni Lisan’ dâvâsı aşırılıklardan uzak mâkul prensiplerle ortaya kondu: ‘Dil tabiî olmalıdır. Arapça ve Farsça kaidelere göre yapılmış olan bütün tamlamalar -klişeleşerek dilimize yerleşmiş olanlar hâriç- atılmalıdır. Yine klişeleşmiş olanlar hâriç, bütün kelimelerin çokluk şekli Türkçe çokluk takısı (-1er,-lar) ile yapılmalıdır. Lüzumsuz Arapça ve Farsça edatlar atılmalıdır.

Mes’elenin can damarı, yabancı kaidelerin atılması üzerinde toplanıyordu. Ömer Seyfeddîn: ‘Lisânımızda yalnız Türkçenin kaideleri hükmedecek, yalnız Türkçenin kaideleri… Türkçenin mekanizmasını bozan Arabî ve Fârisî kaideleri bilmeyeceğiz, anlamayacağız. Bu adım kat’î olacak‘ diye ısrarla bu husûsu belirtiyordu. İki-üç yüzyıl önceki veyâ daha eski Türkçeye veyâ Çağataycaya dönmek gibi bir niyetleri olmadığını, dili fakirleştirecek, mutaassıp bir tasfiyeciliği (kökü Türkçe olmıyan bütün kelimelerin yabancı sayılarak atılması görüşü) tasvîb etmediklerini; dilimizin kaidelerine uymak, milletimizce benimsenmiş olmak şartıyla Türkçeleşmiş her kelimeyi Türkçe saydıklarını, konuşma dili derken ince ve güzel İstanbul şîvesini esas aldıklarını tereddüt ve endîşeye yer bırakmıyacak bir açıklıkla ifâde ediyorlardı.

Ömer Seyfeddîn’in, davasını ortaya koyuşta, bugün bile yeterince anlaşılamayan esaslı bir dikkati vardı: O, dil mes’elesini sırf kendinden ibâret mücerret bir mes’ele gibi ele almıyor; bu mes’eleyi ‘millî kültür ve medeniyet, gelişme ve yükselme, milletin var olması ve istiklâli gibi‘ hayâtî dâvâlarla irtibâtını işâret ederek, milliyetçi dünyâ görüşünün esaslı bir parçası hâlinde ortaya koyuyordu.

 

 

İngiliz Gözüyle ‘Millî MÜCadele’miz – 8

0

Londra Konferansı sonrası Rumbold, 13 Nisan 1920 tarihinde Curzon’a gönderdiği yazıda İstanbul Hükümeti’nin ekonomik sıkıntılarının bitmediğini ve Sefa Bey gibi Hükümet yetkililerinin gönüllü olarak Ankara Hükümeti’nin sözcülüğünü yaptığını dile getirmektedir. Ankara’nın İngiltere’ye karşı düşmanca tutumunun Bekir Sami Bey’in Londra dönüşünden sonra da değişmediğinin altını çizen Rumbold, Fransızların Kilikya’dan (Çukurova) çekilmeleri dolayısıyla onlara karşı daha ılımlı bir dil benimsendiği beyan etmektedir. Eline geçen bir broşürü de İngiliz düşmanlığına delil olarak okumaktadır: “Dinlerini bir şiline satanlar! Şunu iyi bilin ki Allah en büyüktür. Damat Ferit ve Ortaklarına…

Kitabın Sonuç kısmı da aslında Millî Mücadele’mizin özeti gibidir. 12 paragrafta 12 ayrı konu üzerinden bu çoklu mücadelenin tarafları yapıp ettikleriyle ustalıkla sıralanmıştır:

  • İngiltere, Osmanlı’ya Mondros’u imzalattığında Türkiye sorununu Yunanlılar,

Kürtler ve Türk halkının bitkinliği çerçevesinden kolaylıkla çözeceğini düşünüyordu.

  • Sultan Vahdettin ve Damat Ferit Hükümetleri ise İngiltere’yi tek kurtuluş yolu

olarak görmekteydi.

  • Yunanlıların İzmir’i işgali Türk Milleti’ni Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında

kenetlemeye başladı.

  • Erzurum ve Sivas Kongreleri hem Anadolu’nun uyanmasında etkili olmuş hem de

İstanbul’da Hükümet düşüşüne sebep oldu.

  • İngiliz Yüksek Komiserliği başta yeni İttihatçılık zannettikleri Millî hareket’in gücünü

geç anladılar ve İstanbul’da milliyetçi bir Hükümet oluşumunu engellemeye çalıştılar.

  • İtilaf Devletleri, Yüksek Komiserlerinin uyarılarına rağmen Türk egemenliğine son

verecek ağır bir Barış Antlaşması imzalayarak gerilimi tırmandırdı.

  • İngilizler çeşitli komisyonlar vasıtasıyla İstanbul’un yetkilerini kırparak onu

etkisizleştirdi.

  • Vahdettin ve Damat Ferit şahsî kurutuluşlarının İngiltere’yle kader birliği etmek

olduğunu düşünüyorlardı.

  • Padişahın halkından uzaklığı ve Millî Mücadele önderleri için de söyledikleri ibret

vericidir.

  • Başkent İstanbul, Sait Molla ve Ali Kemal gibi İngiliz dostluğu için onurunu ve halkını

satacak tiplerle doludur.

  • Başta M. Kemal Paşa olmak üzere Millî Mücadele’yi veren kadronun idealistlikleri

yanında hesaplılığı, olayları ve dengeleri iyi okuması başarıyı getirmiştir.

  • Türk Millî Hareketi etkin bir siyasî ve askerî direnişle Sevr paçavrasının varlığını

hükümsüzleştirmiştir.

 

Yrd.Doç. Mehmet Okur ile Murat Küçükuğurlu’nun tamamen İngiliz arşivlerine dayanarak yazdıkları ve Serander Yayıncılık tarafından basılan “İngiliz Yüksek Komiserlerinin Gözüyle MİLLİ MÜCADELE 1918-1920” adlı çok önemli kitabın analizini 8 yazıdan mürekkep bu yazı dizisiyle yapmaya çalıştık. Kitabın konu yapılmasında ve analizlerin değerlendirilmesindeki emeklerinden ötürü Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dilara Uslu Hanımefendi’ye şükranlarımı sunarım.

 

 

Terör Saldırılarını Niye Engelleyemiyoruz?

Beşiktaş’taki, 37’si polis, 44 şehit verdiğimiz bombalı saldırılardan sonra, Kayseri’de 14 askerimizi şehit eden bombalı saldırı içimizi yaktı. Toplumdaki tepkiler öfke ve infial ile kanıksama arasında gezinmekte.

Türkiye’yi gazete ve televizyon haberlerinden izleyen herkes iç savaş yaşayan bir ülke izlenimi ediniyor.

19 Temmuzdan bu yana 20 büyük bombalı saldırıya muhatap olduk. Ülke çapında teröre karşı verdiğimiz şehit sayısı 300’ü geçti. Yaralı deyip geçtiklerimizin sayısı şehit sayısından birkaç kat fazla. Bunların ne kadarının hayatına yaşamak denir bilemiyorum.

Peki, niye bu saldırıları engelleyemiyoruz?

Polis babası şehit olan 5,5 yaşındaki Duru’nun, babasının içinde bulunduğu tabuta bakarak sorduğu, can yakıcı soruyu bütün şehitlerimiz için soralım: Bu insanlarımız neden bu tabutların içindeler?

Elbette dünyanın en kalleş, en hain terör örgütleri ve onları maşa olarak kullanan devletlerle mücadele ediyoruz. Bunun zorluklarını ve “kaçınılmaz” olarak verilebilecek kayıpları biliyorum.

Ama kayıplar ve hasar “kaçınılmazlık” boyutunun çok üzerinde.

*****************************************

Kayıpların Siyasi Sorumluluğu

Saldırıları önleyemeyişimizin ve zayiatın fazlalığının sebepleri herkesin bildiği sırlar:

Ø       Her bombalı saldırıdan sonra “önleyici istihbarat zafiyetinden” bahsedilince aklıma İçişleri E. Bakanı Efkan Ala’nın açıklaması gelir: “Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nda 17-25 Aralık’tan önce yaklaşık 7 bin çalışandan 6 bin 500’ü FETÖ mensubuydu. 81 ilin 74’ünün emniyet müdürü de FETÖ’cü idi.”

Hadi bunlar Emniyetten temizlendi diyelim. Yüz istihbaratçıdan 93’ünün temizlenmesiyle ortaya çıkan boşluk müthiş olmaz mı? Yerlerine gelenlerin yetişmesi, bir sistem kurmaları ve istihbarî bilgileri değerlendirme becerisi kazanmaları için bir zamana ihtiyaç olduğu ortada.

Ø Devlet, PKK terör örgütü elebaşlarıyla önce Oslo‘da pazarlık ederken şehirlerimiz silah ve patlayıcı ile dolduruldu. Sonra “Çözüm Süreci” denilen dönemde İmralı- Kandil arasında Meclis’teki uzantıları vasıtasıyla kurulan hat ile ortak bir devlet yapılanması tasarlarken, PKK tonlarca patlayıcı ve gelişmiş silahları stokladı. Devletin bunlardan haberi vardı. Vali ve Emniyet Müdürlerine “size saldırmayanlara dokunmayın” talimatı verildi.

Ø  Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ifadesiyle, “Türkiye’nin bugün başına gelen birçok şeyin Suriye‘deki durum ve Suriye politikasının bir sonucu olduğu” açık.

“Birkaç gün içinde Şam’da Emevi Camiinde namaz kılacağız” hayalinden sonra geldiğimiz noktada, artık Emevi Camisi yok, 3,5 milyon Suriyeli sığınmacı Türkiye’de. Sığınmacıların içinde ne kadarı terörist, ne kadarı ajan bilinmiyor.

Bu sebeplerle bir iki hafta önceden kiralanan/ çalınan araçlara ülkenin herhangi bir şehrinde daha önceden stoklanmış yüzlerce kiloluk patlayıcılar yüklenebiliyor. Bomba yüklendikten sonra kilometrelerce seyahat ederken ve eylem mahallindeki keşif dâhil sürecin hiçbir aşamasında istihbaratımız haberdar olamıyor.

“Canım şimdi geçmişi karıştırmanın lüzumu yok. Devleti yönetenler gerçeği gördü, artık doğru politikaya döndü” deyip geçemeyiz.

Bütün bunların (FETÖ, PKK ve Suriye Politikasındaki yanlışların) bir siyasi sorumluluğu olmalıydı. En azından demokratik ülkelerde “istifa” denilen bir müessese işletilirdi.

Bizde ise işin sorumluları “Allah ve millet bizi affetsin, aldatıldık” dediler.

Türk adını kullanamadıkları için, adını dahi söyleyemedikleri “bu milletin” yarısı siyasi sorumluları affettiği gibi bu zat-ı muhteremleri “kurtarıcı” gibi görmeye devam etti.

Şimdi bunca şehit, gazi vermemize sebep olan hataları işleyen ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik, hukuk ve demokrasi problemlerini yaratanları “Başkanlık Sistemi” ile taltif etmeye hazırlanıyor.

Hatta Devlet Bahçeli ve MHP yönetimi bile devleti yönetenlerin “bir daha aldanmayacaklarına” o kadar inanmış olmalı ki, “denge ve denetim” tedbirlerini de almadan tek adama ülkenin yönetimini ve Türk Milletinin kaderini teslim etmek için çabalıyor.

Bakın “Kayseri şehitleri” de iki gün içinde unutulacak ve bugünden itibaren (20.12.2016) Meclis “tek adam yönetimini” meşrulaştıracak Anayasa değişiklik paketini görüşmeye başlayacak.

Biliyoruz ki, “Her Millet layık olduğu şekilde yönetilir.”

O halde “sistem değişikliği” konusunda, Meclis’te milletvekillerinin -ve olursa-referandumda halkımızın verdiği oylar nasıl bir yönetime layık olduğumuzu gösterecek.

********************************************

Öğrenci Konseyini Ele Geçirmesen Ne Olur?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminin özellikle ikinci yarısında, önceki dönemlerde emsali görülmemiş bir particilik anlayışı hâkim.

Bu anlayışın bence AKP’ye de bir faydası yok, toplumun geneline de.

Bu görüşümü AKP’den üç dönem milletvekilliği yapmış bir arkadaşımla da paylaşmıştım: “AKP döneminden önce mesela Adalet Partisi ve Anavatan Partisi tek başına iktidar oldular. Bu dönemlerde her partiden insan devlet dairelerinde bir işi olsa adamını bulup yaptırabilirdi. Devletin her kademedeki kadrolarında çeşitli siyasi partilerden memurlar olurdu. Tayin ve terfiler konusunda hukuk kuralları böylesine göz ardı edilmezdi. Devlet ihalelerinin büyükleri iktidar partililere verilse bile başka partiden olanlar da ihaleleri alabilirdi.

Şimdi devlette de, ticarette de hatta sivil toplum faaliyetlerinde bile AKP’li olmayana hayat hakkı yok.”

Sonra şöyle bir değerlendirme yaptım: “Demokrasilerde devleti yönetmeye talip olanlar herkesin mutluluğunu gözetmek zorundadır. Bizim geleneğimizde bir miktar partizanlık vardır. Ama muhalefet partilerine gönül veren vatandaşların da rahat nefes alabilecekleri bir alan yaratmak gerekir. Muhalefete oy veren vatandaşların nefes alacağı, hak, hukuk, adalet kavramlarına güvenebileceği bir ortam yaratmazsanız ileride sokağa çıkamaz hale gelebilirsiniz. Kedi bile duvara bu kadar sıkıştırılmaz, üzerinize atlayabilir.”

Bu milletvekili arkadaşım da bana hak vermiş, “mahalle spor kulübü başkanlığı konusunda bile Tayyip Bey’den yardım isteyen partililer oluyor. Bu kadarı gerçekten fazla” demişti.

***

Üniversitelerimizde “Öğrenci Konseyi Başkanlığı” seçimleri yapıldı. Ak Partili öğrenciler adına aday olanlar seçimleri kaybedince seçimlere itiraz ediyor, işin içine karışmadık siyasetçi kalmıyor, bazılarında da seçimlerin iptali yoluna gidiliyor.

Kocaeli Üniversitesi‘nde de benzer bir durum yaşanmakta. Yapılan seçimlerde Mühendislik Fakültesi Kulübü Başkanı Fahrettin Porsuk kazanmış. “Ak Partili” adayı geçerek Başkan seçilen bu gencimiz de Türk Milliyetçisi, vatanın, milletin, bayrağın tekliği idealine sahip, donanımlı ve çalışkan bir öğrenci.

Kendisini seçildikten sonra tanıdığım Fahrettin Porsuk, “belli bir zümrenin değil, bütün öğrencilerin başkanı olacağım” diyen birleştirici, bütünleştirici, lider özellikleri olan bir genç.

Seçimler tamamen kendi kuralları içinde ve demokratik bir olgunlukla yapılmış olduğu halde seçimi kaybeden taraf itiraz etmiş. Şimdi Rektörlük bünyesinde kurulan komisyon itirazı değerlendirmekte imiş. Çok sayıda siyasetçinin de kararı etkileme gayretinde olduğunu duyuyoruz.

Bunlar iyi şeyler değil.

“Milli birlik ve beraberlik… Kardeş olmak… Yeniden Türkiye olmak…” Kuralları zorlayarak, bütün kurumları ele geçirerek olmaz.

Bırakın Üniversite Öğrenci Konseyi seçimlerinde demokratik kurallar işlesin, seçmen iradesine saygı gösterin. Kaybeden de gelecek seçime daha iyi hazırlansın.

 

 

Günü Okumalıyız!

0

İhanete dur deyin, alnımız açık olsun.

Her şeyin farkındayız, vatanım bölünmesin!

Ülkümüz baki kalsın, Allah Türk’ü korusun.

Hatıra defterinde, menekşemiz kurusun.

Geçmişi anacağız, geleceğe bakıpta,

Vatan, bayrak uğruna ,ölür gideriz amma,

Şu kısacık hayatta vatansız kalamayız.

Koy namımız yürüsün, arkamızdan denmesin,

Zalim, hırsız, şerefsiz, biz hain olamayız.

Türk İslam Ülküsünü, iyi anlamalıyız.

Çıkar kapılarında, bizi aramayınız.

İtler bile gülse de, bu öksüz Türklüğüme,

Kalsak bile dünyada, Atsızca yapayalnız.

Güçlüden yana değil, haklıdan hep yanayız.

Oyun içinde oyun, şu an yaşamaktayız.

Ülkü denen sevdaya, sanki çok uzaktayız.

Milliyetsiz güruhla, hepten sarsılmaktayız.

Ülkemi soyanlarca, ülkemi bölenlerce,

Sırtımızdan haince, her gün vurulmaktayız.

Algı üstüne algı, satın alınanlarca,

Türk’e düşman güruhla, her gün bölünmekteyiz.

Uyanık olmalıyız, Günü Okumalıyız.

Önlem alamayanlar, yolu tıkamayınız.

Bu kaçıncı tükeniş, bu kaçıncı yakarış,

Artık nefis yapmadan, çakallara dur deyip,

Türk’e göre Türk gibi Bozkurtça davranınız.

Bizim neyimiz eksik, satılmış da değiliz.

Hilale giden yolu, artık açmalısınız.

Bunca hain önünde, akıllı davranınız ,

Bize değer veriniz, başımızı yerlerde,

Artık gezdirmeyiniz, bizi ezdirmeyiniz.

Kimseyi dışlamadan, kırmadan, incitmeden,

Bizans oyunlarına, camiayı atmadan,

Birlik olup yeniden, el ele vermeliyiz.

Türkçe ve Atatürkçe Günü Okumalıyız,

Şu kırk haramilerden, Türk’ü kurtarmalıyız.

 

 

Parlamenter Sistem

0

Bu sistem, yasama ve yürütme organları arasındaki kuvvetler ayrılığının yumuşak, dengeli ve işbirliğine dayanan temsilî idare şekli olarak tarif edilebilir. Sistem, başkanlık sisteminde olduğu gibi birden bire değil, uzun yıllarda, değişik tecrübeler ve gelişmelerden sonra meydana gelmiştir. Başka bir ifade ile değişik yerlerde, birçok tecrübe ve tarihî gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Esas çıkış sebebi de, yeni bir devlet kurmak değil, 18. yüzyılın sonlarında çekilmez hâle gelen mutlakıyet rejimlerini yıkmak veya reorganize etmek, sonunda da halkın hâkimiyetini sağlamak üzere ortaya çıkmak olarak bilinmektedir. Dolayısı ile Başkanlık sistemi ile mukayese edilirken bu çok önemli sebep unutulmamalıdır. (Mehmet Turgut, Başkanlık Sistemi Ordu ve Demokrasi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul – 1998, s.33) Bu tarihî gelişmeleri özetlersek, sistem önce İngiltere’de tecrübe edilmiş, sonra bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Sistemin esası, mutlak monarşiye ve değişmez hükümdarlara karşı çıkmak, halkı temsil etmek ve yasama gücünü kuşanarak iktidarı denetleme imkânına sahip olmaktır. (a.g.e., s.33)

Sistemin yasama ve yürütme organları arasındaki kuvvetler ayrılığı şekli yumuşaktır, yani aralarında eşitlik, denge ve işbirliği esastır. Dolayısı ile birbirinden kopuk, bağımsız ve birbirlerine karşı âdeta arkalarını dönük olarak çalışmazlar. Aksine çok kere işbirliği hâlinde çalışırlar ve birbirleri üzerinde birtakım tesir gücüne sahiptirler. Meselâ, yürütme organı, bazan başbakan, bazan da cumhurbaşkanı olarak parlâmentoyu feshedip seçimlere götürebilir. (a.g.e., s.33-34) Sistemde esas, iki organın dengeli çalışması ve icrada istikrarın sağlanmasıdır. Bununla beraber son yıllarda istikrarın sağlanması ile birlikte işlerin de hızlı yürütülebilmesi isteği veya mecburiyeti ile icra veya yürütme organı epeyce güçlendirilmiştir. Buna rağmen parlâmenter sistemi tatbik eden memleketlerde başarılı olanların, yani her mânada istikrar ve huzur içinde bulunanların nispeti % 67,5’tir ve bu, başkanlık sistemindeki başarı nispetinin üç katından daha fazladır. (a.g.e., s.34) Bunun sağlanabilmesi için sistemdeki organlar, vazife ve yapı bakımından düşünülürse, hem iş birliği esasına göre, hem de birbirlerinin sahasına girecek şekilde organize edilmişlerdir. Bu suretle de sistem uzlaşmacı bir sistem hâlindedir. Uzlaşmacı olma bakımından belki de başkanlık sisteminden daha da uzlaşmacıdır. Dolayısı ile birçok memlekette kullanılması mümkündür ve organların çalışmaları anayasalar yolu ile hukukî fomüllere bağlanmıştır. (a.g.e., s.34)

Başkanlık sistemine göre mukayese edilirse, meselâ icranın veya yürütme organının kanunların hazırlanmasında rolü vardır, kanun tasarılarını hazırlayıp meclise getirmek, müdafaa etmek ve cumhurbaşkanı vasıtası ile tasdik edilerek ilânını organize edip yürürlüğe girmesini sağlamak gibi. Yine başkanlık sisteminde olmayan bir husus, meselâ icranın veya yürütme organının, yani başbakan ve bakanların parlâmentoya karşı siyasî sorumluluğu vardır; hükümet veya bakanlar kurulu yahut da bakanlar ayrı ayrı güvenoyu ile hemen her zaman karşı karşıyadırlar. (a.g.e., s.34)

Denge öylesine kurulmuştur ki, yine başkanlık sisteminde olmayan prensipler içinde, meselâ parlâmento veya yasama organı, yürütme organını veya organlarını seçer, bu organlar veya organlardan biri ise, bazan yasama organını seçime gitmek üzere feshedebilir. Bu mekanizma, sistemin çok önemli denge vasıtalarından biridir. Parlâmenter sistemin çok önemli bir özelliği de, yürütme veya icranın iki başlı olmasıdır. Bu biraz da sistemin geçmişteki sistemlerle ilgisinden ve gelişip değişirken geçmişe bağlı kalmasından kaynaklanmaktadır. İki baştan biri, devletin başı olarak kabul edilen kral veya cumhurbaşkanı, ikincisi ise, hükümetin veya icranın başı olan başbakandır. Ancak klâsik parlâmenter sistemde devlet başkanının durumu, devletin birliğini, millet ve memleketin bütünlüğünü temsil etmek üzere, daha çok semboliktir. Bununla birlikte devlet başkanının, yasama ve yürütme arasında anlaşmazlık çıktığı zaman arabuluculuk veya hakemlik vazifesi de vardır. Bu durum, organlar arasındaki münasebetlerde, zaman zaman meydana gelecek tıkanıklıkları açmak için önemli ve yumuşatıcı bir formüldür. Özetlersek, parlâmenter sistemde genel olarak organlar içiçedir ve hem birlikte, hem de dengeli çalışmak gereklidir, temel hedef ise istikrardır. Temel hedef istikrar olduğu için de, daha ziyade İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sistemde iki partili sisteme doğru gidiş hızlanmıştır. Ayrıca da değişik fikirlerin parlâmento içinde ve ayrı partiler olarak değil de partiler içinde temsil edilmesi esasına doğru çok büyük bir kayma görülmektedir. (a.g.e., s.35)