23.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 706

Fuat Diriker ile Sohbet Asırlık Tecrübe Çınarı, Dünü ve Bugünü Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Aziz Atatürk’ün son 20 yılına yetiştiniz. O dönem ile alakalı olarak neler söylemek istersiniz?

Fuat Diriker: Ben bir yaşındayken Yunanlar İzmir’i işgal ediyor. Babam, İstanbul’da vazifeleri olduğu için esir olmaktan ve işkencelerden kurtuluyor ve bizi İstanbul’a alıyor. Üç yaşına kadar üç ablamla beraber İstanbul’da Üsküdar’da bir evde yaşıyoruz. Babam İstanbul’da işgal esnasında Türk Alayı’nın komutanı oluyor ve Anadolu’ya silah ve askerî malzeme kaçırtıyor. Daha sonra babam, Kuvayı Milliye’den aldığı emirle 1921′ de Atatürk’ün emrine girmek üzere Süvari vapuruyla gizlice İnebolu’a, oradan Kastamonu, Çankırı yoluyla bütün aile Ankara’ya geliyoruz. Yunanlılar Ankara’ya doğru taaruza geçmek üzereyken diğer asker aileleriyle beraber üç ablam ve ben kağnı arabasıyla Kayseri’ye on sekiz günde ulaşabiliyoruz. Babam İstiklal Harbi’nde hep cephede olduğu için bizi annem fedakârlıkla idare ediyordu. Sakarya Meydan Muharebesi Eylül 1921 de bitince Konya’ya geldik. Büyük ablam Mediha 15’nci Fırka kumandanı Erkân-ı Harp Binbaşısı Râsim (Sengir) ile evlendi. Büyük Taarruz başlayınca eniştem Râsim Bey 9 Eylül 1922 de İzmir’e ilk giren birliğin kurmay başkanı oldu.  Biz de Konya’dan İzmir’e ailece geldik. Eniştem bizi kaçan bir Yunanlının evine yerleştirdi. Babam Divan-ı Harp Reisi olarak İstiklal Harbi’ne girmeyenleri yargıladı, suçluların fazla ceza almamaları için gayret sarf ettiğini söylerdi. Ben de Göztepe’deki anaokuluna daha sonrada İzmir Lisesi’nin ilkokuluna Feriha ablamla başladık. Atatürk’le ilgili güzel şarkılar öğreniyor, O’nu sevinçle tekrarlıyorduk.  Bir kaç ay sonra babam Bolu’ya tâyin oldu, o esnada Atatürk’ün emriyle İsmet Paşa Lozan Anlaşması’nı yaptı. Musul’u ve Kerkük’ü İngilizler Türkiye’ye vermemek için Kürt Şeyh Sait isyanını çıkarttı. Babam da şarktaki isyana karşı Midyat’a tâyin oldu. Oradan Elazığ’a oradan Siirt’e tâyin oldu. Bütün bu seyahatler yol olmadığı için atlar üzerinde tepeleri, dereleri geçerek ve eşkıya tehdidine karşı askerlerin muhafazasında yapılıyordu. Benim haşarılığım sebebiyle atı kendim kullanmak istiyordum. Çok tehlikeli iki kaza geçirdim. Babam bizi Midyat’a bırakarak çarpışıyordu. Biz çok zaman yalnız kalıyorduk.  Siirt’te iken büyük kumanda kursuna gönderildi.

O yaşıma kadar Atatürk devrimlerini pek anlayamıyordum, ama şapka inkılâbı ve harf inkılâbı bunları bana hissettiriyordu. Anladım ki bu devrimlerin amacı Türk milletinin son asırlarda geri kalmasına sebep olan bütün kurumları kaldırarak yerine milletin karakterine, şartlara ve çağın gereklerine uygun ve ilerlemeyi sağlayacak yeni kurumlar kurmak ve Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkartmaktı. Ben Galatasaray İlkokulu’nun Ortaköy’deki dördüncü ve beşinci sınıfındayken Atatürk’ün Galatasaray Lisemizi ziyaret edeceğini öğrenince bütün ilkokul çok sevindik.  Daha sonra ben altıncı sınıftayken Atatürk tekrar Galatasaray Lisesi’ne ziyâretimize geldi, sınıflarımızı ziyâret etti. Bahçede O’nu büyük sevinç ve coşkuyla karşıladık.  Bu arada İsmet Paşa’ya bazen de Atatürk’e tenkitler oluyor, o dönem ismini unuttuğum bir gazete okulda kapışılıyordu. Okulumuz her düşünceyi hoş görüyle karşılamayı öğrettiği için bu da mâkul karşılanıyordu. İsmet Paşa’nın tenkit edilirken Atatürk tarafından uzaklaştırılıp yerine Celal Bayar’ı koymasını hoş karşılamamıştık. Ben 12’nci sınıftayken Atatürk’ün vefatını öğrenince yalnız bizim okul değil bütün memleket, herkes ağlamıştı. Bütün memleket büyük bir mâteme uğramıştı.

Sınıfımız kendisini Dolmabahçe’de huşu içinde ziyâret etmiş, naaşı Ankara’ya giderken Galata Köprüsü’nde sınıfımız O’nu saygıyla uğurlamıştı. Atatürk unutulmaz bir asker ve devlet adamı olarak târihe geçti. Dünya’da çağdaşı çok sayıda devlet adamı günümüzde unutulmuşken, Atatürk hâlâ büyük minnet ve saygıyla hatırlanmaktadır.

 

Çetinoğlu: Babanız Ahmet Nuri Diriker Paşa ile 32 yıl beraberdiniz, Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarına katılan Paşa babanızla alakalı olarak söyleyecekleriniz de vardır mutlaka…

Diriker: Babam, Balkanlar’dan Yemen’e, Çanakkale’den Medine’ye ve Kurtuluş Savaşı’na kadar cepheden cepheye koşan iyi bir asker ve kumandandı. Öyle ki Hicaz’da birlikte çarpıştığı Medine Kahramanı meşhur Fahreddin Paşa, bir seferinde âsilerle girdikleri çatışmadan sağ çıkmayacaklarını düşünmüş ve bu hâl vuku bulursa Medine Kumandanlığı’nı babama verecek kadar itimadı varmış. Fahreddin Paşa bir yazısında babam için ‘Nuri Paşa Azrail’in boru çaldığı harp meydanlarında çok kıymetli bir zâbittir‘ demişti.

Bütün askerlik hayatı harplerde, cephelerde çok zor şartlarda geçmesine rağmen, babam yaptıklarıyla asla övünmez, kendini ön plana çıkartmaya çalışmazdı.  Diğer taraftan yumuşak tabiatlı ve merhametli bir insandı. Annesini, babasını, kardeşlerini çocuklarını ve de hususiyetle askerlerini daima korurdu. Buna mukabil bizler de O’nu çok severdik. Alçak gönüllü, mütevazı ve yardımseverdi. Bunlara misal olarak şunları belirtebilirim: Ailesini, anne ve babasını, kardeşlerini ve büyükannesini Rusçuk’tan Manisa’ya getirtmiş. Onların getirdiği az bir miktara ilave ederek iki katlı bir ev ve üzüm bağı aldırmış. Kız kardeşinin bütün masraflarını üstüne alarak düğün yaptırmış. Seneler sonra annesi ve babası vefat ettiği zaman miras olarak sadece babasının bir saatini alıp diğer mirasını kardeşlerine bırakmıştı. Şarkta at üzerindeki seyahatlerde benim hatam yüzünden yaptığım kazada askerlerin bana uymasına çok kızmış, sonra da beni kenara çekerek ‘senin yüzünden onları azarladım, bir daha böyle yaptığını görmeyeyim‘ demişti. Bir kere de ayakkabımı askere bağlattığım için bir daha böyle bir şey yapmamamı tembihlemişti. Bana anlattığına göre 1897 Yunan harbinde Dömeke’de bir Yunan fırıncının ve ele geçen esirlerin öldürülmesine mâni olmuş. Çanakkale Savaşı’nda ise cepheden kaçmak isteyen bir neferi kurşuna dizilmekten kurtarmıştı. Bu asker daha sonra büyük kahramanlıklar göstermiş ve öyle ki Kâzım Karabekir askere madalya vermiş. İzmir’de divanı harp reisliğini deruhte ederken mahkûmların fazla ceza almamaları için gayret sarfetmişti. Ailesi de kendisini çok severdi. Babası Çanakkale Harbi esnasında Manisa’dan kendisini görmek üzere harbin en hareketli zamanında cepheye gelmiş. Emir subayı ön hatlarda çarpışan babama ‘Babanız geldi, sizi görmek istiyor‘ diye haber vermesi üzerine cephe gerisinde ‘Baba niye geldin, ne işin var burada‘ deyince, alay kumandanı koskoca binbaşıya babası ‘Oğlum seni çok merak ettim, dayanamadım geldim‘ demiş. Babam, O’nu zorlukla ikna edip Manisa’ya geri göndermiş. Babam bana ve ablalarıma çok düşkündü. Ablalarım evlendikten sonra dahi kısıtlı emekli maaşından onlara yardım ederdi. Daima yanlarında olmaya çalışırdı. Binbaşı iken biriktirdiği bütün parasını hükümetin İngiltere’ye ısmarladığı iki zırhlı için açılan bağış kampanyasına vermiş ve bir madalya almıştı. Netice itibarı ile çetin şartlarda bile insanî değerlerini bilen, alçak gönüllü bir insandı.

Çetinoğlu: Sizin döneminizdeki ilk-orta ve lise hayatının hususiyetlerinden bahseder misiniz?

Diriker: Büyük Taarruz’dan sonra İzmir’de oturmaya başladık. O evde tahta at oyuncak vardı, onunla oynadığımı hatırlıyorum.  Zamanım haylazlıkla geçti. O devirde Midyat’ ta içme suyu olarak yağmur sularıyla biriktirilen kurtlu sular kullanılıyordu. Babam oradan Elazığ’a tâyin edilince oradaki özel bir ilkokula başladım. Sınıflar güzel tabiat resimleriyle doluydu. Elazığ’daki bir kilise papazından Fransızca öğrendim. Kız kardeşimle atlarla gezer ve yarış yapardık. Babam Büyük Kumanda kursuna İstanbul’a taşınınca, çok zeki olan annem beni İstanbul’da Galatasaray Lisesi’ne yatılı olarak yazdırdı. Babam görevi gereği İstanbul’da bulunmadığından velim babamın da arkadaşı olan Çanakkale Harbi’nin unutulmaz kumandanlarından Anafartalar’da Atatürk’ün yardımcısı Miralay Şefik Aker’di. Galatasaray’da ilkokuldan itibaren iyi bir binaya ve iyi hocalara ulaştım. İyi bir sporcu, Türk ve Fransız kültürüne, sosyal bilimlere, fen bilimlerine, çağdaş düşünceye, medenî davranışa, dostluğa, hoşgörüye ve dayanışmaya, ileri görüşün, yenilikçiliğin ilmî düşüncelerin sâhibi oldum. Burada her bakımdan kıymetli arkadaşlar ve dostlar edindim.

Çetinoğlu: İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki yüksek tahsil hayatınız nasıl geçti?

Diriker: O dönemde imtihanla öğrenci alınan iki okul vardı: İstanbul’daki Yüksek Mühendis Mektebi (İTÜ) ve Ankara’da Mülkiye. Her iki okulun giriş imtihanları aynı tarihe isabet ettiğinden birini seçmek mecburiyetindeydim. Yüksek Mühendis Mektebi’ni seçtim 18.  olarak parasız yatılı birinci sınıfa girdim.

Elbiselerimiz, kitaplarımız okul tarafından temin ediliyordu. İkinci sınıftan itibâren inşaat, makine, elektrik ve mimar mühendislik kısımlarına kurayla seçiliyorduk. O zaman en gözde kısım inşaat mühendisliğiydi. Ben bu bölüme girebilmek için ikinci sınıfa geçtiğimde ailemden ilk senenin tazminatının ödenmesini istedim. Zorlukla da olsa ailem bu tazminatı ödedi. Ancak yatılı ücreti ödeyemedikleri için gündüzcü olarak okula devam etmek mecburiyetinde kaldım. İstediğim inşaat kısmına da geçmiş oldum. Okuldaki arkadaşlar liselerden seçkin öğrencilerdi, onlarla gayet iyi anlaştık. Derslerin yanında sporla da meşgul olurdum. Voleybol takımımız İstanbul ve Türkiye şampiyonu olmuştu. Arkadaşlarımız arasında Fenerbahçeliler daha çoktu Hepsiyle yakın arkadaştım. Bunların arasında daha sonra Fenerbahçe’de ‘efsane başkan’ olan Faruk Ilgaz da vardı. Voleybol takımını Fenerbahçe takımına üye yaptı. Ben derslerim sebebiyle antrenmanlara devam edemiyordum, onun için takıma giremedim. Tatilde Uludağ’a kaymağa giderdik. Sınıf arkadaşlarımızdan İsmet Paşa’nın oğlu Ömer İnönü ve kardeşi Erdal, Uludağ’a bizimle gelirdi Gayet mütevazı hareket ederlerdi. Sınıf arkadaşlarımızdan Antalyalı Ahmet Topuz, Ömer İnönü’yle yakın arkadaştılar. Ne tesadüftür ki mezun olduktan sonra Ahmet Topuz Demokrat Parti Antalya listesinden en genç milletvekili oldu. ODTÜ’nün kurulmasına yardım etti, Başbakan Menderes’ten destek sağladı. İhtilal esnasında da Yassıada’ya gönderildi. Arkadaşlarımız arasında bazıları profesör oldu. Daha sonra mühendis mektebine birinci olarak giren Cemil Ilgaz, İsmet Aka, Vahit Kumbasar gibi… Arkadaşlarımızdan bazıları da inşaat firmalarında çalıştı, firma sahibi oldular. Sedat Üründül Ata İnşaat firmasının sahiplerinden biri oldu ve İTÜ’ye de yardım etti. İyi mimarlar yetişti. Onların arasında sınıf arkadaşımız Enver Togay ve Fatin Uran vardı. Bülent Demirel Ytong fabrikalarını kurdu. Rıza Tezulaş mezuniyetten sonra Elektrik Etüd’de Süleyman Demirel’le beraber çalıştı ve beraber Amerika ya staja gitti.

Çetinoğlu: Türkiye’nin inşa yıllarında İnşaat Mühendisi olarak iş hayatına atıldınız. O dönemin iş adamlarında nasıl bir düşünce tarzı vardı?

Diriker: O devirde işler devletin elindeydi. Sümerbank İplik Dokuma fabrikaları, Filyos Tuğla Fabrikası, Beykoz Kundura Fabrikası, Bursa Merinos Kumaş Fabrikası, Karabük Demir Çelik Fabrikası, İş Bankası’nın yönetiminde Bursa İpek-İş Fabrikası,  Sümerbank’la beraber Balıkesir İplik Dokuma Fabrikası vardı. Etibank maden işlerini yürütüyordu. Bayındırlık Bakanlığı da Devlet Demir Yolları, hükümet ve hastane inşaatlarını ihale eder, iş adamları da bu ihalelere girerlerdi. Projeler devlet dairelerinde yapılırdı. İş adamları devlet dâirelerinin ve devlet bankalarının ihâleye çıkardığı işleri takip eder onları alıp inşaat işlerini yürütürdü. Dolayısıyla iş adamlarının kâfi sermayeleri ve cesaretleri olmadığı için büyük işlere giremezlerdi.

Çetinoğlu: Galatasaray Lisesi mezunu olduğunuz için Galatasaraylısınız, sporla ilgilendiniz. O dönemin spor dünyası ile günümüz arasında olumlu ve olumsuz farklar nelerdir?

Diriker: O zaman spor amatördü. Gerek idareciler gerekse oyuncular para için değil şöhret için ve gönül verdiği takımda cân-ı gönülden oynardı. Sınıf arkadaşlarım Gündüz Kılıç, Eşfak Aytaç’ın kulüplerinden para aldıklarını duymadım.

Çetinoğlu: Türkiye’nin seçkin insanlarıyla okul ve iş arkadaşlığı yaptınız. Yakın çevrenizde başka kimler vardı?

Diriker: Eniştem Isparta’lı Ömer Lütfü Akad, Yüksek Mühendis Mektebi mezunlarındandı. Yapı Kredi’yi ve Şeker fabrikalarını kuran Kâzım Taşkent yakın arkadaşıydı. Süleyman Demirel de kendisini takdir ederdi. İş Bankası’nın önce genel müdür yardımcısı daha sonra genel müdürü olan daha sonra Akbank’ın kurucusu ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Ahmet Dallı’yla dostluğumuz vardı. Kendisi ben Sümerbank’dayken İş Bankası’nın Sümerbank’la ortak olarak yapmış olduğu İplik Dokuma Fabrikası’nın başına beni getirmiş, oradaki başarımın neticesinde İş Bankası’nın Ankara dışındaki şube binalarının yapımını bana vermişti.  Başbakan yardımcısı Ekrem Alican aile dostumuzdu. Paris’te şehit edilen büyükelçimiz İsmail Erez sınıf arkadaşımdı. OTDÜ’nün ve Karayolları’nın kurucularından Vecdi Diker yakın arkadaşım ve iş ortağımdı.  Çok kabiliyetli bir kişi olduğu için Amerika’da Maryland Eyaleti Karayolları Genel Müdürlüğü’ne kadar yükselen Orhan Bayçu Galatasaray ve Teknik Üniversite’den arkadaşımdı. İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker’le Ankara Galatasaray Birliği dolayısıyla arkadaşlığımız vardı.

Çetinoğlu: Yakın dostlarınızla özel sohbetlerinizde en çok konuşulan mevzular nelerdi?

Diriker: Hayatımda hiç bir siyasî partiye girmedim. En büyük meşgalem iş hayatımı düzene koymak ve çok çalışmaktı. Dostlarımızla görüşmelerimizde devrin hükümetlerinin siyâsetleri hakkında kendi aramızda muhtelif fikirler ileri sürer hiç bir zaman münâkaşa etmezdik. Her fikri hoş görüyle karşılardık. Ayrıca çocuklarımızın durumları onların başarıları arada bir eski hâtıralarımızı tekrarlamaktan ibaretti.  Spordan, Galatasaray’dan da epey bahsederdik. İş hayatından çekildikten sonra en büyük meşgalem Galatasaray’ın durumu ve faaliyetleri ve Galatasaray Eğitim Vakfı’na ufak tefek yardımlardı. Bu arada Ankara Lions Derneği ile yakın ilişkim olurdu. Ankara Lion kulübü de beni yalnız bırakmazdı.

Çetinoğlu: Siz ve dostlarınız nasıl bir dünya görüşüne sâhipti? Ortak değerleriniz nelerdi?

Diriker: Dostlarımız ve ben Atatürk’e her bakımdan hayrandık O’nun işâret ettiği doğrultuda hareket etmeyi gaye edinip, meydana getirdiği devrimlerin savunucusu olduk. Demokratik bir dünyayı, ileri görüşlü yeniliklere açık, hoş görü ve yardımlaşmayı düstur edindik.

Çetinoğlu: Nasıl bir Türkiye hayal ediyordunuz?

Diriker: Atatürk’ün düşündüğü ve arzu ettiği gibi bir Türkiye…

Çetinoğlu: Türkiye’nin bugünkü iktisadiyatı, içteki huzur ve güven ortamı, dışta bölge ve dünya siyâsetindeki yeri ve gücü itibariyle Türkiye arzu ettiğiniz durumda mı?

Diriker: Türkiye genç nüfusu, potansiyeli, yetişmiş insan gücü ve sâhip olduğu tarihî ve tabiî güzellikleriyle çok daha üst seviyelerde olmayı hak eden bir memleket.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Avrupa Birliği, İslam ülkeleri ve Türk dünyası ile münâsebetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Diriker: Maalesef çok ümitli değilim. İnşallah bu kanaatim ileride değişir.

Çetinoğlu: Vaktinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler okuyorsunuz? Başarılı iş adamları, tecrübe ve kültür birikimlerini, kendilerini başarıya götüren yollardaki hâtıralarını kitaplarla yeni nesillere intikal ettiriyorlar. Bu konularla alakalı çalışmalarınız, düşünceleriniz var mı?

Diriker: Beni yetiştiren Galatasaray topluluğunun bünyesindeki Lisesi, Üniversitesi, Spor Kulübü ve diğer faaliyetlerini yakinen tâkip etmekle geçiyor. Ayrıca Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri ve yeniliklerini televizyondan ve yardımcılarıma okutabildiğim gazeteler ve dergilerden takip etmeye çalışıyorum. İki seneden beri gözlerimde artan sarı noktalar sebebiyle kitap, gazete ve dergileri ancak yardımcılarımın vasıtasıyla okuyabiliyorum.  İş hayatımdaki hatıralar, karşılaştığım zorluklar, atlattığım bâdireler ve edindiğim tecrübelerim belki ilerde torunlarımın hayatlarına katkı sağlayabilir düşüncesiyle meslek hayatımı yazmaya çalışıyorum. Vaktim kalırsa aileme çocukluğumdan itibaren öz geçmişimi yazmaya çalışacağım.

Çetinoğlu: Cenab-ı Allah nazarlardan saklasın. Sağlıklı ve dinç bir görünümünüz var. Bu durumunuzu nelere borçlusunuz?

Diriker: Önce sağlıklı bünyeme Galatasaray Lisesi’nde yetişmeme, hareketli olmama ve çok kıymetli damadım Prof. Dr. Ali Ergen’e…

Çetinoğlu: Gerek sosyal hayattaki konumunuz gerekse sağlığınız itibâriyle sizin gibi olmak isteyenlere tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Diriker: Galatasaray Lisesi gibi köklü bir kurumda eğitim almasını, alkol ve uyuşturucu maddelerden uzak kalmasını, iyi ve huzurlu bir aile hayatını, sağlıklı beslenmeğe mümkün olduğu kadar dikkat etmesini, iyi değerli dostları olmasını ve iyi bir doktora sâhip olmasını…

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

 

FUAT DİRİKER:

11.11.1918 de İzmir de doğdu. Galatasaray Lisesi’nden ve Yüksek Mühendis Mektebi’nden mezun oldu.  İnşaat Yüksek Mühendisi olarak iş hayatına atıldı. Sümerbank’da, Azot Sanayi’nde başmühendis olarak çalıştı, takdirnameler aldı. 1956 kendi mühendislik firmasını kurarak özel iş hayatına atıldı. İş Bankası’nın ODTÜ’nün ve özel firmaların idare binalarını inşa etti. Karayolu, otoyol, baraj, içme suyu ve kanalizasyon, arıtma tesisi projelerini gerçekleştirdi.

Türkiye’ye ilk kule vinci getirdi ve inşaatlarda kullandı. 1964 de Ankara Lions Kulübü derneğinin kurucularından ve başkanlarından biri oldu. Gönüllü olarak Ankara Galatasaraylılar Birliği binasının inşaatını yaptı. 80 yaşına kadar aktif iş hayatını devam ettirdikten sonra kâfi derecede yorulduğuna hükmederek meslek hayatını noktaladı. Tâkip eden yıllarda başta eğitim vakfı olmak üzere kendisini Galatasaray topluluğu faaliyetlerine adadı.

 

 

 

Mehmet

0

Bizim Mehmet yine eğdi başını ,

Belli ki derdi çok, morali bozuk.
Gün görmedi Mehmet, yüzü hep asık,
Zor günlerde  Mehmet, aranmaz artık.
*
Mehmet fakir, lakin çok da gururlu ,
Verilen sözlerse boş çıkar  yazık!
Para, güç, iktidar kimlerin belli, 
Mehmet, bu vatana âşıktır âşık…
*
Yol arkadaşlarım dağılmış gibi!
Gönüldaşlık nerde, yalnızız artık. 
Diyor Mehmet içten tekrarlayarak,
Bunca hain, çıkarcının eline kaldık.
*
Okulda, sokakta ve de dağlarda ,
Biz bu hainlerle her gün savaştık.
Vatan, millet, bayrak için, din için,
Bunca zorluklarla  her gün boğuştuk!
*
Mehmet darmadağın, Mehmet umutsuz!
Mehmet der yurdumda biz parya kaldık!

Türk’e düşmanlar mal bölüşürken,
Biz, Türk Milleti’ne hiç darılmadık

 

Başkanlık Sistemi ve Ordu

0

“Birçok kimse ordunun politikaya girmesi ancak başkanlık sistemi ile önlenebilir deyip, gündeme başkanlık sistemini getirmekte veya başka sistem arayışları içindedir. Bunlar özellikle başkanlık sistemi için şu iddiaları ileri sürmektedirler”:

“Başkan halk tarafından direkt olarak seçilmiş olacağından, hem parlâmento, hem de ordu karşısında çok güçlü bir pozisyona sahip olacaktır. Ayrıca halk tarafından seçilmiş olmanın kazandıracağı itibar ve sağlayacağı güç karşısında ordunun politikada artan nüfuzu ve zaman zaman politikaya fiilen girme alışkanlığı ortadan kalkacaktır”.

“Ordunun politika dışına çıkması ile Türkiye’mizde zaman zaman görülen, bazen parti liderlerinin, bazen milletvekili ve diğer politikacıların, bazen da bir kısım bürokratın kışkırtmaları sonucu bazı partilerin seçim dışı ümitleri ortadan kalkar ve hem seçimin hem de seçilmişlerin önemi ve otoritesi artar”.

“Ayrıca da şunun veya bunun kısa vadeli çıkarlar ve taktik hesaplarından kaynaklanan kışkırtma ve karıştırıcı hareketler gündemden çıkar. Böyle olunca da uzun vadeli prensip ve hesapların, devlet ve millet işlerine hâkim olması sağlanır”.

“Tabii, ordu ile ilgili hususlarda ileri sürülen iddiaların bir kısmı doğrudur ve mutlaka gereklidir. Ancak, bu iddiaların başkanlık sisteminin müdafaası için ileri sürülmesi yanlıştır. Çünkü seçimle gelen bir başkanın orduya karşı çıkıp, büyük riskleri göze alarak, kendisini ve sistemi tehlikeye atması yerine, ordu ile beraber olup yapacağını yapması daha kolaydır. Bu, bazan belli fikirlerin tatbikatı için görülmekte ise de, çok kere başkanın yerinde biraz daha kalması ve bazı kimselere birtakım menfaatlerin sağlanması için girişilen teşebbüsler olabilmektedir. Özellikle Güney Amerika’da bu tamamen böyledir. Unutulmamalıdır ki, hemen bütün insanlar, arkasına dağınık ve düzensiz güçleri alıp riske girmektense, yanına organize ve disiplinli güçleri alıp isteklerine ulaşmayı tercih ederler. Tabii, ikinci yolu seçmek, her zaman birinciden daha kolaydır. Birinci yolu seçmek için başka riskler de vardır, yeni bir seçime gitme ve kaybetme riski, hesap sorulma riski, bazı kirliliklerin ortaya çıkma riski, bir tarafa atılıp unutulma riski. Acaba kaç kişi başkanlık makamında otururken bu kadar riski göze alabilir? Özellikle Türkiye’mizde. Evet, Türkiye’mizde geçmişte meclisler orduya karşı çıkmış veya çıkabilmiş midir ki, bir başkan sadece halk tarafından seçilmiş olduğu için orduya karşı çıkabilsin? Geçmişte meclisleri kim seçmişti? Hayalci olmayalım ve tatbikata bakalım.

“Yalan ve paranın devlette ve politikada kullanılır olmaktan mutlaka çıkarılması gerekir. Yani kirlenmiş olan politikanın en kısa zamanda ve en hızlı şekilde temizlenmesi hemen gündeme gelmelidir. Bunun için de bir hesap sorma ve hesap verme devrinin açılması ve bazı kimselerin mutlaka adalet huzuruna çıkması gerekir. Demokrasi de her şey açıkta, net olarak ve halkın önünde cereyan ettiğinden veya etmesi gerektiğinden, bu husus son derece önemlidir. Çünkü politikanın kirlendiği bir memlekette devletin temiz kalması mümkün değildir. Bu ise, hem devletle milletin arasında uçurumlar meydana getirir, hem de devlete karşı vatandaş vicdanındaki saygı ve otorite hissini ortadan kaldırır. Ayrıca bir memlekette, özellikle de politikanın kirlendiği bir memlekette, devlet ve politika adamlarının kalitesi, karakteri, psikolojisi ve ahlâk ölçüleri de ortaya çıkmalı ve kimin ne olduğu bilinmelidir. Sistemin yerleşmesi için de bu gereklidir”.

“Tabii bir milletin moral gücü ile bünyesinin sağlamlığını tayin eden faktörlerin de başında bu ölçüler gelmektedir. Bu husus, seçilmişlerle seçilmemişler arasındaki münasebetlerin saygı sınırları içinde yürümesi ve seçilmişlerin gerek organlar, gerekse fertler üzerindeki otoritesinin kabul veya reddi gibi anlayış farkları bakımından da çok önemlidir”.

“Her memlekette olduğu gibi, bizde de demokrasinin kurulup kökleşmesi ve istikrar içinde çalışması, devlet gücünden bağımsız kuruluşları ve birlikleri bulunan veya organizasyonları olan canlı bir toplumun gelişmesi ile çok yakından ilgilidir. Bunun için de, toplumun gerek fertleri, gerekse grupları arasında problemleri ve anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözme alışkanlığının yayılması ve yerleşmesi gerekir.” (Mehmet Turgut, Başkanlık Sistemi, Ordu ve Demokrasi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul-1998, s. 159-161)

 

 

İslam Coğrafyası’nda Başta Mehmet Akif Ersoy Dünyamızı Aydınlatanlara Şükran Borcu

 

Dünya nüfusu 7.5 milyara yaklaşırken bir yandan ikili veya uluslararası anlaşmalarla toplumların barış, istikrar ve refah içinde yaşamasına çalışılıyor, öte yandan da sürekli artan terör eylemleri, bireysel şiddetler, insan haklarını umursamama, gelir paylaşımındaki adaletsizlikler, kısıtlanmaya çalışılan özgürlükler, masum ve mağdur halklar üzerinde son teknolojik mühimmat ve silahların denenmesinin artması ve de bir türlü önü alınamayan bazı gelişmiş ülkelerin değişik isimlerle hayata geçirmek istediği emperyalist uygulamalar yarınki yaşanacak dünyamızın en önemli fotoğrafları olarak karşımızda duruyor.

Oysa dünya nüfusunun %25’i oluşturan Müslüman inancına göre “insan eşref-i mahlukattır. Yeryüzü insan için yaratılmıştır. Adalet de ana eksendir. İnsanın iki cihanda mutluluğu ilk hedeftir.” Tarih sahifelerinde dünyamızın böyle dönemler geçirdiği, fikri ve ilmi üretimlerle icat ve mucitlerin arttığı, örnek adalet uygulamalarının yaşandığı, her türlü canlının hayat hakkına saygı gösterildiği, özgürlüklerin bir başkasının hürriyetini etkilemeyecek şekilde yaşandığı arşivlerdeki belge ve bilgilerle sabittir.

Alimler Peygamberlerin Varisleridir

Hazreti Ali’nin savaş sırasında kılıcını tam indireceği sırada,  rakibinin yüzüne tükürünce “canına inancım gereği kıyacaktım, artık nefsim karıştı, seni serbest bırakıyorum” demesi,  böyle bir uygulamayı gören kişinin daha sonra İslam dinini seçmesi bir örnek tavırdır.

Mevlana Celaleddin Rumi ve Yunus Emre’nin aradan asırlar geçmesine rağmen bütün dünyada her din ve görüşten insanlardan bağlılarının olması, eserlerinin hala basılması, tercüme edilmesi ve okunması bir başka örnektir. Farabi ve İbn-i Sina örnekleri de bu görüşü pekiştirir.

Fatih Sultan Mehmet’in gayrimüslim bir mimara zarar vermesi üzerine yapılan muhakemede Kadı’nın  Hakan’ın da kolunun kesilmesi kararı vermesi bir başka önemli ders çıkarılacak olaydır. Yine Hoca Akşemsettin’in İstanbul’un Fethi sırasında söz vermesine rağmen Hakan’la birlikte şehre girmemesini izah ederken “Ben sizin ahiretinizden de sorumluyum. İstanbul defalarca fethedilmek istendi, Rabbim kimseye müyesser kılmadı. Size nasip etti. Dolayısıyla gururlanır halka zulmedersiniz diye endişe ettim, sizinle birlikte Bizans’a girmedim” demesi ve bunun akabinde de yayınlanan kararnamede; “sizin canınız, malınız, inancınız güvencemiz altındadır” denmesi yine bir başka önemli örnek ve özelliktir.

Akif’in Mirası

Dünyamızın aydınlanmasında Müslüman âlimler, düşünce adamları, yazarlar akademisyenler, kanaat önderleri bağımsızlık hareketlerine, yenilik ve fikri çağdaşlaşmaya örnek olmuşlardır. Milli kimliklerin korunmasını öne çıkmışlardır. İnsanı kamil arayışında Muhammed İkbal ve Seyit Ahmet Han örneği verilebilir. Milli şairimiz Mehmet  Akif Ersoy aynı zamanda  çok iyi bir sosyal gözlemcidir. Vurgulamaya çalıştığı tembellik, hantallık, kolaycılık, nema lazımcılık, fukaralık, eşitsizlik, adaletsizlik, alkolizm, kadına şiddet  ve taassuba dramalarında dikkat çeker. Bu sorunların tümü bugün ülke yönetimlerini meşgul etmektedir. İslam toplumunda düşüncede yenilik ve medeni kalkınma hareketleri de çok tartışılmasına rağmen Muhammed Abduh ve CemalettinAfgani ile gündeme taşınmış, Musa Carullah başta Kazanlı Alimlerce devam ettirilmiştir.

Birlikte Yaşamak İçin

Dünyada en genç yaş grubu İslam coğrafyasındadır. Buna karşılık 20. Asırdan devralınan savaşlar da 21. Yüzyılda sadece İslam dünyasında acımasızca devam ettirilmektedir. Bazı ülkelerin içinde yaşadığı inanç çözülmesini  örtmeye çalışan batı yönetimleri islamofobiya ve ırkçılığı beslemekle dünyamızı yaşanamaz hale getirmektedir. Oysa antisemitizmin uygulandığı ülkelerde Müslüman halk ve göçmenler  insanca yaşama konusunda sorun yaşamaktadır. İslam inancı karikatürüze edilmekte ve hakarete varan yayınlar yapılmaktadır. Bu saatten sonra artık akıl ve iz’ançerçevesinde bir yol izlenmelidir. Bilimsel ve kültürel miras dünyanın ortak malıdır. Batı sadece yeraltı ve yer üstü zenginliklere değil bu arşivlere de girmeli ve İslam coğrafyasını yeniden keşfetmelidir. İslam coğrafyası da yaşananlardan ders çıkarmalı, tarihteki eski görkemli günlerine dönmek için gayret sarfetmelidir. Temel değerler ve tercihlerden vazgeçilmeden toplumsallaşma ve birlikte yaşama hayata geçirilmelidir.

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı düşüncede, sanatta ve kültürde insanı merkeze alan ve her kesimi kucaklayan evrensel bir donanım ve ufka sahip bilim adamları, alimler, yazarlar, aydınlar, kanaat önderlerinin görüşlerini toplumla paylaşmaktadır.

İnsan Endeksli Politika Üretmek

İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarından gelen aydınların iştirak ettiği İslam Coğrafyasını Aydınlatanlar Uluslararası Sempozyumu bir ilk olması bakımından ve dünya barışı, istikrarı, dayanışması ve güvenliği açısından da kalıcı belge ve bilgilerle tamamlanmıştır. İnsana yatırımın ve insan endeksli politika üretmenin ne kadar gerekli olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Barış dolu ve geniş ufuklu yeni bir dünya kurulmasına katkı verenlere teşekkürler.

 

 

2016’nın Sağanak Geçişleri Bir Fırtına Habercisi

0

Ve 2017 fırtınalı yılların başlangıcı gibi duruyor ama inşallah yanılırız.

2016‘yı Berlin Duvarı‘nın yıkıldığı 1989 yılına benzetirsek 2017 de Sovyetler Birliği‘nin yıkıldığı 1991 rolüne aday.

Yılın ikinci yarısı hem bizim hem de bölgemiz için heyecan üstüne heyecanla geçti. Yeni yılda da adrenaline adrenalin demeyeceğiz galiba; Allah muhafaza!

Meteoroloji Müdürlüğü gibiydi ABD ve hempaları; Irak‘a yağmur gibi bomba yağacak diyorlar ve yağdırıyorlardı, Libya‘da Kaddafi sert bir rüzgar darbesiyle devrilecek diyorlar ve devirtebiliyorlardı, Suriye‘de lokal kurşun sağanakları başlayacak diyorlar ve başlattırıyorlardı.

Ve daha neler neler… Darbe indi-bindileri: Mübarek gitsin – Mursî gelsin, Mursî gitsin – Sisî gelsin. Aç-kapa artemalar: Tunus aç-kapa, Tahrir aç-kapa, Yemen aç-kapama.

Aslında bu yazıda reklam giydirme olayı yoktu. Emperyalizmin ayakkabı numarası bizim de düşüncelerimizi yoruyor, dostlar.

Gelelim iklim değişikliklerinin atmosferik delinmişlik parametrelerine. Suriye‘de 6. yılına ilerleyen iç savaş dış dengeleri değiştirmeye devam ediyor. Rusya, İran, Çin ve Türkiye‘nin bölgedeki ağırlığı artıyor.

Hayret – 1: Ortadoğu satranççısı İsrail en zıttı olarak bilinen Suriye‘nin yarım düzine yıldır başına gelenlere “gık” demedi ama Amerika‘nın veto etmediği BM kararına gak-guk konuşuyor.

Hayret – 2: Suriye‘nin bir şehri olan Halep‘teki ateşkesi dıştan Rusya ile Türkiye kararlaştırıyor ve ondan sonra tahliyeler başlıyor. Suriye‘nin geleceğiyle ilgili Moskova‘daki Dışişleri Bakanları toplantısına Rusya, Türkiye ve İran katılıyor.

Tabii, insanın gözü arıyor; nerde ABD, nerde AB? Hani Ortadoğu tilkisi İngiltere? Hani Suriye’yi onyıllarca manda’layan Fransa? Hani Avro-pa‘nın reise’si Almanya?

E, fiilî durum buysa kartlar yeniden karışacak ve yeni aktörlere yeniden dağıtılacak demektir. İngiliz aklının cetvellediği sınırlar değişecekse yeni bir düzen tesis edilecek demektir.

Trump, Amerika’nın Yeltsin‘i olmaya namzet. Dolayısıyla Obama da Gorbaçov oluyor.

Çin zaten 2020 sonrasının ekonomik Süper Güç‘ü olmaya hazır. Donald amca, Putin‘in desteğini alarak Çin’i sallama ve sarsma eğiliminde. Fakat büyük şirketler de hegemonyal Çin dönemine Pekin‘den başlayarak çoktan aşılanmış durumdalar. Trump, bu yüzden olsa gerek Exxon Mobil‘in CEO’sunu Dışişleri Bakanı yapmaya çalışıyor.

Rusya‘nın büyükelçisine sıkılması, Rus uçağının düşürülmesi Çar Vladimir‘in oyunu iyi oynadığını gösteriyor. Bu demek ki Rus – Çin ekseni, küresel ve bölgesel sessiz tiyatrocular olan İngiltere ile İsrail’i yanına alarak yeni bir baskın stratejik hat oluşturmada.

Ha, biz nerede konuşlanıyoruz: Son 1,5 yıldır doğru okumalarla alternatif konseptleri deneme aşamasındayız. Devirdiğimiz çamları dikme ve yeni oyunlar için folklor bilgimizi geliştirme gayretinde gibiyiz. O yüzden darbeli matkap ayarındayız.

Geçişler her zaman can yakıcıdır, behemehâl sıkıntılarımız bilhassa ekonomiyle katmerleşerek tavan yapacak gibi duruyor. Fakat 7-8 yıl önce Afrasya – Alternatif Eksenler kitabını yazmış biri olarak enseyi karatmaya gerek yok diyorum.

Zira – 1: Biz musibetlerle öğrenen bir milletiz, oku‘ma ve yaz‘maya pek itibar etmeyiz.

Zira – 2: “Ulu çınarlar fırtınalı diyarlarda yetişirler.”

 

 

Biblioman, Bibliofil, Yoksa yalnız Fil mi?

Bu soruyu, bir dostumu, hayatımda önemli etkisi olan bir arkadaşımı tanımlamak için sormuştum. O, bugün Konya’da yaşayan, fakat kültür hayatına katkıları ile bir ayağı Ankara ve İstanbul’dan eksik olmayan gerçek bir aydındır. Tıp Fakültesi öğretim görevinden bugünlerde emekli olacak ama O’nun çalışkan ve üretkenliği önemli eserler vermesini devam ettirecektir.

Bu çalışmalarından biri Hayat Ağacı-Yılan (HEY) isimli eseridir. Bu çalışmasıyla tıp tarihine önemli bir eser kazandırmıştır. Yılan ve Ejder’in mitolojik değerleri yanında hekim ve hekimlik mesleğinin önemi ve toplumdaki yeri ile ilgili değerli tespitleri, önemli bilgileri bizlerle paylaşmaktadır. Hekimlere verilen ücretin adının Almanya’da  ”şerefiye” şeklinde onurlandırıcı bir şekilde olması; diğer bir örnek de Bitinya’lı (Nikomedya- İzmit) hekim Asklepides’in (M.Ö. 124_-40) hekimlerin hastasına yaklaşımın ustaca olması, bu yaklaşımdaki davranışın ”süratle, emniyetle uygun şekilde” olması gibi bugün de geçerli olan bilgilerdir. Bu kitap, hekimlerin çok istifade edeceği farklı, değeli bilgileri vermesi yanında zengin bir genel kültür kazandırıcı özelliğe de sahiptir.

Prof. Dr. Fuat Yöndemli ‘yi fakültemizin kütüphanesinde tanımıştım. Bana kıyasla uzunca boyu, düz yana taranmış saçları, çevresi ile ilgisizmiş gibi duran fakat özgüveni yüksek duruşu ile sanki kütüphanenin demirbaşı gibi idi. Tıp eğitiminin çok okumayı gerektiren bir özelliği vardır. Ama o, sürekli okumak yanında, raflardan değişik eserleri bulup çıkarır ve öğrendiği farklı bilgiler ile çevresinin daima ilgisini çekmesini bilirdi. Ben ise onun kadar değil ama kitap ve kütüphane ilgisi fazla olan bir öğrenci idim. Zamanla sınıf arkadaşlığımız daha da ilerleyerek dostluğa dönüştü. Artık o benim için ‘ mürşit’, ben ise’ tilmiz’ idim.

Okul arkadaşlığımız yanında boş zamanlarımızın değerlendirilmesi, Ankara’daki gerek Hacı Bayram’daki gerekse Zafer çarşısındaki kitapçı ziyaretleri önemli müştereklerimiz olmuştu. MEB kitapevinin 1000 Temel Eserlerini ilk önce biz almaya çalışırdık. Daha sonra, önce onun memleketi Nevşehir-Ürgüp’e sonra benim memleketim Bolu-Gerede’ye gezmelerimiz, yine yakın dostumuz Dr. Musa Akoğlu’nun memleketi Giresun-Bulancak gezilerimiz ve bu gezilerdeki onun şiir ve edebiyat sohbetleri unutulmaz hatıralardır. Grup yolculuklarımızda Ömer Hayyam’dan rubailer, Şeyh Sadi’den hikâyeler bu seyahatlerimizin unutulmaz zenginlikleridir. Fuat hoca zengin bilgi birikimi yanında güçlü hafızası ile az konuşan, fakat konuştuğunda herkesi kendisine hayran bırakan bir özelliğin sahibidir.

Çalışkan, güçlü öğrenme özelliği mezuniyet sonrası da sürmüştür. Bu özelliği onu iyi bir KBB hocalığı yanında, değişik alanlarda da söz sahibi bir öğretici hoca özelliğine taşımıştır. Mesleğimizin sembolü YILAN ile ilgili çalışmaları, hekimlik tarihi ile ilgili araştırmaları, MEVLEVİ ve MEVLEVİLİK ile ilgili değerlendirmeleri bunlardandır. Şiire ilgisi onun bu alanda da eserler vermesini sağlamış, birçok şiiri bestelenerek müzik dünyamıza kazandırılmıştır.

Dr. Fuat bir kitap dostudur. Bu dostluk çok özel günlerde bile, ilgili bir eseri bulup muhatabına hediye etmesi kadar ileridir. Benim nikahım da, o evlilik heyecanı ve telaşı içinde iken, elindeki kocaman bir kitabı uzatarak ‘İbrahim, İbrahim al bunu! Okumanız için!’ demesi ben ve eşim Fatma’nın unutamayacağı hatıralardandır. Türk Şiirinde Unutulmaz Mısralar isimli Hilmi Soykut’un derlemesi olan, 1000 sayfalık bu eserden, Bursalı Mehmet Tali’ye ait bir şiir ile bu yazıyı tamamlayayım.

‘Çeşm-i insaf gibi mizan olamaz

Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz’.

Kendisine sağlıklı, kitaplı, şiirli nice ömürler diler iken, O ve O’nun gibileri örnek alan, kitap dostu ve okuma alışkanlığı artmış bir toplum olabilme dilek ve temennisi ile 2017’nin daha iyi ve güzel bir yıl olarak geçmesi duygularımı paylaşmak isterim.

 

 

 

 

Kocaeli Kent Konseyi’nde Yeni Dönem

Kocaeli Kent Konseyi’nin 9. Olağan Genel Kurulu, 23.12.2016 tarihinde Kocaeli Ticaret Odası, Meclis Salonu’nda yapıldı.

İki yıldır Kent Konseyi Başkanlığını yürüten Sayın Abdullah Köktürk aday olmadı. Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’nun da katıldığı kurulda, tek aday sendikacı Adnan Uyar, delegelerin oy çoğunluğu ile Kent Konseyi’nin yeni başkanı oldu.

Sayın Abdullah Köktürk, gündem gereği yaptığı konuşmasında; Kent Konseyi’ni tanıtmaya çalıştı. Gerçekleştirdikleri projelerden çarpıcı ve sevindirici örnekler verdi.

İkinci konuşmayı yapan Büyük Şehir Belediye Başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’da, Kent Konseyi’nin önemine ve yapması gereken işleverine vurgu yaptı.

Salonda bunları dinlerken, sivil toplum kuruluşlarının önemini düşündüm. Katılımcı, değer üreten, katkı sağlayan beyinlerin, “daha yaşanır kentler üretmek adına” bir araya gelmesi ne güzeldir.

Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’nun; “Kent konseyinin ismi güzel. Bunu faydalı hale getirerek güzel çatışmalar yapmalıyız. Bu bir çatı. Sivil toplumun enerjisi. ‘Benim de bu kent için fikrim var. Bu görüşüme değer verir misiniz?’ diyen, sosyal sorumluluk almak isteyen herkesin fikrine önem verildiği, dinlenildiği ve kararların alındığı bir kurum.” Söylemleri umut verici ve teşvik edicidir.

Kent Konseyi’nde oluşturulmuş çeşitli meclisler var. Her bireyin, duyduğu sorumluluğun gereğini yapmak adına, kendine uygun mecliste, yaşadığı kente katkıda bulunması elbette ki heyecan verici.

Fakat Kent Konseyi’nin amaçlarının ve icra ettiği faaliyetlerin geniş kitlelerce tam olarak bilinmediği ve anlaşılamadığı kanaatindeyim.

Bu anlamda, daha çok tanıtım yapmaları, geniş kitlelere ulaşmaları gerekiyor sanırım. İnsanlar, yeterince tanımadığına tereddütlü ve ön yargılı olabiliyorlar.

Belediye meclislerine yön verebilen, yaşanılan kenti sahiplenerek kentin kültürü, ulaşımı, sağlığı, çevresi, eğitimi vb. konularda fikir üreten, güç oluşturan, ışık tutan Kent Konseyi’nin kentimize büyük katkılar sağlayacağı aşikârdır.

Seçilen çiçeği burnundaki yeni başkan Sayın Adnan UYAR, yaptığı teşekkür konuşmasında, istekli, azimli ve heyecanlıydı. Güzel çalışmalar yapacağının güvencesini vermenin mutluluğu içindeydi.

Kendisini ve ekibini tebrik ediyor, başarılı projelere imza atmasını diliyoruz.

Sevgiyle kalın…

 

 

Türkiye’de Demokrasi

0

“Demokratikleşmenin yayılıp, büyük halk kitleleri tarafından, bütün özelliklerinin benimsenmesi için siyasî partilerin yan teşekküllere (kuruluşlara) ihtiyacı vardır. Bunlar ocak, bucak teşkilâtları, kadın ve gençlik kolları ve fikir klüpleri gibi kuruluşlar olabilir. Siyasî partilerin partileşmesi ve lider sultasının önlenmesi için de bu gibi kuruluşlara şiddetle ihtiyaç vardır…Şimdi geçmişle ve bunların önemi ile ilgili bir örnek vermek isteriz:

“(Zamanın) tecrübeli politikacılarından biri olarak kabul edilen Demokrat Türkiye Partisi’nin lideri Sayın Cindoruk bir zamanlar, Demokrat Parti’nin Ankara’da Cebeci Ocak Başkanı idi ve Ocak Başkanı olarak, ocağın yıllık kongresine davet edip getirdiği, zamanın güçlü başbakanı rahmetli Adnan Menderes’i karşısına alıp hem en ağır sözlerle, hem de çok şiddetli bir tonla tenkit edebilmiş ve başbakana hesap sorabilmişti. Bu gücü ve bu cesareti kendisinde bulabilmiş ve başbakan kürsüye gelip başta ocak başkanı olmak üzere, delegelere ve partililere hesap vermişti. Çünkü o zamanlar bu teşkilâtların sistemde bir yeri, başkanlarının ise bir değeri ve bir gücü vardı.

X

“Aradan zaman geçmiş, gün gelmiş aynı Cindoruk Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olmuş ve partisinin genel başkanlığına aday olmayı istediği hâlde, bugünkü (o günkü) Cumhurbaşkanı’ndan, yani partisinin eski genel başkanından “okey” alamadığı için, sesini çıkaramayarak yerinde oturmuştur. Çünkü bugünün partilileri mutlak olarak genel başkanların emrindedir, tabiî belli bir müddet de olsa eski genel başkanlarının da.

“Sonuç; Sayın Cindoruk eski genel başkana hayır diyemediği için, memlekette geçmişi ve hâli ile büyük ve köklü bir yeri olan partisinin; fikri, tecrübesi, ehliyeti ve samimiyeti belirsiz kimselerin eline geçip dağılmaya sürüklenmesine göz yummuştur. Sonra da kurucusu olduğu ve en kritik günlerde genel başkanlığını yaptığı partisinden kovulmuştur. Acaba ocak-bucak teşkilâtları olsa idi, DYP partileşmiş bir parti haline gelmiş bulunsa idi, bu olabilir miydi? Bize göre olamazdı. Çünkü ocak ve bucak teşkilâtları, genel başkanlara ve parti üst kademelerine karşı çıkıp hesap sorma ve direnme organları idi.

“Toplum ve özellikle kendilerini toplumun üst kademesi olarak gören aydınlar ve bürokratların büyük bir kısmı, hukuk devleti, ideolojik devlet, cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramlarla ilgili hususlarda, hikmet-i hükümet ve hizmet hükümeti anlayışı gibi konularda bilgi sahibi değildir. Hatta memleketimizde bu gibi konular hakkında, çok kere yanlış ve birbirine zıt fikirler yaygındır. Fertler ve gruplar arasındaki kavga ve çatışmaların çoğu, bu yanlışlardan ve bunlarla ilgili bilgi noksanlığından kaynaklanmaktadır.

“Bu hususta, özellikle iktidarlarla ordu, sivillerle askerler ve seçilmişlerle tayin edilmişler arasındaki anlaşmazlık ve sıkıntıların arkasında, mutlaka bu bilgisizliklerin rolü vardır. Dolayısı ile yukarıda tespit ettiğimiz konularla ilgili hususların, tabii demokrasi ve liberal görüşlerin prensipleri içinde; başta okullarımız olmak üzere, medyamız (basınımız) ve diğer eğitim ve öğretim imkânlarımızla yayılması, üzerlerinde düşünülmesi ve benimsenmesi için adeta seferberlik ilan edilmelidir. Böyle bir seferberlikle, memlekette demokratik sistemin kurulması, yerleşip kökleşmesi, yaşaması ve işlemesi için, gerekli olan bir vasat (ortam) ve kamuoyu yaratılmalıdır.

“Ancak böyle bir vasat (ortam) ve kamuoyunun doğması ile; hem devlette, hem iktidarda, hem de politika ve demokraside, çeşitli organ ve güçlerin belli dengeler içinde çalışmaları mümkün olabilir. (Mehmet Turgut, Başkanlık Sistemi Ordu ve Demokrasi, Boğaziçi yayınları, İstanbul – 1998, s. 148 – 150)

X

“Takriben 150 yıldan beri toplumla devlet arasında, daha doğrusu küçük bir aydın zümre ile büyük halk kütleleri arasında devam eden kavga ve münakaşalara son vermek üzere, gerekli bütün tedbirleri içine alacak bir anayasa yapılmalıdır. (a.g.e., s. 142)

X

“Neden, standartların dışına çıkarak her şeyi kendimize, hem de yanlış olarak kendimize benzetme gayreti içindeyiz?” (a.g.e., s. 147)

 

 

80/20 Kuralı

Belki “80/20 kuralını” duymuşsunuzdur. Duymamış olanlar için “Pareto ilkesi” denilen bu kuralı hatırlatalım.

Bu kuralı ortaya çıkaran Pareto ve takipçileri bazı tespitler yapmış.

Herhangi bir ülkede servet ve gelir dağılımını incelediklerinde, ülkenin % 80 zenginliğinin, nüfusun % 20’sine ait olduğunu görmüşler.

Sadece bu konuda değil, önemli azınlık (%20) ile önemsiz çoğunluk (%80) arasındaki bu ilişki hayatın birçok alanında geçerli.

Zamanımızın %80’inde, gardırobumuzdaki kıyafetlerin sadece %20’sini giyeriz.

Vaktimizin %80’i, tanıdıklarımızın yalnızca %20’siyle geçer.

Türkiye’deki yayınların %80’i, üniversitelerin % 20’si tarafından yapılıyor.

Nobel ödüllerinin % 86’sını, ülkelerin %20’si kazanıyor.

Microsoft en fazla raporlanan hataların %20’sini çözerek, çökmelerin %80’inin engellenmesinin mümkün olduğunu belirtmiş.

Bir şirkette giren paranın kabaca %80’i, müşterilerin %20’sinden geliyor. Yani 100 müşteriden en iyi 20’yi elde tutmakla, ciro ve karlılığın %80’ine hükmedilmiş olunuyor.

Aynı şekilde, satışın kabaca %80’ini, satışçıların %20’si yapıyor.

Görülüyor ki, genellikle zihnimiz tüm sebeplerin yaklaşık aynı öneme sahip olduğu varsayımıyla hareket etmeye meyilli olsa da, gerçek pek öyle değil.

“Ortaya çıkan etkinin %80’i, etkenlerin sadece %20’sinden kaynaklanır.”

Ben bunu uygulamada yaşadım.

Petkim ve Tüpraş‘ta çalıştığım dönemde “Pareto analizi” çalışmaları yapardık. Ortaya çıkan bir problemin ilk on etkenini sıralar ve istatistiksel değerlendirme yaptığımızda iki etkenin problemin yüzde 80 sebebini oluşturduğunu görürdük. Öncelikle bu iki etkeni çözdüğümüzde problemin yüzde 80 oranında çözüldüğünü görürdük.

***********************************************

Devletin Kurum ve Kuralları

Türkiye’nin içinde bulunduğu her biri diğerinden ağır temel meselelerin ortaya çıkmasının ve büyümesinin sebeplerini teşhis etmek ve önem sıralaması yapmak çok önemlidir.

Bugün Türkiye’nin temel meseleleri için Pareto analizi yaptığımda vardığım sonuç şu:

Türkiye’nin temel meselelerinin yüzde 80’i, düşündüğüm ilk on sebepten ikisinden kaynaklanıyor.

Birincisi Kurumların işletilmemesi.

Yani bin yıllık devlet geleneği olan Büyük Türkiye’nin maziden miras aldığı bilgi ve tecrübeyi kullanabilecek birikimin heba edilmesi, kurumlarda liyakat yerine lidere/partiye sadakatin esas alınması.

İkincisi ise devletin kurallarının her zaman ve herkese eşit bir şekilde uygulanmaması.

Kanun, yönetmelik ile idari kararların, hatta daha da ötesi Anayasa kuralları ile herkesi bağlayıcı olması gereken yargı kararlarının muktedir olan tarafından işine gelmediği zamanlarda “yok hükmünde” sayılabilmesi.

Bu iki problemi doğru bir şekilde çözebilirsek bizi bunaltan meselelerimizin yüzde 80 oranında çözüleceği, içinde bulunduğumuz ağır gündemin çok çok hafifleyeceğini söyleyebiliriz.

***********************************************

AKP’nin Başkanlık Sistemi

AKP ve Devlet Bahçeli yönetimindeki MHP‘nin getirmek istediği “Başkanlık / Cumhurbaşkanlığı Sistemi”, fiilen ortak akılla değil, tek kişinin aklı ile yönetilen Türkiye’nin tek adamın akıl ve iradesine resmen teslim edileceği bir düzenin adıdır.

Esasen her iki partide de tek adam yönetimleri vardır. AKP’de Tayyip Erdoğan’ın, MHP’de Devlet Bahçeli’nin parti içi demokrasi anlayışı problemlidir. Ayrıca bunların tercih ve politikalarına denge ve denetleme yapabilecek bir yapılanma yoktur.

Örnek çok: AKP’de seçilmiş Başbakan Ahmet Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir işaretiyle 15 gün içinde yapılan kongre ile koltuğunu kaybetti. MHP’de ise kurultay talep eden delegelerin iradesine rağmen “olağanüstü kurultay” yapılması hukuk hileleri ile engellendi.

Gücü frenlenemeyen iki liderin pozisyonunu koruması bazılarının hoşuna gidebilir.

Ancak demokrasilerde kuvvetler ayrılığı ilkesi, denge ve denetim mekanizmaları ile otoriter yönetimlerin oluşması engellenir, kişisel hatalardan kaynaklanan felaketlerin önüne geçilir.

Demokrasilerin erdemi ortak aklın kullanılabileceği mekanizmaların çalışmasına izin vermesidir.

Ama şimdi bu iki kişi, “Türkiye arabasının daha hızlı gitmesi için” gerekçesiyle arabadan frenleri sökmeye çalışıyor.

***********************************************

Ortak Akıl Bir Kişinin Aklından İyidir

Kurumların daha iyi çalıştığı dönemlerden bir örnek verelim. 1980-1988 yılları arasında 8 yıl süren Irak- İran Savaşını hatırlayınız.

Bu savaş yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne, iki milyon kişinin yaralanmasına, 150 milyar Amerikan Doları maddi hasara, her iki ülkede de ağır yıkımlara yol açtı. Taraflar ekonomik kaynaklarını tüketti. Savaş sonunda her iki taraf da toprak kazanamadı, önceki sınırlarına çekilmek zorunda kaldı.

Bu dönemde, (AKP’nin monşerler diye küçümsediği) Dışişleri mensupları, (Balyoz kumpası ile tasfiye edilen kadronun öncüsü) Türk Silahlı Kuvvetleri yönetimi, istihbarat ve diğer kurumlar ciddi çalışmalar yaptı. Kurumların ortak tavsiyesi, iktidarı ve muhalefeti oluşturan siyasetçilerinin ortak aklı sonucu, Türkiye çok isabetli bir politika izledi.

Türkiye iki ülke arasında tarafsız kalmayı tercih etti. Güvenilir komşu oldu. Her iki tarafla ilişkileri canlı tuttu. Hatta Onur Öymen‘in ifade ettiği gibi, “O kadar güven yarattı ki biz bu savaşta Irak’ın menfaatlerini Tahran’da, İran’ın menfaatlerini Bağdat’ta koruyorduk. Yani her iki ülke de en çok güvendiği ülke olarak Türkiye’yi seçmişti.”

Güvenlik açısından her iki taraftan bir sorun yaşamadık. Ticari açıdan her iki ülkeye bol bol ihracat yaparak kârlı çıktık. Siyasi açıdan sözü geçen bir devlet olduk.

Son yıllarda da keşke yine kurumları çalıştırsak, devletin ortak aklı ile hareket etsek ve bir kişinin “Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma” hayallerine göre şekillendirmese idik.

Herhalde hatalı Suriye politikasının yansıması olan uluslararası camiada yalnızlaşma, terör saldırıları, sınırımızda PKK devleti olgularını yaşamazdık.  İçinde bulunduğumuz ekonomik risklere muhatap olmazdık.

Mantıklı olan “hatanın neresinden dönülürse kârdır” diyerek tekrar ortak aklı işletmeye yönelmemizdi.

Bunun yerine “Cumhurbaşkanlığı sistemi” ile “ortak aklı” tamamen rafa kaldırmaya çalışmak nasıl bir akıldır?

 

 

Yüksek Mühendis ALİ CAN Beyefendi ile Pendik Sulzer Motor Fabrikası’nın Kuruluşunu Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Sizinle efendim, Pendik Sulzer Motor Fabrikası’nın hikâyesini konuşmak istiyorum. Kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim. Türkiye’mizde gemi sanayinin kuruluşu hikâyesini en iyi bilenlerdensiniz. Lütfeder misiniz?

Can: Dünyada ve Türkiye’de gemilerin sevklerinde, insanlık tarihi boyunca ahşap teknelerde kullanılan kürek ve yelken yerine, makine kullanımı 1800’lü yıllarda başladı. Lokomotiflerde kullanılan buhar makinesi ve buhar kazanı, 1807 yılında Amerikalı mühendis Fulton tarafından ahşap bir tekneye monte edilmiş ve gemilerde makineli sevk sistemi başlamış.

Amerika’dan 30 yıl sonra 1837 yılında Haliç Tersanesi’nde, ‘Eser-i Hayır’ adı verilen 40 metre boyundaki bir ahşap tekneye İngiltere’den ithal edilen 100 HP gücündeki bir buhar makinesi ve buhar kazanı konuldu.  Böylece o târihe kadar % 100 yerli olarak ahşap tekne inşa eden Türkiye, gemi inşaatında dışa bağımlılık başlamıştır.

1874 yılında yine Haliç Tersanesi’nde, dışarıdan çelik saç ve profil ithal edilerek inşa edilen İzmit isimli 54 metre boyundaki ilk çelik tekneye, daha önce ithal edilen 200 HP gücündeki bir buhar makinesi bire-bir kopya edilerek tekneye monte edilmiştir.

Bu kopya makine, Türkiye’de imal edilen ilk buhar makinesidir. Dünyadan tam 67 yıl sonra…

Çetinoğlu: Çok uzun süreli bir gecikme. Fakat buhar makinesinin yerli malzeme ile ve kendi insanlarımız tarafından üretilmesi de mühim bir hâdise olsa gerek…

Can: Sonraki gecikme çok daha uzun: 1874 yılındaki kopya makinesinden tam 80 yıl sonra 1954 yılında ikinci makine yapıldı.

Çetinoğlu: Nasıl oldu?

Can: 1952 yılında Denizcilik Bankası kurulmuştu. İdareciler, Gemi Sanayi’mizi canlandırmak için bir hamle yapmaya karar vermişler. Hurdaya ayrılan bir geminin eski makinesi sökülerek 1953-1954 yıllarında, resim hanedeki bütün makine ressamları, yüzlerce makine parçasının resimlerini çizdiler. Bu parçalardan birinin resmini de 17 yaşında stajyer bir teknik ressam olarak çizmek şerefi bana kısmet oldu. Çizilen resimlere göre döküm parçalar dökümhanede döküldü; diğer parçalar makine atölyesinde imal edildi. İmalat bitince yeni makine, makine atölyesinde birleştirildi, inşaatı biten gemiye takıldı.

Çetinoğlu: Çok heyecan verici… Sonra efendim?

Can: Seri imalata geçilememesi, yurt dışına bağımlı kalmamız ve bu sebeple geri kalmış olmamız hazin ve haysiyet kırıcı bir durumdu. Ve bu durum bizleri çok üzüyordu.

Duyduğumuz üzüntüyü, Denizcilik Bankası’nı ve tersaneleri idare eden ağabeylerimiz de duymuş olmalılar ki. Haliç Tersaneleri’nde inşa edilecek araba vapurlarında kullanılmak üzere başlangıçta montaj da olsa motor imalatına başlamak istemişler. İsviçre’nin Sulzer firması ile anlaşmaya varılmış olmasına rağmen, bu ilk teşebbüs, zamanın yönetim kuruluna kabul ettirilemeyince, maalesef teşebbüsten öteye gidememiş.

1963 yılında ikinci teşebbüste bulunuldu ise de üretime geçilememiş.  Ben 1977 yılında Denizcilik Bankası’nda Tersanelerden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı ve Yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmaya başladığım zaman ilk işim, bu projeyi yeniden ele almak oldu.

Çetinoğlu: Şerefli bir başarı daha sizi beklemiş olmalı…

Can: İlk olarak, Sulzer’in mümessili Cihat İren Bey’i ziyaret ettim. Gecikmenin sebebini öğrendikten sonra, şansımızı denemek maksadıyla birlikte İsviçre’ye gittik. Sulzer yetkilileri, Dünya Bankası ortak olursa bu işe gireriz dediler. Bunun üzerine Genel Müdür Nezih Neyzi Bey’le Dünya Bankası yetkilileriyle görüşmek üzere Amerika’ya gittik. Dünya Bankası, birkaç ay sonra bir uzmanını İstanbul’a gönderdi.

Çetinoğlu: Neticeye iyice yaklaştınız…

Can: Uzman, toplantının yapıldığı odanın duvarındaki resimlerden, genel müdürlerin sık sık değiştiğini ve Nezih Bey’in de görevden alındığını öğrenince rahatsız oldu. Bu durumu bir olumsuzluk olarak merkeze rapor edilmiş olmalı ki, Dünya Bankası’ndan ses seda çıkmadı.

Çetinoğlu: Büyük şanssızlık…

Can: Şanssızlığın oluşturduğu ümitsizlik içerisinde kıvranıyordum. Onaylamam için önüme getirilen dosyada, Camialtı Tersanesi’nde inşa edilen 5500 DWT’luk 8 adet yük gemisine konulacak 24 adet dizel jeneratör ihalesini, Polonya’da Sulzer lisansı ile dizel motoru üreten Cgielski-Sulzer Motor Fabrikası’nın kazandığını gördüm. Randevu alarak Polonya’ya gittim. İhaleyi kazandıkları için tebrik ettiğimi ancak karar değiştirerek bahis konusu 24 motoru satın almak yerine, tersanemizde imal edebileceğimiz parçalar dışındaki bölümlerini kendilerinden almak istediğimizi söyledim. İhaleye komple motor satmak için girdiklerini, kısmî satışı kabul edemeyeceklerini belirttiler. İhaleyi iptal edeceğimizi söyleyince girişilen müzakerelerden sonra birlikte Sulzer Firmasına gidip durumu anlattık. Firma yetkilileri, imalat yapacağımız tesisleri gördükten sonra karar vereceklerini söylediler. İki ay sonra gelen mühendisler, tesislerimizi incelediler ve: ‘Siz burada motor parçası değil, motor bile yapabilirsiniz‘ deyip müspet rapor verdiler.

Çetinoğlu: Muhteşem…

Can: Polonya’dan bize imalata nezaret edecek mühendis,  bizden Polonya’ya eğitim için eleman gönderildi. Mukavelenin imzasından sonra derhal imalata geçtik. Başlangıçta % 38, işin sonlarına doğru da % 60’ın üzerinde yerli malzeme kullanarak üretimi tamamladık.

Polonyalı mühendisler, elde ettiğimiz başarı üzerine; ‘Bizim 10 yılda ulaştığımız seviyeye siz bir-iki senede ulaştınız‘ diyerek takdirlerini ifade ettiler.

24 adet jeneratör dizelinin imâlatında gösterdiğimiz başarı, Polonyalılar gibi ana firma SULZER yetkilileri tarafından da takdirle karşılandı.

Teşvik edici bu gelişmeler üzerine SULZER’den doğrudan lisans alıp her tip ve güçte dizel motor imalatına girmek isteğimizi, SULZER firmasına ilettik. Firma isteğimizi prensip olarak kabul etti. 13 Temmuz 1981 tarihinde lisans anlaşması imzaladık.

Çetinoğlu: Tebrikler…

Can: Lisans anlaşmasını; Yönetim Kurulumuza, Ulaştırma Bakanlığı’na, Sanayi Bakanlığı’na ve Maliye Bakanlığı’na tasdik ettirmek için bir sürü formalite ile uzun süre uğraştıktan sonra yürürlüğe koyduk. Hemen ardından büyük güçteki motorları imal edeceğimiz fabrika inşaatına giriştik ve tamamladık.

Çetinoğlu: Ve üretime geçtiniz…

Can: Evet. Fabrikamız Deniz Kuvvetlerine devredilinceye kadar 99 adet dizel motoru imalatını gerçekleştirdik.

Çetinoğlu: Sizin döneminizde imal edilen 99 adet motor yerli gemilerde mi kullanıldı?

Can: İmal ettiğimiz 99 adet motorun 96 adedi yerli gemilerde kullanıldı. 3 adedi de Pendik Tersanesi’nde Polonya için inşa edilen 3 adet 26.300 dwt tonluk kuru yük gemilerine ana makine olarak monte edildiler. Bu motorlar,7378 BHP.gücünde büyük motorlardı.

Çetinoğlu: Fevkalede. İmal ettiğiniz 99 adet motorun herhangi birinde bir problem çıktı mı, şikâyet geldi mi?

Can: Hiçbir problem çıkmadı, şikâyet gelmedi. 20-30 senedir Omega marka saat gibi çalışıyor.

Çetinoğlu: Ürettiğiniz motorların maliyet fiyatı ile ithal edilecek motorların fiyatını kabataslak mukayese etmek mümkün mü?

Can: İlk motorların imalatı, takdir edersiniz ki prototip mahiyetteydi. Bu motorların imalatına, henüz fabrika inşaatına başlamadan Pendik Tersanesi’nin bir atölyesi içinde başladık. Dolayısı ile bunlara bir amortisman yükü koymadık. Sonraki motorlara Motor Fabrikamızın inşaatı ile ilgili amortisman giderleri ilâve edildi.

 

Motorlarımız, o  tarihteki Avrupa ve Japonya rayiç fiyatlarla başlangıçta başa baş, sonra da daha düşük seviyelerde oldu.

 

Fiyatlarımız makul bulunduğu için; imal ettiğimiz 2 adet morumuzu yurt içinde bir armatörümüze,  9 adedi de Pendik Tersanesi’nde yurt dışı için inşa edilen kuru yük gemilerine ana makine ve jeneratör dizeli olarak monte edildi. Böylelikle, yurt dışına toplam 9 adet motor ihraç edilmiş oldu.

Çetinoğlu: Anlattıklarınızdan, sizin kadar ben de heyecanlandım, duygulandım.

Şimdi efendim, tesisin Deniz Kuvvetlerine devredilmesinin ve sonrasındaki gelişmelerin hikâyesine geçmeden önce Pendik SULZER Motor Fabrikası ile alakalı olmak üzere duygularınızı da ihtiva edecek şekilde genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Can: %38 civarındaki yerli katkı ile ‘A’ tipi motorun ilk çalışmasında çıkardığı gök gürültüsünü andıran sesini duyunca çok sevinmiş, bütün arkadaşlar gözyaşları içinde birbirimize sarılmıştık.

Motorumuzun ilk çalışma sesini duyduğum anı hatırlayınca her zaman içime bir sevinç dolar, mutlu olurum.

Bu güzelim fabrikamızın kapatıldığını hatırlayınca da inanamaz, kâbus gördüğümü zannedip içim kararır, büyük bir üzüntüye kapılırım.

Ne yazık ki bu bir kâbus değil gerçekti ve büyük emek ve para harcanarak meydana getirilen, Türk Gemi İnşa Sanayi’miz için inkılâp niteliğindeki bu çok başarılı fabrika kapatılmıştı…

Varlığı ile bizi gururlandıran bu fabrika hiç kapatılır mı? Böyle bir hata yapılabilir mi? Maalesef böyle tarihi hatalar, geçmişte Osmanlı’da da mükerreren yapılmıştır.

Şimdi de Türkiye’de yapılıyor maalesef. Çünkü burası Türkiye…

Burada ne insan kıymeti bilinir, ne de tarihi tesislerin…

DERKENAR:

Denizle Barışmalıyız

Tarihimiz araştırıldığında, karşımıza şu gerçek çıkar: Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başladığı tarihler; denizlerimiz üzerindeki egemenlik haklarımızın kayba uğradığı dönemlere denk geliyor. Örtüşmeler, rastlantı olarak değerlendirilmemeli. 7 Ekim 1571 İnebahtı mağlubiyeti, 1770 Çeşme Faciası, 20 Ekim 1827 Navarin Olayı ve sonraki denizcilik kayıpları, Osmanlı Devleti’nin çöküşünde önemli sebeplerdir. Belirtilen tarihlerden önce Osmanlı Devleti güçlüydü, cihan devletiydi. Çünkü denizi iyi kullanabilen bir devletti. Bilenler bilirler: Türk soyundan gelen Avarlar,  ilki: 617 ve diğeri:  626 yılında olmak üzere İstanbul’u iki defa kuşattılar. Deniz gücüne sâhip olmadıkları için ikisinde de başarı sağlayamadılar. Fâtih Sultan Mehmed Han Hazretleri, üstün zekâsı ile kalyonları karadan Haliç’e indirerek denizi kullanmasaydı, (belki de) Peygamberimiz (sav) Efendimiz’in müjdelediği komutan olma şerefinden mahrum kalabilirdi.

 

*   *   *

Denizle barışık değiliz.

Yapılan istatistiklerin ortaya koyduğu acı gerçekler şöyle:

* İnsanlarımızın ancak  % 5’i yüzme biliyor.

* Dünyadaki 300 milyar dolarlık deniz taşımcılığı pastasından Türkiye’nin aldığı pay, yalnızca % 1’dir: 3 milyar dolar. Van Gölü de hesaba katılırsa, dört yanımız denizle çevrili olduğu halde durumumuz böyle. Oysa komşumuz Yunanistan,  pastadan 100 milyar dolarlık pay alıyor.

* İskenderun’dan gönderdiğimiz yükleri bile kendi gemilerimizle taşıtmıyoruz. Mersin’den de…

* Türkiye limanlarında her yıl 150 milyon ton yük işlem görüyor. Bunun ancak % 30’unu Türk gemileri taşıyor. Yükün geri kalan % 70’i yabancı bayraklı gemiler tarafından taşınıyor.  Bu arada, yeri gelmişken şu hususu da belirtmekte yarar var: Türk gemilerinin bir çoğu, mevzuatımızdaki aksaklıklar sebebiyle, sâhipleri Türk olmasına rağmen,  yabancı bayrak  taşıyor. Bu çarpıklık, büyük ölçüde vergi kaybına yol açıyor.

* Her yıl Yunanistan’a deniz taşımacılığı için ödediğimiz para: 1 milyar 200 milyon dolar.

Denizle barışırsak, bu çarpıklıklar giderilebilir.

 

*   *   *

Deniz taşımacılığının 2014 yılında ekonomimize katkısı 10 milyar dolar civarında idi. 2015 yılında bu rakamı 11 milyar dolara çıkaramadık. Çıkarabilseydik, Yunanistan’ın gerisindeki yerimiz yine değişmeyecekti. Liman kapasitesi, deniz turizmi ve deniz ürünleri geliri konularında da Yunanistan’dan çok gerilerdeyiz.

 

Sahillerimizin uzunluğu: 8.333 mil. Sahillerimizde tabiî limanlarımız var. Ayrıca, milyarlarca dolar tutarında kaynak kullanarak yeni limanlar yapmışız. Günün ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Çünkü dünya ülkeleri, deniz taşımacılığını büyük konteyner gemileriyle yapıyor. Limanlarımız gerek derinlik, gerekse teknik donanım ve saha genişliği olarak konteyner taşımcılığına uygun değil. Yıllar önce başlatılan yenileme çalışmaları,  çok ağır gitti. Son yıllarda, kaynak yetersizliği sebebiyle yatırımlar tamamen durdu. Şâyet günün birinde bitirilebilirse belki de yine işe yaramayacak. Çünkü teknolojiler devamlı olarak değişiyor ve yenileniyor. Limanlara girişteki suyolunun 14 metre derinliğinde ve 250 metre genişliğinde olması gerekir.  Bu ölçüler gün geçtikçe büyüyor. Bizdeki ölçüler 9 ve 100 metre. Deniz taşımacılığında son yıllarda 20 metre draftlı konteyner gemileri inşa edilmeye başlandı. Limanlarımızı, bu gemilerin yanaşmasına uygun hâle getirmeliyiz. Aksi takdirde, pastadan hissemize düşecek pay sıfıra iner.

 

Özel sektör tarafından inşa edilen limanlar, devlet limanlarına göre daha verimli. Bu sebeple limanların özelleştirilmesine hız verilmesi yararlı olur. Olur da, ülkemizde özelleştirme karşıtı güçler halâ diri. Çünkü özelleştirme işlemlerini şâibe gölgesinden – lekesinden kurtaramıyoruz. Dünyadaki gelişmiş limanlar, özel ve/veya özerk yönetimlerce çalıştırılıyor.

 

*   *   *

Bu güne kadar denizlerimizin envanterini çıkarma görevini üstlenen bir kuruluşumuz olmamış. Bu sebeple denizlerimizin dibindeki hâzineleri bilemiyoruz. Batıklar, arkeolojik değeri olan kalıntılar, su altındaki yapılar… Nerede ne var bilinemiyor.

 

Denizlerimizin bize sunduğu en büyük hazine: Balıklar ve diğer su ürünleri… Bu konu, gönül sazımızın en acı sesler çıkartan telleridir. Bir dokunulursa, bin ah dinlenir.

 

Denizlerimizde, olması gereken miktarın dörtte biri kadar bile balık yok. Bulunabilenlerde de eski lezzetler yok.

 

İster profesyonel olsun, ister amatör… Balık avcılığı doyumsuz bir zevk, sonsuz bir heyecandır. Sabırlı olmayı, tevekkülü öğretir. Nefsi terbiye eder, muhakeme gücünü artırır, tefekkürü açar. İnsanlara, rintlere mahsus olgunluk kazandırır.  Bunlar, eski tatlar, eski hazlar oldu artık.

 

Karadeniz’in, Tuna’dan gelen zehirli atıklarla kirlendiği iddia ediliyor. İtiraz edemeyiz. Peki, Marmara için kimi suçlayacağız? O Marmara ki, kıyıları tek ülkeye ait olan en büyük iç deniz. Bir benzeri dünyada yok. Marmara da yok oluyor. Marmara’nın yok oluşuna ilgililer sessiz, hayranlar çâresiz. Dünyanın en zengin balık yatağı olan Marmara; trol kullanımı, aşırı ve bilinçsiz avlanma sebebiyle balık fakiri oldu. Binleri aşan balık türünden geriye kalanlar, iki elin parmakları kadar.

 

Âşık Veysel:

Karnın yardım kazmayınan belinen

Yüzün yırttım tırmığınan elinen

Yine de beni karşıladı gülünen

Benim sâdık yârim kara topraktır.

Diyor. Toprak cömerttir. Denizler, topraktan da cömerttir. Toprak, kendisine emek verene ürün verir. Denizler, bırakınız emek vermeyi, kendisini öldürene de ürün veriyor.  Vermeye devam edecek. Edecek de ne zamana kadar?

 

Denizlerimiz, balık fakiri oldu. Fedakâr ve çilekeş balıkçılarımız,  mâişet temini için açık denizlere açılıyorlar. Bilerek veya bilmeyerek komşu ülkelerin kara sularına giriyorlar.  Ateş açılıyor, öldürülüyorlar. Denizlerimizle birlikte onlar da ölüyorlar. Yakalananlar hapse atılıyor. Ayıptır söylemesi, balıkçılarımızın adı, ‘balık  hırsızı’na çıkacak.

 

Balığın 450 milyon yıllık bir geçmişinin olduğu söyleniyor. Onlar, ihtiyar dünyamızın belki de ilk canlıları. İnsanoğlu; oluşumu, gelişmesi ve çoğalması için hiçbir katkıda bulunmadığı deniz ürünlerini, en besleyici ve en lezzetli gıda maddesi olarak asırlardan beri tüketiyor. Denizle barışmazsak, çok değil, 20 – 25 yıl sonra balığı ancak (ithal malı olarak) akvaryumlarda görebileceğiz.

 

Gidiş, iyiye doğru değil. Denizle barışmalıyız!