26.6 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 705

Müezzin Efendi

Horoz tünemişti ağaç dalına,

Bir tilki de çıktı rızık yoluna.
Az gitti uz gitti, horozu buldu;
Büyük av buldu ya yüzü de güldü:
– Horoz kardeş, ne işin var orada?
Haydi, in, sohbet edelim burada.
Horoz ciddiye almadı tilkiyi,
Dedi: Ezan okur inerim. iyi.
Tilkinin şom ağzı sulandı birden,
Sanki ayakları kesildi yerden.
Tilki müezzini bekleyedursun,
Horoz tezgahını iyice kursun.
Tilki ziyafeti düşlerken yerde,
Başı girecekti az daha derde.

Horoz öttü, hemen yere seslendi:
– Namaza hazır ol, İmam Efendi!
İmam diye seslendiği köpekti,
Kendi fazla güçlü, dişleri pekti.
Tilki bu arada köpeği gördü,
Bütün planları olmaza girdi.
Belki içten içe biraz ağladı,
Kaçmak için tabanları yağladı.
Tam kaçarken, horoz çağırdı onu:
– Kardeş! Namaz kılacaktık ya hani?

Kaçarken horoza dedi ki tilki:
– Siz başlayın, ben yetişirim belki.
Horoz bir daha seslendi ‘hey’ diye:
– Namazı kılmadın, bu gidiş niye?
Tilki cevap verdi biraz uzaktan,
Böylece kurtuldu gizli tuzaktan:
– Horoz kardeş abdestim gitti benim,
Gidip derede abdest tazeleyim.
Abdest tazelemek lafın gelişi,
Çok hoştu horozun buna gülüşü.
İmamın yüzünden aç kaldı dostu,
Bu sayede horoz, kurtardı postu.

 

 

Uygur Türklerinin Liderlerinden Abdülkadir Yapçan Çin’e İade Edilemez

Türk milliyetçilerinin ömrü, esir Türklerin esaretten kurtulması kavgasıyla geçti. 1992’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan kısmen de olsa bağımsızlıklarını kazandılar. Fakat Çin sınırları içinde kalan ve çoğunluğu Uygur Türklerinden oluşan Doğu Türkistan Türklerinin ise esareti devam ediyor. Çinlilerin yıllardır sistematik soykırımına uğrayan Doğu Türkistan Türkleri, direnmeye ve bağımsızlık mücadelesi vermeye devam ediyorlar.

Uygur Trükleri’nin kanaat önderlerinden Abdulkadir Yapçan, 1990’da Kaşgar’ın Barın ilçesinde Çinli işgalcilerin insanlık dışı baskılarına karşı başlatılan “Barın İsyanı”na katıldığı için üç yıl Çin zindanlarında işkence görmüştür. Yapçan cezaevinden çıktıktan sonra meşakkatli bir yolculuğun ardından 2001 yılında Türkiye’ye sığınmıştır. Yapçan’ın Çin zulmüne karşı mücadelesi, Türkiye’ye geldikten sonra da devam etmiştir.

Çin, bu faaliyetlerinden dolayı Yapçan hakkında “terörist” iftirası ile “kırmızı bülten” çıkartarak Türkiye’den iadesini istemiştir. AKP hükümeti, 2003 yılında, Çin’i memnun etmek için Yapçan’ı gözaltına almış, fakat kamuoyu baskısı sonucunda bırakmak zorunda kalmıştır. 2008 yılında daYapçan’ı, Pekin Olimpiyatları öncesinden bitimine kadar üç aylığına Yozgat’a “sürgün”e göndermiştir. Tüm bu baskı ve yıldırmalara rağmen Yapçan, Doğu Türkistan davasını televizyonlarda, gazetelerde ve konferanslarda anlatmaya devam etmiştir. Maalesef AKP hükümeti, hem program yaptığı televizyonu kapatmış, hem de Ağustos 2016’da gözaltına almıştır. 

Kısacası, Uygur Türklerinin kanaat önderlerinden ve mücadele adamlarından Abdulkadir Yapçan, 15 yıldır Türk vatandaşlığına kabul edilmeden, hem baskı görüyor, hem de mülteci statüsünde yaşıyor. Bu arada AKP hükümetinin “Şanghay İşbirliği Örgütü” ile işbirliğine hazırlandığı bugünlerde Çin, Yapçan hakkındaki “kırmızı bülten” talebini yenilemiş ve halen gözaltında bulunan Yapçan’ın iadesini istemiştir.

Bütün dünya Türklüğü Abdulkadir Yapçan için Türkiye’yi ayağa kaldırmaya çalışırken, bu konu Türkiye kamuoyundan gizlenmektedir. Eğer bu konu millete anlatılmaz ve gerekli tepki gösterilmezse, hükümet Abdulkadir Yapçan’ı sessiz sedasız Çin’e iade edecektir. Şimdi milli hassasiyeti olan bütün milletvekilleri, sivil toplum kuruluşları, basın ve yayın organları ile vatandaşlarımıza düşen görev, Abdulkadir Yapçan’a sahip çıkarak Çin’e iadesini engellemektir. Yoksa bu ayıbın utancından bu dünyada, vebalinden ise öbür dünyada kurtulamayız.

 

 

Türklüğün Derdi Bize

Feryadım çıkar değil, vatan millet derdinden;

Öz be öz kardeşlerim kovuluyor yurdundan,
Derdini tek başına kendi çeken Bozkurt’un:
Gittiği görülmüş mü çakalların ardından!

Yiğitlik yüreklerden ayrıldı, dile düştü;
Yılanlar sürünürken süt dolu göle düştü,
Bugünleri görüp de nasıl yanmasın yürek:
Türklüğün derdi bize, devleti ele düştü!

Dün ekilen tohumlar, bugün baş verecekti;
Çektiğimiz çileler, hep sona erecekti;
Bir rüzgâr esti tersten, obaya ateş düştü:
Değilse biz kimmişiz, kör dünya görecekti.

Türk dedik, İslâm dedik; baş eğmedik zalime,
Hakikati haykırdık, direndik mezalime;
Yüce dileğe doğru koşarız yine yayan:
Kimse meyus olmasın, bugün bakıp halime!

Bize kurulan pusu, kurana kader olur;
Şehitlik bize kalır, pusucu heder olur;
Bir kere kabarırsa yetim Türk’ün ayranı:
Türk’e kefen biçenler, bizden beş beter olur!

Kurt başlı bayrakları çekin göğün arşına,
Ses verelim bir daha İstiklâlin Marşına,
Savaş Türk’e dert değil, dertlenmesin analar:
Düşünsün milyon kere, kim çıkarsa karşına!

 

 

Türkiye ve Ordu

“Demokrasi ve demokratikleşme ile ilgili problemlerin çözümünde, ordunun yerinin tespiti ve hareketlerinin değerlendirilmesi son derece önemlidir.

“Türkiye’mizin bulunduğu bölgenin jeopolitik ve jeostratejik durumu ile özellikle de bizim tarihimizden gelen şartlar, imkânlar ve komşularımızla olan münasebetimiz göstermektedir ki, bizim, uzak gelecek ne getirir bilinmez ama, daha uzun yıllar modern ve güçlü bir orduya ihtiyacımız olacaktır.

X

“Unutulmamalıdır ki, daha önce de üzerinde durduğumuz gibi, Ortadoğu dünyanın en kritik, en problemli ve en belâlı bölgesidir. Komşularımızın ise çoğunun sınırları başkaları tarafından, daha doğrusu emperyalist devletler tarafından çizilmiştir, dolayısı ile de komşularımızın bazılarında bu sınırların kolayca değişeceği fikri yaygın olduğu gibi, hemen hepsinin bizimle ilgili ölçüsüz iddiaları da vardır.

“Bunlar ve daha başka pek çok faktör, bizi modern ve güçlü bir orduya sahip olmaya âdeta zorlamaktadır. Hattâ geleceğe şöyle bir bakarsak, zaman, şartlar, imkânlar, imkânsızlıklar, dünyadaki hızlı gelişme ve gelişmeler bizi buna mahkûm etmektedir. Bu, bazı dindarlarımızın her şeyi dinî hayata bağlayıp, hedef olarak kabul ettikleri böyle bir hayata ulaşıldığı zaman, her problemin çözüleceği gibi bir durum mümkün olsa da böyledir. Bu, bazı demokrat ve lâiklerimizin hedef olarak aldıkları ve bu hedefe ulaşıldığı zaman her problemin çözüleceği gibi bir demokratik sistemin en ideal şekilde kurulması hâlinde de böyledir. Yani bu coğrafyada, önce bu vatana sahip olmak, sonra da bu vatanda millet olarak rahat ve huzur içinde yaşamak için, en mükemmel dinî hayatı yaşasak da veya en ideal demokrasiyi kurmuş olsak da yahut da her iki iddianın gereklerini birlikte yerine getirsek de, yine modern ve güçlü bir orduya sahip olmak ve bu orduyu her an, her türlü gelişmelere karşı hazır vaziyette tutmak mecburiyetindeyiz.

X

“Hangi fikirde olursak olalım, hangi makamda bulunursak bulunalım, eğer bu vatana sahip olmak ve bu vatanda huzur içinde yaşamak istiyorsak, inanmak ve kayıtsız şartsız kabul etmek mecburiyetindeyiz ki, ne en mükemmel dinî hayatı yaşamaktayız diye ‘Müslüman kardeşlerimiz’ gözümüzün yaşına bakar, ne de en ideal demokrasiye sahip olduğumuza bakarak, Batılı dostlarımız tatmin olmaz menfaatleri ile kirli niyetlerini bir yana bırakıp bize el uzatır. Böyle olunca, bugün ve gelecek için modern ve güçlü bir orduya sahip olmak hususunda kararlı olmak ve bu kararlılığın gereklerine göre mücehhez ve hazırlıklı bulunmak durumundayız.

X

“Özetlersek modern ve güçlü bir ordu, Ortadoğu’da herkesten önce bizim temel kuruluşlarımızın başında gelir ve gelmelidir. Bu, her türlü şartlar altından böyledir ve bunun başka türlü olması da düşünülmez ve düşünülmemelidir. Bu böyledir ama, ordu kavramı ve ordunun hem toplumdaki, hem de devletteki yeri üzerinde durmak, düşünmek, değerlendirmek, sonra da son derece ciddî, objektif ve samimî olarak bazı hususları gündeme getirip münakaşa etmek de gerekmektedir ve son derece önemlidir. Her şeyden önce, kurulan modern ve güçlü bir ordunun modern ve güçlü kalabilmesi için buna ihtiyaç vardır.

X

“Bunun için en kısa zamanda aydınlarımızın sentezci olamama alışkanlığından sıyrılmaları, peşin hükümlerden formcu düşüncelerden ve teslimiyetçi davranışlardan kurtulmaları, en önemlisi de, değişik ve yeni fikirlerle, orijinal konularla ve çözümsüz gibi görünen problemlerle ilgilenmeye kararlı olmaları gerekir. Bundan sonra da, münakaşa ve tartışmaları itham, iftira, karalama ve kavga vasat(ve ortam)ından çıkarıp, aydınları ve toplumu bizden olanlar ve olmayanlar diye ayırıma girmeden, her şeyi objektif ve entellektüel değerlere göre ve kendi ölçüleri içinde tutabilmenin yolu bulunmalıdır.” (Mehmet Turgut, Başkanlık Sistemi, Ordu ve Demokrasi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul-1998, s. 104-106)

 

 

Umutlarım

Gözlüyorum baharı, düşlerim çiçekleri,
Yamaçlarda  zıplayan tavşanları özlerim.
Hürriyete açılır kelebek kanatları, 
Kırlarda   dolaşınca, çoğalır umutlarım…
*
İçimdeki sevgiler, sevinçler çoğalmalı,
Kötülüğe set olur,şu benim sevdalarım.
Esen rüzgarlar kadar, isterim hür olmayı 
Sevgi diyarlarında, artmalı umutlarım…
*
Keklikler de yok oldu, hiç gelmiyor sesleri , 
Kırları çok özledim, nerdesin çocukluğum?
Bırak ey deli gönlüm, artık şu özlemleri,
Kır çiçekleri gibi, tazedir umutlarım…
*
Gözlerim arar oldu ötüşen bülbülleri ,
Kokusunu özledim, bahçemdeki güllerin.
Hayat akıp gidiyor, durdurmalı zamanı,
Şu papatyalar gibi, beyazdır umutlarım…

Cemil Meriç ve ‘Bu Ülke’ İsimli Eseri

Cemil Meriç, ‘özgün ve aykırı bir düşünce adamı‘  olarak anılsa bile, O’nu tanıyabilmek, anlayabilmek için eserlerini okumak şarttır. Hemen belirtilmeli ki okuyanların hepsi de O’nu hakikî hüviyeti ile tanımak imkânını bulamayabilir. Beynine sığmayan zekâsı, bilinmezleri bilme merakı, fırtınalı tefekkür hayatı ve bütün bunların karışımı olan denemeleri, inceleme-araştırma yazıları; sıradan okuyucuda hayranlık duygularının teşekkülüne yol açsa bile, anlaşılmasına hiçbir kolaylık sağlamaz. O hep yeni bir arayış, yeni bir bütünleşme ümidi ile düşünmüş ve yazmıştır. Kendisini ‘Hayatını Türk irfanına adayan, münzevî ve mütecessis bir fikir işçisi‘ olarak tarif ediyor.

Aydın‘ kelimesi ile ‘münevver‘ kelimesi aynı manada kullanılıyor olsa da aralarında çok fark vardır. Cemil Meriç’e ‘aydın‘ demek, O’nu hafife almak, en azından tanıyamamak demektir. O bir münevverdir. İçerisinde bulunduğu münevverler topluluğundan farklı bir münevver…   Kerim Sâdi olarak bilinen Ahmet Nevzat Cerrahoğlu (1900-1977) ve Nâzım Hikmet (1900-1963) ile yakın dost idi. İkisi de Marksist’tir. Bir başka ifâde ile Komünist… Cemil Meriç de hayatının bir döneminde Marksist idi. Fakat çevresindekilerden farklı bir Marksist. Beraber muhakeme edildiği Marksistler mahkûm olurken O beraat etti. Marksist düşüncelerden tamâmen arınmadığı halde, bir dönemde Fransız kültürünün Türkiye temsilcisi olarak yazıp konuşmuş olmasına rağmen, Cemil Meriç, muhafazakâr ve sağ cephenin sevdiği-saydığı, el üstünde-baş üstünde tuttuğu bir değerdi. Sol kesim, Cemil Meriç’i sağcılara kaptırdığı için daima hayıflanmıştır.

Peki, O kendisini nerede görüyordu? Sağda mı solda mı? Klasik cevap: ‘Hem sağda, hem solda‘ olabilir.

Hayır!

O, kendisinin hiçbir tarafa ait olmadığını düşünüyordu. Kendisine biçilen-dikilen elbiselerin içerisine sığmadı. Hakîki münevverlik bu olsa gerek…

Üslûp sahibi bir münevver.

Türk fikir hayatında benzerini bulmaya çalışanlar çok yorulurlar. Necip Fâzıl Kısakürek (1904-1983) ile aralarında benzerlikler vardır. Aynı ölçüde farklılıklar da…

Cemil Meriç’i Mir Sultan Galiyev (1892-1940) ile düşünce bazında eşleştirenler de vardır. Bilindiği gibi Galieyv; dünya Türklerini birleştirerek Marksist bir Türkistan devleti kurmak isteyen lider ve düşünce adamıydı. Millî komünizmin fikir babası olarak, kendilerini ‘ulusalcı‘ olarak isimlendiren grup tarafından baş tacı edilir. Onlar, satıhta kaldıklarından Sultan’ın ‘Müslüman-Marksist‘ olduğunu bilmezler.

Hatırlanacağı üzere Galiyev, ‘milliyetçilik yaptığı‘ ve ‘enternasyonalizme inanmadığı‘ gerekçesiyle Lefortovo Hapishanesi’nde kurşuna dizilerek idam edildi.

Ümit edilir ki; Cemil Meriç’in Hayr’ul-Halefi olan kerimeleri Prof. Dr. Ümit Meriç Hanımefendi’nin ‘Hayır dua ile‘ ithafını ve imzasını taşıyan kitabın tedâî ettirdikleri ile kırık dökük cümleler kurularak matluba uygun bir Cemil Meriç portresi çizilebilmiştir.

Şimdi işin zor tarafına, Cemil Meriç’in ‘Bu Ülke‘ isimli eserenin tanıtılmasına sıra geldi.

13 X 19,5 santim ölçülerinde, 341 sayfalık eserin 49. Baskısı 2016 yılında okuyucu ile buluşturuldu.

Kitap, birinci baskısı için 1985 yılında kaleme alınan Mahmut Ali Meriç imzalı ‘Entelektüel bir biyografi‘ başlıklı yazı ile başlıyor. (s: 9-19) Birinci bölümde Üstat Meriç’in kendisi hakkında yazdığı ve kaynağı belirtilen cümleler-paragraflarla devam ediyor. (s: 21-51) Bu bölümden, dikkat çeken, Cemil Meriç’lik birkaç başlık: *Her Filozof Hakîkati Kendine Göre Ele Alır. *İmandan Şüpheye, Şüpheden İnkâra, İnkârdan Maddeciliğe… *Marksist Olduğumu Haykırdığım Zaman. *Her Büyük Adam, Kucağında Yaşadığı Cemiyetin Üvey Evlâdıdır. *Düşünce Hayatıma Yön Veren Ustalar. (Balzac, Hugo, Chateaubriand, Voltaire, Rousseau, İbn Haldun, Nietzsche, Hegel, Quinet) *Olemp’i Ararken Hint Çıktı Karşıma. *Tufandan Kurtulmak İsteyenler İçin Bir Gemi.

Okuyucuyu sayfalara değil, cümlelere de değil kelimelerin içine, hecelerin derinliklerine çekip alan çarpıcı başlıklar ikinci bölümde de devam ediyor: *Tefekkür Vuzuhla Başlar, Kurtuluş Şuurla… *Çiçekleşen Tomurcuk Düşünceler. *Gerçek Entelektüel. *İmzamı Taşıyan Her Yazıda Ben Yaşıyorum. *Öğrenmek ve Öğretmek. (s: 53-62)

Cemil Meriç Kronolojisi’ başlıklı Mahmut Ali Meriç’in hazırladığı bilgi demeti, 63-72. sayfaları değerlendiriyor.

Bu Ülke‘ genel başlığı altındaki bölüm; Daniel de Foe’den ve Tevrat’tan alınan satırlarla başlıyor. Bu bölümde bâzıları 3-5 satırlık, bâzıları birkaç sayfalık yazılar var. (s: 73-299) ‘Kanaviçe‘ başlıklı bilgi hazinesi bölümünde, metin içerisinde geçen şahıs, kavram, dergi, kitap, cemiyet, tâbir, târihî hâdiseler, fikir cereyanları hakkında, etrafını câmi-ağyarını mâni ölçüsünde açıklamalar veriliyor. (s: 301-336)

Birkaç misal:

Dilemma: ‘Kıyâs-ı mukassem. Konuşmacıya seçmesi için iki ihtimal sunan akıl yürütme. Bu ihtimallerin diğeri yanlışsa, öteki doğrudur. Ve her iki kaziyenin ortak bir neticesi vardır: kendisini kesin olarak kabul ettiren bir netice.

Hezar bütgede: Bâki’nin Kanûnî mersiyesinden. Beytin tamamı şu:

Aldın hezâr bütgedeyi, mescid eyledin

Nâkus yerlerinde okuttun ezanları

Bugünün diliyle:

Binlerce kiliseyi mescide çevirdin,

Ezanlar okuttun çan yerlerinde.’

Saint Barthelemy katliamı: 24 Ağustos 1572’de Paris’te Kral 9. Charles’ın emriyle Protestanların topluca katliamına verilen ad.

Sebb-şetim: Söğüp sayma.

Son 6 sayfada, Mahmut Ali Meriç’in ‘Bu Ülkeile alakalı olarak basında çıkan yazılardan derlediği seçmeler yer alıyor:

Cemil Meriç ve Bu Ülke

Bu Ülke yüz elli yıldan beri bir saralılar kafilesi hâlinde, kendi kültür ve medeniyetlerinden kopup batıya sığınan Tanzimat ve Cumhuriyet devrim aydınlarının hazin mâcerâsıdır.

… Bu kitap yüz elli yıl sonra da olsa Türk düşüncesinin haysiyetini kurtarmıştır.

… ‘Bu Ülke’ harikulade bir üslup, temiz ve sağlam Türkçesiyle Türk nesrinde Cumhuriyet devrinin bir şâheseri olarak öğülmeye değer bir eser. Türk düşünce târihi ise bu kitapla bir haysiyet mücâdelesi vermiştir.

(Ömer Öztürkmen, Orta Doğu, 17.5.1974)

Bu Ülke

Bu kitap; politikacısı, sosyalist, ümanist, yan geldimci, hattâ milliyetçi aydını ile ‘Batı çıkmazı’ içinde kaybolmuş zavallılar kafilesinin, zorla öldürülen büyük Osmanlı’nın mirasçısı Türklüğe biçtikleri zulümlü kaderin, edebî hikâyesidir. Bir üslup ki, teksif edilmiş fikir ve dünya görüşü; bir bakış ki, bugünkü nesil değilse, yarınkiler mutlaka düstur edinecekler.

Hocamın… Bu Ülke’sini, ülkemizi irfan ve yorumla tamamlayan ışıklar olarak okumak yetmez, kabilse ezberlemeli…

Ahmet Kabaklı, Tercüman, 19.5.1974

Bu Ülke’den Bu Ülkeye

Bu ülkenin, yâni bizim ülkemizin trajedisini, hem de komedisini anlatan zevkle okunacak bir eser.

Halûk İmamoğlu, Yeni Asya, 7.2.1977

Bu Ülke

Asırları kucaklayan bir tecessüs… Nesir ve nazım, üslupta sermedi bir vuslat içinde billurlaşıyor.

Bir medeniyetin, baştanbaşa haysiyet olan bir medeniyetin, çakal sürülerine karşı müdâfaası…

Düşünmek ve okumak isteyen insan, karşısındaki fikirleri ince elemeli, önce hayal hânesinde dolaştırmalı, sonra akıl terâzisinde, tartmalı. Altın çıkanları al ve sakla. Eğer içinde bakır varsa, yazar bunları memnuniyetle kabul edecektir Çünkü O, düşünen adam, düşünen yâni hakîkati arayan…

Muhsin Demirel, Yeni Asya, 4.2.1978

Bu Ülke

Şiirle öfkeyi, tefekkürle heyecanı birleştiren edebî, fikrî, içtimaî bir eserin adıdır Bu Ülke… Profesör Kaya Bilgegil’in bir sohbette: ‘Elimde olsa mekteplerde kıraat kitabı diye okuturdum‘ dediği bu eser, yazarın diğer eserlerine kaynak teşkil ediyor.

Yeni nesil, geçmiş nesillerin hatâlarına düşmemek, günahlarına bulaşmamak için, ışık tutan Bu Ülke’yi okumalı.

İslâmî Hareket, 1.6.1978

Cemil Meriç’in ‘Bu Ülke’si

Son on yılda Cemil Meriç, gittikçe artan bir güçle ananevî Osmanlı değerlerinin müdâfaasını yapmaktadır. Batı medeniyetine karşı bir savaş ilanı…

Denemeler kısa, veciz. En uzunu bin beş yüz kelimeyi aşmıyor. Birçokları on iki kelimeyle yüz kelime arasında. Üslup çarpıcı ve diri, tam bir polemikçi üslubu.         Öncüller de yargılar da kesin… Yazar en amansız hücumlarını da 19. asırdan bu yana hükümette ve kültürde egemen güç olan Türk batıcılarına saklamış. Batı medeniyetine bu kadar şiddetle saldıran bir başka büyük Türk yazarı hatırlamıyoruz.

Bu Ülke’nin batıya karşı olduğu şüphe götürmez bir gerçek, ama Meriç, Türkiye’nin siyâset ve kültür hayatına nasıl bir yön verebileceğini veya verilmesi gerektiğini açıkça söylemiyor.

Ne var ki kitaptan çıkardığımız anlam şu: Siyâset ve kültür hayatı Osmanlı’nın ahlâk değerlerine dayanacak. Batının düşünce ve ideolojilerine yer vermeyecektir.

Talat Sait Halman, World Today, 7.7.1978

 

Bu Ülke‘ Üzerine

‘Çağımızın büyük mütefekkiri Cemil Meriç Bey üstadımızın birbirinden nefis eserlerinin tekrar tekrar basılmış olması, fikir hayatımız için övünçle karşılanacak bir gelişmeyi gösteriyor. Elimizde üstadın Bu Ülke adlı eserinin 4. baskısı bulunuyor. Bu kadar kısa bir zamanda ve bu kadar zor bir eserin, Türkiye gibi, adamın bol, okuyucunun kıt olduğu bir ülkede ve aşağı yukarı her yıl bir baskı yapmış olması, önemli bir basın olayıdır.

Bazen öyle eserler vardır ki, onları her Türk aydınına âdeta zorla okutmak mecburiyeti konmalıdır. Sayın üstadımızın eserleri bu bakımdan en baş sırayı alabilecek kıvamda eserlerden meydana gelmektedir. Ancak, bir cümleyi belli bir saatte yazdığını tahmin ettiğimiz Cemil Meriç Bey’in eserinden de, o nispette faydalanmak için, yine her cümlenin üzerinde derin derin düşünerek, o cümlenin mânasını yeniden keşfetmeye ve anlamaya çalışarak okumak lazımdır. Bâzen bir sahife yazı, hattâ bir cümle, bir adamın hayatının akışını değiştirir. Üstadımızın son yayımlanan dört büyük eseri de bu kabil eserlerdendir…

Muhittin Nalbantoğlu, Hergün, 24.12.1979

Kitapları Dolduran Senin Kafan, Senin Gönlün

Bu Ülke; yazarının gelecek kitaplarının çekirdeği. Yarın ölecekmiş gibi, soluk soluğa yazılmış, lakonik, hatta şifreli bir mektup. Bir ders kitabı kadar net, bir günce kadar gizemli…

Geçenlerde bir dostuma Bu Ülke’yi gösterdim: Yayınevinin adını (Ötüken) görünce kapağını bile açmadı. Nedir bu kadar korkutan? ‘Ben, demokrat olma çabası içindeyim‘, diyordu kapağı açmadan.

Fırtınasının önüne kattı, savurdu, tartakladı, tahrik etti, meydan okudu Meriç. ‘Arkamdan geleceksen, kiminle yola çıktığını bil‘ diyor, ‘ama yol dikenlidir, ama hazırlıksızsın, ama alışageldiğin sistematiği yok yazıların’.

‘Yazar, düşüncesini yardım olsun diye sunmaz. Bir mükâfattır bu. Lâyık mısınız, değil misiniz? Anlamak ister’ diyorsun. Sözde kibrini ‘Kanaviçe’ yadsıyor, üşenmeden sıraladığı referanslar yadsıyor. Dip notları kendisine saklayıp, fetva vermek de vardı. Bundan dolayıdır ki kitabından, ışığından, yâni senden korkmuyorum. İnsanları sevmesen yazmazdın. Neden itiraf etmiyorsun 191. sayfanın Tagor’unun kendin olduğunu?

Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke

Bir ülke ki insanları dimdik

Dünya duvarlarla bölünmemiş

Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır

Emek kemale uzatır kollarını

Aklın ırmağı, alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş

Ne olurdu Tanrım? Benim yurdum da böyle bir ülke olsa!

Alev Alatlı, Türk Edebiyatı, Nisan 1984

 

Cemil Meriç ‘Bu Ülke‘ isimli eseri için: ‘Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği‘ Demişti. Kitapta; Doğu-Batı, sağ-sol çatışması,  doğunun fikir âlemi ve önemli düşünce insanları, Türkiye’deki edebiyat ve siyaset dünyası gibi konular, ele alınıyor.

Keskin ifadelerle bazı tarifler veriliyor. Bunlardan bazı seçmeler ve tedai ettirdiği fikirler:

Kitap:  istikbale yollanan mektup, smokin giyen heyecan ve mumyalanan tefekkür.

Kütüphane: bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzlükleriyle dolu mekân.

Liyâkat: ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı.

*  *   *

O’nun nazarında sağ; inzivaya çekilmiş mazlum ve mustarip, sol; mânâsını anlamadığı bir reçeteyi kekeleyerek okuyan bir zavallı.

Üstada göre bu memleketin cüzzamlılar ülkesi olmasının sebebi, her düşünceye ve her düşünene saldırılmasıdır. O’na göre düşünce, tezatlarıyla bir bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hatâya mahkûm etmektir. Düşünmek, özellikle insan üzerinde düşünmek, mutlaka yasak bölgelerden bir kaçına dalıp çıkmakla olur.

Darağacına da gitse tekrarlayacağı tek hakikatin ‘her düşünceye saygı‘ olduğunu ifâde ediyor.

*  *   *

Bu yazıyı, baştan bu noktaya kadar tekrar okuyunca, bir hususu açıklama zarûreti hâsıl oldu:

Necip Fâzıl Kısakürek:İdeolojisiz insan olmaz. Ancak hayvanların ideolojisi yoktur!’, Cemil Meriç ise; ‘İdeolojiler, idrâkimize giydirilen deli gömlekleridir!’ Diyordu. Kısakürek ve husûsen Meriç’i anlamak için zekâ gücünü zorlama zahmetine katlanmayanlar, ikisinin de haklı olduğunu anlamakta zorlanacaklardır. Prof. Dr. İskender Öksüz, meseleyi açıklığa kavuşturuyor: ‘Muhtemelen ikisi de haklıdır. Görünürdeki çelişki, ‘ideoloji‘ kelimesine verdikleri anlamda yatıyor. Irkçı ideolojiler düşünüldüğünde rahmetli Meriç’e katılmamak mümkün değil. O anlamda ideoloji, hem idrakimize hem bilime ve bilim zihniyetine giydirilmek istenen deli gömleğidir. Necip Fazıl ‘ideolojisiz insan olmaz‘ diyor. Çünkü O; ideolojisiz düşünceyi ‘değerlere dayanmayan düşünce‘ diye algılamaktadır. ‘Değer‘den kastı ise ‘vahiy‘dir. O’nun ‘hayvan‘ dediği, değerleri olmayan dinsiz-imansız ve -yine havasına göre-  milliyetsiz-vatansız mahlûktur. Buna da katılmamak mümkün değildir.

 

CEMİL MERİÇ:

1916′ yılında Hatay’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idaresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu. Tercüme bürosunda çalıştı, ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü yaptı. 1940’ta İstanbul Üniversitesi’ne girip Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. Mükemmel düzeyde Fransızca okuyup yazan Meriç, İngilizceyi anlıyor, Arapçayı, kendi ifadesiyle, ‘söküyor’du. Elazığ’da (1942-1945) ve İstanbul’da (1952-1954) Fransızca öğretmenliği yaptı. 1941’den başlayarak İnsan, Yücel, Gün, Ayın Bibliyografyası dergilerinde yazmaya başladı. İstanbul Üniversitesi’nde okutmanlık yaptı (1946-1963), Sosyoloji Bölümü’nde ders verdi (1963-1974). 1955’te, gözlerindeki miyopinin artması sonucu görmez oldu, ama olağanüstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Hisar Dergisi’nde ‘Fildişi Kuleden‘ başlığıyla denemeler yazdı. 1974’te emekli oldu ve yılların birikimini art arda kitaplaştırmaya girişti. 1984’te, önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi, 13 Haziran 1987’de vefat etti.

Kitap hâlinde yayımlanmış elif eserleri: Hint Edebiyatı (1964), Saint-Simon İlk Sosyolog İlk Sosyalist (1967), Bu Ülke (1974), Ümrandan Uygarlığa (197), Mağaradakiler (1978), Kırk Ambar (1980), Bir Facianın Hikâyesi (1981), Işık Doğudan Gelir (1984), Kültürden İrfana (1985). Sosyoloji Notları ve Konferanslar (1993). 4 adet tercüme eseri vardır.

 

 

 

“ Kahır – Sabır Dengesinde Bir İmtihan ”

Hep kahır, hep kahır, hep kahır… Bıktım be!” diyordu Cem Karaca. Ve ekliyordu; “Dur, bırak kalsın; açma televizyonu!  &  Bana İstanbul’u anlat, nasıldı?”

Sonrasını ise değiştirerek veriyoruz: ‘İnsanlar ölüyordu / Stadyumda (Beşiktaş), otobüste (Ankara, Kızılay), düğünde (Gaziantep), eylemde (Suruç), eğlencede (Yılbaşı)..’

Seçilen hedefler metrik ve bir sonraki hamleyle simetrik. Türkiye içerisinde var olan veya var gibi olan tüm ayrım / ayrılık noktaları gıdıklanıyor, kaşınıyor. Herkesin kendinden olmayan gurupların sessiz onayı bekleniyor.

Gard almayı bilmeyen boksör gibiyiz. Ne açıklar vereceğimiz ağzımızdan belli oluyor. Rus Elçiliği’ni protestodan sonra Rusya Büyükelçisi’ne suikast yapıldı ve Yılbaşı kutlamalarına karşı kampanyanın ardısıra sosyete diskosundaki Noel eğlencesi kana bulandı.

Yumruk yada eskive bile gerek yok, çenemizi tutalım yeter. Mahallelerimizdeki klasik alışkanlıkların şekil üzerinden mal beyanının (inanç, ideoloji, teşekkül) acilen terk edilmesi gerekiyor.

Üst düzey bir akıl, bizim kolektif akılsızlığımızın üzerine göstere göstere geliyor. İnsanların emperyalizme karşı olduklarını söylemeleri yeterli değil yüreklerinin de işgal altında olmaması lazım.

İçkili – danslı Yılbaşı eğlencesinde ölenin acısını içselleştiremeyen bir kalp Küresel Efendilerin çok sevdiği işletilmeye hazır bir kalptir. Boksörün açılan kaşı onun zaafıdır; rakip hep aynı yere çalışarak hakem (BM) kararıyla müsabakayı sonlandırmaya çalışır.

İnsan ömrü bir yaşanmışlıklar kumbarasıdır. Bu dünyada işi biten her insan iyisiyle – kötüsüyle teşbihen kuyumcu terazisinde tartılır. Ve zerre miskal haksızlık edilmeyerek.

Elimizde Kurban Bayramından kalma el kantarı; insan deneyimlerini değil et-butlarını tartıyor ve facebook ortaklarımızla paylaşıyoruz. Hem de Mizan / terazi Sahibi’nin yerine koyma hadsizliğimizle..

Yolumuz birbirimizi sevmekten geçmiyorsa Muhabbetullah niye var?  Aklımız-fikrimiz iyiliklere konsantre olup zerrecikleri kürre yapmaya kodlanmayacaksa Marifetullah niye var? Ruhumuz kendi günahlarını başkalarında görmekten ötürü vicdan dalgalarından elektirik üretmeyecekse bize İlâhi Nefhadan niye üflendi?

İnsanın ‘halife’ olması aslında yeryüzünün kendisine zimmetlenmesidir. Ve bu ağır sorumluluktan “şu şöyle yapsa, bu böyle yapsa” lakırdılarıyla sıyrılamaz. Etrafının Cehenneme dönmesine göz yumanlar Cennette ağırlanacaklarını sanmasınlar.

Bomba, terör, şiddet, cinayet, tecavüz, darp, gasp, dolandırıcılık, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, talan, yalan, hile – dolap, hırs – haset, gıybet – dedikodu, arsızlık, haksızlık, azgınlık, tamahkârlık, vurdumduymazlık, doyumsuzluk ve cehalet ve dalâlet ve hıyanet aramızda kavramsal olarak yaşayabiliyorsa Silm (barış ve esenlik) de yoktur Müslüman (barış gönüllüsü, esenlik bildiricisi) da..

“Bedevîler, ‘inandık’ derler. De ki; siz imana ermediniz, ‘boyun eğdik’ demeniz daha doğrudur çünkü inanç henüz kalplerinize girmiş değil.” (Hücurât 14)

“Şu karşıki dağda kar var duman yok / Benim sevdiğimde din var, iman yok”

Hep sabır, hep sabır, hep sabır; “Ve’l-Asr!”

 

 

Ders kitaplarının Lisan Meselesi

0

Orta Öğretim 9. Sınıfta (lise 1’de)  okutulan Tarih kitabı, Behçet Önder tarafından yazılmış olup, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu’nun 09.12.2013 tarih ve 228 sayılı kararı ile de 2014  – 2015 öğretim yılından itibaren beş yıl süreyle okutulmak üzere kabul edilmiş olduğundan, halen bu kitap ders kitabı olarak okutulmaktadır.

Lise 1. Sınıfta bulunan torunumun okuduğu bahsi geçen bu kitabı, geçen gün merak saikiyle karıştırırken 40. sahifesinde bulunan bir paragraf dikkatimi çekti. Bu paragrafı aynen aşağıya yazıyorum.

Tarih Bilimi

“Bölgenin yüzeysel şekillerini, iklimin, yer altı kaynaklarının araştırılarak dönemin yaşam koşulları hakkında bize bilgiler verirler. Etnograflar, ortaya çıkan giysileri, süslemeleri inceleyerek hala yaşamakta olan insanların nasıl bir kültüre sahip olduğunu; sosyologlar da eldeki verileri kullanarak bu eski toplumun toplumsal özelliklerini saptamaya çalışırlar. Kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiler nasıldı,  nasıl bir yönetim şekli uygulanırdı, aile kurumu önemli miydi, değil miydi?

Bütün araştırmalar yapıldıktan sonra tarihçi, ortaya çıkan malzemeyi ele alır ve bu eski gezegende yaşayan hiç tanımadığımız uygarlığın tarihini yazar, bizde okuruz.”

Bu paragrafı okuyunca, vakti zamanında Ecevit Hükümeti’nin Milli Eğitim Bakanı olan Metin Bostancıoğlu’na büyük haksızlık yaptığımızı düşündüm. Zira o zamanki ders kitaplarında yukarıdakilere benzer kelimelerin çok miktarda kullanıldığını gördükçe çok kızar, öfkelenir ve büyük tepki koyardık.

Aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hiçbir şekilde değişiklik yapılmadan aynı uyduruk kelimeler, 15 yıldır milliyetçi ve muhafazakâr olarak bilinen AK PARTİ’nin iktidar olduğu bir dönemde de ders kitaplarında yer almaya devam etmektedir. Ben şahsen bu durumu bir türlü kabullenemiyorum.

Bir kitap, yazarı tarafından yazıldıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı mensupları tarafından kontrole tabi tutulması icap etmez mi? Bu bakanlığın müsteşarı, müşavirleri Talim Terbiye Kurulu üyeleri,  Şube Müdürleri bu iş ile alakadar olmazlar mı bilemiyorum. Talim Terbiye Kurulu üyeleri önlerine gelen bir kitabın neresini kontrol ediyorlar çok merak ediyorum. Yoksa bunlar eski devirden kalma bürokratlar mıdır? Burada vazife yapanların “lisan meselesi” diye bir dertleri yok her halde. Bu uyduruk kelimelerin halen ders kitaplarında yer alması bu bürokratları hiç rahatsız etmez mi acaba? Yoksa lisan ile alakalı olarak herhangi bir dertleri, meseleleri mi yok?  Zannediyorum ki,  o tarihlerde, Milli Eğitim Bakanı da bu hususlarda çok hassas ve şuurlu birisi olduğunu bildiğim Muhterem Nabi Avcı Bey idi.

Şimdi, bu ders kitabını okuyan benim torun yarın karşıma geçip,  gayet tabii bir şekilde “Dede, giysilerimi giyemedim,  yaşam koşullarımı saptayamadım” diyecek. Bunları düşündükçe ne kadar hiddetlendiğimi ve üzüldüğümü tahmin edemezsiniz

Bu cümleden olarak, üzülerek ifada edeyim ki, bugün, lisanımızın temel taşı olarak bilinen birçok kelime dilimizden atılmış bulunmaktadır. Unutturulmaya çalışılan yüzlerce kelime olmasına rağmen, burada sadece dört tanesinden bahsetmek istiyorum. Hayat, sebep, cevap, tedbir. Malumlarınız olduğu üzere, bugün artık bu kelimeleri kullanana pek rastlanmıyor, Siyaset adamlarının tamamına yakını dahi bu güzelim kelimelerin yerine çok rahatlıkla yaşam, neden, yanıt, önlem kelimelerini kullanıyorlar ve bundan hiç de rahatsızlık duymuyorlar. İşin üzücü olan tarafı da şudur ki, bu kelimeler bugün artık kanun maddelerine dahi girmiş bulunmaktadır. Belki, yarın Anayasaya da pek ala girebilir. Devlete ait TV kanallarında da dahi bu hususta herhangi bir hassasiyet gösterilmemektedir. Yukarıda da bahsettiğim üzere, geçmiş yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan DSP’ li Metin Bostancıoğlu’na çok kızıyorduk. Şimdi ise, kime ne diyelim ki? 15 yıldır AK PARTİ Hükümeti bizim hükümetimiz, TV kanallarının başında bulunan bürokratların da bizim gibi düşünen bürokratlardan meydana geldiğini zannediyorum.

Bilindiği üzere, Millet olabilmenin ilk şartı, fertlerin ortak bir lisana sahip olmalarıdır. Ayrıca bir topluluğu Devlet yapan unsurların başında da dil birliği, din birliği, bayrak birliği gelmektedir. Millet mevhumu tarif edilirken de ortaya çıkan muhtelif görüşlerin hepsinde dil birliği ilk temel unsur olarak daima en başta gelmektedir.

Konfüçyüs’e sormuşlar, bir ülkeyi idare etmek üzere davet edilseydiniz, ilk iş olarak ne yapardınız?  Konfüçyüs, şöyle cevap vermiş;

“Önce lisanı düzeltirdim. Çünkü lisan düzgün olmazsa, kelimeler, düşünceler iyi ifade edilemez. Düşünceler iyi anlatılamaz ise, yapılması icap eden işler iyi yapılamaz. Gereken yapılmazsa, ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulunca adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa, halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer, ne yapacağını ve işin nereye varacağını bilemez. Bu sebeple söylenilen sözü doğru söylemelidir. Bu itibarla, hiç bir şey lisan kadar önemli değildir.”

Netice itibariyle lisan, insanların birbirleriyle kolayca anlaşabilmesi için cemiyet hayatında ehemmiyetli bir unsur olarak görülmektedir. Bu bakımdan, yeni nesillerin iyi yetiştirilmesini temin için Milli Eğitim Bakanlığı’nın ders kitaplarını en kısa zamanda ele alıp, lüzumlu düzenlemeleri yapmasında mutlak bir zaruret bulunmaktadır. Ayrıca TV kanalları ile basın yayım organlarının da lisan hususunda gerekli hassasiyeti göstermeleri en halisane temennimizdir.

 

 

Biz Kanunlara Uymazsak…

Devriye görevi yapan genç polis memuru kaldırımda bir yandan sigara içiyor, diğer taraftan cep telefonu ile mesajlaşıyordu. O sırada makam aracıyla yoldan geçmekte olan emniyet müdürü aracından indi ve polis memurunun yanına geldi. Polis memuru müdürünü görünce elindeki sigara izmaritini yere attı.

Aralarında şöyle bir görüşme gerçekleşti:

–       Görev başında sigara ve mesajlaşma mı? Ne bu aynı anda birkaç iş mi? Yere attığın izmariti al. Buna ‘yere çöp atmak’ denir.

–       Kusura bakmayın amirim ama polisim ben, çöpçü değilim.

–       Buna da ’emre karşı gelmek’ denir. Ceza defterini ver.

–       Ne için?

–       Biz kanunlara uymazsak halkın kanunlara uymasını nasıl bekleriz?

–       Bana ‘yere çöp atmaktan’ ceza mı yazdınız?

–       Ayrıca iş başında sigara içip telefonla mesajlaşmak devriye kurallarının ihlalidir.

–       Ama ben iyi adamım, sizin polislerinizden biriyim.

–       O zaman ona göre davran.

Bu sahneyi bir Amerikan polis dizisinde seyrettim.

O çok basit ve net ifade beni çarptı. “Biz kanunlara uymazsak halkın kanunlara uymasını nasıl bekleriz?”

Neden bu cümle beni etkiledi? Bu hepimizin bildiği basit bir gerçek değil mi?

Elbette biliyorum, Anayasa’da yer alan eşitlik kuralının özü, kanun ve kuralların, kanun yapıcılara, kuralları koyma veya uygulama gücünü elinde bulunduranlara da uygulanabilmesidir. Cumhurbaşkanı, Başbakan, milletvekilinden, subay, polis ve zabıtaya kadar herkes kanun ve kurallara tabidir.

Hukuk devletinde herkes işine gelsin gelmesin kanun, kural veya mahkeme kararlarını uygulamak zorundadır.

Dizide “ama ben polisim” diyen memura, Emniyet Müdürünün “o zaman ona göre davran” cevabı bana şunu düşündürttü:

Devlet adamı iseniz yasaları ve kuralları çiğnediğinizde “ama ben devletin yöneticisiyim” demeniz mazeret olamaz.

Birileri çıkar ve “O halde ona göre davran” derse cevabınız olamaz.

***********************************************

Kamu Görevlilerinin Sorumluluğu

Kamu görevlilerinin “konusu suç teşkil eden yasadışı eylemleri” kadar, “görevi layıkıyla yapmamak” ve  “etik ilkelerin” çiğnenmesi de önemlidir.

Demokratik ve etik değerlerin çiğnenmesine karşı mücadelede toplum vicdanı en etkili unsurdur.

Buna dair toplumda güçlü bir kanaat oluşması gereklidir.

Toplum vicdanının, etik kuralların çiğnenmesinden rahatsız olması hatta öfkeye dönüşebilecek bir tepki vermesi lazımdır.

Yüksek ahlaki değerlerin yansımasını bulduğu bir toplumsal vicdana sahip olup olmadığımızı dışarıdan bazı örneklerle mukayese ederek anlayabiliriz.

Ø  ABD’de Washington eyalet Başkanı 5 adet maç bileti hediye aldı diye görevden ayrılmak zorunda kaldı.

Ø  Makedonya Ulaştırma ve İletişim Bakanı, gölde tekne faciası sonucu 15 turist hayatını kaybedince “Etik sebepleri göz önüne alarak” istifa etti.

Ø  Japonya Dışişleri Bakanı yabancı kaynaklardan yasadışı bağışlar aldığı yönünde iddialar yükselince istifa etti.

Ø  Letonya Başbakanı alışveriş merkezindeki çatının çökmesiyle 54 kişi hayatını kaybedince “benim de sorumluluğum var” deyip istifa etti.

Ø  İtalya Altyapı ve Ulaştırma Bakanı  yaptıkları ihalelerde yolsuzluk yaptığı ve bir işadamından 10.350 Euro değerinde saat aldığı ortaya çıkınca istifa etti.

Ø  Japonya Başbakanı ülkesindeki Amerikan üssünü kapatma sözüne sadık kalamadığı ve parti üyelerinden birinin yolsuzluğa karışması sebebiyle istifa etti.

Ø  Mısır Ulaştırma Bakanı 49 kişinin öldüğü tren kazası sonucu istifa etti.

Ø  Güney Kore Sağlık ve Refah Bakanı vaat ettiği yaşlılık maaşını uygulamaya geçiremediği için istifasını verdi.

Ø  Bulgaristan Başbakanı  elektrik faturalarının kabarık gelmesi ülke genelinde protesto edilince istifa etti.

***

Gelelim Türkiye’ye. 2017’ye de lanet bir terör saldırıyla girdik. İstanbul’da eğlence merkezi Reina’ya yapılan silahlı saldırıda yılbaşı kutlaması yapan 39 kişi hayatını kaybetti.

Bilanço ağır. Son bir yılda 33 terör saldırısında 750 şehit, 502 sivil kayıp verdik. 1660 yaralı var.

Devleti yönetenlerden bugüne kadar bir tek istifa eden olmadı.

Bu terör saldırıları sebebiyle sorumlular örnek verdiğimiz ülkelerdeki gibi davranıp istifa etselerdi, herhalde devletimiz yöneticisiz kalacaktı.

İyi ki istifa etmemişler(!)

Yoksa bizi bu sıkıntılı durumdan kim kurtaracaktı?

*********************************

Muhalefete ne Demeli?

Muhalefet partilerinde durum nasıl? Önce dışarıdan, sonra bizden bir örnek verelim.

Ø  İngiltere’de 2015 seçimlerinde seçimi kaybeden üç muhalefet partisinin lideri seçim sonuçları açıklandıktan sonra 52 dakika içinde istifa etti.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin 19 yıldır genel başkanı. Bugüne kadar hiçbir seçimi kazanamadı. Üstelik Haziran 2015 seçimlerinde aldığı milletvekili sayısını 4 ay sonra yapılan Kasım 2015 seçimlerinde yarıya (80’den 40’a) düşürdü. Milliyetçi Hareket Partisi HDP’nin de gerisine düşerek Meclis’teki 4. Parti oldu.

Devlet Bahçeli istifa etmedi.

Bırakın istifayı, kurultay yaparak partililere hesap vermeyi dahi kabul etmedi. Delegelerin kurultay taleplerine karşı hukuku ayaklar altına alan akıl almaz yöntemlere başvurdu. Kendisine rakip olan Genel Başkan adaylarını partiden attı.

Daha da kötüsü R. Tayyip Erdoğan’ın unutmaya başladığı Başkanlık hayalini diriltti. Ülkeyi tek adam yönetimine devredecek bir rejim değişikliğinin yolunu açtı.

İyi ki İngiliz değiliz(!) Yoksa “bilge lidersiz” kalırdık.

**************************************

Referandumda Hayır Çıkarsa

Ø  Aralık 2016’da İtalya anayasanın 139 maddesinden 47’sinin değiştirilmesi için referanduma gitti. Çünkü Başbakan Matteo Renzi gücünü ve yetkilerinin artırmak istiyordu. Başbakan anayasada yapılacak değişikliklerin siyasi istikrar ve tasarruf getireceğini savunuyordu. Yapılan referandumda halkın, Anayasa değişiklik paketini reddetmesi üzerine Başbakan Demokrasiye inandığını ve bu sebeple kaybettiğini kabul ederek istifa etti.

Şimdi Türkiye’de de benzer bir durum var. Önümüzde bir Anayasa değişiklik paketi ile sistem / rejim değiştirilmek isteniyor.

TBMM’de en az 330 milletvekili “evet” derse değişiklik paketi referanduma sunulacak.

Şimdi sorum şu:

İtalya’da olduğu gibi referandumda “hayır” çıkarsa, Anayasa değişikliğini isteyen üç siyasetçi, Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, istifa eder mi?

 

 

Modern Mankurtlar

2016 yılı Türkiye’miz ve dünya için oldukça zor geçti. Birkaç günde bir bombaların patladığı vahşet konusunda terör örgütlerinin fantezi yapar hale geldiği; insan akıl ve vicdanının hiçe sayıldığı bir yılı geride bıraktık. Kimileri terör literatürüne kamyonla insan ezmeyi soktu, kimileri de bomba dolu çukura insanları diri diri doldurup sonra da et parçalarının havada uçuşmasını videoya aldı…

2017’den iyilik ve güzelliklere vesile olmasını beklerken daha ilk saatlerinde İstanbul Valisi’nin açıklamasına göre; Ortaköy’de 39 vatandaşımız daha kalleş terör saldırısıyla canını kaybetti, 69’dan fazlası ise yaralandı.

Bu saldırı, elbette Türkiye’ye bazı şeylerin normalleştirilmesi ve alıştırılması sürecinin bir parçası. Dikkat ettiyseniz bir süredir her hafta sonu Cuma akşamı veya cumartesi günü ciddi can kaybı yaşanan bir terör saldırısı ile muhatap oluyoruz. Bu gidişle Türk Milleti’nde, güzel yurdumuzun bir Irak’tan ya da Suriye’den farkı yokmuş imajını zihinlere yerleştirmek istiyorlar. İşin en acı yanı ise bu vahşet ve ihanet operasyonunu “mankurtlaştırdıkları” insan müsveddeleri ile yaptırıyorlar…

Mankurt nedir?

(Bun/Ban/Man) kökünden türemiştir. Bun sözcüğü akıl yoksunluğunu ifade eder. Moğolca Munu/Mung (Türkçe Bunu/Bung) fiilleri aklını yitirmeyi, Munah (Türkçe Bunak) sözcükleri yaşlılık nedeniyle aklını yitirmiş olan kişileri anlatır. Sözcük Türkçe’deki Mankafa tabiri ile aynı kökten gelir. Yani aklını yitirmiş kişi demektir. Biz bunu “aklını kaybedip kendi özüne düşman olan” olarak günümüz Türkçesi’ne çevirebiliriz.

Mankurt – Türk efsanelerinde bahsedilen bilinçsiz köledir. Juanjuanlar, Mankurt haline getirmek istedikleri’Türklerin’ başını kazırlar, başına ıslak deve derisi sararlar ve böylece elleri kolları bağlı olarak güneş altında bırakırlar. Deve derisi kurudukça gerilir. Gerilen deri başı mengene gibi sıkar ve inanılmaz acılar vererek aklını yitirmesine neden olur. Böyle bir kişi bilinçsiz ve her istenen şeyi sorgusuzca yapan köleye dönüşür.Verilen talimatla kendi öz anasını bile öldürür…

Cengiz Aytmatov’un da 1980 yılında yazdığı Gün Olur Asra Bedel adlı eserinde Mankurt, bazı işlemler sonucu öz benliğini yitirerek kendisini kimliksizleştiren düşmanının kuklası haline gelmiş bir zavallı insan tipidir.

Bugün karşılaştığımız ülkemizin ve insanlığın canını yakan teröristler de bu manada birer mankurttur. Evet, bunların kafasına deve derisi geçirilmemiştir ama içi safsata ve “Batı kaynaklı ‘güya İslâm’la doldurularak” aynen Türk efsanelerindeki mankurtlar gibi kendi özlerine karşı düşman edilmiş birer katil olmuşlardır. Gerek FETÖ, gerek IŞİD ve gerekse de PKK, mankurtlaştırdıkları gençlerimizle güya yüksek idealler uğruna kan akıtmakta sözde inançları veya etnik kökenleri gereği terör suçu işletirken aslında Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmakta, Kürt kardeşimizi yine bir Kürt’e öldürtmektedirler. Bu mankurt açmazından derhal kurtulmamız. Gerekirse toplumsal olarak rehabilite edilmemiz şarttır.Türk kimdir, Müslümanlık nedir, Diyanet İşleri Başkanlığımızın bunu çok hızlı bir şekilde tekrar tekrar anlatması gereklidir. Bu işin tek çözümü millî benliğimize dönüştür…

FETÖ, yıllar önceden hesapladığı vahşi katliam ve suikastları önce TV’lerinde dizi olarak oynattıktan sonra bugün tek tek uygulamaktadır. Bu örgütü hâlâ İslâm’a hizmet olarak gören kimseler varsa; ya kanı bozuktur, ya da mankurttur…

Bu çapta bir suikast plânı veya yıllar önceden dizisini yayınlayıp pratiğini gerçekleştirecek Noel Babalı terör saldırısını ne FETÖ, ne de diğer örgütler tek başına gerçekleştirecek bir zekâ ve imkâna sahip değildir. Bunları yönlendiren yıkıcı üst akıl ile mücadele edildiği bir an dahi unutulmamalıdır…

Devletimiz tez elden bu örgütlerle herhangi bir şekilde bağlantıya girmiş herkesi, kim olursa olsun; her ne kadar “Bunların ihanetini gördüm tövbe ettim” derse desin mutlak surette sorguya çekmek ve görevden el çektirmek zorundadır. Kimin uyuyan terör hücresi, kimin saf olduğunu şu saatten sonra ayırt etmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir…

Türkiye’mizin ABD’nin Irak’ta yapacağı işgal harekâtına karşı çıktığı yıllardan beri sürekli dozu yükselen bir saldırı altında olduğu açıktır. Kimi zaman politik, kimi zaman ekonomik, kimi zaman terör olayı şeklindeki bu saldırılar, artık iyice belirgin hale gelmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın dediği gibi millî ve yerli insanlara çok acil ihtiyacımız vardır. Liyakat esas alınıp, vatanın gizli kalmış değerleri gün yüzüne çıkarılarak bu terör örgütleri ile mücadele edilmek zorundadır. Yoksa sırtlanla çakal, çakalla da tilki yakalanmaz. Bu ülkeye gönülden sağdık kişilere acil ihtiyaç vardır. Ancak şu da var ki; yıllardır sadece adı ‘millî’ olan eğitim sistemimizin yetiştirdiği insan kaynağınınhali ne yazık ki ortadadır…

Bu nedenle yukarıda değindiğimiz gibi, millî kimliğe dönüş seferberliği başlatılmalıdır…