26.6 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 704

Yüksek Mimar, Prof. Dr. Suphi Saatçi ile Selçuklu ve Osmanlı Türkleri Tarafından Ortadoğu’da İnşa Edilen Medeniyet Hakkında Konuştuk.

Bu muhteşem medeniyet, günümüzde vahşi batı tarafından yok ediliyor.

Oğuz Çetinoğlu: Asırlar boyunca ecdadımız Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın âdil ve müşfik yönetimi altında huzur ve barış diyarı olan Orta Doğu, 1918 ve özellikle 2003 yılından bu yana, hoyrat ellerin tahribine mâruz kaldı. Oralarda, din kardeşlerimiz soydaşlarımız var. Perişan durumdalar. Sizinle Orta Doğu’yu ve Irak’taki soydaşlarımızı konuşalım.

Orta Doğu’nun sınırlarını çizerek genel bir değerlendirmenizle görüşmemize başlayabilir miyiz?

Yüksek Mimar, Prof. Dr. Suphi Saatçi: Ortadoğu derken belli bir coğrafyayı kastediyoruz. Belki Türkiye de o coğrafyanın içinde. Türkiye’nin özellikle güneyinde yer alan, bugünkü Suriye, Irak, Ürdün, Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan -buna İran da dâhil edilebilir- yâni bölgenin aktörleri belli. Bir de araya İsrail girdi. O da hem bölge aktörü hem de milletlerarası büyük aktörlerin arasında yer alan bir devlet. Küçük bir ülke olmasına rağmen İsrail’in, milletlerarası aktörleri de yönlendiren önemli bir devlet olduğunu düşünüyorum.

Türkler olarak, Türkiye’nin bir parçası olan Irak’ta bin sene yaşamışız. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda bölge, kaderin hazin bir cilvesi olarak İngilizler tarafından işgal edildi. Türkiye, Anadolu’dan, Urfa’dan, Antep’ten işgalci Fransızları söküp attı.  Ege Yunanlılardan temizlendi. İstanbul’u da İngilizler bırakmak mecburiyetinde kaldı.

Bunun başlıca sebebi Anadolu’dur. Tarih boyunca Anadolu kimin olmuşsa İstanbul da onun olmuştur. Kurtuluş Savaşında da görüldüğü gibi, işgal kuvvetleri Anadolu’ya hâkim olamadılar. Anadolu’dan atıldıkları için İstanbul’u boşaltıp gittiler.

Ortadoğu’ya hâkim olan Selçuklular ve Osmanlılar, izleri günümüze kadar devam büyük bir medeniyet mirası bırakmışlardır. Hiç şüphesiz Abbasiler de, Emeviler de bir şeyler bırakmışlar. Fakat en büyük şehirler olan Kudüs, Şam, Bağdat, Halep, Musul, Mekke, Medine birer dînî merkez olarak da önem taşıyan câzibe noktaları olmuştur. Zâten bütün dünyanın kavgası Kudüs üzerinden başlamış. Hıristiyan, Yahudi, daha sonra Müslüman ve Hıristiyan Haçlı Seferleri, kısacası bütün kavgalar bir dînî tema üzerinden oluşmuş ve günümüze kadar maalesef bu kavga daha dinmemiştir. Kavga ve çatışmaların adı belki değişmiş, medenî ülkeler birbirleriyle alışveriş yapmış, Birleşmiş Milletler kurulmuş; ama herkes birbirinin kuyusunu kazmaktan vazgeçmemiştir.

Selçukluların 1071’de Ortadoğu coğrafyasına dâhil olduğunu görüyoruz. 1071’de Malazgirt’ten başlayan bu uzun yürüyüş 1453’te İstanbul’da tamamlanmıştır. Bu uzun yürüyüş, 382 yıl devam etmiştir. Enteresan bir şey, yani 382 yıl, neredeyse 4 yüzyıl süren bu yürüyüş aynı istikamette devam etmiştir.

Çetinoğlu: Türkler, Asya bozkırlarından Orta Asya’ya nasıl bir medeniyet getirdiler?

Prof. Saatçi: Selçukluların gelişiyle birlikte Anadolu’da şehirler iç kalelerin dışında gelişmeye başlamıştır.

Çetinoğlu: Bu neyi gösterir, neyi ifade eder?

Prof. Saatçi: Güvenlik sağlanmış, insanlar daha rahat, güven ve huzurlu bir barış ortamı içinde yaşamışlar. Anadolu’da Selçuklular tarafından 100’ün üzerinde kervansaray yapılmıştır. Bu da ticâretin geliştiğini ve güven ortamının sağlandığını gösteriyor. Bu arada büyük tehlikeler de atlatılmış, yani Haçlı ordularını da Selçuklular çok başarılı bir şekilde kırabilmişlerdir. Yoksa İslam dünyasını bir hayli sıkıntıya sokacak gelişmeler muhakkak olabilecekti.

Çetinoğlu: Türkler savaşçı bir millet, fethedip vatan yaptıkları toprakları istilacılardan korudular.

Prof. Saatçi: Doğrudur. Türkler savaşçı bir millettir. Ancak sadece savaşçı değil, bunun yanı sıra bulundukları bölgeleri imar ettiler. Selçuklular Erzurum’dan, Kayseri’den, Sivas’tan İstanbul’a kadar gelirken, geçtikleri şehirleri, medeniyetleri ile donatmışlardır.  Şehirlerin mevcut olan medeniyetlerine yeni dokular eklemişlerdir. Kendi kültürümüzde olan yapı türlerini Anadolu’da uygulamışlar ve büyük bir ufuk açmışlardır. Daha sonra misyonu Osmanlı Devleti devralmış ve İstanbul’un fethiyle birlikte artık Balkanlara rahatça açılma ve büyük bir devlet olma yoluna girilmiştir.

Fatih’in döneminde bir imparatorluk düzeyine yükselmiş, Sultan Yavuz Selim’in büyük ve başarılı operasyonuyla İran ve Mısır problemi kesilip atılmıştır. Bunun sonucunda Türkiye cihangir bir statüye kavuşmuştur. Bazı tarihçiler, ‘Bu yapılmasaydı, Osmanlılar mahallî bir beylik olarak kalacak ve komşuları ile didişerek yok olacaktı‘ diyor. Yavuz Sultan Selim Han, büyük bir operasyon yaparak, Oğlu Kanunî Sultan Süleyman’a altın tepsi içinde büyük bir cihan devleti sunmuştur.

1512’de tahta geçen Yavuz, 1520’de vefat etmiştir. Yani 8 yıl iktidarda kalmış ama çok büyük işler başarmıştır. Kemal Paşazâde, Yavuz hakkında güzel bir mersiye yazmıştır. Mersiyesinin sonunda diyor ki:

Şems-i asr idi asırda şemsin

Zıllı memdûd olur zamanı kasir

Çetinoğlu: Günümüz Türkçesiyle ifade etmeniz mümkün mü?

Prof. Saatçi: Şems ile asr burada cinaslı olarak kullanmıştır. Asır hem ikindi hem de yüzyıl demektir. Şems-i asr idi (yüzyılın güneşiydi) asırda şemsin (ikindi vakti güneşin), zıllı memdûd olur zamanı kasir (gölgesi uzun ama zamanı kısa olur). Yâni Yavuz’un büyük bir gölge, büyük bir devlet, geniş bir sınır sağladığını ifade ediyor. Gerçekten de Yavuz’un başarısı Osmanlıların önünü açmıştır.

Yavuz gerçekten ufku çok geniş bir padişahtı. Akdeniz’de varlık gösteren Barbaros’u çok iyi tâkip etmiş ve değerlendirmiştir. Barbaros Hayrettin Paşa’nın çok samîmi bir Müslüman olduğunu ve Haçlılara kan kusturduğunu bildiği için O’na hediye olarak bir altın kılıç göndermiştir. Büyük bir güç olmasına rağmen Barbaros Hayrettin Paşa’nın da sırtını büyük ve güçlü bir otoriteye yaslamak istediğini biliyor. Yavuz Selim ona kılıç gönderince, dünyalar kendisine verilmiş gibi olmuştur. Bunun üzerine Osmanlı padişahına 4 kadırga dolusu hediye göndermiştir.

Oğlu Kanunî Sultan Süleyman’a da: ‘Bu adamı kolla; bu çok önemli bir kişi, O’nu kazanmaya çalış‘ diye vasiyet etmiştir.

Osmanlıların kara ordusu çok güçlü; buna karşılık çok büyük donanmaları yok. Özellikle Avrupa’yla kapışacak bir donanmaya sahip olmaları için çok uzun bir süreye ve Barbaros gibi büyük amirallere ihtiyaç var. Barbaros çok cesur, çok cingöz bir denizci, adeta su üstünde, deniz üstünde yürür gibi sağa sola hücum ediyor. Hem de çok güçlü bir donanması var.

Kanunî Barbaros’u İstanbul’a davet ediyor. İstanbul’da çok güzel bir karşılama merasimi hazırlanıyor. Top atışları ile karşılanıyor. Barbaros eğilip padişahın eteğini öpüyor. Kanunî: ‘Sen artık kaptanıderyamsın (yani deniz kuvvetleri komutanımsın), Cezayir beylerbeyini de sen tâyin et, buradan yönet donanmayı‘ diyor. Barbaros da: ‘Padişahım; ben kaptanıderya olurum ama vallahi denizsiz duramam‘ diyor

Barbaros’un hayatı denizde geçtiği için, denizden ayrı yaşayamam diye düşünüyor ve ‘Ancak bu şartla kabul ederim‘ diyor. Kanunî de akıllı adam, yâni bu mesele yüzünden işi yokuşa sürmemiş, ‘Tamam, nasıl istersen öyle yap‘ demiş ve tersaneyi emrine vermiş.

Barbaros ilk defa İstanbul’a geliyor. İstanbul’u hiç görmemiş. Hatta Beşiktaş’ı görünce çok heyecanlanmış, ‘Öldüğümde, beni burada gömün‘ diye vasiyet etmiş. Ömrünün son 2 ayını İstanbul’da geçirmiş, hastalanmış ve vefat etmiş. Türbesi de Mimar Sinan tarafından, söylediği yerde yapılmış.

Çetinoğlu: Kanuni-Barbaros ittifakından Hıristiyan batı rahatsız olmuştur…

Prof. Saatçi: Tabii, Avrupa ittifakı duyunca ayaklanmış, ‘Böyle bir korsanı nasıl meşrulaştırır?’ Çünkü Osmanlı’dan da çekiniyorlar, burunlarını kırmış kaç defa. Dolayısıyla kıyametler kopuyor. Andrea Doria’ya kilisede yemin ettirmişler: ‘Barbaros’un kellesini getireceğim‘ diye. Yani Preveze Savaşı böyle başlıyor.

Andrea Doria Preveze’de perişan olunca, Barbaros O’nu esir almıyor, ‘Git, yine hazırlanıp gel‘ diyor. O’nu kendi halkı, ‘Hani Barbaros’un kellesini getirecektin, bizi rezil ettin‘ diyerek parçalıyor. Akıllı bir siyâset, bir ülkede çok işleri rahatça çözer.

Ben şuna inanıyorum. Mübalağalı gelebilir size. Arapları aşağılamak için söylemiyorum, Arapların da İslam medeniyetine büyük hizmetleri olmuş; fakat Selçuklulardan itibaren bu iş, bu bayraktarlık Türklere geçmiş ve Selçuklu, Osmanlı olmasa, bana göre, İslam bu günkü gücüne ulaşamazdı. İslam’ın bayraktarlığını bu Anadolu toprakları üstlenmiş.

Biliyorsunuz, Selçuklular Oğuz boyları, yani özbeöz Türkmen. Osmanlılar Kayı Boyundandı. Fakat hiçbir zaman bunlar etnisiteye vurgu yapmadılar, kavmiyetçilik, kabilecilik yapmadılar ve Allah rızası için savaştılar. Belki de en büyük başarıları bu samimiyetlerinde saklı. Allah’ın ismini yüceltmek için mücadele etmişler ve gerçekten Allah onları sanki kollamış.

Çetinoğlu: Orta Doğu’ya dönersek… Sizin çalışmalarınız var. Kitabını yazdınız. Musul’un kaybından bahseder misiniz?

Prof. Saatçi: Musul meselesi Lozan’da anlaşmaya konulmadı, ‘Anlaşma dışı kalsın, 9 ay-1 yıl içinde çözülsün. Çözülmezse, Birleşmiş Milletlerin hakemliğine gidilsin‘ denildi. Tabii, Lozan imzalandıktan sonra iki tarafın meclislerinde onaylanması lazım. Musul meselesi görüşülürken Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kıyamet kopmuş. ‘Musul olmadan Doğu da olmaz‘ demiş milletvekilleri, ‘Behemehâl Musul’u da almalıyız ve anlaşmaya sokalım. Yoksa biz anlaşmayı onaylamıyoruz‘ denilmiş.

Irak Türkmenlerine sorsanız, ‘Türkiye bizi Lozan’da sattı’ derler. Birkaç tane kitap var; böyle şeyler yazıyor: ‘Lozan zafer mi, hezimet mi?’ Biz de tabii, Osmanlı’nın dışında kalmanın verdiği üzüntüyle, kahırla bazı yanlış şeylere kapılmıştık; fakat Musul meselesi mecliste tartışılınca o kadar tehlikeli yerlere gitmiş ki, gizli celse yapmışlar.

Ben Türkiye’ye 1968’de geldim ve ne olduğunu anlayamadım. 1984 yılında Türkiye İş Bankası, 4 cilt hâlinde Musul gizli zabıtlarını yayınladı. Oradan öğrendim ki, Atatürk, ‘Evet arkadaşlar, haklısınız‘ diyor, ‘Şu anda Musul için savaşa girmemiz lazım.’ Asker kalmamış, erkek yok, köylerde ölen insanları artık kadınlar gömüyormuş. Genellikle kadınlar ölü gömmekten korkarlar, erkekler yapar o işi. O hâle gelmiş. Salgın hastalık, bütçede beş kuruş para yok, mermi yok ve ayrıca, birkaç devlete karşı savaş vereceksin. Mustafa Kemal Paşa diyor ki: ‘Lozan’da önemli kazanımlar elde ettik. Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığı, istiklali tesis ediliyor ve dünya tanıyacak bizi. Bunu garanti altına alalım. 6 ay sonra Musul için kıyam ederiz.’ Konuşma aynen böyle. Yani ‘Musul’u savaşla alırız‘ Bunun üzerine milletvekilleri ikna olmuşlar. Yani çok akıllıca bir siyaset uygulamış ve meclisin heyecanını yatıştırmış, Lozan Antlaşması böylece onaylanmış.

Bunu okuduktan sonra doğrusu fikrim değişti. Kerkük, Musul, Türkiye’den daha önemli değil benim için. Burası Türklüğün son kalesi. Bu coğrafyadan dünya idare edilmiş, sadece Osmanlı değil. Roma, Bizans, İstanbul’dan yönetmiş dünyayı, eski dünyayı. Eski dünya, ABD’nin keşfinden önceki dünya. Dünyanın merkezi olmuş. Osmanlı da buradan dünyayı idare etmiş ve Ortadoğu’ya 600 yıl süresince asude bir hayat yaşatmışlardır. Ne kimseyi sömürmüşler, ne sömürge yapmışlar, ne kimseye zulmetmişler. Arapların ülkelerine, şehirlerine Arap hâkimler koymuşlar; yani böyle bir etnik vurgu yapmamışlar.

Çetinoğlu: Farklı milletleri, farklı kültürleri ve farklı inançları bir arada tutmak, Osmanlı’nın İslam anlayışından kaynaklanan bir siyaset tarzı. Bu tarzı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Saatçi: Osmanlıların politikası bence bugün cihanşümul geçerliliği olan bir politikadır. Çok tartışmalarda gündeme geldi. Yani Balkanlardaki dindaşlarımızı, soydaşlarımızı katlettiler. ‘Osmanlı Devleti; Sırpları, Hırvatları kılıçtan geçirseydi, başımıza o felaketler gelmezdi.’ Deniliyor.  İngiliz tarihçi diyor ki, ‘Osmanlı bunu yapsaydı cihan devleti yani evrensel olamazdı.’

Osmanlı, sâdece Müslümanları değil, İsevîleri de, Musevîleri de, hepsini koruma altına almış. Onların havralarını, manastırlarını, kiliselerini bile restore eden Osmanlı bu kadar akıllı bir siyaset gütmüştür.

Şunu da ilave etmek isterim: Osmanlı yönetimi Şiîleri de iyi idare etmiş. Şiîler Sünnileri idare edememişler, onu söyleyeyim. Şu da bir gerçek: Osmanlı Sünniliği, çok müsamahakâr bir yaklaşım içinde. Türk Müslümanlığı Emevi Müslümanlığı gibi kavmiyetçi ve sert-katı değildir.

(DEVAM EDECEK)

MİSÂFİR KALEM

Geçen hata bu sayfada yayınlanan Ömer Lütfi Taşcıoğlu imzalı, ‘KIBRIS’IN GELECEĞİ İÇİN’ başlıklı yazı ile alakalı olarak gelen mektup:

Sayın Mustafa Akıncı                                                                                                                                                      KKTC Cumhurbaşkanı

Seçildiğiniz günden beri Kıbrıs Adasındaki iki toplumlu oluşumun ‘topallayan’ yapısına koltuk değneği -protez- inşa gayretlerinizi sessizce devam ettirdiğinizin farkındayım.

Kıbrıslı olduğunuzdan Haleflerinizin bu yolda 40 yıldır yaptıklarını ve elde edebildiklerini en iyi bilenlerden olmalısınız.

Muhataplarınızın pastadan büyükçe bir parçaya sahip olmakla yetinmeyip pastanın hepsini elde etmedikçe tatmin olmayacaklarını anlamış olmalısınız.

Uzlaşma, hakkaniyet zemininde​,​ herkesin karşısındakinin haklarına saygı ölçüsünde​,​ elde ediliyorsa değerli olu​​r. Aksi halde adı anlaşma da olsa sonuç​,​ kandırma-aldatma- satma- ihanet vb gibi olumsuzlukla anılmaktan i​leri gitmiyor. Buna imza atanların ise hangi sıfatlarla anıldığı tarih bilenler için gizli değildir.

VER KURTUL! Şeklinde bir anlaşmaya sağduyulu halkı​n rıza gösterme​si beklenemez. Lakin Rumların gözünde, her anlaşma denemesinde daha da azına razı ol​unduğu bir defa daha doğrulanmış olacaktır.

Bunun da akıllılık ve dürüstlük olacağı söylenemez…

Kıbrıs davasını 60 yıldır ​ibretle ​ve hayıflanarak izleyen bir Türk vatandaşı olarak​;​ ben de hatırlatayım istedim.

Saygılarımla.

Dr. Necati Saygılı

Kimya Yüksek Mühendisi

DERKENAR:

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TEŞKİLATI

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Günümüzde ‘Birleşmiş Milletler Teşkilâtı‘ adı ile faaliyet gösteren devletlerarası kuruluşun başlangıcı sayılan ‘Cemiyet-i Akvam / Milletler Cemiyeti‘ adı ile 1920 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın galip ülkeleri olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere ve Fransa’nın önderliğinde kuruldu. Teşkilatın merkezi İsviçre’nin Cenevre şehri idi.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın çıkışını önleyemeyince, 18 Nisan 1946 târihinde Cenevre’de yapılan toplantıda cemiyetin dağılmasına karar verildi.

 

Birleşmiş Milletler Teşkilatı 24 Ekim 1945’te ABD’nin başşehri New York’ta, İngiltere, ABD, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin öncülüğünde kuruldu. Daha sonra Fransa’nın iştirakiyle ve dağılan SSCB’nin vârisi olarak kabul edilen Rusya Federasyonu ve Çin Cumhuriyeti temsilcilerinden oluşan 5 kişilik Güvenlik Konseyi oluşturuldu. Güvenlik Konseyi’nin veto hakkı vardır.

 

Adı, kısaca ‘Birleşmiş Milletler BM) olarak anılan teşkilat, gerçekte milletlerin değil, devletlerin bir araya geldiği bir kuruluştur. 2015 yılındaki üye sayısı 193’tür.

 

Dünyada barışı ve adaleti sağlamak maksadıyla kurulan ve ‘Birleşmiş Milletler Teşkilatı BMT’ olarak anılması gereken kuruluş, 5 ülkenin veto yetkisine sâhip olması sebebiyle âdil bir teşkilat olmadığı gibi, insanlığa barış getirme konusunda da başarılı olamamaktadır. Hatta denilebilir ki günümüzde en vahşi şekilde devam eden savaşların müsebbibi, Güvenlik Konseyi üyesi olan 5 ülkedir. Günümüzdeki savaşlar, onların isâbetsiz kararlarıyla çıkmıştır ve onların ihtirasları sebebiyle teşvik edildiğinden devam etmektedir.

 

 

Seçilmişler ve Seçilmemişlere Düşen Görevler

“Seçilmişler de seçilmemişler de (tayin edilmişler de) bu milletin evlâtlarıdır ve bu vatanın sahibidirler. Aksi sabit olmadığı müddetçe, ne vatanı sevmekte, ne millete bağlılıkta, ne de devlete sahiplenmekte aralarında fark vardır (yani yoktur). Taraflardan her biri, diğerine karşı, ne samimiyette, ne ahlâkta ve inançta, ne de hak ve vazifede kendisini bir adım ilerde veya bir adım geride görmemelidir.

“Seçilmişlerle seçilmemişler arasında, üstün olmak ve olmamak değil, aşağıda ve yukarıda bulunmak değil, ilerde ve geride kalmak değil, sadece platform farkı bulunduğuna inanılmalıdır. Bu konuda hiç kimsenin komplekse girmesine ve kıskançlık duymasına, bu duygularla hareket edip haddini hududunu aşmasına gerek yoktur…

“Her iki taraf da haddini bilmek, Anayasa ve kanunlar içinde kalmak mecburiyetindedir. Dürüst olmakta, ahlâk ve karakter bütünlüğüne sahip bulunmakta, bilgide, tecrübede, çalışkanlıkta hiç kimse diğerinden geri kalmamak durumundadır….

“Seçilmişler, hayat ve hareketlerinin hemen her yönden sınırlı ve projektör altında olduğunu bilmeli ve bunu kabul etmelidirler. Dolayısı ile de mütevazi olmayı, gösterişsiz, hoş görülü ve dengeli davranışları benimsemeyi, dikkatli, iffetli ve perhizkâr yaşamayı, seçilmişliğin ön şartı olarak kabul edip prensip hâline getirmelidirler.

“Devlet adamları tarafından, politika yapmanın zorluğu, sıkıntılı oluşu, politikanın imkân sağlamak yeri olmayıp, hizmet etme ve itibar edinme yeri olduğu, insanın kendisi için değil, başkaları için, millet, memleket ve devlet için çalışması gerektiği kabul edilmeli ve buna mutlak olarak inanılmalıdır.

“Seçilmemişler. Her şeyden önce vatanın tek bekçiliğinden, milletin hakikî sahipliğinden ve devletin haklarının temel savunuculuğundan vaz geçmelidirler. Alışkanlıklar ve saplantılar bir tarafa bırakılmalı, fertten başlayarak millet, vatan ve devlet sıralaması ile devlet, iktidar ve hükümet sıralamasında kimin nerede, neyin ne şekilde olması gerektiği, herkesin kendi vicdanında yeniden gözden geçirilmelidir. Herkes ne istediğini, ne isteyebileceğini ve nasıl istemesi gerektiğini idrak etmeli, en büyük vatanperverliğin, kendi vatanperverliğinin sınırlarını doğru bilmek olduğuna inanmalıdır. Herkesin vicdanında hak ve vazife dengesi iyi kurulmalı, eşitlik ve hiyerarşi gibi, hürriyet ve disiplin gibi kavramlar arasındaki dengelerin demokrasideki yerine riayet edilmelidir.

“Seçilmişler ve seçilmemişler, karşılıklı olarak, seçilmiş olmanın ve olmamanın dışında, kendilerinden istenen ve beklenenlere dikkat etmek mecburiyetindedirler. Gerekli vasıflara sahip olmak ve gerektiği gibi yaşamak; tarafları birbirine yaklaştıracak, aradaki bağları kuvvetlendirecek ve politik istikrarı sağlayacaktır…

“Eğer demokrasiye samimi olarak inanıyorsak, eğer bizim dediğimizin dışında demokrasi yok demiyorsak, eğer doğruların tek olduğunu kabul etmiyorsak, seçilmişlerin de, tayin edilmişlerin de kendi platformlarında belli yerleri vardır, herkes için müşterek olan temel hak, hukuk ve hürriyetlerin dışında herkesin bilinen hakları, hukukları, vazife ve mesuliyetleri vardır ve bunlar bellidir. Bunların herbirinin ağırlığı belli bir yerde vardır ve sözü belli bir yerde geçerlidir. Bunları da herkese millet vermiştir. Son söz seçilmişlerin derken bunun seçilebilme gücünden ve seçilmiş olma ayrıcalığından kaynaklanan kanun yapma hakkından doğduğunu bilmek, buna dikkat edip önem vermek ve saygı göstermek gerekir. Aksini düşünmek, en azından demokrasiyi benimsememek ve millete saygısızlıktır. Asker ve sivil hiçbir aklı başında Türkün buna karşı çıkacağı düşünülmemelidir ve düşünülemez.

“Son olarak politika meraklısı ve politik konuşmaları alışkanlık haline getiren bazı üniformalılara da bir çift sözümüz var: Türkiye’de politika arenası herkese açıktır, partilerin kapısı da…Ya üniformayı soyup politikayı tercih etsinler, ya da üniformanın gereğine uyup askerliği seçsinler. Büyük Atatürk’ün dediği gibi, ya o ya bu…İkisi bir arada olamaz…” (Mehmet Turgut, Başkanlık Sistemi, Ordu ve Demokrasi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul-1998, s. 138-141)

 

 

Zihin Sancıları

Bir iddiaya göre şiir okuyucusundan çok şairimiz var. Erol Güngör ve Nevzat Kösoğlu’nu rahmet-i Rahman’a uğurladıktan sonra mütefekkir müelliflerimiz de azaldı. Gidenlerin yerleri zor dolduruluyor. Bu gidiş devam ederse, ‘yazar‘ olduğu söylenen kalem erbabının da sayı itibarıyla ‘okuyucuya galebe çalacağı düşünülebilir. Çünkü muharrir, müellif, edip, fıkra yazarı, senaryo yazarı… Eli kalem tutan kim varsa, artık ‘yazar‘ olarak anılıyor. Bu kadar yazara yetişecek okuyucuyu nereden bulacağız? Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in ilk emri de ‘Okuma!’ olunca, iş daha da zorlaşıyor.

Hayır! Kur’ân’ın ilk emri ‘Oku’ dur. Diye itiraz edenler çıkacaktır. O halde neden okumuyoruz? Beher kilometrekareye ortalama 100 kişi düşen candan aziz vatanımızda, bu yüz kişinin niçin sadece 4 kişisi kitap okuyor? 2015 yılında 127.100.000 nüfuslu Japonya’da 4.200.000.000 adet kitap basılmış. Kişi başına 33 kitap. Aynı yıl Türkiye’de kişi başına düşen kitap sayısı 3,5 adet.  Demek ki okumuyoruz.

Erol Kılınç ‘Zihin Sancıları‘ isimli 12 X 19 santim ölçülerinde, 270 sayfalık eserinde; ‘Bugünkü neslin en başta gelen meselelerinden birisi, fikir üreten insanlarımızın hemen hemen kalmayışıdır.’  Diyor ve ‘fikir üretmek‘ tabirini şöyle açıklıyor: ‘Zihinlerde düğümlenen sorulara sağlam/tutarlı bir mantık silsilesi içerisinde cevaplar bulabilmektir. Düşüncesine eleman olarak kullandığı unsurlar ilmî veya aklî, târihî veya kültürel, iktisâdî veya mânevî olabilir. Bunlarla zihindeki sorular arasında öyle münasebetler kurar ki, insan düşüncesinin; bizatihî düşünme mekanizmasının işlerlik kazanmasına yol açar.’ (s: 93, 94) Bunun için okumak, çok okumak lâzım.

Okuyanımız az olunca, hâliyle fikir üretenlerimiz de az olacaktır.

Buna rağmen kötümser olmaya gerek yok. ‘Zihin Sancıları‘ isimli eseri okuyanlar, az sayıdaki mütefekkirlerimizden biri ile tanışmış olacaklar.

Eserin müellifi, mütefekkir ile ilim adamının farkını da açıklıyor. “İlim adamı, tespitler yapar, bunlar arasındaki münasebetleri daha genel prensiplere bağlar. İlim adamının bu ‘neticeler’ üzerinde herhangi bir ‘fikrî katkıda’ bulunması söz konusu değildir. Mütefekkirin zekâsı ilmin faaliyet sâhası gibi sınırlı değildir. İlmin tespitlerine mukabil onun tercihleri vardır. İlim adamı; olmuş, denenmiş, yaşanmış şeylerin neticelerini bildirir. Fikir adamı ise bazen kehanete varan şeyler söyleyebilir.” (s: 94)

Mütefekkir Erol Kılınç, ilim adamı gibi tesbitte de bulunuyor: ‘Okuma yazma kurslarının gürültülü törenlerine ve okur-yazar yüzdesinin istatistik tablolarına sığmadığı söylenen artışlara rağmen, kafalar düşünmez, kalemler yazmaz, kitaplar okunmaz oldu.’ (s: 95) Tesbitlerine devam ediyor: ‘Bu kara tablonun iki sebebi var. Birincisi: Devletin resmî politikası düşünce sanatının ilham kaynaklarını kurutmaktır. İkincisi, maarifimizin esası öğretmen olmak lâzım gelirken, yabancı dil ve diploma ön plana geçti.’ (s: 95, 96) Bu son drece isâbetli tesbitler, ‘iftira‘ olarak tavsif edilemez. Çünkü müddei, iddialarını, hiçbir itiraza mahal bırakmayacak şekilde ispat ediyor. (s: 96)

Belki şunlar da ilâve edilebilir: Millî Eğitim sistemimiz, eğitmekten yok öğretmekle yetiniyor. Onu da tam olarak yaptığında şüphe vardır. Sakatlık, sisteme ait binalara konulan tabelalarda, resmî yazışmalarla kullanılan başlıklı kâğıtlarda ayan-beyan ortadadır: ‘Milli Eğitim…’ ‘milsiz’ olsaydı, yapılanlar sebebiyle suçlanmazdı. ‘YÖK-Yüksek Öğretim Kurumu’ ise doğru bir isimlendirme… Eğitim ile alakası yok. Vazifesi yalnızca öğretmek…

Bilinmesi lâzım: insanoğlu, kendisine lâzım olacak her şeyi, er veya geç mutlaka öğrenir. Asıl lüzumlu olan eğitimdir.

Erol Kılınç’ın çok isâbetli başka tespitleri de var. 108, 109 ve 110. sayfalarda okuyabiliriz:

…Bir ideale sâhip olmamak, ülküsüzlük, milletin aydınları ve geleceğin sahipleri gençler için şahsiyetsizlikle aynı şeydir. Yükseköğrenimin kendilerine kazandıracağı ihtisas ve diplomanın gençler için taşıdığı ehemmiyet, bunun bir gaye uğruna kullanılacak bir ‘âlet‘ten başka bir şey olmadığıdır. Gençler arasında bir ideale bağlı olmak, başka bir ifadeyle, toplum meselelerine eğilmek, onlarla ilgilenmek ve o istikamette faaliyetlerde bulunmak daha kişilikli bir davranıştır. Gençlik hareketlerinin özündeki gerçek budur.

Bu, psikolojik bir durumdur. Bunlara kulp takmak, gençlerin bu düşüncelerini küçümsemek, önemsememek yanlıştır. Nasihat etmek de te’sîrsiz ve neticesiz bir iştir; hatta bir gençlik politikasından mahrum olmanın başka türlü ifâde edilmiş biçimidir. Bilinmelidir ki, hiçbir baraj, hiçbir santral gençliğin potansiyeli kadar enerji yüklü değildir; memleket kalkınmasında yapılan hiçbir proje, hiçbir te’sîs gençlerin enerjilerinden daha verimli bir kaynak, daha yüksek bir potansiyel taşıyamaz, sağlayamaz.

Meseleye bu açıdan yaklaşıldığında, gençlerin bu hâlet-i rûhiyeleri ne derece saygıdeğer, ahlaklı ve faziletli ise, yöneticilerin ve aydınların gençliği idealsiz bir güruh hâline getirme hususundaki tutumları da o derece zararlı, kötü ve yanlıştır. Devletimizin 12 Eylül Harekâtından sonraki resmî politikası öğrencileri ‘derslere zincirlemek‘ şeklinde özetlenebilir. Devlet, âdeta gençlerden, gençlerin yeniden kımıldanmalarından ürküyor. Geçmişte devletin politikasızlığından kaynaklanan ve Türk milletine Millî Mücadele’dekine denk sayıda can kaybına, 12 bin civarında yaralıya ve daha bir sürü maddî ve manevî kayıplara yol açan hareketlerin meydana gelmesine sebep olan şey, acaba ne idi? Kabahat gençlikte mi idi? Yabancı ideolojiler, kuzey komşumuzun beşinci kolu ve Türk Devleti’nin bölünüp parçalanmasını isteyen, onun içinde bulunduğu ittifaklardan koparılmasını isteyen dış güçler karşısında, Türk gençlerine devlet olarak, iktidarlar olarak sağlam, tutarlı, Türk olduklarını unutmayacakları, Türk adını ve bayrağını şerefle taşımaktan gurur duyacakları hangi manevî inancı ve idealize edilmiş değerler manzumesini verdik? Üniversitelerin ‘özerk’ çatısı altına gelmiş vatan evlatlarını, bu devletin askerine, polisine silah sıkmaya alıştıran fesat güçlerin faaliyetlerine karşı, devlet olarak hangi yüksek ideali gençlere ‘ideal’ olarak gösterdik? Bugün şunu açıkça söylemek millî bir görevdir ki, geçmişte üniversite gençlerinin önemli bir kısmı, her şeye rağmen milliyetçilik idealine bağlı kalarak, bu ‘beşinci kolların’ karşısına göğüslerini siper etmeselerdi, Türkiye’yi hiçbir 12 Eylül’ün kurtarabileceğini düşünmek mümkün olmazdı. Ama siyasetin cilvesine bakınız ki, onlar vatan müdafaasında bulunmanın mükâfatını değil, 12 Eylül’den sonra da ezâ ve cefâsını çektiler ve hâlen çekmekteler… Şimdi yine aynı boşluk, hem de daha vahim bir şekilde gençlik arasında mevcuttur ve beşinci kolun gençlik arasında kol gezmediğini iddia etmek, geçmişten ders almamak demektir.

Devlet gençliğe sâhip çıkacak mı? Yoksa meydanı beşinci kollara, PKK’ya mı bırakacak? Yahut her şeye rağmen yine devlete ve gençliğe sâhip çıkma vatanseverliğini gösterecek bir siyasî liderin gençliği millî ideal etrafında toplanmasına belli bir noktaya kadar göz yumup, sonra bunlara bir darbe daha mı vuracak?

Sonraki sayfalarda yer alan bölüm başlıkları, eserin değeri hakkındaki fikirlere zirve yaptırıyor. Başlıkların bâzıları şöyle: *Türk Milletinin Târihî Vasıfları ve Edinilmesi Gereken Yeni Vasıflar Hakkında. *İnsanlar Tek Bir Kültür Etrafında Toplanabilir mi? *Sentez Meselesi. *Ergenekon ve Terörle Mücâdele. *Sömürge Aydını Gibi Düşünmek. *Hükümetin ‘Açılım’la İlgili İrâde Beyan Etmesi Hakkında.

*   *   *

Düşünce bağımsızlığına erişmiş, cesurca ve sağlam tenkitler yapan insanlar ortaya çıkmadıkça hakîkate erişmenin ve tekâmülü düşünmenin imkânı yoktur. O târihî hakîkatler, gençlerimize verilecek en kıymetli armağandır.’

Mutlaka belirtmek gerek: Erol Kılınç eseri ile bir başka ve çok mühim armağan daha sunuyor: Bütün zarafeti, incelikleri ve güzellikleriyle doğru ve selis bir Türkçe… Bu armağan yalnızca gençlere değil. Öz Türkçe/yoz Türkçe kullanan herkese…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

EROL KILINÇ:

1945 yılında Konya’nın Bozkır ilçesinde doğdu. 1949 yılında ailesiyle birlikte Aydın’ın Söke ilçesine yerleşti. Söke Kemalpaşa İlkokulu’nu bitirdi. Parasız yatılı imtihanlarını kazanarak Aydın Lisesi’ne kaydoldu ve ortaokulu burada bitirdikten sonra Lise 1. sınıfta Denizli Lisesi’ne nakledildi. Buradan 1967 yılında mezun oldu. Bir ara Çine’de noter başkâtipliği, sonra Söke’de noter kâtipliği yaptı. Aynı dönemde Söke’de Türkçüler Derneği 2. Başkanlığı ve Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği Şube 2. Başkanlığı’nda bulundu CKMP’nin Söke teşkilatı kurucuları arasında yer aldı. Söke’de 2 yıl boyunca ‘Özü Sözü Gerçek‘ isimli gazeteyi yayımladı.

1967 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Üç yıl bu bölümde okuduktan sonra, ara verdi ve 1971’de Tarih Bölümü’ne geçti. Bu bölümden 1975 yılında mezun oldu.

1968-69 yıllarında İstanbul’da yayınlanan ‘Millî Hareket‘ dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu yıllarda Edebiyat Fakültesi Ülkü Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. 1967-1971 yılları arasında Doğu Türkistan Türklerinin Lideri İsa Yusuf Alptekin’in özel kâtipliği görevini yürüttü. Yine bu dönemde İstanbul Ülkü Ocakları Birliği’nin kurucu başkan yardımcılığını yaptı. Osman Bahadır’dan sonra da başkanlığa getirildi. 1971’de Kutluğ Yayınları’nı kurdu. 1977 yılı sonuna kadar Kutluğ Yayınları’nda yöneticilik-editörlük yaptı. Devlet, Millî Hareket, Türk Yurdu dergilerinde az sayıda makalesi yayınlandı. 1975-76 yıllarında Recep Haşatlı’nın (şehîd) başkanı olduğu MHP İstanbul İl yönetiminde sekreterlik görevi yaptı.

Askerliğini 1979-80 yıllarında Piyade Asteğmen olarak Genelkurmay ATASE Başkanlığı’nda tamamladı. 1978 yılı Mart’ından 2012 yılı Ocak ayına kadar Ötüken Neşriyat’ta yönetici ve genel yayın yönetmenliği yaptı. Ağır derece KOAH rahatsızlığı sebebiyle emekliye ayrıldı.

Te’lif Eserleri: İhtilal, İhtiras ve İdeal – 68 Kuşağı Hakkında (2008), Çanakkale Savaşları Günlüğü (2011), Damla Damla Yaşadıklarım (2012) adlı kitapları Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanmıştır.

Dr. Rıza Nur’un 12 ciltlik Türk Târihi isimli eserini yeni harflere çevirdi. J. Von Hammer’in Devlet-i Osmaniye Târihi isimli eserinin Mehmet Ata tarafından tercüme edilmiş olan ciltlerini sâdeleştirerek yayına hazırladı. Bundan başka Mahmut Muhtar Paşa’nın Mâziye Bir Nazar isimli kitabını ekler ve notlarla yayınladı. Osmanlıcadan yaptığı birçok iç-çevirilerinin en önemlilerinden olmak üzere, Yusuf Akçura’nın eserlerinden çoğunu ve son olarak yeni harflerle basılmış olmakla beraber Haydar Rifat’ın Gustave Le Bon’dan tercüme ettiği Bir Târih Felsefesinin İlmî Esasları isimli eseri yayına hazırlamıştır ki, bu kitaplar da Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmıştır. Bunların dışında, Deguignes’in ünlü Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Batı Tatarlarının Târih-i Umûmîsi adlı ve H. Câhit tarafından tercüme edilmiş olan 8 ciltlik eserini, üç büyük cilt halinde yayınlanmak üzere hazırlamış olup yakında Ötüken tarafından okuyucuya sunulacaktır.

KUŞBAKIŞI:

CENGİZ HAN:

Asıl adı Temuçin olan Cengiz Han dünyayı titreten, Türk asıllı bir cihan imparatorudur. Doğudan batıya uzanan çok geniş bir alana sâhip olmuş, kendisine özgü, hükmü kendisinden sonra da sürecek kanunlar ortaya koymuştur.

13. yüzyılda yaşayan, Moğolistan çıkışlı Cengiz Han Müslüman değildi. Kimi târihçilere göre dünyaya gelmiş hükümdarların en zâlimlerindendi, kimine göre çok disiplinli ve anlayışlı bir kağandı. 13. yüzyılda yaşamıştır. Hıristiyan ülkeleri zapt ettiği gibi, Müslümanların ülkelerine de zorlu savaşlar neticesinde hâkim olmuş ve kendi kanunlarını işletmiş, bunun yanında, yörenin âdetlerine, şer’î anlayışlarına ilişmemiştir.

Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi Oğuzhan Cengiz, târihin akışını değiştiren bir hükümdar olan Cengiz Han’ın hayatını, kağan oluşunu, kendisinden sonrakilere bıraktığı muazzam mirası, târihî hakikatlere sâdık kalarak akıcı bir üslupla anlatıyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 128 sayfalık eser, Eylül 2016’da yayınlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

TRANS ATLANTİK:

ColumMc Cann’ın yazdığı, Kıvanç Güney’in Türkçeye çevirdiği romanın iki kahramanı var: 1845 yılında demokrasi ve hürriyet hayalleriyle İrlanda’ya gelen Amerikalı bir köle ve İrlanda’dan Amerika’ya göç eden Lily adlı bir genç kız… Her ikisi de gittiği ülkelerde korkunç bir sefâletle karşılaşır. Fakat yılmazlar, mâcerâlı bir hayat yaşarlar.

256 sayfalık kitap, Ekim 2016’da yayınlandı.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00 Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

 

FELSEFE MUHABBETLERİ:

David Edmonds ve Nigel Warburton’un yazdığı, Esra Nur Sözbilinci’nin Türkçeye çevirdiği kitapta, 25 ayrı mevzuda 25 ilim adamı ile 25 farklı konuşma yer alıyor. Konuşmalarda; etik, kozmopolitlik, politika, azınlık hakları, hoşgörü, şüphecilik, mimârî estetik, hayatın mânâsı, Allah, ateizm gibi insanı düşünmeye sevk eden pek çok meseleler konuşuluyor. Hepsi, efrâdını câmi-ağyarını mâni ölçüsünde anlatılıyor.

MAYA KİTAP:

Gürsel Mahallesi, Erzincan Sokağı Nu: 36/B Kağıthâne, İstanbul. Telefon: 0.212-296 91 12,                         Belgegeçer: 0.212-296 97 15, e-posta: mayakitap@gmail.com www.mayayayinlari.com

KISA KISA… KISA KISA…

1- DİVAN ŞİİRİ PENCERESİNDEN OSMANLI TOPLUM HAYATI: Ömer Özkan. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

2- 2- NUN MASALLARI: Nazan Bekiroğlu. Timaş Yayınları.

3-      3- HANDUT – Özgürlüğün Diğer Adı: Zâhide Ay. Selenge Yayınları.

4-      4- MUSTAFA KEMAL PAŞA’DAN KEMAL ATATÜRK’E: Süleyman Kocabaş. Vatan Yayıncılık.

5-     5- ŞEYH ALİ SEZAİ: Serdar Yakar. Ukde Kitaplığı – Kahramanmaraş.

DERKENAR:

 

SEYİT AHMET ARVASİ’DEN SEÇMELER:

 

Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur.

v

Bir Doğu Anadolu çocuğu olarak, doğduğum ve büyüdüğüm bölge etrafında döndürülmek istenen hain niyetlere kahpe tertiplere karşı elbette kayıtsız kalamazdım.

v

Beni yakından tanıyanlar bütün hayatımı ve çalışmalarımı Türk-İslam Ülküsü’ne vakfettiğimi elbette bilirler.

v

Biz Müslüman Türk’üz. Bizi, gelecek asırlarda yine biz olarak temsil edebilecek güçlü kadrolara muhtacız.

v

Kadrolar değişmedikçe anayasalar kanunlar kararnameler ve tüzükler değişse bile bir mânâ ifade etmez.

v

Hayretle gördüm ki bu ülkede Türk kelimesinden ürkenler var. Yine hayretle gördüm ki bu ülkede İslam kelimesinden ürkenler var. Ve yine ürpererek gördüm ki, bu ülkede Türk ve İslam kelimelerinin yan yana gelmesinden dehşete kapılan kişi ve çevreler var.

 

 

Kıbrıs’sız Türkiye Nefes Alamaz

Lise çağlarından beri “Kıbrıs Bizim Canımız, Feda Olsun kanımız” deyip yürüyüşlere katıldım. Altmışlı yıllardı. İstanbul’da bütün gençlik yürüyordu. Makarios ve Grivas’ın Türklere yönelik Kıbrıs adasındaki katliamlarını protesto ediyorduk. Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş gibi liderler ortaya çıkınca Kıbrıs Türkleri cesaretlendi. Rahmete kavuşan her ikisi de yurtdışında iyi eğitim görmüş, Kıbrıs hükümetinde memur politikacı olarak görev yaptıklarından İngilizleri ve Rumları çok yakından tanımışlardı. Mekanları cennet olsun. Yerleri  gerektiği kadar hala doldurulamadı. Oysa artık geçen her dakika Kıbrıs Türkleri ve KKTC için hayati zaman dilimleri oldu. Cenevre’de Kıbrıs görüşmeleri yeniden başlıyor. Garantör devlet olarak iki toplum liderlerinin yanında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’de hazır olacak.

 

Nüfus ve Mülkiyet Olmazsa Olmaz

Saf ve kötü niyetli olmayan düşünmeyi bir yana bırakırsak, Kıbrıs Rum Kesimi; AB statüsünde olmamasına, 42 yıldır bir Kuzey Kıbrıs gerçeği olmasına rağmen bu birliğe dahil edilmesinden cesaret alarak epeyi yüreklendi. Rumlar Avrupa Birliği ve ABD ile BM Güvenlik Konseyi’ni yanında görüyor. Diplomasiyi konuşturacak. Dilerim kanla aldığımız şanlı topraklarımızı masa başında bu kez de kaybetmeyiz. Çünkü Rumlar Kıbrıs Türk Toplumunu azınlık statüsüne sokmak, sonra da Türkleri cazip fırsatlarla eritmek üzere Avrupa’ya göçe zorlamak için manevralar yapıyor. Eğer böyle olursa Kıbrıs kaybedilmiş, kazanılan haklar da berhava olacaktır. Çünkü nüfus ve  toprak-mülkiyet bir devlet için en önemli olmazsa olmaz iki unsurdur.

 

İstanbul’da iyi ki sivil toplum kuruluşları var. Milli Mücadele Düşünce Merkezi ve Türkiye Barolar Birliği’nin organize ettiği “Kıbrıs’ta Son Sözü Kim Söyleyecek? konulu toplantısına katıldım. Batı meğer ne fırıldaklar çeviriyormuş; bizi teröre, Suriye’deki savaşa odaklamış, ekonomik krize endekslemiş, kendisi Kıbrıs’ı aç bir iştiha ile yemeğe koyulmuş.

Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’na, Sadi Somuncuoğlu’na, Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya, İlker Başbuğ Paşa’ya ve emekli diplomat Şükrü Elekdağ’a ne kadar teşekkür etsek azdır.

 

Taksim’deki The Marmara Oteli’nde toplantı iğneyi atsan ye düşmeyecek kadar kalabalıktı. Ulusal Televizyon da canlı yayınladı. Hatırlattıklarına gelince, Dışişleri Bakanları Necmettin Sadak (CHP-1939) ve Prof. Dr. Fuat Köprülü(DP-1950) gibi iki devlet adamının “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur” demeleri Türkiye’ye hala fatura ödettiriyor. Gerçi kendileri de ödedi ama, önemli olan ülkemiz. Evvelinde ise Kıbrıs’ı 1571’de fetheden Osmanlı, çözülme günlerinde Rus yayılmacılığına karşı İngiltere’den yardım istedi. Londra da Kıbrıs’ta kendilerine üs verilmesi şartıyla kabul etti. İngiltere 1914 Birinci Cihan Savaşı’nın ardından bir daha da adadan çıkmadı. Hala da Adada.

 

Büyükannesinin Çeyizini Dağıtan Deli Kız

İlber Ortaylı yumruk gibi vurdu o gün orada;

-Ortadoğu’daki verileri kabul etmek durumundayız. Kıbrıs’tan çıkmamız bu anlamda söz konusu olamaz. Kıbrıs’ta milletlerarası bir müdahaleye izin vermemeliyiz. Büyükannesinin çeyizini dağıtan deli kız gibi davranmamalıyız. Kıbrıs olmazsa Türkiye boğulur.

Batının ajandasında neler var tartışılır ama, Yugoslavya’yı kanlı, Çekoslovakya’yı kansız böldü. Suriye’yi üçe ayırdı. Irak bıçak sırtında. Afganistan kan revan içinde. Türkiye’yi de bölmeye çalıştığı bir süreçte her nasılsa Kıbrıs’ta Türklerin ve Rumların iki ayrı din ve milletten olmalarına rağmen birleştirmeye çalışır gibi görünüyor. Zamanlaması düşündürücü. Batının KKTC’yi yok edip Toros Türkmenlerinin devamı olan Kıbrıs Türklerini egemenliği altına almasının önündeki en önemli iki engel Türkiye’nin garantörlüğü ve Türk Askerinin adadaki varlığıdır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin önerisi daha sorunun başından beri iki kesimli, iki toplumlu, ikili demokrasili çözümdür. Batı öyle bir batıdır ki Annan Planını reddettiği halde Avrupa Birliği’ne tam üye olmakla ödüllendirmiştir!. Rumlar ve batı; Karpaz’ı istiyor, çünkü stratejik konumda güçlenmesi için bu yeterli olacak. Sonra ada etrafında Doğu Akdeniz gaz kaynaklarını tekeline alacak.

 

İlber Ortaylı’ya göre Kıbrıs Rum kesimine kasaba politikacıları hakim. KKTC kesiminde ise Denktaş’tan sonra uyanık ve diplomasiyi iyi kullanan bir devlet adamı henüz yok. Gazeteci Vedat Yener’in KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya “Anlaşma modelinize göre Kuzey Kıbrıs’a 40-50 bin Rum gelip yerleşirse denge değişmeyecek mi?” sorusuna “Onlar zaten o kadar gelmezler.. petrol aramaları konusunda ise kazılar durdurulacak” biçimindeki hazin cevabıyla bu dönem politikacılarının Kıbrıs’ı tanımadığını gösteriyor. Çünkü bu nesil Kıbrıs idaresinde çalışmamış, İngilizleri ve Rumları tanımayan memur-politikacı tipinden çok uzaktalar. Bu vehametin ne kendileri farkında ve ne de Ankara’dakiler.

Kutlanacak 1974 Kıbrıs Barış harekatında; Ecevit-Erbakan Koalisyon Hükümetinin de adaya işsiz ve eğitimsizleri yerleştirmesi yanlış olmuştur. Keşke eğitimli ve İşbilen bir nüfus adaya yerleştirilseydi. İstenmeyen nüfus kompozisyonu Adalıları soğuttu ve gelen nüfus sanılanın aksine Ankara’nın siyasetine her zaman destek olmadı.

 

İngilizler Adadaki Üssünden Vazgeçebilir mi?

Emekli Genelkurmay Başkanımız İlker Başbuğ’a göre de Kıbrıs Anadolu’nun devamıdır. Dava millidir. Hayati öneme haizdir. Bu konuda diplomatik hata yapılmamalıdır. AB üyeliği Kıbrıslı Rumlara moral ve güç verdi, şımarttı. Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Adanın Yunanistan ile birleşmesi için kamuoyu araştırması yapıyor. Kıbrıs’ta iki eşit  toplum olmalı, egemen halkı ve devlete dayanmalı.

Nüfus ve mülkiyet önemeli. Kıbrıs Türklerin azınlık haline getirilmesine müsaade edilmemelidir. Cenevre görüşmeleri ve Rumlarla batıların tavırları bütün bu gerçekleri dinamitliyor. Cenevre toplantısı Türkiye’ye bir tuzaktır. Sadece Karpaz değil Güzelyurt da tartışmaya açılmak isteniyor. Rumlar kuzeye gelmemeli. O zaman sorayım acaba İngiltere adadaki üslerinden vazgeçebilir mi?

 

Girit’teki Oyun Kıbrıs’ta oynanıyor

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu da çok iyi bir ceza hukukçusu ve süper İngilizce bilgisi dolayısıyla Denktaş ile yıllarca beraber çalışmış, Annan Müzakerelerinde sorunun mutfağında mesai vermiş.. Metin Feyzioğlu’na göre Kıbrıs konusundaki gelişmelerde kamuoyu bilgilendirilmiyor. Dolayısıyla batı kaynaklarından ancak Türk aydınları gelişmeleri fark edebiliyor. Batı kaynaklarına göre Rumlar Türk kesiminde %7 toprak ve Karpaz bölgesini istiyor. Ayrıca petrol ve doğalgaz konusunda da ısrarlı. Rumlar Kıbrıs Türklerine “Sen Kıbrıslısın” diyerek onları asimile etmeye çalışıyorlar. Oysa Kıbrıslı Rum “Ben Rumum” diyor “Kıbrıslıyım” demiyor. KKTC’nin kalkınması nakit para, üniversite ve kumarhane ile olmaz. Üretim teşvik edilmeli. Rumlar istemese de Mersin Gümrüğü açılmalı.

 

Prof. Feyzioğlu Girit’te oynanan oyunun bugün de Kıbrıs’ta tekrar edilmek istendiğine dikkat çekerek şöyle dedi” Girit’te Türk nüfus fazlaydı. Bir oyunla Türklerin mülkiyeti sattırıldı veya el konuldu. Türkler göçe mecbur bırakıldı. Girit Rumlaştırıldı. Dolayısıyla Türk askerinin Kıbrıs’tan çıksın propagandası bir tuzaktır. Bu oyuna gelmemek gerek. Türklere dörtte bir oranında nüfus dayatılıyor. Buna rağmen Türk nüfus artarsa, dışardan Rum nüfus ile mevcut denge korunacak. Bugün için adadan çok daha fazla Kıbrıslı Türk yurtdışında İngiltere ve Avustralya’da yaşamakta. Bunları Adaya getirmek gerekir.”

Metin Feyzioğlu Ankara’nın Denktaş’ı son günlerinde çok üzdüğünü, itibarsızlaştırmak istediğini hatırlattı ve Kıbrıs konusunda “garanti ve ittifak anlaşmalarının” noktası ve virgülüne kadar değişmemesi gerektiğine dikkat çekti.

Kıbrıs Mezbahası Kasabı Makarios’un Torunları

Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ da bir konuşma yaptı toplantıda. Elekdağ’a göre görüşmelerde bir ilerleme yok, dayatma var. Annan Planı da endişe verici. Mustafa Akınca görüşmelerde neden ısrarlı anlamak kabil değil. İkili görüşmeler yapılırken, garantör devletler de toplantıya iştirak edecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan Cenevre’ye gitmemeli. Rumlar ayrıca Birleşmiş Milletlerden kendi lehlerine güçlü bir karar çıkartmak istiyorlar. Temelde ise enosis hedefi yatıyor. Halen adada 830 bin Rum, 220 bin Türk nüfus barınıyor. Eğer enosis gerçekleşirse Bosna’da olduğu gibi ev ev yeniden katliamlar yaşanır. Ortaçağ barbarlığı günümüze taşınır. Cenevre müzakerelerine ambargo kalkmadan oturulmamalı. Avrupa Birliği kapatılan 6. fasıl görüşmelerini müzakerelerden önce açmalı. Kıbrıs’ta konfederal bir sistem oluşturulmalı.

 

TBB Başkanı Metin Feyzioğlu toplantının sonuç bildirisi okudu, oya sundu, ittifakla kabul edildi. Buna göre Kıbrıs’ta iki devlet olmalı. Dayatmalar Türk varlığını yok etmeyi hedef alır. Konfederal bir Kıbrıs amaçlanmalıdır. Eşit, özgür ve güvenli toplumlar olmalıdır. Garantörlük tartışılmamalıdır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin adadan ayrılması kesinlikle düşünülmemelidir.

Türkiye Kıbrıs Olmazsa Boğulur

Rumların ve dost-müttefik gibi görünen ülkelerin cinliği şurada; Türkiye kendi sorunları ile uğraştığı, ekonomik meseleleri olduğu bir dönemde böylesi hayati bir görüşme tezgahlanıyor. Kıbrıs Görüşmeleri Türkiye’nin güçlü olduğu dönemde neden gerçekleştirilmez hiç düşündünüz mü?

Türkiye Kıbrıs olmazsa boğulur. Sivil toplum soruna daha fazla alaka göstermeli, sivil inisiyatif ve aydınlarımız Ankara’yı uyarmalıdır.

Kıbrıs olmazsa olmazlarımız içindedir.

 

 

Mutlu Kuruluştan Hazin Kapanışa… Yüksek Mühendis Ali Can Beyefendi ile Pendik Sulzer Motor Fabrikası’nı Konuştuk.

(İkinci Bölüm)

OğuzÇetinoğlu: Bütün zorlukları aşarak bin bir güçlükle kurduğunuz ve ülkemize kazandırdığınız tesis elinizden alındı.

Pendik SULZER Motor Fabrikası, hangi gerekçe ile Deniz kuvvetleri Komutanlığına devredildi?

Yüksek Mühendis Ali Can: 1999 yılında meydana gelen depremde Gölcük Tersanesi’nde büyük hasar meydana gelince hem Pendik Tersanesi hem de içindeki Motor Fabrikası, Deniz Kuvvetlerimizin talebi, zamanın hükümetinin de onayı ile toptan Deniz Kuvvetleri’ne devredildi.

Çetinoğlu: Motor imâlâtı için kurulan büyük bir fabrikanın, tamir atölyesi olarak kullanılması hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Can: Pendik Tersanesi, Büyük Atatürk’ün talimatları ile başlatılmış zamanın imkânsızlıkları ile büyük mücadele verilerek tamamlanıp ancak 1 Temmuz 1982 de açılabilmiştir.

Pendik Tersanesi, 300 metrelik dev gemi inşa havuzu, 202 metrelik dev gemi inşa kızağı, yılda tek vardiyada 50 000 ton saç işleme kapasitesi, yüksek güçlü vinçleri ve çeşitli diğer imkânları ile en büyüğü 150 000 DWT’luk yük gemileri ve tankerler inşa edilebilecek şekilde planlanmış ve inşa edilmiştir. 1 milyon metrekarelik sahası ile dünyanın sayılı büyük tersânelerinden biridir.

Kanaatimce Deniz Kuvvetlerimizin kullanımına da hiç uygun değildir.

Nitekim devir işleminden sonra, ülkenin ihtiyacı olan büyük ölçekli gemiler yurt dışına sipariş edilmektedir.

Motor Fabrikasına gelince; devredildikten sonra bu fabrikada artık motor üretilmiyor. Hâlbuki gerek Pendik Tersanesi, gerekse Motor Fabrikası vaktiyle mülkiyetleri devlette kalmak kaydı ile güvenilir ehil bir firmaya veya bir gruba devletin de ortak olacağı bir ortaklığa kiralık olarak devredilebilseydi hem millî servetimiz olan bu kuruluşlar, kuruluş gayelerine uygun olarak çalıştırılabilir hem de Deniz Kuvvetlerimizin ihtiyaçları mükemmelen karşılanabilirdi.

Çetinoğlu: Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na devredilen fabrikada üretim yapıldı mı?

Can: 1999 senesi sonunda fabrikamız da Pendik Tersanesi ile birlikte Deniz Kuvvetlerine devredilince; Motor Fabrikamız da devredilmiş oldu. O tarihte henüz tamamlanmamış olan RTA tipi 14.000 Hp.lik dev bir motorun tamamlanabilmesi için bir ekibimizin bir süre  çalışmasına müsaade edildi, motorun testi yapılıp imalat tamamlanınca da Motor Fabrikamız tamamen kapatılıp TÂMİR ATÖLYESİNE dönüştürüldü, motor imalatına da son verildi.

Çetinoğlu: Fabrika yeniden faaliyete geçirilebilir mi?

Can: Fabrika yeniden faaliyete geçirilebilir, ekonomimize kazandırılabilir.

Çetinoğlu: Neler yapılması lâzım?

Evvela sorumlu ve yetkili mercilerin karar vermesi lâzım. Sonraki işleri şöylece sıralamak mümkün:

-Mevcut motor fabrikasını bugün yeniden kurmaya kalksak, arsa hariç en az 150-200 milyon dolar tutarında bir yatırım yapmak gerekir. Bu yatırımı özel sektörün gerçekleştirmesi çok zordur.

-Hâlbuki mevcut fabrika; binlerce fore kazık çakılıp çok sağlam yapılmış temeli ile

Karabük Demir Çelik Fabrikaları’na itinayla yaptırılmış 8.600 metrekarelik kapalı imalat sahaları ile 150, 15 ve 10 tonluk köprü ve konsol kreynler ile

-40.000 BHP’lik, 14.000 BHP’lik ve 1.500 BHP’lik 3 adet test üniteleri ile hazırdır. Derhal işletmeye başlanılabilir.

Not: Öğrendiğime göre Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda bu test ünitelerine 10.000 HP’lik yeni bir ünite de ilave etmiş.

-Ayrıca küçük tezgâhlar dışında talaşlı tezgâh olarak 1987 yılında Almanya’dan 15 milyon Mark’a ithal edilen zamanının en modern portal freze tezgâhı ile dizel motor imalatı için hazır bekliyor…

Çetinoğlu: Pendik Motor Fabrikasında bekleyen yeni iş imkânları nelerdir?

Can: Çok büyük ve geniş imkânlar var:

-Türk coster filosunun yaş ortalaması çok yüksek. Ortalama 25-30 yaş civarında. Geçen yıl, bu yaşlı filonun yenilenmesi için bir teşvik kanunu ve kararnamesi yayınlandı. Şâyet bu kanunla getirilen hurda teşvikine ilâve finansman sağlanabilirse filo yenilenmeye başlanacak. Yılda kaç tane coster yenilenir bilemiyorum ama her yıl en az 10 coster 5 yıl için 50 coster yapılsa her yıl en az 10 ana makine, 20 ile 30 jeneratör dizeli demektir. Armatörlerin tercih ettiği bir markada mutabık kalınırsa bu motorlar başlangıçta dahi Pendik’te %70 yerli katkı ile rahatlıkla üretilebilir. Aksi halde, Türkiye’de imal edilmezse her armatör yurt dışından farklı marka motorlar ithal ederek Türkiye’yi bir motor mezarlığına çevirebilirler. Costerlerde aynı marka motor kullanımının sayısız faydaları vardır.

Çetinoğlu: Ne gibi faydalar?

Can: Birkaçını şöylece özetlemek mümkündür:

– Kullanma kolaylığı, personel değişiminde kolaylık.

– Eş – yedek parçası stoklanması

-Bakım – tamir kolaylıkları

– Eş gemiler yapabilmeye ve maliyeti düşürme kolaylıkları gibi…

Costerlere motor üretimi yanında,

– Üretilecek dizel motorların dış ülkelere ihracatı da yapılabilir

– Askerî ve sivil gemi motorlarının test ve sertifikasyonu

– Yenileme ve yedek parça temini (yerli ve yabancı ülke gemi motorları için)

-Motor yenileme parçaları üreticileri için merkezî test ve sertlfikasyon laboratuvarı

– Motor parçaları imâlât ve ihracatı gibi işler, fabrikayı işletecek olan firmayı beklemektedir.

Çetinoğlu: Motor fabrikası nasıl işletilebilir?

Can: Hiç problem değil… Ülkemizde, az önce saydığım işleri başarı ile yapabilecek;

– Motor fabrikamızı mükemmel işletebilecek tecrübeli dev holdingler, sanayiciler ve tersaneciler var.

– Bu nâdide fabrika, tâlip olacaklar içinden isabetle seçilecek bir firmaya veya bir gruba uzun vadeli olarak kiraya verildiği takdirde tekrar şaha kalkar, ülkemiz de yeniden gemi dizeli üreten bir ülke hâline gelir. Bu durumda hem ülkemiz kazanır hem de gemi sanayimiz kazanır.

Yeter ki gemi motoru üretiminden heyecan duyalım,

Artık kendi motorumuzu kendimiz yapalım diyelim,

İnanalım, başaralım, gurur duyalım…

Çetinoğlu:Efendim! Çok mükemmel, dikkate alınması hâlinde candan aziz vatanımıza, aziz ve necip milletimize büyük faydalar sağlayacak bilgiler lütfettiniz. Şükranlarımı sunuyorum.

Bu röportaja mahsus olmak üzere son sözlerinizi lütfeder misiniz?

Can: Bizim neslimiz sadece tekne yapıp, makine dâhil her şeyi dışarıdan getirip gemi inşa etmeye hep üzüldü, hep isyan etti.

Pendik SULZER Motor Fabrikası işte bu isyan duygusunun eseridir. Biz, bu isyan duygusu ile gençliğimizi yaşayamadan canla başla çalışarak modern bir motor fabrikası meydana getirip, ülkemize hediye ettik.

Biz, bu eşsiz fabrikayı, sahip çıksınlar daha da geliştirsinler diye bizden sonraki nesillere emânet ettik.

Bu fabrikayı kapatıp, Türkiye’de motor imalatına son verenler, yalnız gemi sanayimize zarar vermekle kalmamış, mevcudiyeti ile gurur duyduğumuz, benim de iki yıl yedek subay sıfatıyla mensubu olmakla şeref duyduğum Deniz Kuvvetlerimizin mânevî varlığına büyük zarar vermişlerdir.

Deniz Kuvvetlerimizin bu fabrikayı kapatan bir kuruluş olarak anılması, benim en büyük üzüntümdür. Ümit ederim ki bu fabrika uygun bir kuruluşa devredilerek profesyonel bir yönetim elinde işletilir de motor imalatı tekrar başlatılabilir. Bu suretle, 180 yıldır dışarıdan buhar makinesi ve dizel motor ithal eden ülkemiz inşa ettiği gemilerin motorlarını yapabilen bu motorları dışarıya da ihraç edebilen bir ülke haline gelebilir.

Unutulmasın ki

İnşa ettiği geminin motorlarını imal edemeyen bir ülke, asla gerçek bir gemi sanayi ülkesi olamaz.

Sanayileşmede ne kadar geri kalırsak o kadar zayıf ve itibarsız, sanayileşmede ne kadar ileri gidersek o kadar ileri, güçlü ve itibarlı bir ülke oluruz.

Kurtuluşumuz için tek yol, sanayileşmedir.

Benim inancım budur…

Çetinoğlu: İnşallah bu söyledikleriniz dikkate alınır, fabrika yeniden faaliyete geçirilir, siz ve o dönemdeki mesâi arkadaşlarınız o günlerdeki saadeti yeniden yaşarsınız. Vefat eden mesâi arkadaşlarınızın da ruhu şâd olur.

Biliyorum ve inanıyorum ki üzüntüleriniz şahsınızla alakalı değil. Vatanımızın kalkınmasına, milletimizin refaha erişmesine büyük ölçüde destek olacak bir tesis, maalesef kuruluş maksadının dışında, basit tâmirat işleri için kullanılıyor. Açıkçası heba ediliyor Onun için üzülüyorsunuz. Üzülmeyiniz. Aziz ve necip milletimiz sizi şanla, şerefle hürmetle anacaktır.  Çocuklarınız, torunlarınız sizinle iftihar edecekler.

Şimdi müsaadeniz olursa,  kadirşinaslık vazifelerimizi de îfa edelim. Öncülüğünüzde ulaşılan bu muhteşem başarının elde edilmesinde, gerek teknik gerekse idârî kadroda bulunanlardan bahsedelim. Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş olanları fâtiha ile yâd edelim. Başta zat-ı âliniz olmak üzere hayatta olanlara sağlıklı ve uzun ömürler niyaz edelim.

Kimler vardı?

Can: İlk ve ikinci teşebbüste bulunanlar:

Ulvi Yenal: (1908-1993) Denizcilik Bankası Genel Müdür Yardımcısı.

Nedret Utkan: (1917-1994) Denizcilik Bankası Genel Müdürü.

Sadullah Bigat: (1917-2011) Haliç Tersânesi İşletme Müdürü.

Celalettin Erol: (1920- hayatta) Denizcilik Bankası Genel Müdürü.

Üçüncü nihai teşebbüste etkin faydalı olanlar:

Nezih Neyzi: (1923-2007) Denizcilik Bankası Genel Müdürü.

Hüsamettin Atabeyli: (1922-2015) Denizcilik Bankası Genel Müdürü.

Dr. Cihat İren: (1915-2001) Sulzer Temsilcisi.

Mahir Barutçu: (1940-hayatta) Zamanın DPT Daire Başkanı, Enerji Bakanlığı eski Müsteşarı.

ALİ CAN: 1936 yılında Çatalca’nın Karacaköy nahiyesinde doğdu. Ailesiyle birlikte 6 yaşında iken İstanbul’a geldi.

İlkokulu bitirdikten sonra, ortaokulu babasının çalıştığı Haliç Tersanesi’nin Orta Sanat Okulu’nda, liseyi Sultanahmet Sanat Enstitüsü’nde tamamladı.

1959 yılında, sonraki yıllarda adı, ‘Yıldız Teknik Üniversitesi‘ olarak değiştirilen Yıldız Teknik Okulu’nu bitirdi. 1960 yılında aynı üniversitede master programından mezun oldu.

Askerlik görevinin ardından Camialtı Tersanesi Dizayn Şefliği, İstinye Tersanesi  Ticâret Şefliği, İşletme ve Planlama Başmühendisliği görevlerinde bulundu.

1975 yılında Haliç Tersanesi’nde müdür olarak göreve başladı. 1977 yılında Denizcilik Bankası yönetim kurulu üyeliği ve genel müdür yardımcılığına tâyin edildi.  1984 Yılında bu görevinden emekliye ayrıldı. Bir süre özel sektörde çalıştıktan sonra aktif iş hayatına vedâ etti.

İstanbul’da ikamet etmektedir.

 

 

 

DERKENAR:

Denizcilik Sanayii

Oğuz Çetinoğlu

Denizlerin insanoğluna sunduğu imkânlar, ‘sonsuz‘ denilebilecek ölçüdedir. Ülke ekonomisini diri tutar, vatanı mamur hâle getirir, insanları refaha kavuşturur. Tarih boyunca denizin imkânlarından faydalanan devletler daima güçlü ve lider konumda olmuşlardır.

Mısırda bulunan ve milattan önce 6000’li yıllara ait olduğu tespit edilen duvar resimlerinden anlaşıldığına göre insanlar o dönemde bile denizlerden faydalanıyorlardı. 8000 yıl içerisinde denizcilik sektöründe büyük gelişmeler sağlandı. Başlangıçta akarsularda ve deniz sahillerinde kullanılan, kürekle ve sonraları yelkenlerle hareket eden gemiler, pusula ve usturlabın* icadından sonra açık denizlerde sefer yapmaya başladılar. İnsan gücünden, motor gücüne geçildi. İkinci dünya Savaşı’ndan sonra hava taşımacılığının gelişmesi ile yolcu gemilerinin önemi azalmasına rağmen denizcilik sanayi dâima büyük gelişmelere sahne oldu. Deniz turizminin gelişmesi ile büyük yolcu gemileri ile insan taşımacılığı tercih edilen bir imkân hâline geldi.

Dünya ekonomisinin artan petrol ihtiyacının karşılanması maksadıyla tankerler kullanılmaya başlandı. Zaman içerisinde taşıma kapasiteleri ile birlikte boyları 500 metreye kadar uzadı. Konteynerler devreye alındı ve deniz taşımacılığının önemi de hacmi de hep gelişti. 20. Asır başlarında saatte 15 deniz mili olan gemi hızı, günümüzde 50 milin üzerine çıkarıldı.

Türkiye’mizde bu gelişmeler yakından takip edildi ise de tatbikatta çok gerilerde kaldığımız acı bir hakîkattir.

İnsanlarımızın büyük bir ekseriyetinin denizle alakası, bir yolcu gemisinde kısa veya nadiren de uzunca bir gemi yolculuğundan ibarettir.  Gönlü, deniz sevgisiyle dolu insanlarımız var. Bu vatansever-fedakâr insanlar, denizcilikle ilgili dergiler, kitaplar yayınlıyorlarsa da, denizin değerini büyük bir ekseriyete ifâde etme imkânı bulunabilmiş değildir.

Denizin ‘sonsuz‘ denilebilecek imkânlarından yeterli ölçüde faydalanılabilmesi için, denizcilikle bütün meselelerin, millî bir dava olarak ele alınması ve topluma benimsetilmesi gerekmektedir. Yılda yalnızca bir gün, 1 Temmuz Kabotaj Bayramı vesilesiyle tertip edilen ve çoğu insanımızın alakasını çekmeyen törenlerde konuşulması ile denizin imkânlarından beklenen faydaların sağlanamayacağı anlaşılmış olmalıdır.

Uzun yıllar ‘Neden Denizcilik Bakanlığımız yok?’ denildi. Ulaştırma bakanlığınızın adına ‘Denizcilik‘ kelimesi eklendi ise de denizciliğimiz, ‘üvey evlat‘ durumundan kurtarılabilmiş değildir.

Ali Can Beyefendi’nin verdiği bilgilere göre; son 15-20 yılda Türk gemi inşa sanayinde büyük gelişme sağlandı. Tuzla ve Yalova’daki özel sektör tersanelerinde 20.000 DWT’un altında her türlü gemi inşaatı başarı ile yapılabiliyor ve yurt dışına da ihraç edilebiliyor. Gemi inşaatındaki bu büyük gelişmeye rağmen sağlanabilen yerli katkı oranı, ana makine ve dizel jeneratör imalatı ile navigasyon cihazları üretimi yapılmadığı için ancak %20 ilâ %50 arasında kalabiliyor. Bu sebeple sağlanan gelirin büyük bir bölümü tekrar yurt dışına aktarılıyor. Türk işçisine yeni iş imkânları da oluşturulamıyor.

Dizel motor üretiminde Uzakdoğu’daki gelişmelere bakarsak; 1970’lerde gemi inşaatında bizden farklı olmayan Güney Kore ve Çin, dünyanın öncü ülkeleri hâline gelmiştir.

Bu bilgilere dayanarak Türkiye’yi Çin ile mukayese etmek mantık dışı ise de, ‘Güney Kore’nin yaptığını biz diye yapamadık‘ diye sormakta mahzur olmasa gerek.

Bu soruya cevap verecek bir yetkili var mı?

*usturlab: Dünyanın ilk ilmî âletidir. Bâzı kaynaklarda M.Ö. 3. Yüzyılda Yunanlılar tarafından kullanıldığı, bâzı kaynaklarda da 833 yılında İslam âlimi Ali bin İsa tarafından keşfedildiği belirtilmektedir. Yer ve zaman tespitinde kullanılır.

 

 

 

Bir Umre Ziyaretinin Ardından – 1 –

(Üç Mescid’de Üç Cuma)

15 Aralık 2016 ile 3 Ocak 2017 tarihleri arasında, üç mescidi içeren bir Umre ziyareti gerçekleştirdik. İlçemiz Bucak’ın tek ve güzide kuruluşu, “Talha Gökmen Turizm” bu konuda bizlere yardımcı oldu. 15 bayan, 6 bay arkadaş olmak üzere toplam 21 hemşehri olarak seyahate iştirak ettik. Birkaç gün önceden ilçe toplum sağlığı merkezimizde aşılarımızı olduk. Şirketimiz toplantı yaparak kitapçığımızı, el çantası ve bavullarımızı vererek, değerli hocalarımız Sayın Mehmet Gökmen ve kafile Başkanı hocamız Sayın Bekir Sak tarafından gerekli açıklamalarda bulunularak bilgilendirildik.
15 aralık günü sabah ezanı ile birlikte Oğuzhan Camimizde toplandık ve Antalya havalimanına hareket ettik. Havaalanında sevenlerimizle ve uğurlamaya gelenlerle vedalaşarak, hareket kapısında toplandık. 9.30 da Royal JORDAN havayollarına ait uçağımıza binerek, ilk durağımız olan İstanbul Atatürk havalimanına bir saatlik bir yolculuk ile ulaştık. 
İstanbul’da şirketimizin işbirliği yaptığı Ensar turizmin yetkilileri ve diğer yolcuları ile buluştuk. Isparta’dan ve Bandırma’dan katılan Umreci dostlarımızla tanıştık. Uçağımızın saati gelinceye kadar, çantalarımızdaki kumanyalarımızı paylaşarak hep birlikte öğle yemeğimizi afiyetle yedik.
14.30 da yine Ürdün havayollarına ait bir uçakla Ürdün’ün başkenti Amman’a hareket ettik. Heyecan, tatlı bir telaş, sorumluluk hissi taşıyan dozajında ve tatlı bir endişenin eşliğinde, yaklaşık iki saat sonra Amman havaalanına vardık. Oldukça büyük ve müteşekkil bir hava limanı ile karşılaştık. Bizleri karşılayan şirket yetkililerimizin yönlendirmesiyle, önceden hazır edilmiş otobüslerimize binerek, ilk ziyaret mescidimiz olan Mescid-i AKSA’ya ulaşmak üzere, İsrail gümrük kapısına doğru hareket ettik.
Çok kısa süren Ürdün gümrüğünden çıkış işlemlerimizden sonra, birtakım tereddütler ve gizemlilikler içerisinde İsrail gümrük kapısına ulaştık. İsrail’li görevliler, otobüslerimizden valizlerimizi çıkararak, orta bir yerde topladılar. İlgili görevlilerden sıra ile aldığımız bavul belgelerimizi bavul ve çantalarımıza yapıştırarak ilgili tünele geçiş için bıraktık. Sıra pasaportlarımızı kontrol ettirerek, kendimizin kapıdan geçmemize gelmişti. 
Görevlilerin konuştukları İbranice dilini hiç birimiz bilemediği için, iletişimde bir takım sorunlar yaşayarak, gecikmeli bir şekilde, kontrol noktasından gecenin geç saatlerinde geçebildik. Valizlerimiz diğer tarafta orta bir yerde biriktirilmişti. Herkes kendi valizini alarak, bu defa İsrail tarafından tutulan otobüslerimize binerek hızla Kudüs’e (Jarusselam) doğru hareket ettik.
Artık İsrail sınırları içerisinde idik. Hiçbir sıkıntı ile karşılaşmadan, birkaç saatlik yolculuk ile, Mescid-i AKSA’nın oldukça yakınında önceden rezerve edilmiş olan otelimize vasıl olduk. Daha odalarımıza yerleşmeden bizim için hazırlanmış yemeklerimizi afiyetle yiyerek derhal istirahate çekildik.
Sabahleyin erkenden ezan okunmadan kalkarak, atalarımızdan kalma tarihi taş yapı ve kalelerin arasından yaya olarak, yaklaşık 200 metre mesafedeki Mescid-i AKSA’ya doğru hareket ettik. Hafiften yağmur çiseliyor, hava da hafifçe serin serin dokunuyordu. Hava adeta ilçemiz Bucak’ın havasını andırıyordu. Yürürken küçük küçük fırınlarda sabah ekmeklerinin pişirilmeleri ve kahvaltılık hazırlıklarının yapıldığına şahit oluyorduk. 20 dakikalık mana yüklü bir yürüyüşün ardından birçoğumuzun Mescid-i AKSA olarak bildiği, altından yapılmış muhteşem kubbeli, “Kubbet-ül SAHRA, bütün haşmeti ve güzelliği ile bizleri karşılamıştı.
Bu güne kadar Kutsal şehir Kudüs ile ilgili nirengi noktası haline gelmiş, Kudüs deyince ilk aklımıza gelen muhteşem eserle karşı karşıya idik. İnsanlar dört bir yandan oluk oluk sabah namazı için Mescid-i AKSA’ya akıyordu. Kubbet-ül Sahranın muhteşemliğini seyrederek, etrafını dolaşıp yaklaşık 100 metre aşağıdaki İslamın ilk mescidi olan Mescid-il Aksa’ya ulaştık.
Emek verenden, sahip çıkandan Rabbim razı olsun. Görkemine, güzelliğine, manevi havasına hayran kaldığımız Mescid-i Aksa’nın ön saflarına doğru yanaşarak namazımızı büyük bir huşu içerisinde, binlerle ifade edilebilecek bir cemaatle birlikte kıldık. 
İmamın ve müezzinin, sesine, makamına, kıraatine, tecvidine hayran kalmamak imkansızdı. Rabbim cümlesinden razı olsun. Namaz sonrası Mescid’in dışında belirlediğimiz kocaman ağacın altında toplaştık. Gün ağarıyordu. Kutsal şehir Kudüs’ün tam göbeğindeki ilk mescidimizi ve çevresinin manasını, gündüz gözüyle görüp, daha yakından incelemeye başlamıştık.
Hocalarımız bizlere bilgiler veriyorlardı. Çiseleyen rahmetle hafif hafif ıslanarak, belki de bereketlenerek, otelimize doğru kahvaltı için yürüdük. Girişte ve çıkışta tedbiren nöbet tutan silahlı İsrail askerlerinin namluları gölgesinde kendi kutsalımıza girmek, ağırımıza gitmişti. Ama yapacak bir şey yoktu.
Kahvaltı sonrası yakın çevreyi tanımaya ve istirahata izin verilmişti. Zira önceki günden hayli yorgun ve uygusuzduk. Vakit namazlarımızda yine Mescidimize giderek oldukça kalabalık bir cemaat ile namazlarımızı eda ettik. Mescidimizin özellikleri ve güzelliklerini gündüz gözü ile iyice müşahede etmeye gayret ettik. Namazlardan sonra Mescidin ve Kubbet-ül Sahra’nın oldukça geniş ve fazla olan ayrıntılarını ve çevredeki kutsal yerleri gezerek hocalarımızdan bilgiler aldık.
İkinci günümüz mübarek Cuma idi. Adeta bir mahşer yeri görünümündeki kalabalık cemaat ile Cuma namazımızı eda ettik. Bayanlar, Kubbet-ül Sahra’nın içinde ve çevresinde, erkekler de, Mescid-i Aksa’nın oldukça büyük olan iç bölgelerinde ve dış çevresinde saflara dahil olarak, Cuma namazımızı büyük bir huşu içerisinde eda ettik. Elbette bu namaz hayatımızın en önemli dönüm noktalarından birisini oluşturuyordu. Çünkü yüce dinimiz tarafından övgüye mahzar olmuş üç önemli Mescid’den birisiydi burası. 
(Devam edecek).

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz

 

 

Kudüs Perişan, Müslüman Perişan!

Bu hafta İsrail’e bir seyahat yaptım. Tabii ki İsrail’e gidip Kudüs’e gitmemek olmazdı bizde oralara giderek Mescid-i Aksa’yı ve Peygamber makamlarını ziyaret ettik. Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” adlı eserinde anlattıklarını bizzat yerinde müşahede ettik. Hatta Cuma namazımızı da Mescid-i Aksa’da kıldık.

Biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz Mirac Hadisesini Mescid-i Aksa’da yaşamıştır ve bir Hadislerinde “Oraya gidin ve içinde namaz kılın” demiştir. Yani o topraklar bizim için kutsal olan; gidilmesi, ziyaret edilmesi ve elde tutulması gereken topraklardır.

Ancak son durum itibarı ile Peygamber vasiyetini tutabildiğimiz pek söylenemez!

Müslümanlar için önemli olan bu topraklar, aynı zamanda Yahudiler ve Hıristiyanlar içinde önemlidir. Çünkü onların inançlarına göre bu topraklar, Peygamberlerinin ve milletlerinin ana vatanıdır.

Bu sebeple bahsettiğimiz coğrafya, binlerce yıldır dinler arası büyük bir mücadele alanıdır. Bu mücadele, insanlık tarihi açısından kanla ve göz yaşı ile doludur vede bu durum halen Filistinlilerin uğradığı zulüm ile devam etmektedir. Filistinlilerin içinde bulunduğu cismi ve ruhani hal bu durumdan kurtulmaya yeterli değildir. Tıpkı bizim içinde bulunduğumuz halden kurtulmak için yüz yıldır verdiğimiz mücadelenin yeterli olmayışı gibi!!! Yani çakma bir din anlayışına mağlup olma durumları Türkiye’de olduğu gibi Filistin’de de vardır. Bununda tesadüf olması mümkün değildir…

Günümüzde İsrail dediğimiz topraklar daha dün dediğimiz 1917 yılına kadar Osmanlı – Türk Devletinin elindeydi. Bugün ise“Küresel Güçler”in Yahudiler tarafından ikna edilmesi ile İsrail’in elindedir.

Her zaman söylüyorum, kendisini Türk gören veya görmeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bugüne kadar başlarına geleni ve bundan sonra gelecek olanları anlamak istiyorlarsa, Balkanların ve Filistin’in dününü ve bugününü çok iyi bilmek zorundadırlar.

Kudüs ve gittiğimiz tüm yerlerde gördüğümüz o dur ki, Müslümanın hali perişandır. Baskı, zulüm, insan hakları ihlalleri, eğitimsizlik, işsizlik ve diğer sıkıntılar had boyuttadır. Bunu tüm İslam dünyası için söylemek mümkündür.

Haçlı ve Siyonist hâkimiyet, Müslümanları çevrelemiştir. İstikbal için öngörüm şudur ki, böyle giderse Mescid-i Aksa’ya belki oğlum girebilir ama torunlarımın girmesi mümkün değildir. Yahudiler bunu milli ve dini şuurları nedeni ile kısa sürede sağlayacaklardır.

Türk Milleti günümüz itibarı ile tarihle ve coğrafya ile ilişkisini kesmiş olduğundan olan biteni anlayamaz haldedir. Çağdaş ve entellektüel kesimler bu topraklar ile yeterince ilgilenmemektedir. Seyahat boyunca gördüğüme göre, bu topraklara giden insanlarımızın ezici çoğunluğu mütedeyyin insandır ve dini amaçla ziyaretlerde bulunmaktadırlar. Hrıstiyan ve Yahudi dünyasından gelen insanlar ise eğitimli ve entellektüel tiplerdir ve gezilerini dini olduğu kadar bilgi edinmek amacı ile yapmaktadırlar. Yani çoktan unuttuğumuz “Kızıl Elma”mız gibi bir stratejik hedefleri vardır.

Kudüs ve Filistin; ABD, İngiliz, Rus, Alman, Yunan kiliseleri ile benzerlerinin hakimiyet kurma mücadelesi verdiği bir alandır ve biz ise bu alanda maalesef yokuz!

Ancak gerek Filistinliler gerekse Yahudiler, “Biz Türküz” deyince sevgilerini ifade ettiler. Bu sevginin ecdadın onlara gösterdiği karşılıksız ilgi ve yardımdan geldiğini düşünüyorum.

Lafın özü şu, biz Türk Milleti olarak İsrail ve Filistin’le çok yakından ilgilenmeli, Peygamber vasiyeti olarak Mescid-i Aksa’yı boş bırakmamalı vede o topraklar ile ilgili milli ve dini hedefler ortaya koymalı, bunları gerçekleştirmek içinde çok çalışmalıyız. Yoksa sadece Filistin’de değil Türkiye dahil tüm İslam Dünyasında yok olur gideriz.

Yine karamsar bir yazı olmuş diyenlerede “ne yapalım bunlar gerçeğin ta kendisi” diye cevap vererek bitirelim!

 

 

ABD’li Diplomat ve Türkiye’nin Başbakanı

Recep Tayyip Erdoğan daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken, dönemin ABD büyükelçisi Morton Abromowitz’le tanıştırılmıştı. 1996’da Abromowitz Erdoğan’a “Türkiye’nin geleceği sizsiniz” demişti.

“1999 yılında ise Av. Münci İnci‘nin evinde çok farklı kesimlerden önemli isimlerin katıldığı özel bir toplantı yapıldı.”(İntermedya yayın grubunun sahibi olan Av. Münci İnci’nin, Samanyolu TV‘nin gizli ortağı olduğu gündeme gelmiş, İnci bunu yalanlamamıştı.)

Bu toplantıda kimler yoktu ki?

Fehmi Koru(gazeteci, yazar. Milli Gazete, Zaman, Yenişafak, Star, Habertürk de çalıştı), Emin Şirin (iş adamı, siyasetçi, Nazlı Ilıcak’ın eski eşi), Nazlı Ilıcak (gazeteci, yazar), Yalçın Doğan (solcu gazeteci, yazar. Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, Sabah, T24 de çalıştı). Bülent Akarcalı (ANAP dönemi Sağlık ve Turizm Bakanı, Türkiye Demokrasi Vakfı ve Bilgi Üniversitesi kurucusu),

Fehmi Gültekin (Vakıflar Bankası E. Genel Müdürü), Tezcan Yaramancı (Kamu Ortaklığı İdaresi E. Başkanı, Türk Amerikan İşadamları Derneği, İstanbul Rotary Kulübü, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı üyesi), Güler Kömürcü (Akşam Gazetesi E. köşe yazarı ve Washington temsilcisi) vardı.”

Durun hele sadece bunlar değil.

“Ardından Tayyip Erdoğan yanında bir adamıyla birlikte geldi. Onun peşinden ise dönemin ABD İstanbul Konsolos Yardımcısı (Kate Schertz) hanımefendi ile birlikte Tuğrul Türkeş el ele birlikte içeri girdiler. Aynı otomobille geldiler.”

Bu sözler Erol Mütercimler‘e ait. Nisan 2016’da Halk TV’de Ayşenur Arslan’ın ‘Medya Mahallesi’ programında anlatmış.

Erol Mütercimler, son kitabı ‘Hayat Bir Tesadüf’ de anlattığı o hatırayı canlı yayında izleyicilerle paylaşmış. Ben sosyal medyada yapılan bir paylaşım sebebiyle yeni öğrendim ve internette izledim.

Erol Mütercimler, Tayyip Erdoğan için “muhtar bile olamaz” denildiği bir dönemde gerçekleşen bu tanıtım toplantısının ardından Münci İnci’nin kendisine,“Tayyip Bey bu ülkeye Başbakan olacak, ne tavsiye edersiniz?” diye sorduğunu anlatıyor.

Mütercimler “madem Başbakan olacak 5-6 ay yurt dışına gönderin dinlensin, mümkünse İngilizce öğrensin, madem Başbakan olacak üniversite hocalarıyla çalışsın” cevabını vermiş.

Münci İnci’nin buna karşılık, “demek ki stratejik olarak doğru yapmışız. Tayyip Bey zaten hapishanede iken günde 7-8 saat üniversitelerden taşınan hocalarla birlikte oldu. İngiltere’de bir koleji ayarladık” dediğini anlatıyor.

Bu toplantı esnasında ve sonrasında iki ayrı danışmanı Erol Mütercimler’e “Tayyip Bey bu ülkeye Başbakan olacak” siz de yanında bulunun. Sizin Tayyip Bey’in danışmanı olmanızı istiyoruz” diye teklif getirmişler.

Bu anlatılan toplantıda dikkat ederseniz her düğünün kamberi Nazlı Ilıcak ve eşi Emin Şirin gibi isimler yanında Refah Partisi, Merkez Sağ ve sol partilerin fikriyatına yakın insanlar bir araya gelmiş. Buraya kadar normal karşılanabilir.

Tuğrul Türkeş‘in de orada olmasını anlamak zor. Üstelik ABD’li kadın diplomatla samimi bir şekilde aynı araçla gelip, birlikte dönmesi ilginç.

Ama Türkiye’de siyasi yasaklı birinin Başbakan olması için düzenlenen toplantıda ABD’li diplomatın işi ne olabilirdi?

Biraz araştırınca bu toplantının 24 Ekim 1999‘da yapıldığını öğrendim.

İki gün sonra 26 Ekim 1999’da Bülent Eczacıbaşı’nın evindeki benzer maksatlı yemekte de, çoğunluğu iş dünyasından olan önemli isimler bir araya gelmişti. Feyyaz Berker, Tuncay Özilhan, Korkmaz İlkorur, Erdoğan Gönül, Can Paker ve Cüneyt Zapsu.

Erdoğan’ın kendi ifadesiyle “Bugüne kadar bulunmaktan hep kaçındığı zengin sofralarına” oturmaya başladığı, TÜSİAD kapılarının açıldığı bu toplantı için, ABD diplomatlarının bir katkısı oldu mu bilemiyorum.

Ama Erdoğan ve daha sonra Ak Parti’ye dönüşecek olan “Yenilikçi Hareket” için kapılar açılmaya başlamıştı.

****************************************

Ekmel Bey’i CHP ve MHP’ye Kim Kabul Ettirdi?

Neredeyse unuttuğumuz bu konu başlığı da nereden çıktı demeyin. Bu soruyu sormanın şimdi tam zamanıdır.

Devlet Bahçeli‘nin Tayyip Erdoğan’ı Başkan yapma ve Türkiye’yi tek adam yönetimine götürme gayretkeşliğinin arka planını anlamakta zorlanıyoruz.

Bahçeli’nin önceki savunduğu ilkeleri tamamen çiğneme ve partisini yok etme pahasına ülkeyi otoriter Başkanlık sistemine sürüklemesinin sebebini açıklayabilmemiz lazım.

Şimdi gelelim başlıktaki sorumuza…

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu kuşkusuz değerli ve nitelikli bir isim. Kendisi Cumhurbaşkanı seçilebilseydi yaşadığımız felaketlerin çoğu olmazdı. Birçok şey şimdiki durumdan daha iyi olurdu kanaatindeyim.

Ancak Ekmel Bey’in Cumhurbaşkanı adayı oluş mekanizması bugüne kadar pek açığa çıkmadı.

Türkiye’de ilk defa halkın oyuyla Cumhurbaşkanını seçilecekti. Ak Parti’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısında CHP ve MHP’nin adayları kim olacaktı?

Milliyetçi Hareket Partisi içinden Meral Akşener‘in aday gösterilmesi halinde şansının olabileceğine dair genel bir kanaat vardı.

Cumhuriyet Halk Partisi tabanında ve yetkili organlarında Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in aday gösterilmesi yönünde bir temayül vardı. Deniz Baykal ve Mustafa Sarıgül isimleri de konuşulmuş ama Büyükerşen ismi öne geçmişti.

Ancak bir gün yetkili organları toplayan CHP Genel Başkanı ilk cümlesinde “adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu’dur. İtiraz ve tartışma istemiyorum, örgütümüzün adayımızı desteklemesini bekliyorum” dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de parti organlarında hiçbir görüşme ve tartışmaya fırsat vermeden Ekmel Bey’i CHP ile birlikte “çatı aday” gösterdi.

Ekmel Bey, değerli ve seçkin nitelikleri olan bir adaydı. TBMM’de seçilecek olsa şansı yüksek olurdu. Ama halkın seçeceği bir Cumhurbaşkanı adayı olması kaybetme riski büyük olan bir kumardı.

Her türlü avantajı elinde bulunduran Tayyip Erdoğan ile aynı yarışa girmesi bir “haksız rekabet” idi.

Üstelik bir emrivaki ile karşılaşan CHP ve MHP parti teşkilatları seçimde hiç çalışmadılar.

Sonuç kaçınılmazdı. Ekmel Bey elinden geleni yaptı. Fakat R. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildi.

Parti teşkilatlarına danışmadan, hatta tabanların fikrine aykırı şekilde sadece iki kişi, iki genel başkan, Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday gösterdiler.

Kazanmayacağını bile bile Ekmel Bey’i “çatı aday” gösteren Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’ye bu fikri kim kabul ettirdi? İşte bunu bilmiyoruz.

Bunu öğrenemezsek, Tayyip Erdoğan’a Başkanlık yolunu açan Devlet Bahçeli’ye bu fikri kimin empoze ettiğini de bilemeyeceğiz.

Muhtemelen her iki olayda da ikna eden aynı üst akıldır.

 

 

Kocaeli Kent Konseyi Başkanını Değiştirirken

Kent konseyi adı ile tamamlanan bu kurumu halkımız henüz yeterince tanımamaktadır.  Kent Konseyleri yönetimlerin demokratik yapısını daha katılımcı hale getirmek için geliştirilen kuruluşlardır. Karar vericilerin yönettikleri toplumla daha fazla etkileşim içinde olmalarını sağlamak amaçlı kurulmuşlardır. Atanmış yöneticiler ile seçilmiş de olsa başkan ve ekibinin bir müddet sonra yönettikleri insanlar ile irtibatları zayıflamakta,  ilişkileri daha çok işi olanlar ile sınırlı hale gelmektedir.

Kent Konseyleri şehir dinamiklerinin her birinin içinde olabileceği çok işlevsel bir yapı olarak düşünülmüştür. Birleşmiş Milletler,  1992 yılında Rio’da, sanayi devrimi sonrası dünyanın ve insanlığın karşı kaşıya olduğu sorunlar ve çözüm yolları ile ilgili çalışmalar ve raporlamalar yapmıştı. Eğitimden çevreye, kadın haklarından sağlık sorunlarımıza kadar bir çok konu, ilgili uzmanlarca incelenerek  riskler ve çözüm önerileri  şeklinde raporlanarak ilgili yöneticilerin bilgisine sunulmuştu. Bu çalışmalar daha sonra 21. Yüzyıldaki çalışmalara ışık olsun düşüncesinden hareketle Yerel Gündem 21 adı altında 41 başlık halinde toplanmıştı.İşte kent konseyleri bu çalışmanın ürünü olarak doğmuştur.

Kocaeli Kent Konseyi’nde 2012 ‘ de 7.dönem başkan seçilmiş ve 2014 yılında Sn. Abdullah Köktürk’e devretmiştim. O da 9.dönem için Sn. Adnan Uyar’a devretmiş bulunmaktadır. Bu  görevi  halen  Petrol  İş Genel Başkanı olan  Sn. Ali Ufuk  Yaşar Beyden devir almıştım. Görüldüğü üzere bu kuruluşumuz, Kocaeli’nin sivil toplum kuruluşlarında hizmeti çok olan isimlerin başkanlığındaki yönetimlerce temsil edilmiştir. Ayrıca bir önceki genel sekreterimiz Sn Sedat Yücel’in ve şu anki genel sekreterimiz Sn. Gültekin Görüm’ün bu kuruluşumuzun çalışma ve iyi temsil edilmesinde payları büyüktür. Yerel Gündem 21. döneminde ise şu anki KAYÖD başkanı Sn. Mehmet Toker’in çalışmalarını takdirle anmamız doğru olur.

Kocaeli Kent Konseyimizi yapabildikleri ile tanıtırsak daha iyi anlayabiliriz. İlk başkanı Ali Ufuk Yaşar Bey ve genel sekreteri Sedat Yücel Bey’in döneminde geri dönüşümün yaygınlaştırılması, şehrin  bina ve ulaşım yönü ile engelli vatandaşlarımıza uyumlu hale getirilmesi, kadın fırsat eşitliği çalışması, sağlıklı kentler birliğine üye olunması hususu  gibi ve daha birçok konu  büyükşehir meclisine  taşınmış ve  bunların görüşülmesi sağlanmıştır. Geri dönüşümün yaygınlaştırılması çalışması yönetimimizce Gaziantep’teki, kent konseyleri toplantısına sunularak paylaşılmış ve örnek projeler arasına alınmıştır. Başkanlığım  döneminde ise Çevre Komisyonumuzun (Kimya Y. Müh. Sn. Mustafa Görgün başkanlığında) Evsel  Gri Su ve Yağmur suyundan daha çok istifade çalışması, Sn. Musa Ordu başkanlığındaki dil komisyonumuzun şehrimizdeki  iş yeri  adlarının Türkçeleştirilmesi çalışması, Sn. Emel Balcıoğlu başkanlığındaki kadın meclisimizin İŞKUR’la işbirliği ile yaptığı meslek edindirme kursları ile 500′ e yakın kadınımıza kurs verilmesi,Engelli meclisimizin (Sn.M.Ata Doğan başkanlığında) işaret dili eğitimi ve  askerlik çağına gelmiş erkek engelli vatandaşlarımıza 1 günlük askerlik yapma imkanı sağlanan proje,  Sn. Bilal Buksu başkanlığındaki gençlik meclisimizin  Engin Noyan’dan  Mehmet Altan’a kadar çeşitli fikir adamlarımızın gençlerimizle buluşturması çalışması, Maşukiye taş ocaklarının hızlı tren hattı  için kullanılmasının Sapanca su havzası için mahzurları sebebi ile kullanılmaması  konusundaki çalışma  v.s. Yürütme kurulundaki arkadaşlarımızın ortak çalışması olarak yapılan dini bayramlarımızın şehrin bütün dinamiklerinin iştiraki ile kutlanmasının hedeflendiği  Kent Bayramlaşmalarını sayılabiliriz.Bu çalışmaların ikisi(işaret dili eğitimi, gri su) 2015 yılındaki İstanbul Aydın Üniversitesinin yaptığı kent konseyleri proje yarışmasında birincilik almıştır.

Aralık 2016′ da yapılan kongrede Kocaeli Kent Konseyi yürütme kurulunda sendikalar adına bulunan Sn. Adnan Uyar bey başkanlık bayrağını Sn. Abdullah Köktürk’den devralmıştır. Bu toplantıda Büyük Şehir Belediye Başkanı  Sn. İbrahim Karaosmanoğlu  yaptığı konuşmada bu  kurumun önemi ve sivil toplum dinamiklerinin bu kuruluşumuz şemsiyesi altında yapacağı çalışmalara destek sözünü tekrarlamıştır.Makul ve yapılabilir projelerin hayata geçirilmesinde desteğini esirgemeyeceğini belirten başkanımızın bu konudaki samimiyetini  bilen  birisiyim.Kent Konseylerinin bütçesinin bir kurala bağlanması ve bu samimi destek sözü önümüzdeki dönemde  çok daha fazla faydalar sağlanabileceğinin işaretidir. Bu kuruluşların daha faydalı işler yapabilmesi için bizlere ve sivil toplum kuruluşlarına görev düşmektedir. Kent Konseyimizin yeni başkan ve icra kurulunun daha yeni işlere imza atarak başarılı olacaklarına inanıyorum. Bizler  bir iyiliğin ortaya konması veya bir kötülüğün ortadan kaldırılması hususundaki projelerimiz  ve ekiplerimizle bu kuruluşumuzdan  daha çok istifade etmemiz  gerektiği  dilek ve temennilerimi paylaşır, saygılar sunarım.

 

 

Ağzı Olan Konuşursa

Türk Milleti’nin bütün fertleri, devletin müşfik kolları arasındadır. Eşit vatandaşlık hakları ile hepsi güvence altındadır.

Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin rakipleri, etnik ayırım ve inanç farkı gözetmeksizin, herkese ve devlete düşmandır. Maksatları devletimizi parçalamak bizi ayrıştırarak birbirimize düşürmektir.

Terör saldırılarında seçilen iller ve mekânlar maksatlıdır. Kalleşçe saldırılarla hem masum canlara kıyılmakta, hem de insanımız tahrik edilerek, kin ve öfke körüklenerek iç çatışmalar çıkarılmaya çalışılmaktadır.

Bunu göremeyen bazı yazar ve düşünürler, münferit birkaç yanlışı gündeme taşıyarak “laikler, demokratlar, Aleviler tehlikede” diye çığırtkanlık yaparak düşmanların amaçlarına, bilerek ya da bilmeyerek hizmet etmektedirler.

Yurdumuzun muhtelif yerlerinde ve mekânlarında saldırıya uğrayan bütün vatandaşlarımıza herkesin yüreği yanmıştır. İnancı kökeni uyruğu ne olursa olsun, bir insanın yaralanmasına, hayatını kaybetmesine “oh” çeken asla insan olamaz. Tasvip ve destek bulamaz. Reina saldırısında da herkesin yüreği yandı, gözyaşları akıtıldı.

“Şu anda Türkiye’de demokrat laikler kadar sahipsiz, örgütsüz, savunmasız başka hiçbir kesim yok”söylemi kasıtlı ve tahrik içerikli bir yaklaşımdır.

Sayın Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere, SayınBaşbakan ve tüm kabine üyeleri, ayırım gözetmeden her vatandaşı kucaklayan açıklamalar yapmaktadırlar.

Her saldırıda, hayatını kaybeden herkesin evi yetkililerce ziyaret edilmekte, acısı paylaşılmakta, destek olunmaktadır. Yaralılar hastanelerde yalnız bırakılmamaktadır.

Yeni yılı dışarıda, bilhassa içkili mekânlarda kutlayacak olanlara günler öncesinden ölüm tehditleri yapıldı.Reina saldırısı örgütsüz, tepkisiz Türkiyeli laiklere yönelik ilk savaş ilanıdır.” İfadeleri, terör örgütlerinin tahribi kadar zararlı ve tehlikeli bir söylemdir. Olayları çarpıtmanın ve ayrıştırmanın en çarpıcı ifadesidir. Saldırı yapan terör örgütlerinin, amacına hizmet etmektedir.

Reina saldırısını DEAŞ üstlenmiştir. Bu örgüt her kesimeve devlete düşmandır. Yukarıdaki açıklamaların bu saldırıyla asla ilgisi yoktur. Keşke bu açıklamaları yapanlar DEAŞ’i de kınayabilselerdi. Maksat, bağcıyı dövmektir.

Şu kadarını söyleyebiliriz ki, içinde bulunduğumuz hassas ortamda, her kes ve her kurum, üzerine düşen sorumluluğun idraki içinde, “söylemlerine ve icraatlarına” dikkat etmelidir. Yapılan en küçük hata, sulandırılarak kötü emellere malzeme yapılmaktadır.

TV kanallarına taşınan bazı münferit olaylar doğru ise, bu kesimler haddini aşarak, üstlerine yağ çekmek, şaklabanlık yapmak maksadıyla, yasada yönetmelikte, ya da İslamiyet’te olmayan kural ve kaideleri, makam yetkilerini kullanarak vatandaşa dayatmamalıdırlar.

Bazı belediye başkanlarının; “ben bir kadından emir almam” söylemleri, evlilikle ilgili el kitaplarında; “dinle, akıl ve mantıkla bağdaşmayan” ifadeler kullanmaları, bazı İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürleri’ nin”yılbaşını kutlamayın” diye velilere yazı çıkartmaları haberleri doğru ise,bu kişi ve makamlar büyük hata ve gafletin içindedirler. Terörün, Devlet ve Millet düşmanlarının ekmeğine yağ sürmektedirler.

Bizim insanımızın birbiri ile sorunu yoktur, olmaz da. Yılların oluşturduğu hoşgörü, saygı ve sevgi ortamında, her kesim birlikte barış ve kardeşlik içinde yaşamaktadır.

 

Siyasilerin ve yetkili kişilerin; makam ve koltuk kapma sevdası ile hadlerini aşmamaları, tahrik eden söylemlerden sakınmaları gerekmektedir.

 

Cumhurbaşkanının ve başbakanın bütünleştirici, kucaklayıcı hoşgörülü yaklaşımlarına rağmen,kendilerini hükumet sanan birileri, kendi bildiğini okuyorsa onun da dikkati çekilmelidir.

 

Hak etmeden, desise ve sırnaşık yöntemlerle makam kapanların devlete ve millete verebilecek güzel hasletleri zaten yoktur. Bari barış ve huzur ortamını bozmasınlar. Bir delinin kuyuya attığı taşı, bin akıllı çıkaramamaktadır.

 

Birlik ve beraber olma, yapıcı, teskin edici konuşma, yaklaştırıcı birleştirici tavır içinde olma zamanıdır.

 

Özellikle de TV kanallarına çıkan konuşmacıların, programı yönetenlerin,daha duyarlı ve dikkatli olmaları, topluma verdikleri mesajlarla birleştirici rol oynamaları gerekmektedir.

 

Bu vesile ile, her türlü terör eylemlerini şiddetle, nefretle kınıyorum. Bu saldırılarda şehit düşen kardeşlerimize rahmetler, yaralı kardeşlerimize sıhhatler, yakınlarına sabırlar diliyorum.

 

Sevgiyle kalın…