28.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 703

Deme Bana

 

 

Deme bana niçin, nasıl, ne zaman;
Şimdi şartlar uygun değil, bilemem.
Ülke yangın yeri, her yer toz duman;
Gül diyorsun, Türklük yasta gülemem.

Dertlerim kum gibi, esen sam yeli;
Kimse benim gibi olsun dilemem.
Ya susmalı ya olmalı tam deli,
Gel diyorsun, yol kapalı gelemem.

Bütün gözler şehzadenin tacında,
Vefa yitmiş, arasam da bulamam.
Taze hayallerim darağacında,
Sil diyorsun, gözyaşını silemem.

Boş dolmuyor, koysam dolu almıyor;
Ölsem de ben, gülü küle belemem.
Bekliyoruz, sıra bize gelmiyor;
Çal diyorsun, kul hakkını çalamam.

Maya ekşi, hamur kıvam bulmuyor;
Zengin kapısında kemik yalamam.
Ben hırsızı, hırsız beni salmıyor;
Yıl diyorsun, bende ar var yılamam.

Eğri doğru, haram helal karışmış;
Eğrilip de S(e)’ye benzer olamam.
Sarhoş sofu, dostla düşman barışmış;
Kal diyorsun, ben burada kalamam.

 

Türkiye’nin Rusya ile İlişkileri Yükselirken

Telefonum çaldı. Açtım. İsminin İlhan Karabulut olduğunu belirten kişi bir Rus gazeteci heyetine rehber tercümanlık yaptığını belirterek benimle Rus TVC Televizyonu Muhabiri Vera Kuzmina’nın röportaj yapmak istediğini söyledi. Biraz arka plan vermesini rica ettim. Konu son gelişmeler ışığında Türkiye-Rusya İlişkileri olarak anlattı. İstanbul’un kara teslim olduğu gündü. 4 Rus gazeteci Sirkeci’de bir otelde kalıyorlarmış. Şerifali’ye gelmelerinin zor olduğunu hatırlatsam da ısrarla gelebileceklerini belirttiler. Nihayet geldiler. Arabaları yokuşta zorlanınca evimizin yakınında park ederek, biraz yürümüşler. Buluştuk. Yabancı meslektaşlarımızı konuk ettim.

Daha önce de Resmi Haber Ajansı Rusya Sputnik’ten iki hanım gazeteci ve bir kameraman gelmişti. Onlarla da bir söyleşi yapmıştık.

Vera Kuzmina üç dört dil biliyor. Ancak sorularını Rusça sordu. Ben cevap verdim. Kameraman teknik alt yapısını kurdu ve çekimi başlattı. Bu röportaj kaydını Vera Kuzmina daha sonra bana gönderecek. Bakalım neler anlatmışım.

 

Mustafa Kemal Paşa Lenin’e Mektup Yazıyor

İki kadim devlet Türkiye Rusya ilişkilerinde ilk resmi temas Sultan 2. Beyazıt zamanında(1478) başlamış. Dikkat çeken bir husus Kavalalı İbrahim Paşa’nın ordularıyla Mısır’dan kalkıp Kütahya üzerinden İstanbul’a yürümesi üzerine (1833) Rus Çarı 10 Savaş gemisi, 10 bin asker ile Osmanlı’ya yardım ediyor. Kavalalı İbrahim Paşa’nın Macerası Kütahya Anlaşmasıyla sonlanıyor. Daha sonra Ruslarla yapılan bir Hünkar Anlaşması mevcut. Osmanlılar Rusya’ya bir saldırı karşısında Boğazları kapatacak. Moskova bundan mutlu ve mesrur. Hatta Beykoz’a bunun hatırası olarak bir de anıt dikiliyor.

Bakü Doğu Halkları Kurultayı’nda (1922) Türkiye’nin bağımsızlık savaşına katkı kararı çıkıyor. Biraz da atlayarak geçiyorum sonrasını, geliyorum Mustafa Kemal Atatürk dönemine. Lenin’e mektup yazıyor Mustafa Kemal Paşa. Mektupta emperyalizmle ortak mücadele etmek, mazlum ve mağdur milletleri emperyalizmin vahşetinden kurtarmak için birlikte harekete geçmek, İstiklal Savaşı veren Türkiye’ye silah, cephane, askeri ve tıbbı levazımat sağlanması talep ediliyor. Bir de 5 milyon altın lira borç isteniyor. Bunların tümü gerçekleşiyor.

 

Mustafa Kemal Liderliğindeki Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti önce Bekir Sami Kondak’ı (1920), hemen ardından Yusuf Kemal Tengirşek’i Rusya’ya gönderiyor. Son olarak da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras (1937) Moskova’ya gidiyor. O yıllar Sovyet rejiminin etkili olduğu bir zaman dilimi. Mustafa Kemal altın liraları milletvekillerine verirken “Sakın bunu hovardaca harcamayın. Gevşemeyin. Sovyetler biliyorsunuz aynı zamanda rejim ihraç etmeye çalışıyor. Sıcak denizlere inmek istiyor. Cumhuriyetimizin Moskova’dan rejim ithal etmeye ihtiyacı yok. Bunu böyle bilin” diyor. Olayı Celal Bayar hatıralarında daha geniş anlatıyor.

 

Rusya’ya Sıcak Bakışlar

Ankara’nın politikası batıyla örtüşmek. Öyle de oluyor. NATO’ya giriyoruz. Kore’de çarpışıyoruz. Ankara hep veriyor, aldığı çok fazla değil. Madem öyle Başbakan Menderes Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar’ın Moskova’ya göndererek sağlık alanında anlaşmalar yapıyor. Kendisi de 15 Haziran 1960 günü Moskova’ya gidecek. 1950-1960 Türkiye’nin yükselen yılları. Batının dikkatini çekiyor. NATO üyesi ülkeler ile batılı müttefiklerimiz Türkiye’de bir cuntanın darbe yapmasına çanak tutuyorlar. Bir başbakan, iki bakan idam ediliyor. Türkiye irtifa kaybediyor uluslararası arenada. Askerlerimiz artık siyasetin içinde.

Başbakan Süleyman Demirel SSCB ile ilişkileri dengeli götürmek istiyor. Nitekim Seydişehir Alüminyum, İskenderun Demir Çelik Fabrikaları Sovyetlerin katkısı ile gerçekleşiyor.

Turgut Özal döneminde çok sayıda müteşebbis, mesela İşadamı Şarık Tara ENKA ile atılım yapıyor. Rus Lider Boris Yeltsin arkadaşlarına diyor ki “Siz olsanız bu tesisi beş senede ancak tamamlarsınız. Türkler iki yılda anahtar teslimi yaptılar.” Daha da 2000’li yıllara günümüze geliyoruz.

300 bin Rus gelin var Türkiye’de. Antalya ve Alanya’da 40 daire satılmış Rus vatandaşlarına. Son olarak 4.5 milyon Rus turist gelmiş. Rusya’da yaşayan 86 bin Türk vatandaşı oraya yerleşmiş. Bunların çocukları iki kültürlü büyüyor. Türkçe ve Rusça öğrenenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Peki ip nerede kopuyor?

 

Dönüşüm ve Değişim Nerede?

Batı önce yalandan bahanelerle Irak’ı perişan etti, yeraltı zenginliklerine ortak oldular. Afganistan’ı kendi büyüttükleri militanlarıyla iç savaşa sürüklediler. Arap Baharı diye batının Ortadoğu projesi olarak programladığı gelişmeler istedikleri gibi gelişmedi. Mısır’da Müslüman Kardeşler seçimi kazandı. Darbe ile devirdiler. Kıbrıs savaşında Ankara’ya katkı veren Libya lideri Muammer Kaddafi Arap kıyafeti giymiş Fransız Ajanlarca linç edildi. Libya bölündü. Tunus’ta sağduyulu kanaat önderi Gannuşi ülkesini az zararla çok partili demokrasiye getirdi. Suriye batının planında öncelikliydi. ABD Esad’a kendine göre çekidüzen vermek istedi. Planlar yaptı. DEAŞ(İŞİT) terör örgütü Suriye ve Irak’ın önemli bölgelerini işgal etti. 500 bin şehit verildi, 6 milyon Suriyeli göç etti. ABD başta Türkiye müttefiklerini işin içine soktu. Ankara gelişmeleri geç fark etti ve döndü. Bir savaş uçağımız düşürüldü (22 Kasım 2015) Akdeniz’in uluslararası sularında, iki askerimiz şehit oldu. Şam “Biz düşürdük” dese de Suriye’de böyle bir teknoloji yok. Nasıl ve kimin düşürdüğü ilerde kesinlik kazanacak. Dönüşüm burası belki de.

Rusya, İran ile birlikte Esat yönetimine arka çıktı. Müttefiklerimiz de Suriye’de terörle mücadeleye söz verdiler. Sonra hepsi sözünden çaydı. Öyle ki Kahramanmaraş’a yerleştirilen petroit füzelerini bile Almanya, Hollanda geri çekti. Türkiye’nin güney sınırında PKK, PYD, YPG, İŞİD terör koridoru kurdu. Sızmalarla Türkiye’de katliamlar yaptı. Batılı müttefikler yine sessiz. Terörle mücadele Türkiye yalnız bırakıldı. Rusya’nın Suriye’deki operasyonları dikkat çekti. Bu sırada bir Rus savaş uçağı sınırımızı ihlal ettiği gerekçesiyle düşürüldü. Peki kim ve nasıl düşürdü bu uçağı? Açıklamaların çoğu reel değil, konjonktürel olarak stratejik ve politikti. Çünkü uçaklar Ege ve Kafkasya’da sınır ihlalleri konusunda it dalaşı yapıyorlardı. Hiç bir uçak düşürülmüyordu. Bu defa neden olmadı ve uçak düşürüldü? Rusya ile balayı bitti, gerilim, limonilikten de öte esasa taalluk eden politik vurmalara, yalnızlığa yerini bıraktı.

 

İlişkilerde Milat

15 Temmuz 2016 başarısız Darbe Girişimi kimin eli kimin cebinde ortaya çıkardı. Bu askeri üniforma giymiş terör eylemini önce Rusya kınadı. Batılı müttefikler  epeyi bir süre sustular. Fotoğraf netleşiyordu.

Türkiye içte ve dışta terörizmin tehdidi altında. Terörden Rusya da  şikayetçiydi. Bir örneği Kuzey Osetya’da Baslan Kentindeki okul baskını ve öldürülen çocuklar. Başka örnekleri de mevcut.

Krizler liderlerin karizmasını yükseltiyor. Ancak yatırımlar etkileniyor. İşsizlik artıyor, refah azalıyor. Rusya ve Türkiye bu dönemi yaşadılar. Farkı fark ettiler. Yeni bir yakınlaşma başladı üç beş ay sonra, daha bir senesi bile dolmadan. Türkiye’de her zaman en fazla üyeye TBMM Türkiye-Rusya Parlamentolararası Dostluk Grubu sahiptir. İngiliz parlamenter AGİT Başkanı Bruce George  Putin’in ilk seçiminde kazansa da şaibeli hale getirmek istiyordu. Bu oyunu AGİT Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş bozdu.

Türkiye-Rusya ilişkilerinde  Rum, Ermeni ve Siyonist lobiler toplumu ve medyayı ajite ederek algı operasyonları yapıyor, şartlandırıyorlar. Krizde de öyle oldu. Artık Türkiye ile Rusya arasındaki ekonomik, ticari, kültürel, sınai ilişkiler her geçen gün büyüyor.

Büyükelçi AndreyKarov’un Ankara’da öldürülmesi Türk-Rus ilişkilerini hedef alarak vurmuştur.  Liderler de bunu farkındadır. Rusya’nın da olayı tahkik için Ankara’ya heyet göndermesi olumlu bir gelişmedir. Bu tahkikat neticesi çok önemli veriler ortaya çıkaracaktır. Çankaya Belediyesi de Lavrov’un adını söz konusu sanat galerisine vererek alkışlanacak bir jest yapmıştır.

 

Suriye’de başarılı olamayan ABD Başkanı Obama inisiyatifi Putin’e kaptırmıştır. Trump yönetimi de ilerde Suriye sürecini Türkiye-Rusya’ya bırakabilir. Türkiye, Rusya, İran  mutabakatı  çök önemli bir gelişme olmuştur. Doğru ve yeni bir süreç böylece başlamıştır. Astana görüşmelerinden de bölge barışı için sorunu çözmede ilerleme sağlanacağını sanıyorum. Türkiye, Rusya ve İran atağıyla ikinci Sykes-Picot sürecini önemli ölçüde etkiledi.

Türkiye batılı dost ve müttefikleriyle ilişkilerini elbette sürdürecektir. Türkiye AB için süreci hızlandırırken, NATO’nun da önemli ve aktif bir üyesidir. Bütün bunlar Rusya ile olan ilişkilerin büyümesine mani değildir. Ülkelerin birbirleriyle ilişkilerinde karşılıklı menfaatleri olması gerekir. Öyle de oluyor.

 

Kırım Tatarları ve Bayırbucak Türkemenleri

Vera Kuzmina bir soru sordu “Büyükelçiler toplantısında Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Kırım ve Ukrayna’yı neden hatırlattı, gündeme taşıdı?” Hatırlattı çünkü Türkiye’de Kırım Tatarı binlerce insanın akrabaları bu bölgede yaşıyor. Onları bu insanları merak ediyorlar. Böyle bir sahiplenme insan olarak da siyaseten de olsa makuldür. Normal karşılanmalıdır.”

Peki Türkiye Rusya’nın Suriye’deki politikasını bu gelişmeler olmasaydı yine sıcak bakabilir miydi?

-Türkiye DEAŞ, PKK, PYD, YPG terör örgütleriyle savaşa her zaman hem sıcak bakmış, hem de katkı vermiştir. Bölgeye barış gelmesi, terörle mücadeleden geçiyor. Suriye bölünmemeli. Müttefikler bu konuda Türkiye’yi yalnız bıraktı. Rusya ise DEAŞ ile mücadelede El Bab’da yardımcı oldu.

-Ama Türk medya öyle görmedi. Halep’in bombalandığını yazdı. Eleştiriler yayınlandı.

-Bayırbucak Türkmenleri konusunda öyle oldu. Haklı bir eleştiriydi. Orası Türkmen bölgesi, çok soydaşımız yaşıyor. Ancak bölgede teröre bulaşanlar Türkiye’de yakalanıp, mahkeme ediliyorlar. Nitekim Rus pilotu öldürdüğünü iddia eden kişinin yargılanması da hala tutuklu olarak devam ediyor.

Başbakan Davutoğlu Stratejik Derinlik politikasında Yeni Osmanlıcılık diyor. Türkiye yeni model bir Osmancılığa mı dönüyor?

-Türkiye ataları olan Osmanlılarla hep haklı bir gurur duyar. Onlar bizim atadedelerimiz. Onlardan vazgeçemeyiz. Devlet hayatında ders almak için tekrarlar olmaz, yenilikler gelir. Osmanlı dağılınca o küller üzerinde Cumhuriyet ile birlikte yeni bir Türkiye doğdu. Adı da Türkiye Cumhuriyeti!

2023 değişimi nedir, ne demek isteniyor?

-Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. Yılı. 2023’te Yeni Türkiye batı anlamda tamı tamına bir hukuk devleti, demokrasisi güçlenmiş, insan hakları en önde, çağdaş, evrensel hukuku önemsemiş, toplumu mutlu, bölgeye refah veren, kalkınmada ilk 10 büyük devlet içinde olan bir Türkiye amaçlanıyor 2023 Yeni Türkiye idealinde.

 

Vize Konusu

Vera Kuzmina’nın  Rus TVC Televizyonu için yaptığı röportaj 1.5 saat sürdü.23 Ocak 2017 günü saat 22.30’da Rus TVC Televizyonunda yayınlanacak. Şişli’de Cumhuriyet Gazetesi’nde de randevuları varmış bu karda kışta. Gitmek üzere vedalaştık.

Dilerim Rusya vizeleri de biran evvel kalkar.

İlhan Karabulut vizelerin yakın bir zamanda gündeme gelebileceğini belirtirken bir de açıklama yaptı “Rus gazetecilere Türkiye hala vize uyguluyor. 50 $ alıyor. Ancak bir iyiliği şu vizenin; televizyon çekimler sırasında polise vizeli pasaport gösterilince  bir şey demiyor. Öteki türlü çok sorun çıkarıyorlar.”

VeraKuzmina vizeli pasaportunu çıkararak gösteriyor. İki ülke ilişkileri daha da güçlenince vizeler neden kalkmasın ki? Galiba Moskova’nın hala bazı endişeleri var.

Rus televizyoncuları karın İstanbul sokaklarında neredeyse 80 santimetreyi geçtiği bir günde Cumhuriyet’e uğurlarken onlara hurma ikram ettim.

 

 

Türkiye’yi Yalnızlaştırma Operasyonu

Saddam Hüseyin’in gaza getirilip Kuveyt’i işgal etmesi ardından başlayan Körfez Savaşları ile birlikte aslında ABD’nin veya daha doğru bir tabirle Batı’nın 22 İslâm ülkesini bölerek yeni devletçikler oluşturma projesi de fiilen başlamış oldu. Bu süreç içerisinde Türkiye’miz zaman zaman doğru, zaman zaman da yanlış ya da sonu iyi hesaplanmamış hamleler yaptı ve nihayet bugünlere kadar geldik.

Bugün güney sınırlarımızda kimin kimi vurduğu belli olmayan; savaş ile vahşet arası bir düzlemde, açıkça Türk ve Müslüman soykırımı yaşanıyor.

Türkiye’mizin de özellikle son dönemde yaptığı isabetli hamlelerle bu vahşet sarmalından kendini kurtarmaya çalıştığını ve bu konuda yeni müttefikler arayışına girdiğini görüyoruz. Rusya ile yakınlaşma çalışmaları, İran ile kafa kafaya getirilme hamlelerinden usta manevralarla kaçınılması da bunun en büyük göstergeleri.

Ülkemizin bu yeni politik atağında en büyük dış destek ise başta Azerbaycan ve Kazakistan olmak üzere Türk Dünyası’na mensup ülkelerden geliyor. Türkiye’nin doğal müttefiki Pakistan’ın yanı sıra bugün dünya kamuoyunda ülkemizin bir sorunu tartışılırken Asya’nın kalbinden Türkiye’ye sonuna kadar destek ve gerektiğinde arabuluculuk mesajları geliyor.

En son Hatay’da Rus savaş uçağının düşürülmesi ardından Moskova – Ankara ilişkilerinin yeniden yapılandırılması konusunda Aliyev ve Nazarbayev’in üstlendiği rol ve risk asla göz ardı edilemez. Bugün 2’nci Kurtuluş Savaşı veriyoruz dediğimiz şu günlerde bundan 94 yıl öncesinde olduğu gibi en büyük yardımı yine Kafkasya’daki ve Türkistan’daki kardeşlerimizden görüyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız eskiden olduğu gibi Özbekistan’a yine gidiyor, oralardan geliyorlar…

Bundan rahatsız olan, Türkiye’nin yine 1980’li yıllardan öncesinde olduğu gibi koskoca dünyada yapayalnız ve tek başına kalmasından medet uman maksatlı çevreler için elbette bu durum kolay hazmedilebilecek bir gerçek değildir. Bu nedenle de Türkiye’miz üzerinde kurnazca ve şerefsizce bir algı yönetimi operasyonunun düğmesine basılmıştır…

Bu operasyon öyle bir tezgâhlanmış olarak görünmektedir ki; 1- Türkiye’de kardeş ülkelere karşı bir endişe ve nefret uyandırılırken, 2- O ülkelerde de Türkiye’ye karşı bir infial oluşturulması hedeflenmiştir. Şöyle ki:

1.       2017 yılbaşı gecesi Reina adlı gece kulübüne görgü tanıklarının ifadelerine göre kaleşnikof tüfekli 3 saldırgan girip 39 kişiyi katletti ve 60’tan fazlasını yaraladı. Olayın üstünden bir saat geçmeden saldırganın Doğu Türkistanlı, Özbek veya Kırgız Türk’ü olduğu bilgisi bazı haber sitelerinde yayınlanmaya başladı. Oysa daha saldırının yaralıları daha hastahanelere yeni götürülüyordu. Kamera kayıtlarından çekik gözlü olduğu tespit edildiği ve bu sayede “Orta Asyalı” olduğu bilgisine ulaşıldığı söyleniyordu. Fakat dünyada soydaşlarımızın haricinde Japon, Çinli, Moğol, Koreli, Tayvanlı, Tibetli vd. pek çok çekik gözlü ulus var. Ve üstelik bunların hiç biri de Hıristiyan değil.

Bu arada Türk Cumhuriyetlerinden gelip de ülkemizde yaşayan insanlar sokağa çıkamaz oldu, sırf çekik gözlü diye onlarcası Reina teröristi yaftasıyla acımasızca linç edilircesine sokak ortasında dövüldü. 2 hafta sonunda ise yakalanan şahıs Özbekistan tarafından da aranan Tacik asıllı biri çıktı. Üstelik Mısırlı, Senegalli bilmem nereli zencilerle birlikte…

Şimdi o sokak ortasında dövülen Kazak, Kırgız, Özbek ve Uygurlardan kim özür dileyecek? Türkiye’nin o coğrafyalarda zedelenen itibarını kim onaracak?

Türkiye’de kardeş ülkelerden gelenlere karşı oluşan acaba terörist mi, ön yargısını kim kıracak?

Gelelim Türkiye’ye karşı nefret uyandırmaya…

2.       Adamın biri komedi adı altında artık dizi haline gelen sinema filmleri çekiyor. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, o ayrı konu. Küfür ve argo ile sorununuz yoksa izleyebilirsiniz de…

Ama bu şahsın aynı serinin 5’nci filminin tanıtım fragmanında açıkça Azerbaycan’ı tahkir etmesi, nasıl bir mantıktır? Türkiye’nin Sayın Cumhurbaşkanımızın tabiriyle “2’nci Kurtuluş Savaşı verdiği”bir dönemde Türkiye’nin kayıtsız şartsız yanında olan 7 devletten en birincisine karşı böyle bir aşağılamada bulunmak nasıl bir aklın ürünüdür? Bunu sadece insanları güldürmek maksadıyla üretilmiş absürt bir film olarak görmek mümkün müdür? Daha önceki serilerinin gişe rekorları kırdığı göz önüne alınırsa bunun da muhtemelen Türkiye’de en çok kişiye ulaşan filmlerden biri olacağını öngörmek için füturalist olmaya gerek yok.

Peki, öyleyse bu nasıl bir üst akıldır ki, Azerbaycan Türkü’nü aşağılayan bir filme Türkiye’de gişe rekorları kırdırmayı tasarlar?

Bu konuda eğer Şahan Gökbakar sadece komedi olsun, diye düşünmeden böyle bir sahne çektiyse derhal bu yanlıştan dönerek ilgili bölümü film sinema salonlarında gösterime girmeden çıkarmalıdır. Ve kardeşlerimizden özür dilemelidir. Yok, eğer hatasında ısrar ederse Kültür Bakanlığı’mız tarafından iki dost ülkenin arasını açacağı gerekçesiyle filmi ve fragmanını derhal yasaklanmalıdır.

Hatırlarsanız Ermenistan ile dostluk köprüleri kurmaya çalışılan yıllarda, Bursa’da oynan Türkiye-Ermenistan futbol maçında Azerbaycan bayrakları toplanıp çöpe attırılmıştı. Bu kapsamda ülkemiz, iyi niyet göstergesi olarak soruşturmayı yeniden açarak; Bursa’da ay yıldızlı Azerbaycan bayrağının çöpe atılması emrini veren polis müdürünü de geç de olsa aynen Tacik teröristin basın karşısında ifşa edildiği gibi iki ülkenin arasını açmak suçundan gözaltına alması gereklidir.

Bu konularla ve psikolojik harp ile ilgili konularda millî direnci yüksek tutmak için eskiden MGK içinde bir birim vardı diye hatırlıyorum. Yeni yapılanma ile birlikte varlığını devam ettiriyor mu, bilmiyorum. Ama şu anda çok fazla ihtiyacımız olduğunu görüyorum…

 

 

İstedikleri Bu Değilmiydi?

0

Doğu ve Güney Doğulu HDP li PKK lılar , Başkanlıktan Yana Evet Oyu Vereceklerini aralarında konuşuyorlar. ..MHP aldığı karardan(evet kararından ) vaz geçmesin diye Tv lerde boy gösterip ,sözde hayırcı görünüyorlar…

*

50 yıldır Özerklik, Eyalet Sistemi veya yerinden yönetim için mücadele veriyorlar. 50 yılda alamadıklarını şimdi bir yılda alıyorlar. Bölünmenin ilk merdiven taşı, bu hükümet ile ve sonradan eklenen destekçileri sayesin de konulmak isteniyor.

*

Molla Mustafa Barzani zamanından beri kurulmaya çalışılan devlet, şimdi başka boyutlara doğru yol aldı. Tüm Emperyalist güçlerin el altından destek verdiği bölücü örgüt, maalesef hiç beklenmeyen bir kazanımın eşiğine gelmiş durumunda. Başkanlık sistemini herkes dikkatle incelemeli. Milletvekillerinin dahi içeriğinden haberi olmayan bir sistem, tepedeki bir kaç kişinin emri ile apar topar milletin önüne koyulacak. Meclisteki Milliyetçiler bu sistemi nasıl onaylayacaklar bilemem! Cumhuriyet, Atatürk ilkeleri ve Cumhuriyetin kazanımları tamamen dışlanıyor.

*

MHP den çekinilerek şimdilik dokunulması gündeme gelmeyen anayasanın ilk dört maddesi, ancak bir AKP milletvekilinin ”onlarda değiştirilebilir ” sözü ile yarın öbür gün değiştirileceği anlamı kazanmış durumu arzetmektedir.

Sorulduğunda bu sistem ABD ve diğer bazı AB ülkelerinde uygulanmaktadır deniliyor. Deniliyor denmesine de dört yandan kuşatılmış, bölünmesi için 30 yıldan fazladır terörle mücadele eden bir ülkedeyiz. Eyaletlere ayrılmada, özerklik ve yerinden yönetime geçildiğinde, devlet herkesçe malum yörelere nasıl müdahale edecek? AB yerel yönetimler yasası köylerin belde statüsüne alınması ve diğer bazı düzenlemeler hep bunun hazırlığıdır.

*

Türk Milleti uyanmalı , şimdiye kadar aldatıldık zincirine katılmamalı. .PKK başkanlığa neden hayır desin, istedikleri bu değil miydi? Millet aklını başına almalı, bu oyuna gelmemelidir.

 

Saygılarımla.

 

 

Rumeli Türkleri ve Müslümanları

Türkler tarihte ilk defa Hun Türkleri olarak 375 yılında Balamir Han yönetiminde Avrupa’da görüldüler. Doğu Gotlarının (Ostrogotların) ve Batı Gotlarının (Vizigotların) büyük göçleri bu sebeple oldu. Balamir’den sonra Uldız (Yıldız) Han yönetimindeki Hunlar Roma topraklarına girdi. Uldız’ın hedefi Doğu Roma’yı etkisiz hâle getirmek sonra da Batı Roma üzerine yürümek ve İstanbul’u almaktı.

Uldız 410 yılında öldü. Yerine sırasıyla Karaton, Rua ve Atilla geçti. ‘Tanrı’nın Kırbacı‘ olarak anılan Atilla Doğu Roma ile 434 yılında Margos, 447 yılında Anatolios antlaşmalarını imzaladı.  453 yılında 58 yaşında iken (bir rivayete göre) ilk eşi İldiko tarafından zehirlenerek öldürüldü. Atilla’nın ölümünden sonra Hunlar önce dillerini, sonra dinlerini değiştirdiklerinden millî karakterlerini kaybettiler ve eriyip yok oldular. Avrupa Hun Devleti, 94 yıl hüküm sürdükten sonra tamamen dağıldı.

Türklerin Avrupa’ya ikinci geçişi 1263 yılında 12.000 Türkmen’den oluşan bir grupla Sarı Saltuk yönetiminde oldu.

Tarihçilerin esas aldığı geçiş 1352 yılında Orhan Gazi’in oğlu oğlu Şehzade Süleyman Paşa tarafından gerçekleştirildi. Bizans İmparatoru Kentakuzen, baş edemediği rakibi Paleolog tehlikesinden kurtulmak için Orhan Gazi’den yardım istedi. Süleyman Paşa 30 kişi ile Gelibolu’dan Çimpe Kalesi’ne girdi ve Paleolog’u bertaraf etti. Kısa zaman içerisinde Malkara, İpsala, Tekirdağ Osmanlı Devleti’nin eline geçti.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki ilerleyişi Viyana kapılarına kadar devam etti.

Türklerin Avrupa Kıt’asında 561 yıl devam eden hâkimiyeti 1912-1913 yıllarında cereyan eden birinci ve ikinci Balkan savaşları ile Edirne’ye kadar geriledi.

Balkan göçleri, insanlık tarihinde yaşanan en trajik hâdiselerin başında gelir. Buna rağmen o topraklarda, öksüz ve yetim, mağdur ve mazlum, ‘Evlad-ı Fâtihan‘ olarak andığımız dindaşlarımız, soydaşlarımız vardır.

Emekli Kurmay Albay, Târihçi Doç. Dr. Hasip Saygılı; ‘Osmanlı’nın son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları / 1878-1918‘ isimli kitabında, eserin adından da anlaşılacağı üzere Evlad-ı Fâtihan’dan bilgiler veriyor. Eserinin yazılış maksadını şöyle açıklıyor:

‘Osmanlı Devleti’nin son döneminde Rumeli’nin elden çıkışının perde arkası yeterince ele alınmış değildir. Mesele daha ziyade cephelerde orduların bozulması ile izah edilmiştir. Oysa orduların düşman karşısında bozulması dahi fikrimizce sosyal bünyedeki arızaların su yüzüne çıkmasıdır. Bu kitap boyunca bu arızalara dikkat çekilmiştir.

Rumeli toprakları üzerinde diplomatik misyonlar, vahşi komiteciler, kiliseler ve mekteplerin Türk varlığını hedef alan çalışmaları karşısında dengeyi lehine çevirme imkânı bulamayan Osmanlı idaresi ayağının altındaki zeminin gün be gün kaydığına şahit olmuştur.

1877-1878 Rus Harbi ile artık sarsılmaya başlamış Rumeli topraklarını tutabilmek için devletin çabaları Şehit Müşir Mehmed Ali Paşa’nın şehâdetinin anlatıldığı bölümde ortaya konulmuştur. Rahmetli Mareşalin mevcut Arnavut algısındaki olumsuz imajının hakikatle uyumsuz olduğu belgelerin tanıklığıyla gösterilmiştir.

Bu kitap diğer taraftan kaybedilen Rumeli’nin hikâyesinde belgelerin diliyle Bulgar, Yunan ve Sırp komitelerinin birbirleriyle ve Osmanlı güvenlik güçleri ile boğuşmalarının diplomatik temsilciler tarafından nasıl kollandığının farklı bakış açılarından özetlenmesidir. Osmanlı idaresi günlerinin sayılı olduğuna inanan silahlı çetelerin, Ortodoks din adamları tarafından nasıl kışkırtıldığı da bizzat kendi kaynaklarından gösterilmiştir. Rumeli’ye terör ve eşkıyalık eylemleriyle kan banyosu yaptırılırken metropolit ve piskopos mevkiindeki din adamlarının kendi cemaatlerini, ‘donunuzu satın silah alın…’,  ‘göze-göz istemiyorum. Göze karşı gözler istiyorum…’ çığlıkları ortaya konulmuştur.

Düvel-i muazzamanın silahlı müdahale tehditleriyle Rumeli’de ıslahat yapmayı kabul eden Sultan Abdülhamid Han idâresine karşı özellikle Arnavutların şiddetli tepkisi aynı yıl içinde iki Rus konsolosunun katledilmesi sonucunu doğuracaktır. Rusya’nın Mitroviçe’de konsolosluk açma teşebbüslerine karşı duramadığı için ‘murtat’ (dinden dönmüş) olduklarını kabul ettikleri Türklerin kışlalarına silahlı saldırıya geçen Arnavutların birbirlerini ‘Hakîki Türk evlatları! Hücum…’ diye teşvik etmeleri sarsıcıdır.

Manastırda Askerlik şerefini koruyarak kendisini nöbet mahallinde dövmeye yeltenen Rus konsolosunu katleden jandarma neferi Halim’in Rus baskısı ile nasıl ipe çekildiğinin arka planı 113 yıl sonra bile ilgi çekici görünmektedir.

Bu kitapta yine Balkan Bozgunu için askerî mülâhazaların ötesinde en tepeden en aşağıya bütün ahalideki insan kalitesi düşüklüğünün felaketin esas sebebi olduğu örnek olaylarla iddia edilmektedir. Anlı şanlı Balkan şehirlerimizin düşmana harp edilmeden teslim edilmesi için eşrafın mazbata tanzim etmesi gibi düşüklükler örneklenmiştir. Ancak Balkanlardan Osmanlı Devleti’nin çekilmesi ile Müslüman ahalinin ‘Aman Sultan Reşad Gel Bizi Kurtar…’ diye feryada başlamasına da işâret edilmiştir.

Birinci Dünya Harbi’nde Sultan Reşad’ın cihad çağrısı ile Rumeli’de artık hudutlarımız dışında kalmış topraklardan, çoğunluğu Arnavut 50.000 Müslüman gönüllünün Türk Ordusunda silah başı yapması, arşiv vesikalarına dayalı olarak ortaya konan bu kitabın bir diğer bölümüdür.’ (s: 9-10)

Yazar, 2009-2010 yıllarında Kosova’da vazifeli olarak bulunduğundan; hâdiseleri, mahallinde ve belgeler üzerinde incelemek imkânına sâhip olmuştur. Bu sebeple pek çok kitapta bulunmayan veya yanlış aksettirilen bilgileri ilk elden okuyucuya sunmaktadır.

1903 yılında cereyan etmiş olmasına rağmen günümüzde hâlâ konuşulan konsolosların selamlanması meselesini anlatan bölüm alâka çekicidir.

Rus Konsolosu Aleksandır Rostkovski, şehir içinde Nüzhetiye Karakolu önündeki nöbetçinin kendisini selamlamadığını görünce, arabasından inerek nöbetçiye doğru hiddetle yürüyerek kendisini niçin selamlamadığını sormuştur. Yanında kavası ve üzerinde resmî konsolos kıyâfeti bulunmayan konsolos, Türk kaynaklarına göre nöbetçi jandarma neferi Halim’in yüzüne kamçı ile vurmuştur. Slav kaynaklarında ise nöbetçinin kimliğinin sorulduğu ileri sürülmektedir. Konsolosun ne dediğini anlamayan nöbetçi, silahını ateşleyerek konsolosu öldürmüştür. Fransız gazetesi, öldürülen konsolosun daha önce de aynı askeri tokatladığını yazmıştır. İngiliz Konsolosu ise, maktul konsolosun nöbetçi nefere öldürmek kastıyla tabanca ile ateş ettiğinden, nöbetçinin kendisini korumak için cinâyet işlemek mecburiyetinde kaldığını ifâde etmiştir.

Nöbetçi nefer muhakeme ve idam edilir.

Yazar, yaptığı inceleme neticesinde kanaatini şöyle açıklıyor ‘Düvel’i Muazama’ya mensup misyon temsilcilerinin kendilerini Osmanlı topraklarında mahallî halk ve memurlardan saygı ve nezâket bekleyen misâfir memurlar olarak değil, muhataplarını aşağılayarak terbiye etmeye çalışan koloni idârecileri gibi gördükleri anlaşılmaktadır.’  (s: 78-83)

4. bölümde, dikkat çekici bir konu işleniyor: Rus diplomatik misyonlarının Bulgar komitacılarla ilişkileri… Anlaşılıyor ki düvel-i muazzama, yalnız askerleri ile değil, din adamları ve diplomatlarıyla birlikte Osmanlı’ya saldırmaktadırlar. (s: 99-125)

Yazar 6. Bölümde; Osmanlı Devleti’nin Balkan harbi’nde uğradığı bozgunun, çeşitli yönleriyle incelenmesine rağmen, savaş ile yaşanan çözülme arasındaki bağların ihmal edildiğini belirterek bu hususu mercek altına alıyor. (s: 163-179)

Bölgenin tanınmış sanatkârı ve kültür adamı İrfan Şekerci tarafından derlenen ‘Sultan Reşad Türküsü’ Kosovalı Türkler ve diğer Müslüman grupların, Balkan Harbi sonrası dönemdeki his ve düşüncelerini yansıtmaktadır.

 

Karaağaç’tan gösterir Prizren kalası                                                                                                                  Kalanın dibinde suyun âlâsı Süngülerle doldu sokaklar varoş reayası Aman Sultan Reşad gel bizi kurtar                                                                                                                   Verdiğin idareyi vermiyor çüffar Prizrenin meşhur cami Sinan Paşa                                                                                                                                     Mübarec bayrağımız atarlar aşa Bağırdılar, yaşa Kral Petar Yaşa                                                                                                                                             Aman Sultan Reşad gel bizi kurtar                                                                                                                                            Verdiğin idareyi vermiyor çüffar                                                                                                                                 Sırp asçerlerinen doldu Kosova ovası                                                                                                                           Kurdun kuşun hayvanatın bozuldu yuvası                                                                                                                         Tellallar bağırdı, Sırp’ın oldu burası                                                                                                                      Aman Sultan Reşad gel bizi kurtar                                                                                                                     Verdiğin idareyi vermiyor çüffar                                                                                                                              Prizrenin cübeği Bayraklı cami                                                                                                                          Prizren ahalisi oldu acami Topsuz tüfeksiz sattılar vatani                                                                                                                                      Aman Sultan Reşad gel bizi kurtar                                                                                                                                Verdiğin idareyi vermiyor çüffar                                                                                                              Baydaranada teslim bayrağını astılar                                                                                                                            Ahalimiz teslim oldu, mühür bastılar                                                                                                                   Aman Sultan Reşad gel bizi kurtar                                                                                                                     Verdiğin idareyi vermiyor çüffar                                                                                                                         Prizren’in kalası yüksek tepede                                                                                                                                           Çüffar kurmuş rakı takımı medresede                                                                                                                   Aman Sultan Reşad gel bizi kurtar                                                                                     Verdiğin idareyi vermiyor çüffar                                                                                                                               Haçın kapandı hüçümet kapısı Maaş alanların mahzun hepisi                                                                                                                                   Haçın kanadı eytam sandığı Aman Sultan Reşad gel bizi kurtar                                                                                                                            Verdiğin idareyi vermiyor çüffar

 

(s: 185-186)

Hasip Saygılı’nın Kosova Türk Temsil Heyeti Başkanı olarak tanzim ettiği 8 Eylül 2010 tarihli raporu mutlaka okunmalı. (s: 250-256)

Yazarın 1.000’e yakın belgeyi inceleyerek meydana getirdiği eser, 14 X 23 santim ölçülerinde, 256 sayfa hacimle, Kasım 2016’da yayınlandı.

İLGİ KÜLTÜR SANAT:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/7 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-526 39 75 Belgegeçer: 0.212-526 39 76 www.ilgikultur.com e-posta: info@ilgikultur.com

 

 

HASİP SAYGILI:

1960 yılında Gaziantep’te doğdu. Kara Harp Okulu (1982), Kara Harp Akademisi (1992) ve Quetta Command and Staff Collegedan (2000) mezun oldu. Subay olarak çeşitli kıta ve karargâh hizmetleri yanında Pakistan Kara ve Hava Ataşeliği (2002-2004), Kara Harp Akademisi Sınıf Başhocalığı (2005-2008), Kosova Türk Temsil Heyeti Başkanlığı (2009-2010) ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Müdürlüğü (2010-2013) görevlerinde bulundu.

2012 yılında ‘1905 Rus Devriminin Osmanlı Devletine Etkileri’ konulu teziyle İstanbul Üniversitesinde doktorasını tamamladı. 2015’te doçent oldu. Hâlen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinde tam zamanlı öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

 

 

DERKENAR:

 

Türkiye’de Kitap…

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu (YAYFED) verilerine göre 2016 yılı Ekim ayında talep edilen bandrol sayısı bir önceki yılın aynı ayına göre %16 azaldı. Ekim ayında toplam 41.991.518 adet kitap yayımlandı. 2015 yılı Ekim ayı Yayımcı Meslek Birliklerinin faaliyetlerini devam ettirdiği 2011 yılından itibâren ulaşılmış en yüksek adet ve rekor olduğu gerçeği dikkate alındığında bu düşüş negatif bir durum olarak değerlendirilmemelidir. 2016 Eylül ayında elde edilen %30’luk büyüme Ekim ayında talebin bir miktar düşeceğini gösteriyordu. Ancak bu düşüşün bizim öngörülerimizin altında gerçekleşmiş olması sektör için iyi bir netice olarak değerlendirilmelidir.

 

Diğer taraftan faaliyet sürecimiz boyunca ilk defa peşpeşe ve yıl içerinde üç ayda 40 Milyon adet seviyesini aşarak yeni bir rekora imza atmış bulunmaktayız.

 

Ekim ayı ile birlikte 2016 yılının ilk on ayını tamamlamış olduk. Böylece 2016’nın ilk on ayında yayıncılar toplam 352.421.170 adet kitap yayımladı. Geçen yılın aynı döneminde bu rakam 330.508.125 adet olarak gerçekleşmişti. Ülkemizde ve dünyada yaşanmakta olan bütün problemlere rağmen 2016’nın bu döneminde bandrol talebi önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık %7 artış göstermiştir. Bu tablo bize yayıncılık sektöründeki büyümenin istikrarlı bir şekilde devam ettiğini göstermektedir.

 

Ekim ayında yayımlanan kitapların %16’sını yetişkin inceleme, araştırma kitapları, %6’sını yetişkin edebiyat sanat kitapları, %10’unu çocuk ve gençlik kitapları, %6’sını inanç kitapları, %2’sini akademik yayınlar, %1 ini ithal kitaplar ve %59’unu eğitim alanındaki kitaplar oluşturdu.

 

 

KUŞBAKIŞI

Balıklama Dalmalı İstanbul’a:

Mutfak ve yemek sanatları üzerine yazdığı yazılarla bilinen Ufuk Kaan Altın, dürüstçe işini yapmaya uğraşan lokantaları anlatıyor.

İnsanın tabiata yaptığı zulmü, kimse yapmamıştır. Her geçen gün bilinçsiz, çoğu zaman kaçak, yasadışı avcılık yüzünden balıklarımızın kökünü kuruttuk. Para, iktidar ve güç sâhibi olma hırsı, zâlimliği de berâberinde getiriyor. Çok değil, bundan 30-40 sene önce denizlerimiz o kadar bereketliydi ki…

Ufuk Kaan Altın, mesai bitimi köşedeki emektar balıkçıdan çifti 2,5 kuruşa aldığı palamutları, koca koca erkek kalkanları getiren babasından öğrendiği balık yemeklerini anlatıyor.

Aynı zamanda,  kaybettiğimiz geçmişin değerlerini düşünmeye sevk ediyor.

16,5 X 23,5 santim ölçülerinde, 220 sayfalık kitap, İstanbul’un bol balıklı günlerine ağıttır.

MYLOS KİTAP: Caferağa Mahallesi, Zühal Sokağı Nu: 1 Kadıköy, İstanbul. Telefon: 0.216-345 0046, Belgegeçer: 0.216-345 00 50 info@babil.com //  www.babil.com

Bizimkisi Bir Ocak Hikâyesİ:

12 X 19,5 santim ölçülerinde, 208 sayfalık kitap, Kasım 2016’da yayınlandı.

Yazar Adnan İslamoğulları; ocakta sabahlayan, ocakta bölüşen, ocakta buluşan, ocakta tanışan, ocakta vedalaşan, ocakta özleyen, en yakın arkadaşını toprağa bırakıp ocakta bir köşede sessizce ağlayan, ocakta nöbete duran, ocakta marş söyleyen… hülâsa ocakta yaşayan gençlerin hayatını anlatıyor.  Hayata mana kazandıran hayatların hikâyesini anlatıyor. Anlatılan hikâyelerde Ruhi Kılçkıran’dan Fırat Çakıroğlu’na… ekin gibi biçilenlerin hayatları… 12 Eylül darbesiyle kor ateş düşen ocakların hikâyesi… gencecik omuzlarında gencecik arkadaşlarının tabutlarını taşıyanların, tekbirleri göğe yükselenlerin hikâyeleri… Ülkücü gençlerin acı hatıraları anlatılıyor.

Ötüken Neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

Osmanlı’nın Zafer Sayfaları:

1881-1937 yılları arasında yaşayan Ahmet Refik (Altınay), Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) târih müderrisi (profesörü) ve Yüzbaşı rütbesiyle emekli olan Türk subayıdır.

Târihimizi, makaleleriyle ve târihî hikâyeleriyle daha geniş kütlelere sevdirmiştir. Çalışmaları ağırlıklı olarak Osmanlı Devleti hakkındadır.

Dört yüz çadırlık bir aşiretten cihangirâne bir devletin nasıl doğduğunu, Papalık ve çevresinde toplanan haçlı ordularını nasıl mağlup ettiğini, gemilerin nasıl denizden alınıp karada yürütüldüğünü, on beşinci asrın teknolojisiyle nasıl topların döküldüğünü Ahmet Refik farkıyla bu kitapta okuyabilirsiniz. Büyük zaferlerin tesadüflerle değil, büyük gayretlerle kazanıldığını adeta yaşayarak öğrenirsiniz.

Türk ve dünya târihinin en muhteşem devletlerinden biri olan Osmanlı Türk cihan devletinin, ordusuyla zaferden zafere koşarken târihimizin parlak zafer sayfalarını yaşayacaksınız.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 208 sayfalık kitap, Eylül 2016’da yayınlandı.

Bilgeoğuz Yayınları:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-   GÖNLÜMDE TAHT KURANLAR: Dr. Metin Eriş. Kubbealtı Neşriyat.

2-   2- TÜRKÇENİN KAYIP KELİMELERİ: Ahmet Dinç. Litera Yayıncılık.

3-    3- MİZAHIN İZAHI: Mehmet Nuri Yardım. Çağrı Yayınları.

4-    4- OSMANLI HEKİMLERİNİN SAĞLIK KURALLARI: Prof. Dr. Ayten Altıntaş. Maestro Yayıncılık.

5-   5- HALK KÜLTÜRÜ ARAŞTIRMALARI: Erman Artun. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

 

 

Kır Zilleti!

Yağsın yağmurlar yağsın,

Aksın dünyanın kiri.

Vurmayın insanları,

Nerde insan iksiri?

*

Su verin fidanlara,

Yaşatın çiçekleri.

İnsanlığa kıymayın,

Yok etmeyin sevgiyi.

*

Ne bu kin,ne bu nefret!

İncitmeyin kalpleri.

Yaratılanı hoş gör,

Yaratandan ötürü!

*

Koparmayınız artık,

Bahçemdeki gülleri.

Gülleri koparıp ta,

Kovmayın bülbülleri.

*

Ne yazık bitirdiniz,

Akraba birliğini .

Otuz-kırk kişi birden,

Dövüyorsa birini…

*

Bitiriliyor güven,

Kovdunuz adaleti.

Dört yandan kuşatıldın,

Uyuma Türk milleti!

*

Türk Milleti, Türk Milleti,

Uyan artık Türk Milleti…

Her gün şehitler geliyor,

Kalk ayağa kır zilleti!

 

 

“Ortadoğululaşma” veya Cahiliyyede Dolaşma

2017 Türk Milleti için hızlı başladı ve hızlı sürecek gibi. 2010’da Arap Baharı’yla başlayan karmaşa zamanla Ortadoğu için bir Şer Fırtınasına döndü. Ve biz de dolaylı – dolaysız etkilenmedeyiz.

İslam Coğrafyası üzerinde zar atan Küresel Efendiler aslında Müslümanların duran ve donan zihni üzerinden strateji geliştiriyorlar. Buna Kur’an öncesinde Cahiliye, günümüzde de Ortadoğululaşma deniyor.

Coğrafî mekân üzerinde halkların olumsuzlanması ağır bir ifade fakat hak edip hak etmediğimize bakarsak durum değişiyor. Bölgenin tek farklı ve asrî ülkesi olarak maalesef biz de bu sarmala eklemlendik.

Mümin Sekman bunu “Suriyeli Bir Çocuğun Geçmişi, Türkiyeli Bir Çocuğun Geleceği” yazısında oldukça veciz anlatmaktadır ve 2015 Eylülünde Bodrum sahiline vuran Aylan Bebek üzerinden toplumumuzu cahilî alışkanlıklarımızın başımıza getirdikleri noktasından uyarmaktadır:

  • İmanı yüceltip aklı aşağılamak Ortadoğululuktur.
  • Dini yüceltip bilime kayıtsız kalmak Ortadoğululuktur.
  • Ölümü yüceltip güzel yaşamayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
  • Duyguları yüceltip mantığı küçümsemek Ortadoğululuktur.
  • Lideri yüceltip iyi sistem kurmayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
  • Başına gelene katkısını görmek yerine hep dış güçleri suçlamak Ortadoğululuktur.

·        Standart sahibi olmak yerine düştükçe ‘beterin beteri var’ diye kendini avutmak Ortadoğululuktur.

  • Şeytan taşlamaktan ibadet etmeye zaman bulamamak Ortadoğululuktur.
  • Kurumsal çözümler üretmek yerine karizmatik lidere tapmak Ortadoğululuktur.
  • Hatasını kabul etmek yerine onunla duygusal bağ kurup hayatını bataklığa çevirmek Ortadoğululuktur.

‘Coğrafya kaderdir’ diyorİbni Haldun, Mümin Sekman da “Bizim kaderimiz de idrak

gecikmesi” demekte. Yani sınırdaş olduğumuz coğrafyanın geri dönüşüm kutusunda olan / olması gereken kavramlar ve algılar revaçta.

Bu noktadan itibaren bizim de zihinlerde yeni coğrafî keşiflere, bilim ve kültürde yeni bir Rönesans’a ve din alanında Kur’anî bir reforma ihtiyacımız var. Tâ ki aydınlanmaya kılavuzlanmamız, teknolojiyi ehlileştirmemiz ve insanlık için değer üretmemiz gerçekleşsin.

Türk Milleti’nin tarihsel öncülüğünü bekliyoruz. Bu darboğazdan İslam Dünyasının çıkışının Anadolu topraklarındaki fikrî ve ruhî hamuleden geçtiğini düşünmekteyiz. En azından gündemimiz bu. Hem de farklı farklı cihetlerden..

 

 

Gözünüz Aydın Öğrenci Temsilcisi de Sizden Oldu

Kocaeli Üniversitesinde öğrenci konseyi seçimi de siyasi müdahaleye maruz kaldı.

Yapılan seçimi ülkücü aday Fahrettin Porsuk kazanınca AKP’li aday itiraz etti. Araya AKP yöneticileri girdi. Kaybeden adayla toplantılar yaptılar. Öğrenci konseyi seçimini nasıl alacaklarına dair planlar yapıldı.

Bu arada usule uygun yapılmış, Porsuk’un hak ederek kazanmış olduğu seçimin iptali için KOÜ yönetimine baskılar yapıldı. Rektörlük yapılan baskılar karşısında seçimi iptal etti.

İlk seçim 21-20 yani bir oy farkla Fahrettin Porsuk lehine sonuçlanmıştı. İkinci seçimde, anlaşılan üç kişi AKP’li aday lehine ikna edilmiş, 23 oyla AKP’li aday kazandı.

Öğrenci konseyi seçiminin akabinde kavga çıktığı ve 37 ülkücü öğrenciye ters kelepçe vurularak gözaltına alındığı haberlerini okuduk.

Bu olaydan çıkardığım sonuçlar:

1-    AKP’lilerin bütün kurumları (seçimle veya atama ile) ele geçirme hırsı, kendilerinden olmayana hak tanımama çabası kontrol edilemez bir boyuta erişti. Bu, “bizden olanlar ve ötekiler” kamplaşması, “ötekilerin” adeta nefes alamadığı, ülkelerini adeta bir yabancı işgalinde imiş gibi hissettiği bir atmosfer yaratıyor.

2-    AKP’nin “sandık” ve “milli irade” kavramlarına verdiği anlamın “ben kazandığım sürece halkın iradesi önemlidir” manasına geldiği anlaşılmakta.

3-    Yaratılan “düşmanca” atmosfer sonucu iktidara karşı bilenen “ötekilerin” hesap sormasından korkan AKP kanadı “ne pahasına olursa olsun” kendisini iktidarda kalmaya mahkûm hissediyor. Hesap vermemek için iktidarda kalmak ihtiyacı ülkenin yönetim sistemini değiştirmeye kadar varan tedbirler almaya sevk ediyor.

4-    Demokratik tepkilerini gösteren ülkücü öğrencilere PKK’lılara bile yapılmayan ters kelepçe takılması vicdanları yaralamıştır.

5-    AKP ile MHP yönetiminin Anayasa değişikliği sürecindeki işbirliği sebebiyle ortaya atılan “iki partinin mensuplarının kaynaşabileceği” fikrinin doğru olmadığı ortaya çıktı. Anlaşıldı ki, Başkanlık sistemi gelirse devlet kadrolarına ülkücülerin de alınacağı ifadesi oltanın ucuna takılmış bir yemden ibarettir. 14 yıllık AKP döneminde devlet kadroları ve imkânlarından en mahrum kitle haline getiren AKP’nin ülkücülere bakış açısı değişmemiş.

6-    Kocaeli Üniversitesi Öğrenci Konseyi seçimi AKP il yönetimi, Kocaeli Üniversitesi yönetimi ve MHP il başkanlığı tarafından iyi yönetilmemiştir. Bundan sonra, hiç yoktan, öğrenciler arasında yıllarca sürebilecek bir gerilim ortamı yaratılmıştır.

********************************************

Millet Duruma Elkoymalı

“Rejim değişikliği” anlamına gelen köklü Anayasa değişikliği maddeleri TBMM’de 330’u aşan oylarla kabul edildi. İkinci turda bir sürpriz olmazsa Nisan ayında referandum olacak.

Milletin vekillerinin bir kısmı hiç okumadıkları bir metne göstere göstere imza attılar. Anayasanın emredici hükmüne rağmen gizli vermeleri gereken oylarını teşhir ederek, oy kabinine iki nezaretçi eşliğinde girerek verdiler. Milletin vekili olmaya layık olmadıklarını gösterdiler.

Referandum ile millet olarak demokrasi ile idare edilmeye layık olup olmadığımızı göstermek gibi bir imtihana tabi olacağız.

Milletin de bilmedikleri bir şeye oy vermemesi için hepimize görev düşüyor.

Çünkü iş artık milletin kendi kaderine kendisinin karar vereceği bir noktaya gelmektedir. Büyük Türk Milleti büyüklüğüne yaraşır şekilde iradesini ortaya koymalı. Bir kişinin yönettiği bir sistem yerine ortak aklın hâkim olduğu demokratik parlamenter sistemden yana tercihini bildirmelidir.

Çünkü geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olabiliriz.

***

Türkiye Barolar Birliği Anayasa değişiklik teklifi üzerine ciddi bir çalışma yapmış. Açtığı anayasadegisikligi.barobirlik.org.tr sitesinde bilgilendirme yapmakta. Dahası avukatlardan ve diğer vatandaşlardan görüşlerini bildirmelerini istedi.

Ben de bu siteye bildirdiğim aşağıdaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

***************************************************

Sistem Değişikliği Zamansız, Lüzumsuz ve Tehlikelidir

 

Başkanlık sistemi çalışmaları ülkemizin içinde bulunduğu ağır iç ve dış şartlar içinde yersiz, zamansız ve lüzumsuzdur. Bu şartlarda ve OHAL yönetimi altında sağlıklı bir şekilde yürütülemez.

Esasen böylesine köklü bir değişime, sosyal ve siyasi bir ihtiyaç da yoktur.

 

Parlamenter sistem, Türkiye’nin 100 yıllık tecrübesi ile kurum ve kuralları kökleşmiş bir sistemdir. Yapılması gereken çok partili demokratik ve parlamenter sistemi, aksayan yönlerini ıslah ederek, geliştirerek devam ettirmektir. Öncelikli olarak parti içi demokrasiyi sağlayacak şekilde Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu demokratikleştirilmelidir.

 

“Kuvvetler ayrılığı” yerine kuvvetler birliği varsa, “Bağımsız ve tarafsız yargı”dan bahsetmek mümkün değilse, “gücü dengelenmiş ve denetlenebilir” olmayan bir muktedir varsa, sistemin adı ister parlamenter, ister başkanlık olsun, fark etmez. Bu sistemin adı demokrasi olarak nitelendirilemez.

Getirilmek istenen “Cumhurbaşkanlığı Sisteminde”, yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri Cumhurbaşkanın şahsında toplanmakta, tam bir kuvvetler birliği tesis edilmek istenmektedir. Değişiklik gerçekleşirse Türkiye’yi tek adam yönetimine dayalı totaliter bir sisteme götürecektir.

 

Bu “Türk tipi Başkanlık” sisteminde  “Bir Cumhurbaşkanı seçiyorsun, geride kalan her şeyi Cumhurbaşkanı seçiyor.”

Gerçekten teklif kabul edilirse, “Başbakanlık kalkacak, yürütme organı tek başına Cumhurbaşkanı olacak.

Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve partisinin Genel Başkanlığı görev ve yetkileri aynı kişide olacak.

Mevcut Siyasi Partiler Kanunun sağladığı parti disiplininin devamı, Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekili genel seçimlerinin aynı zamanda yapılması seçilecek Cumhurbaşkanının TBMM ve partisine tam hâkim olmasını sağlayacaktır.

Yasama gücünün yarısını Cumhurbaşkanı tek başına, diğer yarısını kendi seçtirdiği parti disiplini ile şahsına bağlı milletvekilleri aracılığıyla kullanacak.

HSK üyelerinin yarısını kendi, diğer yarısını Meclis’te kendine bağlı milletvekilleri aracılığıyla seçecek. Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinden 12′ sini yine Cumhurbaşkanı seçecek. Bağımsız ve tarafsız yargıdan bahsetmek mümkün olamayacaktır.

Böylece kuvvetler ayrılığı fiilen de, hukuken de sona erecek, kuvvetler birliği tesis edilecek.
Yasama, yürütme ve yargı gücü fiilen Cumhurbaşkanında olacak.

Teklif edilen sistemde Başbakan yok, denge yok, denetleme imkânsız, sadece tek yetkili Cumhurbaşkanı var.

“Kuvvetler ayrılığı” ilkesinin tahkim edilmesi yerine kuvvetler birliğine geçen bir sistem antidemokratik, otoriter bir yönetim demektir.

Bu değişikliğin sebebi olarak “hukuki durumu fiili duruma uydurmak” gösterilmişti. Mevcut Anayasaya rağmen, Anayasaya aykırı olarak yaratılan fiili durum da yetmemiş olmalı ki daha da aşırı yetkilerle donatılmış bir tek adama ülke teslim edilmek istenmektedir.

 

Böyle bir değişimi kabul etmek mümkün değildir. Bu tek adamın kim olduğundan bağımsız bir ilkedir.

Çünkü “güç insanı bozar, mutlak güç mutlaka bozar.”

 

 

Kıbrıs Bizim Canımız, Feda Olsun Kanımız!

KIBRIS Türk Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı;

Rum’ların Sunduğu Haritayı Kabul Edecek Kıbrıslı Tek Bir Türk Dahi Çıkmaz.

Bravo sayın Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, o haritalar bugün de yarın da hiçbir zaman kabul edilemez. Siz de kabul edecek olana, kim olursa olsun şiddetle karşı çıkın. Neden her önüne gelen bir harita hazırlayıp Türk’e sunuyor? Bizim Kıbrıs’la ilgili bir sorunumuz yoktur. Harita sorunumuz hiç yoktur. Sorunu biz icat ettik. Başkalarının sorununu üstlenmeye kalktık. Lütfen Yeşil hatlı haritalara dönelim. Bizim haritamız odur. Rum’a verecek bir karış toprağımız da yoktur. En basitinden İsrail’i görmüyormusunuz, işgal ettiği Arap topraklarından kime ne verdi? Türk toprağını işgal eden ve Azerbaycanlı kardeşlerimize soykırım uygulayan Ermenilere bakın, Karabağ’ı ne hale getirdi. Biz Kıbrıs’tan toprak verince Kıbrıs sorunu bitecek mi? Bitmeyecek, eli daha da kuvvetlenen Rumlar, adanın tamamını istemeye devam edecek. Bizim Kıbrıs’ta ne toprak, ne de harita sorunumuz yoktur.  Biz Kıbrıs’ın her yerinde 500 yıldır varız. Osmanlı Türk orduları 70 000 şehit vererek bu adayı Venediklilerden fetihle aldı. Adanın % 30 dan fazlası Osmanlı vakıf  eserleri ile doludur. 1974 harekâtında da 2000 şehit vererek Kıbrıs’ta Rumlar tarafından soykırıma uğratılan soydaşlarımızı katliamdan kurtarmak için adaya çıktık. Yunan askerleri, EOKA çeteleri ve katliamcı Rumlar Türk ordusunun önünden çil yavrusu gibi dağılarak kaçtılar. O gün adanın tamamına sahip olmak mümkündü. Fakat insanca hakkaniyetle paylaşımcı olduk. Olduk da İnsanlığımız anlaşıldı mı ?

1960 lı yılların başında üniversite öğrencisiydik. Beyazıt ve Taksim meydanları yüzbinlerce Türk gencinin KIBRIS TÜRKTÜR, TÜRK KALACAKTIR-YA TAKSİM YA ÖLÜM-KIBRIS BİZİM CANIMIZ, FEDA OLSUN KANIMIZhaykırışları ile inliyordu. Türkiyeli veya Kıbrıslı Türk gençleri bugün neden sesiniz çıkmıyor? Neden meydanları doldurmuyorsunuz? Kıbrıs, Türkiye’de veya Kıbrıs’ta yaşayan tüm Türklerin şerefidir, yüksek çıkarlarımız batılı emperyal güçlerce ayaklar altına alınmaktadır.  Türkiye karalardan olduğu gibi denizlerden de kuşatılmaktadır. Kıbrıs’a sahip çık.  Sen sustukça Ege’deki Muğla tapusuna kayıtlı Türk adaları da Yunanlılar tarafından işgal ediliyor. Yunanlı papazlar tarafından kutsanıyor. Yunan askeri tarafından silahlandırılıyor. Neden seyrediyorsun? Neden malına mülküne sahip çıkmıyorsun? Kıbrıslı kardeşlerim, yarın dağılması mukadder olan Avrupa Birliği pasaportuna sahip olmak sana hiçbir şey kazandırmayacaktır. Lütfen kendine dön.

Kıbrıs’la ilgili Rum haritalarına bir göz at. Sana bir avuç toprağı bile çok görüyor. İstekleri Kıbrıs’ın Sevr’idir. Girne ve çevresi ile yetinin diyorlar. Karpaz’ın Ruma verildiğini düşünün. O zaman Karpaz’ın kuzeyi de Kıbrıs’ın güneyinde olduğu gibi Rumlarca parsellenecek ve Rumların kara suları Mersin’e dayanacak. Kıyılarımızda Rumların izni verdiği Amerikan şirketleri petrol çıkartacak.

Böylece Rum, Mısır, Lübnan ve İsrail, çıkardıkları gazı petrolü, Amerika’nın Rojova koridoru ile  oluşturacağı yeni enerji arterleri ve platformları  ile Suriye’nin kuzeyinden Dünyaya pazarlayacaklar. Türkiyeyi de bu arada dışlamış olacaklar. Şimdi Kobani, Kürt Kantonları, hatta Menbiç konularında ne büyük hatalar yaptığımız anlaşılıyor mu?

SayınCumhurbaşkanı Mustafa Akıncı; “Rum’ların sunduğu haritayı kabul edecek Kıbrıslı tek bir Türk dahi çıkmaz. Durumu BM. Genel Sekreteri Kıbrıs özel danışmanı Espen Eide’ye bildirdim” diyor. 18 Ocakta yeni çalışmalar başlayacak ve üst seviyedeki toplantılarla devam edecek. Görevimiz devletçe, milletçe, tüm kurumlarımızla, tüm örgütlerimizle Sayın Mustafa Akıncı’ya destek olmaktır.

Türkler Kıbrıs’ta 43 yıldır mücadele vermektedir. Yalnız bu mücadeleyi muzaffer bir devlet değil de mağluplar gibi sürdürmektedir.  Geçmişte Rumların Türklere katliam girişimleri her iki halkın birlikte yaşayamayacağını göstermiştir.  Ayrıca bu iki toplumun ayrı milliyet, ayrı kültür ve dine sahip olmaları da bundan böyle daha da önem kazanacaktır. Ülkeleri bölmekten yana olan batının ille de birleşin ısrarları, ada Türk’lerini asimileye yöneliktir. Kıbrıs meselesi BOP’un yani Büyük Amerikan Projesinin bir parçasıdır.  Çok özel stratejik ortağımız bizi,  bir tarafta PKK ile kandırırken, diğer tarafta Rum’larla kandırıyor. Gözümüzü dört açalım.

Kıbrıs’ta Türk askerinin kısmen de olsa adadan çekilmesi, Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması, toprak tavizi ve nüfus hareketleri, asla konu edilmemelidir.

Eğer, birlikte bir devlet oluşturulacaksa, toprak ve nüfus dağılımına bakılmaksızın her konuda eşit, güvenli, hak , adalet ve   insanca yaşamanın garanti edildiği iki kesimli bir sistem çerçevesinde olmalıdır. Bundan sonraki görüşmelerde Türkiye ve Türk Kıbrıs’ın geleceğini  tehlikeye atacak hiçbir konuda taviz verilmemelidir. Kıbrıs bizim haklı davamızdır. Tüm Türkiye Türkü ve Kıbrıs Türkü ile birlikte haklı davamıza sahip çıkalım.

acerun:yes’>  Çok özel stratejik ortağımız bizi,  bir tarafta PKK ile kandırırken, diğer tarafta Rum’larla kandırıyor. Gözümüzü dört açalım.

 

Kıbrıs’ta Türk askerinin kısmen de olsa adadan çekilmesi, Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılması, toprak tavizi ve nüfus hareketleri, asla konu edilmemelidir.

 

Eğer, birlikte bir devlet oluşturulacaksa, toprak ve nüfus dağılımına bakılmaksızın her konuda eşit, güvenli, hak , adalet ve   insanca yaşamanın garanti edildiği iki kesimli bir sistem çerçevesinde olmalıdır. Bundan sonraki görüşmelerde Türkiye ve Türk Kıbrıs’ın geleceğini  tehlikeye atacak hiçbir konuda taviz verilmemelidir. Kıbrıs bizim haklı davamızdır. Tüm Türkiye Türkü ve Kıbrıs Türkü ile birlikte haklı davamıza sahip çıkalım.

 

 

Seni Buldum

İnancımın adında

Bin bir rızık tadında
Kelebek kanadında
Seni buldum Allah’ım

Bir arının gözünde
Mahlukatın yüzünde
Muhammed’in sözünde
Seni buldum Allah’ım

Şu dağların başında
Beytullah’ın taşında
Şahadetin beşinde
Seni buldum Allah’ım

Derelerin suyunda
Erenlerin huyunda
Mü’minlerin say’ında
Seni buldum Allah’ım

Delilerin halinde
Velilerin dilinde
Kainatın gülünde
Seni buldum Allah’ım

Yıldızında ayında
Depremlerin fayında
Şurda bir dağ köyünde 
Seni buldum Allah’ım

Karıncanın izinde
Mevsimlerin yazında
Aşıkların sazında
Seni buldum Allah’ım
Seni bildim Allah’ım.