28.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 702

Gerçek bir ülkü adamı Nihat Gürer

Şehrimizde sosyal olaylara, siyasete ilgisi olanların çoğunun bildiği, konuştuğu, danıştığı bir Bilge Adamdı o. 1983 de bir tanıdığının sağlık sorununu çözmek için geldiği çalıştığım İzmit SSK Hastanesinde tanışmıştık. Uzun boyu, mert fakat güler yüzü ve güven veren duruşu ile çok kolay ilişki kurulabilen ve konuşulabilen birisi idi. Daha sonra sosyal olaylara bakışımız, ülke ve toplum meselelerine yaklaşımımızdaki benzerlikler tanışıklığımızı dostluğa dönüştürmüştü.

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın çalışmaları tanışıklığımızın sürdürülmesinde önemli bir yer tutar. Ocak milli ve manevi duyguları korumak, geliştirmek, milli birlik ve beraberliğimizin sürdürülmesi hususundaki toplumun beklentilerini  karşılamak amaçlı 1985’de kurulmuştu. Konulara günlük siyasetin  dışında  yaklaşarak bilinçlenme-bilgilenmek temel hedef idi.Bu amaçla yüzlerce toplantı yapılmış, İstanbul’dan, Ankara’dan bilim adamları, kıdemli siyasetçiler getirilip konuşturulmuştur. Prof.Nevzat Yalçıntaş, Prof. Turan Yazgan, Ahmet Kabaklı, Muzaffer Özdağ, Mahir Kaynak gibi Türk ilim ve fikir hayatından önemli isimler bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Ahmet Özhan, Yıldırım Gürses  gibi sanatçılarla konserler; hat, ebru  sergileri ile şehrimizin kültür faaliyetlerine katkı verilmesinde Nihat beyin payı büyüktür. Bu toplantıların bir kısmı İstanbul’da yapılmıştır. Eşli yapılan bu toplantıların bizi bilgilendirme ve toplumda daha faydalı olma yönümüze katkıları çoktur. O yıllarda muhafazakâr kesimin eşleri ile birlikte etkinlikler yapması yadırganmış iken Aydınlar Ocağımız bu konuda da örnek olmuştur. Ocağımız, yönetimi devretmekle beraber çalışmalara katkı vermeyi sürdüren üye özelliği ile diğer ocak ve derneklere de örnektir. Bu özelliği ile Nevzat Yalçıntaş hocamızın Kocaeli Ocağı BİR İNCİ’dir iltifatını almıştır. Bu konuda da Nihat Abi’mizin demokrat tavrının payı büyüktür.

1997’de Ocağımızın Batı Trakya’yı görmek, tanımak amaçlı bir gezisinde birlikte idik. Ailesi 1924 deki mübadele göçü ile Selanik’ten İzmit’e gelmiş olduğundan bu gezi O’nun için çok daha manidar idi. Dedesi İskeçe’nin kuzeyindeki Hüseyinli köyünün önder ve zengin birisi iken mübadelenin sıkıntılarını yaşamıştır. Bu göç ailede vatan kavramının önemini güçlendirmiştir. Devletin kötü yönetiminin hayata getirdiği felaketin, acıların yaşanmışlığının getirdiği hassasiyet onlarda çok kuvvetli bir vatanperverlik duygusu oluşturmuş ve bu duygu onun hayatında her alanda etkili olmuştur.

O, günlük siyasi olaylara daha geniş açıdan bakmasını bilir ve yorumlardı. İyi ve güzel işlerden mutlu olup  huzur bulurken, yanlış bulduklarına üzülür, gerekçeleri ile izah ederdi.Ak Parti  iktidarı döneminde özellikle 2010′ dan sonra artan toplumsal kutuplaşma ya, devlet garantili dış borçlanmalarla yapılan büyük yatırımlara (takdir etmekle beraber) endişe ile bakardı.Güneydoğudaki terör olaylarının bir kürt sorunu şeklindeki tariflenmesini yanlış bulur, konunun uluslar arası alanda da etnik bir sorun olarak algılanmasına zemin hazırlayacağı ve o bölgedeki devletine bağlı  kürt vatandaşlarımız için sıkıntı doğuracak bir zemine taşınacağı endişesini  paylaşırdı.

Nihat Bey kapısı çalınan, sohbeti dinlenen, darda-zorda kalındığında akıl alınan bir beyefendiydi. İyi bir eş, şefkatli  bir baba, sorumluluk duygusu yüksek bir Türk vatandaşı-aydını; Kardeşi Dr. Meral Akşener ve bizler için eksikliğini daima hissedeceğimiz,yokluğunu arayacağımız bir ağabeyimiz idi.

Nihat beyin vasıtası ile tanıştığımız iki dost insanı da burada yad etmeliyim. Av. Beytullah Uslu ve Av. Selami Çakıcı beyefendiler.  Her ikisi de şehrimizin dürüst, güvenilir ve hatırı sayılır insanlarındandır. Onlar da Nihat bey gibi 80 öncesi MHP siyasi çizgisinde olan ülkücüler dendi .Beytullah Bey yalnız mesleği ile ilgilenen, akçeli işlerle pek alakası olmayan, tanıyan herkesin sevip saydığı güzel bir insandı. Selami Bey ise ANAP’ta siyaset yapmış,  Sn. Necati Gençoğlu’nun belediye başkan yardımcılığı görevini layık’ı ile yerine getirmiş, şaibesiz, lekesiz bir dostumuz idi. Avukatlık mesleğinde çok güvenilir isimler olup camiasına bizlere kendi alanlarında çok faydalı olmuşlardır.

Yakın çevreleri için AĞABEY özellikli olan bu üç dostumuzu kaybetmenin hüznünü yaşıyoruz.  HAK’ka yolcu ettiklerimize Allah’tan rahmet, sevenlerine sabır ve metanet dilerim.

 

 

Elbiseler ve Süreç!

0

12 Eylül ihtilaline kadar, gerçekten de hemen hemen de tüm ülkedeki siyasi, sosyal, dini gruplarda ”Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için tavrı vardı .” özellikle Ülkücü Hareket acı günler yaşadı. O zamanki Ankara da genel merkez yöneticileri, il, ilçe yöneticileri her gün cenaze defnetmekten parti çalışmalarına zaman bulamazlardı. Hareketin elemanları çoğu zaman saldırıya uğrardı. Her gün mutlaka bir olay olurdu, ölüm her yerde kol gezerdi. Bu durum bugün ki ortamda daha çok asker ve polislerimizin başına daha çok geliyor.

*

Dışarıdan rejim ithal edenlerin baskısı nedeniyle, Türk Milliyetçileri hem TC devletini tehlikelerden korumak, gençliği uyandırmak için, ayrıca etkiye tepki olarak, canlarını da korumak için mücadele ediyorlardı. Komünizm çökünce ( Henüz kalıntı devam etmektedir) 12 Eylül silindiri de camianın üstünden geçti, taşlar yerinden oynadı. Kenan Evrenin dediği gibi, bir onlardan bir de onlardan derken bu ülkeyi, bayrağı, devleti koruyanlarla, Cumhuriyeti, devleti yıkmaya çalışanlar aynı kefeye kondu, haksızca onca vatan evladı asıldı, cezalandırıldı.

*

Şimdi camia içi çekişmeler, adamın adamcılığı, içteki Bizans’tan gelme dedikodu, bencillik ve diğer bazı huylar, camiada yıkıcı yönde bunalımlara sebep oluyor. İktidar olamayan camianın elemanları çoğu zaman sendeliyor. İşsizlik, haksızlıklar, geçim derdi bir çok insanımızı ve herkesi de etkiliyor. İktidar olanlar, yandaşlara çalıştığı için, adalet sıfırlandığından, ülke soyulurken, şu bölünme ortamında Türk Milletinde büyük şoklar yaşanıyor. Hele tepenin dün ki tavrı ile bugün ki tavrı yüz seksen derece fark atınca, yüreklerimizde fırtınalar kopmaya başladı. Ülke bölünmek istenirken, camia maalesef bölünmenin eşiğine geldi. Evet, hayırla da farklılıklar tamamen ortaya çıkarken, toparlamak yerine hala teşkilat kapatmak, adam harcamak tuz biber oluyor. İnşallah bir vesile olur ve camia toparlanır.

*

İnsanoğlu topraktan (çamurdan)yaratılmıştır, kendisiyle aynı durumdaki bir başka insanı hor ve hakir görmesi, küçümsemesi, kendi küçüklüğü ve yanılgısıdır. Ne var ki bu beşerî zaaf ve yanılgı ma­alesef hemen her devir ve toplumda çeşitli gerekçelere dayalı olarak ama mutlaka var olagelmiştir. Bu ahlaki bir zaaf olduğu kadar, güçlü sosyal yapıların kurulmasına mani olan sosyal çözülmeye sebeptir. Son yıllarda bu zaaf hızla gelişerek hareket içinde de çözülmede hızlanma maalesef artmaktadır.

*

Oysa kuşatılan ülkemizde, her gün dizi dizi şehitlerimiz gelirken, günde 20-30 insan ölümleri olurken, millet bütünleşmeli. Ve milletin bütünleşmesi biraz gözükürken, maalesef ki aynı camianın insanları birbirlerine düşman gibi davranıyor. Bu durum hepimizi etkiliyor ve ürkütüyor. Tepenin tavrı çok önemli. Yersiz ve haksız kıyımlar durdurulmalı ve kıyılanlarla bir araya gelinmelidir. Farklı düşünen camianın elemanlarının bir birine laf sokmaları son bulmalıdır. Seçimlerde oylarınızı bize verin huzur gelsin, istikrar gelsin diyen iktidar cephesi, şimdi yine ” evet ” diyin terör bitsin, istikrar gelsin demeye başladı. Bu nasıl iştir ki; 14 yıldır aynı parti iktidar da, her seçim aynı kurala göre halktan oy isteyip alıyorlar. Ancak bir türlü istikrar olmuyor ve terör de hızlanarak artıyor! Şimdi yine aynı terane…

*

Bu şartlarda ortam o kadar bozuldu ki, insanların birbirine güvenmeleri tamamen zayıfladı. Teknoloji ilerlerken çevremizde dahi her gün bir kaç kişi benim gözümde bile görünmez oluyor. Bakınca adam sandıklarımız, bazı insanlar dahi kültür erozyonuna uğramış, çıkarlar ciğeri bitirmiş, adamlık yerlerde gezinirken, BAKINCA SADECE ELBİSELERİ GÖZÜKENLER, maalesef artış gösteriyor. Allah doğru insanlarla karşılaşmamızı bizlere sürekli nasip eylesin. Amin…

 

 

Rejim mi, Sistem mi, Başkanlık mı?

0

“Güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı” sistemi diye sunulan gerçekte “Başkanlık” sistemi 9 oy farkla 339 oyla Meclis’ten geçti. Milletvekillerinin çoğunluğu, yetkisi olmadığı halde, milletin kendine vekâleten verdiği egemenlik hakkını, kendi eliyle tek kişiye devretmeyi kabul etti. Eğer bir aksilik olmazsa Nisan ayında ise “Başkanlık Anayasa Değişikliği” halkoyuna sunulacak.

Son sözü, 23 Nisan 1920’den bu yana kayıtsız ve şartsız egemenliğin sahibi olan millet verecek. Ya egemenlik hakkına sahip çıkacak, ya da bir kişiye devredecek. İktidar bu değişikliğe “sistem değişikliği”, muhalefet ise “rejim değişikliği” diyor. Bu değişikliğe, “Meşrutî idareye geçiş” sistemi diyeceğim ama o da değil. Çünkü meşrutî idarede bile meclis, padişaha karşı daha çok yetkiye sahiptir.

O zaman referandumda millet neyi oylayacak? Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması gerektiğine inanan bir Türk milliyetçisi olarak bu konu üzerine kafa yordum ve şu sonuçlara vardım.

1.    Sonuç:
Tek Vatan-Tek Bayrak-Tek Millet-Tek Devlet= EVET
Tek Adam = HAYIR

2.    Sonuç:

Millet oy atarken şu iki seçenekten birini seçecek :
a. İrademi vekillerim eliyle kendim kullanacağım.
b. İrademi tek adama devredeceğim.

3.    Sonuç:

Bu referandum, Recep Tayyip Erdoğan’ı seçme veya seçmeme seçimi değildir. Çünkü Erdoğan, sonsuza kadar bu görevde kalacak değildir.

Bu seçim, ülkenin geleceğini ve milletin hayatını yakından ilgilendiren önemli bir seçimdir.

4.    Sonuç:
Bu referandumda şunun kararını vereceğiz:
a. “Demokratik parlamenter sistem” mi?
b. “Başkanlık sistemi” mi?

5.    Sonuç:
Bu referandumda şunun kararını vereceğiz:
a. “Yargı-Yasama-Yürütme” bağımsızlığını esas alan “Kuvvetler ayrılığı sistemi” mi?
b. “Yargı-Yasama-Yürütme”nin tek adamın eline teslim edildiği kuvvetler birliği sistemi mi?

6.    Sonuç:
Bu referandumda şunun kararını vereceğiz:

7.     a. BAŞKANLIK MI?

8.    b. MİLLET EGEMENLİĞİ Mİ?

Bu Anayasa değişikliğinin kabulünün ülke zararına olduğunu düşünenler, “Cumhuriyet, Laiklik, Atatürk” argümanlarını fazla kullanırlarsa, sonuç almaları zordur. Çünkü, iktidar, 15 yıllık saltanatında bu kavramları çok yıprattı. Halka sorulacak soru, “Ülke yönetiminde “TEK ADAM” mı söz sahibi olsun, yoksa şimdiye kadar olduğu gibi, Parlamento vasıtasıyla “MİLLET” mi söz sahibi olsun?” olmalıdır.

 

 

Bu Diyardan Bir Nihat Gürer Geçti!

Şu bir gerçek ki, her ölüm erken ve zamansız bir göçüştür. Göçen insanlar yaş itibariyle ne kadar yaşlı olurlarsa olsunlar, çevresindekilerin hala onlardan beklentileri varsa, bu daha da bariz şekilde göze çarpar. Artık dünyanın sizler için ne kadar beyhude olduğunu düşünmeğe başlar, ne tarafa baksanız etrafınızda bir boşluk hissedersiniz, kolunuz kanadınız kırılır, kendinizi manevi bir boşluğun içinde sanırsınız.

İşte Nihat ağabey’in aramızdan zamansız ayrılışı kendisini sevenlerin dünyasında böyle bir boşluk uyandırdı.

Kendisini ve ailesini ne zaman hatırlayacak olsam, gençlik yıllarımda okuduğum ve bana ülkücülüğe ilk adımımı attıran Emine Işınsu Öksüz Hanımefendinin yazdığı “Azap Toprakları” adlı kitap aklıma gelir. Dedelerinin Rumeli’den hazin göç hikâyesini anlatırken, sanki Azap Toprakları’ndaki olayları bire bir onlar yaşamışlardı.

Aramızdaki 42 yıllık ağabey-kardeşlik hukuku, 1975 yılının sıcak temmuz ayında başlar. Petkim Kauçuk Fabrikasına iş başı yaptığımda siyasi görüşümü öğrenen arkadaşlardan birisi: “Komando Nihat’ı tanıyor musun” diye sordu. Çok merak ettim kendisini kauçuk fabrikasının BDX ünitesinde çalışıyormuş. En kısa zamanda tanışmamız gerçekleşti. Anadolu’nun küçük bir şehrinden gelip Kocaeli gibi bir yerde Nihat ağabeyle karşılaşmak, benim için büyük bir moral ve güven kaynağı olmuştu. O unutturmuştu bana gurbetteki yalnızlığımı.

İl Başkanımızdı, o günlerde MHP İl başkanı olarak Kocaeli’de siyaset yapmak, ateşten gömlek giymekle eşdeğerdi. İstanbul’da cinayet işlemiş ne kadar komünist militan varsa en yakın kaçış merkezi olarak Gebze ve Kocaeli’yi seçerlerdi. Buna rağmen Nihat ağabeyin uzak görüşlü ve feraset sahibi oluşu, Kocaeli vilayetinde üç ülkücü arkadaşımızın şehit olmasının ve birkaç sokak hadisesinin dışında 12 Eylül 1980 darbesine kadar göze çarpan başkaca olaylar yaşanmamıştı.

Bir süre darbenin şaşkınlığını yaşadıktan sonra İzmit Güreş Halter Kulübünde toplanmaya başladık. Toplanan müdavimler arasında rahmetli Av. Beytullah Uslu Aslan Koyuncu Erdal Aypar ve Mustafa Cansever gibi arkadaşlar mutlaka bulunurdu ve durum değerlendirmesi yapılırdı.

Doğuştan lider yaratılmıştı. Onun bulunduğu ortamda herkes kendinde bir kuvvet bulur, kendisini güvende hissederdi.

Demokrattı. Bir konu hakkında herkesin görüşünü aldıktan sonra, son sözü o alır ve çoğunluk hangi yönde görüş ileri sürdüyse temayül o yönde olurdu.

Bu arada sevmeyenleri yok muydu vardı tabi ki. Herkese gülücük dağıtacak kadar omurgasız değildi. Ama tarih dile gelse de bir konuşsa. Arkasından onca atıp tutanlar dedikodusunu yapanlar, en küçük bir ihtiyaçları olduğunda gene de onun kapısını çalmaktan imtina etmezlerdi.

Yetenekli ve ikna gücü yüksekti. Petkim’deki işçilik hayatında, sendikacılık’ta yapmış ve bütün Petkim’in Toplu sözleşmesi aynı seviyede yapılmasına rağmen o Petkim Kauçuğun baş temsilcisi olduğu için Kauçuk kısmının bazı sosyal hakları onun sayesinde farklı alınmıştı. Sendikacılık mücadelesinin her safhasında başrolde olmasına rağmen sayısal yönden yetersiz oluşumuzdan dolayı istediğimiz hedefe maalesef gelemedik.

Kocaeli’de Aydınlar Ocağı Başkanı olarak büyük isim yapmış, KAO ocağını Türkiye’nin en gözde ocaklarından biri haline getirmiştir.

25 Yıllık işçilik hayatından sonra Kocaeli Ticaret Odası gibi bir kurumun başına gelmek, bilmiyorum ama şu dünyada kaç kişiye nasip olur?

İşte bunca yıllık Nihat Ağabey ile tanışıklığımızdan aklımda kalanlardan bir kaçı. Şayet her şeyi yazacak olsaydım kalınca bir roman olurdu.

Kendisine Allahtan rahmet, kederli ailesine başsağlığı diliyorum, ruhu şadolsun.

 

 

Tanrı Dağları’nın Gözyaşları

Bu sayfayı takip edenler bilirler: Her hafta ana bölümde takriben 1.000 kelime ile Kuşbakışı bölümünde ise 100-400 kelime ile 4 kitabın 232 haftada, okumakta olduğunuz 232. KİTÂBİYAT sayfasına gelinceye kadar 928 kitabın tanıtımı yapıldı. Hepsi, satır satır değilse bile sayfa sayfa incelendi. Zorlanma oldu ise de her zorluk aşıldı.

Özer Ravanoğlu’nun ‘Tanrı Dağları’nın Gözyaşları‘ isimli, 13,8 X 21 santim ölçülerinde 574 sayfalık eseri, farklı bir kitap. Bu kitabı anlatmak, özetlemek, tadımlık bölüm bulmak mümkün değil. Tadımlık bölüm için 573 sayfadan birkaç satır alınsa bile kapsam dışı bırakılan o bir sayfanın hakkı gasp edilmiş olur. Anlatılması zor bir kitap… Okumak lâzım. Özetlenirse, gözleri doğuştan görmeyen insanın fili tarif etmesine benzer. Tadımlık bölüm yok… Her hikâye, her hatıra her bölüm tadımlık. Hayatında bir defacık olsun bal yememiş bir insana balı tarif edebilir misiniz?

Kitapta ıstırap var, sevinç var, vatan-milet uğruna kanını sebil gibi akıtmaya, canını küçük bir hizmet uğruna fedâ etmeye hazır insanlar, dünya yansa-yıkılsa, saçının bir teline bile zarar gelmeyeceğine 2 kere 2’nin dört ettiğine inandığı gibi inanan tuzu kuru monşerler, zoru gördüğünde derhâl araziye uyan bukalemun yapılı uyanıklar, iş görmek için karşılaşılan zorluklar… Hepsi, 574 sayfaya sığdırılmış. Buna rağmen kırkambar değil. Kokusu hoş, görünümü lâtif çiçeklerden zengin bir buket hazırlanmış.

Ravanoğlu karşılaştığı bütün zorluklara rağmen, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuran Türk Cumhuriyetlerinde, hem de bağımsızlıklarının ilk yıllarında iş yapan, eser meydana getiren, sohbetiyle, yardımseverliğiyle gönüllere yerleşen, kendisinden ‘Özer Ata‘ diye söz ettiren, çilelerle pişen bir halk filozofu. Dert adamı, derdini seven adam… ‘Dağ ne kadar yüce olursa olsun, yol onun üzerinden aşar‘ diyerek Bismillahlarla yola çıkmış, önüne çıkan bütün engelleri, Tanrı Dağları’nı birkaç defa aştığı gibi aşmış. Hizmete götüren, başarıya oluşturan yollar dikenli, taşlı, sarp ve engellerle dolu. Ravanoğlu, engelli maraton koşucusudur. Aştığı yolları anlatıyor. Yazarak değil bir daha yaşayarak anlatıyor. Sâdece kendisi yaşamıyor, okuyucusuna da yaşatıyor. 25 yıl boyunca Tanrı Dağları’nın çevresindeki insanlarla gülmüş, onlarla ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonra nasıl olmuşsa vakit bulmuş, kendisine gözyaşı döktüren hâdiseleri, hikâye tadında yazmış. Okuyanlar da gözyaşı döksünler diye…

Kimileri kitabı, yatağa yatınca uyumak için okur. Bu kitap uyutmuyor. Aksine uykusu gelenlerin uykusunu kaçırıyor, uyuyanları uyandırıyor. Anlatılan yerleri özlemle düşündürüyor, anlatılan insanları hasretle kucaklamak arzularını yeşertiyor. Okuyanlar Özer Ravanoğlu’na teşekkür ediyor, kendi hâline şükrediyor.

Kitapta anlatılan yaşanmış hâdiselerin hikâyelerindeki kahramanlar arasında melekten daha melek insanlar, şeytandan-iblisten daha beter insan görünümünde yaratıklar vardır. Onlar kelimelerle ete kemiğe büründürülerek yanınıza-yanıbaşınıza getiriliyor.

Dante (1265-1321), İlâhî Komedi isimli eserinde; ölüm sonrasındaki Cehennem’i, Araf’ı ve Cenneti anlatır. Tanrı Dağları’nın Gözyaşları, ölüm öncesini anlatıyor. Ölüm öncesinde Araf yoktur. Cehennem ve Cennet vardır. Ravanoğlu, kızıl Komünist rejimin insanlığın başına musallat dünya Cehennem’inde, yalnız ayakta değil, iniltiler içerisinde olsa bile hayatta kalmaya çalışan melek insanların oluşturduğu dünya Cennet’inde,  iki gözüyle gördüklerini değil, gönül gözüyle gördüklerini, hissettiklerini benliğinin bütün hücreleriyle yaşadıklarını anlatıyor.

Bizim neslimiz, bizden ırak diyarlarda olmalarına rağmen gönlümüzde yaşayan Uluğ Türkistan insanlarını, bir Fransa Yahudi’sinin, Leon Cahun’un (1841-1900) yazdığı Gökbayrak isimli romanıyla tanıyıp sevmişti. Irkımızın kökenlerini O’ndan öğrendik. O insanlar, bize okutulan kitaplarda yoktu. Dünyada da yokmuş gibi sayfalara alınmamıştı. Gökbayrak’ı okuyanlarımız Oğuzcu oldu, Turancı oldu. Günümüzün neslini de Türklükten ve Müslümanlıktan başka hiçbir sıfatı, isminin önüne-arkasına koymayan Özer Ravanoğlu Turancı yapacak. Meydana gelecek Turan ordusundan Sarı Saltuk misali tahta kılıçlarla ve hatta zeytin dallarıyla, güllerle karanfillerle düşmana saldıran modern Kürşatlar çıkacak, Gültekinler çıkacak.

Tanrı Dağları’nın Gözyaşları‘nı sevinçlere hasret kaldığınız zamanlarda da, ümitsizlikten bunaldığınız zamanlarda da okuyabilirsiniz. Aradığınızı bulursunuz.  Karabağlı Rahime Bacı’nızla kahırlanır, gözyaşlarınızda yıkanıp temizlenir, şükürlerle hafiflersiniz. Gülmira Ece’nizle, Bahtıgül Ece’nizle kanatlanıp mutluluklar ufkunda sonsuz turlara çıkarsınız. (s: 85-111)

‘Ata Beyit’ başlıklı bölümde, Komünist rejimi başlatan dünyanın en zâlim diktatörü Lenin’in yetiştirmesi Stalin’in zulümleri anlatılıyor. Mezar-Müze’nin görevlisi Rus Bayanın sözleri, Komünizme sempati duyan ebleh kızılcıkları uyandırmaya yeter: ‘Stalin çok zalim bir insandı. Ondan yalnız sizler değil, biz Ruslar da çok zulüm gördük. Dilsiz ve sağır bir adamı rejim aleyhtarı diye astılar. Adamcağız niçin asıldığını bile anlamadan öldü.’ (s: 135-141)

Beyinlerini, burnundaki ifrazatla bedeninden çıkartıp kâğıt mendille çöp torbasına atan kızılcıklar; ‘O eskidendi‘ diyebilirler. Onlar bilmezler: İşgal altındaki her ülkede insanın başına gelecek o türden belâlar, günümüzde de yaşanıyor.

Özer Ravanoğlu, gönül gözü açık bir insan. Kırgızistan için yaklaşan bir tehlikeyi haber veriyor: ‘Çin’in programında Kırgızistan’ı işgal düşüncesi var‘. (s: 142-143) İkinci büyük tehlike: Misyonerler. (s: 144-149) Kırgızistan’da Müslüman var. Câmi inşa edilebilir. Ruslar var. Ortodoks kilisesi açılabilir. Ravanoğlu soruyor: ‘Ortodoks Hıristiyanlık dışındaki mezhepler için Kırgızistan’da açılan 971 adet kilise kimin içindir, ne maksatla açılmıştır?’ (s: 147)

Tanrı Dağları neresi… Moritanya neresi?

Ravanoğlu, yalnızca Tanrı Dağları ve çevresini en dokunaklı cümlelerle anlatmakta yetinmiyor. Osmanlı düşmanlığı yapan Osmanlı torunlarının ensesine Osmanlı tokadı patlatıyor:

Tanrı Dağlarının eteklerinde, bir Türk pastânesinde Moritanyalı Şeyh Muhammed Emin Efendi konuşuluyor. Şeyh Muhammed Emin, Ehl-i Beyt’ten Zeynel Abidin Hazretlerinin ahfadındandır.

Moritanya, Afrika’nın Atlas Okyanusu’na kıyısı olan bir milyon kilometrekare yüzölçümlü, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkedir. 1904 yılında Fransızlar tarafından işgal ediliyor. Müslümanlar dayanılmaz baskılara mâruz kalıyor. Moritanya’nın toplum önderlerinden olan Emin Efendi taraftarlarına, ‘artık bu topraklarda Müslümanlara hayat hakkı yok. Hicret ediyoruz, hazırlanın!’ Diyor. Haberi olan Fransız komutan, Şeyh’e: ‘Gitme! Seni ülkene sultan yapalım‘ Diyor. Şeyhin cevabı, ‘moruga akrebi‘ olarak anılan dünyanın en acı biberinden daha acıdır: ‘Gayri Müslim’in emrinde sultan olmaktansa, Osmanlı’nın emrinde nefer olmayı tercih ederim!’ (s: 151-161)

Ravanoğlu’nun eserini okurken, Tanrı Dağları’nın gözyaşları sizin de gözünüzü ıslatacak, ferahlatacak, şükretmeye yönlendirecek. Şükrettikçe her türlü ağırlık üzerinizden kalkacak, bedeniniz de ruhunuz da hafifleyecektir.

Ötüken Neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

ÖZER RAVANOĞLU:

1938 yılında Silifke’de doğdu. İlkokula Silifke’de başlayıp, Adana’da tamamladı. Ortaokul’u Adana’da bitirdiği sonra başladığı lise eğitiminden İstanbul Vefa Lisesi diplomasını aldı. 1963 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Maçka Teknik Okulu’ndan mezun oldu. 1963-1964 yıllarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde; 1966-1967 yıllarında İstanbul Yol, Su, Elektrik Müdürlüğü’nde mühendis; 1968’de Adana Elektrik İşletmesi’nde Fen İşleri Müdür Yardımcısı olarak çalıştı.

 

EMSA A.Ş.’de beş yıl çalışarak, sanayi projelerinin yapılmasına katkıda bulundu ve EMSA Export A.Ş.’de ithalat-ihracat işlerini idâre etti. 1968’den 1980 yılına kadar siyasetle aktif olarak meşgul oldu.

 

İstanbul Milliyetçiler Derneği’nde ve Türk Ocakları Genel Merkezi’nde muhtelif görevlerde bulundu. 1994 yılından itibaren Kazakistan ve Kırgızistan’da çalıştı. Türk Yurdu ve Kardeş Kalemler dergilerinde bazı yazıları ve hikâyeleri yayımlandı. 2011 yılından beri AVRASYA Yazarlar Birliği üyesidir.

 

Yayınlanmış eseri: Doğudan-Batıdan Hikâyeler. Ötüken Neşriyat

 

 

DERKENAR

Tanrı Dağları

 

Uluğ Türkistan topraklarının en yüksek dağ silsilesidir. Günümüzde Çin yönetimindeki Kansu Eyaleti sınırından başlayıp batıya doğru devam ederken Doğu Türkistan’ı ikiye böler. Sonra Kırgızistan’ı boydan-boya geçer ve Özbekistan’ın başşehri Taşkent’in doğusunda sona erer. Uzunluğu 3.000 kilometredir. Dağlar 4 mevsim karla, zirveler buz ile kaplıdır. Yüksekliği 5.000 metreyi aşan tepeleri vardır. Çinliler ‘Tien-Şan‘, Uygurlar ‘Tengri Dagh’ derler. ‘Tien’ kelimesi eski Türklerdeki ‘Tengi‘ kelimesinden gelmektedir. ‘Şan’ da ‘dağ’ manasında olsa gerek.

Kuzeyde Çungar ve Güney Kazakistan düzlükleri, güneydoğuda Tarım Havzası, güneybatıda Hisar ve Alay Sıradağları ile sınırlanan Tanrı Dağları 1.000.000 kilometrekarelik alanı kaplar. Çin-Kırgızistan sınırı boyunca uzanır. Silsilenin en yüksek noktası, 7.439 metre ile Zafer tepesi’dir. Tanrı Dağları ve çevresi, 2013 yılında ‘Dünya Mirası’ listesine ve dolayısıyla koruma altına alınmıştır.

Eski Türkler; kültürlerinde, büyük bir dağa sâhip olmayan medeniyetlerin yok olacağı inancı bulunduğundan, Tanrı dağlarına derin bir saygı gösterirlerdi.

Tanrı dağı denince aklımıza ilk gelen husus, Doğu Türkistan olsa gerek. Kan gözyaşı ve zulmün ana vatanı Doğu Türkistan. Elbette Türkistan denince de aklımıza ‘Turan’ geliyor. Tanrı Dağları; Ötüken ve Altay Dağları ile birlikte Turan yurdunun istiklal ve hürriyet sembolüdür. Tanrı Dağları, Kızıl Elma’ya yapılan kutlu yolculuğun başlangıç noktasıdır. Şiirlerimizde, türkülerimizde, marşlarımızda yer alan, dünya gözü ile Tanrı Dağlarını görmeyenlerin bile gönül tellerini titreten bir güzelliktir. Zirvelerindeki karlar eriyip yamaçlara, ovalara, tabiata ve insanlara hayat verir.

Bir sohbetinde Özer Bey anlatmıştı:

Kırgızistan’dan Kazakistan’a giderken Kazakistan hududuna yaklaştığınızda önünüzde adeta duvar gibi duran Tanrı Dağları vardır. İnsan şöyle bir tırmanacağı dağa bakınca acaba bu dağı nasıl aşacağız diye düşünür. Arabamız, yolla birlikte sekizler çizmeğe başladı. Bir sağa, bir sola döndükçe devamlı yükselmeğe başlarsınız.  Bu kadar yükselmiş olmamıza rağmen bir de o meşhur tünele girdik. Çünkü bu kadar çok yükseklere çıktık ama daha tepeler, zirveler devam ediyordu. Tünelin bulunduğu yerin yüksekliği dört bin metreye yakın. Uzunluğu 4 kilometre ve iki ağır vasıtanın yan-yana geçmesi imkânsız.

Tünelden çıktıktan meşhur Susamur Yaylası’na gelinir. Yaylaların en güzeli…

 

 

KUŞBAKIŞI:

Atatürk’ün Hikâyesi:

Ertuğrul Sertbaş’ın eseri 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 264 sayfa hacimli olarak Kasım 2016’da yayımlandı,

Mustafa Kemal Atatürk ya çok yüceltilmiş veya alabildiğine kötülenmek istenmiştir. Mustafa Kemal ve dönemi, bir başkasının değil, bizimdir… Tarihimizin bir safhasıdır.

Ne aşırı yüceltmekle bir yere varabiliriz, ne Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı dönemi ‘90 yıllık ara dönem‘ diyerek yok sayabiliriz.

Millî Mücâdele, bizim millî mücâdelemizdir; başkasının değil. Yedi düvelin istilasına uğrayan bir Osmanlı’dan bahsediyoruz. Türk’ü Anadolu’dan silip atmak isteyen bir Sevr Projesi’nin dayatılmasından bahsediyoruz…

Bir öncü gerekiyordu ve o öncü de Mustafa Kemal olmuş, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve diğer kahramanlarla, mücâdeleye hazır olan milletin önüne geçerek Millî Mücâdele’yi başlatmıştır…

Türkiye’yi parçalamak isteyen İtilaf Devletleri İstanbul’u işgal etmiş, Padişah’ı kıpırdayamaz hâle getirmiş, Damat Ferit Paşa hükûmetlerine, istediklerini dikte etmişlerdir.

Osmanlı sâhasının her tarafında ‘çoban ateşleri’ boyunduruğu kırmak için yakılmıştı. Mustafa Kemal, bu ‘çoban ateşleri’ni, Amasya’da Erzurum’da, Sivas’ta, en son Ankara’da birleştirmiş ve düşmanla kıyasıya bir savaşa girişmiştir.

Târihin akışını değiştiremezsiniz… Târihte ‘keşke’ye yer yoktur.

Târihin bir dönemini de silemezsiniz. O dönem de sizin târihinizdir.

Dönemleri silseydik, 16 Türk devletinden bahsedemezdik. Biri dönemini tamamlamış, diğeri kurulmuştur. Sonra gelen, bir öncekini yok sayabilir mi? Sonrakini beğenmeyen, bir öncekini getirebilir mi?

Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz? Atatürk üzerine binlerce kitap yazılmıştır. Bu kitapta, Atatürk ve mücâdelesi ve sonra yaptıkları, hayat hikâyesiyle birlikte derli toplu olarak veriliyor.

(Tanıtım yazısından alıntıdır)

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

ÜÇ DİNİN TARİHİ / Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam

İslam Felsefesi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar 2016 yılında yayınlanan 704 sayfalık kitabında insanlık ve toplum üzerinde büyük etkisi olan üç dinin târihini inceliyor. Günümüzde, bu dinlere mensup olan toplumlarda hâkim olan din anlayışının, salt Tanrı dininden ziyâde onların yorumlanmış şekilleridir.

Bu ifâdeyi anlayabilmek için önce kitaplardaki dini bilmek gerektiğini savunan Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, önem arz eden üç dini mukaddes kitaplarının içerikleri doğrultusunda aktarıyor, yeri geldiğinde de kitaplarda olmayan yorumlarla alakalı anlayışlara işâret ediyor.

Üç Dinin Târihi isimli eser, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ı inanç kültürleri târihi açısından inceleyen, bu üç dinin kaynaklarını, peygamberlerini, mezheplerini, iman ilkelerini ve ibadetlerini derinlemesine ele alan bir kitap.

SAY YAYINLARI:

Ankara Caddesi Pamir Han Nu: 22/4 – 34110 Fatih-Sirkeci-İstanbul. Telefon: 0.212 – 512 21 58 / 528 17 54, Belgegeçer: 0.212 – 512 50 80 e-posta: satisdestek@saykitap.com //  www.saykitap.com

 

MEDENİYETİN ÖTESİ:

Kitabın yazarı Daniel Quinn, düşünülmeyecek olanı düşünüyor. Bir bisiklet üretmenin, bir otomobil tasarlamanın, bir çift ayakkabı yapmanın tek bir doğru yolu olmadığını hepimiz bilsek de, tek bir doğru hayat biçiminin var olması gerektiğine ve ne olursa olsun, bunun bizim devam ettiregeldiğimiz hayat şekli olduğuna inanmış durumdayız.

Medeniyetin Ötesi, Daniel Quinn’in çok satan romanı. İsmail’de ortaya koyduğu fikirlerin gerçek hayatta uygulanması konusunda bir rehber niteliği taşıyor. Mayalar ve Olmekler gibi eski medeniyetlerin yanı sıra sirk toplulukları gibi modern dünyadaki alternatif hayat örneklerini inceleyen Quinn, çeşitliliği baskılamak yerine teşvik eden yeni bir toplum modeli arayışında bize rehberlik ediyor. Sevinç Kayın tarafından Türkçeye çevrilen Medeniyetin Ötesi, Yeni Dünya Düzeni’nden ziyade, insanların kendi kaderlerine hükmetmesine imkân veren ve onların kendi hayat tarzlarını -uzak bir ütopik gelecekte değil- hemen şimdi başlatma hürriyetine sâhip olmalarını sağlayan bir düzeni anlatıyor.

208 sayfalık kitap, Ekim 2016’da yayınlandı.

(Tanıtım Bülteninden)

MAYA KİTAP:

Gürsel Mahallesi, Erzincan Sokağı Nu: 36/B Kâğıthâne, İstanbul. Telefon: 0.212-296 91 12,

Belgegeçer: 0.212-296 97 15, e-posta: mayakitap@gmail.com www.mayayayinlari.com

 

KISA KISA… KISA KISA…

1- ESKİ TÜRK YAZITLARI: Prof. Dr. Hüseyin Namık Orkun.  Türk Dil Kurumu Yayınları.

2- TOROSYAN’IN ACAYİP HİKÂYESİ: Y. Hakan Erdem. Doğan Kitap.

3- KAFES VE FERÂCE DEVRİNDE İSTANBUL: Ahmet Refik. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

4- MOR MÜREKKEP: Nazan Bekiroğlu. Timaş Yayınları.

5- SURİYE TARİHİ: Ömer İshakoğlu. Kabalcı Yayınevi.

 

 

Nihat Abi ile Hayata Farklı Pencerelerden Bakmak

Nihat Gürer Ağabey’i kaybettik. Türkiye darboğazlı yollara ve yıllara sürüklenirken onun öngörülerinden ve farklı parametreler üzerine oturan analizlerinden mahrum kalacağız demektir. Kendisine teşkilatlanma becerilerini, kültürel birikimlerini, iletişim tecrübelerini ve analitik ilkelerini kitaplaştırması lüzumunu çok kere iletmiş biri olarak gayri bunların olay, olgu – zaman, mekân bağlamında çeşitli usullerle işlenmesi tarafımıza miras kalmış gibi gözükmektedir.

Doğa belgesellerinde de işlendiği gibi canlıların yemek, üremek ve yaşam alanı belirlemek gibi temel ihtiyaçlarını esas alan Nihat Abi milletlerin / devletlerin de bu paralelde ekonomi, nüfus ve ülke toprakları üzerinde vaziyet aldıklarını örneklerdi. Tabiatta canlılar arasındaki çatışmaların aynısının insan kümeleri arasında da doğal menfaat çatışmaları olarak var olduğunu söylerdi.

Bizim gibi ocak eksenli yazı ve seminerler yetişen ve idealizmi bu ezberlerin aktarımı ile bu çizgide sabitlenmek olarak algılayanlar yeryüzündeki tüm olayları ülkü / ideoloji, dava / inanç üzerinden açıklamaya çalıştılar. Yani önce kendinizi idealize ediyor, örneğin ilâ-yı kelimetullah düşüncesiyle doluyor ve sonra Osmanlı Devletinizi kuruyordunuz. Oysa Osmanoğulları doğal şartlardan istifadeyle neşv ü nema buluyor, imparatorluk haline geldikten sonra kendisine dinî ideoloji üretiyordu.

Mensubu bulunduğumuz millet tarifinin güncellenmesi ve uzak Asya’dan ön Asya’ya getirilmesi, dâhil olduğumuz milliyetçilik ve Müslümanlık değerlerinin olması gerekenin yanında olanla da tarif edilerek meczedilmesi, tarihsel olayların bazen insanların çok basit ama doğal tercihleriyle şekillenmesi gibi konular önümüzde sınav konuları olarak daha duracak gibi. Tam da bu noktada hayata bakışımızı ve zamanı algılayış biçimlerimizi sadelikle sarsacak Nihat Abi gibi kimselere ne kadar da ihtiyacımız var.

Ortadoğu olaylarını petrolün keşfine bağlayan Nihat Abi suyun bir enerji kaynağı olarak uluslararası kavga gerekçesi olma keyfiyetini yıllardır savunur durur. İngilizlerin giremediği tek yer olarak Orta Asya’yı ele geçirmede Cemaat’in kullanıldığını ve olayların ağırlığının yakın zamanda bu bölgeye kayacağını tespitler. Şirketler kapitalizminin ve buna Reagan ile Thatcher’in katkısının günümüzü şekillendirmesini, Helmut Kohl’un iki Almanya’yı birleştirerek AB üzerinden tekrar iddialı hale gelmesini, Ortadoğu’daki gerçek üst akıl olan İngilizlerin pek de bilinmemesini her sohbet ortamında dile getirmiştir.

Dahası Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisinden önceki Osmanlı, Selçuklu, Timurlu ve hatta Abbasî ve Emevî devletlerinden bile daha dindar olduğunu; Lozan’daki azınlık tarifinin ve mübadelenin din esasına göre yapıldığını, Hanefîlik ve Maturdîlik üzre bizzat Atatürkçe dinî eserler yazdırıldığını, Osmanlı’da olmayan Diyanet gibi bir kurum ihdasıyla vatandaşa dinini öğretmesi için yüzbinin üzerindeki camiyle ve ikiyüzbin civarındaki din görevlisiyle hizmet ürettiğini, Mustafa Kemal’la alakalı geliştirilen din karşıtlığı stratejisinin de İngiliz

İmalatı olduğunu hep başka delillerle de açıklama yoluna gitmiştir.

Siyasî meselelere hep ilkesel bakmayı, kişiler üzerinde yapılacak empatiyi doğal mesnetlere dayandırmayı, işin nasibinin tek belirleyicisinin Allah olduğu kanaatini beyan eden Nihat Abi hak bildiğini her ortamda gerekli ton ve uslûpla ifade etmekten de geri durmayan bir aksiyon adamıydı. Halk irfanıyla akademik kültürel çevrelerden damıtılan fikirlerin parti-ocak-dernek-oda sütunlarında yükselen teşkilatçılık mücadelesiyle birleştiğinde ortaya çıkan durum onu biraz tarif ediyor.

Az yada çok katkısı olduğu herkesin düşüncesinde bundan sonra daha fazla yaşayacak. Ona ve bize Mevlâ rahmetiyle muamele eylesin.

 

 

Türkiye’nin Nobel’i niçin az?

Öğrencilerimiz okur-yazarlıkta, matematik ve fen becerilerinde OECD ülkelerindeki yaşıtlarının gerisinde, yetişkinlerimiz de öyle… Bu sonuçlar sosyal medyada dolaşırken hemen “genetik” lâfları edilmeye başlanır. Aydınlarımızın aptal olduğumuza, tabi kendilerinin değil de kendileri dışındakilerin aptal olduğuna dair güçlü ve derin inançları vardır. Aziz Nesin de Türklerin yüzde yetmişinin aptal olduğunu söylemişti ya…

Bizim, yani Türklerin aptal olduğunu söyleyen sadece biz değiliz. “Türk’üm Özür Dilerim”de kendisinden bahsettiğim İskoç Profesör Richard Lynn ve Finlandiya’nın eski başbakanının babası Tatu Vanhanen de bu fikirde.

Lynn ve Vanhanen yüz küsur ülkede IQ ölçümü yaptılar. Çalışmalarının sonucunda iki iddiada bulundular:

1. Ülkelerin ortalama IQ’ları ile kişi başına düşen GSMH arasında bağ vardır. Geri kalmış ülkelerin geri kalma sebebi, o ülkelerin insanlarının kalkınmış ülke insanlarından daha aptal oluşudur. Gerilik IQ’ya, IQ da genetiğe dayandığı için geri kalmış ülkelerin bir gün ileri gitme ihtimali yoktur. Geri kalmış ülkeler, kalkınmış ülkeleri ilelebet yakalayamayacaklar hep geride kalacaklardır.

2. İnsanlar Afrika’dan çıkıp dünyaya dağılırken zorluklarla mücadele ettikleri için Afrika’dan uzaklaştıkça daha zeki hâle gelmişlerdir. Hele buz devrinde Himalayaların kuzeyi ve Alplerin kuzeyi çok zorlu bölgelerdi. Dolayısıyla buraların ahalisi, yani genel olarak Çinliler ve Kuzey Avrupalılar dünyadaki diğer insanlardan zekidir.

Gerçekten Türkiye Türklerinin ortalama IQ’su 90 çıkıyor. Bu rakamı Batı’nın 100, Çin’in 105 ve Singapur’un 108’i ile karşılaştırabiliriz. Zaten Lynn ve Vanhanen’e göre biz ve Sırplar Avrupa’nın en aptallarıyız.

Fakat en kötüsü Sahraaltı Afrika’sı. Oradakiler 70 civarında. Malavi gibi IQ’su 60 olan bir ülke bile var. Bir Orta Afrikalı, Batılı ve Çinliye göre tıbbî açıdan da geri zekâlı sayılıyor. Aralarındaki zekâ bölümü farkı 20 puandan fazla iki insanın oturup sohbet edemeyecekleri söylenir. Bizimle Batı arasındaki 10 puan, bizimle Çin arasındaki 15 puan da IQ açısından ciddî farklardır. (IQ dağılımında standart sapma 15 puandır.)

IQ testleri mümkün olduğunca bilgiden ve tahsilden etkilenmeyecek şekilde tertiplenmeye çalışılır. Çevrenin özelliklerinden ve kültürden de… Sadece ve sadece saf zekâyı ölçmek üzere kurgulanırlar. Saf zekâ, her ne demekse, mümkün mertebe onu ölçmeye çalışırlar ama bunu tam başaramazlar. Test grupları arasında diğerlerini en çok etkileyenlerin, saf zekâyı ölçme iddiasına en yakın olduğu kabul edilir. Mesela on ayrı test grubu varsa ve bunlardan yedincisi düşünce diğerleri de düşüyor, yedinci yükselince diğerleri de yükseliyorsa yedincinin zekâ ölçmeye en yakın olduğu düşünülür. Testler arasında, bu özelliği taşıyan gruplara ait soruların testin ağırlıklı bileşeni olduğu kabul edilir ve bu gruplara “g” etiketi yapıştırılır.

Fakat nasıl ölçerseniz ölçün ülkeler arasında yukarıda belirtilen farklar çıkıyor. Afrika’nın zekâsı Batı’dan çok aşağıda. Bizimki de önemli derecede, 10 puan düşük.

Peki, beslenme, sağlık gibi unsurların etkisi? Buna da bakılmış. Büyürken yetersiz beslenme, her şey gibi zekâya da olumsuz etki yapıyor. Enfeksiyonlar, özellikle Afrika’da yaygın olan iç parazitler de öyle. En kuvvetli kötü etki, sindirim sistemine yerleşen kurtlar. Hani zayıf,fakat karnı davul gibi şiş Afrikalı çocuk fotoğrafları görürüz ya. O şişlik kurtlardandır. Ancak istatistiklerden bu etkileri arındırmak mümkün ve bu işlem yapıldığında sonuç pek değişmiyor. Bizim on puan kaybı mazur gösterecek bir açlık ve parazit problemimiz de yok.

Lynn’in birinci yazar olduğu bir yayında verdiği dünya milletleri IQ’ları, tabloda alfabe sırasıyla sıralanmıştır. Bu tabloda en yüksek IQ 108 ve bu değere sahip şanslı ülkeler Hong Kong ve Singapur. En aptalları da sırayla 64 ve 60 ile Mozambik ve Malavi. 10 puan, 18 puan, 48 puan fark ne demektir? Bu farkların ne demek olduğunu şekle bakarak daha iyi algılayabilirsiniz. Aslında bu grafikleri karşılaştırırken eğrilerin altındaki alanın ülke nüfuslarına göre azaltılıp çoğaltılması gerekir. Ancak karşılaştırmada vardığımız hükümler oranlarla ilgilidir, mutlak çokluklarla değil. Dolayısıyla karşılaştırmalar hakkında söylediklerimiz nüfuslardan bağımsızdır ve Gauss eğrileri sanki ülkelerin nüfusları aynı imiş gibi çizilmiştir.

Malavi ve Singapur’un zekâ dağılımı

Çizgiler dünyanın en akıllısı Singapur ile en aptalı Malavi halklarının zekâ dağılımlarını gösteriyor. Lynn ve Vanhanen’in dedikleri doğru ise bir insanlık trajedisi ile karşı karşıyayız. Bu eğrilere göre Malavili dâhiler ancak Singapurlu geri zekâlılarla konuşabilir. Malavi halkının çoğunluğunun yer aldığı soldaki eğrinin zirvesindeki IQ’da Singapurluların zekâ özürlüleri bile bulunmuyor. Singapur halkının zekâ ortalamasına sahip bir Malavili, kendi ülkesinde dâhi sayılacaktır ama eğrinin kuyruğunun uzaklarından böyle birinin çıkma ihtimali düşük. Bu durumda birinci emperyalizm döneminde Avrupalı emperyalistlerin Afrikalıların insanlığından şüphelenmesi o kadar da garip görünmüyor…

Singapur ve Türkiye’nin zekâ dağılımı

Singapur’la Türkiye’nin farkı da az değil: 18 IQ puanı.  Bizimle Singapur’un zekâ dağılım eğrileri ikinci şekilde yan yana gösteriliyor. Bu değerlendirmeye göre bizim dehalarımıza Singapur sokaklarında bol miktarda rastlamak mümkün.Bizim ortalamanın üstünde zekilerimiz, onların ortalamanın altında zekilerine karşılık geliyor. Onların ortanın üstünde zekâlılara bizim halkımız arasında pek rastlanmıyor. Onların dehalarının benzerlerini aramızdan çıkarmak ise pek mümkün değil. Hani falancalar şu kadar Nobel aldı sizde neden yok gibi sözler söylenir ya… Bu grafikler bu hâlin sebebini de gösteriyor. Türkiye nüfusunun yaklaşık %90’ı, Singapur ortalama zekâsının altındadır.

Türkiye Türklerinin ortalama IQ’su 90 çıkıyor. Bu rakamı  Batı’nın 100, Çin’in 105 ve Singapur’un 108’i ile karşılaştırabilirsiniz.

Bu hal genetik midir? Çevreye ve eğitime mi bağlıdır? Çevreye ve eğitime bağlıysa nasıl bir çevre sağlamalı ve nasıl bir eğitim vermeliyiz? Birkaç yazı boyunca bunları inceleyeceğim.

 

 

Aziz Dostum Av. Selim Selami Çakıcı Bey

0

Kocaeli Aydınlar Ocağı Camiası olarak, son beş altı yıl içerisinde mensuplarımızdan çok değerli arkadaşlarımızı kaybetmiş bulunuyoruz. Şöyle ki,

27 Ağustos 2011 tarihin de Ocağımız Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Şefik Postalcıoğlu’nu bir Ramazan gününün Kadir Gecesi’nde kaybettik. Şefik Bey kardeşimizin vefatı sebebiyle hepimiz adeta yıkıldık.

4 Temmuz 2015 tarihinde bu defa da Ocağımız Üyesi Av. Beytullah Uslu‘yu yine bir Ramazan günü ebediyete uğurladık. Beytullah Bey’in vefatı da, Ocak mensupları olarak hepimizi derinden yaraladı.

Son olarak da 8 Ocak 2017 tarihinde Ocağımızın İlim İstişare Kurulu Üyesi Av. Selim Selami Çakıcı’yı kaybettik. Selim Selami Bey’in vefatına da hepimiz son derece üzüldük.  Çok değerli dostlarımız bir hazan yaprağı gibi birer birer döküldükçe bizimde üzüntülerimiz ziyadesiyle artmaktadır. Allah’tan niyazımız şudur ki, vefat edenlere rahmet,  hayatta bulunan bütün arkadaşlarımıza hayırlı ve sağlıklı, sıhhatli uzun ömürler nasip etsin.

Ben şahsen, her üç arkadaşımızın vefatı üzerine kendi yakın akrabalarımdan birisi ölmüş gibi arkalarından hüngür hüngür ağladım. Zira her üç arkadaşımızı da candan,  garezsiz ve ivazsız olarak çok seviyordum.

Bu meyanda şu hususu ifade edeyim ki, son yıllarda çok samimi arkadaşlarımızı yakın aralıklarla kaybetmemiz sebebiyle, Merhum Prof. Dr. Ayhan Songar’ın ifadesiyle, hepimiz adeta “yetim-i akran olduk”.

Bu vesile ile yukarıda adı geçen üç değerli arkadaşımız ile birlikte bugüne kadar ebediyete intikal eden bütün Ocak mensuplarına Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz ediyorum.  Hepsinin mekânı Cennet olsun.

Ben bu yazımda,1978 yılından beri kendisini tanıdığım çok yakın ve samimi arkadaşım olan Av. Selim Selami Çakıcı Bey’den bahsetmek istiyorum.

Selami Bey,  12 Eylül 1980 İhtilali öncesinde sağ- sol çatışması yüzünden her gün en az beş on kişinin öldürüldüğü günlerde, Kars / Sarıkamış’ ta avukatlık yapmakta iken, can güvenliği sebebiyle memleketini terk ederek Kocaeli’ne gelmişti. Kocaeli’ne gelince İstiklal Caddesinde, o tarihlerde bugünkü Kızılay İş Merkezinin bulunduğu yerde olan Yeşil Han’ın ikinci katında tek odalı bir yazıhane kiralamıştı… İzmit’e geldikten kısa bir süre sonra bir vesile ile kendisiyle tanışma imkânımız oldu. Ben o zaman SEKA Genel Müdürlüğünde Personel Müdür Muavini olarak çalışıyordum,

Kendisiyle tanıştıktan sonra, SEKA’lı birkaç arkadaşımız ile birlikte her fırsatta yazıhanesine gider, sohbet eder, memleket meselelerini görüşürdük. Her gidişimizde bizi güler yüzle karşılar, bir taraftan almış olduğu davalar ile alakalı yazılarını yazarken, bir taraftan da bizimle sohbet ederdi.

O zaman Selami Bey’in küçük bir daktilo makinası vardı. Kâğıtların arasına karbon kâğıdı koymak suretiyle bütün yazılarını bizzat kendisi bu makine ile yazardı. Uzun zaman bu makinayı kullanmayı bir türlü bırakamadı. Sonradan bütün avukatlar bilgisayar kullanılmaya başlamış olmasına rağmen, Selami Bey hiçbir zaman bilgisayar kullanmadı, kullanmayı da düşünmedi.  Bilgisayar ile yazışma işlerini tamamen oğlu Av. Çağrı ile gelini Av. Canan’a bıraktı. Vefat etmeden kısa bir süre önce bir ara aklıma geldiğinde o eski makinayı ne yaptığını sorduğumda “dolapta hatıra olarak saklıyorum” demişti

1980 öncesi, çarşıda irtibat kurabileceğimiz, gidip gelebileceğimiz pek fazla bir arkadaşımız yoktu Selami Bey’den başka daha önceden avukatlık yapmakta olan Av. Beytullah Uslu’nun yazıhanesi ile terzi Ali Vardal’ın bir odadan ibaret olan küçük bir işyeri ve muhasebecilik yapmakta olan Vahap Atlı’nın muhasebe bürosu vardı. Bütün gidebileceğimiz yerler buralardan ibaretti. O zaman MHP İl Başkanı olan Nihat Gürer Bey ile de tanışmamıza rağmen,  açıkça itiraf edeyim ki, memur olmamız sebebiyle, bilhassa o günün şartlarında MHP İl Binasına gitmeye cesaret edemiyorduk. Bu bakımdan daha ziyade, Nihat Bey ile yukarıda adı geçen arkadaşların bürolarında görüşüyorduk.

Daha sonraları, bilhassa 1980 tarihinden itibaren çarşıda bazı yeni arkadaşlarımız işyeri sahibi olmaya başladı. Böylece teklifsiz tekellüfsüz çat kapı gidip ziyaret edebileceğimiz yerlerin sayısı arttı. Bu suretle gönül halkamız da genişlemiş oldu.

Bu cümleden olarak, İzmit SSK Hastanesinde İntaniye Şefi olarak çalışmakta iken tanıştığımız Dr. İbrahim Kahraman buradaki görevinden istifa ederek, halen çalıştırmakta olduğu KOCAELİ Tıbbi Tahlil Laboratuvarını kurdu.

Arkasından yine İzmit SSK Hastanesinde de çalışmakta olan KBB Mütehassısı Dr. Şefik Postalcıoğlu Demiryolu Caddesinde muayenehanesini açtı.

SEKA Genel Müdürlüğü Muhasebe Daire Başkanlığında memur olarak çalışmakta olan Kandıra Ülkü Ocağı Eski Başkanı Ahsen Okyar da buradaki görevinden istifaen ayrılarak önce Selüloz İş Sendikası Genel Başkanlığı Muhasipliğine geçti. Burada bir süre çalıştıktan sonra da bugün çalıştırmakta olduğu Mali Müşavirlik Bürosunu açtı.

Arkasından da Milli Eniştemiz Kim. Müh. Tuncer Akşener ile Mak. Müh. Hasan Baltacı doğalgaz ve kalorifer tesisatı ile alakalı iş yerlerini kurdular.

Son olarak da Ruhittin Sönmez Bey arkadaşımız, Petkim’de çalışmakta iken Hukuk Fakültesinden mezun olduğu için, Petkim’den emekli olduktan sonra, Selami Bey’in yanında avukatlık stajını tamamlamak suretiyle avukatlık hakkını kazanarak, Dolphin İş Merkezi’nin 4. Katında kendi avukatlık bürosunu açtı.

Bahsettiğim bu isimlere başka arkadaşları da ilave etmek mümkün ise de yer darlığı sebebiyle bu kadarıyla iktifa ediyorum. Zira maksadım çarşıda işyeri olan arkadaşlarımızın sayısının yıllar itibariyle nasıl çoğaldığını kısaca anlatmaktır. Bu bakımdan, burada isimlerinden bahsedemediğim diğer arkadaşlardan peşinen özür diliyorum.

Şimdi yazımın esas mevzuu olan Selami Bey’e tekrar dönmek istiyorum. Selim Selami Bey Yeşil Han’da bulunan tek odalı bürosunda bir süre çalıştıktan sonra, durumu düzelince GAKGO İş Hanı’nın 3. katında bir daire alarak buraya taşındı. Burada da bir müddet çalıştıktan sonra, Adliye binasının bu günkü yerine taşınması sebebiyle,  Adliyeye yakın olduğu için Barış İş Merkezinin 6. Katındaki mülkiyeti kendisine ait olan işyerine taşındı.

Bu arada, Selami Bey ile alakalı olarak iki hatıradan bahsetmek istiyorum. Birincisi; ANAVATAN Partisinin 1980 ihtilalinden sonra kuruluş safhasında İl Başkanı olarak İnş. Müh. Necati Gençoğlu görevlendirilmişti.

Necati Bey ile münasebetlerimiz çok iyi olduğu için Elek. Müh. Yaşar Şener (şimdi merhum) arkadaşımız ile birlikte her gün akşam mesai saatinden sonra Necati Bey’in İstiklal Caddesinde bulunan işyerine uğrayıp İl İdare Kurulunun milliyetçi ve muhafazakâr kimselerden teşekkül etmesi için azami gayret gösteriyorduk. Fakat buna rağmen Necati Bey bizim tasvip etmediğimiz bazı kimseleri de listeye almak istiyordu. Bu duruma şiddetle karşı çıkmamıza rağmen, istemediğimiz kimselerin listeye alınmasına bir türlü mani olamıyorduk. Sonradan öğrendiğimize göre, meğer işin için de bizim bilmediğimiz meseleler varmış. Rahmetli Özal dört eğilimi birleştirmek istiyormuş da bizim haberimiz yokmuş.

Biz bu arada İl İdare Kuruluna Selami Bey’i teklif ettik. Teklimiz kabul gördüğü için Selami Bey’e teklifi götürmek vazifesi de bize düştü. O zamanlar Selami Bey Askeri Hastane civarında kiralık bir evde oturuyordu. Bir akşam Yaşar Şener Bey ile birlikte Selami Bey’i evinde ziyaret ettik, meseleyi kendisine anlattık.. Bu vazifeyi kabul ettiği takdirde arkasından Milletvekili adaylığının da gelebileceğini söyledik.

Teklifimize memnun oldu. Ancak, kendisinin MHP’li olduğunu, teklifi kabul ettiği takdirde bunun başta partisine ve o zaman hapiste olan Genel Başkanları Başbuğ Alparslan Türkeş’e karşı vefasızlık olacağını söyledi. Ne kadar ısrar ettikse de kararını değiştiremedik. Ancak vefa örneği olan bu düşünce tarzını da takdir ile karşıladık. Sonradan zaman zaman bu konu gündeme geldiğinde şaka yollu olarak “Milletvekili olma şansını bile bile kaçırdık” derdi.

İkinci hatıra da şudur; 1998 Yılında Selami Bey ile beraber Hacca gitmeye karar verdik. Fakat çekilen kura neticesinde gideceklerin listesine giremedik. Ancak o zaman Diyanet Camiasında hatırı sayılır bir kimse olan Av. Beytullah Uslu Bey kardeşimizin gayreti, Allah’ın da izniyle İzmit için ilave kontenjan alınması suretiyle 4  arkadaş  olarak Hacca gitmemiz nasip oldu. Bir ay boyunca birbirimizden hiç ayrılmadık. Hem Mekke de hem de Medine de aynı odalarda kaldık. Çok güzel günlerimiz geçti.

Medine de bulunduğumuz günlerde. Selami Bey avukat olması hasebiyle “Medine Adliyesine gidip bir davanın duruşmasını takip edelim” dedi. Şahsen bu teklif benim de çok hoşuma gitti. Adliye binası Mescidi Nebeviye çok yakın bir yerde buluyordu. Fakat öğrendiğimize göre her önüne gelen adliyeye gidip dava takip edemezmiş. Yanında mutlaka Arapça bilen bir rehberin bulunması icap ediyormuş. Bunun üzerine, bize rehberlik edecek birisini aramaya başladık. Ancak kimi buldu isek, bir türlü kabul ettiremedik. Selami Bey “ben bu adliyeye mutlaka girmek istiyorum” dediği için bir de Medine’de faaliyette bulunan bir Türk Derneğine gidelim dedik.  Bunun üzerine derneğe gidip talebimizi anlattık. Fakat her nedense, binbir dereden su getirmek suretiyle bize yardımcı olmaktan imtina ettiler. Neden çekindiklerini bir türlü anlayamadık. Netice itibariyle, Medine adliye binasına gidip bir davayı takip etme teşebbüsümüz akim kaldı. Tabii ki çok üzüldük. Bunun üzerine Selim Selami Bey hiç unutamayacağım şu sözü söyledi. “Musa Bey, kim ne derse desin biz Memleketimizde ki demokrasinin kıymetini iyi bilelim.”

Selim Selami Bey avukatlık yaptığı süre zarfında yanında birçok kimsenin avukatlık stajını yapmasına imkân sağladı. Ruhittin Sönmez Bey’in stajını tamamlayıp avukatlık cübbesini giydiği tarihte sayı 33 idi.  Ruhittin Bey’in verdiği bilgiye göre bu sayı en son 50’ye çıkmış. Burada şu hususu ifade edeyim ki, bir vefa örneği olarak yanında staj yapanların  hemen hemen tamamına yakını  cenazesine iştirak ettiler.

Selami Bey, kelimenin tam manasıyla avukatların duayeni idi. Yanında staj yapan avukatlara ilaveten tanıdığı birçok avukat arkadaşı da bazı konular ile alakalı olarak istişare de bulunmak üzere zaman zaman Selami Bey’e gelirlerdi. Ben bunun birçoğuna bizzat şahit oldum. Gelen kim olursa olsun hepsine yardımcı olmaya çalışır, işlerini hallederdi. Selami Bey Çakıcı Hukuk Bürosunun da Baba Çakıcı‘sı idi. Büroya gelenlerin birçoğu Selami Bey burada mı diye sormazlar, “Baba Çakıcı burada mı?” diye sorarlardı

Selami Bey, son zamanlarda böbreklerinden rahatsız olduğu için haftada üç gün diyalize gidiyordu. Bu durum ise ona büyük bir sıkıntı veriyordu. Bundan kurtulmak için eşi Songül Hanım, büyük fedakârlık yaparak böbreğinin birisini eşine verdi. Nakil operasyonu başarılı oldu. Ancak bünye zayıf düştüğü için başka hastalıklar sebebiyle, 08.01.2017 Pazartesi günü Allah’ın rahmetine kavuştu.

Bu arada ehemmiyetine binaen şu husus da ifade edeyim ki, Selami Bey’in kardeşi Selçuk ile oğlu Av. Çağrı Bey hastalığı süresince, bakım ve tedavisi için her türlü fedakârlığı gösterdiler. Cenab-ı Allah herkese böyle fedakâr bir eş, kardeş ve evlat nasip etsin.

Netice itibariyle, Selami Bey’in vefatı ile yeri doldurulması mümkün olmayan çok değerli bir dostumuzu kaybettik. Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun. Geride kalan aile efradına ve dostlarına sabırlar versin.

Bu yazımın sonunda, İstanbul’da bir hastanede yatmakta olan Nihat Gürer arkadaşımız için Cenabı Allah’tan acil şifalar niyazında bulunacak idim. Fakat tam yazıyı bitirmek üzere iken Av. Ruhittin Sönmez Bey telefon ile aradı. Telefonu açar açmaz Ruhittin Bey’in sesinden üzücü bir haber vereceğini hemen anladım. Acı haber olarak Nihat Gürer Bey’in vefat haberini verdi.  Çok sevdiğimiz bir arkadaşımız olan Nihat Bey’in vefatı sebebiyle de üzüntümüz sonsuzdur. Kendisine Allah’tan rahmet, geride kalan kederli ailesine ve yakınlarına sabırlar niyaz ederim.

 

 

 

 

Nihat Gürer’i de Ebediyete Uğurladık

Kocaeli bir ulu çınarını, Türk milliyetçileri bir bilge büyüğünü kaybetti. Ben de 36 yıldan bu yana ailecek çok yakın görüştüğüm, kendisi ile sohbetlerimden ve istişarelerimden çok şey öğrendiğim bir ağabeyimi kaybettim.

Nihat Gürer içinde bulunduğu imkân ve şartlardan daha büyük etki alanı yaratan bir insandı. Doğuştan lider vasıfları olan karizmatik, baskın karakterli bir kanaat önderiydi.

İçinde bulunduğu şartlar sebebiyle üniversiteden ayrılmak zorunda kalmıştı. Mühendislik, hukuk, tıp gibi bir konuda uzmanlık bilgilerine sahip değildi. Ancak çeşitli kaynaklardan okumak, tecrübeleri ışığında okuduklarından analiz ve sentezler yapmak suretiyle kendi kendisini yetiştirerek “aydın” sıfatını hak eden, “otodidakt” tabir edilen kişilerdendi.

Kendisi ile sohbet eden nice profesörün, önemli devlet adamlarının, tecrübeli bürokratların O’nun konuşmalarını saygıyla dinlediklerini, fikirlerini takdirle karşıladıklarına şahit oldum.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, TBMM Başkanlığı, Bakanlık, milletvekilliği, Valilik vd görevlerde bulunmuş çok önemli zatların kendisine “abi” diye hitap ettiği isimdi. Bulunduğu her mecliste sohbetin seyrini etkileyen, yönlendiren kişi olurdu.

Türkiye’nin ve Türk Dünyasının meselelerini kendine dert edinmiş bir dava ve gönül adamıydı. Hastanede kötü hastalıkla pençeleşirken, ağrılar içinde iken bile sohbetleri daima memleket meseleleri ile alakalıydı.

Stratejik düşünen, büyük meselelerin arka planını ve detaylarını görebilen bir bakış açısı vardı.

Tarihe meraklıydı. Siyasi analizlerini tarihi perspektif içinde yapardı. Belki de bunda kız kardeşi Meral Akşener ve bir kızının tarihçi olmasının bir payı vardı.

Analizlerinde yaptığı tespitleri bıkmadan usanmadan, açık ve berrak bir üslupla anlatmayı severdi. Yazma alışkanlığı edinmemişti. Ama uzun süre sohbet etme imkânına sahip olan dostlarının O’nun anlattıklarından kitap dolusu bilgiler edindiğini, yepyeni bakış açılarına yelken açtığını söyleyebilirim.

İyi bir eş, iyi bir babaydı. Üç kızını çok iyi yetiştirdi. Banu ilahiyatçı, Nihal tarihçi ve Hilal işletmeci olmuştu. Kızlarıyla hep gurur duyardı. Kardeşi Meral Akşener‘in yetişmesinde ve siyasetteki başarısında payı çok büyüktü.

Nihat Gürer Kocaeli’de her siyasi görüşteki insanlarla diyalog kurmuş, her kanattan insanların sevgi ve saygısını kazanmış bir müstesna insandı. Cenaze namazına iştirak eden müthiş kalabalık içinde elbette ülkücüler çoğunluktaydı. Çünkü O ülkücü hareketin önemli isimlerindendi. 1980 öncesinin MHP Kocaeli İl Başkanlığını yapmıştı. Ama diğer partilere mensup dostlarının sayısı da hayli fazlaydı.

Arkasında yeri doldurulması güç büyük bir boşluk bırakarak gitti.

Hayatını çok verimli yaşadı. Çok önemli sosyal işler yaptı. Hepsinden önemlisi gönüller kazandı, dostlar biriktirdi.

Arif Nihat Asya’nın deyimiyle O’nun ömrünün “boyu” pek uzun olan olmasa da, “eni” çok fazla oldu.

O’nu kaybedince içimde hissettiğim sadece yoğun bir acıdan ibaret değildi. Asıl hissettiğim her daim güvendiğim, dayandığım, danıştığım, sevdiğim, saydığım bir büyüğümün bıraktığı derin boşluk duygusudur.

****************************************

NİHAT GÜRER VE KOCAELİ AYDINLAR OCAĞI

Nihat Gürer 1980 öncesi MHP Kocaeli İl Başkanı ve Petkim‘de çalıştığı yıllarda etkili bir işçi lideriydi. 1980 İhtilali olunca siyasi partiler kapanmış, siyaset kanalları tıkanmıştı. Siyasi yasaklar gelmişti. MHP yöneticileri ve Ülkücü camia yargılamalar, mahkûmiyetler, işkencelerle ağır bedeller ödemekteydi.

Nihat Gürer ve çevresindeki bir avuç idealist insan “her dönemde vatan için, millet için yapacak bir şey vardır” düşüncesiyle arayışa girdiler.

Kocaeli’nin sosyal ve fikir hayatında etkili olabilecek bir sivil organizasyon oluşturmaya çalıştılar. Özü itibariyle Türk milliyetçisi olan dört eğilimden seçkin insanları bir araya getirdiler. Başından beri benim de içinde bulunduğum bu çalışma sonucu 1985 yılında Kocaeli Aydınlar Ocağı kuruldu. Ocağın kuruluşunda emeği geçenlerin öncüsü Nihat Gürer’di.

Kocaeli Aydınlar Ocağı bugüne kadar yaptığı hizmetlerle, sadece Kocaeli’nin en önemli STK’larından biri olmakla kalmadı, Türkiye’deki Aydınlar Ocakları arasında çok itibarlı bir yer edindi. Ocağımız O’nun ve diğer başkanlarımızın yönetiminde geniş ufuklu düşünen, stratejik hedeflere uygun faaliyetlerin yapıldığı bir STK oldu.

Ben de çeşitli kademelerde görev yaptıktan sonra yaklaşık 6 yıldır Başkanlık görevini yapmanın hazzını ve gururunu yaşıyorum.

Nihat Gürer görev yaptığım dönemde de İlim İstişare Kurulu Başkanımız oldu. Her zaman bana ve arkadaşlarıma moral ve tecrübe desteği verdi. Sağlığının elverdiği bütün toplantılarımıza katıldı.

O’nu bir Aydınlar Ocağı mensubu olarak da hep şükranla anacağım.

**********************************************

NE EKERSEN ONU BİÇERSİN

Nihat Gürer‘in cenaze törenine katılanların Fevziye Camisinin üç katı ile avlusuna sığmayacak kadar çokluğu, çeşitliliği, farklı kesimlerden insanların sevgi ve saygı yoğunluğunu görünce bu atasözünü hatırladım.

Bir ömür nasıl yaşadığınızın özeti cenaze töreninizdeki görünümde gizlidir.

Cami ve mezarlıkta ülkücü camia, uzun yıllar çalıştığı Petkim‘den arkadaşları, İzmit Ticaret Odası Başkanı olarak, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı ve üyesi olarak, siyasetçi ve sendikacı olarak bir şekilde temasta bulunduğu çok renkli bir çevrenin yansımasını gördüm.

Hayatının bir döneminde münasebette bulunduğu kişilerle teması kesmemeye özen gösterirdi. Sigortacılık bürosu adeta bir ziyaret mekânı idi. Dostlarının bazılarını her hafta, bazılarını ayda bir telefonla aramış olması muhteşem bir özelliğiydi.

Bu yüzden sadece yakın illerden değil, çok uzak illerden bile cenazeye katılmak için gelen dostlarıyla karşılaştım.

İyi ki, bu dünyaya bir Nihat Gürer gelmişti ve iyi ki ben O’nun dostu olma şerefine nail olabildim.

************************************************

AVUKAT SELİM SELAMİ ÇAKICI

Hayatımda çok önemli yeri olan iki değerli ağabeyimi iki hafta içinde kaybettim. Önceki hafta, yanında Avukatlık stajını da yaptığım, Kocaeli’nin en tanınmış avukatlarından S. Selami Çakıcı ağabeyi ebediyete uğurladık.

Yanında 50 stajyer avukat yetiştirmişti. Kültürlü, fevkalade insani özellikleri, derin hukuk bilgisini meslektaşları ile paylaşmadaki cömertliği ile sevdiğim, saydığım, kendisine çok şey borçlu olduğum bir beyefendi insandı.

O da 1980 öncesi memleketinde MHP ilçe başkanlığı yapmıştı. Aldığı ölüm tehditleri sebebiyle İzmit’e gelmişti. Geldiğinde Nihat Gürer’in kendisine yaptığı yardımları ve dostluklarını unutamazdı. “Nihat Bey çok akıllı ve stratejik düşünen bir adamdır” diye takdirle bahsederdi. Bir dönem ANAP’ta siyaset yaptı.

Sık sık ziyaret ederek sohbet etmekten zevk aldığım ve hem de çok faydalandığım Selami Ağabey de Kocaeli Aydınlar Ocağımızın İlim İstişare Kurulu üyesi idi.

Nihat Ağabey gibi Selami Ağabey de sigara tiryakiliğinin bedelini sağlıklarından olarak ödediler. Onların bu kusurunun zararına, Onları kaybetmek suretiyle, daha çok biz sevenleri katlanmak zorunda kaldık.

Her ikisinin de cenaze törenlerindeki bereket bu dünyada boşa yaşamadıklarının, “Baki kalan kubbede bir hoş seda” bıraktıklarının göstergesiydi.

Her iki ağabeyime de Allah rahmet eylesin. Mekânları Cennet olsun. Aydınlar Ocağı camiasına ve sevenlerine sabırlar diliyorum.

 

23.01.2017

Ruhittin Sönmez

 

 

Yüksek Mimar, Prof. Dr. Suphi Saatçi ile Ortadoğu’da Türk Eserleri Hakkında Konuştuk.

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Orta Doğu’da Türk eserlerinden konuşabilir miyiz?

Prof. Dr. Yüksek Mimar Saatçi: Ortadoğu’da Selçuklu ve Osmanlıların akıllı siyaseti sonucu İslam şehirlerinin çoğu çok değerli kültür varlıklarıyla süslenmiştir. Kuzey Irak’ta, yani Bağdat dışında da Erbil, Musul, Kerkük bölgesi bundan en büyük payı almıştır. Günümüzde Irak’ta tarihî eserlerin envanteri çıkarılırsa, yüzde 95’inin Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait olduğu görülür. Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminde bu coğrafyada yüzlerce mektep, askerî ve mülkî rüştiyeler, yüksekokul ve fakülteler, orijinal projelerle yapılmış ve uygulanmıştır.

Mithat Paşa’nın Bağdat’ta çok başarılı uygulamaları olmuştur. Mithat Paşa’nın siyasî yönü için çok şeyler söylenebilir. Ancak çok başarılı bir vali olarak tarihe geçmiştir. Çünkü ilk defa 1869’da Bağdat’a matbaa getirtmiştir. Heidelberg marka matbaa makinesi sipariş edilmiştir. Makine Almanya’dan gemiyle Basra’ya geliyor, Basra’dan da karayoluyla Bağdat’a taşınıyor. Mithat Paşa Ahmet Mithat Efendi’yi yanında Bağdat’a götürüyor ve böylece Zevra adlı gazete yayımlanıyor. Zevra gazetesinin ilk sayısı 15 Haziran 1869’da çıkıyor. Irak’ta 15 Haziran Basın Bayramı olarak kutlanır. Bu büyük hizmet Irak için, önemli bir kültür devrimi sayılır.

Irak’ta, özellikle Bağdat’ta aşiret kavgalarını sona erdiren ve güvenli bir ortam sağlayan Mithat Paşa ilk defa Bağdat’ta atlı tramvay, Dicle nehri üzerinde buharlı gemiler çalıştırmıştır. Bunlar gerçekten çok büyük hizmetlerdir.

Bağdat’tan başka Musul, Şam ve Halep Osmanlı coğrafyasında önem verilen şehirlerdir. Şam’ın en güzel eserlerinden biri Emevi camisidir. Emevi camisi, aslında orijinal bir kiliseden dönüştürülmüş ve yanlamasına bir mekânı var. Buralarda Osmanlı yönetimi çok muazzam eserler bırakmıştır. Şam da Hac güzergâhı üzerinde olduğu için önemli bir stratejik konumdadır. Burada da Kanuni Sultan Süleyman Han bir menzil külliyesi yaptırmıştır.

Çetinoğlu: Şehir halkından hemen herkesin Türkçe bildiği ve ‘Türk şehri‘ olarak anılan Halep’ten bahseder misiniz?

Prof. Saatçi: Halep, Ortaçağ’dan beri canlı ve hareketli ticaret merkezlerinden biri olmuştur. Halep’in çok güzel bir kalesi vardır. Ortadoğu’da böyle bir kale yoktur. Kalenin üstü başlı başına bir şehirdir. Her türlü şey var; yani 2-3 sene kalede kalsanız aşağı inmeye gerek duymazsınız. Hamamına kadar var. Osmanlılar çok önem vermişler Halep’e… Kapalı çarşıları çok yaygın ve zengin bir şehirdir.

Halep Ortadoğu’nun en güzel şehirlerinden biridir. Mimar Sinan Halep’te iki önemli külliye inşa etmiştir: ‘Hüsreviye’ ve ‘Adiliyye’ adı ile bilinen Dukakinzade Mehmet Paşa külliyeleri. Günümüze kadar varlığını devam ettiren bu yapılar önemli vakıflardır.

Çetinoğlu: Doğup büyüdüğünüz, hayatınızın ilk 18 yılının geçtiği Irak’ı ve Kerkük’ü de konuşmalıyız.

Prof. Saatçi: Irak 1918’den sonra huzur yüzü görmedi. Krallık döneminde Türkmenler kendi dillerinde eğitim ve basın haklarından mahrum kalmışlardır. 1924 Mayıs ayında Türkmenlere ilk katliam yapılmıştır. 1946 yılında Türkmenler Kerkük’te Gâvur Bağı katliamını yaşadılar.

Irak’ta 14 Temmuz 1958 tarihinde kraliyet devrildi ve cumhuriyet rejimi ilan edildi. Ancak ülke hep askerî cuntalarla yönetildi. Türkmenlere 14-16 Temmuz 1959’da tarihe bir kara leke olarak geçen Kerkük Katliamı uygulandı. Dikta rejimi altında Türkmenler çok acılı günler yaşadılar. Özellikle Saddam dönemi Türkmenler için bir kâbus oldu. 16 Ocak 1980 tarihinde Türkmen liderleri Doç. Dr. Nejdet Koçak, Albay Abdullah Abdurrahman, Dr. Rıza Demirci ve Adil Şerif idam edildi. Daha sonra Türkmen aydınlarının çoğu yine dar ağaçlarında sallandırıldı. Bir kısmı zindanlara atıldı, bir kısmı sürgün edildi. Bazıları işlerinden atıldı.

Türkmenleri gayrimenkullerine ve geniş çapta tarım arazilerine el konuldu. Türkmen yerleşim merkezleri yıkıldı. Evleri, iş yerleri yıkılanlar açıkta kaldı. 2003 işgalinden sonra daha kötü günler başladı. Bin yıl birlikte yaşamış olan Araplar, Kürtler ve Türkmenlerin arasına nifak ve kin tohumları ekilmeye çalışıldı. En çok ezilenler de Türkmenler oldu.

Bin yıllık geçmişleri ile medeniyet tarihine önemli katkılar sağlayan Türkmenler, Irak’ta zengin bir kültürel miras bırakmışlardır. Prof. Dr. Mâhir Nakip’in ‘Kerkük’ün Kimliği* isimli kitabında belge ve delilleriyle belitttiği gibi; Kerkük’ün tarihî kimliği, sivil ve mimari kimliği, siyasi kimliği kültürel kimliği incelendiğinde, bölgenin ‘kadim Türk yurdu‘ olduğu ortaya çıkar. ‘Kerkük şehrinin, Arafa ve Yorgantepe gibi tarih öncesi yerleşim bölgeleri hariç tutulursa, bilinen en eski yapıları, Kale’nin içinde yer almaktadır. Kerkük’ün simgesi hâline gelen Kale, bilinen en eski iki tapınağın ne zaman câmiye dönüştürüldüğü belli değildir. Uryan Câmisi’nin, 1929 yılında ve Osmanlılar tarafından yapıldığı bilinmektedir. Kalenin içinde günümüze kadar ayakta kalabilen ilk Türk eseri Gök Kümbet’tir. Yapımı 1361 yılına denk gelmektedir. Kerkük’teki diğer Türk eserlerinin belli-başlıları şöylece özetlenebilir: Fuzûlî (1483-1556) Mescidi, İmam Kasım Câmisi ve Zâviyesi, 1706 yılında yapılan Şeyh Abdurrahman Tekkesi, 1808 yılında yapılan Nakışlı Minâreli Câmi, 1854 yılında Kerkük’te vali olan Ali Paşa tarafından yaptırılan Mecidiye Sarayı. 1863 yılında Bağdat Valisi Mehmet Nâmık Paşa tarafından yaptırılan Aziziye Kışlası. 1976 yılında Baas idaresi tarafından yıktırılmıştır. Bunun dışında yıktırılan pek çok bina vardır. ‘Yapıların dili yoksa da kimlikleri vardır.’ Yıktırılan bu Türk eserlerinin bâzıları için yakılan ağıtlar, günümüzde Türkü şeklinde söylenmektedir:

Bülbülüm kafestedir

Gülmez gönlüm hastadır

Daşköprü yıkılalı

Hele (hâlâ) gönlüm yastadır. ***

*Bilgi Yayınları, Ankara 2007

**Mahir Nakip. Kerkük’ün Kimliği: Bilgi Yayınları, Ankara 2008, s: 99-101

***age. s: 105-107

Çetinoğlu: Irak’ta, bahsi geçen bütün bu Türk varlığı ve Türk kültürü nasıl oluştu?

Saatçi: Anadolu henüz Türkleşmeden önce Bağdat, Musul, Kerkük ve Erbil gibi merkezler, Selçukluların ve bunların devamı olan Musul ve Erbil Atabeylerinin zamanında birer Türkmen şehri olmuştu. Osmanlılar (1534-1918) ile birlikte bölgede Türkmen nüfusu daha da yoğunlaşmıştır.

On altıncı yüzyılda Bağdat Türk kültür merkezi olmuştu. Bölgede yetişen Nesimi’den sonra Türkmen edebiyatının en büyük şairi Fuzûlî, bütün Türk dünyasının edebiyat tarihinde zirveye oturmuştur. Aynı yüzyılda yetişen Ahdî ve Ruhî gibi şairler, Bağdat’ta Türk dilinin ne kadar önem kazandığını gösterir.

Türkmen mimarî anıtları ile ön plana çıkan Musul, Atabeyler döneminde tamamen Türk olan bir fizikî görünüş kazandı.

Çetinoğlu: Orta Doğu’nun hemen her bölgesinde zengin kültürel miraslarla karşılaşmak mümkün. Bölge için ‘Kültürler mozaiği’ denilebilir mi?

Prof. Saatçi: Tarih boyunca dünyanın en cazibeli ve en yoğun ilgi odağı olan Ortadoğu Bölgesinde, Abbasilerden Emevilere, Selçuklulardan Osmanlı Devletine kadar, dinamik ve canlı dönemler yaşanmıştır. Kudüs, Şam, Bağdat, Halep, Musul, Mekke-Medine gibi hem dînî hem de etnik açıdan önemli olan birçok şehir, bu coğrafyada yer almıştır. Değişik kültürlerin uygarlık beşiği olan bölgede, zengin ve değerli kültür varlıkları oluşmuştur. Bu uygarlık hazinesine en büyük katkı İslam döneminde sağlanmıştır. Abbasî ve Emevi dönemlerinden sonra İslam dünyasının bayraktarlığını üstlenen Türkler, bölgede en kalıcı izlerin sahibi sayılır.

Türkmeneli bölgesinde karşımıza çıkan ve konut mimarisinin en güzel örnekleri olan Türkmen evleri bu zengin mirasın özel bir bölümünü oluşturur. Klasik Türkmen mesken mimarî örnekleri Kerkük, Erbil, Tuzhurmatu, tavuk ve Altunköprü gibi sadece Türkmenlerle meskûn bölgelerde vardır. Evlerin tasarım üslubuna paralel olarak, yörede Türkmenlere özgü bir mimarî sözlük bile gelişmiştir.

Maalesef son yıllarda Suriye’nin başşehri Şam ve diğer önemli şehri Halep’te büyük ölçüde kültür varlığı kıyımı yaşandı. Özellikle erken dönem İslam mimarisinin seçkin bir örneği olan Emevî Camii büyük tahribata maruz kaldı. Bu kıyım ne yazık ki günümüzde de devam ediyor.

Çetinoğlu: Irak dışındaki Orta Doğu Ülkelerinden Suriye’de de Türk kültürünü temsil eden eserler var. Türkiyenin en uzun kara sınırı Suriye ile…

Saatçi: Türkiye ile Suriye arasında 877 km. kara sınırı vardır. Türkiye sınırlarına 60 km. mesafede Halep şehri bulunmaktadır.

Suriye’nin kuzeyinde önemli ticaret yollarının buluştuğu noktada olan Halep, tarih boyunca Doğu ile Batı arasında ticaretin anahtarı konumunda olmuştur.

Orta çağın en alımlı kalesine sahip olan Halep, Osmanlı Devleti’nin en önemli şehirleri arasında yer almıştır. Halep’in Osmanlı döneminde bir ticaret merkezi olarak önemi, hem coğrafi konumundan hem de tarihî gelişmelerden doğmuştu.

Irak ve Suriye’de devam eden savaşın en büyük dramını kadınlar ve çocuklar çekmiştir. Bu acımasız savaşta en çok hırpalanan ve büyük acılar yaşayan zaten kadınlar ve çocuklar olmuştur.

Çetinoğlu: Orta Doğu’daki karışıklıklar, iç savaşlar ve dış askerî müdahaleler Türkiye’yi etkiliyor…

Prof. Saatçi: Ortadoğu bölgesinde Irak ve Suriye problemi çözülmedikçe Türkiye rahat edemez. Bu iki ülkenin huzuru sağlanmadan, Türkiye’nin de huzuru ve barışı tehlikeye girer. Bu bakımdan Türkiye Suriye ve Irak işine müdahale etmek zorundadır. Çünkü bu kargaşadan en çok etkilenen Türkiye’dir.

Çetinoğlu: Yaşanan fâciaların müsebbipleri ve çatışan gruplar hakkında konuşmak ister misiniz?

Prof. Saatçi: Irak ve Suriye’de yaşananlar Ortadoğu coğrafyasını yeniden şekillendirmek isteyenlerin eseri. Bölgede çatışan güçler 3 grupta toplanabilir:

1-Bölgedeki güçler ve mahallî topluluklar

2-Orta Doğu Bölgesi güçleri (İran, İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye vs.)

3-Milletlerarası Güçler (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda vs.)

Bölgede birinci sırada birbiri ile çatışan mahallî güçler arasında Şiiler, Sünniler ve Kürtler ön plandadır. Bunların arkasında da terör odakları bulunmaktadır.

İkinci sırada bölge güçleri var. Bunlar bölge ülkeleri olan İran, Suudi Arabistan, İsrail, Mısır ve Türkiye ilk sırada yer alıyor. Şu anda bölgenin en başarılı aktörü İran sayılır.

Çetinoğlu: Neden?

Prof. Saatçi: İran çok etkili ve başarılı bir politika güdüyor. Şu anda Amerika da İran’ın yanında yer almış gibi görünüyor. İran’ın hiç konuştuğunu duydunuz mu, Türkiye için, Irak için, hatta Suriye için ne dedi, kimse bilmiyor. Dış politikası ve komşuları hakkında İran hiçbir şey söylemiyor. ABD Irak’ı işgal etti, fakat Irak İran’ın kucağına düştü. Bağdat’tan Basra’ya kadar her şey İran’ın elinde.

Çetinoğlu: İsrail’in genişleme politikası ve hırsının Orta Doğu’daki hâdiseler üzerindeki rolünü değerlendirir misiniz?

Prof. Saatçi: Bölgede önemli rol oynayan diğer bir ülke ise İsrail’dir. Suriye krizi kör dövüşüne dönünce ABD kendini bu işten sıyırdı. ABD çekildi, Rusya devreye girdi. ABD Irak’ta da öyle yapmıştı; ülkede fitili yaktı, çekildi. Şimdi Suriye’de Rusya baş aktör, bu işte de yine İran kârlı çıktı.

Hâfızalarımızı tazeleyip daha eskilere gidersek, İran’da Amerikancı olan Şah’ın iltica talebini ABD bile kabul etmedi. Şah devrildi, yerine Humeyni geldi. Irak’ta Saddam bir numara Amerikancı idi. 1980’de İran’la savaşa girdi. 8 yıl süren bu savaş, 1988’de sona erdi. Basın toplantısı yaptı Saddam, ‘Bunlar bizi savaşa soktular ve sonra ortada bıraktılar.’ Saddam’ın bunlar dediği ABD ve batılı ülkeler şüphesiz. İran-Irak Savaşı 200 milyar dolarlık silah satışını sağladı. Batının elinde ne kadar modası geçmiş stok silah malzemeleri varsa, hepsini paraya çevirdiler. Bu paranın 100 milyar doları Irak’tan, 100 milyar doları da Körfez ülkelerinden sağlanmıştır.

Arkasından Irak hariciyesi Amerikan’ın Bağdat’taki bayan büyükelçisini hariciyeye dâvet ediyorlar. Büyükelçi Hâriciyeye gidiyor. Ancak Dışişleri Bakanının koltuğunda Saddam’ın oturduğunu görüyor. Yani büyükelçiyi bakan dâvet etmiş, ama Saddam karşılıyor. Saddam. ‘Sorun bakalım büyükelçiye, biz İran’la savaşırken, Körfez ülkelerinin bir kısmı, özellikle Kuveyt petrol fiyatlarıyla oynadılar, bizi 2,5-3 milyar dolar zarara soktular. Biz bunun hesabını sormak isteriz. Özellikle Kuveyt bize oyun oynadı. Ekselansları ne diyor bu konuda?’

Bayan büyükelçi: ‘Efendim ABD, genellikle kardeşler, akrabalar arasındaki kavgalarda taraf olmaz. Yani biz hepinize karşı eşit mesafedeyiz‘ diyor. Saddam da: ‘Tamam, yeşil ışık yaktılar bize‘ diyor ve Kuveyt’e saldırıyor. Esas felaket o zaman başlıyor. Bu sefer bütün Körfez ülkeleri ABD’nin eteğine yapışıyor. Gerisi malum… Körfez Savaşında da ABD Körfez ülkeleriden 600 milyar dolar tahsil ediyor.

 

(DEVAM EDECEK)