28.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 701

Eskimez Bir Büyük şehir Başkanı Güzelbey Konuşuyor

Avrupa Birliği üyesi Estonya’yı kaç kişi bilir, haritada yerini gösterir bilemem ama,  okuma-yazma ve eğitim oranı Küba’dan sonra %99.8 oranı ile dünyada ikinci. SSCB dağıldıktan sonra İskandinav(Baltık) ülkelerinin kuşattığı  Finlandiya Körfezinde küçük bir devlet. Sadece iki ülke Rusya ve Letonya ile sınırı var. Avrupa Ülkeleri arasında ateizmin %75.7 oranı ile en yüksek olan bir devlet Estonya. Tartu Üniversitesi en bilinen bir akademisidir. Az sayıda da olsa Estonya’da okuyan Türk talebeler mevcut. Kazan Tatar ve  Azerbaycan Türkleri çok az da olsa burada yaşamaktadır. Lokanta işletiyor bazıları.

Durup durur iken bu Estonya da nereden çıktı diyeceksiniz?

Hemen anlatayım.

 

Örnek Devlet Adamları mı İstersiniz?

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin eskimez başkanlarından Dr. Asım Güzelbey vesile oldu. Çünkü kendisi Estonya Üniversitesi’nde ders veriyor!  İstanbul’da Dersaadet Platformu adında, Mehmet Kamil Berse’nin başkanlığını yaptığı bir sivil dayanışmamız var. Her ay bir maruf kişi çağrılır, 60 kadar da ülke yönetiminde sorumlulukalabilen aydınımız davet edilir, Cumartesi sabah kahvaltısında birkaç saat muhabbetlerini kesintisiz sürdürülür. Son toplantıda önerim üzerine Gaziantep Büyükşehir Belediyesi bir önceki başkanı Dr. Asım Güzelbey konuk oldu. Üsküdar Uncular Caddesino 36’daki  etkinliğin yapılacağı salona Amerika’da göz ihtisası yapan yeğeni genç doktor kızımızla birlikte geldi. Sözkonusu fiziki mekan 4 katlı bir yer. Sahibi ise birkaç dönem eski Tuzla Belediye Başkanlığı yapan, bir dönem İstanbul Milletvekili olarak TBMM’nde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hizmetinde bulunan İdris Güllüce. Binanın üç katı fahri olarak kültür ve sanat hizmetlerine ayırmış, bir dairesi ise özel ofisi. Darısı diğer politikacılarımızın başına. İdris Güllüce’nin uzmanlığıyla alakalı yerel yönetimler konulu yayınlanmış bir de eseri bulunuyor.

 

Asım Güzelbey, değerli iki devlet adamı Hasan Celal Güzel ve  Uygur Tazebay’ın da yeğeni aynı zamanda. Uzmanlığı ortopedi. Rahmetli babamı da ameliyat etmişti Gaziantep’te. Genç bir hekim olarak İsveç’te de kaldığından bölge ülkelerini iyi biliyor. Politika hiç aklında yok iken gerek Hasan Celal Güzel’in ara seçimlerde(1986) Anavatandan Partisi’nden aday olması, ardından Başbakan Turgut Özal rahmetlinin ısrarıyla 2 dönem de Anavatan Partisi Gaziantep İl Başkanlığını yaptı. Söz konusu dönemlerde birlikteydik Dr. Asım Güzelbey ile. O günlerde başlayan dostluğumuz 30 seneyi aşkın süredir de devam ediyor.

 

İddiasız, Yaşlı Ama Mutlu Bir Toplum

-Estonya’da ne dersi veriyorsun Asım Bey?

Bu soruma cevabı ilginçti, inanılacak gibi değildi.

-Yemek!

-Ne yemeği?

-Önce Gaziantep yemekleriydi, artık bütün Türk Mutfak Kültürünün ürünlerini tanıtıyor, yapıyor ve dersini veriyorum.

Süper bir haber ve gelişmeydi benim için. Arka planını şöyle anlattı. Estonya öyle diplomatik ilişkilerimizin çok sıkı fıkı olduğu bir ülke değil. 1992’den sonra SSCB dağılınca Estonya ile ilişkilerimiz başladı. Sırasıyla Ayşenur Alpaslan, Ömer Altuğ, Şule Sosyal, Ahmet Ülker büyükelçi olarak hizmet verdiler. Halen bir hanım diplomatımız Hayriye Kumaşçıoğlu görev yapıyor.

-Estonya’da Tartu kentini kardeş şehir ilan etmiştik Gaziantep’te görevli iken. Türkiye’nin Estonya büyükelçisi de arkadaşımdı. Ben emekli olduktan sonra aramızda böyle bir program söz konusu oldu. Çünkü ben hem yemeği severim, hem de yemek yapmayı. Üniversite ile görüşüldü. Program kabul edildi ve işe başladık. Her ay 15 gün Tallinn’de ders veriyorum. Bir ev aldım Estonya’da. Estonyalılar genelde yaşlı, iddiasız, ancak çok mutlu ve huzurlu. Ben de orada aynı zamanda dinleniyorum. Rus nüfus ağırlıklı ülkede. Estonca ile birlikte Rusca konuşuluyor. Ama herkes İngilizce de biliyor. Öyle kalabalıklar yok. Her şey nizam intizam içinde yapılıyor.

 

İki Şehrin Hikâyesi

Yemek derslerine büyük bir alaka varmış. Öğrenci sayısı 15-30 arasında değişebiliyormuş. Hem teorik ve hem de uygulamalı yapılıyormuş dersler. Malzeme ise genelde Estonya’daki marketlerden tedarik ediliyormuş. Türk yemeklerini Estonyalılar ayrıca seviyorlarmış. Daha da ilerisi vejeteryan ve veganlara da yemek yapıyormuş. Vejeteryanlar et yemiyor, veganlar ise süt ve yumurtayı da kabul etmiyor,hayvani besinlere savaş veriyorlar. Programda böylesi yemekler de planlanmış. Veganların bütün yemekler etsiz, sütsüz, yumurtasız vs.

-Baklavayı da öğretiyor musun?

-Yok hayır, daha basit mesela irmik helvasını öğretiyorum. Seviyorlar da.

 

Dr. Asım Güzelbey konuşmasının başında önce iki şehrin hikayesi Gaziantep-Halep konulu bir sinevizyon gösterisi yaptı; hem heyecanlandırdı , hem de yüreklerimizi sızlattırdı. Nerden nereye gelinmişti? Karşılıklı iki kentin insanları hafta sonlarını birbirlerinde geçiriyor, ekonomik, bilimsel, siyasi ilişkiler hızla tırmanıyordu. Charles Dickens’in Başkentler Londra ve Paris’teki gelişmeleri (1859) anlattığı romanından çok farklı bu iki şehrin hikayesi. İki de türkü dinledik. Gaziantep’ten “Gülüm gurbet ele varma, ya gelinir ya gelinmez/ Her güzele gönül verme ya sevilir ya sevilmez”, Suriye’den de Balimak türküsünü keyifle izledik. Her iki ezgi o kadar birbirine benziyor ki ses, melodi, içerik ve sazlar olarak belli ki aynı kültürün dışa vurması. Şimdi Halep perişan, Gaziantep’e karşılıksız ek külfet geldi.

Halep’in çözülmesini Gaziantep’de yönetimde sorumluluk almış biri olarak yaşamış Asım Bey. Bakanlar Kurulunun ortak toplantılar yapıldığı, karşılıklı spor, üniversite, kültür, yatırım programları ve  etkinlikler artık geride kalmıştı. Kıyamet koptu kopacaktı. Olaylar başlamış, Arap Baharı diye duyurulan eylemler artmıştı. İç göç artarak sürüyordu.

 

Gaziantep’in Öyküsü

-Yetkilileri uyardım. “Biz mültecileri elbette kabul ederiz. Fakat varlıklı, zengin Suriyeli insanları da kaçırmayalım” dedim. Dinletemedik. Maalesef Türkiye sadece üç ülkeye Kuzey Kore , Ermenistan ve Suriye’ye emlak satın alma hakkı tanımıyor. Bu müteşebbis Suriyeliler de Dubai, Lübnan ve Mısır’a gittiler, yatırım yaptılar. Bir zamanlar Gaziantep, Kilis, Azez Halep Sancağına bağlı idiler. Bizim aileden çok kişi idadiyi Halep’te okumuştu. Çünkü Gaziantep’te ortaokul yoktu.

Dr. Asım Güzelbey İstiklal Savaşı günlerini de hatırlattı.

-Belgeyi önce İngilizler işgal etti. Sonra babasının malıymış gibi Fransızlara devretti. Gaziantep’in o yıllardaki Müslüman ve gayrimüslim nüfusu yarı yarıyaydı. Ermeniler bizi arkadan vurdu, düşmanla işbirliği yaparak yıllarca birlikte yaşadığı komşularını öldürdü. Gaziantep’teki Beyaz Han biri Ermeni iki Gazianteplinin tapulu malı idi. Daha sonra Gümrük Han olarak kullanılan ve bugün müze olan Beyaz Han Ermeni göçünden sonra tek sahipli kaldı. Ahmet Efendi bir Müslüman olarak bu hanın yarısının bir Ermeni’ye ait olduğunu söyledi. Böylece hanın ancak yarısında tasarrufa gidildi. Müslümanlarla Ermeniler arasında böyle bir dostluk ve hukuk vardı. Ancak bu dostluğu yıktılar. Yahudi nüfus Gaziantep’eİstiklal Savaşımızda destek olmadı ama ihanet de etmedi. Savaş mağdurları oldu. Göçler başladı. Şimdi bu göç tersine döndü. Bugün Gaziantep’te 350 bin Suriyeli yaşıyor. Nüfusumuzun altıda birini oluşturdular.

Sonra devam etti tarihten yeni örnekler vererek Dr. Asım Güzelbey;

-Tarihte ilk yazılı anlaşmalardan(MÖ 1280) biri olan Kadeş; Mısırlılar ile Hititliler arasında Gaziantep Kargamış’ta imzalanmıştı. Bugün de Türkiye barış için anlaşma zeminlerini arıyor. Dilerim Astana’dan olumlu sonuçlar çıkar. Bütün bunlar yaşanırken kültür de ihmal edilmemeli. Kültür çok önemli.

 

Temel Olmasza Üzerine Hiç Bir Şey Bina Edilmez

Dr. Asım Güzelbey görüşünü bir örnek ile geliştirdi;

-Çeçenistan’ın Başkenti Grozni’de barış görüşmelerine katılmıştım. Tahran Belediye Başkanı ile konuşurken dedi ki “Şehirler ve ülkeler 4 ayak üzerinde yükselir. Hukuk, ekonomi, teknoloji ve eğitim gibi. Ancak kültür bir ayak değil, onların üzerinde yükseldiği zemindir. Kültür konusu Grozni bildirisinde de yer aldı. Dolayısıyla kültür ihmale gelmez, zemini yani temeli güçlü tutmak zorundasınız.

Dr. Asım Güzelbey Gaziantep’te önemli şeyler yaptı bu alanda. Mesela 16 müze açtı. Üstelik kendi imkanlarıyla ve çağdaş. Müzeleri gezerken hangi ürünün karısında iseniz size istediğiniz dilde kulaklığınıza bilgi aktarılıyor. Kışı uzun sürmeyen Gaziantep’te sentetik kayak pisti gerçekleştirdi. Fırat üzerinde su sporları yapılıyor artık. İlk defa gezegen evi ve bilim merkezi Gaziantep’te açıldı.

 

Asım Güzelbey’in verdiği bilgiye göre Halep’te bombardımanlar başlamadan önce nüfusu 4 milyondu. 2006’de da İslam Ülkeleri Kültür Başşehri seçilmişti. Taş binalar yanında bölgenin geleneksel yapısı ve dokusu için gökdelenlere müsaade edilmedi. Osmanlı mimarisi korundu. Restorasyona Şam yönetimi duyarlı kaldı. Halep Kalesi Ağa Han Ödülü aldı. Gaziantep’teki restorasyonlar için Halep’ten taş ustaları getiriliyorduk. Gaziantep ve Halep’teki bazı bulvarlara iki ülkenin ve şehrin isimleri verildi. Karşılıklı kültür günleri başladı. Sibel Can denince Suriye’de akan sular duruluyor ve Türk müziğine büyük bir alaka vardı. Bu iyi ilişkiler dolayısıyla Dr. Asım Güzelbey’e Şam’da Suriye Devlet nişanı veriliyor.

Gaziantep ile Halep arasındaki son toplantı ise Şubat 2011’de gerçekleşti. Savaş başlayınca Harvard Üniversitesinde doktora yapmış Halep Belediye Başkanı. kent bombalanmaya başlanınca Türkiye’ye geçmiş. Muhalif olmasına rağmen savaşa çok üzülüyor. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi danışmanlığına geçiyor ve Dr. Asım Güzelbey’e diyor ki;

-Suriye’deki politika önemli dengeleri içeriyor. Yönetim %10’luk bir azınlığın elinde olmasına rağmen Şam düşmez. Çünkü Beşar Esat sunnileri burjuva yaptı. Hepsi zengin oldu. Ermenilere ise ticari imkanlarını sonuna kadar açtı. Bu iki sınıf önemli. Dolayısıyla Esat düşmez, düşürülmesi zor. Esat’ı düşürme politikası yanlıştır.

 

Türkiye’nin Kaçırdığı Fırsatlar ve Bay Bürokrasi

Londra hükümeti bunu iyi algılamış olsa gerek ki, İngiliz Büyükelçisi Ankara’dan Gaziantep’e gelerek temaslar yapıyor. Suriye’deki vatandaşları için hastane ve otellerle görüşerek, önceliklerin İngiliz vatandaşlarına verilmesi hususunda anlaşma imzalıyor. Asım Bey, bu görüşlerini Başbakan Ahmet Davutoğlu’na aktarıyor. Ayrıca bir mülteci akını konusunda tedbir yapılması gerektiğini, zengin Suriyelilerin Türkiye’ye gelmesi için imkânlar verilmesini hatırlatıyor. Komşularla sıfır sorun kuramcısı ve Stratejik Derinlik kitabının yazarı Başbakan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ikna olmuyor, kabul etmiyor. Dahası var, Asım Güzelbey’in ağzından dinleyelim;

-Mülteci kabulüne başladık. Suriyelilere her türlü imkanı veriyoruz. Özellikle gençlerin ve çocukların eğitiminin aksamaması, ilerde mafyanın ve terör ağababalarını eline düşmemesi için mültecilere bin kişilik okul açtık. Hocaları da Suriyeli öğretmenler. Çünkü bunların hiç biri Türkçe bilmiyor. Yansımasını da gördük. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı bunu kabul etmedi. Okulun kapatılmasını istedi. Size devredelim dedik. Kaynak ve kadroları olmadıklarını söylediler.

-Peki ne yaptınız?

-Valimiz Erdal Ata’ya söyledim. Sen aynen devam et dedi. Öyle yaptık. Yıllar sonra bu işi 2016’da Milli Eğitim Bakanlığı yapmaya başladı! Türkiye bu konuda çok fırsat kaçırdı. Hele hele bilim adamlarını, eğitimlileri, müteşebbisleri, maruf kişileri, kanaat önderlerini ve zengin Suriyelileri kaçırdı ayrıca. Atatürk zamanında Nazi zulmünden kaçan Yahudi bilim adamlarının tümüne yakını Türkiye’ye geldi veya getirildi. Üniversitelerde dersler verdi. Ben mülteci olarak Türkiye’ye gelen tıp profesörü Yahudi hocalarda okudum mesela. Bir Alman Yahudi hekim hocanın öğrencisi oldum, kitaplarını okuduk üniversitede.

Estonya Suriyeli mülteci aldı mı? Yoksa diğer AB ülkeleri gibi mi davrandı?

-25 Hıristiyan Suriyeli göçmeni kabul etti. Üstelik bunların hepsi de eğitimli Suriyelilerdi.

-Avrupa Birliği fonlarından istifade ettiniz mi?

-Çocukların, Deli Mustafa ve Topal Ökkaş gibi mafya lideri ve örgütlerinin eline düşmemesi için çaba sarfettik.2004’te AB fonundan ve hibelerinden 30 projeyi hayata geçirdik. 2500 tarihi Gaziantep evinin restore ettirdik. Şehir açık AVM haline geldi.Yesemek Açık hava müzesi kurduk. Uyuşturucu tuzağına düşen gençlerimizi kurtarmak için projeler geliştirdik!

Nasıl?

 

Gençleri Uyuşturucu Tuzağından Kurtarmak

-Şöyle ki bunun için çalışmalar başlattık. Öğrendim ki en iyi uyuşturucu ile mücadelede eden şehir Amerika’da. Amerika’ya bu şehre gittim. Belediye başkanı bana sordu “Siz hekimmişsiniz, neden belediye başkanı oldunuz? Daha ben cevabını vermeden devam etti. “Çünkü burada işsiz, güçsüz, beceriksiz insanlar yerel yönetime aday olur?”  dedi. Ama sorum üzerine Waşhington, New York vs gibi yerleri ayrı tuttu. Gülüştük.

Uyuşturucuyla mücadelede gençleri Amerikalılar nasıl kurtarmış peki?

-Bu söz konusu belediye başkanı da bir uyuşturucu kullanıcısıymış. Askerde uyuşturucuya alışmış. Sonra tedavi görmüş. İyileşmiş. Nihayetinde böyle bir mücadelenin içine girmiş. Bize en ince noktasına kadar anlattı.

Gaziantep’te bu rehabilitasyon merkezini nasıl gerçekleştirdiniz?

-Amerika’dan Türkiye’ye dönerken İstanbul uçağında  işadamı Hüsnü Özyeğin ile yan yana koltuklara oturmuştuk. Bu projemi anlattım. Dikkatle dinledi. Demez mi “Bu projeye destek olacağım ve tümünün masraflarını da ben üsleniyorum” diye. Sevindim. Gerçekten öyle oldu. Merkezin adını da Hüsnü Özyeğin değil de şirketlerinde çalışan bir hanımın adını verdiler.

Sonrasında neler oldu?

-Gaziantep’te uyuşturucuya bulaşan 1000 kadar genç tespit ettik. Merkezimize getirdik onları sosyal dokuya uyum için.

Merkezde neler yaptınız bu gençlere?

-Türk hamamında yakındı, ter attılar. Havuzumuzda yüzdüler, spor yaptılar. Sonra oyunlar oynadılar. Satranç öğrettik onlara. Sonra da meslek. Mesela restorasyonlarda çok önemli olan taş ustası yetişti rehabilitasyon merkezimizden Şu an çok da iyi kazançları oldu. Gizem Doğan ismini duydunuz mu?

Duydum gibi ama hatırlayamadım?!

-Norveçli bir delinin adada öldürdüğü 70 kadar piknik yapan gençlerden biriydi Gizem Doğan. Gaziantepli bir ailenin kızıydı. Norveç’te yaşıyordu bu aile. Gizem Doğan yaşam merkezi kurduk Gaziantep’te. Norveçli öğrenciler kalkıp Gaziantep’e geldiler. Merkezimizi ziyaret ettiler. Harçlıklarından artırarak topladıkları 20 bin euroyu da merkezimize bağışladılar.

 

Ünvansız ve Ücretsiz İş Olursa Evet

Almanya’dan da devlet liyakat nişanı almıştınız? Bunun için mi?

Dr. Asım Güzelbey tebessüm etti ve sonra anlattı;

-Almanya Büyükelçisine bana niçin böyle bir devlet liyakat nişanı veriyorsunuz, ben müracaat etmedim, ben aday  falan da değildim” dedim. Bana cevabı şöyle oldu “Zaten siz müracaat edemezdiniz, aday da olamazdınız. Bizim ilgili ünitelerimiz araştırarak böyle hizmetleri yapan kamu görevlilerini bulur, nişanın verilmesi konusundaki gerekçelerini açıklar, jüri de uygun görürse verir. Bu da böyle oldu. Hizmetlerinizi yakından biliyor ve önemsiyoruz” dediler.

-Ankara sesini çıkarmadı mı bu merkeze?

-Çıkarmaz mı? Siz hastane açamazsınız diye bize yazı gönderdiler. Biz hastane falan açmadık. Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ı aradım “Burası bir hastane değil, rehabilitasyon merkezi. Hiç bir kimseye de reçete falan yazılmış değil. İsterseniz size devir edelim” dedim. Bana demez mi “Bizim o kadar kaynağımız yok, bu kadar doktoru da bulamayız!” Çalışmamız sürdü.

-Ne kadar güzel şeyler yaptınız. Neden ayrıldınız?

-O zaman başbakanımızdı Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan aradı ve sordu “Neden ayrılıyorsun?” Dedim ki kendime göre bir plan yaptım. 30 yıl sona kendimi emekli edeceğim. Hekimlik de yapmayacağım. Ünvansız ve ücretsiz bir iş bulursam ancak çalışabilirim.

Ne kadar büyük, önemli ve örnek bir jest.

Ah bunlardan ders alınabilse, böyle aydınlarımız da var diye sevinerek söylemeliyim.

-Başbakan bu cevabınız karşısında neler söyledi?

-Beni Sağlık Bakanlığı’nda bir kuruma ünvansız ve ücretsiz olarak atadılar.

-Gidip çalışmaya başladınız mı?

-Üç- beş ay sonra bir yazı geldi. 65 yaşında olduğumdan dolayı kamuda böyle bir görev verilemeyeceği yazılıyordu. Bundan çok mutlu oldum.

Ciddi olamazsınız!

-Çok ciddiyim..aynen öyle oldu.

 

Çağdaş Belediye Başkanları Bir Araya Gelince ne Konuşur?

Dr. Asım Güzelbey Gaziantep Büyükşehir Belediye başkanı iken çok ödemli yayınlar da yaptı. Bir ziyaretimizde ünlü dilci, şair, halk bilimci Gaziantepli Ömer Asım Aksoy’un eserlerini havi bir koli kitap hediye etmişti. Açtığımda içinden Gaziantep Kurtuluş Savaşı’na ilişkin çok sayıda kitap da çıkmıştı. Yurt içinden ve dışından konuklar getirerek, sergiler açarak, paneller yaparak insanların istifadesine kapı aralamıştı. Bir defasındaki ziyaretimde Prof. Dr. Deniz Ülkü Arıboğan’ın konferansının  ben de izlemiştim. Bunun çok örnekleri vardı. Kenti yönetenlerle iletişimi üst seviyedeydi. Özellikle vilayet ve Üniversite idaresiyle. Bir iktidar partisi belediye başkanı gibi değil, bir devlet adamı gibi davranıyordu. Sivil toplumla da öyleydi.

-Aleviler beni çok severlerdi. Birgün sordum Alevi Dedesine; ” bu sevgi nereden kaynaklanıyor? Dedi ki”Muharrem ayı etkinliklerimize senden önceki Başkan Celal Doğan da gelirdi. İkram edilen aşureyi ayrı bir tabakta ister, sonra bir kaşık aşure alıp oyun oynayacağı kulübüne giderdi. Sen öyle değilsin. Bizim yediğimiz kabdan yiyor, bizimle beraber tören sonuna kadar kalıyor, birlikte oluyorsun.” Meğer bunlar ne kadar önemli imiş, anlattıklarında fark ettim.

-Sayın Başkan çağdaş büyükşehir belediye başkanları, yerel yöneticiler bir araya geldiklerinde neler konuşurlar?. Mesela siz New York veya Moskova Belediye başkanıyla buluştuğunuzda ne kadar yol yaptığınızı, bulvar açtığınızı, makina parkına yeni araçlar getirttiğinizi, kömür ve gıda malzemeleri dağıttığınızı mı anlatırsınız?

-Hayır. Öyle bir şey olmaz. Bunlar her belediyenin görevi içinde olan hususlar. Bizler ülkemizin ve halkımızın yarınını ilgilendirecek gelişmeleri konuşuruz. Mesela örnek vereyim insanların refah seviyesini nasıl artırırız, ekolojik dengede son durum nedir, iklim değişiklikleri neler getirir, neleri götürür, doğal ve tabii felaketler karşısındaki yeni ek tedbirleri vs. değerlendirilir.

-Yani siz üç katlı binaya birkaç kat daha ilave ettirelim diye seçmenlerinize bir tasarrufta bulunmadınız mı? Ne de olsa onlardan oy aldınız, üyesi olduğunuz parti yöneticileri mevcut.

 

Danışmanlar Danışman Gibi Olmalı

-Kesinlikle üç kat ise izni, üç katta kaldı. İlave katlara müsaade etmedim. Partizanlık yapmadım. Benim dönemimde işini en iyi yapan her görüşten insanlar vardı. Bilgisayara geçiş yapıldı. Mali İşlerden sorumlu arkadaşım gelenekten geliyordu. Toplantılarda elindeki kağıda yazdığı notları gösterirdi. Münasip bir dille böyle yürümeyeceğini anlattım. Bilgisayara öncelik verilmesi gerektiğini, hesap ve kitapları masamın üzerindeki bilgisayarlardan bakabilmek gerektiğini belirttim. Öyle de oldu. Benim zamanım böyleydi. Stutgart Belediye Başkanı beni uygulamalarım ve yaptıklarımdan dolayı kutladı.

Kültür önceliğiniz çok doğru, bu her yerel yöneticide böyle değil?!

-Benim babam Gaziantep’in en eski kitapçılarından Arif Güzel’di. Ben çocukluğumu hep kitapların arasında geçirdim.

 

-Peki Dr. Asım Güzelbey ilk defa büyükşehir belediye başkanı olduğunda danışmanları kimdi?

İzmir Büyükehir Belediyesi eski Başkanı Burhan Özfatura ve Milli Eğitim eski Bakanı Hasan Celal Güzel.

Taze yetmeler artık her şeyi ve her işi biliyor!. Keşke eğer varsa yerel yönetimler fakültesi falan yöneticileri yalvarıp yakarsın Dr. Asım Güzelbey’den ders vermesini rica etsin. Ayrıca ücretsiz ve ünvansız acaba kaç kişi çalışabileceğini hatırlatır karşısındakine? Ne dersiniz?

 

 

Hoş Gör, Hoş Görül

Hoş görmedikçe

Görülmedikçe hoş

Nahoşsun nahoş

Yani hoş gör

Hoş görül

Olsun etrafında dostlar

Akan su misali

Gürül gürül

Hele bir de sevince

Yaratılmışı

Olmaz senden alâsı

Olursun iki cihanda

Başın dik

Olma sakın

Sevindirik

Olsun her zaman

Fikrin açık

Başkasınınkine de sen

Ol daima sarmaşık

Görme kimseyi

Sakın hor

Gelse de nefsine

Pek zor

Karşısında haksızlığın

Dimdik dur

İşte cesaret dediğin

Şey budur

Bırak söylesin herkes

Bildiğini çekinmeden

Çünkü çıkar rahmet eserleri

Farklı görüşlerden

Deme sakın

Dediğim mutlak doğru

Etrafına bir bakın

Nerde görülmüş ille’lik

Nerde görülmüş

İlle de ben benlik

Şüphesiz Hak birdir amma

Bakılan açılar çeşit çeşit

Zorlar insanı olmaya reşit

Çünkü hedef olsa da bir

Varacak yollar değil nâdir

Fakat yılma bıkma

Olmaktan yolda

Bulursun bir gün

Yapışacak kolu da

Yeter ki olsun

Kararın ve azmin

Bulmasın fırsat

Sana tazmin

 

 

 

 

Özerkliğin Düşündürdükleri

Hayat ittihatta; bir olmakta, birleşmekte ve birlikteliktedir.

Fert ve bireyler arasında millî muhabbet, aralarındaki sevgi ve saygı; zerre ve atomlar arasındaki atomik çekim gücü gibidir. Karışımı terkip ve bileşik yapar. Fertleri bir bütün yani millet hâline getirir. Bu teşkil, bu oluş ile birlik yönümüz olan merkezî esaslar, ortak değerler kendini gösterir. Birlik ve millî muhabbeti yani sevgi bağlarını tahkim edip kuvvetlendirir.

Bununla medeniyetin tatlı suyu o çığırda güzelce akar. Böylece çeşitli unsur ve kavimler bir seviye ve düzeye gelmiş olur. Bundan dolayı yükseliş ahengi hoş bir nağme ile yabancıların hassas kulaklarında çınlar.

Hem de bu durum; her kavmin devamlılık sebebi olan millî âdetlerine, kavmî ve mahallî dillerine, fikir ve düşünce kabiliyetlerine uygun düşer. Binaenaleyh hükümet; ancak böyle bir ortamda, istenen ve beklenen teşebbüs ve girişimlere geçebilir. Ta ki medenî / uygar bir gelişim ve ilerlemenin motoru hükmünde olan müsabaka ve yarışı doğuracak bir rekabet hissi oluşsun.

Yoksa bütün bunlar; millet fertleri arasındaki rabıta, bağ ve birlik oluşumlarını bozacak olan adem-i merkeziyet / özerklik fikri veyahut onun amca çocuğu olan etnik unsurlara mahsus siyasal kulüp ve dernekler -üstelik merkezden nefret de varsa- etnik ayrımcılığın yoğunluğu sebebiyle birdenbire merkezden uzaklaştıran kuvvete dönüşür.

Verilen veya verilecek olan geniş yetki; yersiz galeyan ve kabarıp coşmalarla kabına sığmaz bir hâl alır.

Bu yüzden, dün Osmanlılık ve Meşrutiyet perdesini birden yırttığı gibi, bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde gedikler açmaya çalışır.

Muhtariyet / Özerklik / Yerinden Yönetim / Tavaif-i Mülûk yani Şehir Devletleri / Adem-i Merkeziyet yani merkezsizlik yönetimine yol açar.

Sonra istiklâliyete / bağımsızlığa imkân verir.

Sonra da Tavaif-i Mülûk -Abbasîlerde olduğu gibi- / Küçük Devletler suretini alır. Böylece rekabet hissi sebebiyle vahşetin ve sözde eşitsizliğin, güya ortaya çıkardığı üstün gelme fikrinin de yardımıyla karmakarışık bir mücadele başgösterir.

İşte bütün bunlardan ötürü, millî birlik karakterine engel olan her şeyi, ayrılık eğilimi denen hastalığı gidermek veya durdurmak gerekir.

Yoksa, durum bu merkezde iken, siyasal hastalık; adem-i merkeziyet ve özerklik fikriyle siyasal kulüp ve derneklere bulaşır. Önlerinde menfez, delik ve kapılar açar.

Velhasıl, ayrılığın büyük günahına son vermek gerek. Aksi takdirde, on dört asır evvel ölmüş olan asabiyet ve ırkçılık diriltilmiş olur.

Bundan dolayı, fitne ve bozgunculuğun yanlış ve tehlikeli olduğunu ikaz edip, bu çıkmaz yola girenleri ve girmek isteyenleri uyarmak lâzım.

Öyleyse Asya’nın saadet mahallimiz olan istikbal ve gelecek semasındaki cennetleri cehenneme döndürmeyi istemeyelim.

Millî onur, gayret, hamiyet ve büyüklüğümüze bu tutum ve davranış yakışmıyor.

Zira zatında ve aslında güzel olan her şey; tatbikatında ille de güzel netice verir diye bir kaide ve kural yok. Evet, adem-i merkeziyetin tevil ve yorumu güzel. Onu fikren akledebiliriz. Fakat fiilen uygulayamayız. Tatbiki için çok zaman lâzım. Hakikaten, aslında nice doğru görülen şey vardır ki, uygulandığında nice felaketlere yol açar. Adem-i merkeziyet işte bunlardan sadece biridir.

Üstelik, biz çoğunluğuz. Tevhit ehliyiz. Tevhit / Allahı birleme, bir bilme ile mükellef ve yükümlüyüz. Böyle olduğumuz gibi, ittihat ve birliği tesis edip kuracak millî muhabbetle de vazifeli, mükellef ve yükümlüyüz.

Kaldı ki, eğer unsur lâzım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir. Zira millet oluş ırk ve ırkçılık değildir. Doğuşla beraber, doğuştan ziyade oluştur. Nitekim din, dil bir ise millet birdir. Din bir ise millet yine birdir.

 

 

Ufak Meseleler!

“Mülk Osmanlının amma,

Alaman’ın elinden İngiliz alıyor”. /Atilla İlhan

Prof Dr. İskender Öksüz’ün geçtiğimiz günlerde bizimde web sitemizde (Kocaeli Aydınlar Ocağı) yayınlanan bir yazısına göre; dünyanın ileri gelen ilim adamlarının yaptığı ciddi araştırmalar neticesinde çıkan sonuç, Türkiye’nin IQ seviyesi 90, Avrupa ülkelerinin 100, Çin 106, Singapur 108. Bu rakam ekvator’a yaklaştıkça düşüyor. Ekvator çevresi 60 civarında.

Yıllar önce Aziz Nesin Türkiye insanının %60’ı aptal dediğinde milletimiz tarafından büyük tepki ile karşılanmıştı.

Türkiye’de gelişen her olumsuz gidişatın arkasından sizleri bilmem ama ister istemez benim aklıma acaba’mı türünden yukarıdaki ölçütler geliveriyor.

Efendim Türkiye’de olaylar o kadar sık gelişiyor ki gündemi yakalayabilene aşk olsun. Hem de bir olayın üzerine milletçe o kadar eğiliyoruz ki, bazı ufak! meseleler, tabir caizse güme gidiyor.

18 Maddelik Anayasa Değişiklik Paketi meclisten kavga dövüş, nihayet geçiverdi. Şimdi ise Türkiye’nin hiçbir meselesi artık bizi ilgilendirmiyor. Varsa da yoksa da nisan ayında yapılacak referandum’a milletçe bodoslamacasına odaklandık.

Geçtiğimiz günlerde ulusal kanallarda çok kısa denecek kadar bir haber geçti. Habere göre İDO’nun, İngiliz ortağı, İzmit Körfezinde kurulu bulunan Osmangazi Köprüsünün yapmış olduğu araç geçiş ücretindeki indirimi, Waşington’da uluslar arası TAHKİM’e taşıyor.  Bir an için: “ne var bunda ne güzel işte fiyatta indirim yapılmış” diye aklımızdan geçirebiliriz lakin Osmanlının son yıllarında uygulanan “Duyun-u Umumiye” borçlarını düşünecek olursanız, kazın ayağının hiçte bizim düşündüğümüz gibi olmadığını anlarız. Osmanlının borçlu olduğu ülkeler tarafından, o zamanki Tekel ve demiryolu gelirlerine nasıl el koyduklarını az çok biliyorsanız, yaşanılan olayın pekte öyle basite alınır tarafının olmadığını anlarsınız.

Berber Rüstem’in dükkânında geçen sohbete bakacak olursanız “bu hükümetten daha ne istiyorsunuz kardeşim, bu kadar yol, bunca köprü yaptı”. Hâlbuki köprü ve yolları yap-işlet şartı ile yabancı şirketler işletiyor İDO’nun %30’u ise İngiliz şirketine ait. Yani Rüstem kardeşim, yabancı şirketler senin ülkende para kazanıyorlar ama mahkemeye verilen senin devletin, onlara para kazandırıp ceremesini çeken senin vatandaşın, üstelik köprüden geçen araç sayısı 45 binden aşağı olursa üzeri farkını da gene sen ödeyeceksin. Senin anlayacağın tam bir Kurt Kapanı.

*

Gene ufak meselelerden diğer bir konu ise, Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar, 1996 yılında Türk askerinin Türk Bayrağı diktiği Kardak kayalığına çıkışı. Bu çıkış Yunanistan’da büyük tepki uyandırdı ama ne yazık ki Türkiye’de pekte dikkate değer haber olarak değerlendirilmedi.

İsterdik ki Orgeneral Hulusi Akar, Kardak kayalığı yerine işgal edilen Eşek Adasına çıksın. Yunanistan 2004-2017 yılları arasında Ege de 18 Türk adasını işgal etti. Eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Kurmay Albay Ümit Yalımın tespitlerine göre bize ait olan adalara çıkarken Yunan askerleri pasaport kontrolü yapıyor.

Her şeye rağmen gene de gözümüz kulağımız, nisanda yapılacak referanduma odaklı. HAYIR’lı olur inşallah.

Saygılarımla.

 

 

“İsyan Ahlâkı” ve İsyan Felsefesi – I

Bizim Allah’ımız isyanın Allah’ıdır” diyor Nurettin Topçu, İsyan Ahlâkı kitabında. Ve alıyor beni bir düşünce; “itaat et, rahat et” diyen ve kula kulluğu şiar edinen bir toplumdan İsyan ile Ahlâklanan bir topluluğa evrilmek. “Kime, neye, niçin ve nasıl isyan edeceğiz?” soruları dönüyor zihnimde.

İsyan insanlığın özü, varlık sahasına fırlatılışın ilk hareketi.. Değil mi ki Adem tüm uyarılara rağmen yasak meyveyi yiyerek ilk isyan hareketini başlattı, hem de Yaratıcısına karşı.

İsyanla başlayan yolculuğu insanın Allah’ına kavuşmak için zorlu mücadelelere ve savaşlara sahne olmayacak mıydı? İnsanın kat edeceği çok uzun bir yolculuğun ilk adımıydı isyan. Bu yolculuk aslına dönüş yolculuğu olarak yine isyanla başlayacak çünkü özü isyandır insanın.

Önce kendine isyan edecek insan, tüm bedensel zevklere, arzu ve ihtiraslarına isyan ederek elinin tersiyle itecek; mutluluğa değil ıstıraba talip olacak; tüm bunların ötesine geçmeye, kendini aşmaya çalışacak; kozasını yırtarak olması gereken varlığa, gerçek insana dönüşecektir.

Zor ve imkânsız, suyun akışının tersine kürek çekmek mi bu hareket? Asla! Bütün duygulardan daha yoğun talep edilen aslında isyandır. Bir savaşçının ruhuna, özgürlüğüne ve mücadelesine özlemdir isyanın adı. Esir olanların gıpta ile baktığı özgürlük savaşçısının hareketidir isyan.

Sonra düşüncelerine isyan etmeliydi. Kendi varlığının farkına varıncaya kadar; kimbilir hangi saldırıların etkisi altında kalarak ben olmuştu. Ben oluncaya kadar annesinden,  babasından toplumundan, milletinden aldığı tüm düşüncelere de isyan etmeliydi. İsyanı evrensel bir hal almalı ki tüm örtülerinden sıyrılarak tüm ağırlıklarını atarak menzile doğru kanat çırpabilsin.

Kanat çırpışları beyhude değil bir amaca hizmet, bir menzile varış içindir.

Sadece reddederek isyan hareketi isyan olmaz. İsyan bir amaçla yapılır ki bu amaç da daha iyi ve daha mükemmele doğrudur. Varlık sebebine doğru bir atılış halidir isyan. İnsan tüm benlik duygu ve düşüncelerinden kurtularak hür düşüncesiyle isyan seçiminde bulunur. Bu bir iyi niyet gösterisi ya da bir temenni değildir; bir hareket halidir.

“İsyan bir arayıştır” dedik, “bir atılıştır menzile varmak için” dedik. Kimi zaman sanatçının arayışıdır ruhunda, kiminin zihnindeki bir düşüncenin peşinden koşuşudur. Şairin dizelerindeki arayışıdır isyan. Bilim insanının tabiatta, bilimde kanat çırpışıdır isyan.

İnsan olmanın özüdür isyan. Gayesi ve bir rotası olmalı, sonsuzluktan gelen ışığa yöneltmeli isyanı yoksa beyhude çırpınışlarla yok olmaktan kurtulamaz. Zira inancın imana dönüşmesidir isyan.

“İnanç, bir düşüncenin kalıcı hale gelmesidir zihinde. İman ise bir aşk gibi tüm ruhu sarmasıyla duygu ve düşüncelerin eyleme dönüşmesiyle iman halini alır.

 

 

Veşavirhüm Fi’l-Emr (1)

“Ey peygamber! Senin onlara hoşgörülü davranman, Allah’ın sevgi ve merhametinin bir yansımasıydı. Eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et. İşleri onlarla danışarak yürüt, sonra da çıkan ortak kararı Allah’a dayanarak azimle uygula. Çünkü Allah, kendisine dayananları sever.”

X

(Hz. Ali’den rivayet edilen bir hadîse göre, Hz. Peygamber’e ayette geçen “bir işe azmetmenin” ne olduğu sorulduğunda “O, bilgili insanlar -ehlu’r-rey- ile danışmak ve o konuda onlara uymak anlamına gelir” demiştir (İbn Kesir). Tercihe şayan olan bir görüşe göre de Allah, işleri müşavere (danışma) ile yürütmeyi, sırf kendisinden sonraki kuşaklar müşavere hususunda peygamberin yolunca gitsinler ve ümmet-i Muhammed için bir sünnet (kamu işlerini yürütme tarzı, ilke, prensip) olsun diye emretti (Hasan el-Basri, Süfyan bin Uyeyne). Malûm, Hz. Peygamber, Uhud savaşında ashabı ile müşavere etti. Müşaverenin sonucu, Hz. Peygamber’in görüşünün aksineydi. Çünkü ashabın çoğu, Medine’den çıkmak ve açık alanda düşmanla savaşmak görüşündeydiler. Hz. Peygamber ise Medine’den çıkılmaması, düşmanın şehirde karşılanması görüşündeydi. Sonuçta, Uhud’da ağır bir yara alındı. Buna rağmen inen ayette müşavereye devam etmesi emredildi. “Onlarla bir daha müşavere (danışma) yapma.” denmedi. Kararlar ortak alınmışsa sorumluluklar da ortaklaşa paylaşılmalıydı. Yine Hz. Peygamber, Uhud savaşından sonra ashaba hiç sitem etmemiş, “Beni dinlemediniz, sizin yüzünüzden oldu” gibi bir havaya asla girmemiştir. Daima ortak karara saygılı hareket etmiş, hoşgörülü ve yumuşak davranmıştır. İnen ayetlerde görüldüğü gibi Kur’ân’ın genel yaklaşımına paralel olarak daha çok ahlâkî gevşekliklere vurgu yapılıyor.)

(Yaşayan Kur’an, R. İhsan Eliaçık, Âl-i İmran:159)

X

“(Uhud’da yaşanan tüm bu olaylardan sonra) Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer (savaştan sonra ‘beni dinleseydiniz böyle olmazdı, bu yenilginin sorumlusu sizsiniz, bir daha sizinle sefere çıkarsam’ gibi suçlayıcı, kırıcı, aşağılayıcı ifadelerle) kaba (davransan ve onlara karşı) katı yürekli olsaydın (musibeti ikileştirirdin ve) onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. (İyi ki olmadın. Bütün bu olanlardan dolayı üzüldükleri ve gereken dersi pahalıya mal olsa da aldıkları belli.) Artık sen (de) onları affet. (Bak onlar Allah’tan bağışlanma diliyorlar sen de) onlar için Allah’tan bağışlama dile. (Onlara yeni fırsatlar ver. Bir peygamber olduğun, Allah’tan vahiy aldığın halde, insanın kendi kendine yetemeyeceğini öğretme adına) yapacağın (tüm toplumsal) işler hakkında onların (içinden işin türüne göre uzman olanlarla istişare edip onların) görüşlerini al. (Bütün bu sebepleri yerine getirip) kararını verdiğin zaman da artık (süreç ve sonuç noktasında) Allah’a (güvenip dayanarak) tevekkül et. Şüphesiz Allah (sebepleri yerine getirince sonucu garanti görmeyen, sebebi de sonucu da yaratanının kendisi olduğunu bilip) tevekkül edenleri sever.”

(Kur’an Bana Ne Diyor, Veli Tahir Erdoğan, Âl-i İmran:159)

X

“O vakit, sırf Allah’ın rahmeti, merhameti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kötü huylu, sert mizaçlı, katı yürekli olsaydın, akılsızca davransaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onlara af ile muamele yap. Bağışlanmalarını dile. Devlet, ekonomi, savunma ve sosyal hayat ile ilgili planlama, kamu düzeni ve yönetimle ilgili kararları müminlerle istişare ederek (danışarak) al, yönetime katılmalarını sağla. Kararını verdiğin zaman da, Allah’a dayanıp güven, işlerini ona havale et (ona bırak). Allah tevekkül sahibi Müslümanları, kendisine güvenip dayananları sever.”

(Tefsîrî Meal, Ahmet Tekin, Âl-i İmran:159)

 

 

Eş’arîliğin Yani Akıldan Nâkile Geçişimizin 500.Yılı

Yavuz Sultan Selim 22 Ocak 1517’de Ridâniye‘de Memlûklu Türk Devleti’nin ordusunu yendi ve 4 Şubat‘ta Kahire‘ye girdi. Böylece Kutsal Emanetler‘le birlikte Halifelik de Osmanlılara geçti. Bu arada bazı kaynaklarda bin, bazı kaynaklarda 2 bin Eş’arî âliminin (Ezherli) de İstanbul‘a getirilmesiyle önce Türklerin İslam algısı ve sonra yazgısı değişecektir.

Türkiye‘nin en önemli beyinlerinden Alev Alatlı‘nın Schrödinger’in Kedisi (Kâbus) kitabında “Tek bir mıh yitirdikti, naldan olduk; tek bir nal yitirdikti, attan olduk; tek bir at yitirdikti, atlıdan olduk; tek bir atlı yitirdikti, zaferden olduk; tek bir zafer yitirdikti ülkeden olduk” ve “Aklı yitirdik, ahlâktan olduk; ahlâkı yitirdik, adaletten olduk; adaleti yitirdik âdaptan olduk; yitirdikçe nizam-ı âlemden olduk” tekerlemesindeki gibi bir mıh bize dünya düzenini belirleme hakkını da kaybettirdi.

O mıh akıldı. “Ve O aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!” (Yunus 100). Coğrafyamızın çeperlerinde rezillik dizboyu. Ortadoğu‘da, Kuzey Afrika‘nın ortasında, Ortaasya‘nın güneyinde Müslümanlar gâvurlarla kıyaslanmayacak derecede ‘akıl-ahlâk-adalet-âdap‘tan kopmuş durumda. Belki bir 10-15 yıl da böyle gidecek gibi.

Peygamberimiz bir hadisinde “Allah’ın yarattığı ilk şey akıldır” der. Mezhep İmamımız ise “Allah, insanlığa hiç resûl göndermemiş bile olsaydı, insandan yine akıl yoluyla Allah’tan yana bilgi sahibi olması beklenecekti” demede. Dolayısıyla Müslümanlar olarak tüm çektiklerimiz aslında akılsızlıklarımızın bir cezası.

16.yy’a kadarki İslam algımızdaki temel etken olan Yesevî Tasavvufu yedi esasla bizi sarıp sarmalamıştı: Allaha iman, bilime ilgi, kadına saygı, riyasız ibadet, emeğe değer, yaratılmışa sevgi ve kendini bilme. Yine Pir-i Türkistan‘a göre “Düşünmek ve çalışmak ibadettir.”

Ne yazık ki bunların çoğunu tek tek mıhlar halinde yitirdik ve yitirdiğimizi bile farketmedik. Taklidî iman diyerek maça devam ettik, itikattaki Mezhep İmamımızın “İman, kalp ile tasdikten ibaret sayılmıştır” demesinde habersiz taklitle ve şekilcilikle zamanı tükettik. Zamanla da zaman bizi tüketti.

Dinî, mezhebi, milliyeti, yöresi ne olursa olsun akıl diyenler kazandılar; şekil ve nakil diyenler kaybettiler. Yine de Kuran’ın kılavuzluğunda ve vahyin aydınlığında ciddi bir hareketlenme başlamış durumda. Hem de bu topraklarda.. Diyebilirim ki Dünyaya tersine 1-2 çağ atlatıp o kokuşmuş Ortaçağ Kültürünü hâkim kılmaya çalışan Küresel Efendiler’in çarkıfeleğini bozacak tek yapı da onlar olacak.

Emevîlerden kalma “Ehl-i sünnet ve’l cemaat“ten önce Asr-ı Saadet‘ten miras “Ehl-i Kur’an ve’l ukul” diyenler kazanacak ve yeryüzünün prangalarını Ön Asya‘dan başlayarak kıra kıra kula kulluğa son verecek, insan ruhunu özgürleştirecekler. 2000’li yıllarda yaşadığımız olumsuzlukların bu manâda bize çok faydası oldu.

Yitirdikçe bulduklarımızın en önemlisi neyi ve nerede kaybettiğimizi öğrenmemizdi. Yitik, kaybedildiği yerde aranır; Anadolu’dayız ve arayıştayız. Ki bulanlar hep arayanlardır.

“İnne şerre’d-devâbbe indallâhi’s-summu’l-bükmûllezîne lâ ye’kılûn / Muhakkak yeryüzünde debelenenlerin Allah katında en kötüsü, akıllarını işletmeyen sağır dilsizlerdir.” (Enfâl 22)

 

 

Elbette ki Hayır!

0

Binlerce IŞİD’li Türkiye’ye geçti, durum ciddi.”

Irak’ın Ankara Büyükelçisi Hişam El-Alevi, önemli sayıda IŞİD’li teröristin Türkiye’ye geçtiği konusunda istihbarat aldıklarını ve durumu Türk istihbaratına bildirdiklerini söyledi.

*

Evet, sınırlarımız yolgeçen hanı olmuş. Türkiye bir tek kişiye kul köle olmakla meşgul. Bazı Türkî Devlet başkanları başkanlık sisteminden çıkıp, tek kişiye ait sorumlulukları meclise devretmeye başladılar. Çünki tek kişinin devleti yönetemeyeceğini gördüler. En iyi yönetim biçiminin Cumhuriyet olduğu herkesçe malumken. Bizimkilerin başkanlık sistemi deyip tutturmalarının sebepleri ne ola ki!

*

Zaten 14 yıldır bir tek başkan ne derse o olmuyor mu?

Başkanlık gelince, terör duracak mı?

Hırsızlıklar netleşecek ve cezalarını bulacaklar mı?

O dört bakandan ne haber?

PKK ya Fetoya yıllardır taviz verenler, ne istediyse verenler aldatılmaya devam edecekler mi? Ve daha birçok şey var…

*

Vatan hainlerine idam olacak mı?

Benzin ve Dolar fiyatları düşecek mi?

Zengin daha zengin, fakir daha fakir olmaya devam edecek mi?

Hz. Ömer gibi adalet dağıtılacak mı, yoksa partili başkan olununca yine başkan kendi partisinin adamlarına mı hizmet edecek, tolerans tanıyacak, diğer insanlar kediler gibi kenarlara mı atılacak?

*

Atatürk ilkeleri, Cumhuriyet, parlementer sistem görünen o ki tamamen kaldırılacak, öyle mi?

 

Yine torpil olacaksa ki daha fazla olacak gibi!

Cumhuriyet, milliyetçilik – demokrasi gibi insanları bir kişiye köle ve kul olmaktan kurtaran olgular yıllardır kenara itilmeye çalışılmadı mı? Başkanlık sistemi geldiğinde çok daha fazlası olmayacak mı?

 

Türk Milliyetçiliği ayaklar altına alınmadı mı?

Parlamento olduğu halde bunlar oluyorsa, başkanlık geldiğinde neler olmaz ki!

*

Ülkücüler kandan beslenir, onlar Fatiha’yı dahi bilmezler, kaba kuvvetçidirler deyip , lidere (Devlet Beye) olmadık hakaretler yapan ve liderinde bunları ne adına , ne dersen de içine sindirmesini hazmetmesini biz Ülkücüler olarak hazmedemiyoruz !

*

Oslo’yu, Dolmabahçe’yi ,Meğri Megrileri hazmedemiyoruz . Türk kelimesini silmelerini, Milliyetçiliği ayak altına almalarını hazmedemiyoruz. Şerefi olan hiç kimsede hazmedemez.

*

Pkk ya yıllarca göz yummanın sonucu yüzlerce vatan evladının öldürülmesini hazmedemiyoruz. Kendileri gibi düşünmeyen bunca memurun, amirin görevde harcanmasını, lüzumsuz adamların müdür vb önemli yerlere getirilmesini hazmedemiyoruz.

*

Camilerin siyaset alanları yapılmasını hazmedemiyoruz.

Egede ki 17 adanın Yunanlılarca istilasını, Kıbrıs’taki tavizleri hazmedemiyoruz.

 

Ne istediler de vermedik dediklerine en az 12 yıla yakın devletin bütün kademelerini teslim etmelerini hazmedemiyoruz, siz hazmediyor musunuz?

Boğaz Köprüsünde boğazı kesilen erin öldürülmesini hazmedemiyoruz.

*

Öne çıkan Ülkücü liderlere haksızlık yaparak birlikte kurulan kumpasları hazmedemiyoruz. Ve benzini dünya da en pahalı olarak ülkemin kullanmasını hazmedemiyoruz.

*

Yollar yaptılar el hak, her iktidar yapması lazım gelen görevlerdir bunlar, asfalt mı yiyeceğiz. Bizim vergilerimizle yapılan yollardan bir de geçiş parası almak bu halkı kazıklamak değil de nedir!

 

Adalet, Milli Eğitim, Tarım, ve yollar hariç tüm alanlar çökerken dolar -youro almış başını giderken hala evet demek bu millete haksızlık değil midir ? Ve akıl işi midir? Vayy bee.  Ve dahi birçok adaletsizlikler ve her gelene kanılmalardan dolayı kuvvetlice HAYIR ve tekrar HAYIR…

 

Saygılarımla…

 

 

Milliyetçi Oyları Etkileme Taktiği

Nisan ayında yapılacak referandum için, AKP’nin “Evet” kampanyasının omurgası belli olmaya başladı.

Referandum sonucunu belirleyecek milliyetçi oyları etkilemek çok önemli.

CHP ve MHP’nin seçim beyannamelerinde parlamenter sistemden yana olduğu, Başkanlık sistemine karşı olduğu, seçmenlerinin de aynı görüşü paylaştığı biliniyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin keskin görüş değişikliğine parti kitlesinden destek yok. MHP’li yöneticiler ile “lider tartışılmaz” anlayışındaki çok az bir kesim hariç ülkücülerin “hayır” diyeceği açık.

Ak Parti içindeki milliyetçi seçmenlerin de önemli bir kesimin (yüzde 20 civarı) Başkanlık sistemini benimsemediğini hem gözlemlerimiz ve hem de anketler gösteriyor.

Bu bakımdan AKP kendi içindeki Başkanlık sistemine karşı olan seçmenler için ayrı, HDP kitlesi için ayrı, milliyetçi oylar için ayrı “evet” gerekçeleri üretmeye çalışıyor.

AKP milliyetçi kesimi tepkisel oy vermeye yönlendirmek istiyor. “Hayır” oylarının temerküz ettiği CHP ile (Devlet Bahçeli’ye rağmen) “hayır” oyu verecek ülkücüleri HDP/PKK üzerinden kontrol etmeye çalışıyor.

Milliyetçi/ ulusalcılara yönelik “HDP/PKK’lılarla aynı oyu kullanmak size yakışmaz” şeklinde propaganda kurgulanmış. Troller sosyal medyada “Teröristler hayır diyecek ya siz?” gibi sloganları başlattı bile.

*****************************************

Tepkisel Oy Kullanmayın

Sistemi kökünden değiştirecek Anayasa paketine her parti ve hatta her vatandaş kendi gerekçeleri üzerinden “evet” veya “hayır” diyecektir.

Siyasi partiler zaman zaman rakipleriyle belli noktalarda aynı görüşte olabilir.

Geçmişte “açılım sürecinde” AKP ile HDP işbirliği yapmış, Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile MHP ortak aday göstererek işbirliği yapmıştı.

“Biri ne diyorsa ben tam tersini yapacağım” demek, o birinin kontrolüne girdiğinizi gösterir.

AKP, şimdi böyle bir söylemle milliyetçi seçmenleri kontrol etmeye çalışmakta.

Başkalarının oyuna bakarak oy kullanmayın. Türkiye’nin geleceğini düşünün. Demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı gibi ilkeler üzerinden karar verin.

Bir kişinin aklının, ortak akıldan daha fazla olup olamayacağını düşünerek oy kullanın.

“Teröristler hayır diyecek ya siz?” sorusunu soranlar da, Türk Milleti de AKP’nin teröristlerin “evet” dediği “açılımlara” halkımızın da “evet” demesi için yaptığı propagandaları, akil adamları unutmuş olamaz.

Buna rağmen “Türk halkının balık hafızalı olduğu” varsayımından hareketle yürütülen propaganda bakalım etkili olabilecek mi?

*****************************************

HDP “Hayır” Demez

Görünüşte HDP Başkanlık Sistemine karşı gibi. Ama referandumda “hayır” demesi pek mümkün değil. Çünkü;

  • Başkanlık Sistemi “eyalet” denilen “federe devletlerin” birleşmesiyle kurulan devletlerde uygulanır. (R. Tayyip Erdoğan da bunu 09.12.2014 tarihinde Teke Tek programında ifade etmiş, “Eyalet olmadan Başkanlık Sistemi üstü kaval, altı Şişhane olur, aldığınız zaman her şeyiyle alacaksınız” demişti.)

Bu sistem HDP/PKK kanadı için çok ileri bir adımdır. Bir adım sonrası “bağımsız PKK devletidir.” Bir kişiye verilen müthiş yetkiler sayesinde o son bir adımı atmak da çok kolaylaşır.

  • PKK’nın İmralı’daki başı ile yürütülmüş olan müzakerelerde, “Öcalan’ın Başkanlık sistemine de, Tayyip Erdoğan’ın Başkanlığına da karşı olmadığı” açıklanmıştı.
  • Prof. Dr. Ümit Özdağ “Hâlâ Saray ile Öcalan-HDP arasında pazarlık devam ediyor. Referandumdan önce bu pazarlığın nasıl biteceğini bilmiyoruz” bilgisini veriyor.
  • 2010 yılında yapılan Anayasa referandumunda da HDP “hayır” cephesinde yer almış gözükmesine rağmen, HDP’nin güçlü olduğu seçim bölgelerinde sandıklardan yüzde 90’ın üzerinde “evet” çıkmıştı. Bu tecrübe aynı ihtimalin bugün de kuvvetli olduğunu göstermektedir.
  • Ayrıca HDP Meclis’te Başkanlık sistemi için “evet” oyu kullanmadı ama “hayır” oyu da kullanmadı.

Yapılan pazarlıkta anlaşırlarsa HDP referandumda “evet” oyu kullanacaktır. Yok, anlaşamazlarsa sandığa gitmemek suretiyle “evet” oylarına dolaylı destek verecektir.

Oslo, İmralı ve Dolmabahçe müzakere/ mutabakatlarını yapan AKP ile HDP’nin, Başkanlık öncesi veya sonrasında yeniden bir mutabakata varmayacağının garantisi yoktur.

Bu bakımdan yapılan propaganda mesnetsizdir.

*******************************************

Son Pişmanlık Fayda Etmez

2010 referandumundaevet” cephesinde AKP ve bugün FETÖ olarak anılan Cemaat başı çekiyordu.

Ayrıca “yetmez ama evet” diyen etkili bir grup vardı. Bunların çoğu bugün terör örgütü üyesi ve darbeci olmak suçlarından tutuklular. Nazlı Ilıcak, Ahmet ve Mehmet Altan, Ali Bulaç, Şahin Alpay, Hasan Cemal, Mümtazer Türköne, Cengiz Çandar gibi yazarlar, Hakan Şükür gibi sporcular, Sezen Aksu, Sinan Çetin gibi sanatçılar hep “evet” demişti.

Dışarıda olanlar da yana yakıla yanıldıklarını, aldandıklarını anlatıyor. Şimdi hepsi bin pişman.

Hatta 15 Temmuz Darbe Teşebbüsüne cüret edilebilmesinin arkasında, 2010 referandumu ile Yüksek Yargının FETÖ’ye teslim edilmiş olmasının yattığını gören AKP’liler de hata yaptıklarını görmekte.

Bu defa da eğer “evet” oyları fazla çıkar ve sistem değişirse, çok geçmeden “evet çilerin” çoğu yine pişman olacaklardır. Ama iş işten geçmiş olur. Son pişmanlık fayda etmez.

Ama “hayır” oyları fazla çıkarsa;

Türkler kendini yönetme ehliyetine sahip olduğunu ispatlayacak…

Ortak aklın hâkim olduğu bir süreç başlayacak, kurumlar çalışacak ve kurallar işleyecek…

Ülke meselelerini daha kolay çözebileceğiz.

*******************************************

Meral Akşener ne Diyor?

Meral Akşener AKP ve HDP kanadı dışındakiler için bir umut olurken, Saray’ın ve Devlet Bahçeli’nin korkulu rüyası olmuştu. Ancak artık sesini medyada duyuramıyor. Merkez ve yandaş medya bir yerlerden talimat almış olmalı ki, asla O’nu konuşturmuyor.

Sadece nadiren Halk TV‘de O’nu izleyebiliyoruz. Ayda 2-3 defa programa çıktığı ve çok az kişinin bildiği Türkiye’m TV bile kapatıldı.

Ama O fırsat bulduğu her yerde konuşmaya, halkımız ile buluşmaya çalışıyor.

Yakın zamanda, bir grup arkadaşla birlikte, Meral Akşener‘le sohbet etme imkânı bulduk.

“Niye bir parti kurmuyorsunuz?” sorularına, “şu anda en önemli şey Başkanlık Sistemine geçişi durdurmak, referandumda ‘hayır’ oylarının fazla çıkmasını sağlamaktır” cevabını veriyor.

Bunun için ümitli. “Görüştüğüm anket kuruluşlarından aldığım rakamlara göre evet oyları yüzde 42 civarında. Hatta kararsız oylar dağıtılmadan yüzde 37 mertebesinde. Ancak çok adaletsiz bir seçim ortamında olduğumuzu unutmayalım. Bizim de çok çalışmamız lazım” diyor.

Büyük bir azim ve gayretle “hayır” oylarının artması için çalışacağını, “kendisi gibi MHP’de başkan adayı olan Ümit Özdağ, Sinan Ogan ve Koray Aydın’ın da aynı gayret içinde olacağını” söylüyor.

“Hayır” oyları fazla çıktığında ise “Türkiye siyasetinin yeniden şekilleneceğini, evetçi siyasi partilerin genel başkanlarının değişeceğini, Türkiye’nin içinde bulunduğu kara bulutlardan çıkabileceği bir siyasi atmosferin doğacağını” ifade ediyor.

 

 

Kerkük TürklerindenYüksek Mimar, Prof. Dr. Suphi Saatçi Orta Doğu’daki Vahşetin Sebeplerini Tahlil Ediyor

(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Orta Doğu’daki insan, kültür ve medeniyet katliamında silah sanayinin yeri ve rolü hakkında neler söylenebilir?

Prof. Dr. Yüksek Mimar Suphi Saatçi: ABD bölgede yeni savaş denemeleri yaptı, yeni silahlar ve vuruşlar denedi. Bir vuruşta kaç bin Müslüman ölüyor, her vuruşta nasıl bir sonuç alınıyor. Kısacası Müslüman parasıyla Müslüman öldürdüler. Bu açıdan Ortadoğu’daki bölge güçleri de seyirci durumuna düştüler.

Orta Doğu’daki gelişmeleri süper güçler yönlendiriyor. Mahallî güçler kendi aralarında anlaşsalar, ‘biz savaşı bitiriyoruz deseler‘ bile, milletlerarası güçler kabul etmezler. ‘Hayır, daha senaryo devam ediyor. Biz ne zaman durun dersek o zaman duracaksınız‘ derler.

Mahallî güçler ve milletlerarası güçler dâhil, herkes terör örgütlerini başka devletlere karşı kullanıyor. Yeryüzünde bir tek terörist örgüt yok ki, bir devletten destek almasın. Destek almayan asla hiçbir coğrafyada yaşayamaz. Ama bir devletten destek alıyorsa, o devam eder gider.

Çetinoğlu: Orta Doğu’da huzur ve barışın oluşturulması ve devamı için Türkiye, meselenin neresinde?

Prof. Saatçi: Bölge problemlerinin çözümünde Türkiye’nin oyun dışında bırakılması yanlış. Oyun dışı kalınması Türkiye’nin aleyhine olur. Türkiye başından beri işin içinde olmalıydı. Bu konuyu Türkiye 1 Mart tezkeresi ile kendi aleyhinde bir karar aldı. Bu konu hâlâ Türkiye’de anlaşılmamıştır.

Çetinoğlu: Türkiye, Orta Doğu ülkeleri için ne ifade ediyor?

Prof. Saatçi: Kanuni döneminde o zamanki dünya şartlarına göre en demokratik ülke Osmanlı Devleti idi.  Bütün dünyanın sanatkârları, ressamları, mimarları, bilim adamları, tüccarları İstanbul’a gelirdi. Nasıl şimdi Amerika’ya gidiyorsa, o zaman en yükselen değer dünya başşehri olan İstanbul’du. Refah, kaliteli hayat, konforlu hayat, her şey İstanbul’da, güzellik İstanbul’da. Batı’nın en doğusunda, Doğu’nun en batısında olan İstanbul, 3 kıtanın kavşak noktasında, iki büyük kültür ve medeniyet denizinin birleştiği yerde. Dünyanın medeniyet ve kültür aktivitesi Akdeniz havzasındadır.

Türkler de denize kavuştukları için cihan devleti olmuştur. Pakistan gibi bir coğrafyada cihan devleti olunamaz. Türkiye’nin stratejik derinliği var. Bu derinlik bugün bütün Arap dünyası, bütün Ortadoğu dünyası için çok büyük bir cazibe merkezi oluşturmuştur.

Çetinoğlu: Yakın zamanda İran’a seyahatiniz oldu. İran’dan Türkiye nasıl görünüyor?

Prof. Saatçi: Mimar Sinan konusunda yapılan bir toplantı münasebetiyle İran’a gitmiştim. İran’da da aynı şeyi hissettim. Bugün İran’ın kapısını açınız, mübalağasız yarısı Türkiye’ye kaçar. Öyle bir Türkiye hayranlığı var. Türkiye’nin çok büyük gücü var; bunu bilmemiz lazım. Yurt dışından 15 bine yakın öğrenci okuyor burada. Kerkük’te bulunan 470 doktorun çoğu Türkiye mezunu. Türkiye eğitim, sağlık ve turizm sektöründe Ortadoğu’nun en gözde ülkesidir. Tarih boyunca da Türkiye Balkanları, Ortadoğu’yu beslemiştir.

Çetinoğlu: Güçlü ülke‘ kavramı sıkça kullanılıyor. Sizce ülkelerin gücü ne ile ölçülür?

Prof. Saatçi: Ülkelerin güçleri zenginlikle orantılı değil. Hele hele petrolle hiç değil. Ülkeler arasındaki fark, yönetimle ilgilidir. İyi ve akıllıca yönetilen ülke var, kötü yönetilen ülke var. Bunu böyle ayırıyorum ben. İyi yönetilen ülke olursanız, her şeyde önde gidersiniz.

Burada her gün, herkes her şeyi konuşuyor. Ertesi gün gündem değişiyor, bu sefer herkes yeni gündemi konuşuyor. Cumhurbaşkanı ne diyorsa, seyyar satıcı da onu söylüyor. Bu kadar güçlü iletişim var. Bunu biraz yavaşlatmak lazım. Fakat biz böyle dinamik yaşamayı seviyoruz. Demek ki, millet olarak farklı bir yanımız var. ‘Irak böyle, Suriye böyle‘, durmadan konuşuyoruz. Politikamızı bütün dünyaya açıklıyoruz ve karşı tarafa her şeyi bildiriyoruz. Hasımlarımız bunları niye bilsin?

Türkler dış politikalarını tarih boyunca saklı tutmuşlardır. Devlet politikaları, devletin üst kademe yönetimi arasında saklı tutulmuştur. Türkler, Malazgirt’te 1071’den sonra, 1453’e kadar 382 yıl büyük bir yürüyüş yapmıştır. Türk devlet başkanlarının dış politika çizgileri istikametini hiç şaşırmamıştır. Birisi niye o tarafa, öbürü o tarafa gitmedi? Demek ki ufku olan devlet adamlarının hedefleri de büyük ve doğru oluyor.

Bilindiği gibi Selçuklu ve Osmanlı hanedanları Oğuzlardan geliyor. Selçuklu 24 Oğuz boyundan biri olan Kınık’tan geliyor, Osmanlılar ise Kayı boyundan… Şecerelerini yani soy ağaçlarını yazdırırken Oğuz Han’dan başlatıyorlar, Osmanlı yahut Selçuklu soyu buradan geliyor diye ifade ediyorlardı. Onlarda Türklük şuuru var. Ama her iki devlet de etnisiteye vurgu yapmamışlardır. Açıkça söylemek gerekirse ırkçılık duygusuyla millî bir devlet söylemi üzerinde durmamışlardır. İslam’ın bayraktarlığını yapmışlardır.

Ne var ki Selçukluların ve Osmanlıların Türklük lehine davrandıklarını ve o açıdan Türkçülük yaptıklarını eylem olarak kabul etmek gerekir. Türklüğü telaffuz etmeden, Türk demeden icraat yapmışlardır. İlâ-i Kelimetullah, yani Allah’ın ismini yüceltmek uğruna devleti yönetmişler ve dış politikalarına istikamet vermişlerdir. Hem de bunu büyük bir ihlasla yapmışlardır. Böylece Türk olmayan bütün Müslümanlar da birlik ve beraberlik içinde tutmuşlardır. Başarılarının bütün sırrı bunda gizlidir.

İnsanlar arasında ayırım yapsalardı, ‘Türk‘ deselerdi, belki kısa süre içinde dağınıklık olur, birlik ve beraberlik bozulurdu. Türklük heyecanı ile davransalardı, kısa süre içinde devletin dağılmasına yol açarlardı. Onların daha akıllıca davrandıklarını düşünmek yanlış değildir. Selçuklu ve Osmanlıların, Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esaslarına göre devleti yönetmelerini ve milliyetçilik yapmalarını beklemek doğru değildir.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Türkler, milliyetçilik ideolojisi ile hareket etmemişlerdir. Yahya Kemal’in bir şiiri var; şiirin başlığı: ‘1918‘ Bununla İstanbul’un işgal günlerini vurguluyor. Şiirin ilk beyiti şöyle:

Ölenler öldü kalanlarla mustarip kaldık

Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık

Hor görülen cemaat Türkler. Herkes bir tarafa çekti, biz hor görülmeye başlandık.

Çetinoğlu: Çok isâbetli bir değerlendirme. Osmanlı, ana hatları itibariyle Selçuk mirası üzerinde yükseldi. Selçuklu’nun hatâlarını ayıkladı, sistemi kısmen de olsa çağa uygun hâle getirdi ve bu arada güçlendirdi. Onun için uzun ömürlü oldu. Cumhuriyet yönetimi ise sıfırdan yeni bir devlet kurdu. Söylediğiniz, İ’lâ-yi Kelime-t’ullah düşüncesine itibar edilmedi. Yaşadığımız sıkıntıların sebebi bu olabilir. Denilebilir ki, devrimcilik düşüncesi, tekâmül ihtiyacının önüne konuldu. Milletin isteklerine aykırı tatbikat dâima sıkıntı kaynağı olur.

Prof. Saatçi: Milletimiz çok sağduyulu, çok akıllı düşünür. Ülkenin, vatanın ve halkın geleceğini her şeyin üstünde tutar. Ülkenin millî menfaatlerini, siyasî ideolojilerin üstünde görür. Seçimlerde halkın kullandığı oylardan da bu sonucu çıkarmak mümkün. Millet her zaman mutedil düşünür; yani aşırı şeylerden hoşlanmaz. Irkçı-kavmiyetçi düşünceye de uzak durur; Kur’an ve sünnet dışındaki İslam görüşüne de eğilim göstermez. Her zaman vatansever bir bakışa sahiptir. Vatansever olmayan hiçbir liderin arkasından yürümez.

Toplumun güvenini kazanan büyük partiler de her kesimi kucaklamak için aşırı düşüncelerden uzak durmak mecburiyetindedir. Vatanın, ülkenin menfaati doğrultusunda hareket etmekle halkın güvenine mazhar olur. Her kesimi kucaklayan, büyük kitleleri kendine bağlayan siyasî hareketler, sivri uçlardan uzaklaşıp törpülenmek mecburiyetindedir. Halk bunun ayarını yapar. Zorlarsanız bu sefer seçimde halk cezalandırır. Mutedil, ölçülü ve sağlıklı düşünen bir halkımız var.

Çetinoğlu: 15 Temmuz…

Prof. Saatçi: Darbe teşebbüsü de bize şunu gösterdi: İnsanlarımız ülkesine, devletine, yönetime ve düzenine sahip çıkıyor. Hem de büyük bir coşku ile. Sadece halkın başarısıdır demek de doğru değil, ordumuzun da bunda başarısı vardır. Bizim ordumuzun yüzde yüzü hain değildir. Hain olsaydı, kan gövdeyi götürürdü.

Bu ordu 2500 yıllık ordudur. Selçuklunun da Osmanlının da ordusudur bu. Gerçekten de bu ordu, Yahya Kemal’in deyimiyle İslam’ın da son ordusudur. Ordunun içine hileyle, sahtekârlıkla hain insanların sokulmasına, sızmasına yol verilirse sonuç haliyle böyle olur. Yanlışlıklara göz yumulduğu için devletimiz ve milletimiz büyük bir tehlike atlatmış, ülkemiz uçurumun kenarından dönmüştür.

Çetinoğlu: Geçmiş olsun diyelim. Türkiye ile alakalı görüşlerinizle röportajımızı tamamlayabilir miyiz?

Prof. Saatçi: Türkiye bu hâliyle bile tam yaşanacak bir ülkedir. Dünyanın en güzel ülkesidir. Ülkemizin doğal güzellikleri, aynı anda dört mevsimi yaşama şansımız var. Atalarımız çok zevkli ve güzel bir coğrafya seçmişler. Stratejik derinliği, turistik değeri ve doğal güzelliği var. Ülkemizde bizden önce, İslam’dan önce, Selçuklulardan önce yapılan çok güzel mimarî eserler var. Ayasofya var.

İstanbul’da, Nevşehir’de Mardin’de, Urfa’da İslam öncesi dönemlere ait çok güzel eserler bulunuyor. Bunları korumuşuz, restore etmişiz. Milletimizin bağnaz bir tarafı yok. Başkaları bizim eserlerimizi tahrip etmişler. Onlar bize ve eserlerimize karşı çok katı ve haşin davranmışlar. Bizde o katılık, haşinlik yok. Bizim mimarîmizi zenginleştiren unsurlardan biri de Bizans mimarîsidir, Akdeniz mimarisidir. Sinan çok akıllıca davranmış, her sanatın güzel yanlarını almış; ama ayıklamış, kendi mimarî geleneği içinde onu eritmiş. Sasani’yi tanımış, Selçuklu’yu tanımış, Bizans’ı tanımış, Roma’yı tanımış, Arap’ı tanımış; ama ne Sasani olmuş, ne Bizans olmuş. Osmanlı mimarî kültürünü, Osmanlı mimarî geleneğini detaylarına kadar kendine özgü bir potada eriterek, bileşenini ortaya çıkararak uygulamalar yapmış ve kendi mimarî geleneğini zenginleştirmiştir. Sinan hatıralarında diyor ki: ‘Her viraneden bir ders aldım, her köşeden bir pay kaptım. Bir bina neden yıkılmış, zaafı neymiş, onu inceledim ve öğrendim‘ İyi bir gözlemci. Zaten mimarlık görgüye dayanan bir sanattır.

Çetinoğlu: Petrol bölgesinde doğup büyüdünüz. Petrol hakkındaki düşünceleriniz nedir?

Prof. Saatçi: Petrol, eski önemini kaybetmek üzere. Irak, petrol gelirleriyle sadece maaşları verebiliyor. Akıllıca bir işletim olmadıkça, bu savaş içinde bir sonuç vermeyeceğini bilmesi gerek. Türkiye’den daha iyi yaşaması gerekirken, bugün Petrolü olan Irak halkı sefilleri oynuyor. Iraklıların çoğu orada burada mülteci olarak yaşıyorlar. Türkiye’nin Allah’a şükür ki petrolü yok. Petrol olsaydı, Türkiye de sıkıntı yaşardı.

Çetinoğlu: Orta Doğu’daki savaşlarla Türkiye’nin bağlantısından bahseder misiniz?

Prof. Saatçi: Türkiye yükseliş içinde olduğu için ABD bu tehlikeli darbeyi planlamış ve desteklemiş diye düşünenler var. Belki de doğrudur. ABD bir süreden beri Türkiye’ye karşı politik tavrını değiştirmiştir. Amerika’nın Suriye politikasında, ahlakî açıdan, Türkiye müttefiki olduğuna göre, böyle yapmaması gerekirdi; ama maalesef, aleyhimize olan gelişmeleri destekliyor, desteğini devam ettiriyor. Bir terörist gruba destek veriyor.

Çetinoğlu: Sizce ABD,  petrolü olmayan Türkiye’den ne istiyor?

Prof. Saatçi: Değişiklik istiyorlar; Türkiye’de arbede çıkartmak istiyor. Yahut Türkiye’nin daha fazla güçlenmesini istemiyor. Biz de fazlaca gövde gösterisi yaptığımız için göze batıyoruz. Müslüman ülkelerle iyi ilişkiler içinde olmak hiç şüphesiz yararlı ve doğru bir politika olur ki, Türkiye’ye bu yakışır.

Allah ülkemize, devletimize ve milletimize zeval vermesin.

Çetinoğlu: Âmin, âmin, âmin… Çok teşekkür ederim efendim.

 

Yüksek Mimar Prof. Dr. SUPHİ SAATÇİ:

1946 yılında Kerkük’te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kerkük’te tamamladı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi)’nin Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirdi.

 

1992 yılında doktorasını tamamladı ve 1994 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde doçent oldu, Daha sonra aynı üniversitede profesörlüğe yükseldi. 2011 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Rektör Yardımcılığına getirildi. Bu görevinde iken 2013 yılında yaş haddinden emekli oldu. Hâlen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Mimarlık Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

 

Millî ve milletlerarası bilgi şöleni (sempozyum) ve toplantılarda sunulmuş bildirileri ve yayımlanmış birçok makale, inceleme ve araştırma yazıları vardır. Mimar Sinan ve Osmanlı mimarlığının klasik çağı, şehir ve medeniyet, klasik Türk evi üzerine araştırmalar yapmıştır. Ayrıca Irak Türkmenlerinin kültür tarihi üzerine yayımlanmış eserleri de bulunmaktadır.

Saatçi’nin yayımlanmış kitapları:

Kerkük Çocuk Folkloru: İstanbul-1984. (2. Baskı, İstanbul-2008), Mimar Sinan: İstanbul-1987 (3. Baskı-2014), Mimar Sinan’ın Yapılarındaki Kitabeler: İstanbul-1988, Mimar Sinan ve Tezkiretü’l-Bünyan: İstanbul-1989, Mimar Sinan and Tezkiretü’l-Bünyan: İstanbul-1989, Irak Muasır Türk Şairleri Antolojisi: Ankara-1991, Kerkük’ten Derlenen Olay Türküleri: İstanbul-1992, Târihî Gelişim İçinde Irak’ta Türk Varlığı: İstanbul-1996, Kerkük Güldestesi: İstanbul-1997 (2. Baskı, İstanbul, 2008), Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi:  (Nesir-Nazım): Ankara-1997, Kerküklü Mehmet Râsih Öztürkmen-Hayatı ve Şiirleri-: İstanbul-2001, Tarihten Günümüze Irak Türkmenleri: İstanbul-2003 (3. Baskı, İstanbul-2007), Kerkük Evleri: İstanbul-2003. (2. Baskı, İstanbul-2013), Hasretin Adı Kerkük: İstanbul-2004, Bir Osmanlı Mucizesi Mimar Sinan: İstanbul-2005 (4. Baskı, İstanbul-2014), Kerkük’ün Sönmez Ateşi İzzettin Kerkük Armağanı: İstanbul-2006, The Urban Fabric and Traditional Houses of Kirkuk: İstanbul-2007, Kent Dokusu ve Geleneksel Evleriyle Kerkük: İstanbul-2007, Irak Türkmen Boyları Oymakları ve Yerleşme Bölgeleri: İstanbul-2009 (2. Baskı-2015), Osmaneli ve Geleneksel Evleri: İstanbul-2009, Evliya Çelebi Kerkük’te: İstanbul-2013,  Sinan Atlası: İstanbul-2015,  Kırklareli ve Geleneksel Evleri: İstanbul-2016, Darağacında Sallanan Bayraklar: İstanbul-2016.

 

(BİTTİ)