24.4 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 700

Rusların Gözüyle Türkler

0

Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu, 13,8 X 21 santim ölçülerinde, 224 sayfalık eserinde, Rusların ataları Slavların Türklerle ilk karşılaşmalarından günümüze kadarki dönemde Rus kaynaklarında yer alan Türkler hakkındaki bilgileri ve yorumları ele alıyor.

Rus kaynakları, aynen Çin yıllıkları ile Arap ve Fars el yazmaları gibi Türk tarihinin önemli kaynakları konumundadırlar. Hıristiyanlığın kabulüyle birlikte Rus manastırlarında kaleme alınmaya başlanan yıllıklar/kronikler, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk boylarıyla ilgili bilgi verirken ve bu alandaki boşluğu önemli ölçüde doldururken, Rus büyükelçi, tüccar ve seyyahların rapor ve hatıraları, Osmanlı Devleti’nin siyasi ve özellikle de sosyo-ekonomik yapısı hakkında Osmanlı kaynaklarındaki bilgileri tamamlamaktadırlar. Yine askerî ajanlarla konsolosların raporları 19. yüzyılın sonu – 20. yüzyılın başındaki Türkiye ve dönemin mahallî meseleleriyle ilgili bilgi içerirken Sovyet liderlerinin açıklamaları Sovyet dönemi Rusya’sının Türkiye’ye bakış açısını ortaya koymaktadırlar.

Türklerle Rusların asırlarca beraber yaşaması; yazar, şair, ressam ve diğer Rus entelektüellerin eserlerinde Türk-Rus münasebetlerini ve Türkiye’yi konu almalarına sebep oldu. Nitekim birçok meşhur Rus yazarın eserinde Türklere, Türk-Rus münasebetlerine ve Türk algısına rastlamak mümkündür. Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu,  Rusların Gözüyle Türkler isimli çalışmasını; Rus yıllıklarını, elçi raporlarını, Rus devlet adamlarının hatıralarını ve Türkiye ile ilgili yaptıkları açıklamalarını, Türk-Rus savaşlarına katılan Rus askerlerinin hatıralarını, Rus konsolos ve askerî ajanlarının raporlarını, diplomatik yazışmaları, Rus edebî eser ve destanlarını, farklı dönem Rus entelektüelerinin Türklerle ilgili kaleme aldıkları eserleri inceleyerek hazırlamıştır. Adı geçen bu kaynaklardan Rusların Türklere yaklaşım ve tasvirleri değerlendirilmekte, olumlu veya olumsuz düşüncelerinin sebeplerini de siyâsî olayları kısaca aktararak açıklıyor. Dolayısıyla bu çalışması, aynı zamanda Türk-Rus münâsebetlerinin kısa bir târihçesini de ihtiva etmektedir.

KAKNÜS YAYINLARI / KIZKULESİ YAYINCILIK VE TANITIM HİZMETLERİ.

Mimar Sinan Mahallesi, Selami Ali Efendi Caddesi Nu: 5 Üsküdar, İstanbul.

Telefon: 0 216-341 08 65  Belgegeçer: 0.216-334 61 48 e-posta: kitap@kaknus.com.tr //  www.kaknus.com.tr

Dağıtım: Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han Nu: 3 Cağaloğlu, Fatih İstanbul

Telefon: 0.212-520 49 27 Belgegeçer: 0.212-520 49 28  e-posta: satis@kaknus.com.tr //  www.kaknus.com.tr

Doç. Dr. İLYAS KEMALOĞLU:

1978’de Rusya Federasyonu’nun Ulyanovsk şehrinde doğdu. 2001’de Marmara Üniversitesi Târih Bölümü’nde lisansını, 2003’te ‘Altın Orda – İlhanlı Münasebetleri‘ başlıklı tezle yüksek lisansını ve 2008’de ‘Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi‘ başlıklı tezle doktorasını tamamladı. 2012’de doçent oldu. Rusça, İngilizce, Farsça ve çeşitli Slav ve Türk lehçelerini bilen Kemaloğlu, 2004-2008 yılları arasında (ASAM) Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Rusya-Ukrayna Masası’nda görev yaptı. 2009-2012 yılları arasında Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne bağlı Ermeni Araştırmaları Grubu’nun projesi çerçevesinde TC Başbakanlık Atatürk, Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu’nda çalıştı. 2009-2013 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı tarafından desteklenen Orta Doğu Stratejik Araştırmaları Merkezi (ORSAM) isimli kuruluşta Avrasya Danışmanı olarak görev yaptı. 2013 yılından itibaren Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.

2013 yılında, TC Başbakanlık Atatürk, Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu Türk Târih Kurumu Bilim Kurulu’na üye seçildi. 2014’ten beri Milli Eğitim Gençlik ve Spor eski Bakanı Hasan Celal Güzel’in başkanlığını yaptığı Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi’nde Tataristan-Başkurdistan-Çuvaşistan Araştırmaları Masası başkanıdır.

Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu’nun çalışmalarının büyük bir kısmı, Altın Orda, Tatar hanlıkları, Rusya târihi, Türk-Rus münâsebetleri ve günümüz Avrasya coğrafyasındaki güncel gelişmeler ile ilgilidir. Telif, çeviri ve editör olmak üzere otuza yakın kitap çalışması yayımlanmıştır. Hakemli dergilerle popüler siyaset ve târih içerikli dergilerde çok sayıda makalesi yayımlanmıştır

2011’de ‘Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi‘ (Ötüken Yayınları, 2009) adlı çalışması, Türk Târih Kurumu Teşvik Ödülü’ne layık görüldü.

Kemaloğlu’nun Türkçeye kazandırdığı ana kaynakların başında yine farklı dönemlerde Osmanlı’ya gelen Rus diplomatlarının elçilik rapor ve hatıraları gelmektedir. Bu eserler, özellikle Osmanlı-Rus tarihinin araştırılması açısından önem arz eden kaynaklardır. Yine Türk Târih Kurumu’ndaki görevi sırasında Kemaloğlu, Ermeni meselesine dair Rus arşiv belgelerini Türkçeye tercüme ederek Türk araştırmacıların istifadesine sundu.

2014 yılında çekilen ve 7 dile tercüme edilen 13 bölümlük Türkler belgeselinin metin yazarlığı ve danışmanlığını yaptı.

 

Rusların Kökeni ve Rusya’nın Kısa Târihi:

 

OĞUZ ÇETİNOĞLURuslar, Slavların* Kuzey Slavları grubunu oluşturan 3 kavimden biridir. (Diğerleri: Ukrainler ve Beyaz Ruslar)

Hun Türkleri Avrupa’ya geçerken Slavları batıya ve kuzeye sürdüler. Normon** asıllı Rurik Hânedânı 825 yılında İsveç’ten gelip ilk Rus Prensliği’ni kurdu. Bu hanedan 1598 yılına kadar yönetimde kaldı. Kısa süre içerisinde çok sayıda prenslikler kuruldu. Bu prenslikler, 1238 yılından 1480 yılına kadar 242 yıl Altın Orda Türk İmparatorluğu’nun mutlak tabiiyetinde oldular.

Altın Orda İmparatorluğu, şehzâde kavgaları sebebiyle güç kaybedip Toktamış Han, 1395 yılında Emir Timur’a yenilince Altın Orda Devleti dağıldı, Rus prenslikleri güçlendi.

Üçüncü Ivan (1440-1505) prenslikleri birleştirdi. 1462 yılından 1505 yılına kadar 43 yıl, Moskova Büyük Knezi*** olarak hükmetti. Rusya Çarlığının temelini attı.

Rusya Çarlığı en büyük badireyi, Kırım Türklerinin Hanı Mehmet Giray Han’ın 1659 yılında, Osmanlı Devleti’nden aldığı takviye ile Moskova üzerine hücum ettiğinde atlattı. Türk ordusunun önünden Moskova’ya doğru kaçan Ruslar, yol üzerindeki evleri, tarlaları, yiyecek maddelerini yaktıklarından ve ağır kış şartları sebebiyle Giray Han, muhtemel tehlikeyi sezdi ve Moskova’ya birkaç kilometre kala, geri döndü.

Rus Çarlığı 1552’de Kazan, 1556’da Astrahan, 1783’te Kırım hanlıklarını kendisine bağladıktan sonra Türkistan Türk Cumhuriyetlerine yöneldi. Azerbaycan’dan Kazakistan’a kadar topraklara hâkim oldu.

1905 yılında başlayan ayaklanmalar, Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru bütün Rusya’ya yayılınca Rus Çarlığı Ekim 1917’de çöktü. Lenin yönetiminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) kuruldu. Birlik, 15 cumhuriyetten oluşuyordu: 1-Rusya Federasyonu, 2-Ukrayna, 3-Özbekistan, 4-Kazakistan, 5-Beyaz Rusya, 6-Azerbaycan, 7-Gürcüstan, 8-Tacikistan, 9-Moldavya, 10-Kırgızistan, 11-Litvanya, 12-Ermenistan, 13-Türkmenistan, 14-Letonya, 15-Estonya.

SSCB, Gorbaçov’un başkan olduğu dönemde, 1991 yılında dağıldı. 14 cumhuriyet bağımsızlığını kazandı. SSCB’nin mirası, başkanlığa seçilen Yeltsin yönetimindeki Rusya Federasyonu’na intikal etti. Rusya, Yeltsin’in veliaht tayin ettiği Putin yönetiminde yoluna devam ediyor.

*Slavlar: Hint-Avrupa ırklarını meydana getiren büyük gruplardan biridir. Kuzeydoğu Avrupa’da, şimdiki Rusya Federasyonu’nun kuzeyinde ilkel bir topluluk hâlinde yaşayan, devlet kuramamış kabilelerden ibâretti.

**Normon: Târihteki Frank Krallığı’nın (günümüzdeki Fransa’nın) kuzeyinde yaşayan ve Vikingler olarak anılan kabilenin torunları.

***Rusçada ‘prens’ veya ‘bey’ mânâsında.

KUŞBAKIŞI:

Arzın Kapısı Kudüs:

Tarihçi ve Yazar Talha Uğurluel‘in 13,5 X 21 santim ölçülerinde 344 sayfalık Arzın Kapısı Kudüs isimli eseri, 2016 yılında yayınlandı.

Kudüs, Milattan Önce 4.000’li yıllarda kurulmuş târihî bir şehirdir. Filistin topraklarında bulunan şehir, hâlen İsrail’in işgali altındadır.

Mûsevîler, bölgeye ilk geldiklerinde kurdukları İbrânî Devleti’nin başşehri olduğu için; Hıristiyanlar, Kudüs’teki Kemâme Kilisesi’nde gömülü olduğuna inandıkları Hz. Îsa sebebiyle ve hac için buraya geldiklerinden;  Müslümanlar, Hz. Muhammed (sav) Efendimizin Mîraç mahalli ve Mekke’den önce Müslümanların kıblesi olduğu için Kudüs’ü ‘Mukaddes şehir’ olarak kabul ederler.

Şehir, Tolunoğulları ve Ihşidîler zamanında Türkler tarafından yönetildi. 905-1070 yılları arasında Şiî Fâtımîlerin eline geçti. Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın kumandanlarından Atsız Bey tarafından fethedildi. Ancak 1096’da Mısır’dan gelen Şiî Fâtımîler şehri geri aldılar. Haçlılar 1099 yılında Kudüs’e girdiler. Burada Katolik Latin (Fransız) krallığı kurdular. 1187’de Türk komutan Sultan Salâhaddin Eyyûbî, şehri Haçlılar’dan aldı. 1244’te Haçlılar yeniden şehre girdilerse de Mısır Memlûk Türk sultanları birkaç yıl sonra Haçlıları yalnız Kudüs’ten değil, bütün Filistin’den ve Doğu Akdeniz’den çıkardılar. 30 Aralık 1516 tarihinde Yavuz Sultan Selim Han şehri fethetti. Şehir, 401 yıl Osmanlı idâresinde kaldı.

1947 yılında İsrail Devleti kurulunca şehrin Doğu (Müslüman Arap) kesimi Ürdün’e, Batı (Yahudi) kesimi İsrail’e verildi. 1967 yılında İsrail, şehrin tamamını ele geçirdi ve başşehir ilân etti.

Eserde ilk defa kullanılan fotoğraflar ve şehir haritasıyla okuyucuyu şehrin damarlarında gezdiriyor, tam bir görüntülü şehir ziyafeti sunuyor.

Bunlar, Kudüs hakkında bilinenler… Bilmediklerimiz… Anlatılmayanlar… Görülmeyenler… Onlar,  Talha Uğurluel’in eserinde…

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00                                    e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

 

Timur:

Timur, târihin akışını değiştiren bir Türk imparatorudur. Bizde Timur, ‘Aksak Timur‘, batıda ise ‘Timurlenk‘ diye bilinir. Orta Asya’da ise ‘Emir Timur‘ diye anılır. Ordu komutanı ve devleti fiîlen idâre eden tek yetkili ve sorumlu olmasına rağmen, Cengiz Han soyundan olmadığı için,  ‘Han‘, ‘Hakan‘ unvanı kullanamamış, ‘Devlet Başkanı‘ sıfatına sâhip olmamıştır.

Bilgeoğuz yayınlarının sâhibi Oğuzhan Cengiz, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 128 sayfalık eserinde Emir Timur’u, târih yazarı hassasiyeti ve dirayetiyle anlatıyor.

Timur, şimdi Özbekistan sınırları içinde kalan Semarkand şehrini pergelin sâbit aşağı yapmış ve hep at sırtında, Deşt-i Kıpçak’a (Ukrayna ovalarına), Anadolu’nun en ücra köşelerine, Mısır’a doğru akmış, öbür taraftan Hindistan’a, Çin’e seferler düzenlemiştir.

Ankara’da Çubuk ovasında, ‘Tanrı nasıl bir ise sultan da bir olmalı‘ diyerek Yıldırım Beyazıt gibi güçlü bir padişahın karşısına çıkmak cesaretini göstermiş ve galip gelmiş,  İzmir’i Hıristiyanların elinden almıştır.

Timur, bir cengâverdi… Kimine göre çok acımasız, kimine göre, yeri gelince en müşfik insandı. Bütün târihçilerin birleştiği bir nokta ise, O’nun, bilim adamlarına çok değer veren özelliğidir.

Oğuzhan Cengiz, Timur’un seferlerini anlattığı gibi, O’nun iç dünyasını, çevre ile ilişkisini, ilim adamlarına verdiği değeri, zamanından, zamanımıza gelen birinci el kaynakları esas alarak özlü bir şekilde veriyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

İSTANBUL’UN 100 KÜTÜPHANESİ:

Yüzyıllardır birçok farklı kültüre ev sahipliği yapan İstanbul; külliyeler, camiler, kiliseler, çeşmeleriyle eşsiz zenginliğe sâhiptir. Târihi boyunca birçok ilim adamının çalışmalar yaptığı şehrin kütüphâneleri de bu zenginliğin nişânesidir. Kitap, İstanbul’un bu entelektüel birikimini yansıtıyor.

Ümit Konya’nın hazırladığı 16,5 X 24 santim ölçülerinde, 137 sayfalık eser; Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesinden, İslam Târih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) Kütüphanesi’ne kadar, çok kıymetli kitapları bünyesinde barındıran kültür merkezlerini bütün teferruatıyla tanıtmaktadır.

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ KÜLTÜR A. Ş. YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi Topkapı Kültür Parkı Osmanlı Evleri, Topkapı, Zeytinburnu 34010 İstanbul. Telefon: 0.212-467 07 00 Belgegeçer: 0.212-467 07 99 e-posta: kultursanat@kultursanat.org www.kultursanat.org

KISA KISA… KISA KISA…

1- İSTANBUL KÜTÜPHÂNELERİNDE ÜÇ BİBLİYOGRAFYA: Hüseyin Nihal Atsız. Ötüken Neşriyat.

2- HUNLAR: Lev Gumilev’den Türkçe’ye çeviren: Dr. Ahsen Batur. Selenge Yayınları.

3- RIZA TEVFİK: Hazırlayan Prof. Dr. Abdullah Uçman. Dergâh Yayıncılık

4- NİĞDE AKSARAY VE NEVŞEHİR TARİHİ ÜZERİNE: Editör Musa Şaşmaz. Kitabevi Yayınları M. Varış

5- BAŞKA BİR YOL: Elif Çizmeci. Beyan Yayınları.

 

DERKENAR:

Q Klavye

Daktilonun veya bilgisayarda klavyenin tuşlarına bakmadan, on parmakla, ilmî olarak yazma metodunu, Dr. İhsan Sıtkı Yener icat etmiştir. 91 yaşında ebedî âleme intikal eden Yener’in, daktilo ile hızlı ve hatasız yazma yarışmalarında,  80’nin üzerinde madalyası vardır.  Yazım teknolojileri alanında en büyük meslek kuruluşu olan ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı bünyesinde faaliyet gösteren INTERSTENO’ya 5 Mayıs 1957 tarihinde Türkiye’nin katılmasını sağlamıştır.

İhsan Sıtkı Yener’in bir sözünü hatırlatmalı: ‘Ödülden falan vazgeçtim, devlet Q klavyeyi getirtmesin yeter.’ Ne gariptir ki, Q klavye Türkiye’ye geldi ve millî olan her şeyimize yabancı entel takımının gayretkeşliği ile millî klavyemiz olan F klavyeden daha fazla kullanılır oldu.

Daktilo ile yazanlar yine F klavye kullanıyorlar. Bilgisayarda kullanılmak üzere F klavye bulmak maalesef hayli zor.

Halbuki F klavyenin Türkçeye en uygun klavyedir. Q klavyelerin bazılarında İ, Ö, Ç, Ş Ğ gibi, Latin Alfabesini Türk Alfabesine dönüştüren harfler yok. Yıllardan beri bazı milletvekilleri ve sivil toplum kuruluşları, Q klavyeli bilgisayarların ithâlinin yasaklanması için çalışıyorlarsa da, henüz netice alınamamıştır. Küresel kültüre mensup çığırtkan azınlık, millî değerlere bağlılık hassasiyetine sahip çoğunluğu engelliyor.

Q klavye 1873’te mühendisliğe aykırılık abidesi olarak icat edilmişti. Daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş sağ elini kullanan insanları zayıf parmaklarını kullanmak mecburiyetinde bırakacak şekilde, en çok kullanılan harfler klavyenin sol tarafında yer alacak şekilde toplanmıştı. Sağ elle kullanılan klavyenin sağ tarafında ise en az kullanılan harfler bulunuyordu.  Görünüşte verimliliğe aykırı bütün bu özelliklerin gerisinde yatan sebep, 1873’teki daktilolarda yan yana iki tuşa art arda basıldığı zaman ikisinin birbirine karışmasıydı. Bu yüzden üreticiler daktilo yazanları yavaşlatmak ihtiyacını hissettiler.

Daktilolardaki gelişmeler harflerin üst üste gelmesi problemini ortadan kaldırınca 1932’de daha verimli olacak şekilde düzenlenmiş klavyelerle yapılan denemeler yazı yazma hızımızın iki katına çıkacağını ve harcanacak çabanın yüzde 95 azalacağını gösterdi. Ama artık QWERTY klavyeler bütün kaleleri ele geçirmişti.

QWERTY klavyesiyle yazan yüz binlerce daktilocunun, daktilo öğretmeninin, daktilo ve bilgisayar satıcısının, üreticinin kazanılmış hakları, 60 yılı aşkın bir süredir klavyeleri etkili hâle getirme yönündeki bütün teşebbüslerle çatışıyor.

 

 

Görmek İsterim

 

Hiç kimseye elpençe divan durmam dünyada,
Ayyıldızlı bayrağa selam durmak isterim.
Bir padişah emrine asla girmem dünyada,
İrademi almayan yola girmek isterim.

Bir benzeri olmayan seçkin tekil olsa da,
Dünyaya hükmeyleyen yüce akıl olsa da,
Milletin oylarıyla gelmiş vekil olsa da,
Attığı her adımdan hesap sormak isterim.

Türk’üm derim her yerde, ağlasam da gülsem de;
Asla dönmem yolumdan tek başıma kalsam da,
Tasa değil gönlüme, yaşasam da ölsem de;
Mağdurun yarasını dostça sarmak isterim.

Solsun istemiyorum, dalında açan gülü;
Seviyorum her zaman, doğru söyleyen dili;
Her türlü zalimlikle Türk’e uzanan eli,
Okları kırar gibi tek tek kırmak isterim.

Araf’ta kalamam ben, bellidir yönüm, yanım;
Devşirilmiş değilim, saf Türk kanıdır kanım;
Hak yolunda sersebil olsa da tatlı canım,
Hakkı tutan tarafa destek vermek isterim.

Bugün ne söylüyorsak, onu söyledik dün de,
Hakikat nerde ise yolumuz aynı yönde,
Mükâfat beklemeden, vazifede en önde;
Yanımda bir kaç yiğit ben de görmek isterim.

 

 

“İsyan Ahlâkı” ve İsyan Felsefesi – II

Yaşamayı seçmekle başlıyor aslında isyan. İlk nefes, ilk çığlıktır ve isyanın varlık bulmasıdır dünyada. İnsan yaratılış gayesini ister sezgi yoluyla, ister bilgi yoluyla, isterse taklit yoluyla bularak inancını oluşturur. Oluşturduğu bu inanç pasiflik haliyle kalırsa kendine, toplumuna esir olacak ya da isyan ederek özgürlüğünü kazanacaktır. Ya inanıp iman ederek özgürlük savaşçısı olacak ya da esirliği kabul edip keşkeleriyle imansız ölümünü bekleyecektir.

Benim menzilimde isyan sonsuzluğa açılan kapının anahtarı, yokluğa duyulan özlemin adıdır. Aslında kelime- i tevhiddir isyanın ve insanlığın özeti.

“Lâ” ile isyan eden insan tüm varlıkları, tüm duygu ve düşünceleri inkâr ile başlar yolculuğuna. Âdem’in isyanını da barındırır içerisinde, kendi nefsinin ve düşüncelerinin arzu ve hayallerinin kuruntusunu da. Tüm değer yargılarıyla örülen esaret duvarlarına vurulan büyük darbenin Bismillah’ıdır “lâ”. İsyanla başlayan “lâ” imanın anahtarı oluverir bir anda. Tüm benliği varlık bulur isyanda ve yaratılışındaki isyanı ile tüm varlığı ve benliği ile olabildiğince özgür atılıştır ileriye doğru. Varlık sahasına düşen irade Allah’ını bulur sezgileriyle ve varmak istediği menzil oluverir bir anda “lâ”. Artık isyanın hecesi olmaktan çıkmış sonsuzluğun ve imkânsızlığın hecesine dönüşüvermiştir.

Menzil sonsuzluk, varmak imkânsızlık olsa da talip oluverir bu kutlu yola insan.  Ne kutlu bir yol; varamayacağını bile bile iman hareketiyle ve şuurla yürümek. Tüm zorluklarla dolu bu yolda mutluluk;  zevkte, iyi ve güzelde değil acı ve ıstırapta ve isyandadır.

Her bir isyan yeni bir iman hareketiyle varlık sahasına fırlayacak ve sonsuzluğa giden yolda yeni kapılar, yeni menzillere ulaştıracaktır. Bu hareket beyhude kanat çırpışları sanılmasın sakın. Dedik ya; hür bir seçimin varlık sahasına çıkışıdır isyan. Tam bir şuur hali ve bilinçli yapılan eylemin adıdır isyan.

Kutlu bir savaşın ilk kıvılcımıdır artık. Sadace bir kişinin ruhunun yangın yerine dönmesi de yetmez. Tüm varlık sahası yangın yerine dönmeli, iyi – güzel, acı – tatlı; her ne var ise hepsinin ötesindeki varlıkta yangınını söndürmeyi dilemektir isyan.

Ve bir bayrak yarışının adı.. Bitmek tükenmek bilmeyen, nesilden nesile, milletten millete, ruhtan ruha koşarcasına kendisiyle yarışan, toplumları aşan bir harekettir isyan.

Yokluğa duyulan özlemdir. Kendi varlığına da isyanı gerektirir; hiçlik makamına duyulan susuzluktur isyan. En çok susuzluk çekenler en güçlü olanlar, ruhlarını bir mancınıkla fırlatırcasına fırlatabildiler sonsuzluğa ve yoklukta varlık bulacaklarını anlayanlar yeni bir boyutta yaşamaya başlarlar.

Ulûhiyetten ubudiyete geçiş kapısına varan insan, varlık sahasından çıkıp tekrar yokluğa dönüş hareketini tamamlamış, menziline varmıştır. Varlığın tek bir Zâta ait olduğunu anlamak insanlık şuurunun en üst makamıdır. Ve anahtarı isyandır.

Tam bir şuurla söylenecekse tekraren “Bizim Allah’ımız isyanın Allah’ıdır“. Ve bu bir ahlâk meselesidir.

 

 

Rusya’nın Ortaasya’yı Sömürü Politikası – 1

Sömürü bir alışkanlıktır; bazen pratik, bazen politik. Ve bu alışkanlık sömüren için de, sömürülen için de geçerlilik arzedebilir. Dahası böyle bir zıtlık düzeni yada eşitsizlik zinciri bulaşıcı hastalık gibi yaygınlık gösterebilir. “Kapitalizmde insan insanı sömürür. Komünizmde bunun tam tersi olur” der John K. Galbraith. Bence Rusya örneklem için biçilmiş kaftan. Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri geliştirmesi doğru ama bu ilişkinin tarihî bilinç üzerine oturması şart. Yoksa II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’yle yaşadığımız yarı akrabalık ilişkisine döner.

Rus devlet geleneği knezlik – çarlık – imparatorluk ve komünizm / bolşeviklik ile kapitalizm / federasyon dönemlerinde aynı parametreleri farklı kisvelerle de olsa işletme başarısı göstermiş bir gelenektir. Aslında Ruslar millet olarak bize benzerler. Hem fizikî olarak hem de sosyolojik olarak.. Rusların milletleşmesinde ve idarî mekanizmalarının gelişmesinde bizim de önemli bir payımız var. Hazar, Kıpçak, Peçenek, Moğol, Tatar, Altınordu gibi bizim organizasyonlarımızla münasebetlerinin hep üzerine bir şeyler koymaları dikkate değer bir özellikleridir. Tarihsel fırsatları değerlendiremeseler ve akış içerisinde doğru hamleleri yapamasalar belki Mordvinler, Udmurtlar yada Baltık milletleri gibi kenar-köşe topluluklardan biri olarak ancak yer tutabileceklerdi tarihte.

Hem kazanımlarını mertebe mertebe sabitlediler hem de tarihin coğrafyayla kesişmesiyle oluşan imkânları hakkıyla değerlendirebildiler. Geldikleri noktada konumlarını korumalarıysa sömürüyü sistematize edebilmeleriyle ilgili bir durum. Hükmetmedeki sabırları, yöresel şartları içselleştirebilmeleri, yenilikler ve yeni düşüncelerden pay çıkarabilmeleri, her toplumun nabzına uygun idare taktiği geliştirebilmeleri, seçtikleri çarların dinlerini – milliyetlerini – hanedanlarını değiştirmelerine mukabil Çarlığı yaşatabilmeleri, sonrasında da Saltanat – Komünal – Demokrasi devirlerinde rejimleri değiştirmelerine karşın yayılma ideolojilerini, devlet ciddiyetlerini ve geleneksel stratejilerini değiştirmemişlerdir.

Güneye inmek, Ortaasya’ya uzanmak, Boğazlar’ı almak ve sıcak denizlere çıkmak, Panislavizm ile Slavları toplamak, Ortodoks dünyayı Moskova çemberine bağlamak, Sovyetler döneminde Varşova Paktı ile dünya üzerindeki küresel hegemonyaya ortak olacak kuşak oluşturmak, ABD’yle rekabeti nükleer silahlara ve uzay çalışmalarına taşımak, demokratik dönemde serbest piyasa ekonomisine rağmen iktisadî bağımsızlığını korumak, devlet bürokrasisi içinden çıkardığı Putin gibi bir liderle yine o emperyal duyguları Abhazya – Osetya ve Kırım, Donetsk – Luhansk örnekleriyle canlı tutmak, ekopolitik yönetsellik alanında ilmî yöntemler geliştirmek, Kiril alfabesiyle farklı bir kültürel sömürü alanı açmak, guberniya-oblast-kray-okrug-rayon gibi yeni idarî tabirler geliştirmek gibi bir zengin deneyimleme okyanusları vardır.

Türk konar-göçerliğinin sona erdirilmesi, ticarî meta ve mekanizmaların değiştirilmesi, kültürel asimilasyon, Rusçanın sistemli bir şekilde Asya’ya nüfuzu, vergi baskısı, Rublenin geçerliliği, Kozakların baş eğmeyen topluluklar üzerinde kırbaç görevi, milletlerin birbirine düşürülmesi ve etnik kimliklerin yada coğrafî adların milletleştirilmesi, ihtilafların canlı tutulması ve buna mebni sınır çizimi, lükse ve gösterişe alıştırma, içkiye ve tembelliğe müptela kılma, Hıristiyanlığı yayma, sert cezalandırma, güç göstererek bastırma, kırım ve göç ettirme, askerî potansiyelinden istifade etme, demiryollarıyla bloke etme, hanlık – beylik kavgalarını körükleme, Türk tipolojisini teknik olarak çözümleme, iklim değiştirme, gölleri ve nehirleri kurutma, tefecilikle köleleştirme gibi farklı zamanlarda farklı sömürü taktikleri izleyen Rusya muhataplarını mecburî istikamete zorlayan bir tarzda icraat yapmaktadır.

 

 

Tükendi

 

Yel eski estiği yerden esmiyor,
Bahçe diken doldu, gülü tükendi.
Doğru söze kimse kulak asmıyor,
Hak söyleyen ağzın dili tükendi.

Doğru gelmez oldu, eğri köşede;
İlaç  bulunmuyor,  zehir  şişede;
Kendine güven yok beyde paşada,
Doğru yapan kulun eli tükendi.

Tadı tuzu belli değil hayatın,
Nalları dökülmüş küheylan atın,
Bilenler yetkisiz, yetkili tın tın!
Başbuğların kutlu yolu tükendi.

Kuşlar neş’e ile uçmuyor artık,
Leylekle kırlangıç geçmiyor artık,
Rengarenk çiçekler açmıyor artık,
Kovanda  arının  balı  tükendi.

Öfkeler kabardı, nefretler arttı;
Terazi  kinleri  okkayla  tarttı,
Elçinin elinde mektubu yırttı,
İnsanlarda sevgi seli tükendi.

Memlekette işler sarpa sarıyor,
Nere gitsen yol çıkmaza varıyor,
Millet dertli, herkes belâ arıyor;
İşe  el  koyacak  deli  tükendi!

 

 

Çocuklarımızı Kanatlarından Tutmayalım

Bir anne kuş, yumurtadan çıkan yavrusunu olağanüstü bir ihtimamla büyütür. Zarar gelmemesi için hayatını ortaya koyar. Ağzı ile besler. Yavrusunun talebine göre yiyecekler bulmaya gider. Biraz palazlanınca uçmayı öğretme eğitimine başlar. Yavrunun kanatlarının hem güçlenmesi hem de uçmaya hazırlanması için akla hayale gelmedik antrenmanlar yaptırır. Bu süreçte yavru kuş annenin bütün eğitimine canı gönülden karşılık verir.

Belki kendisinin bu eğitimleri niçin aldığından haberi bile yoktur. Bir müddet geliştikten sonra, anne yiyecek aramaya gittiği vakit, yavrular yuvalarında kanatlarını çırparak eğitime kendileri devam ederler. Anne yiyecekle gelince, yuvadaki yavrular sevinç gösterilerini kanatlarını çırparak ve becerebildikleri kadarıyla değişik sesler çıkararak gösterirler.

Yuva genellikle güvenli olsun diye, ulaşılması zor ve çetin yerlere yapılır. Annesiz eğitim sırasında yavru kuş yuvadan düşerse, muhtemelen hayatı son bulur. Uçmasını iyice öğrenmeden asla düşmemelidir. Yavru kuş günün birinde uçmayı iyice öğrendiğine kanaat getirdiği zaman, annesinin olmadığı bir zamanda, (kendince en uygun zaman), yuvadan uçar. Bir daha da asla yuvaya geri dönmez.

Artık kendi kanatlarına, aldığı eğitime ve yaptığı antrenmanlara güvenecektir. Bundan sonra hayata kendisi annesiz devam edecektir. Yem bulmak, yırtıcı kuşlar ve kedilerden korunmak, yumurta biriktirmek için yeni bir yuva yapmak, (nedense annesinin hazır yuvasını tekrar kullanmaz), gibi yaşama dair faaliyetleri anneden bağımsız kendisi sürdürecektir.

Hiçbir anne kuşun yavrusu yuvadan uçarken onun kanatlarından tuttuğu ve düşer korkusuyla müdahale ettiği görülmemiştir. Ne yapacaksa yuvadaki gelişme sürecinde, en iyi ve kaliteli şekilde yapmıştır.

İnsanoğlunun bu konudaki uygulaması biraz daha farklıdır. Ebeveynler, bebeklerinin apalamaya başlamadan önceki zamanlarında olağanüstü dikkatli ve özenlidirler. Aman düşmesin, aman boğulmasın, aman yavaş tut, sakın düşürme…

Apalamaya başlayınca yavaş yavaş kısıtlamalar da başlar. Biraz apalayınca zararlı bir yere gidecek korkusuyla hemen kucağa alınır. Çocuk elindeki oyuncağı gayri ihtiyari sobanın üzerine atınca, atmaaa diye ses yükseltilir. Yanlış bir yere elini uzatınca eline hafifçe vurularak durdurulmaya çalışılır. Yürümeye başlayınca, “dikkatli ol”, “sakın düşme” emir nidaları ortalığı yıkar.

Çocuk herhangi bir ihtiyacı için ağladığı zaman, “altın temiz, karnın tok, niye ağlıyorsun ki” sorusu biraz sert bir şekilde sorulur. Çocuğun ilgi ve şefkat istediği pek hesaba katılmaz. Biraz sert bir şekilde kucağa alınarak, sevip – okşamak ve koklamak yerine, çocuk kucakta yarım kalan işlere devam edilir çoğunlukla.

Çocuk konuşmaya başlayınca, öğrenme süreci başlamıştır ve sürekli, arka arkaya bıktırıcı sorular sormaya başlar. Ebeveynlerin cevabı genellikle çok nettir: “Yine ne var oğlum? daha demin söylemedim mi? “Her şeyi de bugün mü öğreneceksin”, “bi susar mısın artık”, “çocuk kısmı uslu olur”.

Misafirliğe gidilirken tembih edilir. “Sakın gittiğimiz yerde her şey’leri karıştırma. Çocuk öğrenme amacıyla mutlaka karıştıracaktır. O zaman da, ev sahibinin yanında; “ben sana ne tembih etmiştim Haa..” Hatta eline hafifçe vurmalar ve çocuğun çığlık çığlığa ağlamaları.

Sofrada çocuk kendisi yemek isterken, dökecek korkusuyla hala annesinin yedirmeye devam etmesi. Sonra da çocuk kendisi bir fırsat bulup kaşığı doldurup ağzına götürdüğünde hemen engelleme ve bunun karşılığında, çocuğun öfkeyle kaşığı çorbanın içine fırlatması ve küçük kıyametin kopması.

Çocuk doymuş görüntüsü vermesine rağmen, aç kalır korkusuyla hala tıkıştırmaya devam edilmesi veya yemek istemeyen çocuğa yedirmek için kırk takla atılması. Sanki iki saat sonra savaş var, yine yedir açlığından ölecek mi?

Delikanlı oldukları zaman bile, mutfakta hiçbir yetkinin verilmemesi, bakkaldan alış-verişe dahi izin verilmemesi, harcadığı paranın kuruş kuruş takip edilmesi, her bir şeyde ikaz edilmesi, kırk kere tembih edilmesi, (ama yeter artık anladım dedirttirinceye kadar).

Üniversiteye okumaya gittiğinde dahi klasik tembihlerin her gün telefonla yapılmaya devam edilmesi. Yapıp yapmadığının defa defa sorulması ve “Yaptım anne yeter artık” cevabı geldiği zaman da, “bu çocuk beni niye azarlıyor ki” diye sızlanılması. Çocukların ebeveynlerin gözünde bir türlü büyümemesi ve kontrollerinden çıktığı anda, başlarına mutlaka olumsuz bir şeyler getirecekleri halisünasyonu.

Kuşlar yuvadaki yavru uçuncaya kadar gerektiği yerde ve zamanda en etkin ve verimli eğitimi veriyorlar ve uçtuktan sonra asla yavrunun kanadından tutmuyorlar. Yavrularının süzülerek uçmalarını zevkle seyrediyorlar ve bir evlat yetiştirmenin gururunu yaşıyorlar.

O halde bizler de kuşları örnek alalım. Yavrularımızın yapma kudreti olmayan her türlü ihtiyaçlarını zamanında zevkle giderelim. Onları yetiştirip hayata hazırlayalım. Kendilerinin yapabilme yeteneklerine asla müdahale etmeyelim. Bozarlarsa bozsunlar bizler onları incitmeden tamir edelim. Hata ve eksikleri öğrenme sürecinin olmazsa olmazı olduğunu asla unutmayalım.

Disipline ediyorum mantığına sığınarak, güvensizlik yapmayalım. Kendilerinin yapma kudreti olan her türlü işlerinde onlara yetki ve sorumluluk verelim. Başka türlü öğrenemezler. Hatalarından ve eksiklerinden dolayı kızmak, rencide etmek, aşağılamak, başına kakmak, başarılı arkadaşıyla kıyaslamak yangına benzin dökmekle eşdeğer olduğunu unutmayalım.

Esasen çocuklarımıza karşı çok fazla sorumluluğumuz yok. Üç madde yeter:

Karşılıksız sevmek,

Her konuda örnek olmak,

Yeteneklerini açığa çıkarmak ve uygulamalarına zemin hazırlamak.

Gerisi teferruat.

Sakın ha, uçmaya başladıktan sonra hangi amaçla olursa olsun kanatlarına dokunarak dengelerini bozup, kendi ellerimizle onları yere düşürmeyelim. Sadece uzaktan koruyup, kollayıp, süzülerek uçmalarını seyretmenin zevkine varalım.

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Veşavirhüm Fi’l-Emr (4)

 

“Ve (ey Peygamber), senin izleyicilerine (lâfzen, “onlara”; yani, Uhud felaketi öncesinde ve felaket esnasında görevlerinde başarısız olan izleyicilerine. Eldeki bütün kaynaklara göre Hz. Peygamber, yaptıklarından dolayı onları kınamadı bile.) yumuşak davranman, Allah’ın rahmetinin bir eseriydi. Zira eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et. Ve toplumu ilgilendiren her konuda onlarla müşavere et; sonra bir hareket tarzına karar verince de Allah’a güven: Zira Allah, O’na güven duyanları sever.”

X

Uzlaşma ve danışma yoluyla hükümet etmeye işaret eden bu emir (“onlarla istişare et” emri), devlet idaresi ile ilgili bütün Kur’anî düzenlemelerin en temel hükümlerinden biridir. “Onlar” zamiri, müminlere, yani, bütün bir topluma işaret eder; bu bağlamda kullanılan EMR deyimi -ve aynı zamanda çok daha önce vahyedilmiş olan 42: 38’deki EMRÜHÜM ŞÛRA BEYNEHÜM ibaresi- ise devlet idaresi de dahil toplumsal hayat ile ilgili bütün işleri ifade eder. Bütün otoriteler, yukarıdaki buyruğun, ilk bakışta Hz. Peygamber’e hitap ediyor görünmesine rağmen aslında bütün Müslümanlara yönelik ve her dönem için bağlayıcı olduğunda hemfikirdirler. (Bu hükmün daha geniş bir analizi için bkz. State and Government in Islam, 44 vd.) Bazı İslâm bilginleri, bu emrin ifade tarzından, toplumun önderinin, danışmak zorunda olmasına rağmen yine de ortaya çıkan görüşü kabul veya reddetmede özgür olduğu sonucuna varırlar. Ama Hz. Peygamber’in bile kendisini şûrasının kararlarına bağlı saydığını hatırlayınca…bu sonucun mesnetsizliği açıkça ortaya çıkar. Ayrıca, Ali b. Ebî Talip’den rivayet edilen bir Hadîs’e göre…’AZM (“bir davranış şekline karar verme”) kelimesinin neyi ifade ettiğini açıklaması istendiğinde Hz. Peygamber, “(O), bilgili insanlar (ehlu’r-rey) ile müşavere yapmak ve (o konuda) onlara uymak (anlamına gelir)” diye cevap vermiştir (bkz. İbni Kesîr’in bu ayet ile ilgili yorumu). (Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, Çevirenler: Cahit Koytak – Ahmet Ertürk, Al-i İmran:159)

X

“İşte Allah’tan bir rahmet iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Hâlbuki kaba, katı kalbli olsaydın, elbette (onlar) etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için mağfiret dile ve (hakkında vahiy gelmeyen bir) iş hususunda onlarla istişare et! (Haklı şûrâ -fikir alış verişi- ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif yüz onbir olduğu gibi, ihlâs -samimiyet- ve tesanüd-i hakikî -hakikî dayanışma- ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adam hakiki ihlas ve tesanüd ve meşveretin -fikir alış verişinin- sırrı ile, bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye -tarihî hadiseler- bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı -insanların ihtiyaçları- hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î, hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı -bozguncu- muzır -zararlı- insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hacetlere -ihtiyaçlara- karşı, imandan gelen nokta-i istinad -dayanma noktası- ve o nokta-i istimdad -yardım noktası- ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şura-yı şer’î -şeriata uygun şura- ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur, o hacetlerin teminine yol açar. -Mektubat, Hutbe-i Şamiye, 423 – 424 -) Fakat (bir görüşte) karar kıldığında, artık (işe giriş ve) Allah’a tevekkül et! Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever.”

X

Tevekkül (işlerinde Allah’a güvenmek), esbabı (sebepleri) bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı, dest-i kudretin (Allah’ın kudretinin) perdesi bilip riayet ederek esbaba teşebbüs (sebeplere müracaat) ise, bir nevi dua-yı fiilî telakkî (kabul) ederek, müsebbebatı (neticeleri) yalnız Cenab-ı Hakktan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir. – Sözler, 23. söz, 104 – (Kur’an-ı Kerîm Meali, Hazırlayan: Hayrat Neşriyat Meal Heyeti, Al-i İmran:159)

 

 

Ekonomide Görünen Köy ve Arkası

Türkiye ekonomik açıdan çok ciddi risklerle karşı karşıya. Buna rağmen bir yandan da “yap- işlet- devret” (YİD) modeliyle peş peşe büyük yatırımlar yapıyor.

En önemli üç uluslararası reyting kuruluşu Türkiye’nin “yatırım yapılamaz” ülke sınıfına girdiğini açıkladı. Piyasada yaprak kımıldamıyor. Kapanan işyerleri, artan işsizlik, üretimde düşüşler, turizmde ciddi kayıplar, döviz kurlarındaki sıçrama, pahalılığın artışı vs hepimizin gözleyebildiği gerçekler.

14 yıllık AKP döneminin büyüme oranı yüzde 4,6. AKP döneminin ilk 4 yılında büyüme hızı daha iyiydi. Son 8 yılın büyüme hızı yüzde 3,3 yani çok kötü bir seviyede. Bu kalkınma hızıyla Türkiye’nin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşması mümkün değil.

Türkiye 1946-2002 arası yüzde 5,1 büyümüş olmasına rağmen gelişmiş ülkeler ile arasındaki mesafeyi kapatamadı. Yüzde 3,3 kalkınma hızı ile dünya sıralamasında daha da geriye düşecektir.

AKP’nin ekonomi yönetiminin başarılı olduğuna dair üretilen efsanenin doğru olmadığını rakamlar gösteriyor: “Demokrat Parti, Adalet Parti, Anavatan Partisi dönemi gibi tek başına iktidar olabilen partilerin döneminde büyüme hızları AKP döneminin yaklaşık iki katı kadardır. Koalisyon dönemlerinde yani 1963-1977 yıllarında bile Türkiye’nin ortalama büyüme hızı yüzde 5,9 olmuştu.

Türkiye AKP döneminde 511 milyar USD (Amerikan doları) cari işlemler açığı vermiş. Yani gelirlerimiz giderlerimizden bu kadar az olmuş. Açığın finanse edilmesi için dışarıdan borç almışız.

Bu borçları aldığımız için ödemek zorunda kaldığımız faiz miktarı ise 433 milyar USD. Bu korkunç bir rakamdır. Bu faizin, hem de “faiz lobisinden” en çok şikâyet eden, AKP hükümetleri tarafından borçlanılması ilginçtir.

Bu parayla neler yapılabilir?

Mesela bir milyon km duble yol yapabilirsiniz.

AKP döneminde faize ödediğimiz para ile 144 adet Yavuz Sultan Selim Köprüsü yapılabilir. 100 adet Atatürk Barajı yapılabilir.

NOT: Büyüme- borç- faiz konusundaki veriler İlhan Kesici‘nin açıklamalarından alınmıştır.

*****************************************

Yap- İşlet- Devret

Ekonomik veriler ciddi alarm vermekte iken, Osman Gazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli hizmete girdi. İstanbul’a yapımına başlayan 3. Havalimanı ve Şehir Hastaneleri projeleri devam ediyor. Kanal İstanbul, Nükleer Enerji Santrallerinin yapımı da aynı tarzda yani “gelir garantili yap- işlet- devret” modeliyle yapılacak.

AKP yıllarca Kocaeli’de yapılan Yuvacık Barajı‘nın muadillerine nazaran çok pahalıya mal olduğunu, “yap- işlet- devret” modeliyle yapımcı firmalara verilen su tüketim garantisinin suyu kullanana da kullanmayana da yüklediği külfeti ve birim maliyetin yüksekliğini anlatarak oy topladı. İktidar olduktan sonra da CHP’li Belediye Başkanı Sefa Sirmen hakkında düzenlenen raporlar, açılan davalar gündemi uzun yıllar meşgul etti.

Hatta Kocaeli Büyükşehir Belediyesi 2014’de yapılan belediye seçimlerine kadar devlete olan 5,5 milyar TL’lik borcunu hala Yuvacık Barajının borçlarına bağlayarak açıklamaktaydı. Sefa Sirmen ise “barajın borçlarının bittiğini, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin 5,5 milyarlık devasa borcunun tamamının, AKP’li İbrahim Karaosmanoğlu tarafından yapıldığını” anlatmaya çalışıyordu.

Ancak sonuçta Yuvacık Barajı çok önemli ve yakın geleceğin hayati ihtiyacını karşılayan bir yatırımdı. Bu baraj yapılmış olmasaydı Kocaeli yıllardır su sıkıntısı çekiyor olacaktı.

Şimdi yapılan dev yatırımlar yanında Yuvacık Barajı çok küçük bir yatırım. Ancak bu yatırımlar da muadillerine göre çok pahalıya mal oluyor.

Mesela Süleyman Demirel zamanında yapılan Boğaziçi Köprüsü’nün maliyeti 21 milyon dolar, Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün maliyeti 125 milyon dolar iken, Yavuz Sultan Selim Köprüsünün maliyeti 3 milyar dolar.

Yani Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün maliyeti Boğaziçi Köprüsü’nden 143 kat, FSM Köprüsünden 24 kat fazla.

Yapımı 3 milyar dolara mal oldu ama devlet günlük 135 bin otomobil geçişi ve 3 USD geçiş ücreti ile 10 yılda 5.1 milyar dolar ödeme için Hazine garantisi verdi.

Osmangazi Köprüsü‘nün maliyeti 1 milyar dolar civarındadır. Yapımına harcanan bu paranın tamamı, aralarında Halkbank ve Vakıflar Bankası gibi devlet bankalarının da olduğu 9 bankadan AKP’nin verdiği gelir garantisi karşılığı kredi olarak temin edilmiş ve yüklenicinin cebinden hiç para çıkmamıştır.”

AKP iktidarı tarafından yükleniciye (müteahhide) verilen KDV hariç Osmangazi Köprüsü’nün yıllık gelir garantisi 511 milyon USD’dir. Araç geçerse geçenlerden, geçmezse bütçeden yükleniciye ödenecektir. Bu gelir 15 Temmuz 2035 tarihine kadar taahhüt edilmiştir. Yani yükleniciye ödenecek para yaklaşık 10 milyar dolar olacak.

Diğer dev yatırımlarda da durum aynı. Şehir Hastaneleri projesinde de hasta garantisi ile Yap- İşlet- Devret (YİD) modeli uygulanmakta. Devlet arazilerine yapılacak Şehir Hastaneleri için 25 yıl devlet garantisi veriliyor. Her 100 yataktan 70’nin dolu olması mümkün olmazsa açığı devlet, daha doğrusu millet ödeyecek. Hem de avro üzerinden.

*****************************************

Ekonomik Tetikçiler Görevde

Türkiye’nin büyük yatırımlar yapmasından mutlu oluruz. Ancak iyi bir ekonomi yönetimi, kıt kaynakların en verimli bir şekilde kullanılmasını sağlamaktır.

Yap- İşlet- Devret modeliyle yapılan Osman Gazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü gibi yatırımlar ile yapılmakta olan İstanbul 3. Havaalanı, Şehir Hastaneleri, Nükleer Santraller ve yapılması planlanan Kanal İstanbul Projeleri Türkiye’nin öncelikli olması gereken yatırımları mıdır?

Gelecek neslin de borçlarını ödeyeceği bu yatırımların kazanç/maliyet oranı dikkate alınırsa kaynaklarımızı verimli kullandığımız söylenebilir mi?

Bu yatırımlar AKP hükümetlerinin ürettiği projeler mi, yoksa başka unsurlar devrede mi?

***

“Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kendisinin bir ekonomik tetikçi (Economic Hit Man) olduğunu söyleyen John Perkins isimli bir yazarın kitabı.

Perkins’in anlattıkları bakalım size tanıdık gelecek mi?

“Ekonomik Tetikçiler, yerküre üzerindeki ülkeleri trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Maaşlarını büyük şirketlerden alıyorlar, ama CIA ve benzerleriyle işbirliği halinde çalışıyorlar. Görevleri şu: Bir ülkenin yöneticilerini, hazırladıkları raporlarla, neye ihtiyaçları olduğuna inandırmak. Yöneticiler raporlara inanınca ihaleler açılıyor, krediler alınıp veriliyor, ihaleyi Tetikçi’nin bağlantılı olduğu şirket kazanıyor.”

“Mafyanın yaptığı iyilikler gibi, Ekonomi Tetikçileri de görünüşte bazı iyilikler yapar. Örneğin elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç temin ederler. Yapılan yatırımlar halkın hoşuna gittiği için ülke yöneticilerinin seçim kazanması kolaylaşır.

Para hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere (kredi verenlere) döndüğü halde borçlu ülkenin anapara artı faizin tamamını ödemesini isteriz.

Eğer Ekonomi Tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı o kadar büyük olur ki birkaç yıl sonra borçlu ülke ödemeleri aksatır. Bu olduğunda biz de mafya gibi diyetini isteriz. Birleşmiş Milletler’de Amerika’nın isteği doğrultusunda oy verme, askeri üs kurma veya petrol gibi değerli kaynaklara el koyma şeklinde olabilir bu diyet. Buna rağmen borçlunun borcu devam eder. Böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiş olur.”

“Sonuçta şirketler dünyayı yönetiyor. Devlet başkanları büyük şirketlerin desteği olmadan seçilemez.”

 

 

Elçiye Zeval Olmaz / Türklerin Dikkatine!

Prof.Dr. Orhan Türkdoğan, yaşı doksanlara varmış çok değerli bir bilim adamımızdır. Türk sosyolojisine dair verdiği sayısız eserler vardır. Rahmetli Prof.Dr. Turan Yazgan hocanın kurduğu “Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı”nın “TARİH” adlı dergisi, Kasım-Aralık 2016 sayılarında, Türkdoğan hocanın “Osmanlı Kimliği veya Türk Toplumunun Etnisiti Serencamı” isimli bir makalesini yayınladı.

Kanaatimce bu makale, Türkler açısından bilinmesi gereken gerçekleri içerdiğinden, mutlaka okunması gerekmektedir. Okuyalım ki; bugün yaşadıklarımıza bir anlam verebilelim. Ben de kendimce bir kampanya yürüterek, bu makalenin okunup anlaşılmasına çalışıyorum…

Orhan Türkdoğan makalesine; “Türk toplum yapısı şu an bir kaosun içindedir. Bu oluşumun temel konfigürasyonu, oldu-bitti tarzındaki bir sürecin yansıması değildir. Kökleri sosyolojik anlamda derin analiz ve yorumların gerekeceği bir ortamın içindedir.” diye başlamaktadır.

Hoca kısaca bilimsel verilere dayanarak, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı-Türk İmparotorluğu ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyetinin; Türk olmayanlarca yönetildiğini, neden,niçin ve nasıllara cevaplar vererek anlatıyor.

Örneğin, Osmanlı döneminde “cariyelik sistemi, saraya devşirme akışını hızlandırmış, ordu ve yönetici sınıf giderek, Osmanlı toplum yapısında Türk olmayan unsurların eline geçmiştir. Böylece, yönetici tabaka – ki, bir toplumun kültür yaratıcı kuşağını oluşturur – tümü ile Osmanlı’nın “avdeti” dediği dönme gurubunun eline geçmiş oluyor, reaya veya halk tabakası ise, gelenekli Türk kültürünü yaşatan kaynağın odak noktasını belirliyordu.” Yani toplumsal yükü taşımak, asker olup ölmek, devleti yaşatmak hep Türk’ün üzerine biniyor, sefayı sürmekte bugün olduğu gibi dönmelere düşüyordu.

Bu makalede beni düşündüren hususlardan biri de, Kanuni Sultan Süleyman‘ın dokuz sadrazamından sekizinin Türk olmayışı ile Tanzimatın yenilikçi padişahı İkinci Mahmut‘un annesinin meşhur Napolyon Bonapart’ın eşinin amca kızı Fransız kökenli “Amiee” oluşudur. Osmanlı hayranıyız ya! Bunları da atlamamak gerekir.

Bu makalede çok şey anlatılıyor tabii ki…Onun için tamamını okumanızı istiyorum.

Türkdoğan Hoca; İstiklal Harbi ve Mustafa Kemal Atatürk içinde şöyle bir paragraf açarak; ” Osmanlı’nın yapısal dokusunu oluşturan ve yüz yıllarca kucağında yetiştirdiği, hoş gördüğü hatta o kadar ki, bu azınlık tabakası için öz halkını bile ötekileştridiği bir tarihsel süreç içinde olayların birden tersine dönüşü ve Sevr gibi anlaşmalarla topraklarımızın bölüşülmesi karşısında, doğal olarak antikor gurubun direnç göstermesi ve ayaklanması bir kök paradigmadır. MUSTAFA KEMAL BİR MUCİZE DEĞİLDİR. SEVR YANDAŞI BİR YABANCI HAYRANI DA DEĞİLDİR. TAMAMEN RASİST KÖKENLİ, ENGÖRÜ DOĞUMLU VE TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE, İLK KEZ BELKİ DE SON KEZ TÜRKLÜK VARLIK ALANINI FETİŞE DÖNÜŞTÜREN BİR REHBERDİR.”demektedir.

Hoca nihayetinde “Son yıllarda, Türk toplum yapısında ortaya çıkan ve giderek derin sosyal gerginlik ve yarılmalara yol açan olayların temelinde, bu tarihsel dokunun aktörlerini (dönmeleri, avdetileri, tüm yabancı unsurları) bulmamak mümkün değildir” diye bizleri uyarmaktadır.

Geçtiğimiz dönemde TBMM’de oluşturulan “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nun on iki üyesinden onu Türk değildi. Heyhat! Türkler için Anayasa yapacaksın ama Türk olmayacaksın, nasıl bir şeydir bu? Eğer yuların Türkler tarafından Büyük Selçuklu’dan bu yana Türk olmayanlara kaptırıldığını bilirseniz, bunun gayet sıradan bir şey olduğunu da bilirsiniz!

Onun için bir Türk olarak Atsız Hoca‘ya rahmet okumadan geçmek istemiyorum. Tabii ki, Atsız Hocanın yanında Türk’ün gözünü açan adını burada saymakla bitiremeyeceğim ama Atatürk’le taçlanan tüm önderlere rahmet okuyorum.

Şimdi bize olmadık bir başkanlık elbisesi giydirmeye çalışanlarında soyunu sopuna dikkatlice bakın. Eştikçe çok şaşkına düşeceğinizden zerrece şüphem yok. Bunlar Türklük zayıflayınca her türlü densizliği yapma cüretini kendinde görürler. Etrafa bakın, mevki ve makamı ne olursa olsun eğer bir Türk’ün asla yapmayacağı şeyleri yapanları görürseniz bilin ki, o bizi yüzyıllardır sarıp sarmalayan mikropların günümüzde yaşayan temsilcisidir.

Fazlası Prof.Dr. Orhan Türkdoğan‘ın makalesinde alın, okuyun; benden bu kadar vesselam!..

 

 

Özer Ravanoğlu, Kırgızistan’a Anlatıyor:

Giriş:

Kırgızistan, 198.500 kilometrekare yüzölçümüne, 5.000.000 civarında nüfusa sâhip bir Türk cumhuriyeti. Kişi başına millî geliri 1.000 doların altında. Gelir dağılımı dünya ölçülerine göre çok bozuk. Zengini sayıca az fakat varlık açısından çok zengin. Fakiri ise açlık  sınırının altında.

Parlak bir görünüm oluşturmayan bu özelliklerine rağmen Kırgızistan’ın, önemli ölçüde uranyum yatakları ve zengin su kaynakları bulunuyor. Son derece önemli jeostratejik  konuma sâhip. Bu özelliği sebebiyle Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin, Kırgızistan’ı etkileri altına almaya çalışıyorlar. Bu maksatla kirli eller, mütemâdiyen Kırgızistan’ın yaralarını kaşıyor.  Bu sebeple ülke bir türlü huzura kavuşamıyor.

Kırgızistan, Issık Gölü ile Asya’nın orta yerinde bir küçük  İsviçre’dir.

Turizm açısından göz kamaştırıcı bir potansiyele sâhip olmasına rağmen tanıtımı yapılamadığından gelir getirmiyor.

Ülke, kuzeyden Kazakistan, batıdan Özbekistan, güneyden Tacikistan, güneydoğu ve doğudan Çin ve Çin işgalindeki Doğu Türkistan ile çevrili.

Nüfusun % 62’si Kırgız Türklerinden oluşuyor. % 38’i ise, aralarında kültür ve inanç farklılıkları bulunan  80’e yakın etnik grubun karışımıdır. Ülkenin, çok az olan verimli topraklarına, Çarlık Rusya ve Sovyetler Birliği döneminde; Ruslar, Ukraynalılar ve Almanlar yerleştirilmiş. Bu sebeple yerli halkın büyük bir bölümü; Afganistan ve Pamir bölgesi başta olmak üzere, komşu ülkelere göç etmek mecburiyetinde kalmışlar. Halkın başlıca gelir kaynağı, hayvan ve sebze yetiştiriciliği, göl balıkçılığı, arıcılık, ipekböcekçiliği gibi işlerdir.

Çin kaynaklarına göre en eski Türk kabilelerinden biri olan Kırgızlar, ilk devletlerini Milattan Önce İkinci yüzyılda kurdular. Sonra Hun İmparatorluğu yönetimi altında yaşadılar. Hakas Devleti de Kırgızlar tarafından kuruldu. 6. yüzyılda Göktürk Devleti hâkimiyeti başladı. İslâmiyet 8. yüzyılda. Karahanlılar döneminde bölgede yayılmaya başladı.  840 yılında yeni bir Kırgız Devleti kuruldu ise de Cengiz Han, Kırgızları yönetimi altına aldı. 1399’da başlayan kısa süreli bağımsızlıktan sonra Emir Timur hâkimiyeti başladı. 1856’da Ruslar Kırgız topraklarını işgal ettiler. Bu tarihten sonra da bölgede yaşayan Kırgız, Özbek, Kazak, ve Türkmen grupları arasındaki eski anlaşmazlıkları diriltmeye başladılar. Günümüzde, kanlı çarpışmalara sebebiyet veren olaylar, o dönemde tohumu atılan ve geliştirilen kirli düşüncelerin ürünüdür.

Sovyetler Birliği’nin erken dönemlerinde Kırgızistan, Özbekistan sınırları içerisinde Muhtar Bölge idi. 1936 yılında, Moskova’ya bağlı Kırgızistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine Kırgızistan bağımsızlığına kavuştu ve Kırgızistan Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilan edildi.

Aynı zamanda fizik bilgini olan Askar Akayev  Devlet Başkanı oldu. Akayev, son derece iyi niyetli, Türk Cumhuriyetleri içerisinde en demokratik olan liderdi. Ancak, Rusların eğitim politikaları sebebiyle ülkede kültür seviyesi düşüktü. Halk fakirdi. Böyle ortamlarda demokrasinin yerleşmesi ve gelişmesi mümkün değildir. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Askar Akayev, ülkeyi 14 yıl kimsenin burnunu kanatmadan yönetti. George Soros’un parmağının bulunduğu ayaklanma bastırılamayınca ülkesini terk etmek mecburiyetinde kaldı. Yerine gelen Kurmanbek Bakıyev de benzer bir ayaklanma neticesinde yönetimden uzaklaştırıldı.

27 Haziran 2010 tarihinde yapılan referandum ile yönetimi eline alan Roza Otunbayeva, mazlum ve mağdur, sefil ve perişan Kırgız halkına mutluluk getirebilecek mi?

Bu sorunun cevabını vermek için Kırgızistan’da 15 yıl süre ile, inşaat mühendisi olarak görev yapan, halkın arasında bulunan, devlet adamlarıyla, üniversite çevreleriyle yakın ilişkiler kuran, sosyal meseleleri mütefekkir dirâyeti ile gözlemleyip yorumlayabilen, çözümler üretebilen, Türklük âşığı bir isimsiz kahraman, imanlı ve inançlı, yakın çevresi dışında pek tanınmayan ve fakat bilinenlerce sayılan ve sevilen bir insan olan halk filozofu Özer Ravanoğlu ile  konuştum.

 

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Oğuz Çetinoğlu: Kırgızistan, problemli bir ülke. Problemler nereden kaynaklanıyor.

Özer Ravanoğlu: Fakirlikten, Rusların yanlış yönlendirmelerinden ve dış tahriklerden.

Asya’da söz sahibi olmak isteyen güçler Kırgızistan’ı kontrol alanları içinde bulundurmak istiyorlar. Kırgızistan  Asya’nın kalpgâhı mesabesindedir. Ülke birliğinin temini, işsizliğin önlenmesi, Çin tehlikesi ve misyoner faaliyetleri Kırgızistan’ın kanayan yaralarıdır.

Çetinoğlu: Konuyu detaylandırmanız mümkün mü?

Ravanoğlu: Tabii… Önce ve mutlaka ülke birliğinin temini şarttır.

Kırgızistan beş milyon nüfusa sahip bir ülke olmasına rağmen birçok toplum bir arada yaşamaktadır. Kırgızlar, Ruslar, Özbekler, Uygurlar, Dunganlar (Döngenler), Ahıskalılar, Ukraynlar, Almanlar, ‘Tatarlar‘ olarak anılan Kırım, Kazan ve Çuvaş Türkleri, Çinliler, Koreliler, Taçikler, Türkler…

Çetinoğlu: Hangi Türkler?

Ravanoğlu: Sovyetler birliği dağılmadan önce pasaportlarına ‘Türk‘ yazılan ve Anadolu Türkçesini bilmeyen, yaşadığı ülkenin lehçesi ile yâni Kırgızistan’da yaşıyorsa Kırgızca, Kazakistan’da yaşıyorsa Kazakça, Özbekistan’da yaşıyorsa Özbekçe konuşan topluluktan söz ediyorum.

Bunlar en azından seksen yıldır birlikte yaşıyorlardı. Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Tacikler bu bölgenin kadim sahipleri olup asırlardan beri bu topraklarda yaşıyorlardı. Kırgızistan da yaşayan Özbekler, Kırgızistan’a dışarıdan gelmediler, bu insanlar Oş’ta, Celalabad’ta asırlardanberi yaşıyorlar. Yâni onlar oranın yerli insanı.

Stalin’in istibdat devrinde bu toplulukların bir kısmı sürgünlerle gelmişti. Stalin zamanında doğudan batıya, batıdan doğuya kitleler hâlinde birçok sürgün gerçekleştirilmişti. Ülke etnik bakımdan karmakarışık hâle getirilmiş, yeni bir Sovyet vatandaşı tipi meydana getirilmeye çalışılmıştı. Sovyetler zamanında yetişmiş bir Türk aydını: ‘Seçim vakti gelince Moskova’dan gelen talimata göre millet vekili adayı bulmakta çok zorlanırdık. Gelen talimatta kırk yaşlarında bir kadın olacak, ziraat mühendisi olacak, evli olacak, iki çocuklu olacak, kocası Kırgız olacak, kadın Rus olacak. Yani karışık olacak. Karı-koca ikisi de Ermeni veya Gürcü olsa olmaz. Böyle bir insanı bulmakta çok zorlanırdık. Her aranan şart yerine gelir ama mesela kadın ziraat mühendisi olmazdı veya yaşı tutmazdı. Netice böyle bir insan güçlükle bulunur ve Moskova’ya milletvekili olarak gönderilirdi.’ Diye anlatıyor. Devam ediyor: ‘Hiç bir şeyden anlamayan bu zavallı kadıncağız hiç bir şey anlamadan Komünist partinin yetkilileri ile birlikte elini kaldırır, indirirdi ve biz bunlara ‘koyun milletvekilleri’ derdik.’

İnsanların soyu, sopu böyle karışık hâle getirilirken bu insanlar kendi dillerini de ikinci plana atmak mecburiyetinde kalmıştı.

Çetinoğlu: Klasik Rus taktiği: Önce dillerini, sonra milletleri ayır. Böl ve yönet, sonra da yut, yok et…

Ravanoğlu: Burada seçilen hedef yeni bir vatandaş tipi meydana getirmekti. Sovyet düşüncesi  bir taraftan da, kendi varlığına karşı bir tehdit oluşmasın diye etnik guruplar arasındaki itilafları körüklüyordu. Yani bu gün zuhur eden Kırgız-Özbek çatışmasının temelleri yıllarca önce atılmıştı.

Çetinoğlu: Bir müddet önce de Kırgız – Ahıska Türkleri kavgası yaşandı…

Ravanoğlu: Dünya kamuoyuna yansımayan, Türkiye’de bizler tarafından bilinmeyen küçük çaplı kavgalar hep oluyor.

Bağımsız Türk Cumhuriyetlerinin sınırları da devamlı kavga, ihtilaf çıkmasına imkân verecek şekilde düzenlenmiştir.  Tacikistan’ın, Kırgızistan’ın ve Özbekistan’ın Fergana Vâdisi’nde birbiri içine girmiş sınırlarına bakıldığı zaman meselenin özü açıkça görülür. Fergana Vâdisi’nde, Özbekistan’a ait barajın gölalanı Kırgızistan’da bulunmaktadır. Çok yakın zamana kadar Kırgızistan’ın iki şehri olan Oş ve Celalabat şehirleri arasındaki karayolu Özbekistan topraklarından geçiyordu. Yetmiş kilometrelik yolun ortasında kalan beş-altı kilometrelik kısmı Özbekistan’a aitti.

Zaman zaman çıkan mevzii kavgalar bile hep Özbek-Kırgız kavgası şeklinde yorumlanmış yara hep kaşınmıştı. Zaman zaman kendi aralarında yapılan konuşmalar veya tâbirler de hep husumeti arttıracak şekilde oluyordu.

Kırgızlar; bir toplulukta sevilmeyen bir adam kalkıp gitse, geride kalanlardan biri; ‘Artık rahat konuşabiliriz‘ manasına; ‘Özbek gitti öz kaldık…’ der.

Kırgızlar arasında başka bir söz daha var: ‘Kırgız, Kazak  bir doğan, Özbek kim doğan.’ Denilir

Çetinoğlu: Ne demek oluyor?

Ravanoğlu: Yani Kırgız- Kazak kardeş. Bu Özbek de nerden çıktı. Buna benzer daha birçok tâbirler var. Ruslar Kırgızlara, Özbeklerin yabancı, hatta düşman olduğu fikrini aşılamışlar.

1998 yılında Ruslar aya bir astronot heyeti göndermişti. Bu heyette Özgen şehrinden Kırgız vatandaşı Özbek asıllı Salican   Şaripov da bulunmuştu. Bu şahıs Oş devlet Üniversitesini ziyârete gelmişti veya üniversite tarafından dâvet edilmişti. Toplantıya ben de katılmak ve Türk olduğum için bu soydaşımla tanışmak istedim. Kırgız dostum, nereye gittiğimi sordu. ‘Salican Mirza’yı görmeye gidiyorum‘ deyince; ‘Boş ver ağabey Salican, Özbek’tir.  Gitmeye, görmeye değmez.’ dedi.

Bu şahıs ilahiyat tahsili yapmış iki sene de Türkiye’de okumuştu. Salican Şaripov  dünya ansiklopedilerine, internet sitelerine hep Kırgız olarak girmişti. Fakat  Kırgızlar O’nu dışlıyorlardı.

Oş şehrinde  bir resim atölyesine gitmiştim. Yaptığı resimlerden de Kırgız ressamın çok maharetli bir kimse olduğu belli oluyordu. Kırgız ressamla biraz sohbet ettik. Söz nasıl oldu bilmiyorum Özbeklere geldi. Ressamın rengi değişti. Özbeklerin ne kadar kötü insanlar olduklarını anlatmağa başladı.   Ben de; Bu söylediklerin doğru olabilir ama bütün Özbekleri suçlamak doğru değil her toplumda iyi insanlar da olur kötüler de…’ Dedim, adam  ben Özbek olmadığım, günde ancak bir iki tane gelebilen ziyaretçilerden biri olduğum halde beni azarladı ve hükmünü kesin olarak ifade etti: ‘Özbek’in iyisi olmaz.’

Çetinoğlu: Ruslar propaganda işlerinde, beyin yıkamada çok başarılılar…

Ravanoğlu: Evet. Bu anlattıklarım yıllardır devam eden belli odaklı propagandanın tabii neticeleri. İş bununla da kalmıyor.  Bu bölgeler de yaşayan Türk topluluklarının tamamı Kiril alfabesi kullanmasına rağmen birbirlerinin yazdıklarını okumakta güçlük çekiyorlar. Kazak’ın kullandığı Kiril alfabesi ile Kırgızın kullandığı Kiril alfabesi aynı değil. Bu farkları birisi incelemiş. Türk dünyasında 30 ayrı alfabe kullanılıyor. Dünyada hiçbir dilin bu kadar çok alfabesi yok.

Her şey bu kadar planlı, programlı.

Çetinoğlu: İnsan, Kırgızlara da Özbeklere de kızamıyor. Ancak acıyor…

Ravanoğlu: Hepimizin bir millet olduğunu, kanımızın, dinimizin bir olduğunu anlatacağız. Aslî işimiz bu.

Çetinoğlu: Siz yapıyorsunuzdur. Resmî görevliler de yapıyor mu?

Ravanoğlu: Kırgızistan’a Manas Üniversitesi’ni bu maksatla kurmuşuz.

Çetinoğlu: Olumlu gelişmeler sağlanamadı mı?

Ravanoğlu: Ortak olarak kurulan üniversitenin iki adı var dersem ne düşünürsünüz.?

Üniversitenin Kiril alfabesi ile adı ‘Kırgız-Türk Manas Üniversitesi‘ şeklinde yazılıyor.  Latin alfabesi ile ‘Kırgızistan- Türkiye Manas Üniversitesi.’ Birinci ifadede iki millet var. İkinci ifâde ise iki devlet var. Yâni üniversitenin kapısında ki tabela da Kırgızca yazılan da Türkçe yazılan birbirinin aynı değil.

Aksaklık burada bitmiyor, başlıyor. Bir misal daha vereyim:

Üniversitenin ders kitapları olarak yayınları var. Bunlardan biri de Kırgız dili ders kitabı. Dil öğreten her ders kitabın da olduğu gibi bu ders kitabı da alfabe ile başlıyor. Sonra ekler, takılar, fiil çekimleri filan  ve diyaloglar başlıyor.  Diyalog kısmında iki kişi konuşuyor:

Sınıfınızda köp (çok) millet var mı?

Evet köp millet var.

Hangi milletler var?

– Bizim sınıfta Türk var. (Türkiye’den gelenler kastediliyor.) Kırgız var, Özbek var, Uygur var, Rus var. Kazak var. v.s….

Gördünüz mü Kırgızistan’da kaç millet varmış?

Çetinoğlu: Çok acı… çok…

Ravanoğlu: 1994-1995 yılında tedrisata başlayan üniversitemiz 2003 yılında bile bu ders kitabını kullanıyordu. Şu anda bu kitap kullanılıyor mu? Bilmiyorum  ama değiştirildiğini sanmıyorum.

Bu durumda en azından şunu söyleyebiliriz.

Kırgız – Ahıskalı, Kırgız – Özbek çatışması olmasın diye üniversitemizin hiç bir katkısı, hiç bir gayreti olmamıştır. En azından dışarıdaki propagandaya seyirci kalmış, sırtını dönmüştür.

Üniversitemiz, hiç olmazsa okuttuğu talebelerine bâri; Kırgız’ın, Özbek’in kardeş olduğunu, aynı atanın balaları olduğunu anlatabilmiş olsaydı…  acı olayların hiçbiri yaşanmazdı.

Çok eski değil, birinci dünya savaşında omuz omuza dedelerinin vatan müdafaası yaptıklarını, binlerce, on binlerce Kırgız’ın, Özbek’in, Kazak’ın, Türkmen’in birbirlerinin kucağında şehit olduğunu anlatabilmiş olsaydı….

Bizim kurduğumuz üniversite de okuyan her talebe Türkistan tarihini hiç olmazsa ana hatları ile bilmelidir. Hocalarımız bunları öğretmelidir. Bunları bizim kurduğumuz üniversite anlatmaz ise kim anlatacak?

Üniversitemizin, görevli hocalarımızın, elçiliğimizin ve konsolosluğumuzun hatta Kırgız hükümetinin böyle bir çalışmanın gerekliliği hatta şart olduğu aklına bile gelmemiştir.   Böyle bir çalışma olmayınca, gruplar arasındaki çatışma karşısında ancak avaz-avaz, bağırarak ağlamak gerekir.  Ağlayamayanlar da, ağlayamadıkları için ağlamalılar.

Ötekileştirmenin, ayrışmanın  bu kadar büyüdüğü, husumetlerin bu kadar keskinleştiği bir ortamda hükümet kuvvetlerinin tarafsız olması kesinlikle mümkün değildir.

Hiç itfaiyeci yangın karşısında tarafsız olabilir mi?

 

Yeni Kırgız hükümeti en kısa zamanda ülke birliğini temin etmenin yollarını bulmalı ve bu hususta üniversiteler yardımcı olmalıdır. Manas Üniversitesi dört duvar arasından çıkmalı çevresini aydınlatmalıdır.

Kırgızistan’da ortam o kadar bozuk ki… Bir kışkırtıcının; ‘Bir Özbek, bir Kırgızı öldürmüş…‘ deyince,   bir anda onbinler yollara dökülüyor. Kimse sormuyor ‘Ölen  Kırgız nerede‘ diye. Önüne geçilemeyen öfkelerle Özbekler katlediliyor, evleri yağmalanıyor, sonra da yakılıyor. Ölenleri haddi hesabı yok. Binlerce yaralı var, imkân yetersizliğinden yaralıların birçoğu kaderlerine terk ediliyorlar.

Zavallı Kırgız kardeşim! Sen Özbek’le birlikte kendini de yakıyorsun, sen elinle ülkeni, Kırgızistan’ı yakıyorsun. Çok yakın bir zamanda karıştığın hadiselerin ülkeye nasıl zarar verdiğini göreceksin.

Çetinoğlu: Muhtemel zararlar neler olabilir?

Ravanoğlu: Her yıl yalnız Türkiye’den Kırgızistan’a bine yakın talebe gelmekteydi. Artık gelmiyor. Bu karışıklık ortamına hangi ana baba çocuğunu Kırgızistan’a okumağa gönderir? Öğrenciler Kırgızistan’ın ekonomisine belli ölçüde katkı sağlıyorlardı. Bu kaynak kurudu. Karışıklıklar sebebiyle bir arkadaşım geçen yıl iş yerini Afrika’ya taşıdı, yüz altmış işçisi vardı.  İş yerini kapattı, işsizler ordusuna 160 kişi daha katıldı.

Seksen işçisi olan bir başka iş adamı da Türkiye’ye dönüş hazırlığında, daha nice insan var Kırgızistan’dan ayrılmayı düşünen. Can güvenliği olmayan yerde kim yaşamayı ister? Yalnız Türkiye’ den her yıl gelen milyonlarca doların önü kesildi.

 

Benim zavallı Kırgız kardeşim sen kendini yaktın. Özbek gitti öz kaldın öyle mi?  Özbek’in malını mülkünü elinden aldın. Ağlayanın malının gülene fayda vereceğini mi sanıyorsun?

Çetinoğlu: Kırgızistan’da yalnızca Kırgız-Özbek ihtilafı mı var?

Ravanoğlu: Kırgızistan’da birde kuzey-güney çatışması vardır. Benim bir Kırgız dostum vardı, Asgar Akayev’e de şiddetle karşı idi. O zaman Asgar  Akayev iktidarda idi. Seçim vakti gelince dostuma sordum: ‘Kime oy vereceksin?‘ Gülerek cevap verdi: ‘Asgar Akayev’e vereceğim.’ Şaşırdım. ‘Sen her gün Asgar Akayev aleyhinde konuşuyordun. O’na şiddetle karşı idin. Ne oldu da fikir değiştirdin?‘  Aldığım cevap beni gülmekle ağlamak arasında kararsız bıraktı:  ‘Akayev’in dışındaki adaylar hep güneyden, onlardan birisi kazanırsa hanlık bizden güneye geçeçek

Güney-kuzey anlaşmazlığı ve bölge milliyetçiliği bu noktadadır.

Çetinoğlu: Kırgızistan’da halkın yaşayışı hakkında bilgi verir misiniz?

 

Ravanoğlu: 1991 Yılında bağımsızlığına kavuşan Kırgızistan karmaşık ortamdan bir türlü kendini kurtaramadı. Sosyalist  ekonomiden serbest ekonomiye geçiş bir çok sıkıntıyı  beraberinde getirdi. İşsizlik ve onun neticesinde doğan sefâlet çoğalmış buna ilâve olarak insanlar dış dünyayı tanımış ve yaşayış tarzı süratle değişmeye başlamıştı. Artık eskisi gibi kimse iki ‘samsa‘ denilen Kırgızlara mahsus üçgen şeklinde börekle öğle yemeğini geçiştirmiyor. Yeni açılan lüks lokantalara gitmek oralarda yemek yemek istiyor.  Hırpanî kılıklarla dolaşmak istemiyor.

Ülkeye yeni bir hayat tarzı geldi. Artık hiç kimse eskisi gibi yaşamak istemiyor. Artık demir perde yok. Herkes her şeyi biliyor, görüyor. Bu  yeni ortamda çok az miktarda insanların geliri anormal derecede arttı, büyük kitleler eskisinden de fakir duruma düştü. Ülkede orta direk yok veya yok denecek kadar azaldı. Çok fakirler ve çok zenginler var.

Zengini daha zengin, fakiri  daha fakir yapan bu yeni düzen sebebiyle halk, eskiyi  arar hâle  geldi. Eskiden hiç olmasa herkesin bir işi vardı ve çok az da olsa bir maaşı vardı.

Çetinoğlu: Çok uzun bir konu.  Kırgızistan’ın selâmete ulaşmasını nerede görüyorsunuz? Özetleyebilir misiniz?

Ravanoğlu: (Bir müddet düşündükten sonra) Çok zor. Fakat imkânsız değil.

Önce ülkede birlik, berâberlik, bütünlük sağlanmalı. Kardeş kavgaları önlenmeli.

Kırgızistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra yalnızca Türkiye’den gelip yatırım yapan, istihdam kaynağı oluşturan binlerce firma, işadamı vardı. Günümüzde bunların sayısı iki elin parmakları ile sayılabilecek durumda. Kırgızistan’ı terk edenlerin,  neden terk ettikleri araştırılır, olumsuzluklar giderilirse işsizlik kısmen de önlenir.

Diğer ülkelerden gelen işadamlarının durumu da aynıdır. Fakat önce Türklerin gelmesi ve kalması sağlanmalı. Çünkü bizim insanımızın, soydaşımız dindaşımız olan Kırgızlar hakkında hiçbir art niyetimiz, kötü hesabımız yoktur. Olamaz.

Bölgenin en güçlü ülkesi Kazakistan’dır. Kırgız yönetimi kendisine bir müttefik arıyorsa, ABD, Çin ve Rusya ile değil, Kazakistan ile diyalog kurmaya çalışmalıdır.

Çetinoğlu: Kırgızistan’ın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ravanoğlu: (İnandırıcı, gür bir sesle) Ümitliyim. İyi olacak.

Çetinoğlu: İnşallah.

 

ÖZER RAVANOĞLU:

1938 yılında Silifke’de doğdu. İlkokula Silifke’de başlayıp, Adana’da tamamladı. Ortaokul’u Adana’da bitirdiği sonra başladığı lise eğitiminden İstanbul Vefa Lisesi diplomasını aldı. 1963 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Maçka Teknik Okulu’ndan mezun oldu. 1963-1964 yıllarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde; 1966-1967 yıllarında İstanbul Yol, Su, Elektrik Müdürlüğü’nde mühendis; 1968’de Adana Elektrik İşletmesi’nde Fen İşleri Müdür Yardımcısı olarak çalıştı.

 

EMSA A.Ş.’de beş yıl çalışarak, sanayi projelerinin yapılmasına katkıda bulundu ve EMSA Export A.Ş.’de ithalat-ihracat işlerini idâre etti. 1968’den 1980 yılına kadar siyasetle aktif olarak meşgul oldu.

 

İstanbul Milliyetçiler Derneği’nde ve Türk Ocakları Genel Merkezi’nde muhtelif görevlerde bulundu. 1994 yılından itibaren Kazakistan ve Kırgızistan’da çalıştı. Türk Yurdu ve Kardeş Kalemler dergilerinde bazı yazıları ve hikâyeleri yayımlandı. 2011 yılından beri AVRASYA Yazarlar Birliği üyesidir.

 

Yayınlanmış eserleri: Doğudan-Batıdan Hikâyeler ve Tanrıdağları’nın Gözyaşları / Türkistan’da 25 Yıl Ötüken Neşriyat.