24.4 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 699

Rusya’nın Ortaasya’yı Sömürü Politikası – 2

Detaylara indiğimizde incelikli siyasetin varyantlarını daha net görebilmekteyiz. Örneğin İslamî vakıfların ve camilerin malını-mülkünü devletleştirmek, medreselerdeki din adamlarını sürgüne göndermek Ortodoks misyonerlik için bir ön alma çalışması. Rus yazışmalarında Türkistan isminin kullanımın yasaklanmasının bugün bizim ödevimizin başlığına bile tesir etmesi örneğin. Bu ismin kalkmasıyla birlikte Kazakların, Kırgızların, Özbeklerin, Türkmenlerin boy duygularını kabartıla kabartıla yeni milletler ve Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Türkmence üzerinden yeni lisanlar oluşturularak sonra da bu farklılıklardan kalıcı husumetler üretmek moduna geçilmiştir.

Kafkasya ve Türkistan Türklerinden yüzbinleri işçi sıfatıyla geniş coğrafyadaki başka bölgelere göçtürüp boşaltılan bölgelere Rus yada Rusumsu milletlerin yerleştirilmesi de orta vadeli politikalar meyanında uygulanabilmektedir. Rusya, Türkistan bölgesini yalnızca hammadde kaynağı olarak görmüş ve pamuk dışındaki ürünlerin ekilmesine izin vermeyerek tarımsal sömürü politikası da gütmüştür. Türkistan Türklerinin elindeki toprakları çeşitli yöntemlerle ele geçirerek Rusya’dan gelen göçmenlere dağıtan Ruslar, halk baskı ve zulme karşı isyan edince de sertlikle bastırarak ve çok sayıda insanı sürgüne gönderme yoluna gitmiştir. Liderleri ortadan kaldırıp halkı başsız bırakma ve sonra da istibdat altında yönetmek için dizi dizi tedbir üretme onların işidir.

Aslına bakılırsa tarihsel kronoloji üzerinden periyodik bir işgal, istila ve sömürü söz konusudur. Moskova Knezliği’ni 1547’de Rusya Çarlığı’na dönüştüren Korkunç (Grozni) lakaplı IV.İvan zamanında 1552’de Kazan, 1556’de Astrahan, 1598’de Sibir Hanlıklarını; Çarlığı İmparatorluk haline getiren Büyük (Deli) lakaplı I.Petro ve politik takipçisi II.Katerina zamanında 1783’te Kırım Hanlığı’nı, 1790’larda Kazak Hanlığı’nı; Rusya’yı ayağa kaldıran reformların sahibi II.Aleksandır zamanında 1866’da Hokand, 1868’de Buhara, 1873’de Hive Hanlıklarını ve III.Aleksandır zamanında da 1884’te Merv’i alarak Türkmen Diyarını ele geçirmişlerdir.

Ruslar Türkistan’da Baymirza Hayıt’ın ifadesiyle “Sürekli beslenen fakat hiç doymayan” bir tutum takınmışlardır. Rusların Türkistan Valiliği’nin merkezi olan Taşkent’te “Yeni Şehir” adı verilen yere çok sayıda Rus göçmeni yerleştirilmiş, aynı zamanda bölgeye Batılı tarzda fikirlerin girmesi engellenerek gelişmesi istenmemişti. 1897’de Ortaasya’nın 10,3 milyonluk nüfusunun yüzde 90’ının Türkler oluşturmasına karşın mahkemelerde, okullarda ve devlet dairelerinde Rusça tek resmî dildi. Bölgeye medenileştirme misyonu noktasından bakan Rusya, 19.yy’ın ikinci yarısında Prens Gorçakov’un ağzından “Rusya’nın Orta Asya’da karşılaştığı durum, hiçbir sosyal organizasyonu olmayan, yarı vahşi ve göçebe halklar karşısındaki bütün medenî devletlerin problemleriyle aynıdır. Tıpkı Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuzey Amerika’da, İngiltere’nin Hindistan’da, Fransa’nın Cezayir’de ve Hollanda’nın kolonilerinde olduğu gibi” diyerek niyetini ortaya koymuştur.

Ruslar Türkistan’da önce maşa olarak kullanabilecekleri idarecileri başa geçirerek halktan ağır vergiler toplama yolunu seçmişler sonra da “Siz kendinizi idare etmekten acizsiniz” diyerek idareyi tamamen uhdelerine geçirmişlerdir. Yerli Türklere ise sadece küçük memuriyetler vermişlerdir. Adaletsiz ve zulümkâr idarelerinden şikâyete hak tanımadıkları gibi ve haksızlıkları tenkit edenleri de ya idam etmişler ya da zindanda çürütmüşlerdir. Rus idaresinde yolsuzluk bir sektör olmuş ve özellikle Türkmenistan’daki subayların ve sivil idarecilerin 3’te 2’si hırsızlık, rüşvet, sahtekârlık ve cinayet suçlarından ya mahkeme yada mahkûmiyet görmüşlerdir.

 

 

Veşavirhüm fi’l-emr (7)

0

(Ya Muhammed!) Allah’ın rahmet ve inayeti seni kuşatması sebebiyle, (Uhud Savaşı’nda kaçanlar için) güzel ahlâkla yumuşak davrandın (sana asi olup dağılmalarından ötürü bir büyüklük gösterip onlara hiç kinlenip öfkelenmedin). Şayet sen kötü huylu ve katı kalpli olsaydın senin arkadaşların hemen etrafından dağılıp, seninle hiç kimse kalmazdı, (onları senin yanında tutan, güzel ahlâkındı). -Allah, Resulü’nün güzel ahlâkını öve öve yine tekit makamında:- (Resulüm! Uhud Savaşı’nda kaçanları bağışla. Hatalarını affet.) Onlar için Allah’tan mağfiret iste, (gerek savaş ve gerekse başka) işlerde yine onlarla istişare et. (Resulüm! Şûrâ edip, çoğunluğun kararını kabul edip) bir kere de artık o fiili yapmaya karar verdikten sonra Allah’a tevekkül ederek o işi yapmaya başla. (İşin iç yüzünü ancak Allah bilir.) Allah, tevekkül eden kimseleri dost tutar. (Alevî Kur’an Tefsîri, Prof. Dr. Ahmet Bedir, Al-i İmran:159)

X

Yönetim İlkeleri(nden): Danışma (Şûrâ)

Çok sayıda insanı ilgilendiren konularda, çok sayıda ilgili kişinin görüşlerine başvurularak alınan kararın, az sayıda kişinin re’sen (kendi başına) alacağı karardan isabetli olma oranı daha fazladır. Danışmanın mantığı budur. Fakat İslâm tarihinde ‘Şûrâ’ genel olarak ‘görüş alma’ fakat bu görüşleri ‘karar verme’ sürecine katmama şeklinde gerçekleşmiştir. 42 Şûrâ 38. ayette “Onların (Müslümanların) işleri, aralarında danışma iledir” buyrulmaktadır. İşin çözümünün Müslümanların arasında ortak olması (beynehüm) demek, sorunun çözümüne düşünsel olarak katkı ile birlikte, doğru ve nihaî çözümün (uygulanacak çözümün) kararlaştırılmasına katılmayı da içerir. Tarihte Müslümanlar bu ayeti genelleştirecekleri yerde, Hz. Peygamber’e yönelik, “Herhangi bir sorunun çözümünde (emr); onlara danış!” (3 Al-i İmran 159) emrini genelleştirdiler. Bu ayette nihaî (son) karar tek kişiye aittir. Fakat birinci ayette karar topluma aittir. Bu karar verme sürecine katılım biçimi doğrudan olabileceği gibi temsili de olabilir. Kur’an’ın istediği, hangi yöntem ve araçlarla olursa olsun, bu katılımın sağlanmasıdır…(Konularına Göre Kur’an, Prof. Dr. Ömer Özsoy – Prof. Dr. İlhami Güler, s. 495)

X

“Bir işe karar verirken onlarla istişare et.”

Daha önce istişare teşvik edilmiş ve Hz. Peygamber de bunu uygulamış olmasına rağmen (42 / Şûrâ 38) burada açıkça emredilmiştir. Çünkü Uhut yenilgisinden sonra münafıkların ve onlara uyan zayıf akıllıların şûrâ ve istişareyi tartışmaya açması istişarenin zorunluluğunu vurgulamayı gerektirmiştir. Özellikle bir peygamber’in peygamber olmayanlarla istişare etmesinin emredilmesi, kamusal veya toplumsal alanda toplum temsilcileriyle istişare etmenin zorunlu olduğunu göstermektedir. Şafiî; istişare emrinin nedb (müstehablık) ifade ettiğini söylese de, vücup (farziyet) ifade ettiği daha yaygın bir kanaattir (Hamdi Yazır, Hak Dîni). Hz. Peygamber istişareye önem verse ve vahiy alanına dâhil olmayan her türlü beşerî kararlarda istişareye başvursa da, istişare onun döneminde kurumlaşmamıştır.

Hz. Ömer döneminde kısmen kurumlaşmış ve 6 kişilik bir heyet oluşturulmuştur. Hz. Osman bu altı üyenin istişaresi sonucu aday gösterilmiş ve seçimi biat ile kesinleşmiştir. Muaviye’nin çabasıyla sistem yozlaştırılarak saltanata geçilmiş. Şûrâ; idarî ve siyasî alandan uzaklaştırılmıştır. İstişare göstermelik bir karaktere büründürülse ve zamanla buna meşruiyet üretilse de Abdurrahman bin Ebi Bekir’e göre Muaviye’nin uygulaması Kayser’in sünnetinden (yapageldiğinden) başka bir şey değildir. (Buharî, Tefsir 46 / 271; Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, s. 209, 246 – 250, 375, 376). Uzmanlığın kaçınılmaz hâle geldiği kişisel işlerde bile danışman bulundurmanın neredeyse zorunlu hale geldiği günümüz dünyasında toplumsal konularda istişarenin keyfî bir uygulama olarak değerlendirilmesi gerçekçi olamaz. Halk iradesinin dışında uzmanlık gerektiren işlerde görüşüne başvurulacak insanların işin ehli veya konunun uzmanı olmasına özen gösterilmelidir. (Kur’an Aydınlığı, Tuncer Namlı, Al-i İmran:159)

 

 

Yahyâ Kemal ve Atatürk Aralarında Neler Yaşandı?

0

Atatürk ve Yahyâ Kemal…

Aynı bölgede, Rumeli’de doğup büyüyen iki insan…

Her biri kendi alanında zirveye ulaşmış iki kişi…

Aralarında geçen hâdiseleri çok az kişi biliyor. Bilenlerin bir kısmı da yanlış ve noksan bilgilerle kanaat sahibi olmuşlar.

13,8 X 19,6 ölçülerinde 206 sayfalık eserin yazarı Hicran Göze Hanımefendi, hukukçu titizliğiyle, büyük iki insan arasında ‘kırgınlık‘ olarak tavsif edilen durumun hakiki sebeplerini araştırıyor. Doğruyu bulabilmek için, merkeze koyduğu Yahya Kemal’in karakter yapısını şekillendiren hayat hikâyesini, çocukluğundan itibaren mercek altına alıyor ve şu soruların cevaplarını bulmaya çalışıyor:

-Şairden elçi olur mu?

-Madrid elçiliğinden alınmasının arkasındaki gerçekler nelerdi?

-Yahya Kemal, Atatürk’ün ayaklarını öpecek kadar dalkavuk muydu?

-Millî Mücadele’ye hiç destek olmadı mı?

-Tek bir satırla bile Atatürk’ü, daha doğrusu o zor günlerin Mustafa Kemal’ini desteklemedi mi?

-Neden askerlik yapmadı?

-Lozan’da var mıydı?

-Hatay’da yok muydu?

-Tarih görüşü neydi?

-Türk diline duyduğu hassasiyet nasıl doğmuştu ve bu Türk dili macerası Atatürk ile nasıl yaşanmış, nasıl neticelenmişti?

Ve elbette Yahya Kemal ile Atatürk arasında geçen alaka çekici pek çok iddiaların tahlili…

Mesela:

-Yahya Kemal gericinin tekidir. Atatürk’ün yaptığı bütün değişikliklere cahilce karşı çıkmıştır.

-Atatürk de baştan aşağı kusurdur. Yaptıklarının hepsi yanlıştır.

Hüküm: Aşırıya giderek orta yolu bulamamak gerçeklere ulaşamamanın tek sebebidir. Nihayet büyüklükleri ve kusurlarıyla Atatürk de bir insandır, Yahya Kemal de…

Şu da çok açık bir gerçektir ki büyük adamları, her beşerde bulunabilen kusurlar küçültmez.

Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Hoca’nın çok yerinde bir yorumu:

Bizce büyük adamların kusurları değil, kemalleri ortaya konur. Bundan gafil gibi davrananlara, bu ruh hâletlerinin bozukluğundan dolayı acınır.’

Göze Hanımefendi net hükümlere ulaştıracak tahlillere, çarpıcı bir hâdise ile başlıyor:

Anne Nakiye Hanım, eşinin ısrarları karşısında Üsküp’ü gözyaşlarıyla terk etmiştir. Geldikleri Selanik’te babası, gece âlemlerinde içerek şen şatır vakit geçirmektedir. Üsküp’ün hasretine dayanamayarak verem olup yataklara düşen anne ise nihayet ölmek için Üsküp’e gönderilir. Bu ölüm on iki yaşındaki çocuğun ruhunda fırtınalar koparmış ve intihar etmek istemişti. Çocukluk ve gençlik hatıralarındaki bu satırlar onun o günkü ruh hâlinin ifadesidir:

Müthiş bir çığlıkla annemin yatağına atılmak istedim, (oradakiler) Beni susturmağa çalışarak uzaklaştırdılar. Ta karşıda büyük annemin evine kadar götürdüler. Aradan yarım saat geçti. Büyük annem, teyzelerim, üç ailenin çocukları, felâketimize acele ile koşan aile dostları kadınlardan ağlaşan, sızlaşan bir kalabalık ortasında kaldık. Annem ölmüştü. Çıldırmış bir haldeydim. O anda ölmek, intihar etmek istiyordum. Bu müthiş yokluğa, bu derin acıya tahammül edemiyordum. Bir deliyi tutar gibi, sımsıkı tutuyorlardı; yüzümü gözümü yıkıyorlardı. Heyhat ki ızdırabım durmuyordu.’

4 Kasım 1956’da, annesinin ölümünden elli dokuz sene geçtikten sonra yazdığı bu mısralar bunca sene sonra bile aynı acıyı yaşadığını gösterir:

Annemin naşını gördümdü,

Bakıyordu bana sabit ve donuk gözlerle,

Acıdan çıldıracaktım.

Aradan elli dokuz yıl geçti.

Ah o sabit bakış el’an yaradır kalbimde…’

Son nefesine kadar babasına duyduğu soğukluğun temelinde, büyük bir ihtimalle annesini Selânik’e sürükleyerek onun Üsküp’e duyduğu büyük özlem sebebiyle ölümüne sebep olması yatıyor olabilir. Annesini hatırlarken ‘Birçok Türk anneleri gibi kocasının akşamcılığından manen ve maddeten bedbahttı‘ diye yazar. Belki evlenmemesinde babasının bu tarafına vâris olduğunun şuurunda olarak, annesi gibi bir Türk kadınını bedbaht etmek endişesi yatabilir mi acaba? Babasından, çok sevdiği annesini bedbaht eden içki düşkünlüğünü almıştır ama babasında pek bulunmayan vicdan azabıyla karışık iman O’nu hiç terk etmemiştir. (s: 13-15)

Hicran Göze’nin satırları Yahya Kemal’in iç dünyasındaki duygu yükünü anlatarak devam ediyor. O cümlelerden biri şöyle: ‘Annemin resminden mahrumum. O’nun bir resmi hayatımın en büyük yadigârı olurdu. Annemin simasını şimdi iyi hatırlayamıyorum. İslâm tesettürünün en şedid bir muhitinde doğduğu ve yaşadığı ve öldüğü için bir resmini bırakmadan kayboldu.’ Diye yazmıştır. İlk sofuluk zevkini annesinden aldığını da… (s: 17,18)

Merhume Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin manevi hayr’ül-halefi olarak kabul edeceğimiz yazar, bu eserini sanki Osmanlı’yı sevdirmek için yazmış. Osmanlı’nın bereketli toprağa cömertçe serpiştirdiği feyz yüklü irfan tohumlarının ürünlerini şükranlarla hasat ediyor.  O ürünlerdeki asil ruhların berrak ve hayran edici örneklerini sunuyor. Yahya Kemal’in hayatına ve hatıratına giren insanların hepsi, sanki hayattan değil, Şehbendarzâde Filibeli Ahmet Hilmi Efendi’nin romanından, ete-kemiğe bürünerek aramıza karışmış hayal mahsulü seçkin kahramanlardır.

Sıradan insanlar gibi görünen sütanne Halime Hanım, eşi ‘Deli’ Ahmet, Uşak Hüseyin… ve diğerleri, Yahya Kemal’in ruhunu, şahsiyetini öyle bir mayalamışlar ki… Onlar, Mevlevî meşrep, tevazu abidesi güzel insanlar. Kendilerini sevdirip, hayat boyu rehber olacak telkinlerle kâmil insan olmanın kapılarını ardına kadar açan, halk filozofu, sessiz ve sakin, kanatsız melekler… Sadece insanlar mı? O toprakların ve zamanın havası bile nefes alıp veren herkesi teshir ediyor.

Yahyâ Kemal, Nihat Sâmi Banarlı’ya anlatıyor: ‘Minarelerden ezan sesleri gelmeye başladığı zaman evimizde rûhânî bir sessizlik olurdu. Galiba Üsküp’ün sokaklarında böyle bir rüzgâr dolaşır, bütün şehri bir mabede sükûnu kaplardı. Yalnız ezan sesleri duyulurdu. Annemin dudakları İsm-i Celâl’le kımıldardı. Bin üç yüz sene evvel Hazret-i Muhammed’in Bilal-i Habeşî’den dinlediği ezan, asırlar sonra bizim sedamızda hem dinî hem millî bir musiki olmuştu…’  (s: 22)

Kitabın tamamında kelimeler mistisizm mürekkebine batırılarak kullanılan nurlu kalemle yazılmış gibi. Benzer havayı teneffüs eden talihli insanları tahassüre, o saadeti yaşayamamış olanları ise içten gelen bir eziklikle teessüre sevk ediyor.

Yahyâ Kemal’e ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı‘nı yazdıran hâlet-i ruhiye, yazara rehberlik ediyor.

Kitabın ana teması Yahya Kemal-Atatürk münasebeti… Fakat hâdiselerin arka planındaki, zeminindeki, atmosferindeki renkler ve çizgiler, belli-belirsiz olsa bile, dikkatlerden kaçmıyor.

Bilenler, Atatürk-Karabekir soğukluğunu hatırlıyorlar. Tarafların arzu ve gayretlerine rağmen buzlar eritilemiyor. Çünkü liderin etrafında kabuk olma görevini üstlenenler, yakınlaşmaya mâni oluyor.

Hülâsa olarak ‘Yahyâ Kemal ve Atatürk‘ isimli eseri anlatmak,  hayatında hiç bal yememiş, gül koklamamış bir insana balı ve gülü anlatmak kadar zor. Okumak lâzım.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

 

(905 kelime)

HİCRAN GÖZE:

1931’de Kadıköy’ünde doğdu. 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze ile 1954 de evlendi. Evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın yüklediği sorumluluk sebebiyle fakülteden 1956 senesinde mezun oldu. Üç çocuğu, beş torunu ve bir de torun çocuğu bulunmaktadır.

Bir dönem ‘Babıali’de Sabah Gazetesi’nde imzasız olarak Kadın ve Ev Köşesi’ni hazırladı. Yeşilay, Töre, Büyük Türkiye, Şadırvan, Kubbealtı Akademi mecmualarında yazıları yayımlanmıştır.

Gençlik yıllarında Yeşilay Cemiyeti Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif faaliyet gösteren H. Hicran Göze, yazı çalışmalarına hâlen devam etmektedir.

Basılmış Eserleri:

*Bir Yetim İdi, *Sulh Peygamberi, *Kılıcın Hakkı (Üç safhada Hz. Peygamber’in hayatı), *Türk Kadını (Muhtelif mecmualarda çıkan yazıların toplamı), *İçkinin Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın (Yeşilay Mecmuası’nda çıkan yazılar), *Âyetler ve Kadınlar (Kadın konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma), *Zor Yılların Zor Kadını Hâlide Edip Adıvar (biyografi), *Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi biyografisi), *Kadıköylü Yıllarım (Hâtıra): (Kadıköy Belediyesi’nin yılın kitabı ödülünü almıştır), *Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif (Biyografi), *Bir Zamanların Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları, *Ergun Göze İle Ellibeş Yıl, *Yahyâ Kemal ve Atatürk.

(173 kelime)

 

KUŞBAKIŞI:

DEVLETİN BAŞI:

Mehmet Gürsel’in, Andrew Marr’dan Türkçeye çevirdiği polisiye-gerilim romanıdır.

Birleşik Krallık’da halk oylaması yapılacaktır. Perde arkasında çalışan son derece kararlı bir grup, neticenin kendi lehlerine çıkmasını garantilemek için cinâyet dâhil, her şeyi göze almıştır.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00 Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

 

(59 kelime)

 

VEBA YILI GÜNLÜĞÜ:

Robinson Crusoe’nin yazarı‘ olarak tanınan Daniel Defoe (1660-1731), İngiliz romancılığının öncülerindendir. Yazarın 1722 yılında yazdığı roman, İris Kantemir tarafından Türkçeye çevrildi. 12,5 X 20,5 santim ölçülerinde 264 sayfa hâlinde, Ekim 2016’da yayınlandı.

Eserin hayal ürünü bir roman mı yaksa kitapta belirtildiği gibi Defoe’nin amcasının hatıra defterinde kayıtlı hakîkatler mi olduğu yıllar boyu tartışıldı. Okuyucu, tüyleri diken diken eden sürükleyici romanı heyecan içerisinde okurken, bu tartışmaların hiçbir öneminin olmadığını düşünüyor.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

(105 kelime)

İSLÂM BİLİM TÂRİHİ:

İslâm ilim târihi araştırmaları ile alakalı çalışmalar son yıllarda artış gösteriyor.

2016 yılında yayınlanan 272 sayfalık kitap, İslâm medeniyetinde ilk ilmî çalışmalardan 15. asrın ortalarına kadar yapılan etütler üzerine bir röportajlar dizisi olarak hazırlanmış. Mevzu hakkında uzmanlık bilgisi olmayan okurlar da faydalanabiliyorlar.

Kitapta, İslam medeniyetinde gerçekleşen ilmî faaliyetlerin aslî yönlerine ilişkin senteze dayalı genel bir çerçeve sunuluyor. Ayrıca bu alanda son elli yıl içinde yapılan araştırmaların bir özeti veriliyor. Bu şekilde, hem yeni bilgi ve yorumlar ihtiva ediyor hem de mevcut külliyatın tenkitçi bir değerlendirmesi sunuluyor. Kitapta yer alan soru ve cevapların odak noktası sadece Doğu İslâm coğrafyasının ilim merkezleriyle sınırlı olmayıp başta İspanya ve Mağrip olmak üzere diğer merkezlerin katkılarına da işâret edilmekte.

Fransa’nın en büyük ilmî araştırma kurumu Centre National de la Recherche Scientifique’ın hocalarından Cezayir kökenli matematikçi ve ilim târihçisi Ahmet Cebbar’ın, Avrupa ilim târihinde uzmanlaşmış fizikçi meslektaşı Dr. Jean Rosmorduc ile gerçekleştirdiği sohbetin bant çözümü, Lütfi Fevzi Topaçoğlu tercümesiyle kitap hâlinde okuyucuya sunuluyor.

İslâm ilim târihine tamamen yabancı, hatta İslâm dünyasına uzaktan bakan okur için hazırlanmış kitap, birçok açıdan Türk okuruna da hitap ediyor.

Ahmed Cebbar, İslâm kültürünün daha erken yıllarından itibâren bir şehir medeniyeti inşa ettiğini ve bu yeni şehirlerde birçok farklı içtimâî yapının bir araya gelebildiğini söylüyor. 11. yüzyılda İslâm dünyasının yaşadığı krizlerin, Moğol ve Haçlı işgallerinin karmaşık sosyal yapılar üzerinde menfi tesir gösterdiğini, nihâyetinde merkezî devlet otoritesinin zarar gördüğünü izah ediyor. Cebbar’a göre, İslâm dünyası ticârî yollarını kaybedince, ilk zamanlardaki kuvvet ve ihtişamına bir daha ulaşamadı. Bu, İslâm kültürünün de Ortaçağlardan sonra başka bir safhaya girmesine sebep oldu. Ahmed Cebbar, Osmanlıların ciddî bir kopuş dönemi olmadığını söylüyorsa da söz konusu dönemi birkaç cümle ile geçiştiriyor.

İslâm ve akıla dayalı olma tartışmalarına Cebbar’ın yorumu şöyle: ‘Müslüman kelamcılar, vahiy üzerine kurulan bir temelden yola çıkarak, Kur’an’daki çeşitli ifâdelerin ve hadislerin kendine has nitelikleri tesbit etmek için tenkitçi ve akılcı bir çalışma içinde olmuşlardır.’

Son 5 bölümde astronomi, matematik, fizik, yer ilimleri-canlı ilimleri ve kimya başlıkları altında, damıtılmış bilgiler yer alıyor. Mühim isimlerin bilinen eser ve fikirleri özetlenirken, İslâm ilim hazinesinin dünya ilim târihindeki yeri de tespit edilmiş. Kutucuklar içinde, İslâm bilim târihinin mühim nazariye, icat ve izahları özetlenmiş.

Cebbar ve Rosmorduc’un berâber kaleme aldığı netice bölümü, ilim târihinin felsefesi ve kitapta kullanılan metot hakkında tenkitçi bir yaklaşım sunuyor. Bu yaklaşımla İslâm İlim Târihi, insanlık târihinin bir safhası olarak telakki ediliyor ve sonrasındaki ilmî gelişmeler göz önünde bulundurup haksız bir yargılamaya tâbi tutulmuyor.

Ne kadar tarafsız olurlarsa olsunlar, İslam İlim Târihi; batılılar Farslar ile Araplar tarafından yazıldığında, Türklerin İslâmiyet’e hizmetleri bakımından noksanlıklar bulmak mümkündür. İslam ilim târihinin, oryantalist* zihniyetiyle hareket etmeyen bir Müslüman Türk tarafından yazılmış olması şüphesiz bizler için daha tatminkâr olur.

KÜRE YAYINLARI: Vefa Caddesi Nu: 56 Kat: 3 Vefa, Fatih, İstanbul, Telefon: 0.212-529 66 42 Belgegeçer: 0.212-589 15 48 e-posta: bilgi@kureyayinleri.comwww.kureyayinlari.com

*Oryantalist: Batı kökenli olup da doğuda yaşayan insanların dil, din, ilim, sanat ve târihi üzerinde araştırmalar yapan ilim adamı, şarkiyatçı, müsteşrik.

(484 kelime)

KISA KISA… KISA KISA…

 

 

1-BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU’NDA OĞUZ İSYANI: Ergin Ayan. Kitabevi Yayınları M. Varış.

2- SEYYÂH-I ÂLEM EVLİYA ÇELEBİ: Şükrü Halûk Akalın. Türk Dil Kurumu Yayınları.

3-ŞAİR NİGAR HANIM: Nazan Bekiroğlu. Timaş Yayınları.

4-İRAN TARİHİ: Yılmaz Karadeniz. Selenge Yayınları.

5-KAYIP YÜZLER: Emir Kalkan / Ötüken Neşriyat

(47 kelime)

 

DERKENAR:

İLİM ve BİLİM KELİMELERİ

Lügatler ‘ilm’ olarak da yazılan’ilim’ kelimesini:

1-Kâinatın ve olayların bir bölümünü tecrübeye ve hakîkatlere dayanarak inceleyen ve bunlara ait kanunları çıkarmaya çalışan sistemli bilgi.

2-Bâzı olay ve olgu basamaklarına göre düzenlenmiş sistemli bilgiler bütünü.

3-Bir şeyi öğrenmek maksadıyla yola çıkarak edinilen bilgiler.

4-Bir mevzuda okuma yoluyla elde edilen bilgiler, nazariyat.

5-Bilme, biliş, bir şeyin doğrusu bilme, nazarî bilgi.

6-Eşanlam olarak: dâniş, mâlûmat.

7-Teorik bilgiler

Şeklinde açkılıyorlar.

Bilim kelimesi için de:

1-Sistemli bilgi,

2-Bilinen şeylerin, kazanılan bilgilerin bütünü.

3-Denemeye dayalı yöntemlerden faydalanarak gerçekleşebilir kanunlar ve kaideler çıkarmaya yönelik düzenli bilgi.

4-Bilgi dallarından her biri

Karşılıkları veriliyor.

Öztürkçecilerin hazırladığı ‘sözlük’lerde ‘ilim’ kelimesinin karşılığı ‘bilim’ olarak veriliyor. Demek ki ikisi aynı mânâya geliyor. Acaba; ‘İlimsel‘ şeklinde bir kelime uydurulamadığından, uydurulsa bile benimsenilmeyeceği düşünüldüğünden, ‘bilimsel ‘ kelimesini tepe tepe kullanabilmek için, ‘ilim ‘ yerine ‘bilim ‘  kelimesi uydurulmuş olabilir mi?

İlim, Arapçadan dilimize geçen bir kelime. O halde ‘kaka’, Bilim, Arapça değil, Farsça değil. Fakat nereden geldiği de belli değil. O halde ‘cici’dir. (?!) Bunu kullanalım diye düşünülmüş olabilir.

Bir iddiaya göre; bilim ve ilim arasında şu farklar varmış: İlim, kâinatta olup biten olayları tasvir ve izah yoluyla kavramak için insanın merakını celbeden olaylara dair sorulan sorularla doğup gelişen ve bilimi de içine alan geniş bir disiplindir.

Bilimin konusu gözlenebilir olguların sebeplerini deneye dayalı bir yöntemle araştırmaktır. İlim ise fizik ötesi âleme dâir bilgileri bir çatı altında birleştirir.

Bu durumda kimya ve fizik, bilim; felsefe ve sosyoloji ise ilimdir. O halde üniversitelerimizde niçin ‘Felsefe Anabilim Dalı ‘ isimlendirmesi kullanılıyor?

İlim konusunda ilerleyenlere ‘âlim ‘ denir. Bilim konusunda ilerleyenlere ‘bilim adamı ‘ denir…miş.

Bir ‘dil âlimi’ meseleyi vuzuha (açıklığa) kavuştursa ne iyi olur…

(269 kelime)

 

 

Evetli Veya Hayırlı Günlere Doğru

SETA’dan üç kez aradılar; Haliç Kongre Merkezi’ndeki “Cumhurbaşkanlığı Sistemi Sempozyumu”na davetiye gönderdiklerini, katılıp katılmayacağımı sordular. Seyir halindeydim. Ancak programıma bakıp öyle geri dönebileceğimi anlattım. Söz konusu 11 Şubat Cumartesi günü;aşırı soğuk ve kar yağışının beklendiği ve İstanbul trafiğinin en kalabalık olduğu, bütün insanların yollara düştüğü bir tatil dilimiydi. Özel araçla herhangi bir yere gitmek ayrı bir sorun, kitle ulaşım araçlarıyla da bir başka sorun. Çünkü bazen 4 vasıta değiştirmek durumunda kalıyorsunuz. Böylesi şartlarda en erken Ataşehir’den Haliç Sütlüce’ye üç saatte gidebilirdim. Ayrıca o gün altı ayrı programa davet edilmiştim. Yeniden aradı sekreter hanım, ismimi söyledi ve programa çağrısını yineledi. Böylesi bir kibarlık karşısında “Olur” demek durumunda kaldım. Ayrıca davetiyemin gelmediğini hatırlattım. Çünkü Cumhurbaşkanımızın geleceği böylesi toplantılarda davetsiz içeri girmek çok zordu. Ayrıca aşırı güvenlik tedbirlerinden de geçmek durumundasınız. SETA sekreteri hanım benim ismimi güvenliğe vereceğini, dolayısıyla içeri girmekte bir sorun olmayacağını anlattı.

 

İstanbul Kazan Ben Kepçe

O gün sabah saat 09’da yola çıktım Şerifali’den, 13.00’da başlayacak toplantı için. Haliç Kongre Merkezi miting alanı gibiydi vardığımda. Trafik felç olmuştu. Özellerin dışında nereye kayıtlı oldukları üzerindeki yazılardan belli olan kamu midibüs ve otobüsleri de konuk taşıyordu içeriye. Bir yandan araçlar aranıyordu salona girmek için, bir yandan da davetliler. Çok sayıda kadın ve erkek sırada bekliyordu. Görevli sayısıda da bir hayli fazlaydı. Hanımların parfümü pahalı cinsten olsa gerek ki ortam çok güzel kokuyordu. Kalabalıklarda genç kızlar ağırlıklıydı ve hepsi şıktı, marka giyinmişlerdi. Başörtüsüz hanım sayısı azdı. Birkaç güvenlik kontrolünden geçtikten sonra nüfus cüzdanımı vererek, boyunlara asılan, isimlerin yazılı olduğu plastik içindeki kartı, başımdan aşağı geçirdim ve içeri girdim. Güvenlik birimi sorumluları boynumdaki kartın da barkotunu kontrol ederek fuayeye öyle aldılar. Fuayede SETA kurmaylarından Doç. Dr. Ramazan Yıldırım ile ayaküstü sohbet ettik. Sempozyumun yapılacağı salondan gümbür gümbür müzik sesi geliyordu. Keşke müzisyenler, bestekârlar kendi enstrümanlarımızdan böylesine bir bekleyiş müziği yapsalardı da, batıdan aynen kopya etmeseydik. Tıpkı basımla nereye kadar ki?. Salon erkenden dolmuştu. Protokola doğru gitmedim, konukların arasında bir yer ararken Cumhurbaşkanlığı Başmüşaviri Prof. Dr. Şükrü Karatepe ile karşılaştık. Hal hatır sorduk birbirimize. “Sizler iyi olursanız bizlere ve topluma yansır” dedim. Prof. Dr. Karatepe ile 40 yıllık bir dostluğumuz var. TYB Kültür ve Sanat Yıllığı’nda yazı ailemizdeydi. Eşimin Kayseri’deki resim sergisinde Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı idi. Bir başka aziz dostum Kayseri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Şahin ile birlikte sergi boyunca yakın ilgilerini eksik etmediler. Evlerine konuk olmuş, aynı sofrada leziz Kayseri yerel yemeklerini paylaşmıştık. Sergiden ayrıca tablo almışlardı. Bir sanatçı için bu bir mutluluktu.

Ön sıralardakigüvenliğin çok sıkı olduğu yerden Prof. Dr. Burhan Kuzu eliyle selam verdi, beni aşağıya, protokola davet etti. Yanında Ahmet İyimaya vardı. Teşekkür ederek gençlerin arasına oturdum. Böylesi toplantılar birbirini az gören dostların da yeniden yakınlaşmasına, hasret gidermesine neden oluyor. Toplantı başlayana kadar sohbetin bitmesi istenmiyor. Genç, ihtiyar artık bakıyorum neredeyse herkes sakal bırakmaya başlamış.

 

Bir Seta Etkinliği

Batı enstrümanlarından oluşan orkestranın müziği gümbür gümbür çalmasını sürdürdü. Balkonda son yerel seçimi kaybeden AK Parti Beylikdüzü ve Beyoğlu Teşkilatları gençleri tezahürata başladılar. Şölene gelmiş gibilerdi. Cumhurbaşkanı daha salona gelmeden tezahüratlarını giderek artırdılar. Program sunucusu onları defalarca aşağı salona davet etti, ama hiç biri gelmedi. Gençler tam tersine showun dozunu artırdı, müziği yenmeye çalıştılar.

SETA bir karton çantada dokümanlar hazırlamıştı. Gidip aldım. İçinde SETA’nın yayınladığı; vakfı ve cumhurbaşkanlığı sistemini anlatan kitapçık ve Kriter adlı bir dergi vardı. Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı SETA’nın amacı ulusal, bölgesel ve uluslararası sorunlara yönelik çalışmalar yapmak ve bunları kamuoyuna ve karar alıcılara sunmaktı. Bu sempozyum da böyle olacaktı. Türkiye için cumhurbaşkanlığı sisteminin tasarımında temel dinamikler, dönüşüm alanları ve geçiş sürecinin yönetimi, siyasal sistemlerin pratikleri ve anayasal uygulamaları; Prof. Dr. Burhan Kuzu, Ahmet İyimaya, Prof. Dr. Haluk Alkan, Dr. Nebi Miş, Prof. Dr. Şükrü Karatepe, hemşehrimiz milletvekili Abdülhamit Gül, Can Peker, Dr. Ali Aslan, Mehmet Uçum, Doç. Dr. Kılıç Buğra Kanat, Doç. Dr. M. Zahit Sobacı tartışacaklardı.

 

Sevgi Disiplini Yeniyor

Salona Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın girişi anons edilirken saat 14.00 olmuştu. Öyle bir tezahürat vardı ki gençlerden, deprem şiddetindeydi. Atılan sloganlar ve gösterilen sevgi sınırsızdı. Sanırım toplantıya herkes adeta sempozyum için değil de Cumhurbaşkanı için gelmişti.  Sempozyumda önce bu sürece nasıl gelindiğini anlatan bir video filmi izlettirildi. Filmde Fetocular ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi de hatırlatılmıştı. Hele anayasa değişikliği için AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi temasları konu edilirken, filmde Devlet Bahçeli’nin her görüntüsü geldiğinde alkışlar kızılca kıyametti.

Sempozyumun ilk takdim konuşmasını SETA Genel Koordinatörü Prof. Dr. Burhanettin Duran yaptı. Yaptı ama Erdoğan’a yapılan tezahüratların ardı arkası kesilmedi. Bunun üzerine Prof. Dr. Burhanettin Duran takdim konuşmasını kısa keseceğini hatırlatınca, gençlerin tezahüratında kısmı bir rahatlık oldu. Prof. Dr. Duran konuşmasında vesayetçi dönemlerin kalkması gerektiğini hatırlattı, sistem sorununu çözmek için sivil mutabakatın mevcut olduğunu belirterek, siyasi krizlerden artık ders alındığını, mevcut cumhurbaşkanlığı sistemi ile sorunların değerlendirileceğini bildirdi.  Gençlerin Erdoğan tezahüratı gerçekten Prof. Dr. Duran’ın konuşmasını tamamlamadan bitirmesine neden oldu. İnsanlar Cumhurbaşkanı Erdoğan için salondaydı!. Sevgi disiplini yeniyordu.

Nitekim hemen akabinde kürsüye çağrılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, yarım saat kadar süren ve gençler tarafından tezahüratla sık sık kesilen konuşmasını tamamlayınca salonda hemen boşalmaya başlamıştı.

 

“Erdoğan da Baki Değil Fani”

Erdoğan anayasa değişikliğinde milletvekilliğini, önce 30’dan 25’e, sonra 18’e indirilmesini anlatırken, gençlerin coşkulu sevgi ve tezahüratını örnek gösterdi. İkaz etmeyi de “Gençler bu tezahüratınızı meydanlarda da gösterin, oraya bırakalım” biçiminde yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın serzenişi de vardı “İşiniz gücünüz Tayyip Erdoğan. Benim 16 Nisan’a çıkacağıma dair bir garanti var mı?” diye sordu. Bütün gençler “Var..var..var!” diye cevap verdi ve alkışladı!. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan “Haşa” diyerek gençlere döndü ve” Ben de faniyim. Biz burada bir sistem mücadelesi veriyoruz. Millet ne derse o olacak, Allah ne derse o olacak. Cumhurbaşkanlığı sisteminin özü yönetimi doğrudan millete veriliyor olmasıdır.”dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre; batıda krallıklar monarşisini birlikte yaşattı ve  devam ettirdi. Bizde ise Osmanlı hanedanını yurtdışına gönderdik, cumhuriyeti ilan ettik, tek parti dönemini başlattık. Milletvekilleri iş takibi yapmaktan yasama vazifesine zaman bulamıyor. Meclis’te dört dönem görev yapmış olup da tek bir yasama çalışması(kanun tasarısı, önerge vs) yapmamış milletvekilleri var. Yeni sistemle birlikte tüm vekiller TBMM çalışmasına yoğunlaşacak. İstikrar ve güven tehdit altında. Ülkenin beka sorunu var. Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak diyoruz. Yönetim millete veriliyor. Baskıcı anlayış tarihe karışıyor. Gençliğe ufuk verilecek. Devletler de şirketler gibi yönetilmeli. Dev şirketlere 30 yaşında gençler atanıyor. Demek ki bu gençler bu işi biliyor ve beceriyor ki onlara temsil ediliyor. Her şey büyük olsun, hepimizin olsun.

 

Bu Ülke Hepimizin

Cumhurbaşkanı elindeki  Cumhurbaşkanlığı Sistemi adlı kitabı göstererek SETA yöneticilerine seslendi “Bu kitaptan herkese verildi değil mi?” Yok verilmemişti. Para ile stantta satılıyordu. SETA yöneticileri söz konusu kitabı hemen getirttiler. Daha ambalajları dahi bozulmamış kolilerden çıkardıkları bayağı hacimli ve itibar baskılı kitabı dağıtmaya başladılar. Sempozyum, katılımcılar ve dağıtılan yazılı dökümanların tümü genel bilgilendirmelerin dışında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anlattıklarının arka planı ve detaylarıydı. Keşke bir de aykırı görüş olsa, cevapları verilseydi.

SETA Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Serhat Albayrak da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını tamamlayınca kendisine bir teşekkür plaketi sundu. Saat 15.00 olmuştu. Daha sempozyum başlamamıştı bile. Üstelik üç oturum halinde devam edecekti. Acıkanlar vardı. İbadet için yer arayanlar oldu. Şekeri düşenler bir şeyler atıştırmak için soruşturup duruyorlardı. Haliç Kongre Merkezi de az önceki heyecanı dorukta merkez değildi artık. Bazıları hayır diyenlere terör, DEAŞ, feto, PKK, Kandil, 15 Temmuz darbecisi vs sempatizanı ithamına cevap için buruklaşıyordu. Velevki bu oran  ne olursa olsun.

Belki sağduyu, feraset, aklıselim bunları düşünmemize neden olabilir.

Neden olmasın ki?!.

Bu ülke hepimizin.

Bu toplum hepimiziz.

 

 

Suriye’deNeler Oluyor?

Bir suredir Suriye’de yaşanan iç savaşı gerek ülke olarak ve gerekse de dünya olarak izliyoruz. Türkiye son dönemde yeniden yapılandırdığı dış politikasıyla olumlu bir ivme yakalayarak hem bölgedesöz sahibi olduğunu dosta düşmana hatırlattı, hem de bölgedeki dost unsurlara Türkmenlere ve ÖSO’ya güven verdi.

Evet, Suriye gibi çetrefilli bir arazide kara harekâtına girmek elbette çok zor. Ancak Türk Ordusu, ilk bir hafta içerisinde geçekleştirdiği üstün başarı ile birkaç yıldır peş peşe büyük bir darbeleralmış haliyle dahi, ABD ve Rusya ordularının cesaret edemediği bir alanda ve elbette kendi hinterlandında büyük bir zafer kazandı.  Ancak ardından Batı’nın müdahalesiyle harekât görüldüğü kadarıyla rölantiye alındı ve pazarlık sureci başladı. Zaten kayıplarımızda bundan sonra başladı veya arttı diyelim. IŞİD bırakıp kaçmakta olduğu mevzilerine geri döndü ve El Bab önünde durduk. Türkiye gibi bir süper güç için El Bab birkaç saatlik bir operasyondur. Ancak kapı önünde bekledikçe bize maliyet artmaktadır ve daha beklersek de artacaktır.

Türkiye’nin bundan sonra yapacağı şey; gerek Rusya ve gerekse de ABD ile ilişkilerde kararlı bir şekilde duruş sergilemesidir.

Bu anlamda Rusya’nın Türk tank birliğinin karargâhını yanlışlıkla vurması ve 3 askerimizi şehit edip; 11’ini de yaralaması basit bir hata olarak algılanamaz. Hem de koordinatların sağlamasını yaparak verdiğimiz bir saldırı; ya ABD ile ilişkilerini eskisi gibi tekrar sıcak hale getirme uyarısıdır, ya da Hatay’da vurduğumuz Rus savaş uçağının soğutulmuş intikamıdır. Ve ne yazık ki her ikisi de Türkiyeiçin ciddi bir uyarıdır. Bu durumda Trump liderliğindeki NATO ittifakından destek ne kadar alınabilir veveya karşılığında ne istenir, iyi düşünülmelidir.

Bu nedenle Fırat Kalkanı harekâtında El Bab tamamen ele geçirilmeden gecen her gün, Türkiye’nin aleyhine işlemektedir. Son sürat El Bab’ın alınması bu anlamda olmazsa olmaz haline gelmiştir…

Fırat Kalkanı harekâtının bilinen 4 temel nedeni vardır:

1.       Türkiye sınırlarının güvenliğini sağlayarak sınırdan gerçekleşen terör sızmalarının önüne geçmektir.

2.       Suriye’de siviller için güvenli bölge oluşturarak Türkiye’ye olan yoğun göçü frenlemektir.

3.       IŞİD’in elindeki yerleri kurtararak bölge insanına özgürlüğünü geri vermektir.

4.       PKK’nın Türkiye’nin güney sınırlarını tamamen kapatarak ülkenin izole hale gelmesinin önüne geçmektir.

Şu an için bunların hangisi birinci önceliklidir derseniz? Aslında hepsi de birbirinden önemlidir. Ama uzun vadede en önemlisi 4. madde olan, Türkiye’nin güney sınırlarının izole edilmesi sorunudur. Ve işin kötü tarafı NATO ile çıkar çatışması yaşadığımız konu da; ne yazık ki budur…

Türkiye, eğer ABD ve diğer Batı ülkeleri ile anlaşabilir ve Rakka operasyonunda ÖSO ile birlikte başı çekerse, hem PKK tehlikesini bertaraf edecek, hem de Batı dünyasında haksız bir şekilde bozulan imajını düzeltebilecektir. Ancak Rakka’ya girdikten sonra (tıpkı Barzani’nin Kerkük’ten çıkmaması gibi) çıkılmaması bunun en önemli şartıdır!

Aksi durumda El Bab’ı alsak dahi PKK bölgesinin oluşumunu engellememiz şu konjonktürde zor görünmektedir.

Bu noktada, Türk dış politikası ile ilgili acı bir saptama yapmak ve ardından konuya devam etmek isterim. Şöyle ki; Türkiye’nin ve dahi duraklama döneminden itibaren Osmanlı Devleti’nin, tarihleri boyunca sürüncemede bırakıp da sonuçta hedefine ulaştığı hiç bir vaka yoktur. Bunun da yegâne nedeni, bunca devlet kurmamıza rağmen”devlette devamlılık esastır” kaidesini hayata geçirmememiz ve her yönetimle ve hatta hatta her bakanla birlikte dış politikada yeni bir maceraya yelken açmamızdır. (Elbette istisna olarak Hatay gibi bir kaç olay vardır. Ancak buna mukabil Musul, Kerkük, Kıbrıs, 12 Ada, Batum vb. yüzlercesini sayabiliriz…)

Hükümet değil, devlet politikası belirlememiz şarttır. Bu da ancak millî bilinç sahibi, koltuğundan önce milletini düşünen, kendini milletine vakfetmiş ve idealist devlet adamlarıyla mümkün olabilir.

El Babve Suriye ile ilgili olarak konuya dönersek; Sayın Cumhurbaşkanımızın bir gazetecinin sorusu üzerine bugün söylediği:

“Şu anda El Bab gerek bizim, gerekse ÖSO tarafından dört bir yandan kuşatılmış durumda. Güçlerimiz merkeze inmiş halde. En önemli nokta biliyorsunuz hastane tepesi. Orası alınmış durumda. Artık DEAŞ güçleri tamamıyla El Bab’ı terk etme sürecine girdi. Öyle sanıyorum ki bundan sonrası an meselesidir. El Bab’dan sonra durmak… Böyle bir şey yok. Orada bir iletişim sıkıntısı olabilir. Ama DEAŞ’ın asıl merkezi El Bab değil Rakka’dır. Nihai hedef de 5 bin km² bir alanı temizlemektir.” Sözleri yüreğimize su serpmiştir.

Rusya ile varılan mutabakat her ne kadar Suriye topraklarına bir miktar girmemizi sağlamış olsa bile devamını getirmekte yetersiz olacaktır. Türkiye’nin daha Obama yönetimi varken teklif ettiği ve Trump yönetimine de tekrarladığı Rakka plânı gerçekleşirse işte o zaman sınır güvenliğimiz sağlanır ve sayıları 5 milyonu geçen Suriye Türkmenleri de rahat bir nefes alabilir. Bunun için Sayın Cumhurbaşkanı’nın; “Bizim buradaki hedefimiz nedir? Biz bu bölgeyi terörden arındırmaya çalışıyoruz. Bundan sonraki süreçte doğuya yönelik Mümbiç ve Rakka olayı vardır. Şu anda ABD yeni yönetimi ve CIA ile düşüncelerimizi paylaştık ve bu düşüncelerimizin takipçisi olacağız. Hedef burada 4-5 bin km²’lik terörden arındırılmış bir bölgedir. Böylece bizim kamplarımızdaki insanları kendi topraklarına döndürmektir.” Sözleri, PKK (PYD) ve IŞİD tehlikesinin bertarafının olmazsa olmaz anahtarıdır.

 

 

OHAL Kararnamesi Yetkisi Hoyratça Kullanılıyor

Olağanüstü Hal Kanununun hükümete sağladığı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi maksadı dışında bir “keyfi yönetim” aracı olarak kullanılıyor.

TBMM Hükümete OHAL Kararname çıkarma yetkisini “olağanüstü hal’in gerektiği konularda” kullanması için verdi.

Anayasa Mahkemesi eski kararlarında OHAL kararnamesi çıkarma yetkisinin “acil (ivedi), zorunlu önlem ve karar alma ihtiyacı doğduğunda” kullanılabileceği açıklanmıştı.

Şimdi son KHK’ler ile alınan kararlardan bazılarına bakalım. a) Olağanüstü Hal’in gerektiği konularda mı alınmıştır? b) Acil, zorunlu tedbir veya kararlar mıdır?

Varlık Fonu, rektör seçimi, kış lastiği uygulaması, Bölge Mahkemeleri, TSK’nın kuvvet komutanlıklarının MSB’na bağlanması, Askeri Liselerin ve Hastanelerin kapatılması, Bankacılık Kanunu gibi düzenlemelerin aciliyeti neydi? Terörle ve darbe ile ne alakası vardı? Neden TBMM’de görüşülerek kanunlaştırılmadı da KHK ile düzenlendi.

Bir kısım FETÖ şüphelisi kamu görevlilerinin açığa alınmasının KHK ile düzenlenmesi terörle ilişkili ve acil tedbir sayılabilir. Ancak yüz bin kişi civarında memur, “terör örgütü üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle”, yargılanmadan memuriyetten atıldı. Bu neden yapılıyor ve neden, adalete erişim hakkını kapayarak mahkemeye gitmesi engellenerek, KHK ile yapılmakta?

Seçim kanununda değişiklik neden KHK ile yapılmakta? Kanun yapılması Meclis’in görevi değil mi?

Terörle, darbe ile alakasız böyle konuların aciliyeti de söz konusu değil.

Seçim Kanununun, seçim ve referandum dönemlerinde özel TV’lerin adil yayıncılık yapması için konulmuş hükümlerini kaldırmak iyi niyetle bağdaşmaz. Üstelik bunu KHK ile Meclis’te ve toplumda tartışılmadan yaparsanız demokratik bir zihniyetinizin olmadığını ilan etmiş olursunuz.

***************************************

Hükümetle Uyumlu Yargıdan Kuvvetler Birliğine

OHAL Kararnameleri yetkisinin hoyratça kullanılmasına sebep olan ilk adım, “Hükümetle uyumlu hale getirilmiş” Anayasa Mahkemesinin (AYM’nin), “hiçbir şekilde OHAL kararnamelerine karşı dava açılamayacağıkararı ile atıldı.

Oysaki AYM eski kararlarında (1991)  “Olağanüstü Hal’in gerektirdiği konuların dışında OHAL kararnameleriyle düzenleme yapılamayacağına, kalıcı kanunların OHAL kararnameleriyle değiştirilemeyeceğine” karar vermişti.

“Hükümetle uyumlu hale getirilen yargının” ne demek olduğu böyle kararlarla açığa çıkıyor. “Bağımsız ve tarafsız yargı” kavramının ne kadar hayati önemi haiz olduğu daha iyi anlaşılıyor.

AYM’nin 15 üyesinin 12’sini Partili Cumhurbaşkanının seçeceği bir sisteme “evet” demenin maliyetinin çok ağır olacağını gösteren işaretler bunlar.

HSK’nın 13 üyesinin tamamını (7’sini doğrudan, 6’sını dolaylı olarak) Cumhurbaşkanının seçtiği yargı bağımsız ve tarafsız olabilir mi?

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin olmadığı hiçbir sistem demokratik olamaz. Kuvvetler birliği yani yürütme, yasama ve yargı güçlerinin tek elde toplandığı sistemler de sadece diktatörlük veya otoriter yönetimler yaratır.

Daha tek adam rejimini getirecek Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçmedik. Şimdiden KHK’lar ile böylesine pervasız, bu kadar hoyratça düzenlemeler yapmaktan çekinmeyenler, bir de istedikleri sistem gelirse neler yapabilir? Düşününce ürperiyorum.

******************************************

Ne İyi KOmşumuzsun Sen Putin Abi

24 Kasım 2015’de Rus uçağını, 17 saniye süreyle, sınırımızı geçmesi sebebiyle düşürdük, olayda 2 Rus pilot da öldü. O zaman tarafların tavrı çok farklı olmuştu. Putin’in sert tepkilerinden, “bu olayı bir milli gurur meselesi yapacağı ve mutlaka intikamını alacağına” dair yorumlar yapılıyordu. Putin’in KGB’den yetiştiği ve karakterinin sertliği bu görüşe delil gösteriliyordu.

Rusya’nın tepkisini çekmemek için sınır dışına uçak uçuramaz olmuştuk.

Buna karşılık yandaş medya, Rusya’ya karşı “dik duruşumuzuöven, Ruslara karşı atarlanan yazılarla milli gururumuzu okşamaya çalışıyordu.

Konjonktür çok hızlı değişti. Türkiye- ABD arasında güvensizlik hâkim oldu. Türkiye Rusya’dan / Putin’den özür diledi. Rusya’nın da Türkiye’yi kendi cenahına çekmeye çalışması sebebiyle Türk-Rus ilişkileri düzelmiş görünüyordu. Rus turistler gelmeye, Rusya’ya sebze meyve ihracatımızın yolları açılmaya başlamıştı. Hatta Suriye’de IŞİD’e karşı ortak operasyon düzenliyorduk.

Ancak Suriye’de ortak operasyon yaptığımız Rusya askerlerimizin bulunduğu Türk Tank Birliğinin karargâhını bombalayarak, “dost ateşiyle” 3 askerimizi şehit etti. 11 askerimiz yaralandı.

Bu defa Türkiye’yi yönetenler Rusya’nın “üzüntüsünü beyan etmesini” yeterli buldu. Türkiye Hükümeti üyeleri daha incelemesi yapılmadan “olayın tamamen kaza olduğuna” dair beyanlar veriyor.

Yandaş medya ise  “sen ne iyi komşumuzsun Putin Abi” güzellemeleri yapmakta.

Bunun bir kaza olmasını gönülden diliyorum.

Ama kafamdan bir şüpheyi de bir türlü atamıyorum:

Acaba Putin düşürülen uçak konusunda Türkiye’ye özür dilettikten ve bu olayı kullanarak Suriye politikasını lehine şekillendirdikten sonra, şimdi de düşürülen uçağının intikamını mı aldı?

Yoksa “ABD’ye yanaşırsan böyle olur” uyarısı mı yaptı?

**********************************************

Meral Akşener’den Çok Korkuyorlar

MHP Genel Başkan adayı Meral Akşener’in Çanakkale’de referanduma ilişkin toplantısı engellenmek istendi. Otel yönetimi elektrikleri keserken, salona çevik kuvvet girdi.

Buna rağmen Akşener, salonu terk etmeyen ülkücülerin telefon ışıklarıyla aydınlattığı salonda, megafonla konuştu.

Haftalar öncesinden planlanan organizasyonla ilgili gerekli izinler alınmasına rağmen yapılmaya çalışılan bu engelleme birilerinin ne kadar korktuğunun göstergesi.

Bu kadar hoyratça ve pervasızca yapılan hukuk dışı uygulamalar kesinlikle ters tepecektir.

Çok korkmuş olmasalar bu kadar aptalca bir uygulama yapmazlardı.

Yapılanların Meral Akşener’in kampanyasına destek olacağını görebilmeleri gerekirdi.

Engelleme girişimlerini değerlendiren Akşener karanlıkları aydınlatmaya geldik” dedi.

“Ben kadın olarak korkmuyorum siz erkek olarak korkmaya utanmıyor musunuz?” şeklinde tepki gösterdi.

Akşener, “Sayın Cumhurbaşkanı unuttunuz mu size şehirlere almazlardı, unuttunuz mu şiir okuduğunuz için hapse atılmıştınız. Bu millet sizi önce Başbakan sonra Cumhurbaşkanı yaptı. Şimdi aynı şeyleri bize uyguluyorsunuz. Allah’ın izniyle 16 Nisan’da 80 milyon kere “hayır” diyeceğiz” dedi.

Bu yiğit çıkışın, lider tavrın kamu vicdanında yansıması görünmeye başladı bile.

Meral Akşener iktidarın ötekileştirdiği Türkler için tek umut haline geldi.

 

 

Veşavirhüm Fi’l-emr (6)

0

“Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi, Öyleyse onlardan geç, onlar için mağfiret dile. İş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.”

Ayet’te, bazı Müslümanlardan sadır olan sızlanmalar, dert yanmalar karşısında Nebi’nin tutumu ele alınmıştır. Allah, Peygamberi’nin ilmini artırmış, bu sayede Allah Resulü onlara, öfkesini yutarak yumuşak davranmıştır. İşte bu yüce davranış biçimi övgüye lâyık görülmüş, şayet onlara öylesi bir dönemde kaba davranmış olsaydı etrafından dağılıp gidecekleri belirtilmiştir. Bundan daha da ileriye giderek, Hz. Peygamber’in onları affetmesi, onlar için Allah’tan mağfiret dilemesi ve işlerde onlarla istişare etmesi emredilmiştir.

Âyette, Resulullah’ın o yüce ahlâkına, yumuşaklığına, öfkesini yutarak ince kalpli oluşuna dair üstün bir tablo çıkıyor karşımıza. Şüphesiz Allah’ın onu kendi davasına elçi olarak seçmesi de bu sebepledir. Nitekim Allah, risaletini kime teslim edeceğini en iyi bilendir. Kalem suresinin 4. âyetinde “Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin…” buyrulmak suretiyle onun ahlâkı övülmüştür. Müslümanların liderliğine seçilenler, bu ayetin ifadesi doğrultusunda katılıktan, sertlikten uzak, yumuşak huylu ve ince kalpli olmalı, değişik şartları göz önünde bulundurmalıdırlar. Özellikle şiddet ve musibet zamanlarında cehaletleri sebebiyle vaveyla edenlere karşı yumuşak ve temkinli davranmalıdırlar.

Yine sadece kendi görüşü ve kararı doğrultusunda istibdadî hükümler vermemeli, bir işe azmetmeden önce ilim ehli olanlarla, uzmanlarla ve görüşüne başvurulabilecek insanlarla istişare yapmalıdırlar. Şartlara ve maslahatlara göre, en uygun görüş, en doğru netice ortaya çıktıktan sonra bir işe koyulmalıdırlar. Bu hususta yapılacak herhangi bir ihmal, ayetin ihtiva ettiği telkinleri ihmal etmek olacaktır.

Ayetin ruhu ve içeriği üç konuda müslüman önderlere sorumluluk yükler. Birincisi, öncelikle danışmanlar görüşlerini belirtirler, müminlerin rehberi olan kimse ise, bu görüşlerden en doğru olanını seçerek uygular. İkincisi, müslüman önder, seçtiği görüş üzerinde rey sahipleriyle istişare eder. Üçüncüsü, İslâm toplumunu teşkil eden kurumların görüşlerini ihmal etmez. Açıkça görüldüğü gibi burada İslâmî hükümetin şeffaf ve üstün ilkelere sahip olduğu ortaya çıkmaktadır…

İslâm’da devlet reisinin; Kur’an’da ifade edildiği şekliyle görüş sahipleri, bilginler ve çeşitli kurumlarla istişare etmesi hükmü; İslâm şeriatını (dinini) ölümsüzleştiren, onu her zamana şâmil (her zaman için geçerli) kılan, sadece İslâm hükümetinin sahip olduğu bir özelliktir.

İbn Kesir, Ali b. Ebu Talip’ten rivayet ederek şöyle naklediyor: Ali, Resulullah’a “azm” nedir diye sorduğunda Allah Resulü: “Görüş sahipleriyle istişare edip istişare neticesine uymaktır.” şeklinde cevap vermişti. Bu rivayete göre; şûrâ ile çoğunluğun görüşüne başvurularak karar alınması vaciptir. Ayetin ifadesi de bu yöndedir. Yine İbn Kesir’in, Abdurrahman b. Ganim’den rivayet ettiği hadiste şunlar yeralıyor: Allah Resulü, Ebubekir ve Ömer’e, “Bir konuda birleşirseniz ben size muhalefet etmem” dedi.

Bu rivayette de; akıl ve tecrübe sahiplerinden güvenilir kimselerin görüşlerini almanın gerekliliği ifade edilmiştir. Müfessir Hazin ise Aişe’nin şöyle dediğini nakleder: “Resulullah’tan daha çok istişare eden kimseyi görmedim. Bütün önemli işlerde ve mühim olaylarda ashabıyla istişare ederdi.” …

Müfessirlerin Tabiîn’e istinaden belirttiklerine göre, Allah Resulü’nün burada emrettiği istişare; hakkında Kur’anî nass bulunmayan, temel dinî ve şer’î ilkelerle ilgili olmayan konulardadır. Şüphesiz bu görüş tutarlıdır. Nitekim genel bir kaide olan “Nass’da içtihat yoktur.” ilkesine uygun olan da budur…Kur’an’da siyaset, hükümet, cihat, mal, yargı ve topluma ilişkin meselelerde esas teşkil edecek öğretiler ve prensipler yer almıştır…

İbn Kesir, İbn Abbas’tan “İş hakkında onlarla istişare et.” cümlesinin; Ebubekir ve Ömer’i kastettiğini rivayet etmiştir…

(Böylece) istişarenin; toplumdaki muhtelif katmanlardan görüş sahibi, uzman ve bilgin kişilerle yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır. (Kur’an Tefsiri, c. 5, İzzet Derveze, Al-i İmran: 159)

 

 

Prof. Dr. Ümit Meriç Hanımefendi ile Merhum Babası Cemil Meriç Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Röportaj teklifimi lütfedip kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim efendim. Babanızla alakalı bir hâtıranızla başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Ümit Meriç: Cemil Meriç’in görme kabiliyetini ilk kaybettiği zamanlarda yatak odasından salona, oradan elleriyle yoklayarak, zor bularak girdiği kütüphanesinde, çepeçevre kitaplarla çevrili olan mekânda kitaplıklardan birine yaklaşıp, içlerinden rastgele birini seçip açarak, kitabı koklaması ve başını içine gömerek hüngür hüngür ağlaması… Ben yatak odamdan babamın ağlama sesini duyardım.

Şimdi lokanta-restoran olan o evin girişin sol tarafındaki oda 1955-1960 yılları arasında bu hıçkırık seslerini çok duyan duvarlara sahip.

Çetinoğlu: Babanızın görme kabiliyetini kaybetmiş olması O’nda nasıl bir değişikliğe sebebiyet verdi?

Prof. Meriç: Cemil Meriç’in 1954 yılında, 38 yaşındayken gözlerini kaybetmiş olması, O’nun hayatının bir manada Milattan Önce ve Milattan Sonra diye ikiye ayrılması olmuştur. Gerçekten de, Rabbin lütfettiği bu muhteşem vücudun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu, çok defa ancak bir uzvunu kaybettiğimizde, ufak bir yara aldığımızda dahi hissediyoruz; ama onun dışında çok hovardaca kullanıyoruz vücut nimetini.

Çetinoğlu: ‘Milat’ olarak vasıflandırdığınız hâdisenin, sizin üzerinizdeki tesirleri ne oldu?

Prof. Meriç: Babamın bu hıçkırıkları, bu gözyaşları benim hayatımın da seyrini değiştirdi. Küçükken bana sorulan ‘Dünyada en çok kimi seviyorsun?’ sorusu karşısında, ben, hiç değişmeyen bir sırayla, ‘Önce Allah’ı, sonra Peygamber’i, sonra babamı, sonra annemi seviyorum‘ derdim.

Genelde çocuklar annelerini öne koyarlar; ama ben, gözlerini kaybetmiş olan bir babanın evladı olarak, babamın hıçkırıklarına duyduğum hürmet dolayısıyla O’nu annemden önceye alırdım ve âmâlığın çok vahim bir şey olduğunu zannederdim.

Çetinoğlu: Değil miymiş?

Prof. Meriç: Bu zannım bundan birkaç sene önceki bir tecrübeyle, sona erdi diyemem, ama biraz boyut değiştirdi.

Gayrettepe metro istasyonunda bir Alman doktor, bütün beşeriyete gözlerin kıymetini hissettirmek için bir deney hazırlamış. İstanbulluların da gittiği bu deneye ben de katıldım. Girmeden önce bir mekâna, bütün eşyalarınızı bırakıyorsunuz ve elinize beyaz bir baston veriliyor. Bir kapı açılıyor, 10 kişilik grup halinde içeri giriyorsunuz, kapı arkanızdan kapanıyor ve mutlak bir karanlık içinde kendinizi buluyorsunuz. Birden tatlı bir ses sizi karşılıyor; Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduğunu ve kendisinin doğuştan âmâ olduğunu söyleyen bu ses, burada geçireceğimiz 1 saatlik tecrübeyi kendisiyle paylaşacağımızı ifâde ediyor. Onun rehberliğinde, elimizde rengini dahi göremediğimiz beyaz bastonlarla o zifiri karanlıkta ilerledik. Önce bir ormandan geçtik; kuş sesleri. Sonra bir köprüden geçtik; akan bir suyun şırıltısı. Sonra bir manava geldik; önümüzde muzlar, portakallar vardı. Ben o zamana kadar ne kuşların sesinin bu kadar güzel olduğunu fark etmiştim, ne akan suyun şırıltısının bu kadar ruhu okşadığını fark etmiştim, ne portakalın üzerindeki pürüzlerin bu kadar derin olduğunu anlamıştım, ne de muzun bu kadar güzel koktuğunu fark etmiştim. Bu tecrübe bir saat kadar devam etti ve bitmesine yakın, körlüğün içinde büyük bir lezzet olduğunu hissettim. Bu lezzet, duyu organlarınızın birinin kapanması halinde, diğerlerinin, bir saatlik bir tecrübe içinde dahi, müthiş bir genişleme, müthiş bir derinleşme kazandığını bana gösterdi. Ve dışarı çıktığım zaman dedim ki: ‘Evet, babam kör olduğu zaman çok ağladı; ama aslında körün körlüğü içinde de derin bir şehvet varmış. Bir tür şehvet bu…’

Çetinoğlu: Görme fonksiyonunu kaybettikten sonra eser vermeye devam ediyor. Cenab-ı Allah babanızın kaybını bir şekilde telâfi ediyor…

Prof. Meriç: Şu soruyu sormak hakkına sahip değiliz: ‘Cemil Meriç 38 yaşında gözlerini kaybetmeseydi, acaba bugün 12 ciltlik külliyatını bizlere bırakarak aramızdan ayrılmış olur muydu?’ Eserlerini yazma sürecinde dış dünyayla olan irtibatının sona ermesi, dolayısıyla detaylarla dikkatinin dağılmaması, karanlıklar içindeki aydınlığı yakalayarak; bu aydınlığı, aslında gözleri gördüğü halde gerçek karanlıklar içinde olan, gözü gören insanlara iletmesi acaba mümkün olabilecek miydi?

Bu sorunun cevabını bilmiyoruz. Ama kesin olan şu ki, 38 yaşından 70 yaşına kadar geçen süre zarfında dünya târihinde örneği görülmeyen bir şekilde…  Gözlerini kaybeden ve 12 ciltlik külliyatı arkasında bırakan bir başka isim yok çünkü. Bunun altını önemle çizmek lazım. Yani Cemil Meriç aslında dünya özürlüler târihi açısından da bir kahramandır. O’na bu açıdan ayrıca teşekkürlerimizi bildirmek mecburiyetindeyiz.

Bu olumsuz ayrıcalığı olumlayarak, kendisinin içinde, zihninde, gönlünde yaratmaya mecbur olduğu aydınlığı önce kendi içinde inşa etti, sonra bizlerle paylaştı Cemil Meriç. Yâni kendisi ‘Lisem üniversitemdir‘ demiştir, malum. Kendisi Türkiye için tek başına bir üniversite oldu.

Çetinoğlu: Cemil Meriç Külliyatı gençler için mükemmel bir rehber. Diliyle, ilmiyle ifâde gücüyle, 7 gün 24 saat hizmet veren bir açık üniversite… İnşallah yeterli ölçüde istifade ediyorlardır.

Prof. Meriç: Şu tavsiyede bulunuyorum: Cemil Meriç’i okumaya başlarken, bir kere 12 cildi karşınıza dizin. Birçok umûmî kütüphanede var. PDF’leri var. Ama tabii ki kitap olarak okumak,  Cemil Meriç’e özel olarak söylersek, kitaptan okumak çok önemli…

Çetinoğlu: Hangi kitaptan başlamalarını tavsiye edersiniz?

Prof. Meriç: Cemil Meriç’i okumaya ‘Jurnaller’den başlayanlar, Cemil Meriç’le kurdukları yakınlık dolayısıyla, diğer kitapları daha kolay, daha hızlı ve daha aşkla okumaktadırlar. Çünkü gerçekten karşınızda bir düşünce devi var. Bu devle güreşmeniz için, aslında O’nun bir dev değil, bir insan olduğunu bilmeniz lazım geliyor. İşte insan, Cemil Meriç’in bir insan olduğunu, zaaflarının olduğunu, utandığı tarafları olduğunu, ancak kendisine söyleyebileceği tezatları olduğunu ‘Jurnaller’i okuyup bitirdikten sonra anlamanın ötesinde hissediyor ve Cemil Meriç’le dost oluyor.

Çetinoğlu: Jurnallerin basılmasının doğru olmadığını düşünenler var…

Prof. Meriç: Bundan 30 yıl önce ben de bu düşüncedeydim.  Çünkü Jurnaller, İzzet Tanju’nun telkiniyle yazılmaya başlandı. Buradan İzzet ağabeye, Jurnaller’i bize kazandırarak Cemil Meriç ile O’nu müstakbel okurlarına dost kıldığı için teşekkür ediyorum.

Çetinoğlu: Jurnaller’in basılması hususundaki düşüncenizi değiştiren ne oldu?

Prof. Meriç: Jurnaller, Cemil Meriç’in hiç kimseyle paylaşmak istemediği, iç âleminin bütün iniş çıkışlarını, hiçbir örtüye bürünmeden, çırılçıplak dile getirdiği sayfalardır. Önce Fransızca tutmaya başlamıştır, hiç kimse okumasın diye. O’nun Fransızcası hakkında Tarık Zafer Tunaya’nın bir şakası var. Hukuk Fakültesinde babam okutman olarak çalıştığı için, o yıllarda Târık Zafer Tunaya da henüz babamı tanımıyor. Sınava girip büyük başarı gösteren bir çocuğa soruyor, ‘Sen bu Fransızcayı hangi kolejde öğrendin?’ diye. Çocuk, ‘Ben kolejde öğrenmedim efendim, ben Cemil Meriç ile çalışıyorum, O’nun talebesiyim‘ diyor. Aradan birkaç öğrenci geçiyor, yeni gelen öğrenci yine çok başarılı; ondan da aynı cevabı alınca, ‘Bu Cemil Meriç galiba bir adam değil, bir kolej‘ diyor.

Çetinoğlu: Bu kadar mükemmel Fransızcayı nerede, nasıl öğreniyor?

Prof. Meriç: Fransız mandası olan Hatay’da büyüdüğü için, Lycee D’Antioche (Antakya Lisesi)’ndeki arkadaşları ve hocaları tarafından kendisine Victor Hugo lakabı takılacak kadar Fransızcaya hâkim olduğu için ve kurmuş olduğu 11 bin ciltlik kütüphanenin aşağı yukarı 10 bin cildi Fransızca kitaplardan oluştuğu için, herhalde Türkiye’de Fransız kültürünü kendi yaşadığı dönem için en iyi temsil eden isimdir diyebiliriz.

Paris’te gözlerinin açılması için ameliyata gittiği sırada, Kenzven Hastanesinde, Madam Shift, o zaman katarakt ve retina yırtılmasının dünya çapındaki en önemli ismi, bir Yahudi hanım doktor ve o sırada Japon İmparatorunun ameliyatını yapıp Fransa’ya dönmüş. Dolayısıyla hastanede büyük bir hasta birikimi var; yatmak şöyle dursun, randevu almak bile mümkün değil. Cemil Meriç defaatle gidip geliyor, resepsiyona başvuruda bulunuyor, ‘Mümkün değil‘ diyorlar. Babam 6 aylık bir izinle gitmiş Türkiye’den ve sanki gözleri Fransa’da kapanmış gibi bir düzenek hazırlamışlar o sırada. Babam kimseye derdini anlatamıyor. Ancak, o gün, yâni belki on beşinci gidişi… Oradaki Türk talebelerle, onların koluna girerek gidiyor. Fransa’ya gidişi apayrı bir hikâyedir. Salı Pazarı Rıhtımından Tarsus Vapuruna tek başına biniyor, gözleri görmeden ve Marsilya’da tek başına vapurdan inip trene biniyor, yine tek başına Paris’e gidiyor. Gerçekten apayrı bir roman veya bir film konusu olacak kadar insanın içini yakan bir hikâye. Hastaneye bu defaatle gidişinde, mesela O’nu götürenlerden biri de rahmetli Nevzat Yalçıntaş’tır. Madam Shift tesadüfen resepsiyonun yanından geçiyor ve birden duruyor. Çünkü Cemil Meriç konuşmaktadır. Babamı sonuna kadar dinliyor ve sonra yanına giderek, ‘Beyefendi, siz kimsiniz?’ diyor. Babam ona anlatıyor derdini. Onun üzerine Madam Shift diyor ki, ‘Ben, benim dilimi bu kadar mükemmel konuşan bir insana bugün git yarın gel diyemem. Hemen kendi özel odamı açtırıyorum ve sizi oraya yatırıyorum.’

Çetinoğlu: Türkçesi kadar muhteşem bir Fransızca…

Prof. Meriç: Cemil Meriç’in Jurnaller’i Fransızca kaleme alışı bundan kaynaklanıyor. Yâni Chateaubriand’ı mı okuyorsunuz, Andre Gide’i mi okuyorsunuz, herhangi bir Fransız bunu ayırt edemez. Bu kadar büyük bir üslup zirvesidir Fransızcada da. Türkçesinden bahsedildi, ama Fransızcası da zirve bir Fransızcadır ve zaten şunu söylerdi: ‘Evladım, yabancı bir dili iyi öğrenmek istiyorsanız, önce anadilinizi mükemmelen öğrenin, ondan sonra yabancı dile başlayın. Bu, 18 yaşından sonra da olabilir. Üstelik yabancı dili iyi öğrenmeniz için o dilin konuşulduğu ülkeye gitmenize de ihtiyaç yoktur.’

Çetinoğlu: Jurnaller’e dönersek efendim…

Prof. Meriç: Jurnaller’i Cemil Meriç Fransızca kaleme almaya başladı. Kopuşlar olmuştur. İlk üç parçadan sonra büyük aralıklarla yazılmıştır. İzzet ağabey ile Hint edebiyatına başladıktan sonra, İzzet ağabey, kendisine iç dünyasını kâğıda dökerek ferahlamasını tavsiye etmiştir. ‘Hoca, çalışmaya başlamadan önce ne istersen onu söyle, ben onu yazacağım daktiloda‘ demiştir. Jurnaller’in mahrem kalmasına, onun yazılmasına sebep olan İzzet ağabey bizzat o kadar saygı duymuştur ki, Jurnaller, karbon kâğıdı vardı o dönemde, ikinci bir nüsha veya birçok nüsha basılabileceği halde, karbon kâğıdı kullanılmadan, tek bir nüsha olarak yazılmıştır.

Jurnaller’in böyle bir mahremiyeti var.

Jurnaller bu şartlar altında kaleme alındı ve Cemil Meriç, bazen iç dünyasını, bazen okuduklarını, bazen düşündüklerini, bazen karşılaştığı insanları Jurnallerde, hiç kimse tarafından okunmayacağından emin olarak yazdı.

Çetinoğlu: Yayımlanması nasıl oldu?

Prof. Meriç: İletişim Yayınları, Cemil Meriç’in bir sigara kâğıdı üstüne dahi olsa yazılmış olan her cümlesini basmak istediği için, Jurnaller’in basımı konusu kardeşim ile benim aramda bir tartışmaya yol açtı. Ben, ağabeyime, babamın rızası olmayacağını, çünkü basılmasını düşünerek bunları yazdırmadığını ve bunların, bir ailenin saygıdeğer evrakı gibi, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hâtırası olarak saklanması gerektiğini söyledim. Ağabeyim de dedi ki, ‘Eğer böyle düşünüyorsan, ben sana Jurnaller’in olduğu dosyayı vereyim, sen bunu bir naylon torbaya koy…’ (O zaman Göztepe’de oturuyoruz. Her sabah Kadıköy’den Karaköy’e vapurla geçiyorum.) ‘Torbaya da birkaç tane tuğla ya da ağaç koy, vapur Haydarpaşa açıklarından geçerken arkasından torbayı denize bırak‘ dedi. O zaman, ‘Ben bunu da yapamam‘ dedim. ‘O halde basılacak‘ dedi ve Jurnaller bu şekilde kamuoyuna mal oldu.

Fakat şunu söyleyeyim: Tashihleri için bana da geliyordu. Fakültedeki odamda okurken, böyle kendime hâkim olamayıp zaman zaman ‘Aaa!’ deyip elimle ağzımı kapattığımı, ‘Eyvah!’ deyip iki yanağıma elimle vurduğumu da hatırlıyorum. Ama Jurnaller çıktı.

Çetinoğlu: Efendim, lütfettiğiniz röportaj, gazetenin tam sayfasına ancak sığacak hacme ulaştı zannederim. Söyleyeceğiniz çok şeyler olduğunu biliyorum. Onları ikinci röportaj için kullanmama müsaadeniz olursa, bu günkü görüşmemizi, Babanızla Aziz Nesin arasında geçen bir hâdise ile sona erdirebilir miyiz?

Prof. Meriç: Aziz Nesin ‘Aydınlar Hareketi‘ diye bir oluşum hazırlığı içerisindeydi ve solcu aydınları bu oluşuma katmaya niyetliydi. Babama da geldiler; bir bildiri hazırlamışlar ve babamın da imza atmasını istiyorlar. Aziz Nesin ve arkadaşları geldiler, ben de babamın yanındayım her zamanki gibi. Babam Aziz Nesin’i dinledi ve hiçbir şey demeden bana döndü: ‘Ne dersin evladım, imzalayayım mı?’ dedi. Düşünebiliyor musunuz, o kadar solcu aydının ortasında babam benim düşüncemi istiyor. Ben: ‘Hayır babacığım, atmayın o imzayı. Siz bir çobansınız, bu bir sürü hareketi. Hâlbuki bu millet size çobanlık görevi vermiş. Siz bir çobansınız sürü olamazsınız, sürü olursanız bir daha çoban olamazsınız‘ dedim. Ortalık buz kesildi, fenâ halde bozuldular ve nihâyetinde babam metni imzalamadı. Aziz Nesin, benim için ‘O gerici kızı olmasaydı, Cemil Meriç imzalayacaktı‘ demiştir. Henüz başım açık olduğu halde Aziz Nesin, üstün zekâsıyla benim ta o zamanlar gerici olduğumu farketmişti! (gülüyor)

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

 

 

 

 

 

Prof. Dr. ÜMİT MERİÇ:

Cemil Meriç ve coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu Meriç’in kızıdır. Çamlıca Kız Lisesi’ni, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirerek aynı bölüme asistan oldu. Aynı fakültede profesörlüğe yükseldikten sonra kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.

Yayımlanmış eserlerinden bâzıları: *Cevdet Paşa’nın Toplum ve Devlet Görüşü: (4. Baskı), *Babam Cemil Meriç (4. Baskı),  *Sosyoloji Konuşmaları, *Türkiye Kanatlarınızın Altında, *Ahmet Hamdi Tanpınar Ebediyetin Huzurunda, *Seyyahların Aynasında Şehirlerin Sultanı İstanbul, *5 Vakit İstanbul, *İçimdeki Cennete Yolculuk, *Dualar ve Âminler.

Prof. Meriç, Dünden Yarına Sosyoloji ve Sosyolojik Düşünce Atlası isimli eserini hazırlamaktadır.

 

Bant çözümü: KORKUT ÖZELSÜ: 0.534-596 02 33 kozelsu@gmail.com //  www.duzeltici.com

 

 

Bir Dost İnsan Abdullah Köktürk

İnsanların çoğu yalnız kendileri için yaşarlar. Bazı insanlar ise kendisi için olduğu kadar içinde bulunduğu topluma, çevresinde bulunun insanlara ne verebilirim? Ne yapabilirim? Nasıl faydalı olabilirim?  Düşünce ve gayreti ile günlerini geçirirler. Tasaları, sevinçleri, umutları kendisi için olduğu gibi çevresi ile de alakalıdır. İşte Abdullah Köktürk bu ikinci gruptan bir insandır.

Kendisini Halk Eğitim Müdürlüğünde çalıştığı zamandan tanırım.1985 de sevecen, sıcak kanlı, güler yüzlü genç bir öğretmen iken bir sağlık sorunu için Kocaeli Tahlil Laboratuvarı’ma gelmiş ve yaptığım bilgilendirme,  verdiğim hekimlik hizmeti sonucu saygı değer eşİ  ile mutlu bir şekilde uğurlamıştım. Bu tanışıklığımız daha sonra dostluğa dönüşmüştür. 2015de Kocaeli Kent Konseyi Başkanlığı’nda halef seleflik dâhil halen sürmektedir.

Abdullah Bey aynı zamanda bulunduğu ortamların aranan yıldız isimlerindendir. Tarih sohbetleri, sosyal olaylara getirdiği tatlı yorumlar yanında türküleri ile de cemiyetlerin renkli bir simasıdır. Hele o ‘ yanık’ sesinden Rumeli Türkülerini dinleyip de hayran olmamak mümkün değildir.

Bekirpaşa Belediye Başkanlığı döneminde 23 Nisan Çocuk Bayramımızı şehrimiz için uluslar arası çocuk şenliği haline dönüşmesini sağlamıştır. Bu kutlamalar bugün, büyükşehir belediye başkanı Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nun himayesinde daha da geliştirilmiş olarak devam etmekte ve Kocaeli’mizin bilinmişliğine, tanınmışlığına önemsenecek bir katkı vermektedir. Başlangıcında Kocaeli Büyükşehir Başkan danışmanı olarak komitesinde bulunduğum bu çalışmada, o tarihte belediye meclis üyesi olan diğer bir dost insan Sn.Rıdvan  Sarıoğlu’nunda emeği  çoktur. Abdullah beyin hizmetlerinden eğitim ile ilgili olanları pek bilmiyorum. Talebelerinin sevgisini kazanmış olması O’nun eğitimde de güzel şeyler yapmış olduğunu göstermektedir. Siyaset hayatında ise Bekirpaşa Belediye Başkanı olarak adaletli bir başkanlıkla iyi hizmetler yapma gayretini biliyorum. Akçakoca konutlarının tamamlanmasından tutunda , hobi bahçeleri, köylerin kalkınmasına yönelik gayretlerini,bölge halkının eğitim ve bilinçlenmesine yönelik çalışmaları, tarih bilincini geliştirmek amaçlı yaptığı Çanakkale Savaşı ile ilgili bir müzenin şehrimize getirilmesi  ve diğer eğitim çalışmaları ile sosyal çalışmalarını, döneminde herkes takdir etmiş ve bu gün bunlar  güzel hatıralardandır.

Kocaeli Aydınlar Ocağındaki katkıları, Kocaeli İlim Yayma Cemiyetindeki faydalı hizmetleri, Kent Konseyi Başkanlığı gibi sivil toplum kuruluşlarındaki birleştirici, bütünleştirici, ağabey vasfındaki duruşu onun şehrimizin sosyal hayatındaki önemli özellikleri olarak bilinir. Bu günlerde Haluk Ercan Bey’in sahibi olduğu Ercan Tur ile seyahatlere katılmaktadır. Bu seyahatler daha çok din ve ırkdaşlarımızın yaşadığı ülkelere olmaktadır.2016 baharında da İran’ a giden  ekipte  eşimle birlikte ben de vardım.Bu gezinin verimli ve zevkli geçmesinde katkısı çok olmuştur.Şiraz ‘da yaşayan Kaşgar Türkleri  ile sohbetleri  onlar  kadar bizim içinde bir zenginlikti.Yine Isfahan’da , Büyük Selçuklu’lar zamanından kalma Meydan Camii’ndeki Caferi mezhebi çoğunluklu cemaatle kıldığımız Cuma namazı sonrası değerlendirmelerimiz birleştirici yönü ile önemlidir.İslam coğrafyasındaki  her geçen gün artan mezhep kavgalarına rağmen ibadetimizi hep beraber  yapmış ve oradaki insanlar ile muhabbet ortamı kurabilmiştik. Bu durum bilmeyi, tanımayı artıran ve ufuklarımızı açan bu tür gezilerin önemi ve çok faydalı olduğunu gösteriyordu. Bu faydayı Abdullah Bey ve onun gibi bilgi ve birikimli insanlarla beraber gezmek daha da artırıyordu.

Abdullah Köktürk beye ve ailesine sağlıklı ve gönül dostları ile beraber hayırlı ömürler dilerim.

 

 

Hazmedememe!

0

Irak’ın Ankara Büyükelçisi Hişam El-Alevi, önemli sayıda IŞİD’li teröristin Türkiye’ye geçtiği konusunda istihbarat aldıklarını ve durumu Türk istihbaratına bildirdiklerini söyledi. Durum oldukça ciddi. Ülke Suriye’den, Irak’tan ve diğer komşu ve Orta Doğu ülkelerinden gelen insanlarla doldu. Ve dahi bu insanların içinde çok sayıda yaramaz adamlar var. Sınır içi ve sınır dışı çatışmalarından her gün şehitler geliyor.

Evet, sınırlarımız yol geçen hanı olmuş. Türkiye bir tek kişinin ülkeyi yönetmesi ile meşgul. Bazı Türki Devlet başkanları başkanlık sisteminden çıkıp, tek kişiye ait sorumlulukları meclise devretmeye başladılar. Çünkü tek kişinin devleti yönetemeyeceğini gördüler. En iyi yönetim biçiminin Cumhuriyet olduğu herkesçe malumken… Bizimkilerin başkanlık sistemi deyip tutturmalarının sebepleri ne ola ki!

Zaten 14 yıldır bir tek başkan ne derse o olmuyor mu?

Başkanlık gelince, terör duracak mı?

Hırsızlıklar netleşecek ve cezalarını bulacaklar mı?

O dört bakandan ne haber, hala aklanmadıkları ortada.

PKK ya F.Gülen’e yıllardır taviz verenler, ne istediyse verenler aldatılmaya devam edecekler mi?

Vatan hainlerine idam olacak mı?

Benzin ve Dolar fiyatları düşecek mi?

Zengin daha zengin , fakir daha fakir olmaya devam edecek mi?

Hz. Ömer gibi adalet dağıtılacak mı, yoksa partili başkan olununca yine başkan kendi partisinin adamlarına mı hizmet edecek, tolerans tanıyacak, diğer insanlar yine kenarlara mı atılacak?

Atatürk ilkeleri,Cumhuriyet , parlamenter sistem görünen o ki tamamen kaldırılacak , öyle mi?

Yine torpil olacaksa ki daha fazla olacak gibi !

Cumhuriyet, milliyetçilik – demokrasi gibi insanları bir kişiye köle ve kul olmaktan kurtaran olgular yıllardır kenara itilmeye çalışılmadı mı? Başkanlık sistemi geldiğinde çok daha fazlası olmayacak mı?

Türk Milliyetçiliği ayaklar altına alınmadı mı?

Parlamento olduğu halde bunlar oluyorsa , başkanlık geldiğinde neler olmaz ki!

Ülkücüler kandan beslenir, onlar Fatiha’yı dahi bilmezler, kaba kuvvetçidirler deyip , lidere (Devlet Beye) olmadık hakaretler yapan ve liderinde bunları ne adına , ne dersen de içine sindirmesini hazmetmesini biz Ülkücüler olarak hazmedemiyoruz !

Osloyu,Dolmabahçeyi ,Meğri Megrileri hazmedemiyoruz . Türk kelimesini silmelerini, Milliyetçiliği ayak altına almalarını hazmedemiyoruz. Şerefi olan hiç kimsede hazmedemez.

Pkk ya yıllarca göz yummanın sonucu yüzlerce vatan evladının öldürülmesini hazmedemiyoruz. Kendileri gibi düşünmeyen bunca memurun, amirin görevde harcanmasını, lüzumsuz adamların müdür vb önemli yerlere getirilmesini hazmedemiyoruz.

Camilerin siyaset alanları yapılmasını hazmedemiyoruz.

Egede ki 17 adanın Yunanlılarca istilasını, Kıbrıs’daki tavizleri hazmedemiyoruz.

Ne istediler de vermedik dediklerine en az 12 yıla yakın devletin bütün kademelerini teslim etmelerini hazmedemiyoruz, siz hazmediyor musunuz?

Boğaz Köprüsünde boğazı kesilen erin öldürülmesini hazmedemiyoruz.

Öne çıkan Ülkücü liderlere haksızlık yaparak birlikte kurulan kumpasları hazmedemiyoruz. Ve benzini dünya da en pahalı olarak ülkemin kullanmasını hazmedemiyoruz.

Yollar yaptılar el hak, her iktidar yapması lazım gelen görevlerdir bunlar, iki de bir duble yollar yaptık derken, vatandaş da diyor ki asfalt mı yiyeceğiz. Bizim vergilerimizle yapılan yollardan bir de geçiş parası almak bu halkı kazıklamak değil de nedir!

Adalet, Milli Eğitim ,Tarım,ve yollar hariç tüm alanlar çökerken dolar -euro almış başını giderken hala evet demek bu millete haksızlık değil midir ? Ve akıl işi midir ? Ve dahi bir çok adaletsizlikler ve her gelene kanılmalardan dolayı HAYIR ve tekrar HAYIR…

Saygılarımla…