18.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 698

Yusuf Akçura ve Târih-i Siyâsî İsimli Eseri 1926-1927-1928 Ders Notları

0

Yusuf Akçura; yalnızca Türk milliyetçiliğinin kurucularından biri olarak değil, aynı zamanda 20. yüzyıl Türk fikir hayatında akademik ve sistematik düşüncenin yerleşmesinde de büyük emekleri olan en üretken mütefekkirlerimizden biri olarak değerlendirilmelidir. Kaleme aldığı sayısız mektup, makale ve kitapları içinde belki de en fazla ihmal edilmiş olanı ne yazık ki 1926,1927 ve 1928 yılında yayımladığı ‘Târih-i Siyâsî Ders Notları‘dır. Bugün üniversitelerde okutulan hiçbir siyâsî târih kitabı Yusuf Akçura’nınkiyle kıyaslanamaz bile. Çünkü Avrupa’yı, Rusya’yı ve Osmanlı Devleti’ni içinde yaşadığı dönem içinde O’nun kadar kapsamlı ve objektif tahlillere tâbi tutan ikinci bir isme rastlamak mümkün değil. Yusuf Akçura, İngiltere’de ortaya çıkan Sanayi İhtilâli’nden Fransız İhtilâli’ne ve bunların Avrupa’da ve dünyanın geri kalanında meydana getirdikleri etkilerden Hürriyetçilik, Sosyalizm, Radikalizm, Liberalizm ve Milliyetçilik gibi dünyayı değiştiren fikir hareketlerine, Napolyon Savaşları ve Viyana Kongresi’nden Mısır ve Şark Meselelerine, Yunan bağımsızlık hareketlerinden İtalyan ve Alman birliklerinin kuruluşuna kadar bugün bile üzerinde büyük bir ciddiyetle durulması gereken sayısız konuyu Osmanlı Devleti’nin son yüzyılını ve genç Cumhuriyetin ilk yıllarını merkeze alarak akademik bir hassasiyetle tartışıyor.

16,6 X 23,5 santim ölçülerinde, 544 sayfalık kitap, Ekim 2016’da Ötüken Neşriyat A.Ş.’nin Kültür Serisinden 686, umumî sıralamada ise 1197 numaralı yayın olarak okuyucuya sunuldu. Erol Kılınç’ın titiz çalışması ile yayına hazırlanan eser, 3 Kitap ve 26 bölümden oluşuyor. Eserin Editörü Kadir Yılmaz’dır. Kapak Tasarımı Zafer Yılmaz tarafından gerçekleştirilmiştir.

Birinci Kitap

[Medhal]

-1- [Sosyal Hareketler]

[Sınâî İhtilâl]

[Usûlümüz Hakkında]

-2- [Fransız İhtilâli ve On dokuzuncu Asır Târihine Bakış]

[Fransız İhtilâli – Devam]

-3- [Fransa İhtilâli’nin Halk Sınıflarına ve Diğer Ülkelere Te’sirleri]

[Fransa İhtilâli’nin Meydana Getirdiği Değişimler (Devam)]

[İhtilâl Devrinde Fransa’nın Dış Siyâseti]

-4- [İhtilâlden Sonra Avrupa Devletlerinin Münâsebetleri, İttifaklar ve Savaşlar]

-5- [Napolyon Bonapart Dönemi]

[Fransız İhtilâli’nin Başlangıcından İtibaren Türkiye-Fransa Münâsebetleri]

[Bonapart’ın Şark Siyâseti]

-6- [Tilsit Muahedesi: Önemi ve Sonuçları]

[Napolyon’un Rusya Felaketi ve Sonrasında Avrupa’daki Hareketler]

[Rusya Ric’atinden Sonra Avrupa Devletlerinin Faaliyetleri]

-7- [Napolyon Devrinin Sonu ve Viyana Kongresi]

[Viyana Kongresi ve Avrupa’nın Yeniden Tanzimi Müzâkereleri]

[Viyana Kongresi Sonuçlarına Devam]

[Viyana Kongresi’nin Avrupa’yı Tanzim Faaliyetleri – Devam]

[Genel Değerlendirme]

-8- [İrticâ Nazarîyesi: Aksiyon-Reaksiyon]

-9- [İrticâ Hareketleri: Aksiyon-Reaksiyon]

[Felsefî İrticâ]

-10- [İngiltere’de Fransız İhtilâli’ninve İrticâ’ın Tecellîleri]

-11- [Hürriyetperverlik]

-12- [Liberal Fırkalar]

[Türkiye’de Liberalizm/Avrupa’da Gizli Cemiyetlerin Teşekkülü]

-13- [19. Asrın Başlarında Avrupa’da Meşrutî Devletler]

[İttifak-ı Mukaddes Siyâseti]

-14- [Almanya, İspanya ve İtalya’da İhtilâl Hareketleri, Müttefiklerin Aldıkları Tedbirler] [Piyemonte ve İspanya’daki İhtilâllerin Devletler İttifakınca Söndürülmesi]

-15- [Asrın Ortalarına Doğru Şark Mes’elesi]

[Şark Mes’elesi – Devam]

[Bize Göre Şark Mes’elesi]

[Şark Mes’elesi – Eflak, Boğdan ve Yunan İsyanları – Devam]

[Şark Meselesi – Yunan İhtilâli – Devam]

[Şark Mes’elesi – Yunan İhtilâli – Devam]

İKİNCİ KİTAP

« [Şark Meselesi – Yunan İhtilali –     Devam]

[Şark Mes’elesi – Devam: 4 Nisan Protokolü ve Müteakip Olaylar]

-16- Türk-Rus Harbi, Edirne Muahedesi- Yunan istiklali- Fransa’nın Cezâyir’i İstilası

[Şark Mes’elesi – Devam: Edirne Muahedesinden Sonraki Gelişmeler]

-17- [1830 İhtilalleri]

[1830 İhtilallerinin Dış Te’sirleri: Belçika İhtilali]

[1830 İhtilalinin Dış Tesirleri: Lehistan İhtilali ve …]

-18- [18. yy. Sonunda ve 19.yy. Başında Meydana Gelen İktisadî İnkılâp]

[İktisadî İnkılâbın Üç Âmili]

[Proletarya’nın Oluşması]

[Buhar Makineleri/ Büyük Sanâyî İnkılâbının Doğuşu]

[İktisadî Buhranlar- Maişet Darlığı ve İşçi Ailelerinin Sıkıntıları]

-19- [Burjuva Sınıfının Zaferi]

[Burjuvazinin Zaferi – Devam]

[Burjuvazinin Zaferi – Mançester Mektebi ve Ticaret Serbestîsinin Sağlanması]

-20- [Şark Meselesi: Mehmed Ali Paşa İsyanı]

[Mısır Mes’elesi, Netîceleri, Düvel-i Muazzama’nın Müştereken Himâyesi ve

Tanzîmat Fermanı]

-21- [Londra Konferansı ve Boğazlar Mukavelesi]

ÜÇÜNCÜ KİTAP

-22- [19’uncu Asrın Ortalarına Doğru Halkçılık (Demokratizm) Hareketleri

[Halkçılık: Müsâvatçılık ve Hürriyetçilik]

[Müsâvatçılığın Siyâsette Tatbîkî Yolundaki Hareketler ve Çartizm Hareketi]

[Diğer Avrupa Ülkelerinde Halkçılık Hareketleri]

-23- [Sosyalistlik Hareketleri]

[Sosyalizm Hareketleri: Eflatun’un görüşleri ve Eski Roma’daki sosyal isyanlar]

[Sosyalistlik Hareketleri: Nasrâniyet ve Mazdekîlik]

[Sosyalistlik Hareketleri: Mazdekîlik, Bâbekîlik ve Zencî İsyanları]

[Avrupa’da 1848 İhtilâli Öncesinde Sosyalistlik Hareketleri]

[Sosyalistlik Hareketleri: Hayalî Sosyalizm]

-24-[Felsefî Radikalizm Fikirlerinin İntişarı: 19. yy. başında Alman Felsefesi]

[Radikalizm Hareketleri: Felsefî Cereyanlar]

[Radikalizm Hareketleri]

-25- [Halkçılık; Siyâsî ve İctimâî Cereyanlarının Birleşmesi]

[Radikalist Sosyalist Hareketler: Lui Blan ve Vaytling’in Faaliyetleri]

[Radikalist Sosyalist Hareketler: Karl Marks ve Komünizm Cereyanı]

-26- [19’uncu Asrın İlk Yarısında Milliyetçilik (Nasyonalizm) Hareketleri]

[19’uncu Asrın İlk Yarısında Milliyetçilik (Nasyonalizm) Hareketleri (Devam)]

[19’uncu Asrın İlk Yarısında Milliyetçilik (Devam)]

[Alman Milliyetçiliğinin Yükselişi]

[Alman Filolocyasının Milliyetçilik Anlayışına Getirdikleri]

[Alman Etkisiyle Uyanan İslav Milliyetçiliği]

[İslav milliyetçiliği]

[İtalya’da Milliyetçiliğin Doğuşu ve Gelişmesi]

[Eflak-Boğdan ve Transilvanya’da Ulahlar ve Moldovanlar Arasında Romen Milliyetçiliğinin             Doğuşu ve Gelişmesi]

[Yunan Millî Uyanışı]

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

YUSUF AKÇURA:

2 Aralık 1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adıyla Simbir) dünyaya geldi. Kazan’a göç etmiş Kırım Türkleri’nden aristokrat bir ailenin mensubu idi. 2 yaşında iken babası vefat eti ve annesi ile birlikte yedi yaşına gelmeden İstanbul’a göç ettiler. Annesi, İstanbul’da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi. Kuleli Askerî Lisesi’nde öğrenim gördükten sonra 1895 yılında Harbiye Mektebi’ne girdi. Okulun 2. sınıfında iken Türkçülük hareketlerine katılmaktan dolayı 45 gün ceza aldı. Erkân-ı Harbiye sınıfına ayrıldıktan sonra askerî mahkeme tarafından müebbet olarak Fizan’a sürgün edildi ve askerlikten uzaklaştırıldı. Fizan’a sürgün edilen diğer 83 kişi ile beraber 1899’da Trablusgarp’a ulaştı. Onları Fizan’a gönderecek yol parası bulunamadığından Trablus garp’ta hapsedildiler. İttihat ve Terakki Partisi’nin teşebbüsleri neticesinde bir süre sonra şehir içinde serbest dolaşma izni aldı ve kendisine bâzı resmî görevler verildi. Aynı yıl, kendisiyle birlikte sürgün edilmiş olan Ahmet Ferit Bey (Tek) ile Fransa’ya kaçtı. Paris’te üç yıl Siyasal Bilgiler Okulu’na devam etti. Türkçülük fikirleri hayatının bu döneminde olgunlaştı. Akçura, Essai sur l’histoire des institutions du Sultanat ottoman (Osmanlı Saltanatı Kurumlan Târihi Üzerine Deneme) adlı tezini vererek okuldan, üçüncülükle mezun oldu.

1903 yılında, İstanbul’a dönmesi yasak olduğu için amcasının yanına Kazan’a gitti ve dört yıl kaldı. Târih, coğrafya ve Osmanlı Türk Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Ahmet Rıza’nın çıkardığı Şuray-ı Ümmet ve Meşveret gazetelerinde imzasız yazıları yayımlandı. Kazan’da iken yazdığı ve O’nu Türk siyasî hayatında meşhur eden ‘Üç Tarzı Siyaset‘ isimli dizi makalesi 1904 yılında Mısır’da yayımlanan ‘Türk’ adlı gazetede çıktı. Türkçülük akımının manifestosu olarak kabul edilen bu 32 sayfalık makalesinde Akçura, Osmanlı Devleti’nin tekrar eski gücüne kavuşabilmesi için devletin resmî olarak benimseyebileceği muhtemel üç ana düşünceyi (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük) tetkik etti. Akçura, İstanbul’a geldiği 1908’e kadar Kazan’da siyasî ve kültürel faaliyetlerde bulundu. Türkçülük fikrini yaymak üzere ‘Kazan Muhbiri‘ adlı bir gazete çıkardı. Gaspıralı İsmail Bey, Alimerdan Bey, Abdürreşit Kadı İbrahim gibi Türkçülerle birlikte 1905’te ‘Rusya Müslümanları İttifakı‘ adında bir parti kurdu. Kuzey Türkleri bu parti sâyesinde ilk defa Rus meclisi Duma’ya temsilci gönderdi. Akçura, seçimler bitene kadar siyasî propaganda yapmaması için hapiste tutuldu. 1907’de bu meclisin dağıtılması, Rusya’daki kaotik ortamı daha da belirsizleştirmiş ve Türklerin faaliyetleri ciddî anlamda sekteye uğramıştır. Tutuklanmak için arandığı sırada, Osmanlı Devleti’nde İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş ve Akçura Rusya’daki işlerini tasfiye edip 1908 Ekim’inde İstanbul’a gelmiştir.

İstanbul’a geldikten sonra Darülfünun’da ve Mülkiye Mektebi’nde târih dersleri verdi. Bütün ısrarlara rağmen İttihat ve Terakki Partisi’ne girmedi. 25 Aralık 1908’de İstanbul’da, Ahmet Mithat, Emrullah Efendi, Necip Âsım, Bursalı Fuat Raif, Feylesof Rıza Tevfik ve Ahmet Ferit (Tek) ile birlikte Türk Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Bu derneğin kapatılmasından sonra, 18 Ağustos 1911’de Türk Yurdu Derneği kuruldu. Mehmet Emin (Yurdakul), Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali Bey, Doktor Âkil Muhtar Bey ile birlikte Yusuf Akçura da kurucular arasında yer aldı ve derneğin yayın organı olan Türk Yurdu dergisini 17 yıl boyunca idâre etti. Ayrıca 1912’de faaliyete başlayan Türk Ocağı’nın kuruluşunda da aktif rol aldı.

Yusuf Akçura, Rusya’daki Türklerin haklarını korumak için de siyasî organizasyonlar tertipledi. ‘Rusya Mahkûmu Müslüman Türk-Tatarların Hukukunu Müdafaa Cemiyeti‘ adlı teşkilat, 1916’da kuruldu. Çeşitli Avrupa ülkelerinde Rusya’daki Türklerin haklarını dile getiren konferanslar verdi. 1918 yılında Rusya’daki Türk esirleri kurtarmak için Hilâl-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) temsilcisi olarak Rusya’ya gitti ve bir yıl kaldı.

1919 yılında yurda döndüğünde arkadaşı Ahmet Ferit (Tek) Bey’in kurduğu siyasî bir parti olan Millî Türk Fırkası’na katıldı. Aynı yılın sonunda İngilizler tarafından tutuklandı. 1920’de hapisten çıkınca Ahmet Ferit Bey’in eşi Müfide Ferit’in kız kardeşi Selma Hanım ile evlendi ve Millî Mücâdele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti. Hâriciye Vekâleti’nde (Dışişleri Bakanlığı) Genel Müdür olarak görev yaptı. 1923 yılında İstanbul mebusu seçilerek meclise girdi. 1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi’nde siyâsî târih dersleri vermeye başladı. 1931 yılında Türk Târih Kurumu’nun kuruluşunda görevlendirildi ve ertesi yıl kurumun başına getirildi. Birinci Türk Târih Kongresi’ni yönetti. 1933 Üniversite Reformu’ndan sonra İstanbul Üniversitesi’nde Siyâsî Târih profesörü oldu.

Yusuf Akçura, Kars milletvekili iken 11 Mart 1935’te geçirdiği kalp krizi sonucunda 59 yaşında iken İstanbul’da vefat etti; Edirnekapı Şehitliği’ne defnedildi.

Eserleri:

1-Ulûm ve Târih (Kazan 1906), 2-Üç Haziran Vak’a-yi Müessifesi (Orenburg 1907), 3-Osmanlı Saltanatı Müessesatının Târihine Ait Bir Tecrübe (İstanbul 1909), 4-Üç Tarz- ı Siyaset (İstanbul 1912), 5-Eski Şûrâ-yı Ümmette Çıkan Makalelerimden (İstanbul 1913), 6-Mevkûfıyet Hâtırâları (Kazan 1907, 7-İstanbul 1914), 8-Rusya’daki Türk-Tatar Müslümanların Şimdiki Vaziyetleri ve Emelleri (İstanbul 1914), 9-Şark Meselesine Ait Târihî Notlar (İstanbul 1920), 10-Muasır Avrupa’da Siyasî ve İçtimaî Fikirler ve Fikir Cereyanları (İstanbul 1923), 11-Siyâset ve İktisat (İstanbul 1924), 12-Târih-i Siyâsî Dersleri I-IV (İstanbul 1927-1935), 13-Türk Yılı (İstanbul 1928), 14-Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri (İstanbul 1940), 15-Tâ Kendim -Yahut Defter-i A’mâlim- (İstanbul 1944).

Eseri yayına hazırlayan Erol Kılınç’ın eser hakkında yazdıkları:

Saygıdeğer okuyucu,

Elinizdeki metni bugün kullandığımız yazıya aktarırken transkripsiyon kurallarına değil, bugünkü dilimizde nasıl kullanıldığına bakarak aktardık. Uzatmalı heceler için (^) işâretini, kalın ve uzun okutan işaretleri de kullandık. Metinde cümlenin bugünkü anlayışımızda alması gereken ekleri [nın] vs. şeklinde köşeli parantez içinde belirterek ekledik. Cümlede eksik kaldığına hükmettiğimiz kelimeleri de yine köşeli parantez içinde eğik hurufatla âit olduğu yerlere koyduk ve bunları dipnotta açıkladık.

Metinde zikri geçen şahıslardan Avrupalı zevatın isimlerinin Osmanlıca yazıda yeteri kadar belirgin olmadığını görerek, bu isimleri -çok meşhur olan bir kaçı dışında- bulup, isimlerinin orijinal yazılışları ve kısaca kimlikleri belli olsun, okuyucu bunları araştırmak isterse kolayca bulabilsin düşüncesiyle, dipnotlarda gösterdik ve bilgilendirmeye çalıştık.

Bilhassa bu 1927 târihli ders kitabıyla ilgili çok fazla dizgi hatası vardı; bunları da özellikle dizgi operatörünün yerine kendimizi koyarak hangi kelimenin nasıl yanlış şekilde okunmuş olabileceğini düşünerek, cümlenin maksadına uygun olması gereken doğru kelimeyi bulmaya çalıştık, bunları da notlar koyarak açıkladık.

Müellifin her dersini sayfa başından verdik ve genellikle o günkü dersin konusunu, başlık olarak yine köşeli parantez içinde koymayı, bugünkü yayıncılık anlayışına daha uygun olduğu için tercih ettik.

Elimizdeki metinde Mısır mes’elesi ile ilgili bir dersin atlanmış olduğu görüldü.

Bunun orijinali başka bir yerde neşredilmiş olabilir mi bilmiyoruz. Ama şimdilik okuyucu bu eksik kısmın bilgisini konuyla ilgili yayınlardan okuyabilir.

Yaptığımız iş, hem yeni harflere aktarma, hem eski bir metni tâmir etme, hem de bugünkü neslin metni tam anlamıyla kavrayabilmesine yardımcı olabilecek açıklamaları köşeli parantezlerle vermek suretiyle, bu önemli konuların gençler ve entelektüeller için anlaşılır bir metin olmasını sağlamaktır. Elbette köşeli parantezler yok sayılırsa, metnin orijinali elde edileceği için, akademik çalışma yapanlar da bundan elbette istifâde edebilirler.

Faydalı olabildiysek ne mutlu…

EROL KILINÇ:

1945 yılında Konya’nın Bozkır ilçesinde doğdu. 1949 yılında ailesiyle birlikte Aydın’ın Söke ilçesine yerleşti. Söke Kemalpaşa İlkokulu’nu bitirdi. Parasız yatılı imtihanlarını kazanarak Aydın Lisesi’ne kaydoldu ve ortaokulu burada bitirdikten sonra Lise 1. sınıfta Denizli Lisesi’ne nakledildi. Buradan 1967 yılında mezun oldu.

1967 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Üç yıl bu bölümde okuduktan sonra, ara verdi ve 1971’de Târih Bölümü’ne geçti. Bu bölümden 1975 yılında mezun oldu.

1968-69 yıllarında İstanbul’da yayınlanan ‘Millî Hareket‘ dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu yıllarda Edebiyat Fakültesi Ülkü Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. 1967-1971 yılları arasında Doğu Türkistan Türklerinin Lideri İsa Yusuf Alptekin’in özel kâtipliği görevini yürüttü. Yine bu dönemde İstanbul Ülkü Ocakları Birliği’nin kurucu başkan yardımcılığını yaptı. Osman Bahadır’dan sonra da başkanlığa getirildi. 1971’de Kutluğ Yayınları’nı kurdu. 1977 yılı sonuna kadar Kutluğ Yayınları’nda yöneticilik-editörlük yaptı. Devlet, Millî Hareket, Türk Yurdu dergilerinde az sayıda makalesi yayınlandı. 1975-76 yıllarında Recep Haşatlı’nın (şehîd) başkanı olduğu MHP İstanbul İl yönetiminde sekreterlik görevi yaptı.

Te’lif Eserleri: İhtilal, İhtiras ve İdeal – 68 Kuşağı Hakkında (2008), Çanakkale Savaşları Günlüğü (2011), Damla Damla Yaşadıklarım (2012) adlı kitapları Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanmıştır.

Dr. Rıza Nur’un 12 ciltlik Türk Târihi isimli eserini yeni harflere çevirdi. J. Von Hammer’in Devlet-i Osmaniye Târihi isimli eserinin Mehmet Ata tarafından tercüme edilmiş olan ciltlerini sâdeleştirerek yayına hazırladı. Bundan başka Mahmut Muhtar Paşa’nın Mâziye Bir Nazar isimli kitabını ekler ve notlarla yayınladı. Osmanlıcadan yaptığı birçok iç-çevirilerinin en önemlilerinden olmak üzere, Yusuf Akçura’nın eserlerinden çoğunu ve son olarak yeni harflerle basılmış olmakla beraber Haydar Rifat’ın Gustave Le Bon’dan tercüme ettiği Bir Târih Felsefesinin İlmî Esasları isimli eseri yayına hazırlamıştır ki, bu kitaplar da Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmıştır. Bunların dışında, Deguignes’in ünlü Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Batı Tatarlarının Târih-i Umûmîsi adlı ve H. Câhit tarafından tercüme edilmiş olan 8 ciltlik eserini, üç büyük cilt halinde yayınlanmak üzere hazırlamış olup yakında Ötüken tarafından okuyucuya sunulacaktır.

 

 

Zekâ genetik midir? Ülkeler arasındaki kalkınmışlık farkının IQ ile ilişkisi nedir?

Lynn ve Vanhanen’in bizim aptal olduğumuz, Himalaya ve Alplerin kuzeyinde yaşayanların buz devrinde sıkıntıları aşarken akıllandıkları ve bizim akıllanmadığımız iddiası bana baştan beri pek mantıklı gelmemişti. İlk reaksiyonum, yarı şaka yarı ciddî, “Yahu, akıllı adamın buz devrinde kuzeyde ne işi var!” idi. Gerçekten de buz devri ilerledikçe, insanların buzulların önünde güneye doğru aktıklarını biliyoruz. Ayrıca soğuk zekâyı artırır tezi sahipleri, bize İnuitlerin-Eskimoların niçin dünyaya zekâ farkı atmadıklarını da açıklamalılar. Tarih öncesi nüfus hareketleri incelendiğinde bugün yüksek IQ sahibi Çin nüfusunun çoğunun Himalayaların kuzeyinden değil, güneyinden Çin’e geldiğini görüyoruz.

Tabi en kesin delillerden biri Afrika dışındaki modern insanın, yani Homo Sapiens’in altmış bin yıl kadar önce Afrika’dan çıkan bin ilâ beş bin kişilik bir grubun ahfadı olması. Altmış bin yıl, köklü mutasyonların ve evrimin meydana gelmesi için yeterli bir süre değildir. Evrimin zaman birimi milyon yıldır, en azından yüzbin yıllardır.

Derken… IQ ölçümlerine ait çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı.

James R. Flynn, dünya üzerindeki bütün IQ ölçüm değerlerinin zaman içinde yükseldiğini buldu! Önce ABD’de 1930’lardaki zekâ değerleriyle 1990’lardakileri karşılaştırdı. Bu karşılaştırmaya göre 1930’ların Amerikanları 1990’ların test sonuçlarına göre ortalamaları 100 olması gerekirken 80 puanlık bir zekâya sahiptiler. Bu, bir standart sapmadan daha büyük ve önemli bir farktı. 1930’ların Amerikanlarının yaklaşık dörtte biri asrın sonundaki standartlara göre eksik (deficit) zekâlı çıkıyordu. Bu kabaca, bizimle Singapur arasındaki -bir önceki yazımda gösterdiğim- fark civarında.

Flynn ve arkadaşları, 1930’lardan itibaren uygulanan testlerin ham sonuçlarını karşılaştırdı. 60 yıl aradan sonra, yani 1990 yılında aynı test uygulandığında sonuçlar eski ham değerlerden epey farklıydı. Sanki nüfusun zekâsı her yıl 0,35 puan civarında artmıştı. Bu, 10 yılda 3,5 puan, altmış yılda 20 puanlık muazzam bir farka karşılık geliyordu.

Sonra diğer ülkelerdeki zekâ testleri üzerinde aynı analizler yapıldı. Flynn etkisi (Flynn effect) denilen yükselişin ABD’ye has olmadığı, dünyanın hemen her yerinde vuku bulduğu anlaşıldı. Ne oluyordu? İnsanlar günden güne akıllanıyor muydu? Batılılar akıllanırken Sırplar, Türkler, Afrikalıların zekâsı daha mı yavaş artıyordu?

Lynn ve Vanhanen ülkeler arasındaki kalkınmışlık farkının temelde zekâ farkına dayandığını, zekâ da genetik olduğu için ileri-geri ülke konumlarının hiç değişmeyeceğini iddia etmişti. Flynn ise insanların nesilden nesile IQ’larının arttığını keşfetti. Bu iki buluş çelişiyor. Genetiğin tayin ettiği zekânın on yıllar içinde böylesine değişmemesi gerekir.

Tek tek insanların zekâ seviyesinin ana-babanınkiyle ilişkisi, yani veraseti, yani genetik oluşundan şüphemiz yok- genetik dışında faktörler bulunsa da… Fakat toplulukların birbiriyle zekâ farkının genetiğe dayanması ırkçı iddiaları destekleyen bir bulgu olurdu. Flynn’in keşfi ırkçı iddiayı zayıflatıyordu. ABD’de, Avrupa’da son bir asırda IQ, 30 puan gibi müthiş bir miktarda artmıştı. O halde dünyanın geri kalanının yapması gereken şey; ABD, Avrupa, Pasifik Havzası’nda son asırda neyin meydana geldiğini bulup onu tekrarlamaktı.

Bizim problemimiz de bu… Henüz bilim-teknik gözlüğünü takmamışız fakat ‘sağlam bizden’ adamları Türkiye’yi temsil etsinler, savunsunlar, eğitsinler, Türkiye adına rekabet etsinler diye sıkı sıkı tutuyoruz!

Flynn bu soruyu sormuş ve cevabını meşhur Rus psikolog ve nöroloğu Alexander Luria’nın çalışmalarında bulmuş. Luria araştırması için yaptığı bazı mülakatları yayımlamış. Luria, Sovyetler’deki “cahil azınlıklar” üzerinde çalışıyor ve tahsilin anlayış, zekâ ve kültür üzerine etkilerini bulmayı amaçlıyordu. Cahil azınlık diye yöneldiği insanlar ise bizim insanlarımız, Tataristan ve Türkistan sakinleri.

Mülakatlardan bazılarını aşağıya alıyorum.

***

Soru: Sürekli kar bulunan yerlerde bütün ayılar beyazdır. Novaya Zemlya’da her zaman kar vardır, oradaki ayıların rengi nedir?

Cevap: Ben sadece siyah ayı gördüm, görmediğim şeyler hakkında konuşmam.

S: Benim söylediklerim neye işaret ediyor?

C: Eğer insan bizzat orada bulunmamışsa söylenenlere dayanarak karar verilmez. 60 veya 80 yaşında bir adam orada bir beyaz ayı görse ve bunu bana anlatsaydı ona inanabilirdim.

S: Almanya’da deve yoktur. B şehri Almanya’dadır, orada deve var mı yok mu?

C: Bilmem, hiç Alman köyü görmedim. Eğer büyük bir şehirse orada deve olması lazım.

S: Ama Almanya’da hiç yoksa?

C: Eğer B küçük bir köyse belki orada develere yer yoktur.

***

S: Tavuklarla köpeğin ortak tarafı nedir?

A: Birbirine benzemezler. Tavuk iki, köpek dört ayaklı. Tavuğun kanadı var, köpeğin yok. Köpeğin kulakları büyük, tavuğunkiler küçük.

S: İkisi için birden kullanabileceğin bir kelime yok mu?

C: Yok tabi.

S: Peki, ikisine de “hayvan” diyebilir miyiz?

C: Evet.

***

S: Balıkla karganın ortak tarafı nedir?

C: Balık suda yaşar. Karga uçar. Balık suyun üstüne çıksa karga onu gagalayabilir. Karga balığı yer ama balık kargayı yiyemez.

S: İkisi için ortak bir kelime kullanabilir misin?

C: Onlara “hayvan” dersen doğru olmaz. Ne balık hayvandır ne de karga. Karga balık yer ama balık karga yiyemez. İnsan balık yer ama karga yiyemez.

Okula gitmemiş denekler geometrik şekillere daire, diktörtgen demiyorlardı. Bu nedir diye sorulduğunda daireye tabak, süzgü, kova, saat veya ay; diktörtgene ayna, kapı, ev diyorlardı. Okula gitmiş olanlar ise öğretildiği gibi daire, dikdörtgen diyordu.

Deneklere dört şeyin; çekiç, testere, kütük ve baltanın resmi gösteriliyor ve bunları gruplandırmaları isteniyordu. Üçü alet, biri (kütük) alet değil diye bir gruplandırma yapmaları beklenir. Böyle yapmıyorlardı. 25 yaşında okuryazarlığı olmayan bir köylü şöyle diyordu: “Hepsi birbirine benziyor. Testere kütüğü keser, balta parçalar. İllâ birini ayır dersen baltayı atardım, çünkü o testere kadar düzgün kesmez.

Okuma yazmayı sökmüş 56 yaşında bir işçiye balta, nacak, orak resmi gösterildi ve bu üçünün yanına bir başka üçlüden bir cismi eklemesi istendi. İkinci üçlü testere, başak ve kütüktü. Doğru cevabı seçti ve testereyi ekledi ama sonra tekrar düşündü ve başağa karar verdi: “Orakla bunu biçebilirsin.

Flynn ve Luria bu bulguları şöyle açıklıyor: Tahsil görmemişler soyut düşünmüyor. Soyut sınıflandırmalar yapmıyorlar. Kategoriler yok. Tümdengelim, tümevarım yok gibi… Bunun yerine köylülerin düşünme tarzlarını şu sıfatlarla tarif ediyorlar: Faydacı (utilitarian), duruma bağlı (situational), fonksiyonel, operasyonel.

Flynn de Luria’ya dayanarak şu düşünce örneğini veriyor: Şimdi İngiltere’de bir çocuğa tilki ile köpeğin arasındaki ilişkiyi sorsanız ikisi de hayvan, hatta ikisi de aynı aileden hayvan cevabını alırsınız. Aynı soruyu 19. asrın sonunda bir İngiliz köylüsüne sorsaydınız tilkiyi köpekle avlarız derdi.

Bu hal genetik mi? Hayır genetik değil. Sonradan kazanılıyor veya kazanılmıyor. Fakat “ha demek böyleymiş, hadi ben de artık soyut ve kategorik düşüneyim” demekle olmuyor. Çocukluktan itibaren böyle düşünen bir çevrede yetişmek, böyle düşünmeyi bilenlerin eğitiminden geçmek gerekiyor. Çocuklukta ve ilk gençlikte kazanılabilen böyle özellikler, gözleyene bunların genetik olduğu izlenimini verecek kadar insanın yaşantısında ve davranışlarında etkili oluyor. Çünkü beynin belirli bölgelerinin gelişip gelişmemesine bu uzun eğitim sebep oluyor. Genetik değil ama beyin yapısında yol açtığı farklı gelişmeden ötürü organik karşılığı var! Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) çalışmaları, farklı eğitimlerden geçmiş insanların beyinlerinde farklı bölgelerin geliştiğini gösteriyor!

İşte IQ testlerinin birçok bölümü tam da bu özellikleri ölçüyor. Aslında bilim ve teknolojinin talep ettiği düşünce şekli de bunlara dayanıyor. Soyutlamaya, kategorilere ayırmaya, ilişkilendirmeye. O yüzden Flynn IQ’su düşük çıkan toplulukları “Henüz bilim-teknik gözlüğünü takmamış” diye tarif ediyor.

Bizim problemimiz de bu… Henüz bilim-teknik gözlüğünü takmamışız fakat “sağlam bizden” adamları Türkiye’yi temsil etsinler, savunsunlar, eğitsinler, Türkiye adına rekabet etsinler diye sıkı sıkı tutuyoruz! Sağlam bizden ama aptal adamları! Soyut düşünemeyenleri. Bunlar siyasetimizi de yönetiyorlar, ekonomimizi de. Geçimsizliğimizi, vur deyince öldürmemizi de bu gözlüksüzlüğe bağlayabilir miyiz? Çok sevdiğim bir sözün kaynağında da bu soyut düşünme, daha doğrusu düşünememe sıkıntımız yatmıyor mu: “Küçük zekâlar insanları, orta zekâlar olayları, büyük zekâlar kavramları tartışır.

Ezberletmek, sonra o bilgileri sormak, bilgi doldurup bilgi boşaltmak bilim ve teknik gözlüğünün yerini tutmuyor.

 

 

Gitme!

Gitme;

Sen olmazsan ben gülemem.

Sensiz yol bile tutamam.

Sen baharsın ben de yağmur,

Sensizliğe dayanamam…

*

Gitme;

Sen olmazsan hür olamam,

Sen hilalsin ben yıldız,

Gönderlerde, gökyüzünde,

Dalgalanmazsam duramam…

*

Gitme;

Atsız gitti Nihal ile,

Tanrı dağı yetim kaldı.

O gideli Türk illeri,

Ağlamaktan sele döndü…

*

Gitme;

Sen gidersen ben kalamam,

Derdi başımdan salamam,

Çerilerim darmadağın,

Anadolum da kalamam…

*

Gitme;

Hasret koyma Turan’ıma,

Gönlümde taht kuranıma.

Türk eşine Türkeş’ine,

Rahmet Başbuğ Türkeşime…

*

Gitme;

Giden kırk çeri peşinden,

Kürşat da gitti yerine.

Nice Ülkü güllerini,

Çağırdılar yanlarına…

*

Gitme;

Sen gideli,sen gideli,

Yetim kaldı Türk illeri.

Şimdi ülküler karıştı,

Başkan başka birileri.

*

Gitme;

Lider,doktrin, teşkilatı,

Güdüyor bak birileri.

Türk’e düşman Türk’e düşman,

Olanlarla birileri…

*

Gitme;

Harcadılar harcadılar,

Çile çeken bu devleri.

Bitirmeyin, dağıtmayın,

Gönlümüzden Ülküleri…

*

Gitme;

Sen gidersen, ben gidersem,

Sevinir Türk düşmanları,

Tilkilere kalacaktır,

Bak, bozkurtların otağı!

*

Gitme;

Ele gider, ele gider,

Gönlüme velvele düşer!

Eyy Türk kendine dönmezsen,

Vatan elden ele gider!

 

 

Doğu Türkistan’da Ne Var Ne Yok?

Doğu Türkistan Vakfı’nın eskimez yöneticilerinden, değerli dostum ve saygın soydaşım Hamit Göktürk aradı. Ankara Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi, Türk Lehçeleri bölümü hocalarından Prof. Dr. Ekrem Barak Arıkoğlu’nun “Doğu Türkistan’da Bugünkü Durum” konulu etkinliğine davet etti.

Dünyada ne kadar Türk, soydaşım var, benim bir parçam. Evrende ne kadar insan hakkı ve hukuku zedelenenler mevcut yüreğim o nispette kanıyor, yanıyor. 300 milyonluk Türk Dünyasında hala kanayan yara, özgürlükleri zedelenen Kırım ve Doğu Türkistan Türklerine yapılanlardır.

Çözümü ise bu iki bölgenin bir an evvel evrensel donanımı içinde akademik tarifine, bilimsel yapılanmasına  uygun olarak demokrasiye biran evvel geçmesiyle mümkün olacaktır. Dilerim bu süre hız kazanır, Kırım ve Doğu Türkistan’daki soydaşlarımızın hak ve hukukları dikkate alınır.

Akademik Bir Gezi

Üniversiteye geldiğimiz yıllarda Doğu Türkistanlı liderler İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra ve Rıza Pekin Paşayı tanıma fırsatı buldum, sohbetlerine katıldım, faaliyetlerine katkı verdim, soydaşlarımızın dertlerini o gençlik heyecanı içinde dert edindim.

Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçti ve Prof. Dr. Ekrem Barak Arıkoğlu’nun Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı Turan Kültür Merkezi’nin İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü’ndeki konferansında son gelişmeleri dinleme imkanımız oldu. Ayrıca Türk dünyamızın lokomotiflerinden Prof. Dr. Turhan Yazgan hocamızı da rahmet, minnet ve şükranla andık. Onca değerli arkadaşımızla da bu vesileyle birlikte olduk. Hasret giderdik, muhabbet ettik.

Prof. Dr. Ekrem Barak Arıkoğlu Doğu Türkistan’dan yeni dönen akademisyenlerden biri. Doç. Dr. İsmail Doğan ile beraber Kırgızistan Manas Ünversitesi Kaşgar Derlemeler Programı çerçevesinde bölgeye bir inceleme gezisi tertip etmişler. Doğu Türkistan’daki çoğu yerleşim birimini gezerek tespitlerde bulunmuş, resim çekmiş, analizler yapmaya çalışmışlar.

Uygur Türkleri Kaç Milyon?

Buna göre; bölgeden çok sayıda tarihi eser Almanya’ya kaçırılmış. Aksu kentinde tarihi doku kayboluyor. Özellikle yazılı tabletler. Bölgenin nüfusu 23 milyon kadar!. 10-12 milyon kadar da Uygur Türkü yaşıyor. Fakat Hamit Göktürk’e göre ise Doğu Türkistan’da 25-35 milyon arasında Uygur Türkü değişik baskılara rağmen yaşamasını sürdürüyor. Yurt dışında ise bir milyonu aşkın Uygur Türkü var. Bunlar da daha ziyade Kazakistan’a yerleşmiş vaziyette. Suudi Arabistan’da da yaşayan soydaşlarımız mevcut. Prof. Arıkoğlu Başkent Urumçi’de 3 milyon insan yaşadığını söyledi. Kirlilik had safhada. Çevre özensiz, bakım yeterli değil. İnşaat bir hayli fazla. Camiler de temiz tutulmuyor. Vahhabi hareketi bölgede canlı. Eğer bir Uygur Türk’ü eğitimini tamamlayıp bürokraside yükselmek, toplum ile örtüşmek istiyorsa Çinçeyi öğrenmek ve Komünist Partisi’ne girerek görev almak mecburiyetinde!.  O zaman da dini vecibelerini yerine getirmesi dikkat çekerek dışlanıyor. İnternet sınırlı ve facebook yasak. Sonrasından hatırlattıkları da şöyle;

Bölgeye sürekli Çinli göçmenler değişik cazip imkanlarla alınıyor. Yerleştirmek ve ev sahibi yapmak için de devamlı 30 katlı binalar yapılıyor. Bu binalarda hem Çinliler, hem Uygurlar yaşıyor. Bu aynı zamanda Uygurların tarihi evlerini terk etmesi ve yeni bir hayat biçimi olması anlamına geliyor. Pekin’in bu politikasıyla Uygurlar artık Uygur komşularıyla birlikte yaşamıyor. Geleneksel komşuluk bitti denebilir. Çinlilere tanınan imkanlar bir hayli fazla. Buna karşılık çiftçilik yaparak zengin olan Uygurların da sayısı az değil. Ancak özgürdür denilemez. Uyguların bereketli bağları ve üzüm kurutma evleri dikkat çekiyor. Turfanda kasabası denizden 150 metre aşağıda. Adı ile mütenasip meyve ve sebzeler erken yetişiyor. Pazar buluyor.

Türkiye’ye Âşık Olmak ve Alemdar Polat

-Siz rahat girdiniz mi Çine?

Bu soruya cevabı şöyle oldu Kahramanmaraşlı Prof. Dr. Arıkoğlu’nun;

-Çin turizme önem veriyor. Çok şık oteller yapılmış. Alış veriş merkezleri inşa edilmiş. Turistlerden para kazanmanın bütün yollarını açmışlar ve kullanıyorlar. Kötü reklamdan da endişe ederek çekiniyorlar. Çin’deki şiddetin psikolojik olduğunu savunuyorlar. Oysa Uygurlar gibi bazı Çinlilerin de kötü muamele gördüğünü, işkencelere maruz kaldıklarını anlattılar. Çünkü Çinli de olsa bir yerden bir yere gitmek için izin almalıdır. Bölgeden haber almak da kısıtlı.

-Size temaslarınızda mani oldular mı?

-Hayır. Uygur kardeşlerimiz bizi misafir etti. Zaman zaman aynı sofrayı paylaştık, konuk olduk. Yabancılarla da kesinle izdivaç yapmıyorlar. Türkiye’ye tek kelime ile aşıklar. Bize ısrarla çocuklarının istikbali için onları bir yolunu bulup yurtdışına çıkarmamızı istediler. Fakat çok zor. Buna rağmen bir yolunu bulup kaçanlar var.

“Peki Uygurların en büyük kahramanı kim?” diye Prof.  Arıkoğlu ortaya bir soru sordu. Herkes bir ismi belirtti. “O hiç biri değil” dedi ve devam etti;

-Polat Alemdar çok seviliyor. Filmi sürekli izleniyor. Kurtlar Vadi dizisini bilmeyen yok. Bu dizilerin bir iyiliği de şöyle bölge Türkiye Türkçesini öğrenebiliyor.

Çin’e Çağdaş Değerler İhraç Edilmeli

Bazı şehirlerin Doğu Türkistan’da 1950’lı yılları yaşadığı görülse de bölgenin zengin yeraltı kaynakları var.

-Evet, petrol, doğal gaz kaynakları zengin. Çin enerjiyi çok önemsiyor ve öncelikli ele alıyor. Bölgede nüfus lehinize ise önemli bir gelişmedir.

-Uzakdoğu yükselen bir değer olarak görülüyor. Bunun içinde Çin, Hindistan ve Malezya gibi devletler var. Batıda ise işsizlik, ekonomik kriz, siyasi çalkantılar, aşırı sağın yükselmesi, yatırımların durması ve dışarıya kayması gibi sorunlar mevcut. Çin’e batılı yabancı sermaye de girdi ve büyüyor. Bütün bunlar bir müddet sonra başta Uygurlar olmak üzere özgürlük ve demokrasi konusunda gelişmelere neden olamaz mı?

-Olabilir. Artık sorunları savaş, silahla değil, demokrasiyle çözmek gerek. İki ülke arasındaki ilişkileri dengeli götürmek icap ediyor. Çin’e daha fazla demokrasi konusuna arka çıkmalıyız. Çağdaş değerler ihraç etmeliyiz.

Bu görüşe ben de katılıyorum.

Ancak Hamit Göktürk  Doğu Türkistan’da hala öldürme vakalarının yaşandığını, en son olarak iki ayrı olayda birinde 16, diğerinde 8 Uygur gencinin katledildiğini hatırlattı.

Batılı İnsan Hakları Savunucuları Nerdesiniz?!

Sorular bölümünde iki isim öne çıktı bir Uygur Türklerinin kahramanlarından insan hakları savunucusu, Çin’de 8 yıla mahkum, ancak batının baskılarıyla erken tahliye edilerek, sığınma hakkı istediği(2005) Amerika’da yaşamaya mecbur kalan Rabia Kadir Hatun, diğeri de Çin’de müebbet hapse mahkum Prof. Dr. İlhan Tohti.  Türk Kültür Dünyası Araştırma Vakfı Avrasya Enstitüsü’nün girişinde kurduğu stantda Prof. Dr. İlhan Tohti’nin “Yolum ve Gayem” adlı Uygur Türkleri ve Çin Meselesi’ni anlatan kitabını almak istedim, kalmamıştı. Şıra Yayınları neşretmiş. Hamit Göktürk “Ben size iletirim” deyince rahatladım.

Prof. Dr.İlhanTohti’nin suçu ne idi?

Prof. Dr. İlhan Tohti Çin’deki Milletlerarası Üniversitesi İktisat-Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi iken bir açıklama yapıyor ve diyor ki “Çin Anayasası ve Bölgesel Özerklik Yasası Doğu Türkistan’da da uygulanmalı”. Bu makul ve meşru bir açıklama değil mi? Evet öyle. Bu açıklama batılı medyada yer bulunca kızılca kıyamet kopuyor. Davetli olduğu İndiana Üniversitesi’ne gitmek üzere geldiği havaalanında kızı  Cevher Güzelnur ile birlikte önce gözaltına alınıyor. Prof. Dr. İlhan Tohti daha sonra 5 Ocak 2014 günü de Beijing’teki evinde bir müddet bekletiliyor, tarassut altında kalmaya mecbur ediliyor, baskı görüyor. Akabinde Urumçi’ye getirilerek tutuklanıyor. Suçu bölücülük yapmak!.  Müebbet hapse mahkum ediliyor. Aman Allahım!..

Toplantımız yaklaşık üç saat kadar sürdü.

İstifadeli bir etkinlik oldu.

Müebbet Hapse Mahkûm Prof İlhan Tohti İçin Bir Sivil Platform

Akşam Topkapı Türk Dünyası Kültür Merkezindeki Adil Can Abdülkerim’in Uygur mutfak kültürünün tanıtıldığı Zinnet Restorant’a birlikteliğimiz sofrada da devam etti. Lokantanın süslemesinde Uygur  görselleri mevcut. Yemekler saati saatine masanıza orada yapılarak getiriliyor. Peki soframızda neler vardı? Piyazman adındaki soğanlı ekmek; Uygurca soğuk deri anlamındaki lenkpo, Çince liangpi denilen acılı soya yağlı bir meze, et suyunda pişirilmiş üğre; acı biber, soğan, sarımsak ve soya yağından muamele gören acık; polov adı verilen pirinç pilavı; üzerinde kocaman mantılar, kevap(kebap) ve elde yapılan makarna inceliğinde neğmen.

Doğu Türkistan’ın bir başka meşhur ürünü ise değişik otlardan mürekkep yapılmış karma çayları. Piyale denilen küçük seramik çanaklarda içiliyor. Tercihen de yeşil çayı sofraların vazgeçilmezi. Sofralar aynı zamanda sohbetlere, muhabbetlere vesile oluyor. Öyle yiyip kalkmak yok.

Dualar edildi nimetler için. Bir Doğu Türkistanlı hafızaşir okudu. Müebbet hapse mahkum Prof. Dr. İlhan Tohti’nin biran evvel hürriyetine kavuşması için hep birlikte yakararak temennilerimizi ilettik Yaradana.

Almanya’da Uygur Türklerinin Mandelası İlhan Tohti için sivil bir de platform kuruldu. Türkiye’de de böyle bir girişim eylemine ne dersiniz?!

 

 

Türk Milliyetçileri Hayır Diyor

16 Nisan Referandumunda sonucu belirleyecek temel faktörlerden birincisi MHP tabanının yani ülkücülerin vereceği “evet” ve “hayır” oylarının oranı olacak.

Referandum sonucunu belirleyecek unsurlardan ikincisi AKP tabanından “evet” oyu vermeyecek olanların oranı,

Üçüncüsü ise HDP kitlesinin sandığa gidip gitmeyeceği, giderse evet / hayır cenahlarından hangisini destekleyeceği önemli olacak.

“Hayır” oylarının “evet’leri geçebilmesi için MHP’ye oy vermiş seçmenin en az üçte ikisinin hayır demesi gerekmektedir.

Sinan Oğan‘a göre MHP tavanı ile tabanı arasında uçurum vardır. Tabanın yüzde 90’ı “Hayır” diyor. Ama bu oran, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “Erdoğan’la Perinçek arasında kalsak tercihimiz Erdoğan” sözleri sonrası yüzde 95’e çıktı.

Meral Akşener de, MHP tabanının en az yüzde 80’inin “hayır” diyeceğini, Türkiye genelinde Hayır oylarının yüzde 56-58 olduğunu açıklamıştı. Bu açıklama Bahçeli’nin MHP tabanında tereddütlü olanları da “hayır” cenahına iten son ifadelerinden önce yapılmıştı.

Bu iddiaların ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak için Ankara’da yapılan toplantı çok önemli bir gösterge olacaktı.

“Türk Milliyetçileri Hayır Diyor Platformu” tarafından düzenlenen toplantı MHP’nin muhalif kanadının öncülüğünde tüm Türk Milliyetçilerini içine alan bir organizasyon idi.

18 Şubat Cumartesi Ankara Yenimahalle’de yapılan toplantıyı yerinde gözlemleme ve hayırlı bir iş yapmak için o salonda bulundum.

Bu kadar önemli bir toplantıyı yandaş ve merkez medyanın görmezden gelmeye çalışması tesadüf değildi.

Toplantının yapıldığı salonda TEDAŞ tarafından elektriklerin kesilmesi, toplantının CHP’li Belediyenin jeneratörleri devreye alması ile sürdürülebilmesi de tesadüf olamazdı.

Bahçeli ve etrafındaki çok yönetim kademelerinde yer alan küçük bir grup hariç, Milliyetçi Hareket Partisi’ni temsil eden herkes oradaydı.

Ülkücülerin bütün sembol isimleri, çok sayıda eski bakan, milletvekili ve üst bürokratlar salondaydı. Görevden alınmış MHP il ve ilçe Başkanları, Eski Ülkü Ocakları Başkanları, milliyetçi STK temsilcileri oradaydı. Osman Pamukoğlu, Sadettin Tantan gibi diğer milliyetçi parti genel başkanları da oradaydı.

Kadın katılımcıların oranı yüksekti. Bugüne kadar MHP toplantılarında pek alışık olmadığımız bir  durum bu. Kadınların toplantıya rağbetinde Meral Akşener faktörünün etkili olduğunu anlaşılıyor.

Salona girmeyi başarmış olanların iki katı kadar da dışarıda bekleyenler vardı. Onlar da içeride olanları Halk TV’nin canlı yayınından izleyerek heyecanı paylaştılar.

Yenimahalle’den edindiğim kanaatim şu:

1-    MHP’lilerin ezici çoğunluğu (kahir ekseriyeti) referandumda “hayır” diyecek.

2-    MHP kitlesi Devlet Bahçeli ile ipleri koparmış. Görünen o ki, Bahçeli Genel Başkan kalırsa MHP yok olur. MHP siyasi hayatımızda yer almaya devam edecekse bu Bahçeli ile olmayacak.

***************************************************

Neden Hayır Diyecekler?

“Türk Milliyetçileri Hayır Diyor Platformu” ülkücü hareketin büyüklerinin (aksakallarının) öncülüğünde oluşturulmuş. MHP Genel Başkan adayları Meral Akşener, Ümit Özdağ, Sinan Oğan ve Koray Aydın‘ın bir araya geldiği platformun Ankara’da düzenlediği ilk toplantı başarılı oldu.

Bundan sonra bu dört isim 3 büyük şehirde birlikte, 15’şer şehirde de ayrı ayrı “hayır” kampanyası yapacak.

Platform adına kamuoyuna sunulan bildiriyi MHP Kayseri Milletvekili Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu seslendirdi.

***

Salonda bulunan MHP’nin dört Genel Başkan adayının konuşmaması salonu dolduran kitlede bir hayal kırıklığı yarattı. Birlik ve beraberlik görüntüsünü bozacak en küçük bir olay olmaması için böyle bir çare düşünülmüş olabilir.

Ancak hiç olmazsa onar dakikalık birer selamlama konuşması kitleyi ateşleyebilirdi. Katılımcıların ateşlenmiş birer meşale olarak illerine dönmelerini sağlamak daha faydalı olabilirdi.

***

Halaçoğlu’nun neden hayır diyeceklerini açıkladığı konuşmasından birkaç not:

“Başkanlığın getireceği yeni şey Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesi ile tek adamlıktan başka bir şey değildir.”

“Referandum süreci ve muhtemel başkanlık Türkiye’yi büyük bir felakete sürükleyecek, anayasa değişikliği ‘özerklik, federasyon ve parçalanmanın’ önünü açacaktır.”

“Cumhurbaşkanının kontrolünde olan mahkemelere güven tamamen son bulacak, hukuk devleti tarihe karışacaktır. Bu sebeple ‘bir kez daha yanıldık’ demelerini asla istemiyoruz. Anayasa değişikliğinin, kuvvetler ayrılığına dayanan başkanlık sistemiyle alakası yoktur.”

“Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının arttırılan yetkilerinin benzerleri Suriye ve Irak’ta, Esad ve Saddam’ın Baas yönetimlerinde görülmektedir.”

************************************************

AKP Seçmeninin Yüzde 35’i “EVET” Demiyor

AKP’ye yakınlığı ile bilinen ANAR Araştırma Şirketinin Genel Müdürü İbrahim Uslu, Ocak ayında yaptıkları araştırma sonuçlarını açıkladı.

Buna göre, AKP seçmenin yüzde 35’i “Evet” demiyor. Bu 7-8 milyon oy demektir.

Bunların ne kadarı “evet” oyuna dönecek, ne kadar kısmı “hayır” diyecek ya da sandığa gitmeyecek belli değil.

ANAR Başkanı Uslu’ya göre, “Özellikle evet blok’unun seçmenleri yani Ak Parti ve MHP içerisindeki seçmenlerin kafası karışık. Yeni sistemle ilgili henüz beyninde netleşmemiş bazı hususlar bulunan seçmenler de var. Bu bakımdan en büyük riski AKP almış durumda.

Araştırmacı Adil Gür‘e göre,”referandumun sonucunu belirleyecek seçmen sayısı 5 milyon.”

Son iki genel seçimde yani 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde, sonuçları bu 5 milyon seçmenin yer değiştirmesi belirlemiş. (AKP’nin oy oranı Haziran’da yüzde 40,9 iken, Kasım’da yüzde 49,5 oldu.)

Öncelikle Haziran seçimlerinde AKP’ye oy vermediği halde Kasım’da AKP’ye oy verenlerin oyları kalıcı olacak mı? Bu şüpheli. Çünkü siyasi atmosfer Kasım seçimlerine hiç benzemiyor. Daha çok Haziran seçimleri gibi.

Herkes biliyor ki, “hayır” da çıksa Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığından ayrılması, hükümetin devrilmesi söz konusu değil.

Yani 5 milyonluk kesimin “istikrarsızlık” endişesi olmayacak.

Ayrıca halen “evet” demeyen yüzde 35’lik AKP seçmeninden yarısı bile “evet” demezse referandum AKP açısından kâbusa dönebilir. Bu yaklaşık 3-4 milyon oy kaybı demektir.

Bu durumda 5 milyonluk MHP kitlesinden, en abartılı rakamla, bir milyonu bile bulmayacak “evet” desteği yetersiz kalacaktır.

HDP’nin büyük çoğunluğunun sandığa gitmeyeceği, yüzde 15-20 lik kesiminin evet oyu vereceği kanaatindeyim. HDP kanadından bir milyon “evet” oyu gelebilir.

Bu halde referanduma katılım oranı da çok daha önemli olur.

Görüldüğü gibi referandum diğer seçimlere pek benzemiyor. Sonucu belirleyecek parametre çok ve belirsizlik fazla. “Evet” çıkması çok zor, fakat dengeler “bıçak sırtı.”

***

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın meydanlara çıkması bu dengeyi “evet” yönüne çevirir mi?

Haziran seçimlerinde AKP Başkanlık tezini işlemiş ve Tayyip Erdoğan meydanlarda çok aktif propaganda yapmıştı. Haziran seçimlerinde AKP yüzde 9 civarında oy kaybederek şok yaşamıştı.

Kasım seçimlerinde ise AKP Başkanlık tezinden vaz geçmiş ve Erdoğan meydanlardan uzak durmuştu. Bu seçimde 5 milyon ilave oy alarak büyük başarı kazanmıştı.

Yani Anayasaya göre tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın devlet imkânlarını kullanarak yaptığı “evet” propagandası ters tepebilir.

 

 

Yolcuyum Be Dostlar

Bitti ömür, kalmadı geride

Ne bir kardaş, ne bir yoldaş

Kalmadı ne içecek su, ne yiyecek aş, ne de dikili bir taş

El sallıyor, sizlerle beraber Hancı

Yolcuyum dostlar, anlayın artık yolcu

Göründü artık seferin sonu

Kalmadı ömrün artık, elenecek unu

Kalmadı artık, konuşacak konu

Yolcuyum be dostlar, sormayın artık onu bunu

Un elendi, elek asıldı

Hatırlamıyorum artık, dünya nasıldı

Demiş ki dünya için bir eren:

“Câhiller için yemekle şehvet”

Aman Ya Rabbi, değilimdir inşallah ben

Böyle bir ehl-i gaflet

Demiş yine: “Âkiller için seyr-i bedayi”

Seyreder aklı olan; olanı biteni

Anarak, Ulu ve Yüce Yaratanı

Sadece bakanı değil, görür ibret alanı

Fiilde Fâili, nakışta Nakkaşı, yapılanda Yapanı

Görebilendir a dostlar, insanın akıllı olanı

Sen sen ol, zâhirde kalıp unutma bâtını

Cürufla yetinip, unutma cevheri

Cevher saklı, cüruf görünen yeri

Ancak, böyle olunur insan eri

Bakma Ya Rab kusuruma

Anlayışlı olmaya çalıştım umûma

Olmamaya çalıştım âmâ

Seni andım her yerde, dâima

Yine de, değil ne elim dolu, ne de yüzüm ak

Senin merhametindir Ya Rab, beni kurtaracak

Geldim huzuruna, lâkin yeterince dolu değil elim

Fakat Ey Rabbim! Hep Sendin emelim

Koma beni toprağın bağrında, yalnız ve kimsesiz

Bırakma beni, kendi başıma Sensiz

Bilirim, çoktur merhametin gazâbından

Senden Sana sığınırım, dehşetli azâbından

Gazâbın, ümit kesenedir; olmadım ümitsiz asla

Bu yüzden, dolmadı gönlüm hiç yasla

Affet beni Allahım, çoktur günahım affet

Sonsuz merhametine, ebediyyen gark et

Değil mi ki varsın, birsin Sen; ne gam

Olamam gayrı, ne ümitsiz ne de nâşâd

Seni bilen, Seni tanıyan, Seni seven

İstediğin gibi olan; olmaz mı âbâd

Hem de ne âbâd, ebediyyen olur şâd

Ederler onu geridekiler, gıptayla yâd

Çünkü olmuştur yeri, sevdikleriyle ebediyyen bünyâd

Çünkü bırakmıştır ardında, hayırla anılacak güzel bir ad

 

 

Şeriatçılık ve Ahlak

0

 

Yıllardır üzerinde durduğumuz ve tartıştığımız bir konu var.

Şeriat nedir? Şeriatçı kimdir?

Geçenlerde genç bir kardeşimiz bana “abi sen şeriatçı mısın?” diye bir soru sordu.

Böyle bir soruya ara sıra sadece ben değil çevremde başka kişilere de sorulduğuna şahit oluyorum.

Şimdi bu soruyu cevaplandırmadan önce bazı konuları açmak gerekiyor.

Ondan sonra soruyu yanıtlayacağım.

Öncellikle “şeriat nedir?” sorusunu cevaplamamız gerekiyor.

Bundan bir kaç sene önce bir arkadaşımızla sohbet ederken konu şeriata geldi.

Kendisine “peki şeriat nedir?” diye sorduğumda “şeriat hırsızların eline kesmektir.” dedi.

Yani arkadaşımızın gözünde şeriat “devletin suç işleyenlere ceza uygulamasıdır.”

Ona göre şeriat = ceza demektir.

Fakat İslam Tarihine, sosyolojiye, psikolojiye, toplumların kültürlerine baktığımızda karşımıza başka bir şeriat olgusu çıkıyor. Her dinin kendi şeriatı vardır.

İslam’ın da şeriatı vardır.

Fakat İslam şeriatıyla yönetilen devletlere baktığımızda karşımıza değişik İslam şeriatı uygulamaları çıkıyor.

Bugün şeriatla yönettiklerini söyleyen Suudi Arabistan’da ve İran’da çok farklı şeriat uygulamaları var.

Peki, şeriatla yönetilen bu iki ülke  ilimde, fende, bilimde, sanatta, sosyal devlette Dünya’nın en ileri ülkeleri mi?

Değiller!

Peki neden?

İslam şeriatıyla yönetilen bir ülke nasıl olur da Dünya’nın süper devleti olamaz?

Bunun cevabı şeriatın tanımında.

Diyanetin yayınladığı İslam Ansiklopedisinde şeriat “İslâm’a ait dinî, ahlâkî ve hukukî hükümler bütünü”  olarak tanımlanır.

 

İşte sosyoloji, psikoloji, kültürel antropoloji gibi ilimler  bu tanım içinde “ahlakla” ilgilenir.

Sosyolojiye göre şeriatın amacı  İYİ AHLAKLI OLMAKTIR.

Dolayısıyla dini açıdan da şeriatın gayesi toplumun ahlakını güzelleştirmektir.

O nedenle İslam Dinine göre ahlakı iyi olan kişi  EN İYİ ŞERİATÇIDIR!

Konuyu biraz daha açalım.

Müslümanın namaz kılması, oruç tutması kendisi ile Allah (c.c.) arasındadır.

Müslüman namaz kılmıyorsa bana bir zararı yoktur.

Topluma da zararı yoktur.

Ama ahlakı kötü ise bana da, topluma da zararı vardır.

Şeriat topluma ait bir olgu olduğuna göre kötü ahlaklı insanlar topluma ve dolayısıyla şeriata zararlı insanlardır.

Bunu bir örnekle anlatmaya çalışayım.

Takkeli, cübbeli olmak şeriat için çok önemli değildir.

Şeriat kılık kıyafete bakmaz. Ahlaka bakar.

İki adam düşünelim.

 

Biri takkeli, cübbelidir!.

Ama aynı zamanda namussuz, sahtekar, dolandırıcı, yalancının tekidir.

Diğer adam sakalsız, bıyıksız, kravatlı gezen biridir

Ama ahlakı güzel, yardımsever, dürüst, yalan konuşmayan, güvenilir biridir.

İşte şeriatın istediği adam o sakalsız, bıyıksız, kravatla gezen adamdır.

Çünkü topluma faydalı olan kişi bu adamdır.

Aslında ne demek istediğimi Ak Partili arkadaşların çok iyi anladığını sanıyorum.

Çünkü daha düne kadar namazında, niyazında, şeriatçı deyip toz kondurmadıkları cemaat mensuplarıyla daha sonra kanlı bıçaklı oldular.

Bu iki namazında, niyazında, şeriatçı grup sonradan birbirlerini hainlikle ve AHLAKSIZ OLMAKLA suçladılar.

 

Darbe girişiminden sonra hükümet bir çok cemaat mensubu insanı göz altına alıp tutuklamaya başladı.

Bu tutukladıkları insanların hemen hemen hepsi namazında, niyazında insanlardı.

Tutukladıkları bayanları çoğu başörtülü ve tesettürlü hanımlardı.

Ama demek ki neymiş?..

Şeriatçı olmak için namaz kılmak, oruç tutmak, hatta “ben de şeriatçıyım” demek yetmiyormuş!..

AHLAKLI OLMAK gerekiyormuş!..

O nedenle şeriat  ahlaklı insanlarla yücelir.

Ahlaksız insanlar şeriata zarar verir.

Şeriat ahlakı güzel insanları sever.

Ahlakı kötü insanları sevmez.

Sevmediği için de onlara ceza verir.

Verir ki pişman olup tövbe etsinler.

Ve AHLAKLI İNSAN olsunlar.

Bir Allah dostu “namaz beş vakit, ahlak ise 24 saat farzdır.” demiş.

Bir bakıma şeriatın tarifini yapmış.

O nedenle eğer islam ahlakıyla ahlaklanırsanız kol, bacak, kafa kesmenize gerek kalmaz.

Zaten şeriat da kafa, kol kesmek için değil insanların huzurlu ve mutlu olması için gönderilmiştir.

Şimdi bu örneklerden yola çıkarak benim takkeli, cübbeli insanları kötülediğim anlaşılmasın.

Ben sadece şekilciliğe dikkat çekmek için bu örnekleri verdim.

Yani dindarlık şekilcilikle değil ahlakla olur.

İnsanlarda ahlak güzel olursa yöneticiler de ahlaklı olurlar.

Yöneticiler ahlaklı olursa devlet de sosyal devlet vazifesini en güzel şekilde yerine getirir.

Geçenlerde Dr. İbrahim Kahraman Bey bana bir bilgi gönderdi.

Bu bilgiyi Prof. Dr. Hasan Doğan Bey de bir konuşmasında kullanmış.

Şimdi bu araştırmaya baktığımızda ellerimizi başımızın arasına alıp ciddi cddi düşünmemiz gerekmiyor mu?

 

Bizler nerede hata yapıyoruz?.

 

En son ve mükemmel din olan İslam’ın yaşandığı ülkelerde bu huzursuzluk ve mutsuzluk neden?

İslam şeriatıyla yönetildiğini söyleyen ülkeler neden Dünya’ya hakim değil.

Neden ekonomik, askeri ve siyasi olarak Hrıstiyan devletlerin gerisindeler?..

Aşağıda eski Avustralya Başbakanı Julia Gillard’ın bir konuşması var.

Ateist olduğunu söyleyen bu kadının tespitini ve bu tespiti neden yaptığını düşünerek okuyun lütfen.

Ateistliğine takılmayın.

Kadının son cümlesine dikkat edin lütfen!..

“Biz size kaybettiklerinizi geri verdik” diyor.

Bu kaybettiklerimizin neler olduğunu sizlere bırakıyorum.

Ben sayarsam eksik saymış olabilirim.

O nedenle en baştaki sorunun cevabına dönelim.

“Abi sen şeriatçı mısın?”

 

Evet ben şeriatçıyım.

Ben İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin sadece fıkhi fetvalarındaki gibi değil,

aynı zamanda İslam’ı yaşayışındaki güzel ahlakı, dürüstlüğü,

zamanın sultanlarına hakkı söyleyerek mertçe karşı gelişi,

ve ölümü göze alarak dik duruşu gibi şeriatçıyım.

Ben İmam-ı Azam’ın akaid ile ilgili bilgilerini sistemleştirip halka sunan,

akıl ve bilime önem veren İmam Maturid’i hz.leri gibi şeriatçıyım.

Ben Buhara, Semerkand, Taşkent gibi Türklüğün merkezlerinde hayat bulmuş olan tasavvufun,

ve bu tasavvufi anlayışın büyükleri Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Şahı Nakşibend, Yunus Emre, Ahi Evran’lar gibi şeriatçıyım.Ben Selçukludan önce Anadolu topraklarına akınlar düzenleyip ahlaklarıyla, adaletleriyle İslam’ı yayan Horosan Alperenleri gibi şeriatçıyım.

Örnekleri daha da artırabilirim

Benim saydığım bu şeriatçılıkla Suudi ve Farsların şeriatçılığı aynı değildir.

Çünkü İslam Hukukunda fer’î yâni ikinci derecede delîller örf ve adetlerdir.

İslam nizamı içersinde Türk örf ve adetleriyle yetişmiş bir neslin şeriatçılığıyla Suudi ve Fars şeriatçılığı farklıdır.

Tarihte de görüleceği gibi Suudi ve Fars şeriatçılığı hiç bir zaman Dünya’ya hakim olamamıştır.

Büyük Türk İslam Alimi İmam Maturidi hz.lerinin öğretisi olan,

ve Türk kültürüyle yoğrulmuş, akla, bilime, düşünmeye önem veren şeriatçılık anlayışı Dünya’ya hakim olmuştur.

Bu anlayışı yaşayan ve uygulayan Türkler Dünya’ya İslam nizamını yayıp yönetmişlerdir.

Türklerin bu şeriatçılık anlayışıyla insanlar mutlu, huzurlu ve güven içinde olmuşlardır!

Çünkü Türklerdeki şeriatçılık anlayışı tasavvufi kültürden dolayı sevgi, saygı, hoşgörü ve özgürlükler üzerinedir.

Hiç bir zaman baskı, zulüm ve korkutma üzerine bir şeriatçılık anlayışıyla hükmetmemişlerdir.

Onun için itikattaki mezhep imamımız İmam Maturidi hz.lerini özellikle gençlerimize çok iyi anlatmalıyız.

İslam itikadı sınırları içersinde Türk kültürüne, örf ve adetlerine sahip çıkmalıyız.

O nedenle benim gözümde ahlakı en güzel olan kişi en iyi şeriatçıdır.

Giyinişi, kıldığı namazları, tuttuğu oruçları, hatta “ben şeriatçıyım” demesi beni ilgilendirmez.

Ben yaşantısına ve ahlakına bakarım.

 

Tabi bunları söylerken de şu yanlış anlaşılmaya mahal vermeyelim.

“Efendim benim ahlakım güzel, namaz kılmama, oruç tutmama veya hacca gitmeme gerek yok” denmesin.

 

Şeriat Bir Bütündür.

Bu bütünlük içinde itikadi ve fıkıh hükümler de vardır.

O nedenle bazı yerlerde Şeriat ve Din aynı anlamda kullanılmıştır.

Biz sadece bu hükümleri uygulamak için ahlakın önemine dikkat çekmek istedik..

Konuyu Hz. Ömer (r.anh) efendimizin sözleriyle bitirelim.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-‘ın firâset ve incelik dolu şu ifâdeleri, ne muhteşem bir nasihattir:

“Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine bir şey emânet edildiğinde emânete riâyet ediyor mu, dünya ile meşgul olurken helâl-haram gözetiyor mu, ona bakınız.” (Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326)

Bu sözlerin üzerine başka söz söylenmez artık.

İyi çalışmalar.

 

 

‘Ejderhanın Korkusu Türkiye / Türkiye Çin İlişkileri’ isimli kitabın yazarı, Çin zulmünden Türkiye’ye sığınan Doğu Türkistan Türklerinden Mehmet Emin Hazret, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Bilinmeyen Taraflarını Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye – Çin ilişkileri üzerine genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Mehmet Emin Hazret: Türkiye ve Çin aynı sektörlerde, aynı piyasaya hitap eden ülkelerdir. Dünya piyasasında rekabet içindedir, stratejik ortak değil, stratejik rakiplerdir.

Çin’in Avrupa’ya yönelik tekstil ve hazır giyim ihracatı arttıkça, Türkiye’nin Avrupa’daki pazar payı azaldı. Çin tekstil hazır giyimi Rusya ve Orta Asya’yı istila ettikçe Laleli piyasası bunalıma girdi. Çin’in Avrupa’daki kazancı, Türkiye bilançosuna kayıp olarak yazıldı. Bu kayıplar on binlerce Türk işverenin, yüz binlerce işçinin işsiz kalması olarak hayata yansıdı.

28 Ocak 2010 tarihindeki bir basın toplantısında, ‘Türkiye’de 2009 yılında hazır giyim ve hazır giyim ihracatının % 15, tekstil ihracatının ise % 19 daraldığını‘ hatırlatan Umut Oran şöyle diyordu: ‘Bu oldukça korkutucu. Dünya piyasalarındaki yerimizi Çin alıyor.’ Sonuç: Türkiye’nin Avrupa’ya hazır giyim ve tekstil ihracatı bilhassa 2000-2009 yılları arası devamlı daraldı, önemli ölçüde kan kaybetti.

Çetinoğlu: Çin bu başarıya nasıl ulaşabiliyor?

Hazret: Para birimi Yuan’ı sürekli düşük değerde tutuyor, sigortasız işçi çalıştırıyor. 3000’den fazla çeşit ürün ihracatındaki vergi iadesi oranın aşırı derecede yüksek uyguluyor. Taklit marka ürünler Çin gümrük kapısından engelsiz çıkabiliyor. Çin menşeli ürünleri üçüncü bir ülkede kurulan Çin şirketleri tarafından yasadışı bir şekilde menşe değiştiriyor. Milletlerarası ticaret hukukunu ihlal edici bu faaliyetlerin arkasında Çin hükümeti var.

Çin, Avrupa’ya yapılacak tekstil ve hazır giyim ihracatında Türkiye ile daha etkin rekabet edebilmek için 2006 senesinde büyük yatırımla Yunanistan’ın Girit adasında bir tekstil üssü kurdu 2010’da Yunanistan’ın içine düştüğü ekonomik krizden yararlanan Çin, Yunanistan’da birkaç liman satın alarak konumunu daha da pekiştirdi. Karadeniz ve Tuna nehri kıyalarında toptan satış merkezi yapmam amacı ile 2009 yılının Temmuz ayında Moldovya’ya 1.000.000.000 dolar kredi verdi. Bulgaristan-Çin arasında da benzer bir anlaşmanın görüşmeleri devam ediyor. Çin’in Suriye’de yatırımını hızlandırdığı tekstil ve hazır giyim üretim tesisleri de bulunuyor.

Çetinoğlu: Bu durumda Çin, Türkiye’nin çevresindeki piyasaları ele geçirmiş durumda

Hazret: Bu kadarla yetinmiyor, darbe üstüne darbe indiriyor. Ve de bu darbeler son bulacak gibi gözükmüyor.

Çetinoğlu: Çin’in vurduğu darbelerin malî portesi biliniyor mu?

Hazret: Ankara Ticaret Odası (ATO)’nun 2003 yılında yaptığı araştırma, Türkiye’de 30 sektörün Çin mallarının istilasına uğradığını ortaya koydu. Kaçak olarak giren Çin malları da hesaba katıldığında Çin istilasının Türkiye’ye yıllık maliyeti 5-7.000.000.000 dolar arasında bulunuyor. ATO Başkanı Sinan Aygün; ‘Çin mallarına karşı Çin Şeddi kurmazsak çökeceğiz.’ dedi. ATO’nun ‘Çin Malları Araştırması’na göre; piyasadaki her 100 oyuncağın 95’i, 100 armatürün 76’sı, 100 gözlüğün 45’i, 100 halının 25’i, 100 klimanın 50’si Çin malı.

Bu durum Türkiye sanayicisinin savunmasız bırakılmasına, Türk insanının işsiz kalmasına ve fakirliğe sürüklemesine sebep olmaktadır. ATO’nun ‘Aylık Görünüm / 2009 Ocak’ başlıklı raporunda, ‘2008 yılında; Türkiye’deki gerçek işsizliğin oranının  %17, 9 ve işsiz sayısının 4.778.000 olduğu‘ belirtildi.

Türkiye’de işini kaybeden veya iş bulamayan bir vatandaşın aç kalmasına, Çin’de karnı doymakta olan bir işçi sebep olmaktadır.

Özetle; Türk halkının hayat alanına Çin etkisi derin ve kalıcı izler bırakmaktadır.

Çetinoğlu: Çin, Türkiye’nin en iyi müşterisi olan Avrupa’ya girdi mi?

Hazret: Girdi. Size İtalya örneğinden bilgi vereyim. İtalya’nın Prato şehri bugün bir Çin şehrine dönüşmüş durumda. 1989 yılında mağdur Çinli 3 göçmene kucak açan Prato şehri sakinleri, bugün sayısı 40.000’i aşan Çinli göçmenle nasıl baş edeceğini kara kara düşünüyor. Çinliler ranzalı bir odada 20-30 kişi yatıyor ve vardiyalı olarak dinleniyor. Çin’deki işçiler 40-50 kişi bir odada, 3 katlı ranzalarda yatıyorlar.  Bu bakımdan, İtalya’da daha rahatlar. Onlar İtalyanlardan 10-15 misli düşük maaşa -yine de Çin’de aldığı maaştan 4-5 misli fazla- ücretle, gönüllü olarak çalışıyorlar. Tanınmış İtalyan firmalarına fason imalat yapan Çinliler, aynı zamanda İtalyan markalarının taklit ürünlerini ‘Made in İtalya’ etiketi ile piyasaya sürüyorlar.

Prato şehrinde gün geçtikçe artan işsizlik sebebiyle yerli işçiler iş bulmak için başka şehir, başka ülkelerin yolunu tutuyorlar. Çin göçmenleri gece gündüz Çin’den ithal edilen kumaş ve malzemelerden hazır giyim, ayakkabı, aksesuar imalatı yapıyor.

Çinlilerin hukuk ihlaline karşı İtalyanların hoşgörülü davranması Çinlileri daha da cesaretlendiriyor. ‘Made in İtalya’ etiketli Çin ürünleri Rusya, Doğu Avrupa tüccarlarını İtalya’nın Prato şehrine çekiyor. Bu durum da Laleli piyasasının batmasına sebep oluyor.

Çetinoğlu: Çin’in Türk Cumhuriyetleriyle ilişkileri nasıl?

Hazret: Doğu Türkistan bağımsız bir devlet iken; Kazak, Kırgız, Özbekler Rus işgali altındaydı. Bugün onların bağımsız devletler olarak Çin ile diplomatik, ticarî, dostluk ilişkileri vardır. Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nı kurdular.

Çin Türk Cumhuriyetlerinde büyük yatırımlar yapıyor. Satın aldığı büyük petrol ve doğal gaz yatakları var. Kazakistan petrol ve doğal gazının % 30’u Çin’in elinde bulunuyor. Kazak petrolü, Türkmen gazı boru hatları ile Çin’e akıtılıyor. Türk Cumhuriyetlerinde 1.000.000.000 Çinli işçi çalışıyor.

Zaman zaman Türk Cumhuriyetleri basınında; ‘Bizim yarınımız, Doğu Türkistanlıların bu gününe benzemesin‘ başlıklı yazılar yayınlanıyor. Halk çok tedirgin.

Çetinoğlu: Çin, Türk Cumhuriyetleri için tehdit unsuru mu?

Hazret: Çin tarihçileri, Hazar Denizi’ne kadar olan toprakların tarihte Çin toprağı olduğunu iddia ediyorlar. Hâlâ bu konuyu kaşıyıp duranlar var. Çin internet sitelerinde ‘Kriz yaşayan Kırgızistan’ı Çi’in 32 eyâleti olarak kabul edelim.’ başlıklı yazılar sık sık yer alıyor.

Bunu destekleyen bir açıklama Wikileaks’ten geldi. Açıklamada; ‘Bişkek’teki Amerikan Büyükelçisi bu ülkedeki Çin Büyükelçisi Zhangyennian’a, 13 Şubat 2010 günü yapılan görüşmede, Amerika’nın Manas askerî üssünü kapatma karşılığında Çin’in Kırgızistan’a 3.000.000.000 dolar yardım edeceği planının gerçek olup olmadığını sordu.’ Deniliyor.

Çin ile sınırı olan üç Türk Cumhuriyeti sınır güvenliğini Çin’e karşı Ruslara emanet etmiş olmalarına rağmen, Çin’in tatlı paralarına olan bağımlılığı gün gittikçe artıyor. Bu ülkelerdeki yatırımları belli bir seviyeye geldiğinde, Çin’in bu bölgedeki çıkarlarını korumak adına orduyu harekete geçirmeyeceğini kim garanti edebilir?

Çin eğer 2020 yılına kadar demokrasiye geçmeden Komünist Parti’nin elinde kalırsa, Çin ordusu 2020 yılından sonra bir bahane uydurarak bir gecede Türk Cumhuriyetlerinin topraklarına girer, Hazar Denizi sahiline gelip durur.

Çetinoğlu: Çin-Rusya ilişkileri nasıl?

Hazret: Rusya, Sibirya bölgesini Çin göçmenlerinden korumakta zorluk çekiyor. Asker sayısının yetersizliğinden dolayı sınırlarını korumada zorluk çeken Rusya’ya Çin baskısı büyüyor. Bugün Çin okullarındaki tarih kitaplarında Çin’in 1.000.000.000 kilometrekare toprağının Rus işgali altında olduğu yazılı.

Çin, kuzey Kazakistan’ı Ruslara verme şartı ile Türk Cumhuriyetlerine askerî harekât düzenlemeyi Ruslara kabul ettirebilir. Çünkü Ruslar, Çinlilerin Sibirya’ya değil, Türk Cumhuriyetlerine girmesinin çıkarlarına uygun olduğunu anlayacak kadar akıllıdırlar. Kazakistan’daki muhalifler ve aydınlar tehlikenin farkındalar.

Çin’in asıl hedefi Doğu Türkistan’dır. Çin uzun tarihi boyunca doğuda kaybettiklerini batıdan geri alarak telafi etmiştir. Çinliler Türk toprakları üzerinde genişleyerek bugünkü büyüklüğe ulaştı. Yine Türk topraklarında ilerleme ihtirasından vazgeçmeyeceklerdir.

Çetinoğlu: Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Hazret: Şanghay İşbirliği Teşkilatı, Çin’in kendi art niyeti doğrultusunda, üye ülkelere kurduğu bir tuzaktır. Doğuştan ölü doğmuş yapay teşkilatın diğer üyelerinin Stalin’e özenmiş büyük-küçük diktatörleri, kendilerini korumak amacı ile örgüte katılmıştır. Şanghay İşbirliği Teşkilatı, doğrudan demokrasi ve hürriyetlere karşı çekilmiş Berlin duvarının yumuşak yüzüdür. Kendi içinde ise bir problemler yumağıdır. Teşkilat; birbirine düşmanlık besleyen, korkakların güçlü görünmek arzusunun ürünüdür. Teşkilatın bel kemiğini oluşturan Rusya, teşkilattan gün geçtikçe uzaklaşıyor. Rus medyası Çin tehlikesi üzerinde ciddî şekilde durmaya başladı.

Özet olarak Şanghay İşbirliği Teşkilatı, kâğıttan kaplandır. Korkak ve vefasızların birbirini sığınak olarak gördüğü bir yapay çatıdır.

Çetinoğlu: Çin’in ekonomik gücü hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Hazret: Çin, tarihî fırsatları tam zamanında yakalayan ender şanslı ülkelerin başında geliyor.

Forbes Dergisi, 28 Aralık 2010 tarihli sayısında Çinli milyarderlerin listesini yayınladı. Listede, maddî varlığı 1.000.000.000 dolardan fazla olan Çin vatandaşı sayısının 128 olduğu belirtiliyor. Çin, milyarder sayısında Amerika’dan sonra ikinci sırada yer alıyor.

2010 yılında 1. ve 11. aylar arasında yabancılar tarafından Çin’de kurulan fabrika sayısı 24302’dir. Son 11 ay içinde Çin’e gelen doğrudan yabancı yatırım miktarı 91.707.000.000 dolardır. 2008 yılında Çin’deki yabancı şirket sayısı 600.000, yabancı yatırım miktarı 3 trilyon doları bulmuştu.

Birleşmiş Milletler Asya-Pasifik Ekonomi Komitesi (ESCAP) 2011 yılında imalat sanayiinde Çin’in Amerika’yı geçerek birinci sıraya oturabileceğini açıkladı.

İmalat sanayiinde 1890 yılında İngiltere’den şampiyonluk bayrağını devralan Amerika Birleşik Devletleri 121 yıl sürdüren saltanatını, yakın bir gelecekte Çin’e devretmek zorunda kalacak. 2010 yılının ilk 10 ay içinde Amerika-Çin arasındaki dış ticaret hacmi 371.300.000.000 dolardır. Denge, büyük oranda Çin lehinedir.

1978 yılında dış ticarette, dünya sıralamasında 27. sırada olan Çin, 2007 yılında 4. sıraya, 2009 yılında Almanya’yı, geride bırakarak 3. sıraya, 2010’da ise Japonya’yı geçerek 2. sıraya yerleşti.

Bugün Çin dünyanın fabrikası haline geldi. 2009’da Çin’de üretilen demir-çelik 567.840.000 ton ve dünya demir-çelik üretiminin % 47’sini teşkil ediyor. 26 Mart 2010 tarihinde Çin demir-çelik kurumunun başkanı Dengçilin; ‘2010’da demir-çelik üretimi 610-620.000.000 ton olacak.’ Diye açıkladı. 1990’larda, hatta 2000’lere kadar Rusya, Kazakistan ve Türkiye’den demir-çelik alan Çin şimdi dünyaya demir-çelik satıyor.

1.35 milyar nüfuslu tüketici piyasası, kitlesel ucuz emek gücü, yabancılara hibe veya ucuz kiralanan fabrika arazileri, Batı kapitalizminin Çin’e bağımlı hale gelmesini, Çin’in dünyanın fabrikasına dönüşmesini, alternatifsiz cazip ülke konumuna gelmesini sağladı.

Çetinoğlu: Çin kalkınmasını sağlayan sihirli formül nedir?

Hazret: Çin’in kalkınma stratejisi ihracata dayalı kalkınmadır. İhracatın % 60-65’ini Çin’deki yabancı ve yabancı ortaklı Çin şirketleri tarafından gerçekleştirilmektedir. İhracatta başarılı olmasını, ucuz işgücü kullanabilme imkânına borçludur.

Çin’deki 700.000 yabancı şirket Çin işçilerini çok düşük ücretle çalıştırmaktadır. Toyota, Honda ve Mitsubishi gibi otomobil üreticisi Japon firmalarının Çin’de ürettiği arabaların sayısı, Japonya’da ürettiğinden az değildir. Japon elektrik, elektronik firmalarının çoğu Çin’de üretim yapıyor. Fiyat ve kalitede hem Çin ile hem dünya ile rekabette problemsiz olarak ilerlemesine ortam hazırlıyor

Çetinoğlu: Çin’de yönetime hâkim olan belli bir tabaka var mı?

Hazret: Çin Anayasasının ilk maddesi; ‘Çin Halk Cumhuriyeti’ni işçi sınıfı yönetir.’ Demektedir. Gerçekte ise Çin’de en ağır şekilde ezilen, hakları gasp edilen topluluk, işçi sınıfıdır.

Çin Komünist Partisi’nin adını Türkçeye; ‘Kamu Mülk Partisi‘ olarak tercüme edebiliriz.

Çin’i Komünist Partisi ülkeyi tek başına yönetmiyor. Çin’e toplam üç trilyon dolar yatırım yapan yabancı iş adamları, Çin Komünist Partisi’nin yönetim ortağıdır. Bunlar; güler yüzlü, taş gibi soğuk ve duygusuz, katı kalpli kapitalistlerdir.

İkinci Dünya Savaşında Çin sahil şeridini savaşla ele geçirmekte zorlanan Japonya, bugün sermaye, bilgi ve teknoloji ile Çin’in sahillerini ele geçirmiş durumda.

 

Bir tek Dungguan organize sanayi bölgesinde 180.000 yabancı firma üretim yapıyor. Burada 5.000.000 köylü işçi ilkel şartlarda çalışıyor.

Çetinoğlu: Yabancı yatırımcıları Çin’e çeken nedir?

Hazret: Ucuz iş gücü, ucuz malzeme, ucuz elektrik, bedava arsa, düşük vergi.

İnsanî değerler hiçbir mânâ ifade etmez. Çin modeli, deccal ile şeytanın evlenmesinden doğan bir hilkat garibesidir.

Çetinoğlu: Bir buçuk milyara yakın insanın yaşadığı bir ülkenin problemleri de vardır elbette

Hazret: Çin’in şu andaki en büyük problemi yolsuzluktur. Yolsuzluktan dolayı büyük şehir belediye, eyalet başkanları, bakan, yüksek yargı başkanına kadar birçok üst düzey komünist yetkili, rüşvet suçundan idam cezasına çarptırılmasına rağmen, rüşvetin, yolsuzluğun önüne bir türlü geçilemiyor.

Çin’de Komünist Parti’sine üye olan kişi, zenginlik kapısını anahtarını almış demektir. 80.000.000 Komünist Parti üyesi içinde rüşvete, yolsuzluğa bulaşmayan çok nadir kimse vardır.

Mayıs 2010 itibarı ile Çin’deki milyoner sayısı 875.000, milyarderlerin sayısı 155.000’dir. Onların sicili incelendiğinde ezici çoğunluğunun yolsuzluktan beslenerek zengin olan parti yönetimindeki aileler olduğunu görülür. Çin’de şahısların elinde bulunan varlıkların % 91’i üst düzey komünist yöneticilerin ailesi elindedir.

Bir başka problem; zengin ile fakir arasındaki derin uçurumdur. Gelir dağılımından en az pay alanların, hak aramaya cesaretleri yoktur. Çin’de insan hayatının hiçbir değerinin olmayışı, insanları kuzulaştırmıştır.

Denetimsiz yetki, yolsuzlukları önlenemez derecede artırır.

Çetinoğlu: Ahlak kavramı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Hazret: Ahlak kavramının zerresinin izini, gölgesini Çin’de bulabilmek mümkün değildir. Rüşvetin, yolsuzluğun, adaletsizliğin, adam kayırmanın, yetkileri kötüye kullanmanın doruklara çıktığı bir ülkede ahlakî çöküntü nasıl anlatılabilir?

Ahlak‘ deyince, çok kişinin aklına, yanlış bir algılama ile kadın-erkek ilişkileri gelir.

Çin’de genelev yoktur. Halbuki Çin halkının en büyük geliri, seks sektöründendir. Bu sektör;  masaj salonu, otel, berber, bar işletmeleri olarak kayıtlıdır. Buralarda fuhuş hizmeti verilir. Çin7in en büyük şehri Şanghay’dan en ücra köşesindeki kasabalara kadar her yer, adı değiştirilmiş genelevlerle doludur. Çin’deki seks sektörü, istihdam ve ülke bütçesine katkısı bakımından küçümsenemeyecek kadar önemli paya sahiptir. Bu alan, Çin’deki ferdî hürriyetlerin delili olarak sunuluyor. Çin’deki hürriyet alanı demokratik haklar değil, seks ve eğilence olarak tanımlanıyor.

Çin’de milyonlarca siyasî mahkûm cezaevindeyken, kanun dışı genelev çalıştırmakla yargılanmış bir tek insan bulunmuyor. Buna rağmen AIDS hastalarına yardım etmek için dernek kurmaya teşebbüs eden gönüllüler, potansiyel suçlu muamelesi görüyorlar.

Çetinoğlu: Böylesine çürümüş bir sistem neden çökmüyor?

Hazret: Soru önemli, cevabı basit: Her kademedeki komünist yönetici mevcut yetki ve servetini korumak için Partiyi korumaya mecburdur. Çin’de, Partinin çıkarı her zaman devlet çıkarından önce gelir. Partinin çıkarını koruyor görüntüsü verenler el üstünde tutulur, parti çıkarı adına hareket edenlerin mağdur ettiği halk, hak arayışına yönelirse vatan haini olarak ilan edilir ve en ağır şekilde cezalandırılır. Sistem, böylece ayakta tutulur.

 

 

 

 

 

 

 

 

MEHMET EMİN HAZRET:

1950 yılında, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın Hoten’e bağlı Karakaş kasabasında doğdu. Doğu Türkistan Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden 1976’da mezun oldu. 1982-1983 yıllarında Beyjing Sinema Üniversitesi senaryo bölümünde mastır yaptı.

 

1982 yılı ‘Rena’nın Düğünu / Rena’nın Toyi‘, 1984, ‘Nurnisa‘ ,1988. ‘Bekârlar Ailesi / Boytaklar Ailesi‘ başlıklı senaryoları filme çekildi. 1986 yılı temmuz ayında Çin’i temsilen Çekoslovakya’nın Karlovi-Varı film festivaline katıldı.

 

1976 – 1989 yılları arasında Çin’de yayınlanan çok sayıda hikaye, şiir, roman, araştırma kitapları bulunmaktadır.

 

1989 yılında siyasî sebeplerle Çin’den ayrıldı ve Türkiye’ye yerleşti. Ağustos 1989-1994 tarihleri arasında Zaman Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı. 1992 yılında İstanbul’da düzenlenen Dünya Doğu Türkistan Büyük Kurultayı’nın Genel Sekreterliği’ne seçildi. 1993-1996 yılları arasında Doğu Türkistan Vakfı Genel Sekreterliği görevini yaptı. Şu an Uygurca ve Çince yayınlanmakta olan www.vetinim.org sitesinde gönüllü yönetici olarak görev yapmaktadır.

 

Mehmet Emin Hazret, Bağ-Kur’dan emeklidir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

 

 

Olmadı Baştan Veya Dokunmayın Boyalıdır

Tarihimizde iki olay var ki hala ciddi akademik araştırmalara muhtaç. Biri Menemen faciası(23 Aralık 1930), yani Yedeksubay öğretmen Teğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın şehit edilmesi, diğeri de İkinci Meşrutiyet’in İlanından(1908) sonra 7 gün süren ve İstanbul’u teslim alan isyan ve ayaklanma olarak tarihe geçen 31 Mart (1325) Faciası(13 Nisan 1909).

Ulaştığım bilgi ve belgeler 31 Mart Faciası’nın iktidardaki İttihat ve Terakki Partisini alaşağı etmek için İngiliz İstihbaratının öncü ve yol gösterici olduğunu gösteriyor. Aynı program içinde bir taşla iki kuş vurmak için tarihçilerin “gök sultan- kızıl sultan”  arasında sıkışıp kaldığı İkinci Sultan Abdülhamit Hanı da düşürmek ve hal etmek planlarının olduğu ve bunda muvaffakiyet gösterildiği de biliniyor.

 

“Müslümanı Müslümana Kırdırmam” Diyen Biri Var

Askeri isyan, softa ve yobaz takımını da yanına alarak planları gereği ayaklanmaya bir dini boyutu vermeyi de ihmal etmiyorlar. Ayaklananlar Meclis-i Mebusanda ve bazı kamu görevlerinde gayrı Müslimlerin olmasını bahane ediyor ayaklanmaya çanak tutuyorlar.  İttihatçı Ahmet Rıza sanılarak Adliye Nazırı Nazım Paşa öldürülüyor. Gazetelerin yanlı yayını makineli yaylım ateşinin kurşunları gibi etrafa fitne ekiyor.  Gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın diye Milletvekili Emir Şekip Aslan da katlediliyor. Hükümet istifa ettiriliyor. İstanbul’da anarşi kol geziyor. Sadrazam Hilmi Paşa İstifa etmek mecburiyetinde kalıyor. Böyle bir planın farkında olan, dolayısıyla Birinci Orduya hareket emri vermeyen ve “Müslümanı Müslümana kırdırmam” diyen Sultan İkinci Abdülhamit Han tahttan indiriliyor ve yerine V. Mehmet Reşat geçiriliyor. Selanik ve Edirne birliklerinden oluşan Hareket Ordusu İstanbul’a gelerek ayaklanmayı bastırıyor. Kurulan Divan-ı Harb-i Örfi kararıyla 70 isyancı idam ediliyor, 420 kişi de değişik hapis cezasına çarptırılıyor.

İdamı istenenler arasında Bediüzzaman Said Nursi de vardır. İstanbul’a doğuda bir üniversite kurulması için gelmiş, hatta bu üniversitenin adını da veriyor Padişaha “Medresetüs Zehra” ve bunun için Babıali’de temaslar yapmaktadır. 31 Mart Faciası yaşandığı gün Bediüzzaman hamalları isyandan vazgeçiriyor. 8 Taburun da ayaklanmasını tersine döndürerek otoriteye itaat ettiriyor. Yine de önce tımarhaneye yatırılıyor, sonra Toptaşı Cezaevi’ne konuluyor. Divan-ı Harbi Örfi’de idamı istenerek yargılanıyor. Savunması bir hukuk abidesi ve siyaset dehası. Sıkıyönetimdeki mahkeme safahatı ve gelişmeleri şöyle Bediüzzaman’ın;

 

“Siyasiler Aklınızı Başınıza Getirin”

İsyan hareketi içinde bir alimin, bir kanaat önderinin tavrı ve eylemindeki ulvi ruhu akıl olgunluğuna işaret ediyor. Şair sanki O’nu tarif ediyor;

Cünün başımda yanar, ateş-i mealidir,

Cünün başımda benim bir zeka-i alidir,

Benim cünunuma rehber ziya-yı ulviyyet,

Benim cünunumu bekler azim bir niyet!

Bir kanaat önderinin neler yapacağını lütfen takip edelim bu hassas günde;

Yıldız siyasilerine istikamet vermek istiyor, “aklınızı başınıza getirin” demeye getiriyordu.

Arz-ı kanaat oldu behşit-i gına bize,

Biz etmeyiz zemn-i müdaraya ol emin,

Mansıblarım, makamların en bülendidir,

Hizmet-i iman ile asayiş ve saadeti temin.

 

Ölçüsü vardı. “En büyük ders, doğruluk yolunda ölümü istihkar dersi vermektir. Yerinde ölmek için bu hayat lazımdır.” Diyebiliyordu.

Aşinayız, bize bigânedir endişe-i mevt,

Adl-ü hak uğruna nezreylemişiz canımızı,

Olur bize ab-ı hayat, ateş-i seyyal-i memat.

 

“Mazlumiyetle Ölmek Zalimiyetle Yaşamaktan Daha Hayırlı”

Bakın ne diyor?”Vaktaki, hürriyet divanelikle yad olunurdu, zayıf istibdat, tımarhaneyi bana mektep eyledi. Vaktaki, i’tidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu, meşrutiyette, şiddetli istibdat, hapishaneyi mektep yaptı.

Bu hükümet, zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi hayata adavet ediyor. Eğer hükümet böyle olursa yaşasın cünun, yaşasın mevt, zalimler için yaşasın cehennem.

Devam ediyor savunmasında, idam istenmesine titremiyor;

“Sen de şeriat istemişsin? Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin istediği gibi değil.

İttihad-ı Muhammediye dâhil misin? Meal iftihar, en küçük efradındanım.Fakat benim taraf ettiğim veçhile ve o ittihattan olmayan dinsizlerden başka kimdir? Bana gösterin.

Medar-ı iftiharım olan mehasinim şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl itiraz edeyim? Mütahayyirim. Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere idam olunsam, iki sevab kazanırım. Şayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükümetin en rahat mevkii hapishane olsa gerekir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.”

 

Düşmanlar; Cehalet, Zaruret ve İhtilaf

Silahları; San’at, Marifet ve İttifak

Dahası var söylediklerinin; “Buna da derim ki “Bazı adam, siyaseti dinsizliğe alet yapan kabahatini setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete alet yapmakla ittiham eder. Şimdiki hafiyeler eskiden beterdiler. Adalet onların sözlerine nasıl bina olur?

Hem de cerbeze ile insan, adalet yaparken zulme düşüyor.

Meşrutiyet ve kanun-u esasi işittiğimiz mesele ise hakiki adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir. Hüsnü telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevi saadetimiz meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardideyiz.

İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet adalet ve şeriattır. Padişah, peygamberimizin emrine itiat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itiat edeceğiz. Yoksa, peygambere tabi olmayıp zulüm edenler padişah da olsa haydutturlar. Bizim düşmanlarımız cahalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet ve ittifak silahıyla cihat edeceğiz.

Gazeteler, iki kıyas-ı fasit cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile İslamiyeti sarstılar ve efkar-ı umumiyeyi perişan ettiler. Onların sözleri, kalb-i umumi-i müşterek-i milletten bitarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i halise tanzim etmeli. Halbuki siz, iki kıyas-ı fasitle taşrayı İstanbul’a, İstanbul’u Avrupa’ya kıyas ederek efkar-ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Şahsi garazları ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Elifba okumayan çocuğa felsefe-i tabiiye dersi verilmez. Erkeğe tiyatrocu karı libası yakışmaz. Avrupa’nın hissyatı İstanbul’a tatbik olunmaz. Fransız büyük ihtilali bize tamamen hareket düsturu olamaz.

 

Yıldız’da Darülfünün(Üniversite) Olmalı

Şeriat %99 ahlak, ibadet, ahiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir, Onu da ulül emirlerimiz düşünsünler.

İlay-ı kelimatüllahın bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir.

 

“İhtilaf ve tefrika endişesi kuşe-i kabrimde hatta bikarar eyler beni,

İttihadken savlet-i adayı def’a çaremiz,

İttihat etmezse millet, dağıdar eyler beni”

 

Diyen Yavuz Sultan Selim’i hatırlayın.

Askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar.

Martın 31. Günündeki dehşetli hareketi uzaktan temaşa ettim. Müteaddid metalibi işittim. Şeriat yalnız göründü. Anladım iş fena. İtiat muhtel, nasihat tesirsizdir. Zabitler askerlerin kıyafetine girmiş. Gazeteler kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlar. Meyus ve müteessir oldum.

Askerler hem şeriat istiyorlar, fakat itaatsizlikle şeriata muhalefet ediyorlar. İtaatsizlikle 30 milyon Osmanlı, 300 milyon İslam’a zarar veriyorsunuz. Uhuvveti İslam’ı tehlikeye atıyorsunuz. Asker ocağı cesim ve muazzam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika hercü merc olur. Asker nefaratı siyasete karışmaz. İtaat farzdır. Yaşasın meşruat-ı meşrua. Yıldız eğlence yeri olmamalı veya darülfünün olmalı ve içinde  seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli daha iyidir. Aldanırız ama aldatmayız.

 

Gazeteler Halkı Aldattı

Hakkın hatırını kırmayacağım. Hakikati söyleyeceğim. Zira hakkın hatırı alidir. Hiç bir hatıra feda edilmez.

31 Mart Hadisesi denilen o saika ve müthiş fırtına adi sebepler tahtında öyle bir istibdat-ı tabiiyi müheyya etmişti, neticesi hercü merç oldu. Fırtına hafif geçti.

Sebepleri şöyle idi;

1.İttihat ve Terakki’nin tahakkümü ve istibdadı aleyhinde olmak.

2.Kabine değişikliği.

3.Mazlum Padişahı zehirlemek.

4. Muhalefetin telkinatının önüne set çekmek.

5.Hasan Fehmi Beyin katilini ortaya çıkarmak.

6.Alay zabitlerinin mağdur etmemek.

7.Hürriyeti, sefahete şümulünü men etmek.

Zemin bataklıktı. Gazeteler halkı aldattı. Bazı insanlar yılan kılığına girdi. Oysa kuvvet kanunda olmalı. Bir masumu idam etmek mi, yoksa on caniyi affetmek mi daha zararlıdır? Fikir ve söz hürriyeti verilse, sonra da muaheze olunsa acaba biçare millet ateşe atılmaz mıydı?Askerlerin itiadı feda edildi. Fesadın önüne set çekildi.

Terakkimiz, ancak milliyetimiz olan İslamiyet’in terakkisiyle ve şeriatın hakikatlerinin tecelliyesiyledir. Şedit bir istibdat ve tahakküm ve cehalet hüküm fermadır. Bahçede, Sivrisinekler def edilmek istenirken, bir aslana musallat olmak da vardır.

Hakikat tahavvül etmez, hakikat haktır.

Muarradır fezay-i feyzimiz şin-i temennadan,

Bize dad-ı ezeldir zirden baladan istiğna,

Çekildik, neşve-i ümitten, tul-u emellerden,

Öyle mecnunuz ki, vuslat-ı leyladan istiğna.

 

Netice

Anlatılanlar örfi idare mahkemesindeki savunmalardan sadece birkaç husus. Keşke Üniversitelerimiz tarih araştırmaları için enstitüler kursa, TRT konuyu tarihçilere tartıştırsa, dramalar yapılsa, belgeseller çekilse. Tekrardan ve taraf yorumlardan kurtulsak ne olur sanki? Yeni ufuklar açılsa insanımıza. Tarafların beslendiği damarlara artık veri akışını durdurmak gerekiyor. Kan akışı ve kalp akışı normale dönmeli. O da ilim ile oluyor. Ne dersiniz?

 

Bugün 31 Mart Faciasını anlatan Abide-i Hürriyet Anıtı var İstanbul’da. Acaba kaç kişi bilir ve kimler ziyaret etmiştir? Belki de bu anıtın etrafı çer çöple dolu eskimiş, pörsümüş yüzüyle ziyaretçisini bekliyor “Ben buradayım” dercesine.

 

 

Ah Vicdan Ah Çıkar!

0

Kerküklü bir doktor arkadaşım vardı, Saddam rejiminden kaçarak Güney Azerbaycan’a, oradan da Bulgaristan’a kaçmıştı . Kimden kaçmıştı? Tek adam Saddam’ın ajanlarından. Babası ve üç kardeşi despot Saddam ‘ın adamları tarafından öldürülmüşlerdi. Bulgaristan’da da takip edilip ajanlarca bulunmuştu. Tam öldürüleceği sırada farkında olan bir Türk şoför tarafından tırın altına saklanarak ülkemize kaçırılmış ve kurtulmuştu.

*

Bir dişçi de tanışmıştık. Dış Türklerden olunca, hele de Kerküklü olunca gönüldaşlık bağımız hemen başladı. Ben zaten açıktan açığa fikirlerimi ifade edince, misafirimizin bana olan gardaşlık duygusu iyice belli oluyordu. Daha sonra iyice samimi olduk. Saddam ailesinin önceleri halkı güzel bir dille nasıl kafaladıklarını, hatta Türkmenlerin o aileye önceleri destek verdiklerini, ama daha sonra bir çok Türkmen’i nasıl katlettiklerini, ailesini, akrabalarını hunharca öldürdüklerini anlatırken ikimizin de iç çekerek ağladığımızı hiç unutamıyorum.

*

İşte Suriye, Mısır ve diğerleri… Bulgaristan, Sırbistan, Türk-i Cumhuriyetlerinin bazılarında, Afrika’daki ve Dünya’nın bir çok yerinde tek kişilik yönetimlerin halkına olan baskılarını görüyoruz. Bu ülkelerden Demokratik ülkelere olan göç akımlarını her gün tv lerden izliyoruz. Bugün ülkemizde hatırı sayılır kalabalıkta Suriyeli var. Irak’tan, Afganistan’dan, bir çok Afrika ülkesinden, diğer tek kişilik yönetilen devletlerden, Bulgaristan ve diğer Balkan ülkelerinden hep tek kişilik baskı yönetimlerinden insanlar kaçarak ülkemize geldiler.

*

Türk Milleti tüm bu durumları basın, yayından izliyor. Şimdi tek kişilik yönetimlerin hali belli iken, Türkiye’de bir kişinin hatırı için başkanlık sistemine geçmek , bu milletin geleceğini sizce karartmaz mı? Çocuklarımızın geleceği heba olmaz mı?. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının bin bir müşküllük içinde kurdukları Cumhuriyeti geliştirmek yerine , milletin egemenliğine dayalı parlamenter demokratik sistemi çağdaş hale getirmek varken , tek adamlığa doğru gitmek hangi akla hizmettir! İleriye ,çağdaş dünyaya doğru yol almak yerine ,sil baştan geriye doğru gitmek bu millete yakışmaz!

*

Şimdi sevdiğiniz bir kişi için evet diyebilirsiniz ,ancak bu sevdiğiniz insan da kenara çekildiğinde , vakti zamanı dolduğunda ,içten hesaplı biri başkan seçilirse ,tüm yetkileri eline geçiren bu kişileri nasıl baştan indireceksiniz? Milletvekillerini dahi kendisi belirleyen başkan, tüm atamaları kendisinin yaptığı başkan, mahkeme üyelerini,rektörleri vb amirleri,müdürleri kendi inisiyatifinde atayan başkanı ,başkanlık sisteminde nasıl durduracaksınız? Ülkenin Eyaletlere ayrılmasında, yıllardır ayrı bir devlet kurmaya çalışanları , Türk’e düşman örgütleri ve bölünmeyi nasıl durduracaksınız?

*

Bir vatandaşımızın cümleleri şöyle :

Eğer çocuklarına ne olacağı bilinmeyen bir gelecek bırakmak istiyorsan EVET dersin . Ama insansan bunu derken vicdanın sızlayacaktır elbette,çünkü kafan karışık. Ne olacağı ve gelecek belirsiz.

 

Ben HAYIR derken göğsüm kabarık başım dik ve vicdanım rahat olacak.

 

Çünkü ben çocuklarımıza, bir insana verilecek en değerli hediyeyi “Egemenlik ve Özgürlüğü ” devretmek için (HAYIR ) diyeceğim…

 

Ve seninle aramızdaki tek fark da bu olacak evetçi ğardaş .Vicdan ve çıkar, ah vicdan ah !

 

Saygılarımla.