18.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 697

İslâm Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri

İlk çağ Yunan düşüncesinin İslâm düşüncesinin oluşumundaki rolü pek çok çalışma ile ele alınmıştır.

On ikinci yüzyılın ortalarında başlayıp on dördüncü yüzyılın sonlarına kadar Arapçadan batı dillerine çevrilen İslam düşüncesine ait pek çok eser sebebiyle Avrupalı ilim adamları, İslam düşüncesiyle tanışmış oldular. Batı üniversitelerinde bölümler açıldı, İslam düşüncesi üzerine derin araştırmalar yapıldı. İslam düşüncesi batı düşüncesine öylesine tesir etti ki Rönesans ve reform hareketleri ortaya çıktı.

Meselenin bu yönü hakkında ciddî ve kapsamlı çalışmalar, yok denecek kadar azdır. Oryantalistler İslamiyet’i dâima kendi görüş açılarından incelemişlerdir. Filistinli Hıristiyan ilim adamı Edwvard Said’in tespitine göre oryantalistlerin asıl hedefleri, İslam ülkeleri ile daha yakından bağlantı kurmak suretiyle Müslümanları batıya eklemlemek, iktisâden sömürmek idi.

Bütün dinler hatta bütün inanç kültürleri, insanlığın lehine hükümler ihtiva eder. Adam öldürmeyi, haksızlık ve hırsızlık yapmayı, zina etmeyi, yalan söylemeyi yasaklar. Adâleti, yardımlaşmayı, iyilik yapmayı emreder. Netice itibâriyle bütün dinler aynı Allah (Subhânehu Teâlâ) Hazretlerinin emirleri ile teşekkül etmiştir. Ne var ki İslamiyet’ten öncekiler, tahrifata uğramışlardır. Bu gerçekler ayan-beyan ortada iken, dinler arasındaki etkileşimin tek yönlü olduğunu iddia etmek akla, mantığa ve ilmî düşünceye terstir.

Türk-İslam Düşüncesi Târihi Profesörü Bekir Karlığa, batılı ilim adamlarının kasten eksik bıraktığı boşlukları doldurmak ve tahrip ettiği hakîkatleri onarmak maksadıyla ‘İslâm Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri‘ adlı eseri telif etti. Eser, 16 X 23 santim ölçülerinde, 544 sayfa hacimle, 2016 yılında yayımlandı.

Prof. Karlığa, eserin giriş kısmına öncelikle ‘İslâm düşüncesi’ ve ‘Batı düşüncesi’ kavramlarıyla kast ettiği hususu izah ederek başlamaktadır Bu izaha göre: İslâm düşüncesi, temel ilkeleri ve ana dayanakları ilâhî, ortaya koyduğu sonuçlar ve değerlendirmeler ise insânî olan, somut ve soyut varlıklar dünyasını içeren bir düşünce sistemidir. Batı düşüncesi ise Hıristiyanlık, antik Grek-Latin kültürü ve Batı Avrupa halklarının klasik değerleri üzerine bina edilmiştir.

Prof. Karlığa, Modern batı düşüncesinin oluşumunda bu temellere ilave olarak İslâm düşüncesinin de önemli katkılarının olduğunu belirtiyor.

Yazara göre İslâm düşüncesinin batı düşüncesi üzerindeki etkilerinin gün yüzüne çıkışı, 19. yüzyılın sonlarına doğru başlayan çalışmalarla olmuştur. Umumîyetle İslâm düşüncesini orijinallikten uzak bir düşünce olarak değerlendiren oryantalistler İslâm felsefesinin temel kaynaklarını yayınlayarak bu tesirlerin ortaya çıkmasına dolaylı olarak katkı sağlamışlardır. Ortaçağ Hıristiyan düşüncesi araştırmacıları ise İslâm düşüncesinin Latince ve İbraniceye çevrilmiş eserlerini yayınlayıp değerlendirmişler; neticede Hıristiyan düşüncesinde işlenen konularla İslâm düşüncesinde işlenen konuların ortak konular olduğunu görerek İslâm düşüncesinin ortaçağ Hıristiyan düşüncesinin oluşumundaki etkisini açıklıkla ifade etmekten de çekinmemişlerdir.

Karlığa bu kanaatine delil olarak ortaçağ Hıristiyan felsefesi uzmanı Etienne Gilson’un İslâm düşüncesinin batı düşüncesi üzerindeki etkilerini göstermeye yönelik öncü çalışmalarını ve bu doğrultuda eserler veren diğer uzmanların araştırmalarını göstermektedir. Bu değerlendirmeleri tâkiben yazar, İslâm düşüncesinin batıya aktarılmaya başlandığı 10. yüzyılda batının içinde bulunduğu genel duruma değinmekte ve İslâm ilim ve düşüncesinin batıya aktarılmasının kısa bir serüvenini vermektedir.

Prof. Karlığa’nın eserinde ‘İslâm Düşüncesinin Batı’ya Geçişi‘ adlı birinci kısım dört temel bölümden oluşmaktadır. Yazar ‘Karşı Karşıya İki Dünya‘ başlıklı ilk bölümde öncelikle karşı karşıya iki din olarak nitelendirdiği İslâm ile Hıristiyanlığın birbiri ile olan ilişkisinin târihî seyrini sunmaktadır. Bu vesile ile genel olarak İslâm’ın Hıristiyanlığa bakışı ve Arabistan çevresinde yaşayan Hıristiyanlarla ilgili kısa bilgilerin ardından, ‘Doğu Hıristiyanlığının İslâm’a Bakışı‘ başlıklı bölümde İslâm’a karşı yazılan ilk savunma ve reddiyelere temas etmektedir. Bu savunma ve reddiyeler, yazarın ‘Batı Hıristiyanlığının İslâm’a Bakışı‘ başlığı altında da belirttiği üzere, batı’da İslâm imajının oluşmasına ve ortaçağdan günümüze kadar yazılan gerek destan türü gerekse reddiye türü eserlere kaynaklık etmiştir. Yazar iki dinin karşılaşmasının bu serüveninin ardından, genç, dinamik ve güçlü olarak nitelediği İslâm kültürü ile ‘yaşlı, cansız ve hantal‘ olarak nitelediği batı kültürünün ilişkisini incelemektedir.

Batının Uyanışı‘ başlığını taşıyan ikinci bölümde ise yazar, Endülüs, Sicilya ve Haçlı seferleri tecrübesi ardından batıda başlayan uyanış serüvenini incelemektedir.

Tercümenin Rolü‘ başlıklı üçüncü bölümde öncelikle ikinci kültür intikali olan antik düşüncenin İslâm kültürüne intikali incelenmektedir.

Batının Tanıdığı İslâm Düşünürleri‘ adlı son bölümde ise bu düşünürlerin kısa özgeçmişlerini verdikten sonra Latince ve İbraniceye çevrilen eserlerinin tanıtımı ve bu eserlerin batı dünyasındaki serüveni ile ilgili bilgiler sunmaktadır. İncelenen mütefekkirler şunlardır: Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd, Gazzâlî, İbn Bâcce, İbn Tufeyl, İbn Fâtik, Mehdîb, Tûmert, İbnü’s-Seyyid el-Batalyevsî ve Tebrîzî.

Yazarın da belirttiği gibi eserin yayınlanan bu cildinin temel hedefi, İslâm düşüncesinin batıya geçiş serüvenini ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaktır. Bu hedefe ulaşmak için yazar analitik bir yöntem benimsemiştir.  Elde edilen neticeyi sunarken de objektif davranarak, İslâm düşüncesinin batı düşüncesine olan tesirini abartmadan ve azaltmadan sunmuştur.

MAHYA YAYINCILIK VE EĞİTİM HİZMETLERİ A. Ş.

Karagümrük Mahallesi, Vatan Caddesi Nu: 76 B2 Blok Daire: 39 Fatih İstanbul.

Telefon: 0.212-441 16 47, Belgegeçer: 0.212-441 16 13

e-posta: info@mahyayayincilik.com.tr //  www.mahyayayincilik.com.tr

Prof. Dr. BEKİR KARLIĞA:

1947 yılında, Adıyaman’ın Besni ilçesinde dünyaya geldi. 6 yaşında, babasından Kur’an-ı Kerim ve Arapça öğrenmeye başladı. 1955 yılında, Urfa’ya giderek klasik usulde Arapça ve dînî ilimler öğreten özel medreselerde eğitim gördü.1959 yılında, Diyarbakır ve çevresinde, Arapça, Farsça ve dînî ilimler eğitimi veren medreselerde öğrenimini tamamlamaya çalıştı.

1961 yılında, ilkokul diplomasını alarak, Maraş İmam Hatip Okulu’na girdi, 1968 yılında mezun oldu ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Edirne’nin Keşan İlçesi Vaizi olarak göreve başladı. Aynı yıl, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nün giriş imtihanını kazandı ve İstanbul, Üsküdar Vaizliği görevine tâyin edildi.

1972 yılında, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde başladığı Felsefe lisans öğrenimini 1977 yılında tamamladı. Aynı yıl, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Türk-İslam Düşüncesi Târihi Kürsüsü’nde Doktora çalışmasına başladı.

1980 yılında ‘İslam Kaynakları ve Filozofları Işığında Pythagoras ve Presokratik Filozoflar‘ başlıklı teziyle Felsefe Doktoru, 1982 yılında Yardımcı Doçent unvanını aldı ve Kelam Bölümü Başkanı oldu.

1984 yılında, Paris’e giderek bir yıl süreyle İslam düşüncesinin batı düşüncesine etkileri konusunda ilmî araştırmalar yaptı. 1987 yılında Doçent oldu ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Bölümü Başkanlığı görevine getirildi. 1993 yılında Profesör oldu. 2008 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrılıncaya kadar 12 yıla yakın bir süre Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Bölümü Başkanlığı görevine devam etti.

Emekli olduktan sonra, Türkiye’nin ilk akademik medeniyet araştırmaları merkezi olan Bahçeşehir Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi (MEDAM)’ı kurdu. Aynı yıl Başbakan Müşaviri ve Birleşmiş Milletler Medeniyetler İttifakı Türkiye Eşgüdüm Kurulu Başkanlığı görevine getirildi. Bu çerçevede Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü’nün (MEDİT) kuruluşunu gerçekleştirdi.

Yayınlanmış Eserleri: *Din ve Medeniyet, *Tunuslu Hayrettin Paşa ve Tanzimat, *Cihannüma: (Kâtip Çelebi’nin eserini yayına hazırladı.), *Türklerde Devlet Anlayışı: (Kâtip Çelebi’nin eserini yayına hazırladı), *Fîzılâl-i Kur’an: (İki kişiyle birlikte tercüme), *Hadislerde Kur’an’ı Kerif Tefsiri İbn Kesîr (Bedrettin Çetiner ile birlikte tercüme), *Kur’an-ı Kerim’i Nasıl Okuyalım? (Mehmed Kutub’dan tercüme), *Kur’an’ı Nasıl Anlayalım? (Mevdudî’den tercüme), *Evliya Çelebi Atlası, *Batıya Doğru Akan Nehir – Medeniyetlerin Anlatılmamış Hikâyesi. Bu eseri, TRT’de belgesel olarak da yayımlandı. 2013 Yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne lâyık görüldü. Ayrıca, İngiltere’de bulunan Müslüman Sosyal Bilimciler Merkezi tarafından ‘Hayat Boyu Başarı Ödülü’ ile taltif edildi.

KUŞBAKIŞI:

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI:

John Keegan’ın eseri, Samet Öksüz’ün tercümesiyle, 16 X 24 santim ölçülerinde 623 sayfa olarak Aralık 2016’da yayımlandı.

Bir askerî tarihçi olan John Keegan’ın, bütün zamanların bu en büyük savaşını, elem ve kışkırtmaya boğmadan, trajik çöküş tasvirinin ötesinde bir sistem dâhilinde inceliyor.  Kitap, yaygın 2. Dünya Savaşı edebiyatından farklı bir eser. Yazar, muharebe tipleri ve savaş temalarını anlatırken; pergelin serbest ayağını cephe ve harekâtları üzerinde dolaştırıyor. Ve bu çerçevenin dışına çıkmıyor. Böylece okuyucunun, savaşı metodik açıdan idrak etmesini sağlıyor.

Cepheler 3 bölümde ele alınıyor: Batı, Doğu ve Pasifik…

İkinci Dünya Savaşı’nın en can alıcı yanlarından biri; batı medeniyetinin, Rönesans sonrası tatbik ettiği ‘medeniyetin’ bombardımanlarla yerle bir olmasıdır. Bundan kadem kadem nasibini alan batı cephesini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Hollywood senaristlerinin ilgisine malzeme olan meşhur Pearl Harbor saldırısını bir de Keegan’dan okumak lâzım. Bu savaşı diğerlerinden ayıran en önemli fark, sivil ölümlerin fazlalığıdır. Bunda dönemin batılı liderlerinin kitle imha silahlarına düşkünlüklerinin payı büyüktür. Sovyetler Birliği’nin rolü ise dünya tarihini değiştiren ince teferruattan biri. ‘General Kış’ Adolf Hitler’in karşısına dikilmeseydi, gözlerimizi belki de bir başka Avrupa’ya açacaktık. Hâdiseleri dışarıdan ve bir ‘askerî gözlemci’ gibi tâkip eden Keegan, Hiroşima’da insanlığın yüz karası saldırıları ‘ABD elindeki nükleer silahları geçici olarak tüketmişti ve artık verilen hasarın sonuçlarını bekliyordu‘ şeklinde özetliyor.

Kronolojik olarak İkinci Dünya Savaşı’nın seyrini öğrenmek isteyenlere tavsiye edilebilir bir kitap.

SAY YAYINLARI:

Ankara Caddesi Pamir Han Nu: 22/4 – 34110 Sirkeci-İstanbul. Telefon: 0.212 – 512 21 58 / 528 17 54, Belgegeçer: 0.212 – 512 50 80 e-posta: satisdestek@saykitap.com //  www.saykitap.com

DOĞU ÜLKELERİ TÂRİHİNİN ALTIN ÇAĞI:

Doğu toprakları Medeniyetler beşiğidir. Bu beşikte olgunlaşan birçok medeniyet dünyanın diğer coğrafyalarını biçimlendirmiştir. Bu toprakların hikâyesini Kilikya Ermeni Kralı Birinci Hetum’un kardeşi Oşin’in oğlu, Ermeni tarihçi Korykoslu Hayton yazıyor. Eseri Altay Tayfun Özcan Türkçeye çevirmiş.

Haçlı seferleri sırasında Latince kaleme alınan eser yaklaşık 7,5 asırlık bir maziden günümüze intikal ediyor. Eserde, Haçlıların müttefiki Moğollar ve düşmanları Memluklar hakkında bilgiler var.

Hayton’u emsali târihçilerden ayıran ve eserin en önemli özelliğini oluşturan husus, Moğollar hakkında verdiği teferruatlı bilgiler… Bu bilgilerin büyük kısmı duyduğu ve şahsen yaptığı incelemelerin ürünüdür. Moğol-Memluk-Haçlı münâsebetlerini sâdece askerî açıdan değil, devrin sosyo-ekenomik arka planı ile birlikte veriliyor. Vak’a nüvistlerden farklı olarak kendi yorumunu da yazılarına ekliyor.

Moğollardan Haçlılara, Memlûklardan Ermenilere sınırlı bir coğrafyaya sıkışmış zengin kültürel mozaiği, dönemin şahidinden okumak için tarihçi olmak şart değil! Kitapta, bir avukat veya diş hekiminin de ilgisini çekecek bir dünya anlatılıyor. 13,5 X 21 santim ölçülerinde 229 sayfalık kitapta, 842 adet dipnot dikkat çekiyor.

SELENGE YAYINLARI:

Ticarethane Sokağı Nu: 41 Tevfik Kuşoğlu İşhanı 24 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul.

Telefon: 0.212-514 45 73 Belgeç: 0.212-511 09 35 e-posta: bilgi@selenge.com.tr / www.selenge.cm.tr

 

 

METE HAN:

Büyük Hun İmparatorluğu’nun kurucusu Mete hakkında, sandığımızdan daha az bilgiye sahibiz.

Mete Han, milâttan önce yaşamıştır. Hayatını anlatan kaynaklar çok azdır. İlk Türk imparatorluğunu kuran Mete hakkında bilgileri ilk elde, sürekli savaştığı Çinlilerin tuttukları notlardan öğreniyoruz.

Mete deyince akla gelen; çelik bir irâde ve katı bir disiplindir.

Toprak O’nun için olmazsa olmaz bir şarttır. Çinliler hanımlarından birini isteyince veriyor, en kıymetli atını istediklerinde veriyor. Fakat vatanından bir parça toprak isteyince ‘Asla!’ diyor ve savaşıyor. Toprak, her şeydir ve toprak olmazsa kendisi, ailesi, milleti de olmayacaktır.

Mete haşindir, sert tabiatlıdır.

Mete’yi tanımadan, Hunları tanımadan Türk târihini eksik biliriz. Eser, eksiklerimizi tamamlıyor.

Oğuzhan Cengiz’in 13,5 X 21 santim ölçülerinde 128 sayfalık kitabı, Eylül 2016’da yayınlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul.                                            Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-ORTA ZAMAN TÜRK DİLİ VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE İNCELEMELER: Prof Dr. A. Melek Özyetgin. Ötüken Neşriyat.

2-İSTANBUL’UN 100 DİVÂNESİ: Nurullah Koltaş / İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş.

3- MAVİ LALE: Nazan Bekiroğlu. Timaş Yayınları.

4-İSA ADINA İHÂNET: İhsan Süreyya Sırma. Beyan Yayınları.

5-ORTAÇAĞ KAHİRE’SİNDE BİLGİNİN İNTİKALİ: Jonathan P. Berkey-İsmail Eriş / Klasik Yayınlar

 

 

FİSKE:

Bir ilanda: ‘Şişli’de sahibinden satılık acil dükkan’ şeklinde bir başlık…

Âcil ve dükkân kelimelerindeki ‘a’ların şapkasız olmaları hoş karşılansa bile, dükkân’ın âcil oluşunu anlamak hayli zor.

 

 

 

 

 

 

DERKENAR:

KİTAP

Kitaplar, birer bilim ve bildirim aracıdırlar. Düşünce üretirler… Yol yordam gösterirler… Geleceğe merdiven kurarlar…

Şahısların ve insanlığın ‘dün’lerini gözler önüne sererler. Bugünlerini anlatırlar, kalem kalem öğretirler… Yarınlarına ışık tutar, yol açar, geleceklerini güneşlendirirler…

Kitaplara saygı gösterilir. Türklerin kitaba duyduğu saygıyı, sevgiyi başka insanlarda pek göremeyiz. Türklerin okuyup yazma bilmeyenleri bile, yerde bir yazılı kâğıt yaprakçığı görse, onu yerden alır, kimse üzerine basmasın diye yüksekçe bir yere koyar.

Kitaba olan saygı, babadan oğula, oğuldan toruna devam eder gider…

İnsanlarımızın kitap konusundaki hassasiyeti o kadar yüksektir ki yolsuz, haksız ve zâlim bulduğu insanlara karşı en büyük küfürleri de: ‘kitapsız!’ kelimesidir.

Dünyamızın gündüzü nasıl güneşle aydınlanır ve bereketlenirse, insan beyinin güneşi de ‘Kitap’tır.

İnsan beyni de kitaplarla ışıklanır, kitaplarla aydınlanır, kitaplarla bereketlenir…

Allah (cc) kullarını dört büyük kitapla mükâfatlandırdı.  Onlara doğruları, iyileri, güzelleri ve  de Cennetini kitaplarıyla müjdeledi.

Kitap, Tanrı buyruğudur.

‘Kitapsız!’ kalmayalım, ‘kitapsız’ olmayalım.

(Emekli öğretmen, 90’a yaklaşan yaşına rağmen üreten ve aydınlatan Mustafa Aslan Aksungur’a teşekkürlerimle)

 

 

Rusya’nın Ortaasya’yı Sömürü Politikası – 4

Kızıl Kırgın Kurbanları olarak bilinen ve 1933 yılına açlıktan ölen Kazak Türkünün sayısının 2 milyon 300 bin kişi olduğuna dair rakamlar var. 1927 – 1953 arasında ise Hükümet karşıtı denilerek suçlu bulunan 103 bin kişinin sürgüne gönderildiği, bunlardan 25 bininin sonradan idam edildiği, 1954 yılı SSCB Raporlarında sadece Kazakistan’dan 58.maddenin ihlali gerekçesiyle rejim karşıtı ilan edilen 3 milyon 770 bin kişinin tutuklandığı değerlendirilmektedir. Kırım Tatarları, Çeçenler, İnguşlar, Karaçaylar, Balkarlar, Kalmuklar ve Ahıska Türklerinin de Stalin döneminde Türkistan ve Sibirya’ya kanlı bir sürgüne zorlandıklarını da unutmayalım.

Şiddete dayalı asimilasyon politikalarının dışında kültürel asimilasyon politikaları da eş zamanlı olarak sürdürülmüştür. “Alfabe her zaman din ile birlikte kabul edilmiştir” diyen İlminskiy’in görüşleri doğrultusunda Türkistan’da Kiril alfabesine geçiş kararı alınmış (1940-41) ve her lehçe için farklı diyagramlar hazırlanmıştır. Siyasal, bilimsel, ekonomik ve teknik terimlerin Rusça olması mecburiyeti getirildiği gibi Türk lehçelerinin birbirinden kelime almaları da yasaklanmıştır. Böylelikle Türkler birbirlerinin dilini anlayamaz hale gelmişlerdir. Yeni nesil eski alfabeyle oluşan kültürden de böylece mahrum kalmıştır.

Milletlerin tarihini de Sovyetleştirmeye çalışan Ruslar bu minvalde Türk kökenli tarihçilere millî tarih ve kültürlerini yansıtan eserler yazmalarını, eserlerinde Çarlık döneminde bile olsa Türklere reva görülen haksızlık ve zulümlerden bahsetmeleri yasaklanmıştır. Buna karşılık Çarlık ve Sovyet dönemlerinin Türkistan’ı istilası konusunda objektif ve mantıkî açıklamaların yapılması ve bu işgalin bir kurtarıcı nitelikte olduğunun işlenmesi istenmiştir. Bunun yanısıra Türkistanlılar arasında millî duygu ve heyecanın canlı kalmasını sağlayan millî destanların halk arasında söylenmesi ve okutulması da yasak kapsamına alınmıştır.

Diğer yandan dinin tasfiyesi notasında 1944’te Türkistan’daki 26.379 caminin 25.037 tanesi ibadete kapatılmış, 1978 yılına gelindiğindiyse Türkmenistan’da 2 milyonu aşkın insan yaşarken sadece 4 tane köy camisi ve Dağıstan’da da 1,5 milyondan fazla insan yaşamasına rağmen 12 cami bırakılacaktır. Müslüman Türklerin kutsal kitabı olan Kuran’ın hükümlerinin gerçek olmadığı açıklanarak “Allahsızlar Birliği” gibi teşkilatlar teşkil edilmiş ve İslamiyet Sovyet Devleti tarafından düzenli, sistemli ve yoğun saldırılara hedef olmuştur. Ayrıca yüksek öğrenim kuruluşlarındaki toplumbilimler ve tabi bilimler alanında uzman olan profesörlere, tarih ve dil eğitimi alanında bilimsel araştırma yapan enstitü üyelerine, tıp ve teknik üniversite öğretim üyelerine teorik ve metodolojik din aleyhtarı dersler vermeleri zorunlu hale getirilmişti.

Bundan maada kolhoz yani köylü topraklarının kamulaştırılması ve bankaların devletleştirilmesi söz konusu.. Mono kültür denilen uygulamada örneğin; Özbekistan’a yalnız pamuk yetiştirme görevi verilmiş fakat yetiştirilen bu pamuk Moskova’da işlenerek mamul madde olarak tekrar Özbekistan’a satılmıştır. Tarlalara sadece pamuğun ekilmesi ve diğer ürünlere izin verilmemesi ülkeyi bir pamuk tarlasına dönüştürdüğü gibi Özbekistan’daki bu uygulama tarımla beraber eğitimi, kamu ahlâkını da çürütmüştür.

Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte Ruslar tarafından “zayıf ve kusurlu” bir biçimde tasarlanmış topluluklar bağımsız devletlerine kavuşmuşlar ancak sorunlar ve zaaflarla da yüzleşmek zorunda kalmışlardır. Dahası mevcut komünist kadrolar liberal ekonomiye geçişte de öncülük görevini üstlenmişlerdir. Uzun yıllar uygulanan asimilasyon politikaları da bağımsızlıklarını alsalar da bu yeni devletlerin Sovyetlerin mirasını devam ettirmelerine sebep olmuştur. Tıpkı kendilerine kurulan baskı gibi sosyal çatışmalara meydan vermemek için otokratik yönetimler ve yöntemler benimsemişlerdir.

 

 

Hocalı Soykırımı

Prof. Dr. İbrahim Öztek ve Arkadaşları Üsküdar Üniversitesinde “Hayatlarını Geride Bırakanların Trajedisi – HOCALI GERÇEĞİ” isimli bir açık oturum düzenlediler.

Açık Oturumda; Prof. Dr. Sırrı Akbaba, Prof. Dr. İbrahim Öztek, Prof. Dr. Nesrin Sarıahmetoğlu ve Doç. Dr. Abulfaz Süleymanov görev aldılar. Konferansa Azerbaycan Konsolosu Yadulla Paşayev, Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Nevzat Tarhan, Kazım Karabekir Paşanın kızı Timsal Karabekir, Kıbrıs Mukavemet Teşkilatı ve Özel Kuvvetler Komutanlığı kurucularından Kıbrıs Gazisi E.Tümgeneral Cumhur Evcil, İstanbul Muharip Gaziler Başkanı E.Albay Ahmet Kendigel, Kıbrıs Gazileri, Öğretim üyeleri, Sivil Toplum Örgüt başkanları, pek çok misafir ve öğrenciler katıldılar.

Rektör Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın açış konuşmasının ardından, Prof. Dr. İbrahim Öztek, yüzlerce slâyt eşliğinde Hocalının geçmişinden günümüze geniş bilgi aktarımında bulunmuş, Sonunda Ermenistan’ın aydınlığa kavuşması Türkiye ve Azerbaycan’ın elindedir. Buna göre Hocalı ve Karabağ’ın anahtarını biran evvel Azerbaycan’a teslim etmelidir dedi.

Öztek konuşmasına şöyle devam etti; Hocalı’nın da içinde yer aldığı Karabağ bölgesi Azerbaycan’ın doğusunda Ermenistan sınırında ve Azerbaycan toprağının % 20 sini oluşturmaktadır. Kafkaslar ve Azerbaycan topraklarına ilk kez Çar I. Petro (1672 – 1725) tarafından ilgi duyulmuş ve sıcak denizlere ulaşma fikri başlamıştır. Çariçe II. Katerina (1729-1796) zamanında da Knez Potyomkin 19 mayıs 1783’te II. Katerina’ya yazdığı mektupta: “fırsat bulunca bölgedeki Ermeniler Karabağ’da toplanarak burada bir Hristiyan Ermeni devleti kurulmalıdır” diyordu. General Sisyanov 1805 yılında Karabağ; «coğrafi ve stratejik bakımdan Anadolu’nun, İran’ın ve Azerbaycan’ın kapısıdır» diyerek, bölgenin stratejik önemine dikkat çekmişti. 1747, 1804, 1813, 1823, 1832 ve 1915 yıllarında Ermeniler, Anadolu ve İran’dan bölgeye taşınmaya başlandı. 1914 yılında Anadolu’daki sayıları 1 200 000 iken 1915 te Ermenistan’da da aynı sayıya ulaştılar.

1887 ve 1890 yıllarında kurdukları Hınçak ve Taşnak silahlı tötörist çetelerle ile Anadolu’da ve Azerbaycan’da son derece acımasız katliamlar ve soykırımlar yaptılar. Amerikan başkanı Reagan’in baş danışmanı Bruce Fain’in arşiv araştırmalarına göre tam 2 milyon Müslüman Türk’ü yok ettiler. 1905 ve 1907 yıllarında Revan Hanlığında Azerbaycan Türklerine soykırım girişiminde bulundular. Bu böylece devam etti gitti ve 1917 yılında Azerbaycan’da Ruslarla birlikte 40 bin, 30 Mart 1918 de ise Bakü’de bir günde tam 18 bin insanımızı katlettiler.

Ardından Nuri Paşa’nın Kafkas İslam Ordusu Ruslara, Ermenilere ve hatta İngilizlere gereken dersi vererek Azerbaycan’ı bu katil sürülerinden, temizledi.

1990 yılında Azerbaycan’ın hürriyet ve bağımsızlık aşkı ile Sovyet rejimine karşı yaptığı ayaklanma, 15 cumhuriyette de alevlenince Sovyetler birliği çöktü. Yeniden bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan, tekrar Rus ve Ermeni saldırılarına maruz kaldı. 1991 yılında Karabağ’a yapılan saldırılar ve Kuşatma altına alınan Hocalıda 1992 yılı, 25 şubatı 26 ya bağlayan gece korumasız halk üzerine taarruz edildi. Ermeni silahlı güçleri Albay Zarvigarov komutasındaki 366. Rus zırhlı alayı ve batılı yandaşlarının yardımları ile dünyanın gözleri önünde Hocalı soykırımını gerçekleştirdi. Silahtan arındırılmış Azerbaycan Türkü göğsünü siper etmek zorunda kaldı. Göğsü parçalandı, kalbi ciğeri dışarı çıkarıldı. Karnı yarıldı, karnındaki bebek dışarı alındıktan sonra süngülere takıldı. İnsanlar diri diri yakıldı. Organları, kol ve bacakları parça parça edildi. 13 yaşında bir kız çocuğu pencereye çivilenerek canlı olarak derisi yüzüldü. Hocalıda bu beş örneğin binlercesi yaşandı. Her ne kadar 613 şehit bulunmuşsa da katledilenlerin sayısı 2000 den fazladır. Katil başı Serkisyan, açık açık biz bu tür vahşeti göz dağı vermek için yaptık diyebilmiştir. Burada işlenen her bir cinayet, olayı gözlemleyen batılı gazeteciler ve gözlemciler tarafından, “kan dondurucu” olarak nitelenmiştir. 16 mayıs 1994 de Moskova’da ateşkes imzalanmış, bir milyon Azerbaycan Türkü yerinden yurdundan edilmiş, gerçek bir tehcire uğratılmış, Karabağ’a Ermenistan’dan 230 000 Ermeni getirilerek yerleştirilmiştir. Sözde bağımsız hale gelen Karabağ’ın bağımsızlığını bu güne kadar Ermenistan dahi tanıyamamıştır.

Azerbaycan, bu katliamlarla birlikte, toprağının % 20 sini kaybetmiş, 7 eyaleti tüm zenginlikleri, tarihi değerleri, hastaneleri, 700 sağlık ocağı, ekonomik tesisleri, okulları, yurtları, trafoları, yolları, köprüleri, elektrik-gaz-su hatları ile birlikte Ermenilerin eline geçmiştir. Azerbaycan’ın maddi kaybı 30 milyar dolara yakındır.

Batılı uluslararası kuruluşlar, bu güne kadar Azerbaycan’ın haklı davasına karşın daima Ermenistan yanlısı olmuştur. Azerbaycan Karabağ Muharibesi Elilleri, Veteranları ve Şehit Aileleri İçtimai Birliği, Eski harpçiler, Hocalıya Hürriyet, Karabağ Mücahitleri, Hocalı Kaçkınlar ve Köçkünler Kuruluşları, İşgale Teröre Asılsız İddialara Karşı Forum ve benzeri dernekler ile Türkiye’ de başta Anadolu Aydınlar Ocağı veya Azerbaycan’a gönül vermiş dernek ve kuruluşlar da Azerbaycanlı kardeşleri ile birlikte uluslararası alanda haklı davalarının savunucularıdır.

1-2 Nisan 2016 günleri sınır ihlallerinde bulunan Ermeni tecavüzcülerine karşı harekata geçen Azerbaycan birlikleri, Ermenistan’a ait 6 tank, 15 top ve, önemli miktarda askeri mühimmatı yok etmiş, stratejik öneme sahip birçok düşman karargahını, önemli mevzileri ve hâkim tepeleri ele geçirmiştir. Bu harekatta Ermenistan yüzden fazla ölü ve bir o kadar da yaralı vermiş, Hak ettiği dersi almıştır. Cephede birliklerini ziyaret eden Sayın Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, askerin yüksek moralini daha da yüceltmiştir.

Bugün Azerbaycan ve Bakü, Kafkasların parlayan yıldızı Eski Sovyetlerden ayrılan cumhuriyetlerin en moderni ve gelişmişidir. Ermenistan ise, açlığa karşı savaş vermekte, Türkiye’deki 50 bin kadar çocuk bakıcılığı yapan bayanlarının Türkiye’de kazandıkları ile ekonomilerini ayakta tutmaya çalışmaktadır. Ermenistan; yüz yıl önce olduğu gibi Rusya, Amerika, İngiltere ve Fransa’dan fayda gelmeyeceğini bilmelidir. Aydınlığa ulaşması Türkiye ve Azerbaycan’a bağlıdır. Onun içindir ki, masaya oturarak, Karabağ ve Hocalı’nın anahtarını Azerbaycan’a teslim etmelidir.

Diğer konuşmacılar daha çok Hocalının Dün ve bugünkü yaşam alanları, uluslar arası alandaki statüleri, Avrupa İnsan Hakları, Birleşmiş Milletler ve diğer kuruluşların Karabağ ve Hocalı için kararları konularına değindiler.

Konferans sonunda, Azerbaycan Konsolosu Yadulla Paşayev ve konuşmacılara günün anısına birer ödül verildi. Prof. Dr. İbrahim Öztek de misafirlere, yazmış olduğu “Yüzüncü Yılında Ermeni Sorunu” ve “Hocalı Soykırımı” kitaplarını armağan etti.

 

 

Gönül Telimizi Titretenler

Fırat Kızıltuğ (Bayburt 1935) müzik öğretmeni. Kilis Lisesi’nde Müzik hocamız (1959-1969) Nezir Şener’in de arkadaşı. Yurtdışında bulunmuş, özellikle Azerbaycan’da önemli sanatçı dostları var. Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar ile hatıralarını anlattı, çok sevdim kültür hayatımız için. Yazar Menekşe Özkaya kızımız da Fırat Bey için hacimli bir kitap çalışması yaptı, bugün-yarın Akıl Fikir Yayınlarında yayınlanmak üzere. Geri kalan öyküyü bu eserden öğreneceğiz.

Türk Sanat müziğimizin önemli ismi, yıldızı ve duayenleri Nesrin Sipahi ve Serap Mutlu Akbulut sahne aldığında mutlaka orkestrasında bulunan  ve ısrarla aranılan bir isim Fırat Kızıltuğ. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ESKADER de ortak İstanbul Ali Emiri Kültür Merkezi’nde çok sayıda sanatçının katıldığı “Fırat Kızıltuğ’a Saygı Gecesi” düzenledi geçenlerde. Fırat Kızıltuğ’un öz geçmişine şöyle bir bakınca kısa notlar halinde şöyle;

 

Bir Aydın Donanımı

1956-1966 yılları arasında İleri Türk Müziği Konservatuvarı Derneği’nde ders verdi ve genel sekreterlik yaptı. 1963-1976 arasında Münir Nurettin Selçuk yönetimindeki İstanbul Belediye Konservatuvarı İcra Heyeti’nde yer aldı. İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nda 1976-2000 arasında viyolonsel çaldı. 2000 yılında emekliye ayrıldı. Hayatı müzik ile dopdolu ve sanat ile örtüşmüş bir entelektüel. 1985’te Türk Edebiyatı Vakfı camiasına katılan sanatçının şiir ve yazıları; bu yıldan günümüze değin Türk Edebiyatı, Kubbealtı Akademi Mecmuası dergileri ile benim de yazarlığını yaptığım “sanatalemi.net” sitesinde yayımlanıyor. Necip Fazıl Kısakürek Senaryo Yarışması Jüri Özel ödülü ve 2011 ESKADER Müzik ödülüne sahip sanatkârın başlıca eserleri şunlardır: Şiir: Bir Dane Bir Dane (1990), Bayburt Şikesteleri (1996), Oğuz Destanı (1994), Kitab-ı Yâve (Hicivleri, 1998), Mavi Karanlık (1999); Hikâye: Satrançnâme (2004); Deneme: Dilbeste (Bestekârlar, şairler ve şiirler üzerine, 2001 ve 2005); Hâtıra: Bandodan Klasik Müziğe (2003); Marş: Çocuklara Müzik (2000). Diğer yayınlanmış çalışmaları arasında Aydınlık (2002, koro ve orkestra eseri) Satrançnâme (2015, Akıl Fikir Yayınları), Birinci Ordu (Roman), Dünden Bugüne Lâvta (1984, kaset, Çekirdek), Muhayyer İlahî (1992, kaset, Hedef), Aydınlık ve Zindandan Mehmed’e Mektup (1995, CD). Kanun Konçertosu (1983), Tuyuğlar I ve II (Güfteler: Talât Sait Halman) bulunmaktadır.

 

Kendisi ile zaman zaman Cağaloğlu’ndaki Akıl Fikir Yayınlarında sohpetler ederiz. Fatma Yargıcı Hanımefendi de zaten bu yayınevini bir mektep haline getirmiş vaziyette. Bir yandan yazarlar tanışıyor, sanatçılar görüşlerini aktarıyor, öte yandan da pırıl pırıl eserler neşre hazırlanıyor. Bu defa Fırat Kızıltuğ Üstad ile merhum Ahmet Kabaklı hocamızın kurduğu ve yürüttüğü; bizim nesil üzerinde fikri ve hayati bir etkisi olan Türk Edebiyat Vakfı’nda gerçekleştirilen Türk Müziği Seminerleri programında birlikte oldum. Uduyla gelmişti. Kuş şarkılarını programına aldığını söyledi. Bunda da arkadaşımız Prof. Dr. Mehdi Ergüzel hocanın yayınladığı  Kuşlar kitabının etkisi olduğunu hatırlattı ve bu eserde “bazname”yi aktardığını belirtti. Bazname farsça bir kelime, şahin anlamında ve avcı kuşlarının yetiştirilmesi, bakımı, hastalığı ve tedavisini anlatır.

Gönül Sadece Türkçemizde

Fırat Bey uduna dokunurken sohbetini de ihmal etmedi. Vakit ikindi olmuş, ezan okunmak üzereydi.  Dedi ki “Müezzinler iyi okumuyorlar ezanımızı. Çünkü ezanlar makam üzere icra edilir. Sabah ezanı saba, öğle rast, ikindi hicaz, akşam eviç veya segah, yatsı ezanı ise uşak makamında icra edilmelidir. Bu konuları Diyanet İşlerine yazdım ama, pek ilgilenmediler.”

Fırat Kızıltuğ’un bir hatırlatması müthişti “Gönül kelimesi, sadece Türkçemizde mevcuttu. Başka hiç bir dilde gönül kelimesi yoktu ve karşılığı da bulunmuyordu. Bizim kültürümüze has bir şey gönül. Sanatçı Kemani Tatyos Efendi Ermeni bestekarımızdır. Hüseyni bestesinde “Çektim elemi gayri bu dünya hevesinden/ Azad edeyim mürg-i dili yen kafesinden/ Ey hasta gönül umma medet son nefesinden” diyor. Literatürümüzü ve kültürümüzü çok iyi biliyor Tatyos Efendi. Nabi’yi de biliyor bittabi.”

Fırat bey hem bilgilendiriyor, hem çalıp söylüyor; “1650’li yıllarda Ali Ufki Bey, Sultan 4. Mehmet’e ithaf ettiği eserinde “Her sabah çıkar yolunu beklerim/Şakı bülbül var uyandır yârimi/ Hasretini can içinde saklarım/ Şakı bülbül var uyandır yârimi” dide belirtiyor.

Şerbetçi İbrahim Ağa’nın(?-1870) “Sabah olsun ben şu yerden gideyim/ Garip bülbül gibi feryat edeyim!” takip etti mahur makamında ikinci şarkı olarak.

 

Türk’ün Hekimi de Dava Vekili de Sanattan Anlar!

Sıra ile Fırat Kızıltuğ aşağıdaki eserleri çaldı, söyledi ve açıkladı;

*Bahçenizde sümbül olsam/ Sevdiğiniz bir gül olsam/ Yazın açsam, kışın solsam/ gelir beni yoklar mısın?!

*Güftesi Bakırköy Akıl Hastanesi Baştabibi merhum Dr. Rahmi Duman’a ait Nebiloğlu İsmail Hakkı Bey’in hüzzam bestesi “Beklerim her gün bu sahillerde mahzun böyle ben/ Gün batar, kuşlar döner dönmez bu yoldan beklenen”

*Mirilay Rıfat Bey’in hicaz şarkısı ” Niçin bülbül figan eyler bahar eyyamıdır şimdi/ Açılmış onca güller mesar eyyamıdır şimdi”

 

Birden bire Fırat Kızıtuğ demez mi “Bu kadar ısınmak kafi, hep birlikte yüksek sesle beraber okuyacağız şarkılarımızı” Ben çok sevindim bu teklifi. Dur bakalım becerebilecek miyim?. Saadettin Kaynak’ın hicaz şarkısı; “Yeşil gözlerini ufkuma ger ki bahar geldi diye türkü söyleyem/ Sarı saçlarını yüzüme ser ki  koklayıp öperek yaz geldi diyem/ Turnalar uçun, yayladan geçin, yârimi seçin Turnalar”

Üstad Fırat Kızıltuğ bu şarkıyı Erzincan’da Dava Vekili Haydar Amcasından öğrenmiş. Türk Sanat Musikisi her aydınımızın mutlaka bilmesi gereken bir ayrıcalık. Doğduğum, büyüdüğüm şehir Kilis’i hatırlıyorum, müzik aydınlarımızın vaz geçemediği bir sanat dalıydı.  Kent hayatının olmazsa olmazıydı. Taşrada bir zamanlar öyleydi. Şimdi büyükşehirlerimiz bile bigane. Maalesef TRT de öyle.

Kilis Lisesinden Öğretmenimiz Nezir Şener ile yan yana en önde oturuyorum. Görüşümü aktarıyorum. Tasdik ediyor. Bir ara TRT Müzik Kanalını ve bazı sanatçıları konu ettim. Cevabı beni şaşırtmadı “Şarkılarımıza yazık ettiler, arabesk haline getirdiler.” Eski bir TRT çalışanı olarak utandım TRT adına bu müzik ustalarının yanında. Nezir Şener devam etti “TRT Şeş’i izliyorum. Allahtan Kürt sanatçılar henüz okudukları eserleri arabeske çevirmediler. Orijinal şekliyle icra ediyorlar. Dilerim böyle devam ederler. Yoksa müziğimize yazık olacak.

 

Bülbül Taşta ne Gezer?

Fırat Kızıltuğ yeni bir esere başladı hep birlikte “Pencereden kuş uçtu/Yandı yürük tutuştu/ Bizim de böyle olmamıza/ Düşmanlar sebep oldu”

Hangi esere başlasalar bir zamanlar dilimden düşürmediğim şarkılardı bunlar. Ama söylemeye söylemeye sözlerini unutmuşum. Allahtan bilgisayarla ekrana yansıtıyorlar da hatırlıyorum. Fakat bu defa da nefesim kafi gelmiyor sanki. Yutkunuyorum olmuyor, hafiften öksürmeye, gırtlağımı temizleme çalışıyorum  sadece kendim duyabileceğim bir sesle; yine olmuyor. Kendime kahrediyorum. Gençken iyi ki aşık olmuştum da bu eserleri yaşamış, kendime gelmiştim. Yoksa halim dumandı. Yine de bütün şarkılara iştirak ediyorum. Yeni nesil ise maalesef bilmiyor. İştirak edenlere şöyle bir bakıyorum belli yaşın üzerindekiler.

Sıra geldi bir Rumeli Türküsü’ne “Bülbülüm altın kafeste/Öter aheste aheste Ötme bülbül yarim hasta/ Ah neyleyim şu gönlüme/ Hasret kaldım sevdiğime/ Ben sana aldanamam yarim ben sana dayanamam/Bülbülleri har ağlatır/
Aşıkları yar ağlatır/Ben feleğe neylemişim/ Beni her bahar ağlatır”

 

Ne kadar da susamışız meğer Türk Sanat müziğine salon alkıştan kırılıyor.  Şimdi sıra bir Azerbaycan Türküsü’nde; Bülbül taşta ne gezer/Kalem kaşta ne gezer/ Yâri güzel olanın balam/Aklı fikri başta ne gezer/Kalenin burcunda taş ben olaydım/Ela göz üstünde kaş ben olaydım/Yalınız gezene eş ben olaydım/Kara göz üstüne kaş ben olaydım/Kaleden kaleye şahin uçurdum/ Âh ile vah ile ömrü geçirdim/Yârime şekerledim şerbet içirdim/Âh ile vâh ile ömrü geçirdim”

Dilerim bu program bitmez. Yüreğimiz pır pır çarpıyor, içimiz boşalıyor, aman ne güzel.

 

Şarkılarımız Söylenmedikçe, Kitaplar Okunmadıkça Unutuluyor

Fırat Kızıltuğ bir buçuk saati aşkın süreden beri çalıp söylüyor, anlatıyor. Salonda ne uykusu gelen var, ne dışarı çıkan. Hatta dinleyici de gelmesini sürdürüyor. Çünkü internetten canlı yayın yapılıyor. Demek bunun da katkısı oldu. “Aman program bitmesin” diye geçiyor aklımdan. Bir yandan da 80 yaşını aşmış üstadın yorulmasını hesaba katıyorum ama yüreğim laf dinlemiyor. Fırat Bey “İki keklik bir kayada ötüyor/ Ötme de keklik derdim bana yetiyor” diye udunun tellerine dokununca yeniden iştirak ediyoruz. Ediyoruz ama bildiğimiz kadarıyla. İyi ki güfteler ekranda yazılı da kolaylık oluyor. Moralimiz yükseldi, motivasyonumuz zirvede. Benim gibi uzaktan gelenler bile yolu düşünmüyor. Son eseri Fırat Kızıltuğ’un uşak bir türkü oldu; “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar/Herkes sevdiğine böyle mi yanar/ Yanıma gel yanıma da yanı yanı başıma/Şu gençlikte neler de geldi garip başıma”

Alkış alkış üstüne Türk Edebiyat Vakfı’nın Sultanahmet’teki salonunda. “Aman bu program bitmesin” diyen diyene. Sonra toplu resim çektirdik. Prof. Dr. Ümit Meriç Hanım da aramıza geldi. Program sonunda bazı arkadaşlarımız Yeşilköy’deki kitap fuarına giderken, Nezir Şener hocamla birlikte biraz İstanbul yaşadık Sultanahmet Meydanı’nda, sonra tramvaya bindik evlerimize gitmek üzere. Ancak yeniden birlikte olacağız.

 

Takiyye

Takiyye “dini, manevi veya dünyevi zararları önlemek için kişinin inancını gizlemesi” olarak tarif ediliyor.

Dini içerikli internet sitelerinde “takiyye her Müslümanın şer’i görevlerinden biridir” diye tarif ediliyor.

Türkiye’de AKP’nin İslamcı tabanı ile Cemaat/ FETÖ içinde takiyye uygulayanların oranının çok yüksek olması bu inanışın eseri olsa gerektir.

Buna delil olarak gösterilen ayetlerde “can korkusu ve tehlikeleri önleme söz konusu olduğu zaman” Müslümanın inancını gizleyebileceği ifade ediliyor.

Bu ayetleri bazıları “hayatınızın ve bazı uzuvlarınızın imha edilmesinden korkmanız halinde”, bazıları buna ilave olarak “dünyevi bazı zararlara uğramak” hallerinde takiyye yapılabileceği şeklinde yorumluyor.

Ancak mesela Bilal-i Habeşi gibi ilk Müslümanların korkunç işkenceler altında bile inancını vurgulaması gibi örnekler bu yoruma ihtiyatla yaklaşmamızı gerektiriyor. Uzmanı olmadığım bir konuda ahkam kesmek istemem ama takiyyenin bir görev değil, belli durumlarda verilen bir ruhsat olduğunu düşünüyorum.

“Baskı ve istibdat ortamında, varlığınızı tehdit eden zulüm fırtınası karşısında” takiyyeden başka kurtuluş yolu bulunamayabilir. Ancak “dünyevi bazı zararlara uğramak” ihtimali karşısında da takiyye meşru mudur?

Daha da açalım. İktidarın sunduğu bazı nimetlerden mahrum olmak, muhalif olmanın bazı risklerine katlanmak da takiyye için gerekçe olabilir mi?

***************************************

İslamcılara Karşı Takiyye Yapan İslamcılar

İslam’da bir de “cihat” kavramı var. “İslam uğruna mücadele/ savaş” anlamına gelir. “Cihat eden” anlamına gelen “Mücahit” kelimesi Türkiye’de İslamcı kanatta erkek ismi olarak da çok kullanılır. Tayyip Erdoğan’ın mitinglerinde taraftarları “mücahit Erdoğan” diye tezahürat yapardı.

İslamcı kesimin önde gelenleri, Ak Parti’nin iktidar olarak büyük güç ve imkânlara kavuşmasından sonra çok önemli bir değişim yaşadılar.

“Önce mücahit idiler, sonra müteahhit, daha sonra her şeye müsait oldular.”

Yıllarca takiyye yaparak varlıklarını sürdürmüş olan bu kesimin yaşadığı değişime başka bir değişim eşlik etti.

Dünün mağdurları bugün adalet, hukuk, ahlak gibi kavramlardan çok uzaklaştılar.

Şimdi gelişmeler bizi bambaşka bir noktaya getirdi:

İktidarda olan “İslamcılara” karşı takiyye yapan “İslamcılar” türedi.

Üstelik bunlar sadece FETÖ’cüler değil.

İktidarın sunduğu bazı nimetlerden mahrum olmak, muhalif olmanın bazı risklerine katlanmaktan çekinen “Müslümanlar” da iktidara karşı inancını saklıyor.

16 Nisan referandumu öncesi bazı AKP’liler sosyal medyada “evet” kampanyasına katkı sağlıyor. Aynı şahıslar özel sohbetlerinde, bu kadar gücün tek kişiye verilmesini doğru bulmadığını, referandumda “hayır” oyu vereceğini açıklıyor.

Yeni takiyyeciler yılların takiyyecileri için bir ilahi ders olmalı.

********************************************

Evetçi Görünen Hayırcılar

AKP yandaşı araştırma şirketi ANAR‘ın araştırma sonucuna göre hala “AK Partililerin yüzde 35’i evet demiyor.”

Yaklaşık 8 milyon kişiye tekabül eden bu kesim takiyye yapmayı beceremeyen bir kitle olmalı. Çünkü içinde bulunduğumuz siyasi şartlarda, iktidarın müthiş hegemonyası altında “evet” demeyeceğini açıklamak bir cesaret işi. Bu kesimin büyük çoğunluğunun “hayır” diyeceği veya en azından referanduma katılmayacağı anlamına geliyor.

AKP bunları kazanmak için ciddi projeler geliştiriyor.

Fakat bir de yukarıda bahsettiğim takiyyeci evetçiler var. Yani evetçi görünen hayırcılar. Bunların oranını bilemediğimiz gibi tahmin de edemiyoruz.

AKP’nin bunları kazanması pek mümkün değil.

Bu bakımdan da bu referandum diğer seçimlere benzemiyor.

AKP beklemediği kötü bir sonuçla karşılaşırsa “yeni takiyyeciler” yüzünden olacak.

*******************************************

MHP ve Takiyye

Ülkücüler takiyye kültürüne çok uzak bir kesimdir. “Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan” bu kesim Bilal-i Habeşi gibidir. Onlar en ağır işkenceler altında bile inançlarını saklamadılar. Bu özelliklerinin de çok ceremesini çektiler.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 180 derece görüş değiştirmesi, Saraya ve hükümete biat eder bir tavra dönmesinin yarattığı şaşkınlık bundandır.

Bahçeli’nin değişiminin benzerlerini Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu örneklerinde önceden gördüğümüzde yadırgamamıştık. Çünkü bunlardan ülkücüler gibi köşeli bir siyaset zaten beklenmiyordu.

Devlet Bahçeli ile MHP yönetimi ve genel başkanın izinden giden bir kısım ülkücüler yeni duruma uymakta çok beceriksizler. Giymeye çalıştıkları elbise üstlerinden dökülüyor. Yaptıkları ipe sapa gelmez konuşmalarla parti yönetimine sadık son kesimi de muhalif kanadın şemsiyesi altına gönderiyorlar.

Ülkücülerin yüzde 90’ı bu eski arkadaşlarının peşinden gitmeyecek. Tek adam yönetimini değil, Parlamenter Sistemi tercih edecekler. Çünkü ülkücülerde “biat kültürü” yoktur.

9 Işık içindeki en önemli maddelerden biri olan “hürriyetçilik ve şahsiyetçilik” kendini gösteriyor.

*******************************************

Osman Pamukoğlu İzmit’te idi

HEPAR‘ın Onursal Başkanı Osman Pamukoğlu “Hayır kampanyasına” İzmit’te başladı.

18 Şubat’ta Ankara’da “Türk Milliyetçileri Hayır Diyor Platformu” tarafından düzenlenen toplantıya katılmış ve toplantıda çok ilgi görmüştü.

Pamukoğlu İzmit’teki Otelin salonunu dolduran, tamamına yakını gençlerden oluşan kitleye konuştu. Önce Birinci Dünya Savaşı sonrasını ve Kurtuluş Savaşı yıllarını anlattı.

Mustafa Kemal Paşa‘nın çektiği sıkıntılardan örnekler verdi. “Kütahya’da 34 bin askerin sevk edildiği cepheden 30 bin asker silahlarıyla beraber kaçtı. Kalan 4 bin asker de kıyafet ve teçhizatı olmadığından cephede aç ve soğuktan titreyerek savaştılar. Tarihi bu gerçekleriyle beraber anlatmalıyız” dedi.

Sadece, İngilizlerin donattığı ve desteklediği Yunanla, İtalyan ve Fransızlarla değil, 22 adet iç isyanla ve de açlıkla, yoklukla boğuşulduğunu, bunun için inanılmaz bir sabır gerektiğini söyledi.

“Bütün bunlara rağmen, düşmanın Polatlı’ya geldiği, Ankara’nın boşaltılmasının gündeme geldiğinde Gazi Meclis Atatürk’e ‘Başkomutan’ unvanını ve yetkilerini vermek istemedi. Başkomutanlığın 3 ay uzatılmasında da aynı tereddüt hâsıl oldu.”

“O Meclis ki, milletvekilleri Sakarya’da bizzat cephede savaşarak Gazi unvanını almıştı.”

Atatürk’e o şartlarda verilmek istenmeyen yetkiler şimdi bir kişiye verilmek isteniyor.”

Pamukoğlu Paşa ayrıca mealen şu yorumlarda bulundu:

“Referandumda şu sıralarda ‘Hayır’ oyları önde. Fakat sonuçları etkilemek için birileri 50 gün içinde bazı olaylar çıkarabilir. Mutlaka ‘Hayır’ oyları fazla çıkmalıdır.”

“İster evet, ister hayır çıksın, referandumdan sonra bir seçim olacaktır. Şu andaki siyasi parti liderleri yerinde olmayacak.”

“15 Temmuz Darbe Teşebbüsü sonrası her gün 2 milyon insanın meydanlarda olduğu süreçte terör örgütleri bombalı saldırılar yapmadı. Son referandum kararından sonra da bu türlü eylemler yapılmadı. Terör örgütlerinin arkasındaki güç(ler) ‘evet’ ve ‘hayır’ ın gidişatına göre ve kendi menfaatlerini dikkate alarak, referandum sonucuna kadar ortalığın sütliman olduğu bir ortam yaratabilir. Ya da tam tersine saldırılar olabilir.”

 

 

60 adet Kitabı Yayımlanan Araştırmacı Yazar Süleyman Kocabaş Tarihimizdeki kırılma noktalarını aydınlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı’nın ve Türkiye’nin karşılaştığı olumsuzlukların, ülke topraklarının coğrafî konumundan kaynaklandığına dair, genel kabul görmüş bir görüş var. Sayın Kocabaş! Anadolu’nun jeopolitik önemi üzerine genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Süleyman Kocabaş: Milletlerarası jeopolitik uzmanlarına göre, dünya haritasına bakıldığında, Anadolu dünyanın ‘Stratejik adası ve merkezi’dir. Bu tespit boşuna yapılmamıştır. Çünkü Anadolu üç kıtanın; Avrupa, Asya ve Afrika’nın aynı noktada kesiştiği ve düğümlendiği bir alandır. Amerika ve Avustralya keşfedilmeden önce ‘Eski Dünya‘ denilen bu üç kıtaya, süper güç olup da dünya hâkimiyeti peşinde koşan bütün büyük millet ve büyük devletlerin bu emellerini gerçekleştirmek için Anadolu’ya hâkim olmayı şart olarak görmüşlerdir.

Geçmişin süper güçleri, Pers, İskender, Roma ve Bizans İmparatorlukları, Moğollar ve Timur; dünya hâkimiyeti için hep Anadolu’ya sahip olmayı düşünmüşlerdir.

Anadolu daha birçok irili ve ufaklı devletin varlığına sahne olmuştur. Tarihte Anadolu kadar el değiştiren bir başka bölge olmamıştır. ‘Kızıl Elma‘ olarak adlandırılan Türk millî mefkûresi (Türk Milletinin dünya hâkimiyeti ideali) ve İslâm’ın İ’layi Kelime-t’ullah davasının (Allah’ın adını yüceltme düşüncesi) hedefleri arasında Anadolu’ya yerleşmek  de yer almıştır. Türkler bu düşünceyi, Müslüman olduktan sonra gerçekleştirmişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti ve onun ardından kurulup üç kıtaya hâkim olan Osmanlı cihan devleti bu büyüklük ve heybetlerini Anadolu’ya sahip olmakla kazanmışlardır.

Çetinoğlu:Osmanlı Devleti, Anadolu’ya sâhip olduktan sonra dünyanın süper gücü oldu.’ Diyorsunuz. Konuyu açar mısınız?

Kocabaş: Fatih Sultan Mehmed Han, 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fethedip Bizans İmparatorluğu’na son verdikten sonra Osmanlı Devleti dünyanın süper gücü haline gelmiştir. Süper güç unvanı, 1768 -1774 Osmanlı – Rus Harbinde Osmanlının ağır bir mağlubiyete uğraması sonucu imzalanan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile son bulmuştur. Böylece Osmanlı, süper güç unvanını, 1453 yılından 1774 yılına kadar tam 321 yıl korumuştur.

Çetinoğlu: Osmanlı’dan sonra bu sıfat kime geçti?

Kocabaş: 1774’den sonra dünyanın süper gücü İngiltere olmuştur.

Çetinoğlu: Anadolu’ya sahip olmadan mı?

Kocabaş: Anadolu’ya hâkim olmamış fakat Anadolu’nun sahibi Osmanlı Devleti üzerinde hâkimiyet kurmuştur.

Çetinoğlu: İngiltere kaç yıl süper güç olarak kaldı?

Kocabaş: 1774 yılından 1945 yılına kadar 171 yıl.

Çetinoğlu: Sonra?

Kocabaş: İngiltere, İkinci Dünya Harbi’nin bitimi ile 1945’den sonra süper güç unvanını Amerika Birleşik Devletlerine kaptırmıştır.

Çetinoğlu: Anadolu’nun jeopolitik konumu, fırsatlar kadar tehlikeler de getiriyor olmalı

Kocabaş: Evet! Osmanlı’nın yıkılışının en başta gelen sebeplerinden biri, jeopolitik konumdaki Anadolu’ya sâhip oluşudur.

Çetinoğlu: Şu sonuca mı varıyoruz? Jeopolitik konum süper güç olmak için şart fakat sâhip olunan gücü korumak, devam ettirmek için yeterli değil

Kocabaş: Aynen öyle!

Çetinoğlu: Süper güç olarak hayatiyetinizi devam ettirebilmek için neler gerekli?

Kocabaş: Güçlü olunacak. Zenginlik, ‘güç’ demektir.

Çetinoğlu: Yalnızca zenginlik yeterli mi?

Kocabaş: Yenilikleri takip etmek de gerekiyor. Şimdilerde ‘innovasyon‘ diyorlar.

Çetinoğlu: İngiltere yenilikleri takip etti mi?

Kocabaş: Amerika kıtasının keşfi ile İngiltere, Amerika üzerinde nüfuz sâhibi olmuştu. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra Amerika’yı kaybedince, Hindistan’a yöneldi. Orası önemini kaybedince Orta Doğu, özellikle Irak üzerinde nüfuz alanı oluşturdu.

Rusya Osmanlı Devleti’nden Kırım’ı koparıp aldı ve Karadeniz devleti oldu. Rusya sıcak denizlere inerek süper güç olmak istiyordu. İngiltere bu niyeti sezdi ve Osmanlı’yı destekleyerek Rusya’nın sıcak denizlere inmesini ve dolayısıyla süper güç olmasını önledi. Bu politika kendisini ilk defa, 1783’de Başbakan olan William Pitt zamanında gösterecektir. Pitt şöyle diyordu: ‘İngiltere için, Osmanlı Devleti’nin ayakta kalması bir ölüm kalım meselesidir. Bunun aksini söyleyen kişilerle tartışmaya girmem.’

Pitt’le başlayan İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma ve onu Rusya’ya karşı reformlarla güçlendirme politikası, 19. asrın ortalarında Başbakan Lort Palmerston ile zirve yapacak, bu politika, 1880’li yılların başlarında başbakan olan Lord Gladıstone ile son bulacaktır.

Osmanlı Devleti süper güç iken, hiç kimsenin yardımı ve ittifakına ihtiyacı olmadan kendi kendisini savunuyordu. Zayıflayınca, İngiltere ile 5 Ocak 1809’da Türk-İngiliz İttifak Antlaşması’nı imzaladı. Osmanlı Devleti’ne isyan eden Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı kuvvetlerini yenerek 1833’de Kütahya’ya kadar girmesi karşısında, İngiltere buna da müdahale etti.  Mısır hâkimi Mehmet Ali Paşa’yı ikna etti ve oğlu İbrahim Paşa Kütahya’dan çekilerek Mısır’a döndü. İngiltere, Anadolu’nun, güç sâhibi Mehmet Ali Paşa’nın elinde olmasındansa, zayıf Osmanlı Devleti’nin elinde kalmasını menfaatlerine uygun görmüştü.

Çetinoğlu: İngiltere, Fransa’yı da yanına alarak Kırım Savaşı’nda Osmanlı’yı destekledi.

Kocabaş: Evet! Çünkü İngiltere, 1838 yılında Osmanlı Devleti ile Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi’ni imzalamıştı. Osmanlı Devleti Rusya’ya yenilirse, menfaatleri elden gidecekti. Ayrıca, baskı uygulayarak 1839’da Osmanlı Pâdişahına Tanzimat Fermanı’nı imzalattırmıştı. Osmanlı’daki gayrimüslimlerin güçlenmesi, Osmanlı’nın daha da zayıflaması demekti. Ayrıca Ticaret Sözleşmesi ile de Osmanlı’yı ekonomik açıdan çökertecekti. Tarihçiler Osmanlı’nın çöküşünü, Fransızlara verilen kapitülasyonlardan çok Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi’ne bağlarlar.

Çetinoğlu: Kırılma noktasına gidiş süreci hakkında bilgi verir misiniz?

Kocabaş: Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı Devleti’nin Londra Büyükelçisi idi. Mason olan Paşa, kolayca İngiltere’nin dümen suyuna girdi ve İngiliz efendisinin baskılarıyla kendisini Osmanlı Devleti’nin sadrazamlığına tâyin ettirdi.  Sadrazam olduktan sonra da hep İngiltere hesabına çalıştı. Tanzimat Fermanı’nı Paşa’ya, İngiltere’nin eski İstanbul Büyükelçisi Stratford Cannıng yazdırtmıştı.

Çetinoğlu: Verdiğiniz bu bilgi belgeye dayandırılabiliyor mu?

Kocabaş: Bu gerçeği, Cannıng’in hatıralarından öğreniyoruz.  Cannıng şöyle yazıyor: “Mustafa Reşit Paşa, bu işin neresinden başlanılması gerektiğini sordu. ‘Taa baştan’ diye cevap verdim. ‘Nasıl baştan?’ diye sorusunu tekrarladı. ‘Tabii mal ve can emniyetinden’ dedim. ‘Şeref ve haysiyetin de emniyet altına alınması gerekmez mi?’ diye sordu. ‘Şüphesiz’ dedim.”

1839’da Londra’dan Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) sıfatı ile İstanbul’a gelen Mustafa Reşit Paşa, 1838’de ölen babası Sultan İkinci Mahmud Han’ın yerine geçen çocuk yaşta ve devlet tecrübesi olmayan Sultan Abdülmecid Han’a, Londra’da hazırlanan Tanzimat Fermanını kabul ettirdi ve 3 Kasım 1939’da ‘uyulması gereken prensipler‘ olarak ilan edildi.

Sadrazam tâyin eden ve deviren Cannıng Stratford, Osmanlıdaki rejim değişikliklerine nezâret için 1842’de İstanbul’a ikinci defa büyükelçi olarak tâyin edildi. İktidar değişikliklerinde de önemli roller üstlendi. 28 Eylül 1842’de Sadrazam Rauf Paşa’nın görevinden azli ile yerine Mustafa Reşit Paşa’nın getirilmesi onun isteği ile olacaktır. Cannıng, 1856 yılına kadar görevde kaldı ve azledildikçe Mustafa Reşit Paşa’yı, sadrazamlığa yeniden tâyin ettirdi, O’nu devamlı işbaşında tuttu.  Cannıng’e; İstanbul’daki bu nüfuzu sebebiyle ‘Hükümet içinde hükümet‘ ve ‘Taçsız Sultan‘ yakıştırması yapıldı.

Çetinoğlu: Boğazlar Rejimi de bu dönemde düzenlendi

Kocabaş: Evet. Boğazlardan geçiş, Avrupa’nın büyük devletlerinin isteklerine göre tanzim edildi. Buna göre, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, sulh zamanında bütün devletlerin harp gemilerine kapatılacak, Osmanlı Devletinin taraf olduğu savaşlarda ise müttefiklerinin harp gemilerine açılacak, Boğazlar, bütün devletlerin ticaret gemileri için açık tutulacaktı. Osmanlı Devleti, antlaşma ile tarihinde ilk defa olarak bu şartları yerine getireceğini antlaşmaya taraf devletlere taahhüt ediyordu.

1841 Boğazlar Antlaşmasından memnun olmayan tek bir devlet vardı: Rusya. Rusya, Boğazları ‘Kendi evinin kapısı‘ olarak görüyor, bunların kendi ticaret gemileri yanında harp gemilerine de açılmasını, Karadeniz’le sınırı olmayan hiçbir devletin harp gemisinin Boğazlardan geçmesini istemiyordu. Bu sebeplerden adı geçen antlaşmayı istemeyerek imzalamış, ardından ilk fırsatta onu değiştirmenin yollarını aramaya başlamıştı.

Rusya’nın anladığı bir husus da şu olmuştu: Büyük Devletlerin rızası olmadan Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini gerçekleştirmesi mümkün değildir. Bunun için Rusya, 1844 – 1853 zaman diliminde ilkin Osmanlı Devleti’ni Büyük Devletlerle paylaşma pazarlıklarına girişti. Çar I. Nikola, İngiltere bu paylaşım işine ‘evet‘ derse diğer devletlerin de evet diyeceği düşüncesiyle önce İngiltere’nin kapısını çaldı. 31 Mayıs 1844’de Londra’yı ziyarete gelerek burada Başbakan Lord Aberdeen ile görüştü. O’na, ‘Türkiye ölüm yatağındadır. Biz O’nun hayatını korumak için gayret sarf edebiliriz. Fakat bu işe muvaffak olamayız. O ölüme mahkûmdur ve muhakkak ölecektir. İşte böyle bir zaman kritik olacaktır.’ diyor, ‘kritik an‘ olarak vasıflandırdığı zamanı, Osmanlının mirasından pay almak için büyük devletler arasında savaşın başlaması ile izah ediyor, böyle bir savaş başlamadan, paylaşılması gerektiğini söylüyordu.  Aberdeen verdiği cevapta; ‘Bir santim dahi Osmanlı toprağı istemediğini ve kimsenin de böyle yapmasına müsaade etmeyeceğini’ söylemişti.

İngiltere’den ret cevabı olan 1. Nikola, Osmanlıyı paylaşım görüşmelerini Fransa, Avusturya ve Prusya ile sürdürdü. Bunlardan da olumlu cevap alamadı. İngiltere’ye son defa Ocak 1853’de teklifini iletti. İngiltere’nin Petersburg Büyükelçisi George Seymour’la arasında şu konuşma geçti:

1. Nikola: ‘Türkiye’nin işleri bozuk haldedir. Anlaşmamız lazımdır… Bakınız, kucağımızda ve pek ağır hasta bir adam var; biz hazırlıklı bulunmadan onu elimizden kaçırırsak büyük bir felaket olur.’

Seymour: ‘Zat-ı Haşmetpenahileri o adamın hasta olduğunu söylüyorlar; haysiyetli, cömert ve kuvvetli olana yakışan görev, hasta ve zayıf adama iyi bakmak olduğunu arz edersem beni mazur görmek lütfunda bulunurlar mı?’

1. Nikola, devletlerle pazarlığa otururken onlara parçalama haritaları da sunmuş, bu haritalarda, Boğazlar ve İstanbul’u sürekli sanki babasının malı imiş gibi ‘Evimin kapıları Boğazları ve İstanbul’u kimseye bırakmam.’ Demişti. Osmanlı topraklarının diğer alanlarından isteyen istediği yeri alsındı.

Çetinoğlu: Rusya bu teşebbüslerinden sonuç alamayınca ne yaptı?

Kocabaş: Osmanlı Devleti’ni parçalama pazarlıklarında başarısız olan Rusya, bu sefer de tek başına harekete geçerek O’nu kendi nüfuzuna almak istedi. Buna bir başlangıç olarak 28 Mayıs 1850’de Kudüs’teki Mukaddes Yerler Meselesi’ni ortaya attı. Rusya, buradaki mukaddes yerlerin bir kısmının kendi imtiyazında olduğunu, bunların geri verilmesini istiyordu. Osmanlı Devletinin bunu reddetmesi üzerine Çar 1. Nikola, görüşmelerde bulunmak için General Prens Mencikof’u 28 Şubat 1853’de İstanbul’a gönderdi. İngiltere ve Fransa, Mukaddes yerler meselesinden Osmanlı ile Rusya arasında bir harp çıkmaması için Rusya’nın isteklerini Osmanlı Devletine kabul ettirdiler.

Rusya’nın arzusu yalnızca bu değildi. Mencikof en sonunda ağzındaki baklavayı çıkardı. 4 Mayıs 1853’de Osmanlı Devleti’ne verdiği emir tonundaki bir ifâde; Rumların, Çarın himâyesine verilmesini ve iki devlet arasında daimî bir savunma ittifakı antlaşmasının imzalanmasını istedi. Babıâli, bunları kabul ederse 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması şartlarına geri dönecekti.

Osmanlı devleti, İngiltere ve Fransa’ya danışarak emir tonundaki bu isteği reddetti.

Osmanlı Devleti’nin Rus isteğini reddetmesi üzerine, iki devlet arasında harp kaçınılmaz hâle gelmişti. Rusya, 2 Temmuz 1853’de Osmanlı Devleti’ne harp ilan etti. Osmanlı da 8 Ekim 1853’de mukabil harp ilanını duyurdu. Osmanlıya destek için İngiliz ve Fransız donanmaları 4 Ekim 1853’de İstanbul önlerine geldiler.

Çetinoğlu: ‘Kırım Savaşı’ olarak anılan 1853-1855 Osmanlı-Rus Savaşı’nın detayına girmeden; Savaşı, Osmanlı Devleti’nin ve müttefiklerinin kazandığını, buna rağmen savaş sonrasında, Osmanlı Devleti’nin belki de Rusya’dan fazla zararlı çıktığını belirtelim ve bu savaşın sonuçları ile ilgili yorumları sizden dinleyelim. Lütfeder misiniz?

Kocabaş: Osmanlı Devleti’ne Kırım Harbi’nin diyeti ağır oldu. Rusya’nın hâkimiyeti ve nüfuzuna girmeyeyim derken İngiltere ve Avrupa’nın hâkimiyeti ve nüfuzuna girdi. Açıkçası, yağmurdan kaçayım derken doluya tutuldu. 30 Mart 1856’da Paris Antlaşması imzalandı. Anlaşma ile Rusya iyice ezildi. 1841 Boğazlar Antlaşması yeniden teyit edildi, Karadeniz’de sınırı olan devletlere burada harp gemisi yapma yasağı getirilerek bu deniz tarafsızlaştırıldı. Rusya, 1774 Küçük Kaynaca Antlaşması ile elde ettiği Ortodoksları himâye imtiyazını kaybetti. Rusya bunları hazmedemedi. Osmanlı Devletine düşmanlığı daha da arttı.

Paris Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Avrupa Hukuku’na dâhil edilerek bir ‘Avrupa Devleti’ sayıldı. Bununla bir nevi erkenden ‘Avrupa Birliği’ üyeliği doğdu. Adı geçen antlaşmaya ayrıca bir de Islahat Fermanı senedi eklendi. Bu ferman, Tanzimat Fermanı’na göre daha da Avrupalılaşmayı esas alıyor,

Osmanlı Devleti tam anlamıyla İngiltere ve Avrupa’nın nüfuzuna giriyordu. Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdıklarına göre, adı gecen fermanın hazırlayıcısı yine Cannıng olmuş, o söylemiş Mustafa Reşit Paşa yazmıştı.

Çetinoğlu: Islahat Fermanı’nın etkileri ne zaman görülmeye başlandı?

Kocabaş: 1860’lı yıllarda görülmeye başlandı. Fransa’nın bütün kanunları Türkçeye çevrilerek Şeriat kanunları yanında uygulanmaya konuldu. Osmanlının klasik düzeni Şeriat’ı kaldıracaklardı fakat güçleri yetmedi. Halife sıfatıyla Padişah, bunu, iktidarı ve saltanatının son bulacağına yorulmadı. Kadıların yönetimindeki Şeriat mahkemeleri yanında laik mahkemeler olan Nizâmiye Mahkemeleri yer aldı. Bütün bu olup bitenler sonucu 1860’lı yıllarda Türkiye’ye adı konulmamış laiklik prensibi geldi. Ardından Avrupa’dan siyasî rejim taklitçiliği olarak 1876 ve 1908 Meşrutiyetleri geldi. Bütün bu uygulamaların Osmanlı Devleti’ne hiçbir faydası olmadı. Devlet, Birinci Dünya Harbi’nde aldığı yenilgi sonucu tepetaklak gitti. Mirası olan Anadolu topraklan üzerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu.

Çetinoğlu: Cumhuriyet döneminin fırtınalı devirlerine geçelim mi?

Kocabaş: Cumhuriyet döneminin çalkantı devirleri 1938-1950 arasıdır.

Çetinoğlu: Ne oldu bu dönemde?

Kocabaş: Türk tarihinin, 100 yıllık zaman diliminde, yâni 1839-1939 arasında; birbirinin aynı olan fâhiş hatâlar yaşandı. Bu hatâlar, ‘Kuzeyden gelen tehdit‘ kavramı karşısındaki isâbetsiz karar ve uygulamalardır.

Çarlık Rusya’sının rolünü Komünizmin temsilcisi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Mustafa Reşit Paşa’nın rolünü ise Mustafa İsmet Paşa (İnönü) üstlenmişti.

SSCB Komünizmi sadece ülkesinde uygulamakla kalmayıp, onu dünyaya ihraç etmeye kalkışınca,  kapitalist Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya vb; Rusya’nın karşısına dikildiler. Mücâdelelerini Rusya’nın en yakın komşusu Türkiye üzerinden yürütmeye teşebbüs ettiler.

Komünizm ideolojisi; Türk milletinin yapısına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti felsefesine aykırı olduğu için de batılıların sınırdaki kalesi-tampon bölge görevi üstlenilmesi zor olmadı.

Çetinoğlu: Görev üstlenilince ne oldu?

Kocabaş: 19 Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa ile Türkiye arasındaki İttifak Antlaşması imzalandı. İttifak Antlaşması, tarihin 100 yıl sonraki tekerrürüdür.

Çetinoğlu: 1839 Tanzimat Fermanı ile aynıdır mı diyorsunuz?

Kocabaş: Benzeri olarak kabul edilebilir.

Cumhurbaşkanı Mustafa İsmet Paşa, Türkiye’nin ekonomik yönden zayıflığını, modern harp araç ve gereçlerine sahip olmadığını ileri sürerek Türkiye’yi İkinci Dünya Harbi’ne dâhil etmek istemeyecektir. Dâhil olsak ne olacaktık? İnönü’nün damadı Metin Toker’in yazdıklarına göre, ‘Sovyet tanklarının saldırılarını atlar ve öküzlerle çekilen toplarla durduracaktık.’  İnönü ve damadının bu görüşleri, Türkiye’nin fakirliğinin itiraftır ki, Türkiye eğer yeni bir dış tehdit sebebiyle 1839’daki gibi büyük bir devletin himâyesi ve nüfuzuna girerse, ekonomi düzelecek, modern silahlara sâhip olacaktır. Jeopolitik avantajımız da aynen devam edecekti. Bir anlamda Türkiye ‘kurtulacak‘tı.

İkinci Dünya Harbi’den sonra Türkiye’de her şeyi yeniden tâyin eden faktör, SSCB’nin 1945 ve 1946’da İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından üs ve Doğu Anadolu’dan toprak istemeye yönelik ardı ardına verdiği notalar olmuştur. Bu notaları; tarihin tekerrür açısından, General Mencikof’un 4 Mayıs 1853’de verdiği ültimatoma benzetmek mümkündür.

Sovyet Rusya’nın üs ve toprak isteyen notaları sebebiyle Cumhurbaşkanı İnönü ve Türk Hariciyesi büyük bir telaş ve korku içine düşer. Korku, bunların reddi halinde Sovyet Rusya’nın bize saldıracağı endişesinden doğar. Osmanlı Devleti, Mencikof’un ültimatomunu nasıl ki İngiltere ve Fransa’nın görüşünü alarak reddetti ise, İnönü ve hükümeti de SSCB notalarını Amerika ve İngiltere’nin görüşünü alarak reddetti. Bu iki devletten gelen cevap ‘Reddedin‘ olmuştu. Çünkü İkinci Dünya Harbi’nden sonra Komünizm ve SSCB, Türkiye’nin olduğu gibi bu iki devletin de ‘Komünizmin dünyaya yayılması tehlikesi’ sebebiyle düşmanı olmuştu. Üstelik SSCB’nin Boğazlar ve Doğu Anadolu’ya yerleşmesi, Amerika ve İngiltere’nin hâkimiyetindeki Arap petrollerini tehdit ederdi ki, adı geçen iki devlet buna izin vermezdi. Anlaşılan, İngiliz Başbakanı Lord Plamerston’un 19. asrın ortalarında sarfetiği ‘Türkiye bir yangın duvarıdır. Onu her türlü tehlikeden korumaya kararlıyız.’ Sözü, tarihin tekerrürü açısından Amerika, İngiltere ve Batı Avrupa devletleri nezdinde kendisini gösteriyor, bu da tarihin tekerrürü oluyordu.

Amerika Birleşik Devletleri, süper güç unvanını İngiltere’nin elinden alarak kendisi süper güç olmuştu. İngiltere ve Amerika, birbirlerinin menfaatlerini kollamak ve korumak açısından zaten ikiz kardeş gibiydiler. Bu sebepten 2. Dünya Harbi’nden sonra Türkiye, ha Amerika’nın ha İngiltere’nin nüfuzuna girmiş… fark etmezdi.

Çetinoğlu: Türkiye, ABD’nin nüfuzu altına nasıl girdi?

Kocabaş: Cumhurbaşkanı Mustafa İsmet Paşa, özellikle dünyanın süper gücü Amerika ile ilişkilere özel bir önem veriyordu. Mustafa Reşit Paşa’nın 19. asrın ortalarında dünyanın süper gücü İngiltere’ye büyük önem verdiği gibi…

İngiltere gibi, Amerika’nın da Türkiye’yi ‘kuzey’den gelen tehdit‘ten kurtarması tabiî ki karşılıksız olmayacaktı. Amerika da bunun diyeti olarak Türkiye’ye ‘Rejimini değiştir gel‘ dedi.

Çetinoğlu: Değiştirdi mi?

Kocabaş: Amerika demokrat, Türkiye ‘Millî Şeflik Yönetimi‘ adı altında baskı rejimi anlamında ‘Faşist’ idi. Cumhurbaşkanı ve Millî Şef Mustafa İsmet Paşa, Amerika’nın desteğini almak için demokrat olmak mecburiyetinde kaldı. Amerika’ya bunun teminatını, daha Sovyet notaları gelmeye başladığı zaman vermeye başlamış, 5 Mart 1945’de Dışişleri Bakanı Hasan Saka başkanlığındaki Türk Heyetini San Francisco Konferansı’na uğurlarken, İnönü, heyette bulunan Feridun Cemal Erkin’e şunları söylemişti: “Amerikalılar, çok partili demokrasiyi ne zaman kuracağımızı size sorabilirler. Bu soruya; ‘Savaş bitince bu amacı gerçekleştirmek cumhurbaşkanımızın en aziz arzusudur.’ Şeklinde cevap verirsiniz.”

Bu teminatın ardından Amerika artık, siyasî rejim anlayışı, kültürel, ekonomik ve askerî düzeni ile Türkiye’ye girmeye başlayacaktı. Mustafa İsmet Paşa’nın 19 Mayıs 1945 Gençlik ve Spor Bayramı nutkunda hiç kimsenin haberi ve hazırlığı olmadan ‘pat‘ diye, ‘çok kısa bir süre sonra demokrasiye geçileceği‘ müjdesini vermesi herkesi şaşırttı. İnönü’nün bu nutku, tarihin tekerrürü açısından 1856 Islahat Fermanı’na benziyordu. Adı geçen fermanla, Osmanlı Devletinde sistem ve kanun değişikliklerine gidilmiş, 1860’de bütün Fransız kanunları Türkçeye çevrilerek uygulanmaya başlanmıştı.

İnönü’nün demokrasiye geçiş müjdesi vermesi, kendi partilerini kurmak için fırsat bekleyenlere imkân verdi ve 6 Ocak 1946’da CHP’den kopan milletvekilleri Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafından Demokrat Parti (DP) kuruldu. Bu partinin kuruluşunu biraz da Cumhurbaşkanı İnönü teşvik etti. Çünkü ‘düzene çeki düzen zihniyeti‘nin iki partisi CHP ve DP olacak; bunlar, Amerikan ve İngiliz demokrasilerini taklit eden iki büyük partili anlayışa göre, biri iktidar, diğer ana muhalefet partisi olarak ülkeyi yönetecekler, bunların dışındaki partilere ‘komünist ve irticacı partiler‘ denilerek hayat hakkı tanınmayacaktı. Bu partiler düzenin Osmanlıdaki bir nevi karşılığı Birinci ve İkinci Meşrutiyet uygulamaları olacaktır.

Çetinoğlu: Ekonomide durum ne oldu?

Kocabaş: Amerika’dan alınan işaretlerle yürürlükteki ‘Devletçi ekonomik düzen‘, Amerika’nın ‘Liberal ekonomik düzeni’ne  dönüştürüldü. Bunun için Başbakan Recep Peker hükümeti ‘7 Eylül 1946 Ekonomik Kararları‘ adı altında ekonomiye yeni bir yön verdi. Kararların esası, ithalatta liberalizasyona gidilmesi ve ithalata büyük ölçüde döviz tasarrufu idi. 1 dolar 1.30 lira iken, 2. 80 liraya yükseltilerek  % 100’ün üzerinde devalüasyon yapıldı.

7 Eylül Ekonomik Karaları, 1838 Türk-İngiliz Ticaret Antlaşması’nın benzeri olarak kabul edilebilir. 1838 liberalizasyonu Osmanlı ekonomisini nasıl çökertti ise, 1946’da İnönü -CHP iktidarında başlayan yeni uygulama da Türkiye ekonomisini buhrana yöneltti. Sonuçta, 1954’den itibaren döviz sıkıntısı yaşanmaya başladı.  Diğer sıkıntılar da buna eklenince, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi oldu. Sonraki yıllarda da siyasi sebeplerin yanında ekonomik sebeplerden de yaklaşık 10 senede bir darbeler yaşandı.

Çetinoğlu: Dünya siyasetinde de çalkantılar oldu

Kocabaş: Evet. İkinci Dünya Harbi’nde Doğu Avrupa ve Balkanlarda Yugoslavya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Romanya ve Çekoslovakya’yı işgal eden Almanya’yı buralardan çıkarmak için Sovyet ordusu bu ülkelere girdi. Buralardaki Komünistlere destek vererek bunların iktidar olmalarını sağladı bu ülkelerde kendi nüfuzunu kurdu. Böylece Batı Avrupa için de bir tehdit haline gelen Komünist Rusya’nın yayılmacı ve nüfuz kurma politikası karşısında korkuya kapılan Batı Avrupa devletleri, Amerika’yı da dâhil ederek 4 Nisan 1949’da NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı) isimli savunma paktını kurdular. Sovyet Rusya da bunun karşısına, Doğu Avrupa’da, Doğu Almanya da dâhil olmak üzere nüfuzuna aldığı komünist devletlerle birlikte Varşova Paktı’nı kurarak çıkınca, dünyada adına ‘Soğuk Savaş Dönemi‘ denilen ve 1990’lı yılların sonunda, SSCB’nin dağılmasına kadar devam edecek olan bir dönem başladı.

Türkiye; komünizm tehdidi ile karşı karşıya geldiği için NATO’ya üye olmak istediyse de kabul edilmedi.

Buna rağmen ‘Truman Doktrini‘ denilen bir uygulama ile Türkiye’ye nakdî ve askerî yardımlar başlatıldı. Yardımların asıl maksadı, Türkiye’yi tam anlamıyla Amerikan nüfuzu altına almaktı.  Proje başarı ile uygulandı.

Avrupa, İkinci Dünya Harbi’nde yanmış ve yıkılmıştı. Amerika onu yeniden tamir için ‘Marshall Planı’nı devreye aldı. Türkiye de bu yardımdan yararlanmak isteğini seslendirince, 1948’de 10 milyon dolarlık kredi açıldı.

Bu Amerikan yardımları ve borçları, tarihin tekerrürü açısından Osmanlı Devletinin askerî ve ekonomik durumunu güçlendirmek için Kırım Harbi yılları ve sonrasında ilk defa Avrupa ülkelerinden dış borç almaya başlamasını hatırlatıyor. Osmanlı Devleti bu borçlarını ödeyemeyince, bunların ödenmesine yönelik 1880’li yıllarda Duyun-u Umumiye Teşkilatı kuruldu. Statüsü ve çalışması itibariye bu kuruluş, ‘Devlet içinde devlet’ görünümünde idi. Duyun-u Umumiye’nin de günümüzdeki karşılığı IMF’dir. IMF’ye de pekâlâ ‘Devlet içinde devlet‘ denilebilir. Tarih, üzerimizde bu yönden de tekerrür etmiştir.

Çetinoğlu: Türkiye’yi yönetenlerin hedefi ne idi?

Kocabaş: Türkiye’yi küçük bir Amerika yapmak. DP iktidarının Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 27 Ekim 1957 milletvekili seçimleri sebebiyle yaptığı bir propaganda konuşmasında şunları söylemişti: ‘Biz tıpkı Amerikalıların ilerleyiş seyrini takip ederek memleketimize çalışmaktayız ve öyle ümit ediyorum ki, 30 sene sonra Türkiye denilen bu mübarek memleket 50.000.000 nüfuslu küçük bir Amerika olacaktır.’

Çetinoğlu: Bu söz de bir tarihî tekerrür değil mi?

Kocabaş: Evet! Mustafa Reşit Paşa, Mithat Paşa, Prens Sabahattin de Osmanlı’yı, ‘Küçük bir İngiltere yapmak‘ hayalini kurmuşlardı.

Çetinoğlu: Bir başka röportajda buluşmak üzere bu röportajın son sözleri olarak neler söylemek istersiniz?

Kocabaş: Türkiye’de tarihin olumsuz olarak 100 yıl sonra tekerrürü, coğrafyamızın jeopolitiği ve milletimizin ekonomik yönden zayıflığı, tek kelimeyle fakirliğinden kaynaklanmıştır. Jeopolitiği değiştiremeyeceğimize ve hatta avantajlarından faydalanmaya devam edeceğimize göre, yapmak istediğimiz en büyük değişiklik Türkiye’yi ekonomik yönden kalkındırıp kuvvetlendirerek, başkalarına muhtaç olmadan kendisini kendi imkânlarıyla savunacak hâle getirmek olmalı ve hemen bunun seferberliğine girmelidir. Aksi takdirde dün İngiltere’nin bugün Amerika’nın nüfuzuna girdiğimiz gibi yarın da bir başka süper gücün nüfuzuna girerek olumsuzlukların tekerrürlerine sebep oluruz. Tekrar edelim: Türkiye’nin bütçesi dolu değil, borç almak yerine borç veremiyorsa, kendisini savunacak silahları en modern şekliyle kendisi üretemiyor, dışarıdan silah almak yerine dışarıya silah satamıyorsa ve istihdam problemini halletmemişse, Vatan, Millet, Hürriyet, Bağımsızlık, Bayrak, Sakarya nutukları havada kalmaya mahkûmdur.

 

 

SÜLEYMAN KOCABAŞ:

1950 yılında Kayseri ili Develi ilçesi Sindelhöyük Kasabası’nda doğdu: İlkokul tahsilini burada bitirdi. Orta tahsiline, Pazarören Mimarsinan İlköğretmen Okulunda başladı ve bu tahsilini İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Sınıfında tamamladı. 1970’da Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde yüksek tahsiline başlayan Kocabaş, 1975’de bu fakülteden Ziraat Yüksek Mühendisi unvanı ile mezun oldu. Aynı yıl Kayseri Tarım İl Müdürlüğü’nde memuriyete başladı. 2002’de bu müdürlükten emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Tarih ilmine özel bir ilgi duyan Kocabaş; okudukça, yazma ihtiyacı duydu. İlk yazıları, okul dergi ve gazetelerinde yayınlandı. Kocabaş, bilgisini artırmak için İngilizce ve Osmanlıcayı kendi gayretleri ile öğrendi. Çeşitli gazeteler ve dergilerde makaleler ve dizi yazılar yazdı. 1983’de Vatan Yayınları’nı kurarak kitaplarını yayınladı. Kocabaş’ın 2011 yılı itibariyle Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi üzerine yayınlanmış 54 kitabı bulunuyor. Pek çoğu birkaç baskı yapan kitaplarından bazılarının isimleri şöyledir: *Ermeni Meselesi Nedir Ne Değildir? *Tarihte ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi. *Filistin İçin Mücadele Türkiye ve Siyonizm. *Tarihte Türkler ve Almanlar. *Tarihte Tür-Rus Mücadelesi. *Tarihte Türkler ve Fransızlar.  *Sultan Abdülaziz ve Birinci Meşrutiyet Tarihi 1860-1878. *Sultan İkinci Abdülhamid Şahsiyeti ve Politikası 1876-1909. *Kendi İtiraflarıyla Jön Türkler Nerede Yanıldı? *Osmanlı İhtilallerinde Yabancı Parmağı 1589-1913. *Postmodern Darbe 28 Şubat’a Doping Mart-Nisan 1998 Sendromları. * Masonluk ve Masonlar. *Dönmelik ve Dönmeler. *İlginç Olaylar ve Düşüncelerle Kim Kimdir? *Türkiye’nin Canı Boğazlar. *Tarihte Âdil Türk İdaresi. *Tarihimizde Komplolar. *Tarihte ve Günümüzde Türkiye’yi Parçalama ve Paylaşma Planları. *1912-1913 Balkan Harbi. *Sarıkamış Faciası-Aralık 1914. *1944 Türkçülük-Turancılık Olayı. *Türkiye Nereye Gidiyor? Buhranlarımız, Yabancılaşma, Batının İçyüzü.

 

 

Enflasyon ve Hayır

0

Herkes, referandumdan sonra gelecek olan yüklü zamlara şimdiden kendilerini alıştırmalıdırlar. Referanduma kadar hükümet sattığı milli varlıklardan geriye kalan paralarla durumu idare edecektir. Satılmadık milli varlık bir kaç tane kaldı, gerisi hep satıldı ve ülkemin insanlarına durumu anlatmakta zorluk çekiyoruz. Bakan açıklama yapıyor; enflasyon şu kadardır diye… Çarşıya pazara çıkıyoruz, hükümetin açıkladığı rakamlarla, çarşının, pazarın hiç alakası yok. AKP li arkadaşa sordum, kaç haftadır et, domates, balık, salatalık, fasulye alıyor musun diye? O da lafı nereye getireceğimi bilmediği için, valla dedi saymadım ama epey zaman oldu almayalı . Bende dedim ki eee hani ortam, hoştu,enflasyon düşmüştü, sizinkiler yalan mı söylüyor acaba ? Ses yok.

*

İzahata başladım;

Bu ekonomik uygulamalar ile enflasyon düşürülemez. Faiz oranlarını düşürmeden, üretim maliyetlerini azaltmadan, mal ve hizmet üretimini artırmadan enflasyon düşürülemez. Finans ekonomisi terk edilmeli ve üretim ekonomisine geçilmelidir. Paradan para kazanma dönemi sona ermeli ve üretim yaparak kazanma dönemi başlamalıdır. Referandumdan çıkacak zamma da şimdiden HAYIR diyoruz.

*

 

Graham Fuller, yıllar önce Yeni Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabında bugünün Türkiye’sinin nasıl olacağının plan ve projesini çizmişti. O tarihten bu tarihe kadar olanlar Fuller’i hiç yanıltmadı, Başkanlık sistemine geçilecek, yetkilerin bazıları -yerel yönetimlere- devredilecek. Milli dirençler bertaraf edilecek, hayati önem taşıyan bir çok önemli yönetimle ilgili (Yürütme,yargı vs ) olgular bir kişide toplanacak…

Ve maalesef ki bunlar olurken, milli direniş sağlaması gerekenlerin bir kısmı bugün çıkmış Milliyetçiliği; Türklüğü, Türkçülüğü ayak altına alanlarla birlikte ”evet ”nümayişindeler.

*

 

Neye evet? Eyalet sistemine evet, tek kişinin hakimiyetine evet, Cumhuriyetin yok oluşuna evet, İki partili bir sisteme evet, derken Türk Milliyetçiliğini savunan partinin yok oluşuna evet deniyor ki,bunu kabullenmek ihanettir.

Şimdiye kadar yapılan çalma ,çırpma ve tüm adaletsizliklerin halının altına süpürülmesine evet ,öyle mi?

*

Bizler ise tek adamın ülkeyi yönetmesine”hayır ” diyoruz. Yapılan onca adaletsizliğin sümen altı yapılmasına ”Hayır ”diyoruz. Koltuklarını koruma uğruna memleketi altı aydır seçim süreci ile meşgul eden bu koalisyona da Hayır” diyoruz. Milliyetçiliği ayakaltına alanlara ve onlara payanda olanlara da ”HAYIR” diyoruz.

 

 

Rusya’nın Ortaasya’yı Sömürü Politikası – 3

Türkistan’a 1906’dan sonraki 5 yıllık dönemde tam 1 milyon Rus kolonici yerleştirilmiş, aynı zamanda reform programı uygulayan Başbakan Stolipin tarafından sorun çıkaranları yargılamakla yetkili özel mahkemelerden oluşan yaygın bir ağ kurulmuş ve birkaç ay içinde binlerce sanık “Stolipin Kravatı” olarak adlandırılan darağaçlarına gönderilmiştir. Başkurdistan ve Kazakistan’da kuvvetli bir şekilde uygulanan bu kolonizasyon sistemi, Kırgızistan’da Kozakların en verimli ovalara yerleştirilmesinden sonra kontrolden çıkmış ve büyük bir karmaşaya sebep olmuştur. Neden sonra Kırgızistan’ın ekilebilir topraklarının yüzde 60’ına bu göçmenler sahip olmuşlardır.

Türkistan’ın Rusya ile İngiltere arasında bir rekabet merkezi haline gelmesi bölgenin sömürgeleştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Ruslar, pamuk ihtiyacının yarısını Türkistan bölgesinden karşıladıkları gibi 1900’lerin başında Bakü petrollerinden 11 milyon ton üretim yapacak hale gelmişlerdir. Bunun yanı sıra meşhur “Otokrasi-Ruslaştırma-Ortodokslaştırma” sacayağıyla da hâkimiyet pozisyonlarını daimi kılmak istemişlerdir. Toplam nüfusunun yarıdan fazlası Rus olmayan ve 3’te 2’si Ortodoks olmayan halklar bu Ruslaştırma ve Ortodokslaştırma politikalarından büyük zarar görmüş ve Rusya bir “milletler zindanı” haline gelmiştir.

“Kazan Misyoneri” lakaplı Nikolay İlminskiy’in çabalarıyla ile Kazan Türkleri, Başkurtlar, Çuvaşlar ve diğerleri Ortodoks mezhebine geçmeye zorlanmış, geçenlere önemli ayrıcalıklar verilirken, geçmeye ayak direyenlere ise türlü baskılar uygulanmıştır. Ruslaştırma ve Ortodokslaştırma faaliyetleri yanında, ekonomik ve ticarî kısıtlamalara da gidilmiştir. Örneğin Kazan Türklerine ticaret şirketi kurmak ve Türkistan’da emlak edinme yasağı bile uygulanmıştır. Bunun yanında eğitim kurumları sıkı denetim ve mercek altına alınmış, aykırı yazı – haber ve bu gibi haberlere yer veren yayıncılığa yönelik olarak sansür önlemleri geliştirilmiş, Türkistan Türklerinin siyasî çalışmalarına da izin verilmemiştir.

Ekim 1917 Devrimi’nden sonra Ruslaştırma bu kez Sovyetleştirmeye, Ortodokslaştırma da Ateistleştirmeye dönüşecektir. Yanı Rusların her dönem için bir kimlik ve din tasavvuru var; artı bunun herkese dayatılması da tevarüs edilen bir gelenek gibi. Sovyet Halkı oluşturma görüntüsüyle yapılan aslında gizli Rusçuluktu. Bu bağlamda komünizmin en çok ekmeğini yiyen ve Ruslara yediren Stalin oldu. Josef Stalin, Sovyetler Birliği’ndeki tüm halk topluluklarını sosyalist düzene adapte etmeye çalışarak tek tip insan imaline çalışacak ve bu doğrultuda zulüm ve şiddette Çarları arkasında bırakacaktır.

Tarım alanlarının zorla kolektifleştirilmesiyle yalnızca Kazakistan’da 36 milyon besi hayvanı telef oldu ve bunun sonucunda yaşanan açlık 2 milyona yakın insanın ölümüne yol açtı. Kolektifleştirmeye karşı çıkan binlerce Kazak kurşuna dizildi. Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da yüzlerce caminin kapısına kilit vuruldu. Türk kültürünün önemli bir parçası olan atlar bile rejimin geleceğine yönelik tehdit olarak görülmüş ve “Ahalteke” olarak bilinen dünyaca ünlü Türkmen atları bile Stalin’in emriyle itlaf edilmiştir. 1928 yılında 4 buçuk milyon atın dolaştığı Kazak bozkırlarında 5 yıl sonra sadece 200 bin at kalmıştı.

Yine Stalin döneminde Kırgızistan’da da aydınları hedef alan sistematik bir yok etme kampanyası uygulandı. Rejime muhalefet, ajanlık ve Turancılık gibi suçlamalarla kurşuna dizilerek öldürülen 138 kişi günümüzde Ata-beyit Şehitleri olarak anılıyor. Sultan Galiyev gibi kıymetli bir isim Stalin’in emriyle 1940 yılında infaz edildi. “Yeryüzündeki Cehennem” olarak adlandırılan Gulag Takımadaları’ndaki çalışma kamplarına gönderilen 20 milyon tutukludan 12 milyonu hayatını kaybetti. II. Dünya Savaşı kayıpları da dahil toplam 40 milyon kişinin kanına giren Stalin’in kurbanlarının yarısının Türkler ve bilhassa da Ortaasya Türkleri olduğu kabul ediliyor.

 

 

Ne Hallere Düşmüşüz!

Ne gam, ne keder olsun, şu Turan otağında,

Sevdamız baki kalsa, gönüldaşlığımızda.

Olmayacak rüyalar, rüzgârlarda savrulsun,

Ne hallere düşmüşüz sevdamız sararmasa.

*

Şu kötü gidişatı şehitlerim duymasa,

Kürşat’a yerinmese Çin Seddi kenarında.

Özmen ile Önkuzu mezarda irkilmese,

Ne hallere düşmüşüz, hançerlendik bir anda!

*

Turan demişiz Turan, rehberimizse Kur’an,

Savaşa tutuşmuşuz, dün bugün ve yarında…

Çıkarsızdı niyetler, kardeştik, gönüldaştık,

Ne hallere düşmüşüz, Ülküm yara almasa…

*

Bunca Ülkü devini kenarlara attılar,

İşsiz, aşsız yiğitler kimlerin umurunda!

Başını Ülkücünün çekmediği bir hal var,

Biz ne hallere düştük, onlarsa makamlarda.

 

 

Veşavirhüm Fi’l-emr (10)

0

“İş konusunda onlarla müşavere et.”

Liderlerin veya sorumluluk mevkiindeki insanların, temel tutumlarını teyit edecek, hoşlarına gidecek şeyleri söyleyecek insanları bir araya getirip danışmaları, onlarla konuşup meseleleri danışmaları Kur’an’ın ruhuna uygun şûrâ değildir. Şûrâ zannedildiği kadar kolay değildir. Nice lider veya mevki sahibi kişi, kendisini rahatsız edecek görüşlerle yüzleşmemek için ehliyet ve liyakat sahibi kimselerle danışmaz, duymak istediklerini söyleyecek kişileri etrafında toplar.

“Hiçbir kul, danışarak karar aldığı için bedbaht olmuş değildir ve hiçbir kul da sadece kendi görüşüyle yetindiği için mutlu olmuş değildir” (Tirmizî, Kader, 15). Buharî, Hz. Peygamber’den sonra dört halifenin danışarak karar aldıklarını kaydeder (Buharî, İ’tisam, 28). Onlar peygamber sünnetini takip ediyorlardı, bu yüzden başarı sağladılar. Bu ayet aynı zamanda İslâm’da bir teokrasi olmadığını, Hz. Peygamber dâhil hiçbir yöneticinin mutlakıyetçi bir sıfata sahip olamayacağını açıkça göstermektedir. Hz. Peygamber şu sebeplerden dolayı mutlakıyetçi değildi:

a) Her ne konuşuyorsa vahyi referans alarak konuşuyor yani kendi şahsî fikirleri, arzu ve heveslerini dile getirmiyordu (53 / Necm, 3 – 4). Eğer aldığı vahyi doğrudan tebliğ ediyor idiyse bu Kur’an idi; vahyin ışığında ve denetiminde konuşuyor idiyse söyledikleri ve yaptıkları sünnet ve siret idi.

b) Şahsî içtihadı ve fikri olarak zelle kabilinden yanılmalara düşecek olsa vahiy ile bu küçük yanılma veya hata düzeltilirdi, peygamber söyledi veya yaptı diye üstü örtülmezdi.

c) Nübüvvete ilişkin konular dışında özellikle sosyal, iktisadî ve idarî hayatla ilgili konularda ashabıyla danışırdı. Bu ayet ve Şûrâ sûresi 38. ayet şûrâyı emretmektedir. Danıştığı bazı konularda başkalarının görüşlerine göre amel ederdi, ne olursa olsun kendi fikrini empoze etmezdi.

d) Ona yapılacak biatın ma’ruf üzere olması emredilmiştir, farazî (hipotetik) de olsa maruf olmayan konularda biat verilmeyeceği belirtilmiş (60 / Mümtehine, 12); hükmettiği zaman da ‘adaletle hükmetmesi’ emredilmişti (5 / Maide, 42).

“Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” Tevekkül, güvenmek, dayanmak, itimat etmek, işleri başkasına havale etmek anlamlarına gelir. “Azimden sonra Allah’a tevekkül edilmesi” emri “işlerin şûrâ ile yürütülmesi” hükmüyle ilgilidir. Buna göre, uygun prosedürler gözetilerek yapılan danışmalar sonucunda ortaya çıkan görüş ve kanaatlere itimat edilmeli, şûrâ kararları referans alınmalıdır.

Şûrâ ile tevekkülün bir arada zikredilmiş olması, İslâm’da “esbaba (sebeplere) tevessül (girişmek) takdire itimat” ilkesinin beraber yürüdüğünü gösterir. Varlık âlemine hükmeden, yasalarını vaz’eden (ortaya koyan), tedbir eden ve sonuçların istihsal edilmesini (alınmasını) sağlayan Allah’tır. Her şey O’nun kudret eli altındadır. Dolayısıyla O, dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Bu, Hakikat’le ilgili esaslı bilgilerden biridir.

Ancak bundan, herhangi bir gayret göstermeden veya sebeplere tevessül etmeden (başlamadan) sonucun Allah’a havale edilmesi (bırakılması) sonucunu çıkarmamak lâzım. Danışma (şûrâ ve müzakere) gerekli cehdin (gayretin) gösterilmesidir. Tatminkâr bir sürecin sağlandığına kanaat getirildiğinde artık Allah’a tevekkül etmek lâzım. Çünkü gerekli azim gösterilmiştir. Sebepler, tedbirler, başvurulan araçların her biri sadece vesilelerdir. Bunlara elbette başvurulacaktır ama bunların hiçbirinde ulûhiyet gücü yoktur. Mutlak kuvvet ve kudret Allah’ın elindedir. Depreme karşı evimizi sağlam malzeme ile inşa edeceğiz ama malzemenin bizi asla ölüme karşı korumaya kudreti olmadığını da bileceğiz. Fay hattı üzerinde çürük malzeme ile ev yaparak Allah’a tevekkül etmek, ilahî yasalara yani Allah’ın vaz’ettiği düzene meydan okumaktır; sağlam bir zemin üzerinde ve sağlam malzemeyle ev yapıp hiçbir gücün bu evi yıkamayacağını iddia etmek ve düşünmek de kudreti malzemeye atfetmek olur. Her iki düşünce ve inanma tarzı da yanlıştır. Doğru olanı sebeplere tevessül (girişmek), ilahî takdire tevekkül etmektir.

Bir bedevi sorar: Deveyi bağlayayım mı, yoksa salıp Allah’a tevekkül mü edeyim? Allah’ın Elçisi şöyle buyurur: “Önce deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et” (Tirmizî, Kıyamet, 60). (Bkz. 3 / Al-i İmran, 122; 9 / Tevbe, 151; 10 / Yunus, 84).

(Kur’an Dersleri / Dirasatu’l-Kur’an / Meal – Tefsir Cilt: 2, Al-i İmran:159)