18.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 696

Hoca Ahmet Yesevi ve Şehrimizdeki Kültür Etkinliği

Şehrimizin önemli etkinliklerinin adresi Yahya Kaptan Mahallemizdeki Süleyman Demirel Kültür Merkezidir. 3 Mart 2017 Cuma akşamı için adımıza gelen davetiye, kâğıdı, dizaynı, zarfı ve üstündeki desenleri ile özenle hazırlanmış ve dikkat çekici idi. Fazla gösterişli hali ile tenkit de edilebilecek bu davetiye taşıdığı maksat göz alındığında yerindeliği anlaşılıyordu. UNESCO 2016 yılını Hoca Ahmet YESEVİ yılı ilan etmiş ve bu etkinlik de bu Müslüman Türk büyüğü hatırasına hazırlanmıştı. Kocaeli Büyük Şehir Belediyesi ve Türk Dünyası Belediyeler Birliği Başkanı Sn İbrahim Karaosmanoğlu’nun himayesinde yapılan ve hazırlanan  ‘Sevda’yı Muhammed’  adı verilen albümün tanıtım konseri idi.

Hoca Ahmet Yesevi, Türklerin Müslümanlık anlayışının oluşmasında çok etkili olmuş bir zattır. XI y.y. da Horasan’da yaşayan ve bu bölgeden başlayarak tüm Türklerin yaşadığı coğrafyada etkisi olan biridir. Bunda öğretisini Türkçe yapmasının yanında yetiştirdiği öğrencileri bu bölgelere gönderip görevlendirmesinin rolü çoktur. Horasan erenleri denilen öğrencileri Anadolu’muzun muhtelif yerlerine gelip yerleşerek bu öğretiyi yaymışlar ve Müslümanlığın doğru anlaşılıp yaşanmasını sağlamışlardır. Bunlardan birisi de muhtemelen memleketim Gerede Esentepe’de  medfun bulunan Ramazan Dededir. Pir-i Türkistan namı da olan bu büyük zat, ders ve eğitimden arta kalan zamanında kaşık-kepçe yapıp satarak geçimini sağlar.  Öğretilerini Divan-ı Hikmet adında toplanan eserinden alabiliriz. Bunlardan birisini burada yazmak istiyorum;

‘Dünya için gam yeme, haktan özgeni deme

Kişi malını yeme, sırat üzre tutar a

Ata ana karındaş, kayan kitti fikir kıl

Tört ayaklı tahta at bir sana yeter a’

Kul hakkının önemini ve ölümün kaçınılmazlığını ne güzel anlatmış…

Konser, Divan-ı Hikmet ‘ten alınan nasihatlerin tasavvuf musikisi ile sunulması idi. Fonda Ahmet Yesevi’nin hikmetlerinin olduğu eserlerden alınan bazı minyatürler ile anıt mezarının duvarlarında bulunan ma’kili tarzda yazılmış hat süslemeleri vardı. Sn Murat Özer’in hazırladığı bu programı özel kıyafetleri ile Emin Olcay genel anlatımını, Cemalettin Tül bey de sunumunu gerçekleştirdi. İrfan Gürdal bey sazı ve sesi ile, İbrahim Suat Erbey o güzel sesi ile söylediği Yesevi hikmetleri ile bizleri mest etti. Diğer saz sanatkârlarının usta uymu bu konseri güzelleştiren diğer bir zenginlikti. Ahmet Uzunoğlu ve Mahmut İslam beylerin konser başlangıcı ve bitişinde saba makamında okudukları ikili ezan ve sela ilgili din görevlilerimizin örnek alacağı kadar güzeldi.

Girişte elimize verilen programın akışını ve okunacak eserleri takip etmemiz ve anlamamızı kolaylaştıran kitapçıktan çok yararlandım. Bu program TRT AVAZ da naklen yayınlandı. TRT repertuarına girdiğinden tekrar kullanılacaktır. Şehrimizde icra edildiği için Kocaeli’mizin bilinmişliğine katkı verecek böyle bir etkinliğin şahidi olmanın mutluluğu anlatılamaz. Bu sebep ile aşağıdaki teşekkürümü paylaşmak istedim.

Sn. İbrahim Karaosmanoğlu; Sevda-yı Muhammed Yesevi  İlahileri programını büyük bir memnuniyetle izleyenlerdendim. Türk-İslam Tarihinin bir zirve ismi olan Ahmet Yesevi üstadın hatırlanmasında, bilinmesinde, tanınmasında,  çok önemli  yer tutacak olan bu hizmeti şehrimizde yapmış olmamız bir iftihar vesilesi olsa gerektir.

Başkanlığınız döneminde yapılmış ve yapılmakta olan çok önemli sosyal, çevre ve şehircilik hizmetleri yanında böyle  önemli bir kültür projesinin  gerçekleştirilmesine vesile olan başta şahsınız  ve sonra bu çalışmaya emeği geçen herkese teşekkür etmeyi ve tebrik etmeyi bir   Kocaelili olarak vazife bilirim. Piri-Türkistan olarak da bilinen Hoca Ahmet Yesevi’nin  HİKMETLER  isimli eserinide bizlere  ulaştıran bir çalışmayıda beklediğimizi beyan ederek saygılar sunarım.

 

 

Kehanetim veya Öngörüm

Toplumun bütün kesimlerinden saygı gören, kanaat önderi olma özelliğini taşıyan kişilerin bir siyasi partiye kendisini bağlamasının doğru olmadığını düşünürüm.

Kanaat önderi olan kimsenin, kendisine bağlı hisseden kitlelerin özel hayatından, siyasi tercihlerine kadar her şeyine karışmasını, yönlendirmesini de kabul edilemez bulurum.

Kanaat önderi olan şahıs,  temel inanış ve ilkeleri öğretmeli ve herkesin kendi hür iradesi ile hayat tarzını, sosyal ve siyasi tercihlerini belirlemesinin en doğrusu olduğunu kabul etmelidir.

Sünnete de, demokratik anlayışa da uygun düşen budur.

Devleti ele geçirme veya devletin bazı unsurlarını yönetme sevdası, bazılarına ilk bakışta cazip görünmüş olabilir.

Nurcu bir arkadaşımdan sıkça duyduğum Bediuzzaman Said­i Nursi’nin, din adına hareket eden kişilere ve zümrelere tavsiyesi olan şu sözü bana daha makul geliyor: “Euzubillahimineşşeytani Ve’s Siyase.” Siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçınma tavsiyesini, “siyasetten ve paradan” diyerek genişletmek daha da doğru olabilir.

Siyasete ve maddi güce endekslenmiş din temelli hareketlerin, hizmet üretme imkânlarının azalacağı, tam tersine nifak ve çatışmaya yardımcı olacağını görmek için kâhin olmaya lüzum yoktur sanırım.

Siyasi ve maddi gücün kaybedilmesi korkusu, ­maazallah­ İslam’ın hiç kabul etmeyeceği metotların kullanılmasını mazur ve “şeytan” ile işbirliğini meşru gösterebilir.

***

Yukarıdaki satırları 21 Eylül 2010 da yazdığım köşe yazısından aldım.

O zaman adı “Cemaat” olan dini kisveli hareketin, elde etmiş olduğu gücü kaybetme korkusu ile İslam’ın hiç kabul etmeyeceği metotlara başvurması ve “şeytan” ile işbirliği yaparak eli kanlı bir terör örgütüne dönüşmesini gördükten sonra yazdıklarım kehanet gibi görülebilir.

Oysaki bunlar olayların analizi ve sebep-sonuç ilişkilerinin değerlendirilmesi ile varılmış bir öngörü idi. Bugün de aynı sebep-sonuç ilişkisi geçerlidir.

Kendilerine “hoca” dediğimiz muhteremlerden sadece dinimizi doğru öğretmelerini ve güzel ahlakları ile örnek olmalarını bekliyoruz. Camilerimizi siyaset meydanına çeviren “hocaların” yaptığı çok tehlikeli. Hocaların siyasetin aleti olmaları -güç / menfaat karşılığı da olsa veya iyiniyetli de olsa- çok sakıncalı.

Hele hele referandumda “evet” çıkacağına dair hadis uyduranlar “şeytan” ile işbirliği yapabilme potansiyeli en yüksek mahlûklardır.

************************************************

Halkoylamasında Evet ve Hayır Oyu Verenler

Anayasa değişikliklerinin halkoylamasında vatandaşların “evet” veya “hayır” tercihlerinde rol oynayan etkenler birden çok fazladır. Bu etkenlerin bileşkesine göre bir tercih ortaya çıkar.

Şimdi bu tercihleri yapan vatandaşların durumunu nasıl yorumlamalıyız? “Hain“, “bizden“, “onlardan” kelimelerini kullanmak ne kadar doğru? Tarihten iki olayı aktararak bir sonuca varmaya çalışalım.

***

İslam Tarihinden Bir Örnek

Hazreti Muhammed’in (632 yılında) vefatından sadece 24 sene sonra, 656 yılında yaşanan Cemel Vakası (Deve Olayı) ve 657 yılında yaşanan Sıffin Savaşı İslam tarihinin dönüm noktalarıdır.

Hazreti Ali ile O’nun halifeliğine ve yönetim tarzına karşı çıkanlar arasında yapılan bu savaşlarda taraflar çok dikkat çekici idi.

Bir tarafta Hazreti Peygamber’in amcasının oğlu ve damadı, ilim beldesinin kapısı, dört büyük halifenin sonuncusu Hz. Ali vardı.

O’na karşı çıkanlar arasında ise Peygamberimizin sevgili eşi Hz. Ayşe ve sahabenin büyüklerinden Talha, Zübeyr, Amr bin el-Âs, Muaviye gibi zatlar yer alıyordu.

Bu olaylar sadece vicdanları kanatan hazin birer vaka olarak kalmamış, Müslümanların bölünmelerine sebep olmuş, siyasi- sosyal gelişmelerin yönü değişmişti.

Bu olayların başlangıcı “bir konudaki içtihat (görüş) farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı.

İslam bilginleri her iki tarafta yer alan büyük sahabelerin saygıdeğer kişiliğine vurgu yaparlarken, tarihçiler savaşan tarafların bir kısmının, karşı taraftan öldürülenler için de yas tuttuklarından bahseder. Çünkü biliyoruz ki her iki tarafta da Allah’ın emirlerinin yerine getirilmesi ve O’nun Peygamberinin yolundan gidilmesi esastı. Fakat bu yolun hangisi olduğunda ihtilaf vardı.

Şüphesiz ki, her iki tarafta yer alan büyük zatlara saygı duyacağız. Fakat Onların bir kısmının tercihlerinin İslam’ın sonraki yıllarda olumsuz bir gidişat içine girmesine sebep olduğunu da göz ardı edemeyiz.

***

Kurtuluş Savaşı Örneği

Merhum Tarık Buğra‘nın muhteşem eseri “Küçük Ağa” romanı (ve merhum Yücel Çakmaklı‘nın bu romandan aynı isimle yaptığı film) birçoğumuzun hatırasında yer almaktadır. Romanda 1. Dünya Savaşı sonrası ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Akşehir kasabasında yaşananlar anlatılır.

Dünya Savaşından sonra Yunan ve İngiliz işgallerine karşı direniş isteyen grupların en önemlisi Kuvayı Milliye idi. Diğer tarafta işgal altındaki İstanbul’da yaşayan Padişah‘ın hala devleti temsil ettiği ve birlik için padişahın iradesine göre davranılması gerektiğini savunanlar vardı. Bu tarafların çatışmaları da önce fikir ayrılığı ile başlamıştır.

Akşehir’de görev yapan ve halk nezdinde çok etkili bir kişilik olan bir hoca vardır. Halkı Padişaha ve İstanbul Hükümetinin otoritesine güvenmeye davet eden İstanbullu Hoca, olayların gelişmesi sonucu Kuvayı Milliye tarafına geçer. Ve “Küçük Ağa” adıyla ciddi hizmetler yapan bir kahraman haline gelir. Sayıca az fakat imanı yüksek Kuvayı Milliyeciler bütün hesapları bozar ve mücadeleden başarıyla çıkar.

Tarık Buğra bir radyo programında romanını hangi düşünceyle yazdığını anlatırken her iki tarafta olanların da vatanını milletini seven ve işgalden kurtulmak isteyen insanlarımız olduğunu söylemişti. Sosyal ve siyasi olaylar karmaşık yapısını göstermiş ve çözüm üretme konusunda farklılıklar oluşmuştu. Her iki tarafta olanlar da hain değildi ve vatanseverdi.

Fakat vatansever insanların bir kısmının çözüm yönünde farklı görüşte olmaları, iç çatışmalara ve dışa karşı mücadelede zafiyete sebep olmuştu.

***

Şüphesiz halkoylamasında “evet” diyenlerin büyük çoğunluğu da “hayır” diyenlerin çoğunluğu da vatanını milletini seven insanlarımız oluşturmaktadır. Ancak “millet iradesi” olarak ortaya çıkan halkoylamasının sebep olacağı gelişmeler, herkesin ortak kaderi olarak tecelli edecektir.

***

Paylaştığım ikinci yazı da 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumunun ertesi günü yazdığım yazıdan alıntı. O referandumda yüzde 58 “evet” oyunu verenler hain değildi. Ülkemiz için iyi olacağı kanaatiyle “evet” demişlerdi.

Ancak FETÖ’cüler bu “evetler” sayesinde yargıya tam hâkim olmuş, devleti ele geçirmiş ve 15 Temmuz darbesine cesaret edebilir güce erişmişti.

Hain” olmadan da ülkeye zarar verilebilir. Aman tercih yapmadan önce çok iyi düşünün.

 

 

Bir asırdan fazla zamandan beri İlim ve siyaset mektebi gibi hizmet veren Türk Yurdu Dergisi’ni, Doç. Dr. Mustafa Gündüz ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: 2011 yılında 100. Kuruluş yıldönümünü kutlayan Türk Yurdu Mecmuası ile ilgili olarak çok kapsamlı çalışmalarınız olduğu biliniyor. Önce derginin yayın hayatına girdiği dönemle ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız?

 

Yard. Doç. Dr. Mustafa Gündüz: Türk Yurdu Mecmuası, İkinci Meşrutiyet döneminde yayın hayatına girdi. İkinci Meşrutiyet,  Türk Tarihinin en önemli dönüm ve kırılma noktalarından biridir. Özellikle modern Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda hem 2. Meşrutiyetin ilanı hem de 1923’e kadar yaşanan tecrübeler olağanüstü önem arz eder. Türk siyasî hayatının modern biçim ve algılarına yönelik ilkler bu dönemde ortaya çıktığı gibi; basın, edebiyat ve kültür dünyası da önceki uygulama ve zihniyetten kopma, geleceğe yön verme bağlamında bir farklılığa doğru yol almıştır.

 

Kanun-ı Esasî’nin yeniden yürürlüğe konması ile biraz da hürriyet algısının acemiliğinden, basın hayatı ‘anarşik‘ denilebilecek bir patlama yaşamıştır. Bu ahvalde hemen herkes düşündüklerini matbu görme hevesi içine girerek, basın hayatı o güne kadar hiç olmadığı kadar hareketlenmiştir. Bu durum büyük bir zenginlik ortaya koyduğu gibi niteliksizliği, fikrî alanda derinliği olmayan bir yapıyı ve yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Bu sebeple Hilmi Ziya Ülken, meşhur eseri ‘Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi‘nde 2, Meşrutiyet fikir hayatının derinlikten ve özgünlükten yoksun, daha çok taklit ve terkip esaslarına dayalı olduğunu söyler.

 

Çetinoğlu:Yayın organları belli bir seviyenin üzerine çıkamıyorlardı.’ Diyorsunuz. Bu ortamda Türk Yurdu’nun özel bir yeri olsa gerek.

 

Gündüz: Elbette Türk Yurdu’nun diğer yayınlardan ciddi bir farkı var. Her şeyden önce Türk Yurdu’nu inşa edenlerin başında çok iyi eğitim almış, zengin tecrübeleri dlan Rusya kökenli Türk aydınların ve zenginlerin önemli katkıları var. Derginin beyin işlevini Yusuf Akçura oluşturuyor. Öyle ki, François Georgeon’a göre bir anlamda ‘Türk Yurdu demek Yusuf Akçura demektir.’ Bir de artık o dönemde yepyeni bir dünya şekillenmektedir. Bu yeni dünyada milliyetçiliğe çok önemli bir yer verilmekte ve artık bütün halklar millî duyguları ön plana çıkararak gelecek hesabı yapmakta ve var olma mücadelesi vermektedir. Bu duyguları ve düşünceleri ayakları yere basan bir şekilde projelendiren yegâne entelektüel çevre Türk Ocağı ve Türk Yurdu çevresi idi.  Bir milletin var olma, hayatta kalma korku ve heyecanı ile karşı karşıya kaldığı bir dönemde bu içerikte bir derginin çıkması O’nu özgün kıldı. Şahsî birikim, hırs, heyecan ve ideal uğruna Türk Yurdu inanılmaz bir ilgi gördü ve Dünyadaki pek çok Türk kolonisinin olduğu yerlere ulaştı. Öyle ki, Türkistan’da, Mısır’da ve Avrupa’nın pek çok önemli şehrinde Türk Yurdu okunuyor ve dergide anlatılanlar karşılık buluyordu. Dönemin ruhuna uygun, fikrî seviyesi yüksek dergilerin başında Türk Yurdu geliyordu. Elbette başka dergiler de vardı. Mesela Sebilü’r-Reşad, İçtihad, İslam Mecmuası, Millî Tetebbular Mecmuası gibi entelektüel seviyesi ve iletişim coğrafyası hayli geniş dergiler de bu dönemde yayımlandı. Bu dergiler arasında Türk Yurdu’nun en mümeyyiz vasfı kendine özgü yayın politikası ile yayınını kısa aralıklarla kesintiye uğramış olsa da, bu güne kadar devam ettirmesidir. Böylece yüz yıllık süreçte Türk düşünce, siyaset, edebiyat, sanat vb. alanlarda binlerce özgün kişiye, fikre ve ürüne Türk Yurdu ev sahipliği yapmıştır.

 

Çetinoğlu: Türk Yurdu Dergisi’nin yayınına, nasıl bir siyasî ortamda karar verildi? Derginin yayınlanması kimler tarafından kararlaştırıldı?

 

Gündüz: Aslında Türk Yurdu gibi bir derginin 1911’de ortaya çıkmasına kadar çok daha derin ve sancılı bir süreç yaşanmıştır. 1860’lı yıllardan itibaren Türklüğe vurgu yapılmaya başlanmıştır ve Rusya’daki Cedidizm’in etkileri ile Rusya kökenli Türk aydınlardan İsmail Gaspıralı, Mustafa Celaleddin Paşa, Mizancı Murad, Hüseyinzâde Ali ve hemen hemen aynı süreçte de Osmanlı merkez aydınlarından Namık Kemal ve Ali Suavi başta olmak üzere, 2. Meşrutiyet’in özgün fikir akımları Yeni Osmanlılar döneminde rüşeym haline gelmiştir. Öncelikle ilmî Türkçülük bu dönemde başlamıştır. Kültür ve sanat alanındaki Türkçülük ise Sultan İkinci Abdülhamid Han döneminde güçlenmiştir. Bu hükmü bütün ayrıntıları ile David Kushner ‘Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu‘ adlı eserinde net biçimde doğrular. Bu bağlamda her ne kadar bu güne kadar üzerinde durulmamış veya aksi iddialarda bulunulmuş olsa da, 2. Abdülhamid Han; Türklüğün gelişmesine, zenginleşmesine, sağlam bir zemin üzerinde yaşamasına imkân sağlayan en büyük tarihî figürdür. Yine bu iddiaları da Kemal Karpat’dan geniş bir şekilde okumak mümkün. 2. Abdülhamid Han iktidarının sonlarına gelindiğinde artık Türklük ve Türkçülük için müsait bir ortam bulunuyordu. Bunu hem Osmanlı merkez aydınları hem de Rusya’dan gelen aydınlar üstlenerek, 2. Meşrutiyet’in hemen akabinde alevlendirdiler.

 

Türk Yurdu, Türk Yurdu Cemiyeti’nin yayın organıdır. Türk Yurdu ve Türk Ocakları’nın tarihî temellerini bu dernek oluşturmuştur.

 

O dönemde Rusya’da meydana gelen iç meseleler ve Osmanlı’da Meşrutiyet’in ilan edilmesi birçok aydının İstanbul’a gelmesine sebep olmuştur. Rusya’dan gelen Türk aydınlar, Ahmed Agayef, Akçuraoğlu Yusuf, Hüseyinzâde Ali bey gibi yüksek düzeyde eğitim görmüş kimselerdir. Bazıları Rus lise ve üniversitelerini bitirmişler, bazıları da Avrupa’nın seçkin üniversitelerinde eğitim görmüşlerdir.

 

Yusuf Akçura 1908’de İstanbul’a geldiğinde Veled Çelebi, Necib Asım (Yazıksız) gibi eski dostları ile Türk Derneği’ni kurdular. Derneğin amacı Türklerin tarihi, edebiyatı, şiiri ve sosyal özellikleri ile ilgili çalışmalar yapmak, elde ettiği neticeleri kamuoyuna açıklamaktır. Türk Derneği kendi adını taşıyan ve ancak 7 sayı yayımlanabilen bir dergi çıkarmıştır. Bu dergi Türk Yurdu’nun yerli öncülerinden sayılır. Masami Arai ve Şevket Koçsoy’un bu dernek üzerine yaptıkları araştırmalar Türk Yurdu ve Türk Ocakları’nı anlamada hayli önemlidir. Derginin tam çevrim yazısı da yakın tarihte yayımlandı.

 

Çetinoğlu:Yerli öncülerdediğinize göre, ‘yabancı öncülerde olmalı

 

Gündüz: : Elbette. Bu ifadeden kastım, hem Rusya kökenli Türk aydınları hem de bu aydınların ve yakınlarının özellikle Türklerin yoğun biçimde yaşadığı kültür ortamlarında çıkardıkları dergiler ve diğer yayınlar. Mesela Rusya’da Yayımlanan Şûra Mecmuası ve Tercüman Gazetesi var. Türk Yurdu’da yer alan pek çok haber bu dergilerden iktibastır. Türk Yurdu’nda bu dergiler için açık olarak ‘öncümüz‘ veya ‘refikimiz‘ gibi ifadeler yer almaktadır. Türk Yurdu’nun genel yayın politikasına bakıldığında da bu dergiler ile benzerlikler dikkati çeker.

 

Akçura’nın daha önce yazılar yazdığı 1907den beri Orenburg’da Fatih Kerimi tarafından yayınlanan Şûra Mecmuası ile benzerlikler gösterir. Aynı zamanda Türk Yurdu İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman Gazetesi’nin küçük kardeşi olmakla iftihar etmektedir. Dergi üzerinde Gaspıralı’nın ve gazetesinin büyük etkisi vardır. Gaspıralı, Türk Yurdu’nda birçok yazılar yazmış ve dergiyi düzenli olarak okuduğunu belirtmiştir. Türk Yurdu, millî ve dinî konulardaki tutumu, dili ve ele aldığı diğer konular bakımından Gaspıralı’nın Tercüman’ına benzerlik gösterir.

 

Çetinoğlu: Türk Yurdu Mecmuası, Türk Ocakları’nın yayın organı olarak bilinir. Türk Ocakları’ndan önce de 31 Ağustos 1911 tarihinde kurulan Türk Yurdu cemiyeti, daha önce de Türk Derneği vardı.

 

Gündüz: Evet! Türk Derneği’ni Türk Yurdu Cemiyeti takip etmiştir. Mart 1912’de ise Türk Ocakları kuruldu.

 

Çetinoğlu: Türk Ocakları kimler tarafından kuruldu?

 

Gündüz: Şu beş önemli araştırmacıyı zikretmek istiyorum. Bunlar; Yusuf Sarınay, Füsun Üstel, İbrahim Karaer, Mehmet Özden, Hüseyin Tuncer. Hepsi büyüğüm olan bu akademisyenler Türk Yurdu’nun daha iyi anlaşılabilmesi için çok önemli araştırmalar yapmışlardır. Onların kıymetli eserlerinden de Türk Yurdu ve Türk Ocaklarını çok farklı yönleri ile tanımak mümkün. Bütün bunlar birbirini desteklemektedir. Buradan hareketle hepimizin ortaya koyduğu gerçeklerden yola çıkarak şunlar belirtilebilir: Türk Ocakları Cemiyeti’nin kuruluşunu hazırlayanlar, 190 kişiden oluşan tıbbiyeli öğrenciler grubudur. Ancak, öğrenci oldukları için gerek mevzuat ve gerekse fiilî şartlar ve ayrıca temsil özelliği açısından resmî kurucu olamadılar. Dönemin milliyetçi aydınlarından Ahmed Ferid (Tek), Ahmet Hikmet (Müftüoğlu), Fuat Sâbit resmî kurucular ve ilk yöneticiler oldular. İlk genel başkanlığı, millî şairlerimizden Mehmet Emin (Yurdakul) üstlendi. O’nun Erzurum’a vali olarak tayin edilmesi üzerine başkanlığa Ahmed Ferid Bey getirildi.

 

Çetinoğlu: Türk Ocakları hakkında genel bir değerlendirme mümkün mü?

 

Gündüz: Türk Ocakları, millî şuurun, millî kültürün gökleştirilmesi, geliştirilmesi, daha geniş kütlelere tanıtılması ve benimsetilmesini temel ilke olarak benimsemiş bir sivil toplum kuruluşudur. Bu temel ilkeler günümüze kadar titizlikle takip edilmiştir. Türk Yurdu Dergisi de bu temel ilkeleri milletimize yansıtmaya başarı ile devam etmektedir.

 

Çetinoğlu: Yine 1911’e dönersek; dergi çıkarma fikri kime aittir?

 

Gündüz: Akçura’nın faal üyesi olduğu bu derneklerde Rusya kökenli birçok Türk aydını görev almıştır. Türk Yurdu adında bir derginin çıkarılma fikri 1911 ‘de ilk olarak Mehmed Emin (Yurdakul)’dan geldiği söylense de bu fikrin öncelikli sahibinin Yusuf Akçura olması kuvvetle muhtemeldir. Akçura emellerini gerçekleştirmek üzere 1908 devriminden sonra İstanbul’a gelmiştir. Akçura’nın da tanıdığı Orenburglu Mahmut Bay Hüseyinov Osmanlı Devleti’nde hayır işlerinde kullanılmak üzere büyük bir miktar para bağışlamıştır. Paranın kullanım hakkı Akçura’da olduğu için, o da eğitim, hizmetlerine ağırlık vermiş ve Türk Yurdu 31 ağustos 1911’de yayın hayatına başlamıştır. Kurucu üyeler arasında Yusuf Akçura, Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), Ahmed Agayef (Ağaoğlu), Hüzeyinzâde Ali (Turan) ve Âkil Muhtar beyler bulunur. Türk Yurdu ve Türk Ocağı üyeleri arasında hissî ve fikrî bir bağın da bulunması sebebiyle dergi ilk çıktığında büyük bir ilgi görmüştür.

 

Çetinoğlu: Dergi, çıkış amacını nasıl açıklıyor?

 

Gündüz: Türk Yurdu’nun amacını dergi adının klişesi altında yer alan ‘Türklerin fâidesine çalışır‘ dövizi gösterir. Genel amaç ise ‘Türklüğe hizmet etmek, Türklere fâide dokundurmak, maksadımız budur. Maksada erişmek için hangi yollarda yürüyeceğimizi derginin içeriği gösterecektir. Tanrı yardımcımız olsun.’ cümlesiyle belirtilir.

 

Akçura, Türk Yurdu’nun amaçlarını geniş biçimde 1928’de çıkardığı yıllıkta belirtir. Ona göre, Türk Yurdu, Türk ırkının ekseriyeti tarafından okunacak, dili sade olacak, kavmin ekseriyetine faydalı mevzulara yer verilecek, bütün Türklerce kabul edilecek bir ideal ortaya koyacak, Türklerin tanışmalarına, iktisat ve ahlâkça yükselmelerine ve ilmî bilgi yönünden zenginleşmelerine hizmet eden mevzular en Ziyade olacak, siyaset bunlardan sonra gelecektir. Türklerin birbirleri ile tanışmaları için Türk dünyasındaki olaylar ve hassaten kardeşler arasında sevinç veya kederi mucip olacak olan vakıalar ile dünyanın farklı bölgelerinde cereyan eden olaylardan haberler verilecektir. İçeride hiçbir siyasî hareketin sözcüsü olunmayacaktır. Türklüğün siyasî, ekonomik menfaatleri savunulacaktır. Osmanlı Türkleri arasında Türk millî ruhunun inkişaf ve takviyesine, idealsizlikten dolayı ortaya çıkan tembellik ve bedbinliğin giderilmesine çok çalışacak ve ekseriya hiçbir şeye dayanmaksızın ortaya çıkan mübalağalı garp korkusundan da bu milleti tahlise (kurtarmaya) elinden geldiği kadar uğraşacaktır.

 

Çetinoğlu: Evet! Bu amaçlarla yola çıkan Türk Yurdu Dergisi, kesintiler olmakla birlikte, içerisinde bulunduğumuz 2011 yılının Temmuz ayında kadar, yeni seride 287., genel olarak ise 648. sayıya ulaşarak yayımını devam ettirmiştir. ‘dergiler mezarlığı’ diyebileceğimiz Türk yayıncılığında önemli rakamlardır. Türk Yurdu Dergisi, kalıcılığını nasıl sağlamıştır?

 

Gündüz: Her şeyden önce şunu belirtmek isterim: Türkiye halkları, kültürleri düşünceleri, sanatı dini ile büyük bir zenginlik gösterebilir. Ancak bu zenginliğin ana rengi TürklüktürBu coğrafyada Türk düşüncesi, Türk kültürü ve devletin kurucu unsuru olarak Türk halkı her zaman önde gelen unsurdur ve öyle olmaya da devam edecektir. Bunun hilafına olacak her düşünce, eylem ve hareket bu coğrafyada bir varlık yokluk mücadelesiyle neticelenecektir. İşte bu ontolojik gerçeklik Türk Yurdu’nu 100 yıldır yaşatmaktadır ve daha nice yıllar da yaşatmaya devam edecektir. Adı Türk Yurdu olmasa da felsefesi Türk Yurdu olan dergiler bu coğrafyada daima var olacaktır.

 

Ancak daha teknik cevaplar vermek gerekirse; Türk Yurdu’nun yüz yıllık yayın hayatı sürekliliğinin arkasındaki önemli unsurlar, derginin yayımlanma amacı, ideolojisi, ilkeleri, kadrosu ve yayımlanmaya başladığı ilk günden bu güne kadar Türkiye ve Türk dünyası ile kurduğu iletişim ve etkileşim ağıdır. Elbette burada Türk Ocakları’nın varlığı, mali imkânlar da önemlidir. Ancak niyet ve ciddiyet hepsinden önce gelmektedir.

 

Çetinoğlu: Derginin ulaştığı alanların haritasından söz eder misiniz?

 

Gündüz: 18. Yüzyılın sonları ile 19. Yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın ve Türk dünyasının belli başlı entelektüel merkezleri bulunmaktadır. Bu merkezler, bir anlamda dünya siyaset, ekonomi ve politikasının da yönlendirildiği veya etkilendiği merkezler konumundadır. Bunlardan Osmanlı’yı ilgilendirenlerden bazıları; İstanbul, Bursa, Edirne, Konya, Lübnan, Mısır, Tahran, Bağdat, Beyrut, Kazan, Orenburg, Bakû, Moskova, Petersburg, Paris, Londra, Berlin ve benzerleridir. Türk Yurdu yayımlandığı andan itibaren bu merkezler ile sıkı bir ilişki içinde olmuştur. Bu ilişki o bölgelere gönderilen özel muhabirler, elçiler, gazeteciler veya orada kurulan dernekler ve mahallî basın yolu ile yapılmıştır.

 

Kazan’dan Buhara’dan, Semerkant’tan, Petersburg’dan, Bakû’dan, Budapeşte’den veya Türk dünyasının çok farklı ve uzak bölgelerinden gelen mektuplar, Türk Yurdu sayfalarında yer almıştır. Bu mektuplar veya Ufa, Kazan, Orenburg, Bahçesaray ve benzeri yerlerdeki matbuat âleminden seçilen ve Türk Yurdu’nun her sayısının birçok sahifesinde yer alan kısa yazılardan oluşan şuûn kısmı, derginin üstlendiği özel görevi ve iletişim etkisi açısından önemli bir bölümdür. Türk Yurdu’nda yayımlanan çok sayıdaki şuûn haberlerinde Osmanlı, Türkistan ve Rusya şehirlerindeki Müslüman Türklerin sosyal iktisâdi, kültürel ve günlük hayatlarından haberler verilmiştir. Bunlardan bazıları Kazan’da, Buhara’da, Macaristan’da veya başka yerlerde yeni açılan kültürel merkezlere, kütüphanelere, okullara ve buralarda yapılan özellikle Türklükle ilgili faaliyetlere ayrılmıştır.

 

Yine bu bölgelerde yapılan iktisâdi faaliyetlerden de övgü ile bahsedilmiş, Osmanlı ahalisine bunlar örnek olarak gösterilerek teşvikler verilmiştir. Kazan’da yeni bir dokuma atölyesinin kurulması veya Buharalı bir Türk’e elektrik imtiyazının verilmesi, Kastamonu’da sanayi mektebi açılışı, Titanik vapurunu deniz altından çıkarmak için bir Türk şirketinin de müracaat etmesi gibi Türklerin iktisâdî faaliyetleri ile ilgili haberler sıklıkla yer almıştır. Türk şirketlerinin milletlerarası işlere teşebbüs etmeleri şayân-ı iftihar olarak benimsenmiştir. Bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere Türk Yurdu’na farklı yollarla gelen bu bilgiler şüphesiz dergi yazarları tarafından memnuniyetle karşılanmıştır.

 

Şuûn bölümünde yayımlanan bazı mektuplar ise daha basit ve günlük hayattan farklı olayları konu almıştır. ‘nişan‘, ‘evlenme‘, ‘Bakû’da bir düğün‘, ‘ölüm ilanları‘, ‘Petersburg’da bir dinî bayram‘, ‘Kazanda bir yangın‘, ‘bayram tebrikleri‘, ‘savaş haberleri‘, ve benzerleri gibi.

 

Çetinoğlu: Derginin bu haberleri nasıl topladığı biliniyor mu?

 

Gündüz: Derginin çok geniş bir haber alma ağı bulunmaktadır. Bu ağ, o şehirlerde yaşamakta olan ve Türklük kavramına gönül vermiş kişilerle kurulan ilişkilerle oluşturulmuştur. Üstelik bu merkezlerden alınan haberlere göre, oralarda da Türk Yurdu ilgiyle ve heyecanla takip edilmekte ve okunmaktadır.

 

Özellikle Budapeşte, Bahçesaray, Orenburg, Petersburg, Kazan ve Mısır gibi merkezler Türk Yurdu Dergisi’nin önemle haber verdiği merkezlerdir.

 

Çetinoğlu: Dergiye gösterilen ilgi hakkında belirlemeleriniz var mı?

 

Gündüz: Türk Yurdu çıkmaya başlamasından kısa bir süre sonra gerek Osmanlı topraklarında gerekse, Osmanlı dışındaki Türk ve Müslüman dünyasında hatırı sayılır bir itibara ulaşmıştır. Bu itibar gerçekten yüksek bir seviyedir. Öyle ki derginin ilk sayıları bir kaç baskı yapmıştır. Çok uzak yerlerden çok sayıda dergi sipariş edilmiştir.

 

Çetinoğlu: Bu hükme nereden varıyorsunuz?

 

Gündüz: Dergiye gelen mektuplardan ve Türk Yurdu’nun baskı sayısından… Türk Yurdu Osmanlı topraklarındaki ve dışındaki Türk ve İslâm dünyasının önemli entelektüel merkezleri ile irtibat halinde olduğunu gösteren veriler söz konusudur. Derginin önemli konu başlıklarından biri de ‘matbuat‘ adını taşımaktadır. Bu bölümde, İstanbul, Anadolu şehirleri ve yurt dışındaki önemli entelektüel merkezlerde çıkan gazete, dergi ve diğer yayınlardan Türk yurdu okuyucularını ilgilendirdiği düşünülen haberler, yazılar iktibas edilmiştir. Türk Yurdu’nun matbuat köşesinde yayımladığı yazıların alındığı yayının adı ve yayın yerine yönelik verilere bakıldığında, dergi en fazla Rusya topraklarında yayımlanan gazetelerden ve İstanbul basınından alıntılar yapmıştır. İstanbul ve Anadolu şehirlerinde yayımlanan dergi ve gazetelerden Türk yurdu 47 haber/yazı iktibas ederken, Rusya’da yayımlanan gazete ve dergilerden 16 tane alıntı yapmıştır. Adı verilmeyen bir Viyana ve Suriye gazetesinden de birer alıntı yapılmıştır.

 

Çetinoğlu: Alıntılardan nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?

 

Gündüz: Alıntıların yapıldığı zamana bakılacak olursa ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır. Türk Yurdu ilk dört cildinde Rusya topraklarında yayımlanan gazete ve dergilerden sürekli alıntılar yapmıştır. Beşinci ve altıncı ciltlerinde ise matbuat köşesinde Rusya ve Türkistan’da yayımlanan gazetelerden alıntı görülmemiştir. Yine ilk ciltte İstanbul ve Anadolu şehirlerinden matbuat köşesinde alıntı yapılmazken ikinci ciltten itibaren giderek artan bir şekilde alıntı yapılmaya başlanmıştır.

 

Bu durum Türk Yurdu’nun başlangıçtaki yoğun Rusya ve Türkistan Türk/Müslüman dünyası ilgisinin dönemin siyasî ve konjonktürel gelişmelerinin tabîi bir neticesi olarak yavaş yavaş azalarak, Osmanlı Türkleri ve Anadolu’ya yöneldiğini göstermektedir. Derginin matbuat kısmında yaptığı iktibaslar ile şuûn haberleri kısmında verdiği haberler bu bağlamda örtüşmektedir. Bütün bunlar 2. Meşrutiyet dönemi Türk yurdu yazarlarının bugünün ölçülerinde olağanüstü geniş bir coğrafya ve nüfus ile ilgilendiklerini ve bütün bu coğrafyanın meselelerine karşı kendilerini sorumlu hissettiklerini göstermektedir.

 

Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

 

Gündüz: Ben de Türk Yurdu’nun yayımlanmasının 100. yılı vesilesi ile yapmış olduğunuz bu konuşma için çok teşekkür ederim.

 

Bu yıl Türk Yurdu 100. yılı anısına her ay çok geniş dosya ve nitelikli makalelerle 4000 sayfayı bulan bir külliyatla okuyucularını selamlıyor.

 

 

Doç. Dr. Mustafa Gündüz:

01 Ocak 1976 tarihinde İçel’in Gülnar ilçesinde doğdu. Gülnar Lisesi’nden 1993 yılında, Süleyman Demirel Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ni 1997 yılında bitirdi. 2000-2001 ve 2006-2007 yılları arasında Fırat Üniversitesi’nde, 2001-2005 yıllarında Ankara Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde yüksek lisans yaptı. 2005 yılında eğitim programları ve öğretim-eğitim sosyolojisi konulu tezi ile doktor unvanını kazandı. 2007 yılında Fırat Üniversitesi’nde Yrd. Doç. unvanını aldı.

 

Başta Türk eğitim tarihinin temel konuları, sosyal ve felsefî temelleri olmak üzere, güncel ve geleneğe dayalı problemleri, eğitim biliminin sosyal ve kültürel temellerine ilişkin disiplinler üzerinde çalışmalar yapmaktadır. Özellikle Tanzimat sonrası eğitim ve toplum hayatındaki modernleşme sürecinin farklı dinamikleri üzerinde yazılar yazmaktadır. Bu bağlamda Tanzimat dönemi eğitimcileri ve aydınları,  Yeni Osmanlılar, Sultan İkinci Abdülhamid Han dönemi eğitim, bürokrasi ve aydınları, 2. Meşrutiyet dönemi süreli yayınları, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e aydınlar ve eğitimciler ile eğitim kurumları en çok üzerinde çalıştığı konular arasındadır. Bunun yanında erken Cumhuriyet dönemi eğitim reformlarının ve modernleşmesinin tarihi, sosyolojik ve ideolojik arka planı ile ilgilenmektedir.

 

Bütün bunların yanında Cumhuriyet öncesi eğitimcilerinin ve sosyal hayata yön veren kanaat önderlerinin sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi için onlara ait özgün metin çevirilerine önem vermektedir. Bu duyarlığın bir ürünü olarak, Namık Kemal, Ahmed Cevdet Paşa, Abdullah Cevdet, Ahmed Rıza, Satı Bey, Ahmed Refik, Ahmed Hikmet Müftüoğlu ve Süleyman Nazif’ten eğitim ve toplum problemlerine ilişkin özgün çevrim yazılar yayımlamıştır.

 

Hâlen Yıldız Teknik Üniversitesi’nin İstanbul’un Esenler İlçesi’ndeki Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Mustafa Gündüz, İngilizce ve orta seviyede Arapça, Farsça bilmektedir.

 

Yayınlanmış kitapları: *İkinci Meşrutiyetin Klasik Paradigmaları / İçtihad, Sebilü’r-Reşad ve Türk Yurdu’nda Toplumsal Tezler: (Ankara, 2007), *Osmanlı Mirası Cumhuriyet’in İnşası / Modernleşme, Eğitim Kültür ve Aydınlar: (Ankara, 2010), *Bir Eğitimci Olarak Ahmed Cevdet Paşa: (Ankara, 2010). Ayrıca 5 adet kitabın editörlüğünü yaptı, 8 adet kitaba bölümler hazırladı.

 

Milletlerarası hakemli dergilerde 13, yerli hakemli dergilerde 24 adet ilmî makalesi yayınlandı. Milletlerarası bilgi şöleni ve kongrelerde 6, Türkiye için düzenlenen bilgi şöleni ve kongrelerde 9 adet tebliğ sundu. Ayrıca: tenkit, değerlendirme, haber yazıları ve röportaj olarak 29 kalem ürünü, 6 adet makale tercümesi vardır. 6 adet derginin hakemliğini yaptı, 2 adet proje, 8 adet doktora tezi yönetti, çok sayıda seminer ve konferans verdi. 

 

 

Fısıltılar!

Avuçlarımı açıyorum, içlerine rahmet dolarcasına,

Yüreğim konuşmaya başlıyor, yaşlarım sızıyor sessiz sakin.

Teslim oluyorum kalbimin çeperlerine değen fısıltılara,

Zar kadar mesafedeyim, uzanıyorum, dokunamıyorum lakin…

*

Bazen kaçıyorum bu kentten kırlara, dağlara, tepelere,

Tepeler daha da göğe yakın, fısıltılar daha net ve akın akın.

Rüzgâra karışmış, ilahiler, raksedercesine gül kokan rayihalar,

Her cismin ilahi raksı doluyor yüreğime, kalbimin keşfi yakın!

*

Ah şu karıncalar, bu sivri tepede, gayretle çalışmaktalar,

Bense hardan hırdan uzak, Yaradana zar kadar yakın.

Her aksın fısıltısını dinliyorum huzurla, anlam çıkarmaktayım.

En mükemmele teslim oluyorum, durmasın bu ilahi akın!

*

Bana selam duran kır çiçekleri, onların seslerini duyuyorum,

O sivri tepeden haykırıyorum, açıkçası şaşkınım şaşkın.

Ne varsa doğada, teslim olmuş Yaradana, yakaran fısıltılarla,

Belli ki sen de tutkunusun kalbime fısıldanan, ilahi aşkın!

 

 

İbrahim

Her şeyin çivisi çıkmış İbrahim,

Vicdanlara siyah perde çekildi!

Şu yaşananları aklım almıyor,

Gönderlere paçavralar çekildi!

*

Mehmetlerim, boşa mı öldü İbrahim?

Vatanseverlere setler çekildi!

Dün dik duranlara bir haller olmuş,

Gözlerine san ki miller çekildi!

*

Toplum büyülenmiş gibi İbrahim!

Halkımı, ülkemi gütse bir kişi,

Birileri hemen koyun oluyor,

Emperyalistlerde çekiyor fişi!

*

Bir simiti paylaşırdık İbrahim,

Açlıktan durakta, uslun çekildi!

Hain, yandaş hamuduyla götürür,

Kime güvenelim yok mu er kişi?

 

 

Kimler Uzun Yaşar?

  • Sağlıklı, dengeli ve kaliteli beslenmeyi alışkanlık haline getirip, son nefesine kadar uygulayanlar.
  • Sürekli ve dengeli hareket ve spora son nefesine kadar devam edenler.
  • Dengeli, ölçülü ve sürekli çalışmaya son nefesine kadar devam edenler.
  • Sürekli başarı üretip, başarıdan zevk almayı başarabilenler.
  • Kaliteli ve nitelikli okumayı son nefesine kadar alışkanlık haline getirenler.
  • Dost ve arkadaşlık portföylerini başarı ile dizayn edebilenler.
  • Gülümseme, naiflik, nezaket ve kibarlığı son nefesine kadar bırakmayanlar.
  • Olumsuzluklar karşısında sabretmeyi becerebilenler.
  • Olumsuzluklar karşısında yüksek kaliteli çözümler üretebilenler.
  • Başarmaya ve güzelliklere odaklananlar.
  • Yılda bir defa sağlık kontrolünü başarı ile geçenler.
  • Sosyalitesi oldukça yüksek olanlar.
  • Hakkıyla çalışıp usulünce dinlenmeyi becerebilenler.
  • Erken yatıp erken kalkarak, gecenin nimetinden yararlanmayı becerebilenler.
  • Asla ve asla hiçbir kötü alışkanlık edinmeyenler.
  • Her an yardıma muhtaç olanlara sürekli yardım etmeyi bir görev bilenler.
  • Karşılıksız herkese sevgi sunanlar.
  • Hata ve kusurlarını bilgelik yolunun merdiven basamakları olarak kabul edip, kurban rolü oynamayanlar.
  • Hakkıyla empati yapmasını bilenler.
  • Şüphecilik yapmayanlar.
  • Emir vermeyenler.
  • Egolarını şişirmeyenler.
  • Her konuda israf etmeyenler.
  • Tefekkür ve tevekkül edenler.
  • İnançları kuvvetli olanlar.
  • Aidiyet duyguları kuvvetli olanlar.
  • Hakkıyla enerji ve sinerji üretmeyi becerebilenler.
  • Gerilmeyip esnek olmayı becerebilenler.
  • Sahip oldukları nimetlerle mutlu olmayı becerebilenler.
  • İyiliksever ve yardımsever olanlar.
  • Merhametli olanlar.
  • Affedenler.
  • Erdem sahibi olanlar.
  • Hüsn-ü zan besleyenler.
  • Alçak gönüllü olanlar.
  • Hakkıyla dinlemeyi bilenler.
  • Tartışma ve kavgaya meydan vermeyenler.
  • Değer sahibi olup değer verenler.
  • Kendini ve haddini iyi bilenler.
  • Ölçülü, dengeli ve itidalli olanlar.
  • Azimli, cesaretli ve mücadeleci olanlar.
  • Ümitvar olup yılmayanlar.
  • Asla pes etmeyenler.
  • Şükreden ve kanaatkâr olanlar.
  • Bilinçaltının üstün gücünü yaşamlarında başarı ile uygulayabilenler.
  • Pozitif iletişim sahibi olanlar.
  • Beden dillerini aktif, olumlu ve yüksek kaliteli kullanabilenler.
  • Ahenkli ve uyumlu olanlar.
  • Hakkıyla eğlenmesini ve gülmesini becerebilenler.
  • Dengeli ve ölçülü risk alabilenler ve yönetebilenler.
  • Krizde boğulmayıp, fırsata çevirmeyi becerebilenler.
  • Uygulayıcı ve olumlu sonuçlar alıcı olanlar.
  • Stratejik esnekliğe ve karar verme yeteneğine sahip olanlar.
  • Misyon ve vizyon sahibi olanlar.
  • Güç ve yeteneklerini sürekli açığa çıkarıp başarı ile uygulayabilenler.
  • Amaç ve hedefler belirleyip, başarıya tam odaklananlar.
  • İsabetli ve istikrarlı karar verebilenler.
  • Alternatifler üretip sorun çözebilenler.
  • Stres ve sendrom tuzağına düşmeyenler.
  • Çatışma yönetimini bilen ve hakkıyla uygulayabilenler.
  • Her yeni duruma göre optimal davranış modelini üretip başarı ile uygulayabilenler.
  • Her an özenli, tedbirli ve dikkatli olanlar.
  • Sağlığını, kalitesini, başarısını ve ustalığını, başkalarının ustalığına, insafına ve inisiyatifine terk etmeyenler.
  • Kibirli, kıskanç ve haset olmayanlar.
  • Üzüntü, korku ve öfke yönetimini çok iyi bilenler.
  • İfrat ve tefrit tuzağına düşmeyenler.
  • Küslük ve kırgınlıklardan ateşten kaçar gibi kaçanlar.
  • İnatlaşmayan ve iddialaşmayanlar.
  • Önyargılı olmayanlar.
  • Önemli işleri asla ertelemeyenler.
  • Önemli işleri acil kamuflesine girmiş angaryalara peşkeş çekmeyenler.
  • Değişim ve dinamizme direnmeyip zamanında uyum sağlayabilenler.
  • Ayrıntıda boğulmayanlar.
  • Aşırı mükemmeliyetçilik peşinde koşmayanlar.
  • Muammalı ve belirsizlik içeren durumlara esir olmayanlar.
  • Evhamcılık yapmayanlar.
  • Panik ve güvensizlik yapmayanlar.
  • Yetersiz bilgi ile hüküm vermeyenler.
  • Öğrendim, biliyorum, kâmil oldum rehavetine kapılmayanlar.

 

 

Değerleri Olmayan Bir Toplumla Nereye Kadar

Bir toplumda ahlâk varsa insanlar birbirine güvenecektir. Çünkü ahlâk, bütün medeniyetlerde ve bütün kültürlerde insanların birbirine, yekdiğerine nasıl muamele edeceğinin kurallarıdır. Şüphesiz diğerine yalan söylemek, diğerine kendini olmadığın bir kalıpta göstermek ahlâka aykırıdır. O halde ahlâklı insanlardan kurulu bir toplumun güvensiz olması mümkün değildir.

Peki, biz nasıl bu derece güvensiz olabiliyoruz? Güvensizlik, toplumda ahlâksızlığın baskın hale geldiğini de gösterir. Hâlbuki ahlâk da tıpkı dayanışma gibi, bir toplum birimine mensubiyet şuuru gibi yüzbinlerce yıldan beri genlerimize kazınmıştır. Gen demek istemezseniz insan fıtratının tabiî bir parçasıdır diyelim.

O halde? O halde güvensiz toplumlarda ahlâkın algılanış tarzı değişmiş demektir. Cemiyet ahlâk normlarına uymayınca ahlâk normlarımızı cemiyete uydururuz. Gerçekten bizim toplumumuzda ahlâk dendiğinde artık sadece cinsî münasebetle, yasak ilişkilerle ilgili kurallar anlaşılmaktadır. Yalan söylemek, yakın aile dışındaki toplumu düşünmemek, yolsuzluk yapmak, hırsızlık yapmak, hak yemek ahlâksızlık sayılmamaktadır. Hele bunlar, siyaset veya ticaret yaparken icra ediliyorsa, çoğunluğun aklına bunlara ahlâksızlık demek bile gelmez.

Din için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Bütün dinler insanları ahlâka çağırır. Bu çağrı apaçık ortadayken dindar olduklarını iddia eden, dindar nesiller yetiştirmeyi kendilerine misyon edindiklerini söyleyen insanlar nasıl olup da gözlediğimiz ahlâk seviyelerinde yaşayabilmekte, yalanın kuyruklusunu günde üç öğün söyleyebilmektedir? Bunun cevabı şudur: Dinin anlamını değiştirerek. Gerçekten bugün bizim toplumumuzda din; güzel ahlâk gibi, vicdan ve adalet gibi temel nitelikleriyle algılanmıyor. Din, halkın ne anlama geldiğini bilmediği ritüellere ve sihirbazlığa benzer merasimlere hapsolunmuştur. O ritüel ve merasimleri yerine getirirseniz bunun dışındaki zamanlarda yalan söyleyebilir, hırsızlık ve yolsuzluk yapabilirsiniz. Hele mesleğiniz siyaset veya ticaretse yapmak zorundasınız.

İnsanın yakın akrabalık bağları dışındaki geniş çevresiyle ilişkisi anlamında ahlâk ve güven yok olunca toplumu bir arada tutan tutkal da yok olmuş demektir. Sosyal sermaye yoksa millet de devlet de yok olma yoluna girer.

Yuval Noah Harari, Home Deus eserinde, insanların 150 kişiden büyük gruplarda birbirleriyle içli dışlı olamayacaklarını söylüyor. Aynı yazarın Sapiens eserinde ise insanı insan yapan algı evriminin tam bu 150 kişilik eşiğin aşılmasıyla gerçekleştiği anlatılıyor:

Algı Devriminin ardından insanların daha büyük ve daha kararlı gruplar kurmalarına yardımcı olan şey dedikodu idi. Fakat dedikodunun sınırları vardır. Sosyoloji araştırmaları, dedikoduyla bir arada duran grubun tabiî boyunun 150 kişiyle sınırlı olduğunu gösteriyor.

Harrari’ye göre bugün de insanlar 150 kişiye kadar resmî kayıt, kanun, teşkilât olmadan bir arada durabilir. Aile işletmesi, bizdeki 12 Eylül partileri gibi kanunun pek ciddiye alınmadığı, ahbap çavuşluğa ve çıkar ilişkilerine dayanan siyasî partiler ile 30 askerlik bir takım hatta 100 kişilik bir bölük sadece samimîyet bağlarıyla bir arada durabilir.

Fakat 150 bireylik eşik aşıldığında artık işler eskisi gibi yürümez. Binlerce askeri olan bir tümeni bir takım gibi yürütemezsiniz. Başarılı aile şirketleri büyüyüp daha fazla insan çalıştırır hâle gelince genellikle kriz çıkar. Kendilerini yeniden icat edemezlerse batarlar.

Peki, Homo Sapiens bu kritik eşiği aşmayı nasıl başardı? Nasıl oldu da on binlerce insanın yaşadığı şehirleri ve sonra da yüz milyonluk imparatorluklar kurabildi? İşin sırrı, galiba, edebiyatın doğuşudur. Çok sayıda yabancı ortak mitlere inanarak başarıyla işbirliği yapabilir.

Bütün büyük çaplı insan işbirlikleri -ister çağdaş devlet, ister Orta Çağ kilisesi, kadim bir şehir veya ilkel kabile olsun- sadece insanların kolektif hayallerinde var olan ortak mitlerde kök salar. Kiliseler ortak dinî mitlere dayanır. İki Katolik, birbirlerini daha önce hiç görmemiş olsalar da birlikte Haçlı Seferi’ne çıkabilir veya paralarını birleştirip bir hastane açabilirler, çünkü ikisi de Tanrı’nın insan etinde yeniden yaratıldığına ve sonra da günahları affolsun diye kendisinin çarmıha gerilmesine izin verdiğine inanırlar. Devletlerin köklerinde ortak millî mitler vardır. Daha önce hiç karşılaşmamış iki Sırp, yekdiğerini kurtarmak için hayatlarını tehlikeye atabilir, çünkü ikisi de bir Sırp milletinin varlığına, Sırp vatanına ve Sırp bayrağına inanmaktadır. Kanun sistemleri ortak kanun mitlerinde kök salmıştır. Daha önce hiç karşılaşmamış iki avukat kanunların, adaletin ve insan haklarının- ve tabi vekâlet ücretinin- varlığına inandıkları için tamamen yabancı birini savunmak için gayretlerini birleştirebilirler.

Harrari sanki Anthony Smith’in milleti izah için kullandığı “etnosembolizm” tezini başka bir açıdan, başka bilimlerin ışığında yeniden keşfeder gibidir. Gerçi Smith’e göre Avrupa’da ulus-devletler moderniteyle birlikte ortaya çıkmışlardır ama onların her birini meselâ İngiliz, Fransız, İspanyol, Alman vs. yapan bu saydığımız insanların çok eskilere dayanan müşterek mitleri, destanları, sembolleridir. Millet teorilerinde gelişmelerin son vardığı noktada milletin de adalet gibi, ahlâk duygusu gibi yine insan genlerinde kodlanan birlikte yaşama duygusunun sonucu olduğu anlaşılmaktadır. Genlerimizdeki “algoritma”, “birlikte yaşayın, birlikte hareket edin”dir. Çünkü insan yedi milyon yıldır ancak bu sayede varlığını idame ettirebilmiştir. Ancak, “algı devrimi” ile bu “birlikte”nin tarif ettiği toplum birimi 150 bireyin ötesine geçebilmiştir. Bu ise son 60.000 yılın eseridir. Millet, insanların millet boyutunda iletişim sağlayabildikleri ilk fırsatta doğmuştur. Bu “fırsat”, devlettir.

Sosyobiyoloji (veya aynı anlamda kullanılan evrim psikolojisi) ile millet gerçeğine yaklaşan Azar Gat, milleti oluşturan bağın “kin-culture ~akrabalık- kültür” bağı, daha doğrusu kültürün ve özellikle dil birliğinin desteklediği bir akrabalık algısı olduğunu söyler. Bu sonuç, Türk milliyetçilerinin millet görüşüyle de parallellik taşımaktadır. O halde insanoğlunun en fazla 150’şer kişilik çetelerden binler, yüzbinler, milyonlar, yüz milyonlar hâlinde teşkilâtlanmasını ve birlikte yaşamasını sağlayan unsur mitlerdir, edebiyattır, semboller, destanlar, birlikte anlatılıp birlikte inanılan hikâyelerdir. Kanun hâkimiyeti, adalet, kanun karşısında eşitlik, millî birlik hep bu hikâyelerin, postmodernistlerin tabiriyle bu “narrativelerin” sonucudur ve bunların gerçek veya hayalî oluşu neticeyi değiştirmez. İnsan bunlara ihtiyaç duymuş, bunları yaratmış veya keşfetmiş ve bunları kullanarak iptidailikten kurtulmuştur. Bunları kullanarak milyonlar, yüz milyonlar mertebesinde teşkilatlanabilmiştir. İnsanın diğer hayvanlardan ayrılıp dünyaya hâkim oluşunun temelinde bu vardır. Kanun hâkimiyeti kavramı kadar kanuna itaat fikri ve hepimiz için aynı kanunların geçerli olduğu fikri de böyle bir müşterek söylem ve müşterek değerdir.

Müşterek ahlâk değerlerine, müşterek millî değerlere sahip cemiyet, tek tip insanlardan oluşan cemiyet demek değildir. Hürriyetçilik, toplumda farklı fikirlerin doğmasını, gelişmesini ve tartışılmasını ister. Çünkü atasözümüzdeki gibi, “Müsademe-i (veya mücadele-i) efkârdan, bârikayı hakikat doğar.” (Fikirlerin çarpışmasından – veya mücadelesinden- hakikat şimşeği doğar.) Fakat topluma yararlı bir hakikatin ortaya çıkabilmesi, hatta daha da geriye gidelim, insanların topluma yararlı bir fikir üretme gayretine girmesi için her şeyden önce bir “toplum”un varlığı gerekir. Toplum, tesadüfen bir arazide bir araya gelmiş bir güruh değildir. Toplum birbirine güvenen; müşterek ahlâk normlarına, müşterek değerlere sahip insanlar demektir. Bu birlik milyonları aştığı zaman artık ona millet diyoruz. Ve milletin kendi kendini idame ettirebilmesi, yaşayabilmesi ancak bu müşterek değerlerin hem mekân boyutunda, ülke coğrafyasının tamamında hem de zaman boyutunda nesilden nesile aktarılması ile mümkündür.

Sosyal liberal veya ordoliberal denilen grubun ünlü üyelerinden ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Konrad Adenauer’in Başbakanlığı ve Ludwig Erhardt’ın Ekonomi Bakanlığı döneminde uygulanan ve Alman Mucizesi denilen hızlı kalkınmanın mimarı sayılan Wilhelm Röpke, “İnsanî Bir Ekonomi” kitabında, değerleri olmayan bir toplumla yürünemeyeceğini söylemekte, böyle toplumlara “Güruh Cemiyeti” demektedir.

Liberalizmin kurucularından John Stuart Mill de “Temsili Hükümet Hakkında” başlıklı klasiğinde, millî birliğin, müşterek değerlerin bulunmadığı bir cemiyette demokratik hükümetin kurulamayacağını söyler.

İnsan cemiyetlerini bir arada tutan, devleti devlet yapan, milyonları kapsayan şeyler milyonların inandıkları değerlerdir. Adalet ve kanun hâkimiyetinden başka demokrasi de bugün bu değerlerden biridir.

21. asır Türkiye’sinde tahrip edilmeye çalışılan, yok edilmeye çalışılan tam da bu değerlerdir. Binlerce yıldır kendilerini Türk bilen insanlara Türk’ün aslında Türkiye’de yaşayan onlarca etnik gruptan sadece biri olduğu, binlerce yıllık geleneği olan Türk ordusunun aslında İbrahimî ordu olduğu ve demokrasinin aslında pek de matah bir şey olmadığı tekrar tekrar haykırılmaktadır.

 

 

Hasretiz!

 

Gönüller çölleşmiş, akıllar kurak;
Bahar mevsiminde güle hasretiz.
Düşünce verimsiz, hayâller çorak;
Gönül okşayıcı dile hasretiz.

Bir elin diktiğin bir el söküyor,
Başka bir el yere fitne döküyor,
Biri kini nakış nakış dokuyor,
Sevgiyle uzanan ele hasretiz.

Dudaklar çatlamış, yürekler susuz;
Endişe dağ gibi, garip uykusuz;
Hayır yemeğine, fakir okusuz;
Hıra’dan gidilen yola hasretiz.

Köylerde insan yok, şehir nefessiz;
Yollar kalabalık, dertliler sessiz;
Kapılar kilitli, geceler ıssız;
Sohbet için çalan zile hasretiz.

Sohbetsiz ocağın küllenmiş közü,
Kabuk değişse de değişmez özü,
Hakkı söyleyenin dinlenir sözü,
Elif gibi doğru hâle hasretiz.

Zaman değiştikçe fikir kirlendi,
Dedikodu ile zikir kirlendi,
Yürekten gelmeyen şükür kirlendi,
Kula kul olmayan kula hasretiz.

 

 

 

Bayrak Rüzgâr Bekliyor!

Türk Milleti, ayaktadır bilesin,

Bu paçavra nedir orda söylüyor!

Şehitlerim boşuna mı öldüler,

Kim bu paçavraya izin veriyor?

*

Hele de Ülküdaş dediklerimiz,

Bayrağım sizlerden medet bekliyor!

Kırın zincirleri, millet ümitsiz,

Türk bayrağı, bizden rüzgâr bekliyor!

*

Yani açıkçası, yazıklar olsun!

Vatansever herkes bunu söylüyor.

Uyan ey Türk uyan kuşatılmışsın,

Hilal, kaşın eğmiş rüzgâr bekliyor.

*

Vatanıma göz dikenler şu anda,

Hava alanıma paçavrasın dikiyor!

İhanete göz yumuyor gafiller,

Eyy Türk! Bak bayrağım rüzgâr bekliyor!

*

İçten, dıştan ülkem bak kuşatılmış,

Bizi yönetenler, bize vuruyor.

Her şeyde sineye çekilmez oldu,

Bayrak Türk’e küsmüş, rüzgâr bekliyor!

*

Çıkara, torpile boğulan beyler,

Yediğiniz yeter, Allah görüyor.

Vatan, millet, bayrak sevdalıları,

Birlik olun, bayrak rüzgâr bekliyor!

*

Nazıroğlu, ne zor günlere kaldın,

Birçok insan sağır seni duymuyor.

Yandaşlık ve çıkar bünyeyi sarmış,

Öze dön, bayrağım rüzgâr bekliyor!

 

 

Emrühüm Şura Beynehüm (1)

“(Yine o ahret sevabı,)…aralarında her bir (millî) işlerini istişare ile yapan (yalnız hareket etmeyenleredir).”

(Bu ayette de zikredildiği gibi Allah) her bir işte istişare ile hareket etmeyi ahrette necat bulmanın (kurtuluşun) sebeplerinden sayıyor. Tevhit ve ibadet siyakında (bu konular zincirinde) onu zikrediyor. İstişareyi, Allah’a inanmak ve namaz kılmak gibi dinin en büyük rükünleri içinde zikretmesi, istişarenin ne kadar ehemmiyetli bir iş olduğunu göstermektedir.

Hasan Basrî (110 / 728) diyor ki: “Hangi toplum işlerini istişare ile yaparlarsa, o toplum, işlerinde doğru yolu bulurlar.” (Mec. (Nesefî), V. 414.)

Resulullah buyurdular ki: “Acele etmek şeytandandır, (Tirmizî, Sünen, “Birr” 66). Teennî (işi usulüne uygun, acele etmeden yapmak) ise Rahman olan Allah’tandır.” (Aclunî, Keşfü’l-Hafâ, I, 290.)

Bu hadis de istişareye, yani acele etmeyip, birine danışarak iş yapmaya işaret ediyor. Allah, Kur’an-ı Kerim’de nice ayetlerde istişare etmenin ehemmiyetini beyan etmiştir.

Kur’an’ın bu konuyu kesin bir surette anlatmasından sonra, hadis ve sair şeylerle anlatmaya daha ihtiyaç olmasa bile, Resulullah’ın ve onun güzide ashabının ve arkadan gelen büyük insanların bu konudaki tatbikatlarını duymak önem arz etmektedir.

İstişare bu kadar ehemmiyetli olmasına rağmen ne yazık ki, çok defa en önemli işlerde terk edilmektedir. Kur’an bize istişare ile iş yapın diye emrettiği zaman, Batı’lı kimseler henüz vahşet içindeydiler. Fakat daha sonra onlar, Kur’an’da bulunan bu ehemmiyetli kuralı uyguladılar. Başardılar.

Şimdi böyle mukaddes bir müessesenin Müslümanlar arasından kaldırılmasının sebebi nedir? Ey İslâm Milleti! Dünya ve ahretin mutluluğu Kur’an’ın uyulması farz olan emirlerine ittiba etmekle mümkündür. Bizim şu an içine düşmüş olduğumuz talihsizliğin, bedbahtlığın altında Kur’an’dan uzaklaşmamız yatmaktadır.

Biz Kur’an’a gözlerimizi kapatıp, kalplerimizi de gaflete salmışızdır. Başka milletler, kendi kanunlarını arada geçen nice zaman sonra belli bir seviye kazandırmak gibi bir zorluk içinde olmalarına rağmen yine de gayret ediyorlar. Belki de kanunlarının çoğunu Kur’an’dan iktibas ediyor (alıyor)lar.

Fakat bize gelince güya can u dilden Kur’an’ı kabul eder görünüyor ve onu ruhumuz olarak kabul ediyoruz. Fakat onun hükümlerini uygulamıyoruz. Böyle hamakat olur mu? Heyhât! Böyle millet kurtulur mu? Hiç görülmüş mü? Ne yazık ki, Kur’an’ın hükümleri terk edilmiştir. Bu millet felâket ve dalâlette kalacaktır. Allah’ım! Sen bizim dağınıklığımızı gider. Bizi imana..Senin Kitabına hidayet et.

(Alevî Kur’an Tefsîri, Prof. Dr. Ahmet Bedir, Şura: 38)

X

“İşlerini aralarında şura (danışma) ile halleder(ler).”

Bu ayetten itibaren baskı altında bulunan Müslümanların nasıl davranmaları gerektiğini açıklayan hükümler ortaya konmaktadır. Müslümanların baskılar karşısında yardımlaşmaları öğütlenirken işlerini istişare ile halletmeleri teşvik edilmektedir. Daha sonra emredilerek farz kılınmıştır. (3 / Âl-i İmran 159).

Bu tür sıkıntılı dönemlerde bireysel tavırlar, İslâm ümmetini sorumluluk altına sokabileceği gibi istişaresizlik ve yardımlaşmama cemaat (ümmet) üyeleri arasındaki güven ve dayanışma ruhunu zedeleyebilir (İbn Atıye, el-Muharreru’l-Veciz).

Çünkü işleri veya hayatları ortak olan insanların istişareyi terk etmeleri, hem hak ihlalidir, hem de kargaşa ve başarısızlığa yol açar.

(Kur’an Aydınlığı, Tuncer Namlı, Şura: 38)