15.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 695

Emrühüm Şûrâ Beynehüm (5)

 

“Onların işleri ise, aralarında şûrâ (istişare ile)dir.”

“Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki (İslâmî cem’iyyet hayatındaki) saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer’iyedir (İslâmî ölçüler dâhilindeki fikir alış-verişidir). ‘Onların işleri ise, aralarında şûrâdır (istişare iledir)’ (mealindeki) âyet-i kerîmesi şûrâyı (fikir alış-verişini) esas olarak emrediyor.

“Evet, nasıl ki nev’-i beşerdeki (insanlardaki) telâhuk-i efkâr (fikirlerin birbiri üzerine eklenmesi) ünvanı altında asırlar ve zamanların -târih vâsıtasıyla- birbiriyle meşvereti; bütün beşeriyetin terakkıyâtının (insanlığın ilerlemesinin) ve fünûnunun (fenlerinin) esası olduğu gibi,  en büyük kıt’a olan Asya’nın en geri kalmasının da bir sebebi, o şûrâ-yı hakîkiyeyi yapmamasıdır.

“Asya kıt’asının ve istikbâlinin keşşâfı (keşfedicisi) ve miftâhı (anahtarı) şûrâdır. Yani nasıl ferdler, birbiriyle meşveret eder. Taifeler, kıt’alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki; üç yüz, belki dört yüz milyon (şimdi 1,5-2 milyar) İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdadların (baskıların) kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak (olan); meşveret-i şer’iye ile şehâmet (kahramanlık) ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden (doğan) hürriyet-i şer’iyedir (meşrû’ hürriyettir).

“Ki; o hürriyet-i şer’iye, âdâb-ı şer’iye (İslâmî ahlâk ölçüleri) ile süslenip, garb medeniyet-i sefihanesindeki (Menfî Batı’nın ahlâksız medeniyetindeki) seyyiâtı (günahları) atmaktır. (Mektûbât, Hutbe-i Şâmiye, 422)”

(Kur’an-ı Kerîm’in Metinsiz Muhtasar Meali, Hazırlayan: Hayrât Neşriyat İlmî Araştırma Merkezi MEÂL HEY’ETİ, 42 / Şûrâ / 38)

X

“İşleri, aralarında şûrâ (danışma, müşavere) iledir.” (İşlerini aralarında müşavere ederek, çözmeye çalışırlar.)

Direniş ve Şûrâ

“Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar” ve “işleri, aralarında şûrâ iledir” cümleleri genel şekilde övülmeye lâyıktır. İlki, onların savunmada dayanışma yaptıklarını, düşmanın karşısında şiddetle durduklarını, zulüm ve saldırıya boyun eğmeyi kabullenmediklerini göstermektedir.

İkincisi ise, aralarında haddi aşanların, zorbaların olmadığını, hepsinin eşit olduğunu, kimsenin kimseye üstün olmadığını, kimsenin başkasına düşmanca tavır koymadığını içerir. Genel işlerine ortak bir görüşle bakarlar, problemlerini aralarında aldıkları şûrâ kararlarının sonucuna göre çözerler.

Bu hâl, bugün demokrasi diye adlandırılan tablonun çok ilerisindedir.

Bütün bunların yanında bazı gayretli kimseler, İslâm’daki cihad düşüncesinin Medine döneminde var olduğunu, affetme ve müsamahada (hoşgörüde) bulunma prensiplerinin müslüman olmayanlar için Mekke döneminde indiğini ve Medine döneminde ihmal edildiğini söylerler. Bu, cinayet derecesinde bir yanlıştır.

Bu ayetleri dikkatlice düşünenler, Kâfirûn sûresi tefsirinde açıkladığımız üzere Medenî ayetlerde cihadı farz kılan esasların aynısını, cihad düşüncesinin çekirdeği olarak bu ilk dönem ayetlerinde de görebilirler.

Bu prensipler de; saldırganla mücadele etmek, zulmü defetmek, İslâmî davetin hürriyetini sağlama almak, misilleme ile karşılık verirken aşırı gitmemektir.

Medenî ayetlerin çoğunu dikkatlice inceleyenler, eziyet edici, inatçı ve inkârcı tutumlarından vazgeçenler, Allah’a yönelenler ve tevbe edenler için Mekkî (Mekke’de inen) ayetlerde de daima kapının açık olduğunu göreceklerdir.

Medine’de inen ayetlerin çoğu da affetmeye, müsamaha göstermeye, bağışlamaya, sözlerinde durmaya, va’adlerini yerine getirmeye, düşmanlık eden ve etmeyen gayri müslimlere adaletle ve ihsanla davranmaya teşvik etmektedir.

(Et-Tefsirü’l-Hadîs, KUR’AN  TEFSÎRİ, Cilt: 3, İzzet Derveze, Şûrâ: 38)

 

 

Durum

 

Bu şehirde her yapı, üstüme doğru gelir;
Nefessiz kalırım ben, bu sokaklar içinde.
Hayalime bir dağın tertemiz bağrı gelir,
Dağlar sırdaşım benim, beni saklar içinde.

Ya baş eğdirensin sen, ya da baş eğenlerden;
Oysa ben baş eğemem, Tanrı’nın kullarına;
Biat beklenmez başı secdeye değenlerden,
Neden taparlar bilmem dünyanın pullarına.

Düşünmeden inanmak kolay gelir insana,
Fakat Kur’an “düşün” der: Düşün, aklet, sorgula!
İnandığın bu kitap hitap etmez mi sana?
Oku, öğren, anla da sonra beni yargıla!

Düşünmek özgürlüktür, itiraz en temel hak;
Nasıl düşünebilir senin için başkası?
Sorgusuzca bağlanmak, teslimiyet muhakkak!
Teslimiyet kölelik, yok bu işin keşkesi…

Düşünme tembelliği, takıyor boyna tasma;
Dini nakil olana, efendi naklediyor;
İşte bizim farkımız, boşuna ahkâm kesme;
Akıl dininden olan, okuyup aklediyor.

Zor geliyor insana, okuyup aydınlanmak;
Zora talip olan az, kolaya kaçıyorlar.
Ne kadar kolay bir iş, söylenene inanmak,
İnanmakla bitmiyor, başa dert açıyorlar!

 

 

Emrühüm Şura Beynehüm (4)

“İşleri kendi aralarında şura (istişare, danışma, meşveret) ile olanlar(dır).”

Müminler; bir işe koyuldukları zaman, kendi aralarında danışırlar. İslâm dininin temellerinden biri şûrâ’dır. Yani bir işe karar verilmeden önce, ehil ve ilgili kimselerle gerekli danışmanın yapılması, fikir ve kanaatlerinin alınması, böylelikle karar alınıp uygulamaya konulmasıdır. Bu ayet Mekke’de indirilmişken, şura; Hz. Peygamber’in devlet başkanı olduğu Medine’de de emredilmiştir. (Şura için bkz. 3 / Âl-i İmran 159. ayetin açıklaması). Ebu Hureyre şöyle demiştir: “Arkadaşlarıyla Hz. Muhammed’den daha çok danışan kimse görmedim.” (Tirmizî; Cihad, 35)

Kurtubî Hz. Peygamber’in savaş ve benzerî konularda ashabıyla danıştığını, fakat ahkâm konusunu; danışmanın dışında tuttuğunu söyler. Bu demektir ki, yasama meclisleri veya liderlerin danışman olarak seçtiği kişiler bir araya gelip de, ilahî hükümlere aykırı kararlar alamazlar, yasalar yapamazlar. Ancak ana hükümlerin, muhkemlerin hayatta nasıl tatbik edileceklerine, bunlarla ilgili geçici yasa, yönetmelik veya tüzük çıkarıp çıkarmama konularında danışırlar, ortak kararlar alırlar. Kısaca Şura Meclisleri veya Parlâmentolar harâmı helâl, helâli harâm kılacak kararlar alamazlar.

Bu böyledir. Zira farz, mendup, mekruh, mübah ve harâm gibi konular; Yüce Allah tarafından belirlenmiştir. İnsanların kendi arzularına, indî (şahsî) muhakeme (hüküm) ve kanaatlerine göre bu konular üzerinde tasarrufta bulunmaya hak ve yetkileri yoktur. Bu tahmin edilenin ötesinde hayatî derecede önemli bir konudur. Zira yasama; en temel erk / kuvvettir. Bunu birilerinin eline verdiğinizde; devlet ve kamuya ait güçlerin tamamını eline geçirmiş olur ki, kim bu gücü ele geçirirse; diğerlerine haksızlık yapar, kendini imtiyazlarla donatır!

Bu kadarla da değil; Yüce Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan, mal ve servetten yoksullara, ihtiyacı olanlara infak eden kimseler de, bu kategori içinde ele alınmıştır. Diğer bir özellikleri; kendi aralarında dayanışma içinde olmalarıdır.  Birbirlerini kardeş bilirler, bir duvarın taşları gibi birbirlerini desteklerler. Onlara topluca veya bir fertlerine saldırı olduğunda bir araya gelirler, hak ve hukuklarını savunurlar, tehlikeyi savmak için birlik olurlar. İbn-i Cerir’in aktardığına göre Süddî, bu ayete şu anlamı vermiştir: Kendilerine haksızlık edenlere, aşırıya kaçmadan ve bilinen sınırları aşmadan karşı koymak üzere yardımlaşırlar (bkz. 26 / Şuara, 227). (Kur’an Dersleri, Dirasatü’l-Kur’an, Meal-Tefsir, Cilt: 6, 42 / Şura / 38)

X

Şura / Danışma Toplantısı: “İşlerini aralarında danışma ile / tartışarak çözerler.”

Kur’an’ın, insanlık için en önemli yol göstermelerinden biri, bu ayette işaret buyrulduğu üzere, “insanların aralarındaki işleri danışma yoluyla halletmeleri” öğüdüdür. İslâm doğuşundan beri evrenselliğe (cihanşümûl olmaya / tüm insanlığı kucaklamaya) adanmış ve etnik köken, aşiret, kabilecilik, ırk, mezhep veya uygarlık ayrımı gözetilmeden, tüm insanlığa önerilmiş bir dindir. Fakat Arapların İslâm öncesi kabilecilik ve aşiretçilik ile idare edilmeleri, o toplumsal yapıya ait gelenekleri ve düşünceleri, süregelen Kur’an ve Peygamber düşmanlıkları, Hz. Peygamber’in vefatından kısa süre sonra tekrar hortlatıldı, ilerleyen yüzyıllarda. kavgalar sürdü ve Araplar, ne İslâm’ın bu “danışma” öğüdünü, ne de tüm milletlere uygulanabilir ve uyarlanabilir evrensel kurallara bağlı bir çoğulculuğu kavrayamadılar. İslâm’ı kendi örf ve âdetlerine, geleneklerine uyarladılar, kutsallaştırdılar, kurumsallaştırdılar ve kendi şeyhlik, aşiretçilik ve krallık yönetimlerine İslâmî bir kisve giydirip. bunu Arap olmayan milletlere, “İslâm Sistemi”, “İslâm Şeriatı” diye sundular. Kendileri de krallık ve şeyhlik yönetimlerine devam ettiler. (Evrensel Çağrı, KUR’AN Meali, Mustafa Sağ, Şura: 38)

X

“Onlar öyle kimseler ki, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. (Namazı cemaat hâlinde kıldıkları gibi) işlerini (yaparken de akıllarını cemaat -yani şahsı manevî- haline getirir ve mümkün olduğu kadar işlerini) istişare ile yürütürler. (Onlar aklı ve ilmi de) kendilerine (verilen birer manevî rızık olarak görür ve bu anlayışla) verdiğimiz (maddî-manevi her) rızıktan (onları veren Allah yolunda) harcarlar.” (KUR’AN Bana Ne Diyor? Veli Tahir Erdoğan, Şura: 38)

 

 

İleri Demokrasiden Başkanlık Sistemine

“Eğitimsiz düşük zekâlı toplumlar, kötü yönetimleri seçer, büyük lider peşinde koştuklarından demokrasiyi yaşatamazlar”. /Prof. Dr. İskender Öksüz.

Dün:

Türk Milletinin anayasa ile tanışması; 1808 yılında “Sened-i ittifak”  adıyla yazılı bir sözleşmeyle oldu. Parlamenter sisteme geçişi ise 1876 yılında gerçekleşir. O yıllardan bu yana gerek anayasa gerekse parlamento çeşitli nedenlerden dolayı, birçok defa askıya alındı. (Osmanlı döneminde 93 Harbi, 1. Dünya savaşı ve cumhuriyet dönemindeki darbelerde olduğu gibi). Bütün bunlara rağmen gene de Demokrasi, her seferinde tekrar güçlenerek Türk Milletinin hizmetine sunuldu.

Türkiye Cumhuriyeti devleti demokrasiyi, 1946 da 3 partinin seçime girmesiyle gerçekleştirdi. O yıllardan bu günlere gelişimiz pek kolay olmadı ama milletimiz demokrasi’nin tadını almıştı bir kere. Her gelen hükümetten daha hür, daha müreffeh hayat talebinde bulundu. Bu taleplerinde haksızda sayılmazdı hani. Dünya globalleşme yoluyla hem küçüldü, hem de kitle iletişim araçları hızla gelişti. Sanayileşmede ileri, demokrasisi gelişmiş ülkelerde ne varsa halkımız tarafından o isteniyordu. Fakat ülkemizin Jeo stratejik, Jeo politik durumu ve Milletimizin yüzyıllardır monarşik yapıya aşina oluşu bu taleplerin yerine getirilmesinde zaman zaman zorlanıyor, yöneticiler tedbir almak zorunda kalabiliyorlardı.

Bugün:

Tabiidir ki bu gün geldiğimiz noktada demokrasinin işleyişi yönünden hala eksiklerimiz var. Son yıllarda sürekli eski iktidarların yönetim biçimini eleştiren hükümet, kendi iktidarları döneminde ileri demokrasiye geçildiğinin propagandasını yapmaya çalıştı. Hâlbuki bunca gazeteci, öğretim üyesi, polis yargıç ve askerlerle hapishaneleri doldurulan bir ülkede bırakın ilerisini, normal demokrasi nasıl olur anlayan beri gelsin.

15 yıldır peş peşe seçimle işbaşına gelen Ak Parti hükümetleri, anayasanın aksayan yönlerini tamir edeceği yerde son yıllarda başkanlık sistemini milletimize adeta dayatır duruma geldi. İlk başlarda ABD sistemimi olsun yoksa yarı başkanlık’mı diye tartışılırken birden iş döndü dolaştı dünyanın hiçbir ülkesinde “uygulanırlılığı” olmayan “Türk Tipi Başkanlık” sisteminde karar kılındı.

7 Haziran seçimleri AKP için geri sayım sinyalleri veriyordu lakin muhalefetin beceriksizliği, Erdoğan’ın hükümeti kurdurmak istememesi, Bahçeli’nin nedense erken seçim isteyişi 1 Kasım seçimlerinde AKP’ aldığı %49,5 le yeniden dirilişine vesile oldu.

MHP’nin meclisteki sandalye sayısı 5 ayda 1 Kasım seçimleriyle %50 fire verdi. Bunun nedenlerini araştıracağı yerde, Sayın Bahçeli, ince fikirler! Üretmeğe devam etti. İktidar 7 Haziranda aldığı başarısız sonucu değerlendirerek, geçicide olsa Başkanlık meselesini telaffuz etmeyi rafa kaldırsa da hiç yeri yokken Bahçelinin tekrar gündeme taşıması, AKP’nin iştahını yeniden kabartı.

Öyle veya böyle 16 Nisan’da referandum için Türk seçmeni sandığa gidecek. Önümüzde 2 Türk devlet Başkanının örnek alınacak yeni uygulamaları var. Birisi Kazakistan devlet Başkanı Nur Sultan Nazarbayev: “Başkanlık sisteminde yetkinin tek adamda toplanmasını sakıncalı görüyor ki; bunca yıldan sonra parlamenter sisteme dönme kararı alıyor.

Diğeri Azerbaycan devlet başkanı İlham Aliyev. O da kendisinin başkan olması yetmezmiş gibi karısını kendisine başdanışman olarak atıyor.

Peki ya bizde nasıl olur derseniz, 15 yıllık Erdoğan hükümetlerini gözünüzün önüne getirin neler olabileceğini siz tahmin edin.

 

Saygılarımla.

 

Not: MHP genel başkan adaylarının toplantılarını bastırılıp kürsü işgalleri yaptıranları, toplantı yapacakları salonun elektriklerini kestirenleri şiddetle kınıyorum.

 

 

Referandum Yaklaşırken!

0

Başkanlık sistemi mevzusu soğumuşken Devlet Bey, durup dururken referandumu gündeme niçin getirdiğini anlamak hala çok zor! Başkanlık sistemi ne getirir ne götürür konuşulmadan, MHP ye görünürde bir faydası da olmamasına rağmen, eyalet sistemini içinde barındıran bu sistem, Türkiye’nin bölünme riskini de içinde saklarken zamanlama oldukça çok manidar!

*

AKP kurmaylarını bile çok şaşırtan Devlet Bey’in bu kararı ve çıkışı, koalisyon döneminde onca riskler alınarak yapılan iyileştirmeler ve işler yola girmişken, koalisyonu yıkma ve gelecek hükümetin elini rahatlatma seranomisinin bir benzeri, tıpkı Koca Yaylada ki seçime gitme açıklamasının bir nevisi.MHP ye ve Ülkücü camiaya hiç bir faydası olmayan ,hatta dağılmasına zemin hazırlayan bir çıkış. İşte şimdi görüyoruz ki, MHP ve Ülkücü Hareket toz duman içinde…

*

AKP ilk olarak kendisinin oyun kurucu olmadan, işine gelen ve bir taşla uçuşan onca kuşu vurma şansını Bahçeli’nin çıkışı ile yakalayan bir yol güzergahı içine girdi. Girdi girmesine de bu yol üzerinde bazı riskleri de referanduma az bir süre kala sık sık yaptırdığı anket yoklamaları ile önünde buldu.

*

Bu referandumda ”evet ” diyenlerin önünde büyük bir risk olarak çıkan MHP deki yenilik isteyenler, Devlet Bey’i de AKP yi de ummadıklarından çok zorlayacağa benziyor. Almanya AKP nin orada yapacağı toplantılara engel olurken, hükümet ve yandaşı MHP tarafından Meral Akşener,Sinan Ogan ve diğerlerinin çalışmalarına Türkiye’de Alman kalıyorlar ve bu muhalif hayırcı çalışmaları engellemek için büyük eforlar sarfediyorlar. Anketlere göre; AKP’nin önünde çözüm bulamadığı takdirde referandumu kaybetmesine neden olacak önemli çakıl taşları bulunuyor.

*

AKP ‘nin her sözünü tutmayan dik kafalılar da var. AKP yönetimi ve anketçi kuruluşlar, alınacak oy oranını 1 Kasım’daki yüzde 50 civarına uygun belirleyerek hesap yapmaya çalışıyorlar. Buna göre AKP’nin tamamının ‘evet’ demesi durumunda, neredeyse MHP’den alınacak küçük bir destekle referandumun şimdiden garantilenmesi gerekiyor. Ancak ölçümler bunu göstermiyor. Anketler ve araştırmalar, AKP seçmeninden gelecek ‘evet’ oranının daha önceki seçime çok benzer şekilde yüzde 40’lar da kaldığını gösteriyor. Seçimde AKP’ye oy verenler içinde en az yüzde 5’le 10 arasındaki bir kesimin (Dik kafalıların)referandum için ‘evet’ demeyeceği ortaya çıkıyor. Kararsız ve sandığa gitmeyeceklerle ‘gizli hayırcı’lar dikkate alındığında, ‘hayır’ oyu verenlerin de çıkması durumunda ‘evet’ demeyeceklerin yüzde 10’u bulmasından korkuluyor.

*

CHP seçmeni ise tam hayırcı olarak tüm anket ölçümlerinde kıytırık bir zayiatla açıkça ortada,

*

MHP seçmeni genel merkezin aldığı ”evet” kararına uyar mı düşüncesi ile şu an siyasi ortam her gün yoklamalar çekerken, ölçümler MHP seçmeninin başkanlık sistemine ve seçilecek olan Erdoğan’a direndiğini gösteriyor. .MHP seçmeninin yüzde 70 civarında ‘hayır’ ve bir kısmının da kararsız olduğu bizlerinde çevremizdeki tespitlerimizden anlaşılıyor. Avrupa ülkelerindeki Ülkücü Hareket oldukça sert tepkilerle, ülke içinde olduğu gibi Balgat’ın tabana sormadan aldığı bu kararlara tepkili olduğu ayan beyan ortada.

*

HDP ve Kürt oylarının tercihi de referandumun en çok tartışılan konularının başında geliyor. HDP, ‘hayır’dan yana olduğunu resmen açıkladı. Ancak eş başkanlar başta olmak üzere çok sayıda milletvekilinin tutuklu olması nedeniyle aktif bir kampanya yürütmeleri beklenmiyor. Bazı ileri gelenlerinin de ” evet” demesi kafa karıştırıyor. Öcalan’ın ikili oynar beyanatları ve eyalet sitemi arzuları Kürt seçmenlerde kararsızlık oluşturuyor. AKP, dağıtacağı yardımlarla muhafazakâr Kürtlerden yüksek bir ‘evet’ desteği almayı amaçladığı da gözden kaçmıyor. Bu nedenle görülen o ki; referandumda , ya Ülkücüler ya Kürt kökenli vatandaşlarımız , ya da her ikisinin ne tarafa yatacakları sonucu belirleyici olacaktır.

 

Saygılarımla..

 

 

Türk’ün Demokrasiyle İmtihanı

Mazisi 4-5 bin yıllık bir milletiz. Yüzlerce devlet ve farklı coğrafyalarda medeniyet kurmuşuz. Yalnızca Cumhurbaşkanlığı Forsu‘nda bile 16 büyük imparatorluk var ve 17’ncisi Türkiye Cumhuriyeti.

Bu 40-50 asırlık tarih şeridinde son 1 asır hariç hep kağanlık, hanlık, sultanlık ve padişahlıkla yönetilmişiz. 13.yy ortalarındaki Ahiler ve 20.yy başındaki kısa süreli Azerbaycan Cumhuriyet denemelerini saymazsak “Türk’ün Demokrasiyle İmtihanı“nın başlangıcı 1923‘tür.

Cumhuriyetin ikinci yılında kurulan siyasî partinin (TCF) üçüncü yılda çıkan bir isyanla (Şeyh Said) kapatılmasını anlayabiliriz. Zira Saltanat kaldırılalı 2-3 yıl olmuş, Halifeliğin kaldırılışının yılı bile dolmamış. Yani 40 ya da 50 asırlık millet ömrünün 39 veyahut 49 asrını tek adam liderliğinde geçiren bir toplumun Cumhuriyeti hemencecik benimsemesi sosyolojiye aykırı olurdu.

Hatta bu olaydan 5 yıl sonra yeni bir partiyle (SCF) denenen demokratikleşme adımı bu defa aynı yıl çıkan başka bir isyanla (Menemen) kesilecektir. Ki sonrasındaki 15 yıllık tek parti dönemine bakıldığında 20 küsur yıllık bir tek seslilikten başka bir şey görülmez. Meselâ yapılanlar, edilenler: Yollar, fabrikalar, okullar, fırsat eşitliği, kadın hakları, eğitim ve kültür hamleleri, sağlık ve imar hizmetleri, yenilikler, planlamalar vs. Yeni baştan yasalar, yeni ölçüler, eski köye yeni âdetler.

Cumhuriyetten yana olmamız milletin genetik yapısına bile sirayet eden Monarşi mantığının Çok Partili Hayat teşebbüslerine tepkisel olarak yansıdığını görmemize engel değil. Problem Terakkiperver veya Serbest Cumhuriyet Partilerinin kurucularında değil yaşam biçimi alışkanlıklarında. Ki itirazlarına katılmasak da halkın bir bölümünün insiyakî davranışlarının siyasî ve dinî tercihlerini de etkilediğini bilme durumundayız.

94 yıl sonra bile futbol liglerinde en çok gol atan oyuncuya “Gol Kralı“, güzellik yarışmalarında birinci olana “Kraliçe“, A Millî Bayan Voleybol Takımı’na “Filenin Sultanları“, Anadolu halk oyunlarını oynayanlara “Dansın Sultanları” hatta sünnet çocuklarına “şehzade” ve “prens” kıyafetleri giydirilmesi, kız çocuklarına “prenses” hitapları hâlâ mirasen içimizde nelerin dolaştığını gösteren örneklerdir. Dahası vapurda martılara kırıp kırıp attığımız “Simit“in bile “Sarayı” var değil ki “Adalet“in olmasın.

Hangi hanım eşinin “Sultanım” hitabından rahatsız olur? Hangi vatandaş “Kral adamsın” sözüne “Hayır, Krallık 1 Kasım 1922’de kaldırıldı” diye cevap verir? Bırakın “Sultanlar Ligi” tabirini, “Potanın Perileri” gibi fizik ötesi unsurlarla anılmaktan şikâyetçi olan oldu mu?

Öyleyse; yıllar sonra geldiğimiz noktadaki kazanımları küçümsemeden, toplumsal bilinçaltının tercihlerine kızmadan, eskiyle yeniyi dövüştürmeden, hem Osmanlı’ya hem Cumhuriyet’e sahip çıkarak ama tabii ki yaşayanı artık yaşamayandan daha fazla önemseyerek ortak bir tarih bilinciyle hareket etmemiz şart. Yoksa boncuklar dağılır, tesbih işlevsiz kalır.

Bundan da öte iyilik de, kötülük de bulaşıcıdır. Dünyanın devlet yönetimleri biçimi ve demokrasi alanında geldiği nokta “Dönülmez Akşamın Ufku” değildir. Hukukun üstünlüğü, kanun önünde eşitlik, sosyal devlet olma ilkesi, temel hak ve hürriyetler gibi yüzyıllık kavramlar bile bin yıllık kavramlarla trampa edilme yoluna gidilebilir; Trumpları boş bırakırsak.

Türk’ün ve Dünya insanlığının imtihanı devam ediyor. Demokrasi sınavı kâğıdı önümüzde. Çalışmak isteyenler “iyiliği emretmek kötülüğü yasaklamak” konularına baksın.

“Sen insansın, sen insan. Sen insansın; seksen milyon / yedibuçuk milyar can.”

 

 

Emrühüm Şura Beynehüm (3)

“Ey iman edenler! Peygamber de dâhil, idarecilerinize ‘raina / bizi koyun gibi güt / bizi dinleme ve görüşümüze başvurmadan istediğin gibi idare et’ demeyin, ‘unzurna / bizim görüşümüze başvur / bizi dinle ve ondan sonra karar ver’ deyin. Şunu da bilin ki, bu emrimizi benimsemeyip inkâr edenlere elem verici bir azap söz konusudur.”

Ayette yer alan ve azap cezalı muhkem – kesin hüküm olan bu mesaj, halkın seçtiği yöneticinin halkın görüşü ve sesine önem vererek kararlar almasını ve ancak bundan sonra uygulamaya geçmesi gerektiğini, yani demokratik idareyi vurgulamaktadır.

Gerçek demokrasilerde, hükümet; halka hizmet eden devlet kurumlarının doğru çalışmalarını sağlamak içindir, halka hükmetmek için değil. Çünkü demokraside, başkalarını rahatsız etmemek şartıyla yaşama ve inanç özgürlüğü vardır.

Buna göre de devlet, müteşabih (benzer) mesajlara ve bunların yorumlarına göre, dini kuralları yasa olarak koyup, bütün toplumu bunlara uymaya zorlayamaz. Ancak bütün yorumlara aynı mesafede kalır, dinin yozlaştırılmasını, din ile aldatmaları, dinin istismar edilmesini, aşırılıkları, gruplaşan grupların zorlamalarını engelleyici önlemler alır ve bu çerçevede yasalar hazırlar.

Ve İslâm dini, böylece oluşturulacak özgür, sorgulayıcı, eleştirel akıllı, güvenli ve adil bir ortamda yükselir diye düşünüyorum. Benim Kur’an’dan anladığım “Laiklik” de budur. Benzer vurgu, Nisa: 46′ da da yapılmaktadır.

Tabi bu uyarı, nasıl her toplumun idarecilerine yapılmışsa, aynı şekilde küçük kurum idarecilerine, hatta ailenin anne – babalarına da yapılmış demektir diye düşünüyorum. (Son Davet KUR’AN, Prof. Dr. Gazi Özdemir, Bakara: 104)

X

“Bunlardan özellikle kitaplardaki gerçekleri değiştiren veya gizleyenler, Seninle karşılaştıklarında ‘Senin söylediklerini duyduk, fakat önemsemiyor ve duymamış gibi yapıyoruz’ deyip dinle ilgili bildirdiklerinle alay ettikleri gibi, ‘oldu olacak gel de bizi sürü gibi güt / raina’ diyerek Seninle alay da ediyorlar.

“Hâlbuki onlar saygılı bir dille Sana ‘Senin bildirdiklerini duyduk ve kabul ediyoruz’ ve ‘unzurna’ ‘İdarecimiz olarak bizi dinleyip görüşlerimizi de alarak ve bize danışarak bizi yönet’ deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.

“Ne var ki Allah’ın tek oluşunu ve bildirdikleri gerçekleri inkâr ettiklerinden küfre sapmış olan bu kişileri, Allah lânetlemiş bulunmaktadır. Bu nedenle de onların ancak pek azı iman etmektedirler.”

“Raina ve unzurna” ikazı Bakara: 104. ayette Müslümanlar için de yapılmıştı. Ve bu uyarı, bir ülkedeki halkı; kral, padişah, sultan gibi tek kişinin, itiraz edilmeyen, dediğim dedik, astığım astık bir yaklaşımla değil; demokraside olduğu gibi insanların biatlarını / oylarını alarak seçimle gelen ve danışma / şura meclisinin de olduğu demokratik bir sistem olması muhkem emrini bir tavsiye olarak vurgulamaktadır. (Son Davet KUR’AN, Prof. Dr. Gazi Özdemir, Nisa: 46)

X

“Bilindiği gibi, bir yerde demokrasiden söz edilebilmesi için orada bir muhalefet unsurunun var olması, en temel şarttır. Hayat muhalefetle başlamıştır. Yani, İblis’in Âdem’e muhalefetiyle başlamıştır.

“O hâlde, burada insanoğlunun evrensel macerasıyla uyumlu bir gerçeklik söz konusudur. Çünkü muhalefet unsurunun bulunmadığı toplumlarda ve cemaatlerde, başta dinsel değerler olmak üzere, bütün temel kurumlar donuklaşır, bilim, sanat ve düşünce hayatı sönükleşir.

“Hepsinden önemlisi yenilik ve atılım coşkusu sönük kalır. Eleştirel tutumun önemini kavrarsak, insanın yaratılış ve gelişme macerasını daha kolay bir şekilde anlamlandırmaya başlarız.” (Tanrı’nın Dilinden Elçisi MUHAMMED, Mustafa Sağ, s. 104 – 105)

 

 

“Allah Bes Baki Heves; Coşmakta Adnan Menderes”

Merhum Adnan Menderes(1899-1961) iktidara geldiğinde ben henüz okula bile gitmiyordum. Askeri cunta tarafından idam edilerek hakka yürüdüğünde ise Kilis Orta Mektebi’ni henüz bitirmiş, lise birinci sınıfa başlamıştım.

O günlere ait hatıralarımda yer tutan, hafızama yerleşmiş bir kaç husus var. Ailem Demokrat Partili idi. Evimizde Hayat Mecmuasının yayınladığı Adnan Menderes’in fotoğrafı çerçeveletilip asılmıştı. Cunta darbesinde ve sonrasında bile yerinden kalkmadı bu resim. Babam bu konuda duyarlıydı. Küçük Çarşı’da Şıhlar Camiinin hemen aşağısındaki tarihi kervansaray  DP ocak başkanlığı olarak hemen evimizin yanı başındaydı. Burada konuklar ağırlanır, toplantılar yapılır, ziyafetler verilir, fakir fukaraya lahmacunlar dağıtılırdı. Ayrıca ocağa kayıtlı olup olmasına bakılmaksızın ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımları kimin verdiği, kime dağıtıldığını hiç kimse bilmezdi. Sadece “Allah razı olsun” denirken anlardık ki o kişinin ihtiyaçları karşılanmış. Bu kervansarayda develer süslenir ve en önde yerel kıyafet giymiş ve elinde Demokrat Parti bastonlu bir kılavuz eşliğinde şehir dolaşılır, çocuklar da bu konvoya katılırdı.

Sanırım “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması” ile epeyi süre mağdur ve mahsur kalan Cumhuriyet Meydanı’ndaki Mevlevihane’da de böylesi etkinlikler dolayısıyla  açılmıştı. DP ileri gelenlerini Mevlevihane önünde çay-kahve içip sohbet ederken görürdüm. DP ileri gelenlerinden Ziraat Vekili hemşehrimiz Nedim Ökmen’i(1908-1967)Mevlevihane önünde çayını yudumlarken görüp, elini öpmüştüm.

Yeter Söz Milletin

Belki de hayatımın en fazla gazete, dergi, kitap okuduğum bir zaman dilimidir orta mektep ve lise yıllarım. Hatta bir grup arkadaşımız ile abone olmuştuk bu yayın organlarına. Çünkü gazete ve dergiler ilçemize üç gün, kitaplar 15 gün sonra gelirdi! Abone olanlar dolayısıyla ayrıcalıklıydı. Gazete Bayi Vakıf Akbaba “Tükendi” diyemezdi. Demokrat Parti’ye arka çıkan gazeteler vardı; Kudret, Tasvir, Havadis, Hüradam, Büyükdoğu vs hemen aklımda kalanlardı. Ancak ana muhalefet partisi çizgisinde yayın yapan gazeteler bir hayli fazlaydı: Hürriyet, Milliyet, Yeni sabah ortada olmasına karşılık en başta Ulus, Tanin, Vatan, Dünya Demokrat Parti ve DP hükümetine değil de özellikle Başbakan Adnan Menderes’e karşı yaylım ateşi açmıştı.

Bunun arka planında bazı yazarların örtülü Sovyet rejimi sempatizanı olması, dolayısıyla Türkiye’nin Kore’ye bir tugay asker göndermesi, dini yayınların serbest bırakılarak ezanın orijinal dilinde okunması hemen akla geliyordu.

Başta Osman Nuri Çerman’ın sahip olduğu Kemalizm Dergisi ise dinde reform istiyor, mesela camilere kiliselerdeki gibi sıralar konulmasını, Kur’an’ın Türkçeleştirilerek namaz sırasında okunması konusunda yayın yapıyordu. Bütün bunlar yaşanırken söz konusu yıllarda yargı bağımsızdı. Basın hürdü.  Çünkü Adnan Menderes “Yeter Söz Milletindir” demeyi sürdürüyor, demokrasinin batılı anlamda yerleşmesi için gayret gösteriyordu.

Gazetelere Eşit Uygulama

Mesleğimden birkaç örnek ile devam edeceğim; basının görüşüne  bakılmaksızın talep edenlere teşvikler aksamadan uygulandı; Büyükdoğu Gazetesinin sahip ve başyazarı Necip Fazıl Kısakürek(1904-1983) de bundan nasiplendi, Vatan Gazetesi sahip ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın(1888-1972) da talebi karşılandı. Ne güzel bir demokratik uygulama ve adalet anlayışı. Bu iki yazar ve gazete birbirine karşı acımasız görüşü savunuyordu. Bir tanesi bu krediyi değerlendirirken akıllı davrandı, bir başkası hovardaca kullandı. Haber konusu oldu.

Dahası da şöyle, eleştiriler iftira boyutuna varınca, İsmet İnönü’nün damadı Akis dergisi sahip ve yazarı Metin Toker(1924-2002) de tutuklandı, Ahmet Emin Yalman’a Malatya’daki suikast olayında yazılarıyla okuyuculara hedef gösterdiği iddiasıyla başta Necip Fazıl Kısakürek olmak üzere, İstiklal Savaşımızda Milis General yazar Cevat Rıfat Atılhan(1892-1967), Serdengeçti Dergisi sahip ve yazarı Osman Yüksel(1927-1983) onlarca arkadaşlarıyla birlikte cezaevine konuldu! Dada sonra basındaki kavganın büyümesi üzerine Demokrat Parti hükumeti yasayı yeniden düzenleyerek uygulamaya koydu.

Yargının bağımsızlığını koruması kadar bir devletin temeline taalluk eden daha başka önemli bir husus sanırım bu aşamada yoktur. Adnan Menderes ve Demokrat Parti zalim olmadı, uygulamada adil olarak kaldı. İktidarını sınırlandırmadı, “önce demokrasi ve hukuk devleti” dedi. Gelişmeleri “bizden” ve “sizden” diye de değerlendirmedi. Gerekçesi ne olursa olsun Demokrat Parti sempatizanı ve ülke genelinde teşkilatlanmış Milliyetçiler Derneği’ni Menderes Hükumeti bir kararla kapattırdı. Böyle bir tasarruf kendi aleyhine de çıksa, neticesinde zarar da görse böyle nitelendirilebilir.

Bir Alimin Hatırlattıkları

Demokrat Parti hükümeti en büyük atılımını eğitimde yaptı. Başbakan Adnan Menderes; “Nereye gitsem, okumak istiyoruz. Mektepler açın talebinde bulunuyorlar” diyen Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin bütün uygulamalarına destek verdi. DP iktidara geldiğinde Türkiye genelinde  17 lise varken, bu sayı birden bire 59’a yükseldi. İmam hatiplerin sayısı arttı, Yüksek İslam Enstitüsü kuruldu. Doğunun önemli merkezi Erzurum’da Atatürk Üniversitesi, Ankara’da Ortadoğu Üniversitesi ODTÜ öğrenci almaya başladı. Buralarda herkesin ve her kesimin çocuğu okudu.

Demokratik yayın hayatı ve ilim zenginleşti. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil (1899- 1967) gibi dünyaca ünlü bir akademisyen Adnan Menderes’e zaman zaman  görüşlerini açıkladı. Parlamenter cumhurbaşkanıyla başbakanın  birleştirici ve ihtirasları yatıştırıcı rollerini hatırlattı, çarpışan siyasi grupların üstünde kalınması gerektiğini belirtti, aktif politikada devlet başkanının değil, başbakanın ve bakanların rolü olduğunu vurguladı. Bu değerlendirmelere siyasi irade temsilcileri tavır almadı, kızmadı ve küsmedi.

Fransız sosyal-siyasetçi Prof. Dr. Maurice Duvarger’ın(1917-2014) her yazdığı eser demokrasi, hukuk devleti, insan hakları temelli Halksız Demokrasi, Sosyal İlimler, Siyasi Rejimler, Siyasi Partiler, Siyaset ve Sosyoloji gibi kitaplar basılmaya, okunmaya başlandı. Okuma yazma oranı arttı. Halk demokrasinin önemini gördü uygulamalarda. Hükümetine destek verdi. Buna karşılık acımasız İsmet İnönü muhalefeti yıllarca sürdü.

Adaletsiz Adalet Divanında Bir Demokrat Başbakan

Başbakan Adnan Menderes kavgada hiç taraf olmadı. “Doğruya doğru eğriye eğri” diyebildi. Demokrasiye öyle inanmıştı ki orduyu nasıl ve kimlerle idare edebileceğini bildiriyor, “Halk isterse her şeyi yapabilir” diye açıklamalar yapıyor ve gazete manşetlerine taşınıyordu.

Adnan Menderes Hükümeti zamanında Türkiye ABD’nin otoritesinin hissedildiği NATO’ya girdi. DP komünizme karşı açtığı savaş ile dikkat çekti ve bu çerçevede Kore’ye asker gönderdi. 10 yıl içinde Türkiye’de hem demokratlığı, hür rejimi, sandığı, özgürlüğü, eğitimi oturttu; hem barajlarla, yollarla, fabrikalarla ülkenin kalkınmasını güçlendirdi. Müttefikimiz aynı ABD ve üyesi olduğumuz aynı NATO destek verdi; bir askeri cunta tarafından 27 Mayıs’ta bir darbe ile hükümeti düşürdü, demokrasiyle tamamen zıt askeri rejime teslim etti.

Başbakan Adnan Menderes “Sizi yargılatan güç böyle istiyor” diyen Hâkim Salim Başol(1908-1990) ve Başsavcı Altay Ömer Egesel’in(1913-1985) baskı sergilediği, sanıkları taciz ettiği; hukukun, insan haklarının ayaklar altına alındığı Yassıda Mahkemelerinde bile demokrat tavrından vazgeçmedi, adaletsiz adalet divanına neticesini bilmesine rağmen tartışılabilecek saygısını esirgemedi. Başol ve Egesel’i günümüzde artık kimse tanımaz, tanısa bile adaletsizlikle, cunta yanlısı olmakla hatırlanır. Ama Adnan Menderes ise unutulmadı. Hayatına ait onlarca kitap yazıldı, filmler çekildi, hala konferanslar veriliyor, sempozyumlar düzenleniyor, ilmi çalışmalar yapılıyor ve sivil toplum anma toplantıları yapıyor.

Tarih Bir Yanıyla Tekerrür Etmese

Bugün bir aksakal olarak demokrat Başbakan Adnan Menderes’i daha iyi anlıyor ve algılıyorum. Yeni nesil de anlatıldığı, yazıldığı kadarıyla biliyor. Orta mektep yıllarımızda Fazıl Ahmet Aykaç’ın(1884-1967) olduğunu sandığım “Allah Bes, Baki Heves; Çoşmakta Adnan Menderes” dizelerinin bugün bile hayat bulması bu nedenledir.

Demokrat Adnan Menderes ve ailesine rahmet dilerim. Berrin Hanım, Yüksel ve Mutlu Menderes peygamberimize komşu olun. Entelektüel çıtası yüksek aziz dostum Aydın Menderes mekânın cennet olsun. Nurlar içinde yat.

 

 

Bozkurt Kemal Atatürk

İngiliz askerî istihbarat elemanı ve yazar Harold Courtenay Armstrong’un 1932 yılında yazdığı ‘Bozkurt / Kemal Atatürk‘ isimli kitapta, Atatürk aleyhinde bâzı kısımlar olduğu gerekçesiyle, dönemin hükümeti, adı geçen kitabın Türkiye’ye girişini yasaklamıştı.

 

Atatürk, merak etti, kitabı getirtti. Bir gece sofrada, geç vakte kadar tercüme ederek okuttu, dinledi.

 

Armstrong, Atatürk’ün herkesçe bilinen malum içkisinden bahsediyor ve bunlara, dostça olmayan kendi düşüncelerini de ilave ediyordu. Fakat bunları sayıp dökerken de memleketin herhangi bir felaketi veyahut memleketini ve milletini alakadar edecek mühim bir hâdise olduğu zaman O’nun, içkisini de eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini olayın üzerine atarak, arslanlar gibi kükrediğini de belirtmeyi ihmal etmiyordu.

 

Ayrıca Atatürk’ün; çok kaabiliyetli, inatçı bir enerjiye sahip; ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan, dahası, dostluğu tanımayan bir adam olduğunu yazıyordu.

 

Atatürk, kitabın tercüme edilmiş metnini sonuna kadar dinledikten sonra; ‘Bu kitabın Türkiye’ye girişini yasak etmekle hükümet hataya düşmüştür. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış. Bu eksikliklerini ben tamamlayayım da kitabın ithaline izin verilsin ve memlekete getirilsin.’ Dedi.

 

Emir aynı yıl yerine getirildi.

 

Söz konusu kitap, 2005 yılında Gül Çağalı Güven’in tercümesiyle Arba Yayınları tarafından basıldı. Ancak, sansürlenerek basıldı. Kitap, daha önce; 1932, 1955 ve yıllarında da, değişik kişilerin tercümeleriyle farklı yayınevleri tarafından basılmıştı. Hepsinde bazı bölümler sansürlenmiştir.

 

Armstrong’un kitabından sansürlenmemiş bölümler:

 

Ülke, askerî bir bunalımın eşiğindeydi ve o, hayatının en önemli kararını almak mecburiyetindeydi. Yenilmiş olmakla birlikte, Yunan ordusu İzmir’den deniz yoluyla savuşmayı başarmıştı. Atina’dan gönderilen taze kuvvetlerle İstanbul’un az ötesinde, Trakya’da yeni bir ordu kuruluyordu.

 

Mustafa Kemal’in donanması yoktu. Düşmanla karadan temasa geçmeliydi. Birliklerini onları yakalamak ve yeniden biçimlendirilmelerine fırsat vermeden ezmek üzere acilen kuzeye göndermişti. Yol, Çanakkale Boğazı’ndan geçiyordu. Çanakkale’de birliklerini Avrupa yakasına bırakmayan ve Yunanlılarla aralarında bir engel olarak duran bir İngiliz kuvvetiyle karşı karşıya gelmişti. Problem belliydi: Yunan ordusu Trakya’da tahkimat yapıyordu; İngiliz işgal ordusu yolu tutuyor ve aralarında bir duvar gibi dikiliyordu.

 

Ankara’ya dönen Mustafa Kemal her zaman yaptığı gibi, kararını vermeden önce bütün ihtimalleri tartarak durumu gözden geçirdi. Artık bekleyemezdi. Zamanın hayatî önemi vardı. Yunanlılar birliklerini düzene koymadan ve siperlerini kazmadan evvel, onları ezmesi gerekiyordu.

 

Yunanlılar! Onları dövüp hamura dönüştürebilirdi; ama İngilizler! Bu bir başka meseleydi.

 

Zafer sarhoşluğu ve guruyla dolu olmalarına rağmen, Türk birlikleri yorgun, paçavraya dönmüş elbiseleriyle ve cephane sıkıntısı içinde, büyük silahlardan ve mekanize savaş imkânlarından mahrum durumdaydı.

 

İngiliz birlikleri ülkeye alışmıştı, subayları deneyimli, mevzileriyse güçlü ve iyi tahkim edilmiş durumdaydı. Arkalarında büyük toplarla donanmış savaş gemilerinden oluşan muazzam bir armada ve uçaklar, onların da arkasında bütün kudreti ve ihtişamıyla Britanya İmparatorluğu duruyordu.

 

İngilizler savaşmaya niyetlenecek olurlarsa, Türklerin mağlubiyeti kesindi. Fakat acaba savaşmak niyetinde miydiler? Yoksa blöf mü yapıyorlardı. Bütün mesele bunun anlaşılamamasındaydı.

 

Anadolu dağlarındaki Türk, tam bir diktatördü; elinde kazandığı zaferden çılgına dönmüş, vatanı ve varlığını devam ettirmek için savaşan bir millet vardı. İstanbul’daki İrlandalı ise, durumundan pek emin değildi; ismen bir müttefik ordusunun kumandanıydı; kumandası altındaki İngiliz bildikleri de iyiydi, ancak, Fransız ve İtalyanlar onu desteklemeyeceklerdi.

 

Ayrıca İngiltere’nin de O’nu destekleyeceğinden emin değildi. Hiçbir büyük ülkü uğruna savaşmıyordu; tek maksadı, kendisini ve askerini mümkün olan en az adam ve prestij kaybıyla içinde bulundukları korkunç ve hatalı çıkmazdan çıkarabilmekti.

 

İki kumandanın karakteri de, oynamak mecburiyetinde oldukları rollere son derece uygun düşüyordu. Türk çelik iradeli ve azimliydi. Bu savaşta Türkiye ya kendisini kurtaracak veya yok olacaktı. Atatürk, rakibini incelemişti. Londra’ya gönderirken Türk istihbaratının yakalayabildiği çok sayıda telgrafını okumuştu; İstanbul’daki Türk gözlemcilerden, gönderdiği mektupları ve hakkındaki raporları almıştı. İngiliz komutanın bir askerden çok, bir diplomat olduğunu anlamıştı.

 

Mustafa Kemal şu kanaate varmıştı: İngiliz komutan Harrington, Birliklerini savaşa razı edebilirdi. Ancak onların cesaretini pekiştiremezdi. İyi bir kurmay subaydı; zeki, sağlam görüşlü ve nazikti. Fakat bir kumarbaz, bir bunalım dönemi önderi olamazdı. Hiçbir zaman büyük risk gerektiren o büyük kararı alması mümkün değildi.

 

Mustafa Kemal kararını verdi: Savaşmak…

 

Bu durumda, istediği şartları elde etmesi kesinlikle mümkün değildi. Şartları görüşmek değil, onları kabul ettirmek istiyordu. Yunanlıları şimdi yakalayacaktı. Harrington’ın son dakikada metanetinin tükeneceğine ve O’nun geçmesine izin vereceğine inanıyordu.

 

Bir ‘yetenek testi’ uygulamaya karar verdi. İki bin kişilik bir süvari birliğinin İngiliz hatlarına doğru ilerlemesini emretti. Süvariler sert bir şekilde durduruldular; durum ciddi görünüyordu. Bunun üzerine bir savaş hilesi uygulamayı denedi.

 

Piyadesinin silahları ters çevrilmiş halde ve dostça, barışçıl davranarak İngiliz mevzilerine doğru ilerlemelerini; eğer mümkün olursa yürüyüp geçerek İngiliz müstahkem mevkilerini işlevsiz bırakmalarını emretti.

 

Tehlike büyüktü. Her iki tarafta da birliklerde sinirler gergindi. Bir kurşun, bir yanlış anlama, verilecek fevri bir emir savaşı başlatacak ve Türkiye İngiltere’yle savaşa girmiş olacaktı.

 

Ancak, bir tek kurşun bile atılmadı. Siperdeki İngiliz askerleri ne yapacağını bilmez bir halde şaşkın, kalakalmıştı: Aldıkları emirler oldukça müphemdi: Ateş etmeksizin ve güç kullanmaksızın Türkleri durdurmaları istenmişti. Türklerse ne duruyor ne de savaşıyorlar; sadece ilerleyişlerine devam ediyorlardı.

 

Durum oldukça kritik bir noktaya gelmişti: Türkler dikenli tele yaklaşmışlardı; İngiliz kumandana ‘Dur’ emri geldiği zaman, teli aşmaya başlamışlardı bile.

 

Müttefikler; savaştan değil, savaş tehdidinden bile kaçınabilmek için her şeyi, Mustafa Kemal’in bütün isteklerini yapmaya hazırdılar. Ve Mustafa Kemal lütfen, onunla bir anlaşma yaptı. Gerçekte, bütün istediklerini elde etmişti. Bu tam bir zaferdi.

 

Mudanya Mütarekesi (*) böyle imzalandı. Mustafa Kemal galip gelmişti.

 

13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 248 sayfalık kitap 2005 yılında yeniden yayınlandı.

 

NOKTA KİTAP:

Perpa Alışveriş Merkezi B Blok 11. Kat Nu: 1559 Okmeydanı, İstanbul. Telefon: 0.212-221 73 96 Belgegeçer: 0.212-220 07 96  www.noktakitap.com.tr / e-posta: info@noktakitap.com.tr

 

(*) 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Mütarekesi’nin önemli maddeleri şöyledir:

1-Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki silahlı çatışma sona erecektir.

2- Yunanlılar Doğu Trakya’yı 15 gün içerisinde boşaltacaklar ve bölge, İtilaf Devletleri aracılığıyla 30 gün içerisinde Türk yönetimine devredilecektir.

3- Barış antlaşması imzalanıncaya kadar Türk ordusu Trakya’ya geçemeyecektir. Buna karşılık iç güvenlikle ilgili olarak sayısı 8.000’i aşmayacak bir jandarma kuvveti gönderilebilecektir.

 

HAROLD COURTENAY ARMSTRONG:

 

1892 yılında doğup, 1943 yılında 61 yaşında ölen İngiliz askerî istihbaratçısı ve yazar Harold Courtenay Armstrong, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Hindistan Ordusu’nda Askerî Ateşe olarak görev yaptı. Savaş sırasında istihbarat subayı olarak Arap yarımadasına gönderildi. Birleşik Krallık ordusunda Yüzbaşı rütbesiyle Osmanlı Devleti’ne karşı çarpışıyordu. 1916’da Kut’ül Ammare Kuşatması sonunda Tümgeneral Townshend komutasındaki İngiliz 6. Poona Tümeni (Hint Tümeni)’yle birlikte Türklere esir düştü. Bağdat, Musul, Halep, Mersin, Ankara üzerinden Kastamonu’ya, oradan da İstanbul’a getirildi. Nihâi olarak da merkezî esir kampı olan Afyonkarahisar’a nakledildi. Savaş esiriyken kaçma teşebbüsü ve yakalandıktan sonra Enver Paşa’ya hakaret etmesi sebebiyle hücreye atıldı. Hücreden çıktıktan sonra esir kampında imtiyazlı muamele gördü ve kendisine bütün esir subayların ve erlerin sorumluluğu verilerek onların genel komutanı yapıldı. Esir İngiliz askerler kampta işledikleri suçlardan Türk askerî mahkemelerinde yargılandıklarında hem onların tercümanlığını yaptı hem de dâvâ vekilliklerini üstlendi. Savaş sona ermeden önce Türkiye’den kaçmayı başardı. Türkler hakkında pek de olumlu düşünceler beslemeyen Armstrong bu kaçışını bile rüşvet vererek gerçekleştirdiğini söylemiştir.

 

Mütareke yıllarında ise İngiliz Yüksek Komiserliği’nde Askerî Ateşe Yardımcısı olarak bu defa işgal altındaki İstanbul’a gönderildi. Müttefikler adına çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1923 yılında İstanbul’dan ayrıldı. Türkiye’de kaldığı bu birkaç yıllık dönemdeincelemeler yaptı. Aralarında Mustafa Kemal’in de olduğu birçok şahsiyetle görüşen Armstrong bu müddet zarfında küllerinden yeniden yükselen bu ülkenin gelişimini tetkik etti, Türkiye ve yakın çevresiyle ilgili beş kitap yazdı: 1-Türkiye Nasıl Doğdu, 2-Türkiye ve Suriye Yeniden Doğuyor, 3-Bitmeyen Savaş, 4-Bozkurt 5-Abdülaziz bin Suud.

 

DERKENAR:

Bozkurt Kemal Atatürk ve Hüseyin Rauf Orbay

Hamidiye Kahramanı‘ olarak da anılan Hüseyin Rauf Orbay, Osmanlı Devleti’nin son Harbiye Nâzırı idi. Askerlikten Albay rütbesinde iken ayrıldı.  Anadolu’ya geçip Millî Mücâdele’ye katıldı. Yeni Türkiye Devleti’nde milletvekilliği,  başbakanlık, Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı. İzmir suikastı sebebiyle tevkif edilip muhakemesi sonunda 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yurt dışına gittiğinden ‘firârî Rauf‘ olarak anıldı.

 

Atatürk’ü anlatan ‘Bozkurt‘ isimli kitap, 1930’lu yılların başlarında, Türkiye’yi yönetenleri meşgul etmiştir. İngiliz İstihbaratının, Türkiye Masası’nda yetişmiş, mühim ajanlarından H. C. Armstrong’un kaleme aldığı, ‘Grey Wolf‘ / ‘Bozkurt‘ isimli kitapta,  Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan ve Rauf Bey’den bahseden bölümler vardı.  Kendileriyle ilgili yapılan yanlış değerlendirmeleri düzeltmek maksadıyla, Rauf Bey ve Londra’da bulunan Adnan (Hâlide Edib’in eşi Adıvar) Bey ile birlikte Near East Gazetesi’ne bir mektup gönderdi. Bu mektup, ilgili gazetede yayınlanmış ve Londra’daki, Türk Büyükelçiliği tarafından da tercüme edilip, Hâriciye Vekâleti’ne gönderilmiştir. Mektupta şöyle deniliyordu:

 

Mr. H.C.Armstrong’a, Türk Cumhuriyetperverlerinin cevabı;

 

‘Efendim; Geçen, 30 Teşrin-i evvel tarihli nüshanızda Mister H. C. Armstrong tarafından yazılmış olan, ‘Bozkurt’ makalesini okuduk. Bu makalede, kendimize ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı teşkil etmiş olan dostlarımıza dâir, bazı hâtâları göstermek lüzumunu hssediyoruz. Müellif, bu fırkayı kitabında muhalefetle tavsif ediyor. 244’üncü sahifede, Türkiye’de dini bir irticadan bahsederken, Mister Armstrong, hakkımızda şunları yazıyor: ‘Bunlar, İstanbul’da Halife Abdülmecid’in etrafında toplanmışlardı.’ Kezalik 245’inci sahifede, mumaileyh şöyle diyor: ‘En nihayet, Mustafa Kemal Paşa’nın muarızları olarak Rauf, Adnan, Refet, Kâzım Karabekir gelir. Bunlar, Abdülmecid’i Türkiye’nin meşruti bir hükümdârı yapmak ve kendileri de nazır olmak tasavvurunda bulunmuşlardı.’ Aynı sözler, 261’inci sâhifede tekerrür ediyor.

 

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Türkiye’de saltanat ve hilafet devirlerinin artık geçtiğine ve yalnız cumhuriyetin payidar olabileceğine kani olan zevat tarafından teşkil edil­miştir. Bu zevatın hepsi, diktatörlüğün aleyhindeydiler. Cumhuriyet maskesi altında gizlenerek, hükümdarlığı tekrar tesise teşebbüs ettiklerine dair zâhiri ve bâtinî hiç bir delil yoktur. Bu zevattan hiç biri, Türkiye efkâr-ı umumiyesince entrika ve iki yüzlülük ile itham edilemez ve edilmemiştir. Kanaatimizce, Türkiye, bir hükümdar idaresine ricat ede­mez. Hükümdarlığın, medar-ı bekası olan bütün kuvvetler, son yirmi sene zarfında tamamen yıkılmıştır.

 

268’inci sahifede Mister Armstrong, bizim hakkımız­da, ‘bunlar kaçtılar‘ diyor. Biz, tedhiş siyâseti takarrür et­mezden bir müddet evvel, Türkiye’den serbest olarak çıktık. Hayat-ı maziye ve mesaimiz, memleketimize karşı vicdanî vazifelerimizi mükemmelen îfa ettiğimizi ve şahsî muhata­ralardan kaçınmadığımızı isbata kâfidir.

 

301’inci sâhifede Mister Armstrong, Türk Milleti hak­kında evsaf-ı mümeyyize olarak; ‘zalim, haşin, sefih, aile hayatına bigâne‘ sıfatlarını zikretmekte ve bu evsafın, Türklerde millî bir noksaniyet olduğunu söylemektedir. Kanaa­timizce, Türk Milletinde, mânâ-yı mutlakıyla şu veya bu gibi millî mesavi veya fezail yoktur. Gerek Garp’ta ve gerek Şark’ta fasit veya faziletkâr fertler bulunabilir. Mister Armstrong, Türkiye’de de bu gibi fertlere veya gruplara te­sadüf etmiş olabilir. İngilizler de dâhil olduğu halde, bütün Avrupa tarihçilerinin Türk Milleti hakkındaki intibaları, Mis­ter Armstrong’un Türkler hakkındaki isnadatının aksinedir.

Sâbık Başvekil H. Rauf ve Sâbık BMM. Reis-i sanisi Adnan.’

 

Armstrong, aynı gazetede bu eleştirilere cevap vermiştir. ‘Türk Cumhuriyetçileri‘ başlıklı yazısında Armstrong diyordu ki;

 

Efendim; Rauf ve Adnan Beyler tarafından, imza edilmiş mektuba cevap vermek için, bana müsaade buyrulduğundan dolayı teşekkür ederim. Der-hatır buyrulacağı veçhile, yeni Türkiye’nin tesisi emrinde çalışmış olan diğer Türkler gibi, Rauf Bey ve Adnan Bey de bugün Paris’te menfada yaşıyorlar. Bunlar, Türkiye için büyük hizmetler îfa etmişlerdir. Ben ‘Bozkurt’da bunlardan mufassalan bahset­tim.

 

268’inci sâhifedeki, ‘firar etmişlerdir‘ cümlesi, cesa­retin noksaniyetini tazammun ederse, ben, bu sözü geri al­mağa müsaraat ederim. Rauf Bey, suret-i mahsusada, mü­teaddit defalar, Türklerin mütehalli oldukları fazileti, (maddî cesâreti) isbat etmiştir. Bozkurt’un ikinci tabı neşredilmek üzeredir. Ben, üçüncü tabında ve memalik-i ecnebiyeye mahsus olan tabılarında, bu cümlenin tashih olduğunu gör­mek isterim.

 

Terakkiperver Cumhuriyetçiler ve Hilafetçiler (sâhife 244) hakkında, şimdiki zimemdarlar ile Paris’teki menfilerin, nokta-i nazarları mütebayindir. Karilerimiz, Mustafa Ke­mal’in 6 günlük nutkunu (Laipzig’de tabedilen, mütercem nüshasının, bilhassa 615-629ncu sâhifeleri) Türk matbuatını ve Cavit ve Canbolat Beylerin idama mahkûm edildiği dâvâ­nın, resmî zabıtnâmelerini tetkik etmeli ve bu babda, Paris’li menfilerin, sözlerine istinad etmekten başka bir hatâ yap­mış olup olmadığıma karar vermelidirler.’

 

Türk Hükümeti, uzun süre bu kitapla meşgul ol­muş, kitabın Türkiye’ye girişi yasaklanmıştır. Türk gazeteciler matuat vasıtasıyla Armstrong’a cevap vermiş­lerdir. Bu esnada, bilhassa Hâlide Edib’e ciddî saldırılar olmuştur. Akşam Gazetesi başyazarı Necmettin Sadak, bu kitaba cevap mâhiyetinde yazılar kaleme almıştır.

 

Sadak’a göre kitabın maksadı; hiç kimsenin, inkâr edemeyeceği büyük işleri gören, Gazi Mustafa Kemal’i hususî hayatında küçük düşürmekti. Tertip, kitabın kapağından başlıyordu. Sadak, kitabın kapağındaki Gazi resminin, hiçbir acemi veya garezkâr ressam elinde, bu derece tahrif edil­mediğini söylüyordu. Kitabın hazırlanışında, Hâlide Edib’in eserlerinden çokça yararlanıldığı anlaşılıyordu. Kitabın Hâlide Edib’e ilişkin bölümleri, Sadak tarafından şu sözlerle eleştirilmişti. ‘Türkiye’de herkesin bildiği ve bizzat yazarın da dediği gibi Mustafa Kemal, Yahudi bir babanın kızı olan Hâlide Hanım’dan asla hoşlanmamıştır. O’nu hiçbir ciddî işe karıştırmamıştır.’

 

Türkiye’de, Bozkurt adlı ki­taba cevap yetiştirilmeye çalışıldığı sıralarda, Oglander tarafından kaleme alınan, ‘İngilizlerin Gelibolu Seferinin Resmî Tarihi‘ adlı kitap, Ankara’daki İngiliz elçisi tarafından, İngiltere Devleti adına, Gazi Mustafa Kemal’e tak­dim edilmiştir. Takdim yazısı şöyledir:

 

‘Büyük bir kumandan, asil bir düşman ve âli-cenap bir dost şerefine, Türkiye Cumhur Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’ne, haşmetli İngiltere Kralı’nın hükümeti tarafından takdim kılınmıştır.’

 

(Mustafa Balcıoğlu. Muhalif: Erguvanî Yayınevi, Ankara 2014, s: 260-264)

 

 

Siyasal Müslümcülük

0

Müslüm Baba öldü sanmasın kimse daha dipdiri yaşıyor bizde, Müslümcülük ateşi var içimizde! Diye söze başlamak icap eder ardından kurulacak her cümleye. Bir devrin dertlilerinin, düşmüşlerinin, isyankârlarının, kimsesizlerinin en yakın arkadaşı manevi önderi oldu ve hala bırakmış olduğu işaretlerle olmaya da devam ediyor. Hırkasını bırakacak kimse olmadı ki hırka sahipsiz kaldı.

Gidişiyle belirsizliklerle yoğrulmuş yarınların dertlilerini sahipsiz bıraktı. Dertli olmak her kula nasip olmazdı elbette ama iliklerine kadar yaşamak bambaşka bir hadiseydi. Şimdi her şarkısında rabıta yapar gibi gözler kapanıyor ezgiler zihinde dolaşırken.

”İslam’ın ilerlemesini sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve isyankâr ruhlu kimseler gerçekleştirecektir” der Aliya. Dolayısıyla İslam’ın ilerlemesinde hisseleri vardır Müslümcülerin. Diğer taraftan derdi sıkıntısı bitmeyen bir diğer paydaş grup Ülkücü Hareket’in ağabeylerinden Galip Ağabey der ki; ”Ülkücünün ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer.” Ülkücü adam da hem dertlidir hem de isyankâr, sevgilisi yerine koymuştur ülküsünü. Dolayısıyla Müslümcüdür aynı zamanda.

Gariplerin, dertlilerin hareketidir ikisi de. Her şeyi kafasına takar Ülkücü, ülkesini, milletini, mağdurları, kimsesizleri hatta yamuk bir kaldırım taşı görse dert olur yüreğine. Haksızlığa, adaletsizliğe sabredemez hiçbir zaman dertlenince Müslüm Baba yetişir imdadına Sabrım Ağlıyor diyerek. Teşkilatta işler yolunda gitmez, seçimlerde sandıkta umduğunu bulamaz Tanrı İstemezse Yaprak Düşmezmiş der derin bir nefes çeker sigarasının dumanıyla solmuş ciğerlerine.

Yakarsa Dünya’yı garipler yakar deyince Başbuğ Müslüm Gürses motive olur bir sonraki harekete umutludur çünkü derdi olanlar gariplerden ve ihtiyacı olduğunu bilir gariplerin kendisine. Vakit pes etme vakti değil der kendi kendine.

İsyankârdır ama lidere sadakat gerekir öğretilmiştir hep kendisine o yüzden bir başka Müslümcüden başkasına dökemez içindekileri. Bir o anlar onu çünkü. Gün gelir sabredemez artık döker içindekileri ortaya bir anda gözler dik dik üzerine bakmaya başlar düştün Gözümden der hep bir ağızdan tepedekiler. Hain olmuştur artık lanetlenmiştir.

Nereye gitse ne yapsa aradığı huzuru bulamaz, kime gitse kime sorsa kapılar kapanır yüzüne. Müslümcüler hariç kimse dinlemez onu. Haline acır kızar kendine ve bu hale getirenlere. Bir sigara yakar ve bir köşede sessizce sığınır yine manevi önderine. Çaresizlik içindeyim, yüreğimde yangın var, bu sevda öldürür beni düşmanlara ne gerek var? cümleleri dökülür dudaklarından.

Derdiyle, yaşantısıyla, ızdırabıyla, isyanıyla Ülkücülük bir bakıma Siyasal Müslümcülüktür. Müslümcüğün siyasete, ülke millet meselelerine dökülüp vücut bulmuş halidir. Müslüm Baba dinlemeyen biri başkan olacak olsa İtirazım Var der hemen.

Hayatı dertle, sıkıntıyla geçen Siyasal Müslümcünün günü zikzaklarla geçer. Zikzak istikamette değil tabi ki derdin kalp grafiği gibi bir zirve yapması bir hafiflemesi ama hiç bitmemesi şeklindedir.

 

 

Günü isyanla geçer geçmesine ama başını yastığına koyduğu zaman mırıldanır yüreğinden;

Artık günahları bırakmalıyız,

Zaman varken tövbe etmek ne güzel,

Bu Dünya’dan sonra ahiret için,

Allah’a ibadet etmek ne güzel.

Bitmeyen bir hayat bizi bekliyor,

Canın ne isterse Rabbin veriyor,

Öyle yaratmış ki sözler yetmiyor,

Cennet bahçesine girmek ne güzel.

Kabir melekleri gelecek bir gün,

Belki güleceğiz belki de üzgün,

İnşallah defterin olursa düzgün,

Sırat köprüsünden geçmek ne güzel…

RAHMETLE…