15.7 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 694

Prof. Dr. Orhan Kavuncu ile Türk Dünyası’nın Çevre Problemleri üzerine sohbet.

GİRİŞ:

İnsanoğlu’nun ve bilumum canlı varlıkların, üretime katkı sağladıkları için canlı varlık sayılan hava, su ve toprağın bulunduğu her yer, çevre olarak kabul ediliyor. Çevremiz giderek kirleniyor. Çevrenin kirlenmesi sebebiyle; insan hayatı ve hayatın devamı için gerekli maddelerin üretimi zorlaşıyor.

Çevre kirliliği, toprağın verimini azaltıyor. Su ve havadan yararlanma imkânlarını kısıtlıyor. İnsan sağlığını tehdit eden olumsuzluklar çoğalıyor.

Yakın zamanlara kadar insanoğlunun amacı, rahat ve çağdaş şartlarda yaşamaktı. Bu amacın gerçekleşmesi için,  kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bu gün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği anlaşıldı. Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi.  Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip önlem alınması şuurunun yerleştirilmesi için  bütün dünyada Çevre ile ilgili günler, haftalar ihdas edildi.

Çevre ile ilgili çalışmaların ilmî metotlarla yürütülmesi için üniversitelerde Çevre Mühendisliği bölümleri açıldı. Çevre mühendisleri bir taraftan insanlarda çevre bilincini oluşturmaya çalışırlarken, diğer taraftan çevrenin kirlenmemesi için araştırmalar yapıyorlar, kirlenen çevrenin temizliği için projeler geliştiriyorlar.

Türk dünyasındaki çevre tahribatı, geliştirilen projelerle de onarılabilecek durumda değil. Oralarda çevre faciası il insanlık faciası iç-içedir. İçler acısı bu durumu, bölgeyi ve konuyu çok iyi bilen Ziraat Yüksek Mühendisi Orhan Kavuncu ile konuştuk.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

Oğuz Çetinoğlu: Türk Dünyası, çevre problemlerinin çok olduğu bölgelerin başında yer alıyor. Özellikle Aral Gölü, Doğu Türkistan, Kazakistan ve Türkiye…

Uygun görürseniz, Aral Gölü’nden başlayalım… Aral Gölü’nü, çevre faciasının yatağı hâline getiren sebepler ve bu günkü durumu hakkında bilgi verir misiniz?

Prof. Dr. Orhan Kavuncu: Söylediğiniz çok doğrudur. Çevre problemleri, ‘Yeryüzünde nimetlerle külfetlerin dağılımında dengesizlik‘ diye ifade ede geldiğimiz duruma tipik bir örnek teşkil ediyor. Sadece Türk Dünyası değil, dünyanın başka yerlerindeki çevre problemlerine de bakarsanız bu kolayca görülür. Meselâ nükleer denemeler: Fransa niye Avrupa’da kendi topraklarında değil de Güney Doğu Asya’nın okyanus uzantısı olan yerlerinde yaptı? Rusya niçin Moskova’ya yakın bir yerlerde değil de, Kazakistan’ın Semipalatinski vilâyetinde yaptı? Amerika Birleşik Devletleri niçin Kaliforniya’da veya Florida’da değil Kızılderililerin yaşadığı Nevada çöllerinde, Çin niçin Lop Nor havzasında yaptı?

Aral faciası da bunlardan biridir. Sovyetler Birliği döneminde Moskova’dan yapılan merkezî planlamaya göre 15 cumhuriyetin her birinin ne yapacağı, ne üreteceği belirlenmiş, oldukça detaylı bir ekonomik bütünleşme ile cumhuriyetler birbirine ve hepsi Moskova’ya bağlı hâle getirilmişti. Buna göre sulak ve verimli topraklarında yüzlerce senedir pamuk yetiştiriciliği yapılan Özbekistan’a pamuk üretimi düşmüştü. Aslında pamuk trajedisi Türkistan’da komünizmden önce 19. asır sonlarında başladı. Komünist rejim, tarım tekniklerini, toprağı erozyona ve çoraklığa karşı koruma tedbirlerini bir tarafa bırakarak ülke tarımını, bir pamuk mono kültürüne dönüştürdü. Aral’ı besleyen Sırderya üzerinde 750 kilometre uzunluğunda Fergana sulama kanalı ve Amuderya nehri üzerinde 1100 km. uzunluğunda Karakum (eski adı Lenin) kanalı açıldı. Barajlar ve hidroelektrik santral ünitelerindeki kaskadlar da, suyu kanal veya baraj yatağında tutabilme teknikleri dikkate alınmadığı için, devamlı su kaybetti. Sonunda Aral beslenemez hâle geldi ve kurudu.

1960’larda 68.000 kilometre kare olan Aral, dünyanın dördüncü büyük iç deniziydi. Bugün Aral ¾ oranında küçülmüştür. Yani, Aral’ın kuruyan kısmı 41.000 kilometrekareden daha fazladır. Tuzluluk oranı çok yükselmiştir. Tatlı su balıkçılığı yapılan gölde bugün ancak bazı tuzlu su türleri yetiştirilmeye çalışılmaktadır. 1960’ta Seyhun ve Ceyhun’dan yılda 110 kilometre küp su alan Aral, 1990’larda neredeyse beslenemez duruma düşmüştür. Göl bugün ikiye ayrılmış durumdadır. Başta Biyolojik mücadele silâhlarının üretildiği yer olarak şüphelenilen Vozdrejdenya adası ve diğer birçok ada ana karayla birleşmiş ve Aral’ı ikiye bölmüş durumdadır:  Kuzeyde küçük bir bölüm, Göçük (Küçük) Göl, güneyde ise Büyük Göl. Aral ölü bir denizdir. Aral Gölü yerine şimdi Aralkum denilen bir çöl oluşmuştur.

Çetinoğlu: Gölün, bu günkü durumu ile çevre insanına verdiği zararlardan söz eder misiniz?

Kavuncu: Çeşitli milletlerarası gözlem raporlarına göre, bugün balıkçılık ölme noktasına gelmiştir. Dolayısıyla nüfus da azalmıştır. Aral’da suyun azalması, üzerinde yükselen buhar duvarını kaldırmıştır. Bu düzensiz bir iklimin oluşmasına sebep olmuştur. Düzensiz rüzgârlar, Aral’ın su çekilen çorak tabanından tuzlu kumlar kaldırmakta, bunların Japonya’nın çeltik tarlalarına kadar savrulduğu söylenmektedir. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) 2009 yılı ‘Değişen Dünyayla Yüzleşme: Kadınlar, Nüfus ve İklim‘ başlıklı raporunda, Aral Denizi’nin küçülmesi, mahallî bir sağlık krizine yol açacak dramatik boyutlardaki çevre bozulmasına örnek gösterildi.

Bu rapora göre, Aral Denizi bölgesindeki tüberküloz, hepatit ve solunum yolları ve ishale bağlı hastalıklar gibi vakaların görülme oranı ve tekrarlama sıklığı eski Sovyetler Birliği ülkelerinin tamamı arasında en yükseklerde yer alıyor ve millî ortalamaların oldukça üstünde bulunuyor. Kalp rahatsızlıkları, farklı kanser türleri, böbrek rahatsızlıkları, hipertansiyon ve solunumla ilgili hastalıklar gibi kronik sağlık problemlerinin yükselen oranları da bölgedeki çevre yıkımıyla ilişkilendiriliyor. Anemi oranları son 20 yıldır sürekli artıyor. Bölgede, benzer biçimde, 20 yılı aşkın bir süredir üreme sistemi hastalıklarında yüksek oranlar gözleniyor.

Çetinoğlu: Aral Gölü, çevreye, ekonomiye ve insanlığa nasıl kazandırılabilir, bu yönde neler yapılıyor?

Kavuncu: Aral, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) gibi bir Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT) çerçeve sözleşmesine konu olmalıdır, Aral’ı kurtarma bir BMT faaliyeti haline gelmelidir. Bu durumda bile, Aral eski durumuna dönmez. Kazakistan tarafındaki daha küçük kuzey parçada ıslah çalışmaları bir miktar sonuç vermiş gibidir. Ancak büyük parça olan Güney Aral’da hem sudaki kimyevî kirlilik çok yüksek düzeydedir; hem de su kaybı telâfisi çok zorlaşmış boyutlardadır. Yine de milletlerarası ilgi Güney Aral’da da olumlu sonuçlar doğuracaktır. Şunu unutmamak lazımdır: Aral’ı bu hale getiren irâde, bölge sakinlerinin irâdesi değildir. Aral’ın katili, Sovyet dönemi yönetim anlayışıdır. BMT Aral’ı ıslah çalışmalarını finanse ederken bu gerçeği dikkate alarak malî destekleyici aramalıdır. Bölge ülkelerinin gücü buna yetmez.

Aral ile Hazar’ı birleştirecek bir kanal projesinden bahsediliyor. Baykal Gölünden su taşımaktan bahsediliyor. Bunlar, gerçekçi olmayan çözüm önerileridir. Tabiatın kendi mecrasında çözümler aramak durumundayız. Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin pamuk sulama suyu atıklarından arındırılması, kanallarla bu nehirlerin suyunun çöle akıtılması önlenmelidir. Aral’ı besleyen bu nehirlerin oluşturduğu delta tekrar eski haline kavuşturulmalıdır.

Bütün bunlar için 1993 yılında beş bölge cumhuriyeti tarafından oluşturulmuş Milletlerarası Aral’ı Kurtarma Fonu (IFAS), BMT ve diğer milletlerarası kuruluşlardan ciddî destek almalıdır. Kuzey ile Güney Aral’ı birleştirmek yerine araya bir set (Gök Aral) koyarak iyice bölmeye çalışma projesi iyi düşünülmelidir. Nitekim oluşturulan set, Sır Derya’nın bol suyu ile 1999’da yıkılmıştır. Şimdi onu daha sağlam malzemeyle yeniden yaptılar. Güney’deki Büyük Aral da Amu Derya’nın suyu ile besleniyor. Tabii haline kavuşturmaktır asıl çözüm.

Türkistan cumhuriyetleri arasında halen de anlaşmazlık sebebi olan yeni barajlar, hidroelektrik santraller oluşturma çalışmaları Aral’ı kurtaracak yönde bir sisteme kavuşmalıdır. Aral öldükten sonra elektrik ne işe yarayacak ki?

Çetinoğlu: Aral Gölü’nün bir kısmını toprakları içerisinde bulunduran Kazakistan’da, çevre adına olumlu gelişmeler var. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev; ülkesini bölge lideri konumuna yükseltecek nükleer çalışmalardan vazgeçti. Büyük bir fedakârlıkla, çevreyi ve insanı korumaya yönelik projeleri uygulamaya koydu.  Bu teşebbüsüyle Nobel Barış Armağanı’na aday gösterilmesi teklif ediliyor. Konu ile ilgili görüşlerinizi öğrenebilir miyiz? Kavuncu: Niçin olmasın? Batılıların gözüne soksanız yine de görmez bazı gerçekleri. Kazakistan lideri Nursultan Nazarbayev, ülkesinde huzur ve barışı bütün etnik çeşitliliğe rağmen koruyabilmiştir. Kırgızistan’daki son etnik çatışma bunu bir kere daha hatırlatıyor, Nazarbayev’in kıymetini anlıyoruz. Türkler günümüz dünyasında gerçekten görülmesi gereken işler yapıyor. Nazarbayev’den sonra, 2011 yılı Nobel Barış ödülüne aday olması söz konusu olan diğer bir isim de Kırım Türklerinin efsanevî lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu’dur. 1944’te Stalin zamanında yurdundan sürülen Kırım Tatarlarının bugün 300.000 kadarı yurduna dönmüştür. Kırım Türklerinin hakkını arayan, yurtlarına dönme mücadelelerine önderlik eden ve bunu silahsız, barışçı ama ısrarlı bir yöntemle başarıya götürmekte olan Mustafa Cemil Kırımoğlu bütün hürriyet mücadelelerine örnek olabilecek bir yol izlemektedir. Batılılar bilmese de, Nobel Barış ödülü alamasalar da her iki lider ülkelerini ve toplumlarını barış ve huzur içinde başarıya taşımaktadırlar. Kendi ülkelerinde ve çevrelerinde, dolaysısıyla küresel barışa katkıda bulunmaktadırlar.

Çetinoğlu: Nazarbayev’in gayretlerine rağmen Kazakistan, çevre problemlerinden tamamen arındırılabilmiş değil. Ahmet Yesevî Milletlerarası Üniversitesi’nin bulunduğu Çimkent Eyâleti’nin Türkistan Bölgesi’nde mâden üretimi yapılan 11 adet ocak, bölgenin ekolojik dengesini tehdit ediyor. Durum hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Kavuncu: Türkistan’a 30-40 kilometre mesafedeki Kentav şehrindedir bu ocaklar. Kentav, yanlış hatırlamıyorsam Kazakça ‘maden dağı veya maden ocağı dağı‘ gibi bir anlama gelmektedir. Bölgede maden arama çalışmalarından daha ziyade Aral’ın kurumasının yol açtığı bir iklim değişmesi ve düzensizliği söz konusudur. Kimyevî zehirlenme bakımından da pamuk sulamasının atıklarının yol açtığı kirlilik maden ocaklarındakini kat be kat geçmektedir. Bununla beraber, maden ocaklarında da insan sağlığını doğrudan tehdit eden eski usullerden vazgeçilmesi gerekir. Hatırladığım kadarıyla bu ocaklar,  1995’lere kadar çalışmıyordu. Ondan sonra faaliyete geçtiyse, elbette teknikleri yenilemek gerekir.

Çetinoğlu: Sovyetler Birliği döneminde Kazakistan’da yapılan nükleer çalışmalar, bağımsızlıktan sonra durdurulmuş olmakla birlikte olumsuzluklar devam ediyor. Gelişmeler hakkında bilgi verir misiniz?

Kavuncu: Semipalatinski, şimdiki adıyla Semey eyaleti Kazakistan’ın doğusunda bir vilayettir. 1945’ten sonra Semey şehrinin 150 kilometre yakınında Beria tarafından, ‘insan yaşamıyor‘ denilerek bir nükleer test alanı belirlendi. Oysa burada insan yaşıyordu; birkaç ayrı yerde kurulan poligonların çok yakınlarında köyler vardı. 1949’daki ilk denemeden 1989’daki son denemeye kadar tam 456 deneme yapıldı.

1987 yılında meşhur Kazak şair ve yazarı Olcas Süleyman, Nevada Semey Anti Nükleer Halk Hareketi’ni kurdu. Bazı Rus aydınlarının, bilim adamlarının da desteğini alarak ciddî çalışmaklar yaptı. Test bölgesi 1991 yılı Ağustos ayında resmen kapatıldı. Şu anda Kazakistan’daki dört nükleer reaktörden üçü bu vilayette bulunuyor. Bu reaktörlerin faaliyeti hâlen devam ediyor. Bu santrallerin teknolojileri hakkında şahsen bir bilgim yok. Çernobil faciasını hatırlayınca insan korkuyor. Ama Kazak kardeşlerimizin böyle bir faciaya imkân vermeyecek dikkatte olduklarını sanıyorum.

2006 yılında beş Türkistan cumhuriyeti bir anlaşmayla Semipalatinski’yi (şimdi adı Semey) Nükleer silahtan arınmış bölge ilan etti. Dolayısıyla artık burada nükleer denemeler yapılmayacak. Önceki denemelerin etkisi hakkında ise ciddî bir çalışma yapılmadığı için bir şey söylemek zor. Ancak o 456 denemenin insan ve diğer canlılara yaptığı olumsuz kalıcı etkilerinin çok uzun süre devam edeceğini bilmek ve bir şey yapamamak insanı üzüyor.

Çetinoğlu: Aynı bölgede, içme ve kullanma suyunun da sağlığa zararlı olduğu söyleniyor…

Kavuncu: Baykal Gölü Türkistan’ın en önemli su kaynaklarından birisidir. Aral faciasını dengeleyebilmek için bir ara Baykal’ın temiz suyunu taşımaktan bahsedildi. Bu yanlıştır. Kaldı ki Baykal’ın da radyoaktif zehirlenmeden etkilenmesi söz konusudur. Aral, Aral’ı besleyen ırmaklar pamuk ziraatında kullanılan gübre ve ilaçların artıklarıyla olarak kirlendi. Bölgede artık bu sular içilemiyor. Aral’da balıklar öldü, şimdi yeni türler yaşatılmaya çakışılıyor. İkinci sorunuzu cevaplarken bahsettiğim BMT Nüfus Fonu’nun raporu, suyun kimyevî kirlenmesinden kaynaklanan çok önemli hastalıklara işaret ediyor.

Kırgızistan’daki Issık Göl de, kimyevî ve radyoaktif zehirlenmeye mâruzdur. Orası da bir sayfiye yeri olmaktan çıkmaktadır.

Çetinoğlu: Çin Halk Cumhuriyeti’nin Lop Nor Çölü’nde yaptığı atom bombası denemelerinin çevreye ve çevrede yaşamakta olan Doğu Türkistan Türklerine verdiği zararlardan söz eder misiniz?

Kavuncu: Doğu Türkistan’ın güneydoğusundaki Taklamakan Çölü’yle Kurugtag çölleri arasında tarım havzasında yer alan göl yatağı üzerinde mevsimle ilgili olarak su tutan yerler vardır. Aslında Lop Nor eski çağlardaki 10.000 kilometrekarelik Tarım Gölü’nün küçülmesinden arta kalan bir göl olup 3.000 kilometrekare büyüklüğündeydi. 20. yüz yılın başlarında bu kalan göl de kurumaya başladı ve bugün mevsimlere bağlı olarak su tutan bölgeleri olan bir kum çölü durumundadır. Burada Çin ilk nükleer denemesini 1964 yılında yaptı. İlk Hidrojen bombasını da yine burada 1967’de attı. 1995’e kadar 45 nükleer bomba denemesi yapıldığı belirtilmektedir.

Bunun verdiği zararlar da tam olarak ölçülebilmiş değildir. Zararın görünen boyutu, radyoaktif zehirlenmeden dolayı ortaya çıkan hastalıklar, somatik anormalliklerdir. Fakat daha da ürkütücü olan boyutu, genetik yapıdaki kalıtımla ilgili değişmeler, yani mutasyonlardır. Bunları gelecek nesillerde nelere yol açacağı, anomalilerin kaç generasyon devam edeceği tam olarak söylenemese de yapılacak tahminler bizi gerçekten endişeye sevk edecektir.

Çetinoğlu: Türk dünyasının; içilebilir ve kullanılabilir su miktarı ve kalitesi konusunda bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

Kavuncu: Su kaynaklarında azalma ve bunların da kirli olması bir vakıadır. Bunun sebebi nedir? Kimi idarecilere sorarsanız Türkistan’da nüfus artışını sebep olarak gösteriyor. Bu tamamen yanlıştır. Türkistan cumhuriyetlerinde nüfus 1920’den bugüne en fazla üç misli artmıştır. Bunun da önemli bir bölümü Rus, Koreli ve sürgünlerle gelen diğer göçmenlerdir. Doğum ortanı çoktur ama ölüm ortanı da çoktur. Türkiye’nin nüfusu aynı dönemde beş misli artmıştır. Bizdeki su problemi bu nüfus artışına bağlanabilir belki ama birincisi bizde su problemi Türkistan’dakine kıyasla çok önemsizdir. İkincisi asıl sebep olarak itiraf edilmesi gereken yanlış sulama politikalarından kaynaklanan çoraklaşma ve su kirliği Çumra havzasında meselâ tipiktir. Dolayısıyla Türkistan’daki sıkıntıların da asıl sebebi, Moskova merkezli yanlış planlamaların doğurduğu pamuk mono kültürüne dayalı tarımdır. Dolayısıyla hem suyu artırma hem de kalitesini düzeltme yolunda yapılacak ıslah çalışmalarında Rusya’nın ciddî para ödemesi gerekir.

Çetinoğlu: Kyoto Protokolü’nün Türkistan Türk Cumhuriyetlerindeki uygulamalarının sonuçlarından ümitli misiniz?

Kavuncu: Kyoto protokolü, 1992’de Rio’da imzalanan BMT İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin bir uygulama protokolü olarak 1997 yılında Japonya’nın Kyoto şehrinde imzalandı. Protokolün amacı, sera gazları olarak bilinen gazların atmosfere salımını azaltmaktır. Protokolün doğrudan Türkistan Cumhuriyetlerinin ekoloji problemlerinin çözümüne katkı sağlayacak bir maddesi yoktur. Ancak ormanların geliştirilmesi gibi konularda bir yardım söz konusu olabilir. Bu konuda, Milletlerarası Aral’ı Kurtarma Fonu’na (IFAS) yardım eden BMT’nın diğer kuruluşları ve başka milletlerarası kuruluşlar ve Sivil Toplum Kuruluşları vardır. Bunların yardımının gereken seviyede olmadığını düşünüyorum. Rusya Federasyonu’nun elini taşın altına koyması gerekir. Oysa Rusya bir kenara çekilmiş olayları dışarıdan bir aktör gibi seyrediyor, hatta 1980’li yıllardan kalan baraj ve Hidro Elektrik Santralleri (HES) projelerini hayata geçirmeleri yönünde Tacikistan’ı ve Kırgızistan’ı teşvik ederek Türkistan’ın su problemini bir anlamda kaşımaya devam ediyor.

Çetinoğlu: Türkiye, çölleşme tehdidine karşı yeterli derecede korunaklı mı? Gelişmeler, hâli hazırdaki durum ve muhtemel sonuçları ve alınması gerekli tedbirler hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Kavuncu: Sürdürülebilir kalkınma modelleri geliştirmemiz lâzım. Çumra ovasında yanlış sulama projelerinin yol açtığı erozyon ve buna bağlı çoraklaşma ve çölleşme hâlâ hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Bir taraftan sulanabilir tarım arazisine ihtiyacımız var. Diğer taraftan da yanlış sulamanın yol açacağı yeni çoraklaşmalar söz konusu. Sulama yapmadan olmaz ama doğru sulama yapmak gerekiyor.

Öte yandan yeni ve küçük HES projeleri çok iyi yapılmış etütlerle hayata geçirilmelidir. Karadeniz Sinop’ta kurulması düşünülen nükleer reaktöre karşı çevreci endişelerle karşı çıkanlar, bir nükleer santralin kaç tane HES’in veya termik santralin sağlayacağı enerjiyi üretebileceğini dikkate alırlarsa sanırım daha gerçekçi olurlar. Enerji ihtiyacını karşılayacak yollar aramaktan vazgeçemeyiz. Burada Türkiye çok radikal projelere cesâret etmelidir. Yeni enerji kaynakları ve alternatif enerji teknolojileri geliştirmek için Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırmalar Kurumu TÜBİTAK ve ilgili bölümler çok çalışmalıdır. TÜBİTAK bünyesinde bazı projelerin çalışıldığını biliyorum. Bunlar için ayrılan tahsisat çoğaltılmalı, yeni projeler teşvik edilmelidir. Hidrojen enerjisi üzerinde daha yoğun çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Güneş enerjisini daha küçük kolektörlerle toplayacak araştırmalar yapmak lazım. Bir zamanlar bir oda büyüklüğündeki bilgisayarların yerini alan mini bilgisayarlar onların birkaç milyon fazlası hafızlara sahipler ve onlardan yüzlerce daha hızlı çalışıyorlar. Bunun gibi, güneş ve rüzgâr enerjisi için de benzer şekilde daha küçük alanlarda daha çok enerji toplayabilecek teknolojiler düşünülmelidir.

Çetinoğlu: Marmara Denizi’nde, çevre kirliliği açısından, yakın bir gelecekte olumsuz gelişmeler yaşanacağından endişe ediliyor. Görüşlerinizi alabilir miyim?

Kavuncu: Sanayi ve kanalizasyon atıklarının denize dökülmemesi lazımdır. Karadeniz’de bir zamanlar ortaya çıkan meçhul varillerin içinde neler vardı kim bilir? Petrol, madenî yağ ve benzeri kimya maddeleri atıklarının deniz ekolojilerini mahvettiğini, ekosistemlerin bozulduğunu dehşetle izliyoruz. Endişelere katılmamak mümkün değil.

Ancak endüstriyel çalışmalardan da vazgeçemeyiz. O halde yapılması gereken şey insanî gerçekliğimize uygun bir anlayışla üretim yapmaktır. ‘Ne yaparsam daha çok kazanırım?’ sorusunu soran insan bunun yanında ‘Ne yaparsam tabiata daha az zarar veririm?’ sorusunu da eklemelidir. Ekonomik bilinç yanında ekolojik bilinç… Bütün dünyada ilköğretim müfredatında çevrebilim derslerinin konması gerektiğini düşünüyorum. Sadece insanın değil, bütün canlıların çevresini koruma bilincine sahip nesiller yetiştirebilmeliyiz. Tabii ülkeleri yönetenler çok eğitimli olmalı.

Bir Türk Milliyetçisi olarak şöyle düşünüyorum: ‘Avustralya bizden çok uzakta bir coğrafya. Orada meydana gelen bir ekolojik dengesizlik benim ülkeme kadar uzanan bir -zincirleme etkiler- meydana getirebilir. Orası yok olursa ben de yaşayamam. O halde benim milletimin var olması için dünyanın, hatta evrenin bir bütün olarak var olması lazım. Onun için hiç bir ülke, ötekinin ekolojik problemini umursamazlık edemez. Gemi bir yerden su alırsa tümüyle batar. Onun için bir Türk Milliyetçisi olarak Türk Milletinin refahını ve Türk Ülkesinin yaşanabilirliğini dünyanın geri kalanından bağımsız düşünemiyorum.”

Oysa bugün BMİDÇS ve Kyoto Protokolüne taraf ülkelerin yıllık toplantılarında (16’ncısı 13-15 Aralık 2010 tarihinde Meksika’nın Cancun şehrinde yapıldı) ülkelerin bencil ve câhilane bir milliyetçilik sergilediklerini, batan gemide herkesin kendi kamarasını kurtarmak gibi bir imkânsızla uğraştığını görüyoruz.

Dünyayı bu hale getiren materyalist telâkkilerin kurtarma çalışmalarında böyle davranması sürpriz değildir. Bu bir zihniyet meselesidir. Bizim kültürümüzün kodlarında diğerlerini ötekileştirmek değil, Allah’ın bir emâneti olarak algılamak vardır. Dolayısıyla ihtiyacımız olan ‘küresel adalet’, biz güçlü olursak sağlanabilir. Türk genci bu özelliğini idrak ederek, kendi büyüklüğünün farkında olarak yetiştirilmelidir.

Tabii bazı ülkelerin böyle bir yüksek bilince erişmesi, diğerleri ilkel ve câhil bencilliğe devam ettiği sürece bir işe yaramayacak. Yüksek bilinçli ülkeler affedersiniz ‘keriz’ durumuna düşecekler. O bakımdan BMİDÇS ve Kyoto Protokolü’nün yükümlülükleri yerine getirmeyi, ülkeleri serbest bırakarak sağlamak yerine mecburiyetler ve müeyyidelerle sağlamaya çalışmak, insan gerçekliğine ne yazık ki daha uygun bir yaklaşım olacaktır.

 

 

Prof. Dr. ORHAN KAVUNCU

Aslen Özbekistan Türklerindendir. 1949 yılında Adana’nın Bahçe İlçesi’nde doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Kahramanmaraş’ta tamamladı. Üniversite tahsilini, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde yaptı.

 

Akademik hayata, aynı üniversitede devam etti. 1977’de Zirai Genetik ve İstatistik bilim dalında doktorasını tamamladı. 1981-1982 yıllarında Kanada Alberta Üniversitesinde doktora üstü çalışmalar yaptı. 1984’te Doçent, 1991’de Profesör oldu.

 

1985-993 seneleri arasında Türk Ocakları’nda çeşitli görevlerde bulundu. 1993-1995 senelerinde Kazakistan Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde Kurucu Rektör Vekilliği ve Mütevelli Heyet Üyeliği görevlerinde bulundu.

 

1995-1999 yılları arasında Büyük Birlik Partisi Adana Milletvekili olarak görev yaptı.

 

Mayıs 2000-Haziran 2002 arasında Avrupa Nizam-ı Âlem Ocakları (Avrupa Türk Kültür Dernekleri Birliği) Genel Başkanlığını üstlendi.

 

Prof. Kavuncu; evli ve üç çocuk babası ve üç torun dedesidir. İngilizce ve Türk lehçelerinden Kazakça ve Özbekçe bilmektedir.

 

 

 

Emrühüm Şura Beynehüm (8)

“Onlar, Rablerinin çağrısına uyarlar ve namazı kılarlar. Onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.”

Yukarıdaki ayette Allah’a inanmanın ve namaz kılmanın “şura” ilkesi yani halka danışma, başka bir deyimle DEMOKRASİ ile birlikte zikredilmesi dikkat çekicidir. Gerçek demokrasinin bu yolla gerçekleşeceğine işarettir.

İslâm’da istişare (danışma): Şura, İslâm’da önemli bir ANAYASA İLKESİ ve devlet yönetiminin önemli bir unsurudur.

Şura, meşveret ve müşavere sözcükleri, Arapça “şavere” fiilinin mastarları olup, sözlükte; balı arı kovanından çıkarıp almak, önemli bir konuda birisine danışmak, fikir ve düşünceleri öğrenerek en doğru ve isabetli hükmü elde etmeye çalışmak anlamlarına gelir.

İslâm’da şura ve istişare’nin meşruluğu kitap, sünnet ve sahabe uygulamasına dayanır. İlk olarak Mekke döneminde inen yukarıdaki ayette (Şura 42 / 38), inananlar kendi aralarında danışmaya teşvik edilir.

Buna göre, savaş ve benzeri önemli konularda müminler, istişaresiz karar vermezler.

İslâm toplumunun devlet yönetimi şûrâ esasına dayanır.

Kimi fakihler bu ayete dayanarak “nass’ın işareti” yoluyla İslâm toplumunun bir “şura Heyeti”ni seçip işbaşına getirmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Çünkü İslâm toplumunun, yönetimi denetlemek ve devlet işlerini düzenlemede ona yardımcı olmak hakkı ve sorumluluğu vardır.

Medine döneminde inen şu ayette ise, Allah elçisinin, ashab-ı kiramla istişare etmesi istenmiştir: “…İş konusunda onlarla istişare et. Kararını verince de, Allah’a güvenip dayan. Çünkü Allah kendisine güvenip dayananları sever.” (Âl-i İmran, 3 / 159).

Hz. Muhammed aynı zamanda bir devlet başkanı olduğu için, bu danışmanın devletin önemli yönetim işlerini de kapsadığında kuşku yoktur.

Hz. Peygamber, Uhud savaşı öncesinde, ashabıyla istişare etmiş, kendi kanaati Medine içinde kalarak savunma harbi yapmak olduğu halde, özellikle Bedir savaşına katılamamış gençlerin ve çoğunluğun görüşüne uyarak kent dışına çıkmış ve düşmanı Uhud’ta karşılamıştır. (bk. Buharî, İ’tisam, 28; Miras, age, X. 187).

Savaşta kimi olumsuzluklar yaşandıktan sonra inen Âl-i İmran 3 / 159. ayette, istişareyle verilen böyle bir karar için kimsenin suçlanmaması gerektiğine işaret edilmiş. Allah elçisinin sahabesine yumuşak davranması övülmüş ve yine istişareye devam etmesi istenmiştir…

(Evrensel Çağrı KUR’AN-I KERÎM, Yüce Meal ve Tefsîri, Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Şura: 38)

X

“Toplumsal işlerini aralarında danışma yoluyla görürler.”

Şura kelimesi arının bal yapma süreciyle ilgilidir. Arıların işbirliği ve dayanışmasını ifade eder…

Şura, kolektif bir çabayla akıl çiçeklerinden toplanan özün bir petekte bala dönüşmesidir.

“Toplumsal iş” bağlamında “danışma” prensibine yapıcı muhalefeti de ilave eden bir ayet için bkz: 24: 62, not 106.

Namazla yan yana anılan şûrâ, akılların saf tutması, bir bakıma akılların cemaatle namaz kılmasıdır. Ortak akla Allah cemaat sevabı verir.

Sonuçta mevcudun kat kat üstünde bir bereket hasıl olur. Zira akıllı insan, başkalarının aklından yararlanandır. (Hayat Kitabı KUR’AN, Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, Şûrâ: 38)

X

“İman edenler…işlerini, kurulu düzenlerini, devletlerini, ekonomilerini, savunmalarını, sosyal hayatlarını aralarında, meclislerinde istişare ile karar vererek yürütenler, kararlarını istişare ile alanlar, yönetime katılanlar(dır).” (Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Tefsîrî Meal, Ahmet Tekin, Şura:

 

 

Avrasya’nın Sekiz Asrı / Çengizoğulları

Cengiz Han’ın ırkî kökeni çoğu zaman tartışma konusu olmuştur. Tarihin en büyük cihangirlerinden biri olduğu için Moğollar, Moğol olduğunu iddia ederlerken; Türklerin bir kısmı O’nun Türklüğünün tartışma konusu yapılamayacağı görüşündedirler. İslam ülkelerine verdiği zarar sebebiyle Türklüğünü kabul etmeyenler de vardır.

Türk ve Moğol kabileleri uzun yıllar yan yana bazen de iç içe yaşamışlardır. Bu sebeple Türkleşen Moğollar olduğu gibi, Moğollaşan Türkler de vardır. Cengiz Han’ın, Moğollaşan Türklerden olduğu ekseriyetin üzerinde ittifak ettiği tarihi bir hakîkattir.

1155 yılında Moğolistan’da Onon Irmağı kıyısındaki bir kasabada dünyaya geldi. Son Göktürk hakanlarından birinin 25. Kuşak torunudur. Mensub olduğu Kıyat kabilesi de eski Türk ailelerinden biridir. Türkçe konuşuyordu. Fetihlerini Türk askerleriyle gerçekleştirmiştir. Kendisini Türk olarak kabul ediyordu. Torunları Gazan Han’ın Altın Orda hükümdarlarından Berke Han’ın ve onların devamı olan Kazan ve Kırım hanları ile hanlıklarda yaşayan insanların tam manâsı ile Türk olduklarında şüphe yoktur.

Cengiz Han’a babasından devlet, toprak ve servet namına hiçbir şey kalmadı. Uçsuz bucaksız topraklar üzerindeki imparatorluğunu kendi imkânlarıyla meydana getirdi. 36 yaşında Moğolistan’da yaşayan bütün boylar tarafından ‘Han’ ilân edildi. ‘Cengiz Han Kanunları‘ olarak anılan sistemi kurdu. Onun miras bıraktığı ve ahfadı tarafından daha sonra fethedilen topraklarda Cengiz Han soyundan gelmeyen insanlar han, hakan ve imparator unvanını kullanamadılar. Komutan Nogay ve Emir Timur gibi…

Moğol kökenli imparatorlar içerisinde Çin kültürünü benimseyenler de vardır. Cengiz Han’ın Torunu Kubilay Han (1215-1294) 34 yıl boyunca Çin İmparatorluğuna hükmetti. Kurduğu Yuan Hânedânı 108 yıl devam etti.

Cengiz Han, son Çin seferinden sonra 1227 yılında öldüğünde oğullarına ve torunlarına 35 milyon kilometrekarelik imparatorluk bıraktı. Cengizliler, dünya topraklarının üçte ikisine sâhipti.

Prof. Dr. Hayrunnisa Alan’ın, Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu ile birlikte editörlüğünü yaptığı ve bâzı bölümlerini de yazdıkları ‘Avrasya’nın Sekiz Asrı / ÇENGİZOĞULLARI‘ isimli kitap, Cengiz Han soyundan gelen hanların, hakanların kurduğu devletler hakkında ana hatlarıyla derlenen bilgileri okuyucuya sunuyor.

16,5 X 23,5 santim ölçülerinde, 720 sayfalık eserde; Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu, Prof. Dr. Hayrunnisa Alan, Doç. Dr. Serkan Acar, Abrasul İsakov tercümesiyle Doç. Dr. Bulat Rahimzyanov, Doç. D. Giray Saynur Derman, Doç. Dr. İsyal Kemaloğlu tercümesiyle Prof. Dr. İlya Zaytsev, Prof. Dr. Mehmet Alpargu, Prof. Dr. Osman Yorulmaz, Yrd. Doç. Dr. Nurettin Hatunoğlu, Doç. Dr. Muhammet Bilal Çelik, Doç. Dr. Dinçer Koç imzalı makaleler bulunuyor.

Herbiri kendi sâhâsında uzman olan ilim adamları; 1206 yılında kurulan Büyük Moğol İmparatorluğu’ndan başlayıp 1921 yılında Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasına kadar 715 yıl hüküm süren  Çengizoğulları’nın kurduğu 16 devleti anlatıyor.

Bu devletler şunlardır:

1-Büyük Moğol İmparatorluğu: (1206-1691) 2-Çağatay Hanlığı: (1227-1544) 3-Altın Orda Devleti: (1227-1502) 4-İlhanlılar: (1256-1335) 5-Timurlular: (1360-1506) 6-Kazan Hanlığı: (1437-1552) 7-Kasım Hanlığı: (1445-1679) 8-Kırım Hanlığı: (1426-1783) 9-Astarhan Hanlığı: ( 1502-1556) 10-Sibir Hanlığı: (1464-1598) 11-Nogay Ordası: (1400-1634) 12-Kazak Hanlığı: (1470-1824) 13-Buhara Hanlığı: (1500-1920) 14-Hokand Hanlığı: (1709-1876) 15-Hive (Harezm) Hanlığı: (1515-1920) 16-Yarkend (Seidiye / Kaşgar) Hanlığı: (1514-1696)

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’ın, ‘Cengiz Öncesi Türkler ve Moğollar’ başlıklı makalesi (s: 11-28) ile başlayan eser, Çengiz Han oğullarının kurdukları imparatorluklar ve hanlıklar hakkında bilgiler verdikten sonra, makale yazarlarının kısa hayat hikâyeleriyle (s: 674-679) ve Dizin (s: 681-720) sayfaları son buluyor.

Çengizoğulları, onlarca kitap ve ansiklopedinin binlerce sayfasını incelemek suretiyle elde edilebilecek bilgiler ve daha fazlasını ihtiva eden, başucu veya yüksek hacimli el kitabı mesâbesinde kıymetli bir eserdir. Eserde sâdece devletlerin kuruluş, dağılış yıllarına, yöneticilerine, sınırlarına ait bilgiler verilmekle iktifa edilmemiş, sosyal, kültürel, dinî ve iktisâdî hayatları ile bölge açısından ehemmiyeti hakkında teferruatlı bilgiler de verilmiştir.

Hazırlayanlara ve böyle bir kitabı kültür hayatımıza kazandıran Ötüken Neşriyat’a teşekkürler…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

Prof. Dr. Hayrunnisa Alan:

Lisans eğitimini 1987 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nde, Yüksek Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Doktora eğitimini İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih Ana Bilim Dalı’nda 1997 yılında tamamladı.

1998-2012 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde görev yaptı. Hâlen Medeniyet Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Profesör unvanı ile çalışmaktadır.

Prof. Alan’ın Asya tarihi üzerine millî ve milletlerarası alanda birçok yayını ve ansiklopedi maddesi olarak çalışmaları bulunmaktadır.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

*Emir Timur ve İpek Yolu: (Ahmet Taşağıl ile birlikte), *Divanü Lugati’t-Türk’ün Târih Araştırmalarındaki Yeri.  *Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular (1260-1506) Ötüken Neşriyat 2007.

 

Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu:

1978’de Rusya Federasyonu’nun Ulyanovsk şehrinde doğdu. 2001’de Marmara Üniversitesi Târih Bölümü’nde lisansını, 2003’te ‘Altın Orda – İlhanlı Münâsebetleri‘ başlıklı tezle yüksek lisansını ve 2008’de ‘Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi‘ başlıklı tezle doktorasını tamamladı. 2012’de doçent oldu. Rusça, İngilizce, Farsça ve çeşitli Slav ve Türk lehçelerini bilen Kemaloğlu, 2004-2008 yılları arasında (ASAM) Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Rusya-Ukrayna Masası’nda görev yaptı. 2009-2012 yılları arasında Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne bağlı Ermeni Araştırmaları Grubu’nun projesi çerçevesinde TC Başbakanlık Atatürk, Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu Türk Târih Kurumu’nda çalıştı. 2009-2013 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı tarafından desteklenen Orta Doğu Stratejik Araştırmaları Merkezi (ORSAM) isimli kuruluşta Avrasya Danışmanı olarak görev yaptı. 2013 yılından itibaren Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.

2013 yılında, TC Başbakanlık Atatürk, Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu Türk Târih Kurumu Bilim Kurulu’na üye seçildi. 2014’ten beri Milli Eğitim Gençlik ve Spor eski Bakanı Hasan Celal Güzel’in başkanlığını yaptığı Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi’nde Tataristan-Başkurdistan-Çuvaşistan Araştırmaları Masası başkanıdır.

Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu’nun çalışmalarının büyük bir kısmı, Altın Orda, Kırım – Kazan hanlıkları, Rusya târihi, Türk-Rus münâsebetleri ve günümüz Avrasya coğrafyasındaki güncel gelişmeler ile ilgilidir. Telif, çeviri ve editör olmak üzere otuza yakın kitap çalışması yayımlanmıştır. Hakemli dergilerle popüler siyaset ve târih içerikli dergilerde çok sayıda makalesi yayımlanmıştır

2011’de ‘Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi‘ (Ötüken Yayınları, 2009) adlı çalışması, Türk Târih Kurumu Teşvik Ödülü’ne layık görüldü.

Kemaloğlu’nun Türkçeye kazandırdığı ana kaynakların başında yine farklı dönemlerde Osmanlı’ya gelen Rus diplomatlarının elçilik rapor ve hâtıraları gelmektedir. Bu eserler, özellikle Osmanlı-Rus târihinin araştırılması açısından önem arz eden kaynaklardır. Yine Türk Târih Kurumu’ndaki görevi sırasında Kemaloğlu, Ermeni meselesine dair Rus arşiv belgelerini Türkçeye tercüme ederek Türk araştırmacıların istifadesine sundu.

2014 yılında çekilen ve 7 dile tercüme edilen 13 bölümlük ‘Türkler‘ belgeselinin metin yazarlığı ve danışmanlığını yaptı.

KUŞBAKIŞI:

Filozofların Yanılgıları:

Orta Çağ’da, İslam dünyası ve Latin batı dünyası arasında, Müslümanların Endülüs’ü kontrol altında bulundurmaları ve çeşitli ticârî ilişkiler vasıtasıyla ilmî ve kültürel mânâda bir etkileşim söz konusu olmuştur. Bu etkileşim bağlamında Aristoteles, Kindî, Farâbî, İbn Sînâ, Gazâlî, İbn Rüşd, İbn Meymun gibi düşünürlerin eserleri, Arapçadan Latinceye çevrilmiş ve bu düşünürler, 13. yüzyıl Avrupa’sındaki teolog ve düşünürlerin eserlerinde, isimleri sıkça zikredilen kişiler olmuşlardır. Söz gelimi Thomas Aquinas’ın eserleri incelendiğinde O’nun, Filozof ismi ile Aristoteles’e ve Şarih ismiyle İbn Rüşd’e, Algazel ismiyle Gazâlî’ye, Rabbi Moses ismiyle İbn Meymun’a referansta bulunduğu görülebilir. Söz konusu durum 13. yüzyıl Avrupa’sının diğer düşünürleri olan Albert Magnus ve Roger Bacon için de geçerlidir.

13. yüzyıl düşünürlerinden ve teologlarından biri olan Romalı Giles de yukarıda zikredilen ve İslam düşünce geleneği içerisinde yer alan düşünürlerin eserlerinden ve fikirlerinden haberdardır. Giles’in 1270’lerde kaleme aldığı ve Türkçeye ‘Filozofların Yanılgıları‘ adıyla çevrilen Errores Philosophorum adlı eser, bunun en somut göstergesidir. Zira bu eser, çeviri hareketiyle batıya intikal eden fikirlere karşı kaleme alınmış Hıristiyanî bir tepki niteliğindedir.

Bahsi geçen çeviriler dolayısıyla Avrupa’da yayılan ve Hıristiyan akidesi için tehdit unsuru olarak algılanan fikirlere bir tepki de Paris Başpiskoposu Etienne Tempier’in yayımladığı ‘1270 Paris Kınamaları‘ ve ‘1277 Paris Kınamaları‘dır.

Romalı Giles’in, Filozofların Yanılgıları adlı eseri ve ‘1270 Paris Kınamaları‘ ile ‘1277 Paris Kınamaları’ bir arada sunulmuştur. İslam dünyasından yapılan çeviriler vasıtasıyla batı dünyasında filizlenen fikirlere karşı bir tepki olarak ortaya çıkan bu metinleri, İslam düşünce ve felsefesinin, Orta Çağ Batı dünyasında ne kadar etkin olduğunu ortaya koymaktadır. (Tanıtım bülteninden)

Kaknüs Yayınevi:

Mimar Sinan Mahallesi, Selami Ali Efendi Caddesi Nu:5 Üsküdar, İstanbul Telefon: 0.216-341 08 65 Belgegeçer: 0.216-334 61 48 info@kaknus.com.tr //  halklailiskiler@kaknus.com.tr

 

Kim Bu Türkler:

Hüseyin Adıgüzel’in yazdığı kitap; 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 664 sayfa olarak Ekim 2016’da yayınlandı.

Dünya tarihinde en fazla sözü edilen, târihin bilinen her döneminde var olan, hakkında en fazla kitap ve makale yazılan, fakat bütün bu bilinenlere rağmen haklarında hâlâ doğruluktan ve hakîkatten uzak bilgiler üretilen belki de tek millet Türklerdir.

Haklarında bu kadar olumlu-olumsuz söz edilen, yazılan Türkler Kimlerdir? Nerede târih sahnesine çıkmışlardır? Ana yurtları neresidir? Orta Asya veya Altaylar, Türklerin ilk ana yurdu mudur? İlk göçler doğudan batıya mı, yoksa batıdan doğuya doğru mu olmuştur?

Türk adı ne zaman ortaya çıkmıştır?  Türk adı neyi ifâde etmektedir ve özel bir mânâsı var mı?

Anadolu’da Milattan önce kurulan Türk devletleri var mıdır? Türk bilim ve sanatı var mıdır? Dilleri, hayat tarzları, edebiyatları, nasıldır?

Önceleri hangi dine inanmışlardır? Şamanizm Türklerin dini midir? Hangi dinlere girip çıkmışlardır? Nasıl ve neden Müslüman olmuşlardır?

Türklerde Alevîlik var mıdır? Türk – Alevî inançları nelerdir? Alevîlik inancı ile eski Türk Dini arasındaki benzerlikler nelerdir?

Türk mitolojisi nedir ve neye dayanır? Efsâneleri ve destanları neye dayanır? Kendilerine özgü yaratılış ve türeyiş hakkındaki düşünceleri nelerdir? Hayata bakış, hayatı algılayış ve uygulayış tarzları, yâni Türk Dünya Görüşü nedir ve nereden kaynaklanmıştır?

Bütün bu soruların cevabı ‘Kim Bu Türkler‘ isimli kitapta… (Tanıtım bülteninden)

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

DARVİNİZM:

İnsana Hayvan Postu Giydirme Çabaları

Darvin veya Evrim Teorisi‘ olarak da anılan faraziyenin mûcidi (?!) İngiliz biyolog Charles Robert Darwin (1809-1882) İnsan dâhil tüm canlı türlerinin bir veya birkaç ortak atadan türediğini ve zaman içerisinde bugünkü yapılarına kavuştuğunu iddia etmiştir. Mesela insanların atasının maymun olduğu, zaman içerisinde tekâmül ederek bugünkü şeklini aldığını ileri sürmüştür.

Tekâmül teorisi, adı üstünde: ilim değildir. Nazariyedir, teoridir. İlmî bir araştırmanın neticesi de değildir. İlmî araştırmalarla oluşan bir kanaattir. Bu kanaati daha ziyâde teist, ateist ve agnostikler ile materyalistler (komünistler) benimsemiştir. Yeni Darwinistler eski Darwinistleri, Allah (cc) inancında olanlar ise her iki gurubu da tenkit etmişler, posasını çıkarıp atmışlardır.  Müslümanlık ve Hıristiyanlık tekâmül nazariyesini reddeder. İslam âlimlerine göre Allah (cc), tabiattaki bütün canlıları birden ve ayrı ayrı olarak yaratmıştır. Türler arasında tekâmül yoluyla geçişler söz konusu değildir. Tekâmül ancak, terlerin kendi içlerinde olabilir.

Söylediklerine ve yazdıklarına güvenilir ve yaşayan İslâmî ilimler dalında isim yapmış bâzı profesörlerin, tekâmül nazariyesini kabul edip destekledikleri iddia edilmiş olmasına rağmen, bu iddianın sâhipleri o kişilerin yazdıklarını-söylediklerini anlayamamışlardır.

Fehmi Yener, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 270 sayfalık kitabında Darwinizm’i, doğru bir metotla ve anlaşılır bir dille tahlil ediyor, şüpheleri gideriyor.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1- AFORİZMALAR: Franz Kafka. Çeviren: Osman Çakmakçı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

2- 2- BUDALALIĞIN KEŞFİ (Denemeler): Hilmi Yavuz. Timaş Yayınları.

3- 3-PATRONA İSYANI (1730): Prof. Dr. M. Münir Aktepe / Altınorda Yayınları. 4- TÜRK TÂRİHÇİLERİ: Heyet Tarafından Hazırlanmıştır. Editör: Ahmet Şimşek / Pegem Akademi Yayıncılık. 5- BUKRE: Kahraman Tazeoğlu. Destek Yayın Ltd. Şti

DERKENAR:

 

Tercüme Çocuk Kitapları

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de her yıl yayınlanan çocuk kitaplarının sayısı artıyor. Son 5 yıldaki artış, % 300’ün üzerinde. Ancak bu iş yalnızca kazanç kapısı olarak görülmemeli. Büyük sorumluluğu vardır. Evvela bu sorumlulukların gereği yerine getirilmeli. Gereklerin yerine getirilip getirilmediği devlet kurumları tarafından denetlenmeli. Özellikle tercüme çocuk kitaplarında yabancı kültürün benimsetilmeye çalışılıp çalışılmadığı hassasiyetle tâkip edilmeli. Her yabancı çocuk kitabı doğrudan çevrilip piyasaya verilmemeli. Kültürel farklılıklar göz ardı edilmemeli.

Beden, ruh ve çevre temizliği, yalan söylememe, yardımseverlik, paylaşım, büyüklere saygı, kamu malına zarar vermeme, doğruluk, ahde vefa, topluma hizmet, vatan sevgisi gibi konularda doğru mesajlar içeren kitaplar teşvik edilmeli.

Çocuklar artık bilişimin içinde doğuyor. Aileler set koymak yerine doğru yönlendirme yapmalı. Dijital âlemde çok büyük tehlike var. Anne-babaların bir kısmı bu tehlikelerden haberdar değil.

İki yaşındaki çocuk bilgisayarla iç-içe olması ve gününün büyük bölümünü doldurması ne kadar yanlışsa, anne-babaların bilgisayara tamamen yabancı olması da o kadar yanlıştır. İki yanlıştan bir doğru çıkmaz. Belli bir yaşa geldiklerinde yanlış yerde oldukları anlaşıldığında iş işten geçmiş olur. Unutulmamalı: Bozulmaların sebebi tek değildir ve birdenbire olmaz.

Basılı kitap kullanımı giderek azalıyor olsa bile, dijital yayınlar yoluyla kitap, daha uzun yıllar etkileyici eğitim malzemesi olma özelliğini koruyacaktır.

 

 

Emrühüm Şûrâ Beynehüm (7)

“Rablerinin davetine icabet edip namazı dosdoğru kılanlar, işlerini birbirlerine danışarak (istişare ederek) idare edenler, kendilerine verdiğimiz rızıktan (başkalarına yardım için) harcedenler.”

Müslümanların namaz kılmaları, kendilerine bahşolunan rızıktan başkalarına yardım için harcetmeleri gibi Müslümanlığın en mühim iki direği arasında onların işlerini meşveretle idare etmeleri emrolunuyor. Bu emir, Müslümanları alâkadar eden bütün devlet işlerini, umuma şamil olan saadet veya felaket mes’elelerini bir daha görüşerek, danışarak halletmelerini, kararlaştırmalarını temin etmektedir. Nassı Kerimdeki “emir” kelimesini “iş” diye tercüme etmiş, bulunuyoruz. Hakikatte bu kelime İslâm devletinin teşekkülünü ifade etmekte ve onu müjdelemekte, bu devletin işlerini meşveretle kararlaştıracağını anlatmaktadır. Müslümanlık bu emirle “PARLAMENTER DEVLET” esasını koymuş bulunuyor. Onun için, ilk teşekkül eden İslâm devletinde meşveret esası hâkimdi. Hulefayı Raşidîn, her mes’eleyi meşveret meclislerine takdim ederler, onu orada bir karara bağlarlardı. Parlamenter hükümet, Müslümanlığın en âşina olduğu hükümettir. Bu müesseseyi Müslümanlığa ve Müslümanlara yabancı saymak son derece hatadır. (TANRI BUYRUĞU, Kur’an-ı Kerim’in Tercüme ve Tefsîri, Ömer Rıza Doğrul, Şûra: 38)

X

“Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.”

Bu âyet, İslâmî idare şeklinin, Müslümanların kendi aralarından seçecekleri şûrânın kararlarına dayandığına delil olarak gösterilmiştir. (Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Hazırlayan: Hey’et, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Şûrâ: 38)

X

“Ve onlar, Rab’lerinin çağrısına cevap verirler ve namazı kılarlar; ve onların işleri, kendi aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiklerimizden bağışlarlar.”

Bu âyet, İslâm’ın karakteristik özelliklerini ortaya koyması açısından önemlidir. Kur’an’ın kurmayı hedeflediği toplumun temeli “kendi aralarında danışmaları”dır. Hemen belirtelim ki, âyette Allah’a inanmak ve namaz kılmak, “şûrâ”, yani halka danışmayla, demokrasi ile birlikte zikredilmiştir. (AZİZ KUR’AN, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Şûrâ: 38)

X

“Ve (bütün ortak mes’elelerini) aralarında danışma ile karara bağlayanlara…”

Gerçek mü’minlerin bu özel vasıfları -ki Hz. Peygamber’in arkadaşları tarafından o kadar önemsenmiştir ki, bu sûreyi daima “şûrâ” anahtar kelimesi ile anmışlardır- ikili bir anlama sahiptir: Birinci olarak, Kur’an’ın bütün izleyicilerine bir tek topluluk (ümmet) içinde bir araya gelmelerini hatırlatmakta; ikinci olarak da, toplumu ilgilendiren bütün işlerini aralarında danışma ile yürütmeleri gerektiği prensibini koymaktadır. (Bu prensibin politik sunuşları için bkz. State and Goverment, s. 44 vd.) (KUR’AN MESAJI, Meal-Tefsir, Muhammed Esed, Şûrâ: 38)

X

“Onlar…işlerini istişare ile yürütürler.”

İstişare şunlardan dolayı gereklidir.

1. Eğer bir mes’ele iki veya daha fazla kişiyi ilgilendirdiği halde, o konuda bir kişi karar verirse, diğerlerine haksızlık edilmiş olur.

2. Müşterek işlerde bir kimse tek başına karar vermek istiyorsa bu, ya kendi çıkarını gözetmesinden, ya da kendisini öbür kişilerden üstün görmesinden ileri gelir. Her iki durum da geçerli olamaz.

3. Müşterek işler hakkında karar vermek büyük sorumluluktur. Âhirette hesap vereceğine inanan hiç kimse, bu yükü tek başına yüklenmemelidir.

Hz. Peygamber ashabı ile istişare ettiği gibi, ondan sonra ashab da bunu yapmıştır. Mesela: Halife seçimi, mürtedlerle savaş, şarap içenlere verilecek ceza, Irak arazisinin durumu gibi birçok konuda müşavere yapmışlardır. (Kur’an-ı Hakim’in Açıklamalı MEALİ, Şûrâ: 38)

 

 

İki Seçim – İki Ülke ve İki Endişe

16 Nisan Halk Oylaması sürecinde Evet & Hayır üzerinden eskinin Sağ & Sol‘u gibi bir ikilem hortlatılırken 18 maddelik değişiklik üzerinden yaşadığımız gerilim ülkemiz sınırlarını çoktan aştı ve neredeyse Avrupa’nın sorunu olmaya başladı. Dün Hollanda‘da olanlar yarın başka yerlerde de yaşanacak gibi.

Osmanlıcadaki tabirle Felemenk ülkesi zaten 1,5 asır boyunca sömürdüğü ve giderayak 70 yıl önce yaptığı katliamlarda öldürdüğü onbinlerce Endonezyalıdan sabıkalı. Hele hele Hollandalı askerlerin 22 yıl önce Bosna – Hersek‘in Srebrenitsa Kentinde 8.372 Müslüman‘ı Sırplara öldürtmesi halen kanayan yaramızdır.

Bunun üzerine son yaşanan Rotterdam hadiseleri de yüklendi. Atlı – itli, TOMA’lı – coplu şiddet ve Türk Hükümet temsilcilerine gösterilen şirret muameleyi de eklemek lazım. 9 kusurlu hareketin 8’ini yapmış durumdalar fakat pozisyon bence penaltıdan öte. Dutlar Vadisi‘nden komplo teorisi dikizleyerek replik çalan halkımız için işi kolaylaştıralım.

Bir: Hollanda Başbakanı Rutte bu hafta gireceği seçimde başabaş yarıştığı ırkçı Wilders‘i geçmek için “Irkçılıksa da biz yaparız nitekim” rolünü kuşandı. Bir yandan da ırkçı politikaların ülkeyi nasıl karıştıracağını uygulamalı olarak gösterdi.

İki: İktidar Partisi‘nin bir Bakanının “Hollanda’nın tavrı kararsızların tavrını evet yönünde netleştirdi” ve bir Milletvekilinin “Evet’ler 2 puan arttı. Hollandalılara kızmayalım, belki azıcık teşekkür de etmeliyiz” dediğine bakılırsa maçta ‘win – win‘ söz konusu.

Acaba çift taraflı saadet zincirinin oluşmasında Petrol Ofisi‘nin el değiştirmesinin bir etkisi oldu mu? Yeni sahip Vitol Grup‘un Rotterdam merkezli olmasının Rotterdam olaylarında rolü var mı? 16 Nisan‘dan sonra Hollanda‘yla ticaretimiz Davos Krizi‘nden sonraki süreçte İsrail‘le olduğu gibi artacak mı?

Yarım asırlık bir Siyasetçinin “Avrupa ağır hastadır, Hollanda komadadır ve kriz üstüne kriz geçirmektedir” ile “Kral ve kraliçelerin elinde bulunan Avrupa ülkelerini korku sarmıştır. Belçika, Danimarka, İspanya, Norveç, İsveç ve de içten içe Birleşik Krallık Türkiye’nin kendi iradesiyle sistem değiştirmesinden ürkmüştür” ve “Türk Milleti evet dedikçe, Avrupa ülkeleri titreyip tökezliyor. Tahtlar sallanıyor, taç giyenlerin yüzleri sararıp yüreklerine korku düşüyor” sözleriyle bu referandumun ilgisini kurabilen varsa beri gelsin.

Son 10 yıldır yazdıklarının ve yaptıklarının yüzde doksanı doğrulanmış biri olarak ben de diyorum ki Edward Snowden‘in meşhur “Hornet’s Nest” yani ‘Eşek arısı yuvası‘ tespitiyle Avrupa‘nın iti-kopuğu, serserisi nasıl Ortadoğu‘da yuvalandırıldıysa yabancı göçmenlerle şişen Avrupa ülkeleri bu münakaşalar vesilesiyle kısmî kusmalar yapabilir.

17 milyonluk Hollanda nüfusunun 4’te 1’i yabancı. Yarım milyona yakın Türk nüfusunun ancak yarıya yakını Hollanda vatandaşı. Bu demektir ki diğer yarısının gurbet yaşantısı daha zora girecektir. Almanya‘daki 3 milyon Türk‘ten ora vatandaşı olansa 1 milyonun altında. Bu Avrupalılar bağırıp çağırmazlar; oyun kurarlar. İngiltere‘nin çıkışının sarstığı AB, ekonomik tedbirler alma adına bizim Türkleri bizdeki ‘zoraki misafir Suriyeli derekesine düşürüp kapı önü süpürme işlemi yapabilir. Hem de bizim yüzümüzden..

Dahası ve en tehlikelisi Avrupa; Türkiye’deki hamaset rüzgârına tersinden katkı vererek önce ‘evet‘leri yükselterek Cumhurbaşkanı‘nın ilâveten bir de Başbakanlık yetkilerine sahip olmasını, ardından da hukukî durumu diktatoryal yönelime mesnet kılarak Türkiye’ye yaptırım moduna girebilir. Daha ötesini düşünmek bile istemiyorum.

Alanya portakalını sıkanların Belediyelerin lâlelerine dadanacağından korkuyorum.

 

 

Kurşun Sıktılar

Gönlümüze düşen koru, ateşi,

Söndürecek ne var ay iki gözüm.

Can bildiklerimiz, canan çıktılar,

Sevdamıza kurşun sıktılar bizim.

*

Yıllar yılı gün görmedi bahtımız,

Hep seni bekledik, ey hilal yüzlüm.

Dost bildiklerimiz yabanmış meğer

Sırtımızdan kurşun sıktılar bizim.

*

Yıllar yılı herkes çıkar sağlarken,

Biz hilal bekledik, ey vatan sözlüm.

Meğer bizim ile yol yürüyenler,

Davamıza kurşun sıktılar bizim.

*

Planlar hep bizim için yapılmış,

Parçalanan biziz, biziz be gülüm.

Şimdi evet, hayır ile böldüler,

Ülkümüze kurşun sıktılar bizim.

 

 

Meral Akşener Kocaeli’de

Meral Akşener Türkiye gündemini etkileyen çok önemli bir siyasi figür. İçişleri Bakanlığı, TBMM Başkan Vekilliği görevlerini hakkıyla yapmış, görevleri esnasında olumlu izler bırakmış bir siyasetçi.

Ancak son seçimlerde Milliyetçi Hareket Partisi’nden milletvekili listesine konulmadığı için artık milletvekili değil. Devlet Bahçeli ve ekibi tarafından partiden ihraç edildiği için resmen partili bile değil.

Buna rağmen ülkücülerin, milliyetçi, muhafazakârların ve merkez sağ kanadın umudu oldu.

Hatta partilerinin donmuş oy yüzdesiyle iktidar alternatifi olamayacağını gören bir kısım CHP’lilerin de umudu Akşener.

Biz “İzmit’imizin kızı” Meral Akşener’in Türkiye’de önemli bir kesimin umudu haline gelmesinden mutluyuz.

Üstelik O Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda birlikte yetiştiğimiz bir arkadaşımız, kardeşimiz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı, Meral Akşener’in ve hepimizin abisi olan merhum Nihat Gürer ve arkadaşları tarafından 1985 yılında kuruldu. Meral Akşener Ocağımızın kuruluşundan siyasete atıldığı tarihe kadar bir Aydınlar Ocağı mensubu idi. Siyasetin basamaklarında yükselirken de Aydınlar Ocağı ile manevi bağını kesmedi.

Devlet Bahçeli ve AKP işbirliği ile yargı sistemi hoyratça kullanılarak, Meral Akşener ve diğer muhaliflerin parti içi mücadelesi şimdilik engellendi.

Şimdi onlar Türkiye’nin tek adam yönetimine teslim edileceği bir Anayasa değişikliğinin oylanacağı referandumda “Hayır” çıkması için mücadele ediyorlar.

Meral Akşener de üzerine atılan çirkin iftiralara rağmen, kendisine merkez ve havuz medyasında ambargo ve karartma uygulanmasına rağmen, fiziki engellemelere rağmen; salon verilmemesi, afişlerinin astırılmaması, elektriklerinin kesilmesi gibi baskıcı uygulamalara rağmen bıkmadan usanmadan çalışıyor.

Sadece milletin sevgi rüzgârını arkasına almış, milletin vicdanına ve irfanına yaslanmış bir lider O.

İftiraları, adaletsizlikleri, engelleri aşa aşa ilerliyor.

Ülkemizin “alternatif yok” çaresizliğine itildiği bir dönemde, alternatif liderin Meral Akşener olduğu görülüyor.

“Öğrenilmiş Çaresizlik” çemberini kırmaya çalışan ve Türk Milletine “Çare Sizsiniz” diye haykıran böyle bir lider durdurulamaz.

Meral Akşener ülkemiz için, demokrasi için, insan hakları için ve büyük Türkiye ideali için bir şanstır.

Dileğimiz siyaset yoluyla ülkemize hizmet etmek isteyen herkesin, adil ve eşit şartlar altında fikirlerini kamuoyu ile paylaşabilmesidir. Kim ki milletin sevgisini kazanır, başımızın tacıdır.

“Millet çoğunluğu yanılmaz” denilir. Bu önerme ancak şu şartlarda doğrudur: Adil ve dürüst seçimler varsa, millet çoğunluğu yanılmaz.

Adil ve dürüst olmayan seçimlerle gelen diktatörler olduğunu, Saddam’dan Esad’a ve Hitler’e kadar uzanan örnekleriyle hiç aklımızdan çıkarmayalım.

Dileğimiz önümüzdeki halkoylamasının adil ve dürüst yapılmasıdır. Seçimler özgürlük için ve özgürlük içinde yapılmalı.

Bir tarafta Devletin tüm imkânlarıyla, korkunç güç ve para kullanarak propaganda yapanlar var. Diğer tarafta ise kıt bütçeyle ve vatandaşın fedakârlıklarıyla kampanya yürütenler…

Biz bu adaletsizliğe karşı, bu mağdur ve mazlum tarafa bir imkân açmayı düşündük. Meral Akşener’in Kocaeli’de milletle buluşmasına aracılık etmek istedik. Meral Hanım’ı İzmit’e davet ettik.

18 Mart Cumartesi günü Kocaeli Aydınlar Ocağının düzenlediği toplantıda Meral Akşener “Milli İradeye Saygı” isimli konferansta konuşacak. İzmit Fuar İçi Çağlayan Restaurant’ta 14.30 da yapılacak konferansa bütün halkımızı davet ediyoruz.

***********************************************

Ülkücüler İçin Lider Değil Demokrasi Önemli

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici sevdiğim, saydığım bir parti genel başkanıdır. Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak misafir ettik. BBP İl Başkanları ve yöneticileri Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın hemen bütün faaliyetlerine katılır.

BBP de Kocaeli’ndeki bütün etkinliklerine şahsımı ve Ocağımızın yöneticilerini davet ederler. Kocaeli teşkilatlarında görev alan çok sayıdaki BBP’li yönetici sevdiğim ve saydığım dostlarımdır.

“Açılım Süreci” devam ederken BBP’nin Kocaeli’ndeki “ÇÖZÜM SÜRECİ Mİ; BÖLÜNME SÜRECİ Mİ?” konulu paneline konuşmacı olarak davet edildim. Panel sonrası Mustafa Destici ve arkadaşlarının iltifatlarına muhatap oldum.

Benim tanıdığım Mustafa Destici demokrat bir yönetici, birlikte yol yürüdüğü fedakâr arkadaşlarına saygılı bir genel başkandı.

Gerçekten ülkücü camianın bir kanadını teşkil eden Alperenler, ülke sevdaları ve inandıkları dava uğruna yaptıkları maddi manevi fedakârlıklarla dikkat çeken bir camiadır. Yüzde 0,53 mertebesinde, yani toplamda 250 bin oy alan bir partinin, devlet imkânlarından hiç yararlanmadan, bunca yıl ayakta kalabilmesi bu cefakeş insanların eseridir.

Mustafa Destici’yi saygıdeğer yol arkadaşlarının fedakârlıklarını iyi bilen, arkadaşları ile istişareye önem veren, demokrat bir genel başkan olarak bilirdim.

BBP yönetimi bu referandumda “evet” veya “hayır” seçeneklerinden hangisini tercih edeceklerini açıklama konusunda ciddi tereddüt yaşadı. Nihayet BBP Genel Başkanı Mustafa Destici halk oylamasına 36 gün kala “evet” oyu vereceklerini açıkladı.

Açıklama yapılırken çekilmiş video kayıtlarını ve resimleri dikkatle inceledim.

Destici ve BBP’nin diğer yöneticilerinin hepsinin yüzünden asla inanmadıkları bir kararı açıklamaya mahkûm olmuş insanların huzursuzluğu, gerginliği ve mutsuzluğu yansıyordu. Kendileri adına çok üzüldüm.

Bu karar verilmeden bir hafta önce, 2 Mart’ta Saray’da, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Mustafa Destici arasında bir görüşme oldu. BBP’in kararı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olağanüstü ikna etme becerisinin bir sonucu olabilir.

Destici’nin inanarak “evet” demediği kanaatindeyim. Zaten açıklama metninden neden “evet” dediğini anlamak mümkün değil.

Destici mutlak bir mecburiyet içinde kalmış olmalı.

***

Ülkücü Biat Etmez

İşte bu aşamada ülkücülerin biat kabul etmeyen karakteri ortaya çıktı.

BBP Kahramanmaraş İl Başkanı Hasan Kızıldağ, Destici’yi ‘ihanet’le suçladı. Bütün il başkanlarının kanaatlerini kamuoyu ile paylaşacağını söyleyen Kızıldağ, parti içindeki istişarelerde yüzde 98’lik kesimin ‘hayır’ dediğini savundu.

BBP’nin en kuvvetli olduğu il Sivas’tır. Partinin kurucu genel başkanı merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun memleketi olan Sivas’ın BBP teşkilatının Twitter hesabından yapılan açıklamada, “BBP Genel Başkanı Destici’yi kaybettik hükümsüzdür” tweeti atıldı.

Anlaşılan Milliyetçi Hareket Partisi’nde yaşananın bir benzeri BBP’te de yaşanacak.

BBP’de de (MHP gibi) Genel Başkan ve yönetimi yalnız kalacak, ülkücü taban tek adam yönetimini değil, demokrasiyi tercih edecek.

BBP ve MHP tabanları arasında bir benzerlik olduğu kesin. Ama iki partinin Genel Başkanlarının benzer yapıda olmadığını düşünüyorum. Ben, Devlet Bahçeli’den farklı olarak, Mustafa Destici’nin ülkücü tabanın / Alperenlerin, kendisinin “evet” açıklamasına rağmen, “hayır” demesinden mutlu olacağı kanaatindeyim.

***

Destici’nin açıklamasından üç gün önce de BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Hakkı Öznur, yaptığı açıklamada, “Dayatılan bu rejim değişikliğini kabul etmiyoruz. Bu Erdoğanist bir rejim değişikliğidir” demişti. Öznur’un açıklamasında “parti vesayetine de, yargı vesayetine de, parti devletine de karşıyız. BBP tarihi boyunca adaletsizliklere, haksızlıklara hep karşı çıkmıştır. Vesayetten ve güçten yana değil, milletten taraf olmuştur. Çare otoriterleşme değil, daha fazla demokratikleşme, açıklık ve demokrasidir” demişti.

Bence bu sözler BBP’li ülkücülerin vicdanının yansımasıdır.

MHP’li ve BBP’li ülkücüler çok ciddi bir imtihan içindeler. Bana göre ülkücü taban demokrasi tarihine geçecek destansı bir direniş içinde.

İlkelerle mecburiyetler karşı karşıya geldiğinde, ülkücüler ülkülerini ve ilkelerini tercih ediyor.

Ülkücüler tek adam kararlarına ve yönetimlerine isyan ediyorlar.

Ülkenin siyasi ikliminde baharın müjdecisi olan bu güzel insanlara selam olsun.

 

 

Sosyolog Prof. Dr. Musa Taşdelen ile sosyoloji ilmi ve Sosyoloji ilminin ışığı altında Türkiye’nin Meseleleri üzerine konuştuk.

Seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilere önemli bir duyuru:

Sosyoloji ilminden yararlanmaksızın terör belasından kurtulmak zordur.’

Oğuz Çetinoğlu: Sosyoloji ilminin ilgilendiği konular hakkında bilgi verir misiniz?

Prof. Dr. Hacı Musa Taşdelen: Sosyoloji, toplumları ve toplulukları ele alan bir ilim dalıdır. Toplum ve topluluk hayatının varlık sebebi ise, sosyal münasebettir. Bu bakımdan sosyoloji sosyal münasebetlerin ilmi olarak tarif edilebilir Sadece sosyal münasebetlerden neşet eden müessese ve teşkilatları değil aynı zamanda bu yapılardaki değişimi ve sebeplerini de inceleme konusu yapar. Toplumun her kesiminden veya her meslekten insan sosyolojik bilgiye ihtiyaç duyabilir.

Çetinoğlu: Ziya Gökalp başta olmak üzere Türk sosyologlar Türkiye’nin sosyal meselelerini tahlil ederlerken, batılı sosyologların vazettiği prensipleri uyguluyorlar.

Sosyolojinin devşirme kuralları ile Türk milletinin problemlerine sağlıklı katkılar sağlanabilir mi? Taşdelen: Sosyoloji, batılı bir ilimdir. Batı toplumlarında bir dönem yoğun yaşanan iç çatışmalar ve ilmî bilginin dünyevileşme süreci sonucunda sosyoloji ilmi ortaya çıkmıştır. Özellikle iç çatışma ve meselelerinin sebeplerini tespit etmek ve hal çaresi üretmek üzere ortaya atılan düşünceler sosyolojinin doğuşuna zemin hazırlamıştır.  Dolayısıyla, Türk sosyologları, ilk sosyologlar olarak batılı sosyologların vazettiği ilkeler istikametinde kendi sosyal gerçekliklerini anlamaya çalışmışlar ve bunlardan istifade etmişlerdir. Ancak, bu çabaları kör bir taklitçilik olmaktan ziyade, batıda üretilen sosyolojik bilginin aktarımı ve ondan istifade edilmesi şeklinde görmek daha yerinde olur. Tabii ki halihazırdaki sosyolojik bilgi batılı toplumların tecrübesine dayanmaktaydı ve bizim toplumumuz veya diğer batı dışı toplumlar için her hal ve şartta genel geçer değildi. Bizim sosyologlarımızın çoğunluğunun bunun farkında olduklarını söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Hilmi Ziya Ülken (1901-1974), Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu (1902-1974), Mümtaz Turhan (1908-1969), Erol Güngör (1938-1983) ve (Allah sağlıklı uzun ömür versin) Orhan Türkdoğan ile Vedat Bilgin gibi isimlerin, batılı sosyologların görüşlerine göre değerlendirmeler yaptıkları, Durkheim’ci, Weber’ci diye anıldıkları biliniyor. Türk sosyologlarının görüşlerinin dikkate alınacağı günler gelecek mi?

Taşdelen: Dukheim, Weber ve Marks gibi sosyologlar; batılı eski ve yeni kuşak sosyologların da görüş ve yaklaşımlarını temel referans olarak aldıkları, kullandıkları kurucu sosyologlardır. Türkiye’de de sosyologların bunları yok sayması düşünülemez. Ancak, hem kendi sosyal düşünce tarihimizden istifade etmek, hem de Türk toplumunu açıklayıcı daha özgün yaklaşımlar geliştirmek konusunda, önemli adımlar atılmıştır. Bunları yeterli saymak mümkün değildir. Bunun için özellikle Türk sosyologları, tarihî ve dinî kaynaklarımızdan yeterince istifade etmek durumundadırlar. Batı toplumlarının tecrübesine dayalı olarak üretilen sosyolojik bilginin bizim gibi batı dışı toplumlar için genel geçer olmasa dahi, istifade edilecek yönü mutlaka vardır. Batılı bilgiye arkamızı dönemeyiz. Ancak, sadece, o gözlükle bakarak kendi sosyal gerçekliğimizi izah edemeyiz.

Çetinoğlu: Seçilmiş ve tâyin edilmiş devlet yöneticilerimizin sosyoloji ile bağlantılı oldukları söylenebilir mi? Sosyal düzenlemeler yapılırken ve uygulanırken, sosyologların rehberliğinden yararlanılıyor mu?

Taşdelen: Türkiye’de bugüne kadar belirgin bir şekilde sosyolojik bilgiye önem atfedildiği söylenemez.  Uzun bir dönem seçkinci bir anlayış ile yönetilmesi ve mühendislerin kamu alanındaki etkinliğinden kaynaklanan yaklaşım ve bakış açıları belirleyici olmuştur.  Aslında ülkemizin karşı karşıya kaldığı en önemli problemlerden biri olan terör meselesinde de sosyolojik bilgiye müracaat edilmemiştir. Büyük devletler, sosyal ilimler de dâhil her alanda ilmî bilgiden ve uzmanlardan gerektiği gibi istifade etmektedirler. Günümüzde büyük devlet olabilmenin temel şartlarından biri de budur.

Çetinoğlu: Sosyoloji ilminin; toplum olaylarının nasıl oluşup geliştiğini yorumlamak dışında olayların yönlendirilmesi ve problemlerin çözümü konusunda işlevi var mı?

Taşdelen: Aslında uygulamalı sosyoloji tam da bununla ilgili bir alandır.  Sosyologlar, sosyolojik bilgiyi, ilgili sosyal meselelere uygulayarak, siyaset ve çözüm üretilmesine katkı sağlar. Ülkemizde sosyologlardan bu anlamda yeterince faydalanılmamaktadır.

Çetinoğlu: Amerikan, Alman, Fransız, İngiliz sosyolojisinin yanında bir ‘Türk Sosyolojisi’nden söz edilebilir mi?

Taşdelen: Bir Türk sosyolojisinden tabii ki bahsedilebilir. Zengin bir Türkçe sosyoloji literatürünün varlığı inkâr edilemez. Türkiye’deki sosyolojik birikim küçümsenemez, ama ideal olana ulaştığımız da söylenemez.

Çetinoğlu: Sosyoloji ilminin; din sosyolojisi, sosyal antropoloji, siyâset sosyolojisi, sosyolojik dilbilim, tıp sosyolojisi, eğitim sosyolojisi, biyolojik sosyoloji, demografya gibi alanları var. Bu alanların ve burada belirtilmeyen sosyolojinin diğer alanlarının ilgilendiği konular hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Taşdelen: Sosyoloji şemsiye bir ilimdir. Sosyal münasebetin söz konusu olduğu her alanın sosyolojisi de olur. Bu meyanda yüzlerce sosyoloji dalından söz edilebilir. Günümüzde öne çıkan sosyoloji dalları olarak, din sosyolojisi, şehir sosyolojisi, etnik sosyoloji, göç sosyolojisi, iletişim sosyolojisi, çevre sosyolojisi, bilgi sosyolojisi gibi dallardan bahsedilebilir.

Çetinoğlu: Sosyoloji bölümü mezunları Türkiye’de öğretim üyeliği dışında hangi alanlarda çalışma imkânına sâhipler?

Taşdelen: Bugün için sosyoloji mezunları daha ziyade felsefe grubu öğretmenliği yapıyorlar. Ancak, artık bilgi ve iletişim sektörlerinde, çocuk esirgeme kurumu, hastane ve cezaevleri gibi çeşitli kamu kuruluşlarında sosyolog olarak istihdam edilmeye başladılar. Yakın bir gelecekte, sosyolog istihdamının artacağını ön görebiliriz. Zira sosyolojik bilgiye her alanda ihtiyaç olduğu anlaşılmaya başlandı.

Çetinoğlu: Toplumdaki sosyal gelişmeleri, sosyoloji ilminin rehberliğinde yönlendirmek mümkün mü, nasıl?

Taşdelen: Sosyolojik bilgi bu konuda önemli yardım sağlar. Yol gösterici olur. Ama bu rehberliğe, her zaman başvurulmamaktadır. Sosyal süreçler hükmünü icra eder. Büyük devletler ve siyasî güçler, çeşitli ülkelerdeki sosyal gelişmeleri ve işleyen süreçleri dikkate alır, bu doğrultuda siyaset geliştirirler ve yeri geldiğinde müdahalede bulunurlar. Bu anlamda sosyolojik bilgiye müracaat isabetli politikalar belirlenmesinde büyük rol oynar.

Çetinoğlu: Sosyoloji ilminin, bizâtihî kendisi ile problemli olduğu söyleniyor. Bu durumu nasıl yorumlamak gerekir?

Taşdelen: Sadece sosyolojide değil, sosyal ilimlerde ilmî bilgi, fen ve teknik bilimlerde olduğu gibi kesin değildir. Her zaman tartışmaya açıktır, izafiliği daha ağır basar. Bu sosyal ilimlerin karakterinde var, sonuçta insan davranışına dayanmaktadır, insan iradî bir varlıktır ve davranışları değişkendir, fizik gerçeklikte olduğu gibi kesinlik içermez. Bunun getirdiği problemlerin yaşanması tabiidir.

Çetinoğlu: Türk sosyologları; Türkiye’de yaşanmakta olan sosyal olayları, mesela; Kürt, Alevi ve Roman açılımlarını, terör olaylarını nasıl değerlendiriyorlar, ne gibi çözüm önerileri sunuyorlar?

Taşdelen: Sosyologlar arasındaki ideolojik farklılaşmalar, bu tür meselelere farklı yaklaşımlarda bulunmayı tevlit edebiliyor. Bir ülkede, sosyal bütünleşme problemi olan toplum kesimlerine yönelik olarak birtakım açılım politikaları geliştirilebilir. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husus, bu açılım politikalarının muhtevasının o toplumdaki bütünleşme problemini derinleştirerek ayrıştırıcı bir rol oynamaması, bilakis, ayrışma eğilimindeki toplum kesimleriyle toplumun bütünü arasında bütünleştirici bir işlev görmesidir.  Etnik meseleler, dünyanın birçok ülkesinde, bünyesinde siyasî ayrışma eğilimini de barındıracak şekilde gündemdedir. Sadece Türkiye bu problemle karşı karşıya değildir. Ancak, unutulmaması gereken şey, her ülkenin kendine özgü şartlarının varlığıdır.  Bu mesele, bir sosyal probleme dönüşmüşse onu görmezden gelmek çözüm değildir. Aksine, isabetli  ve serinkanlı değerlendirmelerde bulunmak  gerekiyor. Ayrıca bu problemi salt güvenlik tedbirleri ile aşmak da mümkün görünmüyor. Bu tür bir sosyal problemi salt etnik çerçevede tanımlamak ve ele almak, ülkemizi daha da büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakabilir. Bir mesele ne kadar doğru tanımlanırsa, çözümü de o kadar sonuç getirici olur. Ülkemiz açısından bakıldığında, öncelikle İslam ve Türk kimliklerine daha kuşatıcı bir muhteva nasıl sağlanabilir bunun üzerinde düşünmek lazım.

Çetinoğlu: Sosyolojinin topluma ve toplumu oluşturan kişilere sağladığı somut faydalar hakkında neler söylemek istersiniz?

Taşdelen: Sosyolojik bilgiye eğer ideolojik saplantılardan uzak kalınarak başvurulabilirse, akl-ı selimi temsil eder. En temel faydası da budur.

Çetinoğlu: Türkiye’de aile yapısındaki gelişmeleri, bir sosyolog olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Taşdelen: Türkiye’de son bir asırdır, batılılaşma ve modernleşme, sanayileşme ve şehirleşme süreçlerini iç içe yaşıyor.  Böylesine devasa boyutlarda yaşanan paralel değişim süreçleri elbette, aile yapımızı da etkileyecekti. Aile hayatımıza ait bazı geleneklere dayalı davranış biçimleri ve anlayışlar değişti. Boşanma oranlarının belli ölçüde artmasına rağmen, ben aile yapımızın dağıldığını düşünmüyorum. Belki ‘sarsıntı geçiriyor‘ demek bugün için daha doğru. Sarsıntıya uğrayan ailelere yardımcı olabilecek kurum ve kuruluşların oluşturulması ile aileyi ayakta tutan değerlerin desteklenmesine ihtiyaç var diyebiliriz.

Çetinoğlu: Yurdumuzda Kürtçülük problemi, sosyoloji ilminin merceğinde nasıl görünüyor?

Taşdelen: Bu problem; nüfusumuzun belli bir kesiminin, toplumuza duyduğu aidiyet meselesidir. Aynı zamanda toplumumuzu etnik anlamda ayrıştırma problemidir. Ancak, etnikliğin bizim inanç ve değerler dünyamızda bir karşılığı yoktur. Tarihî kültürel geleneğimiz bu tür bir ayrışmaya elverişli değildir. Ayrıca, dünyanın birçok ülkesinde mikro milliyetçilik olarak zuhur eden bu problem bir siyasî ayrışma riskini de taşıyor. Bu temelde bir kimlik ve aidiyet meselesi olduğundan ancak, kimlik referanslarımızdan hareketle bu meseleyi aşmamız mümkündür.

Çetinoğlu: Sosyoloji ilminin 1990 öncesi Rusya’sında Marksizm ideolojisinin emrine girdiği biliniyor. Demokrasisi az gelişmiş ülkelerde, siyasî gücün emrine girmesi söz konusu mu?

Taşdelen: Bütün despot ve totaliter yönetimler, sosyal ilimleri, kitleleri daha rahat yönetebilmek ve denetleyebilmek için, dayandıkları ideolojileri meşrulaştırabilmek için bir vasıta olarak kullanırlar. Dolayısıyla bu ülkelerde sosyoloji de dâhil olmak üzere sosyal ilimler son derece güdük kalır. Bunun en bilinen örneği eski Sovyet ülkelerindeki durumdur.

Çetinoğlu: Sosyoloji dalında lisans, lisansüstü eğitim ve akademik kariyer düşünen gençlere tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Taşdelen: Maalesef Türkiye’de sosyolojiyi tercih eden öğrencilerin büyük bölümünün sosyoloji, öncelikli tercihi değildir, öğretmenlik mesleğine girebilmek için bir vasıtadır.  Dolayısıyla, ne zaman sosyoloji tıp fakültesi gibi tercihe şayan olursa, gelişimi daha parlak olur. Ancak, sosyolojinin ülkemizde geleceğinin parlak olduğunu düşünüyorum. Artık, çok çeşitli meslekî alanlarda sosyolog istihdamı başlamıştır ve daha da artacaktır. Ayrıca 70’in üzerinde sosyoloji bölümü mevcuttur, bunların da sayısı artacaktır. Türkiye’de akademik hayatın çekici olmamasına rağmen, akademik kariyer yapmak isteyen öğrenciler için büyük fırsatlar söz konusudur.

Çetinoğlu: Sizin; Batı Avrupa Türkleri üzerine araştırmalar yaptığınız biliniyor. Araştırma konuları ve ulaştığınız sonuçlar hakkında özet bilgiler lütfetmeniz mümkün mü?

Taşdelen: Batı Avrupa’ya göç 50. Yılını doldurdu. Artık üçüncü nesil yaşıyor ve çoğunluğu yaşadıkları ülkenin vatandaşı konumunda. Batı Avrupa ülkeleri milletlerarası göç sayesinde çok kültürlü bir topluma doğru dönüşüm yaşamaktadır. Batı Avrupalı Türklerin milletlerarası bir toplum olma özellikleri daha ağır basmaktadır. Bir ayakları Türkiye’de diğer ayakları Avrupa’dadır.  Batı Avrupa’daki göçmen kökenli Türkler iki statüye ayrılıyorlar: Oturum hakkına sahip olanlar ve vatandaş olanlar. Özellikle uyum, kimlik ve siyasî katılım problemleri üzerinde araştırmalar gerçekleştirildi. Bugün için Batı Avrupa’daki göçmen kökenli Türklerin bir uyum meselesi yoktur. Uyumun temelde iki taraflı olduğu daha çok anlaşılmıştır. Uyum meselesinin arkasında yer alan faktörlerden birinin de ayrımcılık olgusu olduğu büyük ölçüde açığa çıkmıştır. Kimlik meselesinin çözümü fiilen ikili-aidiyetin geliştirilmesiyle mümkün olmaktadır.  Ancak, aidiyetin bir tarafına ait kimlik değerlerinin aktarımında sıkıntılarla karşılaşılmaktadır. Özellikle Türkçe öğretimi ve İslamî din dersi sıkıntı çekilen iki alandır. Bu konuda Batı Avrupalı toplumlarda hakların ve hürriyetlerin yeterli seviyede kullanılabilmesi açısından henüz engeller aşılamamıştır. Sivil katılım düzeyinin de düşük olmasının yanı sıra ihtiyaç duyulan alanlarda sivil teşkilatlanmanın çeşitlenmesi gereklidir. Ayrıca, siyasî katılım seviyesi de yeterli sayılamaz. Siyasî katılım sadece oy vermekten ibaret değildir. Siyasiîpartilerde faal olmaktan aday olmaya kadar bir süreç içerir, bu alanda da sabırla ve uzun soluklu çabalara ihtiyaç bulunduğu bir vakıadır.

Çetinoğlu: Batı Avrupa Türklerinin problemleri için çözüm önerileriniz ve önerilerinizin sonuçları ile ilgili beklentileriniz nelerdir?

Taşdelen: Batı Avrupa Türklerinin karşı karşıya kaldığı problemler, artık iktisadî olmaktan ziyade, sosyal, kültürel ve hukukî problemler olarak kendini göstermektedir. Bütün bunların çözümü, Avrupa Birliği’nin dayandığı temel değer ve ilkeler çerçevesinde, hak ve hürriyetlerin göçmen kökenli topluluklar tarafından kullanılabilmesiyle mümkün olacaktır. Artık Batı Avrupa ülkelerinin gelecekte de maruz kalmaları kaçınılmaz olan milletlerarası göç dikkate alındığında, birer çok inançlı-çok kültürlü toplumlar olmaları kaçınılmazdır. Bunu artık yavaş yavaş kendileri de ifade ediyorlar.  Batı Avrupa ülkeleri, göçmen kökenli vatandaşlarının karşı karşıya kaldığı problemleri çok kültürlü toplum modeli çerçevesinde çözmeye doğru yöneleceklerdir. Mesela bugün Almanya’da ilköğretim çağındaki öğrencilerin 40’ı göçmen kökenli ailelerin çocuklarıdır.  Bu oran gelecekte daha da artacaktır. Batı Avrupa toplumları millî-devlet yapılarından vazgeçmeyecekler ama, daha kapsayıcı yeni vatandaşlık tanımları ve yeni sosyal bütünleşme modelleri geliştireceklerdir.  Gelecekte bir Hıristiyan Avrupa’dan ziyade çok inançlı bir Avrupa’dan bahsedilecek. İslam bir Avrupa dini haline gelecektir. Batı Avrupa toplumlarının bunun gerilimini yaşamaya başladığını söyleyebiliriz. Bugün bu süreci Batı Avrupa ülkeleri yaşıyor, ama gelecekte, iktisadî gelişmeyle birlikte, milletlerarası göçe maruz kalmış bir ülke olursak, Batı Avrupa tecrübesinden istifade etmemiz lazım. Özellikle hangi ülkelerden göçe maruz kalabileceğimiz ve hangi ülkelerden gelebilecek göçün daha tercihe şayan olacağı konusunda bir bakış açısı geliştirmemiz gereklidir.

PROF. DR. MUSA TAŞDELEN


1959 yılında İstanbul’da doğdu.İlk ve orta öğrenimin İstanbul’da tamamladı.1982 yılında Marmara Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesinden mezun oldu.1984 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Bilim Dalı’nda bilim uzmanı, 1989 yılında ise aynı bilim dalında bilim doktoru oldu. 1991 yılında Yönetim ve Çalışma Sosyolojisi Bilim Dalında doçent, 1997 yılında Uygulamalı Anabilim dalında profesör oldu. Halen Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölüm öğretim üyesidir.

 

 

 

Dünya Kadınlar Günü Üzerine

8 Mart 1857 tarihinde, ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı.

Bu grev esnasında, polis işçilere saldırarak fabrikaya kilitledi. Çıkan yangında, çoğu kadın 129 işçi can verdi.

Danimarka’nın Kopenhag kentinde düzenlenen 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında, 8 Mart’ın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak anılması kabul edildi.

8 Mart tarihinin, Dünya Emekçi Kadınlar günü olarak anılması, tam olarak 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda gerçekleşti.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.

Türkiye’de; “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ilk kez, 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı.1975 yılında, “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapıldı.

1984’ten itibaren her yıl, çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” kutlanmaya devam edilmektedir.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle, yine ezber  cümlelerle mesajlar verilecek. Sokaklarda karanfiller dağıtılacak, hatta kadınlara özel indirimler, promosyonlar yapılacaktır.

Fakat kadınlara yönelik şiddet, haksızlık ve olumsuz tutumlar hala tam olarak giderilmiş değildir. Esas olan, kadın haklarının tam anlamı ile verilebilmesi ve gerçek anlamda hayata geçirilebilmesidir.

Türkiye’de, üniversite mezunu kadınların oranı hala erkeklerin gerisindedir. Üniversite bitiren kadınların oranı yüzde 11,7 iken, erkeklerde bu oran yüzde 16,2 tir.

Kadınlar çalışma hayatında da eşitsizliklerle karşı karşıyadır. Kadın istihdam oranı, son yıllarda yüzde 26’dan yüzde 30,3’e çıkmıştır. Fakat kadınlar hâlâ, erkeklerin yarısı kadar istihdam edilmektedir. Erkeklerin iş gücüne katılım oranı yüzde 71,3 civarındadır.

Üstelik aynı işi yapmalarına karşın, kadınlar erkeklerden daha az para kazanmaktadır.

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2014 sonuçlarına göre, üniversite mezunu bir kadın, çalışan aynı düzeydeki bir erkek çalışandan yıllık yüzde 1,3 oranında daha az kazanmaktadır.  Eğitim seviyesi düştükçe bu fark daha da artmaktadır. Kadınlar üst yönetim ve karar verme pozisyonlarında da azınlıktadır.

Türkiye’de, kadınların en önemli sorunlarından biri şiddet ve kadın cinayetleridir.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın,  Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre, her 10 kadından 4’ü, eşi ya da erkek arkadaşından fiziksel şiddet görmektedir. Şiddet gören kadınların yüzde 89’i, hiçbir yere başvuruda bulunmamaktadır.

Kadın cinayetleri her yıl artmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, 2015 te 303 kadın öldürülmüştür. Aynı durum günümüz de de sürmektedir.

Kadınlara yönelik haksız ve anlamsız tutumların giderilmesi, erkeklerin daha duyarlı, aydın, anlayışlı, merhametli ve şefkatli olmasına bağlıdır belki de.

Geleneklerin içine sızmış, erkekleri her konuda haklı, baskın kılan yanlış anlayışların ivedilikle giderilmesi kaçınılmazdır.

Erkeklerin daha çok okuması yetmemektedir. Çünkü üniversiteli erkekler de şiddet gösterebilmektedir. Esas olan; değer verme, sayma sevme, eşit davranma, yardım etme, paylaşma, vefa, merhamet, şefkat duyma, önemseme, vb. duygu ve davranışların gönüllere, kafalara sinmesidir.

İslam Dini’nin doğru ve eksiksiz yaşanması da; kadınlara, kızlara yapılan haksız ayrıcalığı ortadan kaldıracaktır.

Çünkü dinimiz, kadınlara ve kızlara her türlü değeri vermiş, kötülüklerden, çirkinliklerden uzak tutmuş, baş tacı etmiştir.

İslamiyet’ten önce kadının hiç değeri yoktu. Araplar, kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. Müslümanlık gelince bu kötü âdetler son bulmuştur.

Bugün de dünyanın birçok yerinde kadınlar horlanmaktadır. Hür dünya dedikleri Hristiyan ülkelerde ve İslam ülkeleri denilen Arap ülkelerinde, kadınlar fabrikalarda, tarlalarda, en ağır işlerde çalıştırılmaktadır.

Müslümanlıkta kadın sultandır. Dinimiz kadına çok değer vermiş, erkeğe de çok mesuliyet yüklemiştir. Bir erkek, hanımını tarlada, fabrikada veya herhangi bir yerde çalışmaya zorlayamaz. Eğer kadın isterse ve erkek de razı olursa, kadın kendine uygun bir işte çalışabilir. Fakat kadının kazancı kendisinindir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“En iyi Müslüman, hanımına en iyi davranandır. İçinizde, hanımına en iyi davranan benim.”

“Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür.”

“Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allah-ü Teâlâ’nın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin!”

“En üstün mümin, hanımına, en iyi, en lütufkâr davranan güzel ahlaklı kimsedir.”

“Hanımını döven, Allah’a ve Resulüne asi olur. Kıyamette onun hasmı ben olurum.”

Aklı olan karı koca, birbirini üzmez. Hayat arkadaşını üzmek, incitmek, cahilliktir. Ona karşı, hep güler yüzlü, tatlı dilli olmaya çalışmalı! Bunu yapabilen, rahat ve huzur içinde yaşar.

Her kadın, bir erkeğin ya kızıdır, ya kardeşidir yahut hanımı veya annesidir. Kadınlara kötü şeyler reva görülmemeli, onlara layık olduğu değer verilmelidir.

 

 

Hayır”lısı ile Sönmez Bu Şafak!

Türk Milletine, “millet” deme küstahlığını gösteren, Barzani’nin paçavrasının Türk semalarında dalgalanmasına izin veren, Türkiye’de onca maddi değeri peşkeş ettiği yetmiyormuş gibi bir de Türk adalarının Yunanistanca işgaline göz yuman, kolayına gelse Kıbrıs’ı hiç durmayıp verecek olan, yanlış Suriye politikası nedeni ile sadece El Bap’ta 70 şehit verdiren, Oslo zilletini yaşatıp pkklılara mahkeme kurdurup serbest bırakan, “ne istedinizde vermedik” dediği Fetö’ye darbe zemini hazırlayan, Ergenekon-Balyoz kumpasları ile Türk Ordusunun belini kırmaya kalkan, adaleti yok eden, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet için “reklam arası” değerlendirmesi yapan zihniyetin başımıza açtığı bir bela da, Türkiye’yi tek adam saltanatına götürmek için yaptığı 16 Nisan referandumudur!

 

Deveye sormuşlar misali, bunların Türk Milletine yapmadığı kötülük kalmamış gibidir! Onun için siz de, biz de bu memlekete sahip çıkmalıyız.

 

Bu nedenle, 16 Nisan’da niçin “hayır” denilmesi gerektiğini halkımıza anlatmaya ve anlatanlara da destek olmaya çalışıyoruz.

 

Bu çerçevede ilk gittiğimiz yer Sinan Ogan’ın Bakırköy’de verdiği konferans oldu. Sinan Ogan kıt imkânlarla hem “hayır” diyor hem de kendi iddiasını ortaya koyuyor. Verdiği mücadele, saygı duyulması gereken bir mücadeledir. Yıkılmak istenen kürsüsü, bu nedenle biz vatandaşlarca korunmalıdır. Bu düşüncelerle, o toplantıya gittim ve kendisini dinledim. Benim gibi yüzlerce insan Sinan Ogan’ı dinledi ve o da bir Türk Milliyetçisi olarak çok doğru nedenlerle “hayır” dedi.

 

İkinci çalışma, malumunuz Eyüp’te kurduğumuz “Eyüp Milli Dayanışma ve Demokrasi Platformu”nun Rami semtinde İstanbul Milletvekili Bihlun Tamaylıgil’le yaptığı esnaf, stk ve halk buluşması idi… Bihlun Tamaylıgil benim çok eski arkadaşım. O da hiç bir parti mülahazası olmadan bir vatandaş gibi niçin “hayır” denilmesi gerektiğini anlattı.

 

Birlikte Cuma ve Yeni mahallelerini gezdik. Rumeli Türkleri Derneği ve Yenimahalleliler Derneği ile Ali Paşa Caminin çay ocağını ziyaret ettik, kahvelerde konuşmalar yaptık…

 

Ardından Bayrampaşa ve Zeytinburnu ilçelerinde de, temaslarda bulundum ve yapılacak çalışmalar konusunda zemin oluşturdum…

 

Kıt imkanlarla, Türk Milletinin gelecek mücadelesini yapmaya devam… Karanlığa sizde bir kibrit çakın!

 

Selam ve saygılarımla.