26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 762

Azerbaycan Seyahati ( 2 )

Bundan önceki yazımda, 28 Aralık 2015 Pazartesi günü İstanbul Sabiha Gökçen Hava Alanından hareketle, ayni gün öğleden sonra Bakü’ye vasıl olduğumuzu ve kalacağımız otele yerleştiğimizden bahsetmiştim

Otelde biraz dinlenip öğle yemeğini yedikten sonra, Bakü’de bizimle alakadar olacak olan Cafer Dal Bey birinci gün şehri biraz olsun gezdirebilmek maksadıyla bir araba ile Bakü denince ilk akla gelen Şehitler Hıyabanı‘na götürdü. Tabii ki, Bakü’yü ilk defa gördüğümüz için caddelerden geçerken pür dikkat etrafa bakıyorduk. Dikkatimizi çeken ilk husus, caddelerin oldukça geniş ve etrafında bulunan binaların da bir hayli yüksek oluşu idi. Bu binaların birçoğu Komünist Rusya zamanından kalma eski binalar olup, sonradan, biraz elden geçirilmek suretiyle eli yüzü düzgün hale getirilmiş.

Bu şekilde, etrafı temaşa ederek Şehitler Hıyabanı’na geldik. Esasen Şehitlik, kaldığımız otele pek uzak değilmiş. Şehitler Hıyabanı, bir anıt ile sembolize edilmiş. Etrafında, yüzlerce Azeri Türkü’ne ait şehitlerin resimlerinin ve künyelerinin de bulunduğu bölüm ile hemen karşısında Türk Şehitliği yer almaktadır. Bizim Memleketimizde olduğu gibi burada ki Türk şehitlerinin sadece künyeleri yazılı olup, üzerinde resim bulunmamaktadır. Türk Şehitlerinin künyelerine baktığımız da ise, Anadolu’nun muhtelif vilayetinden gelen askerlerimizin burada şehit olduğu anlaşılmaktadır. Gerek Azerbaycanlı şehitlerin olsun ve gerekse Türkiyeli şehitlerin olsun yaşları umumiyetle 20 ile 30 arasında olduğu görülmektedir. Azeri şehitlerinin arasında kadınlar da bulunmaktadır.

Bu meyanda, şu hususu da ifade edeyim ki, Şehitler Hıyabanı çok bakımlı olup, etrafı yemyeşil. Şehitliğin hemen karşısında iki minareli bir cami olduğunu gördük. Bu cami bulunduğu yere çok güzel yakışmış. Fakat ibadete kapalı olduğunu söylediler. Tabii ki çok üzüldük. Evvelce açık olan bu cami sonradan bazı sebeplerle kapatılmış. Temennimiz caminin en kısa zamanda ibadete açılmasıdır.

Azerbaycan Meclis Binası da hemen Şehitliğin yakınında bulunmaktadır. Burada Şehitler için dualarımızı yapıp, hatıra olması bakımından resim çektirdikten sonra, Şehitlikten hüzünlü bir şekilde etrafı biraz daha görmek için ayrıldık. Zira hayat bizler için devam ediyordu.

Şehitler Hıyabanı’nın hemen biraz ilerisinde yüksekçe düzlük bir alan var. Burası Bakü’yü temaşa yeri imiş. Hakikaten bu tepe Bakü ‘ye hâkim bir yer olup, Hazar Denizi’ne de tepeden bakmaktadır.  Hazar Denizi’nin sahilinde ise oldukça yüksek binalar bulunmakta. Temaşa Tepesi’nin ortasında alt tarafı açık yüksek bir anıt yapılmış. Bu anıtın altında ise devamlı olarak bir ateş yanmakta. Bu ateş bugün için bir fantezi olarak yanmakta ise de KOCAELİ Aydınlar Ocağı Başkanı Ruhittin SÖNMEZ Bey’in verdiği bilgiye göre, burası çok eskiden Ateşperestlerin tapınak yeri imiş. Ta Hindistan’dan insanlar o günün şartlarında bin bir türlü zahmet çekerek burayı ziyaret için gelirlermiş. Buraya gelenler,  geliş gidişlerde ne kadar zahmet çekerlerse sevabının da o kadar çok olacağına inanırlarmış. Hatta öyle ki, biraz daha zahmetli olsun diye yollarda zaman zaman dizlerinin üzerinde yürüyerek giderlermiş.  Akıl işte. İnanç batıl olunca demek ki insanlar böyle garip hareketler de yapılabiliyor.  Ruhittin SÖNMEZ Bey’e, vermiş olduğu bu malumat sebebiyle hassaten teşekkür ediyorum.

Şehitler Hıyabanı ve Temaşa yerini gezelim derken hayırlısı ile Bakü’deki birinci günümüzü tamamladık. Esasen birinci gün biraz da yol yorgunluğu olduğu için vakitlice kalmakta oluğumuz otele döndük. Biraz dinlendikten sonra, bizden birkaç gün önce Bakü’ye gelmiş bulunan Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu Genel Başkan Bilal DÜNDAR Bey,  Bakü’ye geldiğimiz andan itibaren bizimle çok yakından alakadar olan Cafer DAL Bey ve o gün tanıştığımız AZERBAYCAN VİSİON TV’nin sahibi Elvin ABBASOV ile otelin yemekhanesinde bir araya geldik. Burada akşam yemeğini yedikten sonra ayni solonda sohbet etmeye devam ettik, Zira yemek salonu çok geniş olduğu için oturup konuşmaya çok müsait bir yer idi. Kimse kimseden rahatsız olmuyor. Burada geç vakitlere kadar çay içip sohbet ettik. Yol yorgunluğu olmasına rağmen, ortam sıcak,  arkadaşlarda candan ve samimi olunca vaktin nasıl geçtiğini anlayamadık. Burada ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki,   Başta Bilal DÜNDAR Bey olmak üzere, Cafer DAL Bey ve Elvin ABBASOV Bey bizler ile çok yakından alakadar oldular, bir an olsun bizi yalnız bırakmadılar. Yeri gelmişken kendilerine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

29 Aralık Salı günü sabahı biraz dinlenmiş olarak kalktık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra otelin önüne gelen bir araba, diğer yerlerden gelen misafirlerle birlikte bizi bir gün önce gitmiş olduğumuz Şehitler Hıyabanı’na yakın bir yere götürdü. Zira o gün saat 09.30 da yapılacak olan toplantıdan önce, Azerbaycan Eski Devlet Başkanı Haydar ALİYEV’in Anıt Mezarına çiçek konulacakmış.  Burada toplantıya Azerbaycan’dan katılacak olanlar ile buluştuk. Bu arada şu hususu ifade edeyim ki, Azerbaycan da mezara çelenk koyma âdeti yok galiba. Çünkü ortada hazırlanmış bir çelenk filan yoktu. Sadece mezarlara ve Şehitliğe konulmak üzere hepimize üçer beşer tane karanfil dağıttılar.

Buradan toplu olarak Şehitliğe pek uzak olmayan Devlet Mezarlığına doğru hareket ettik. Devlet Mezarlığı oldukça geniş ve ormanlık bir alan içinde bulunuyor. Biraz yürüdükten sonra, Haydar ALİYEV’in Anıt Mezarına vardık. Burada beşer altışar kişilik gruplar halinde ellerimizdeki karanfilleri mezarın üzerine bıraktık. Burada adet böyleymiş herhalde. İlaveten üç İhlâs ile bir Fatiha Şerif okuduk. Devlet Mezarlığında Azerbaycan’a hizmet etmiş önemli şahsiyetlerin mezarlarının da olduğunu gördük. Bunlar arasında Azerbaycan Eski Cumhurbaşkanı Ebufeyz Elçibey ile Azerbaycan’ın Milli Şairi Bahtiyar Vahabzade‘nin de mezarlarının olduğunu öğrendik. Bunun üzerine birkaç arkadaş ile birlikte onların da mezarlarının başına giderek birer Fatiha okuduk. Buradaki ziyaret tamamlandıktan sonra heyet halinde Şehitler Hıyabanı’na giderek burada da Şehitlerin sembolik mezarlarına karanfiller bıraktık. Tabii ki Fatiha okumayı da ihmal etmedik.  Buradan süratle; İşgale ve Sözde Ermeni Soykırımı İddialarına Karşı Uluslararası Karabağ Koalisyonu’nun toplantısının yapılacağı salonun bulunduğu yere süratle hareket ettik. Zira vakit bir hayli ilerlemişti. (DEVAM EDECEK )    18.01.2016

 

 

Onlar ve Bizler

Ellerin bağında güller açarken, Bizim ele kar geliyor gardaşım“. A. R. Karakoç

Biz doğulu Müslümanların kaderi mi bu dünyada ecir çekip, ahrette cennete gitmek, yoksa batılıların mı bu dünyada zevk ve sefa içinde yaşayıp, ahrette cehennemi boylayacak olmaları!

Çünkü böyle yazıyordu isminin önünde “Hz. Bilmem kim derki” diyen bazı kitaplar.

Amerikalı Gorg’un çocuğu Katrin, güle oynaya sabah okuluna giderken, Suriyeli Abdullah Kurdi’nin kızı Aylan bebeğin kaderi, sonu belirsiz çıkılan yolculukta ölüsünü dalgaların sürüklediği deniz kenarı mı olmalıydı?

Ortadoğu’da Müslümanlar din ve mezhep uğruna “Allahu ekber” diyerek ölüyor ve öldürüyorsa bunlar başka başka Allah’lara mı inanıyorlar ki birbirlerini katlediyorlar? Bu katliamlardan kaçanlar neden başka (Türkiye hariç) Müslüman ülkeye iltica etmiyor da bin bir türlü meşakkate katlanarak dinlerini dahi değiştirme pahasına Hıristiyan ülkelerine sığınıyorlar?

Türkiye, işsizlik oranında 2015 verilerine göre (%11,5) Avrupa sıralamasında birinci iken, güneyimize sığınan 2,5 milyon Suriyeliye çalışma izni vermek, hangi aklın ürünü izah edecek bir baba yiğit çıkar mı acaba? Avrupa da ihracat fazlası veren Almanya dahi mültecileri ülkesine sokmaz iken acaba yanlışta olan Almanlar mı yoksa biz Türkler miyiz? Bu mültecilerin önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin demografik yapısını nasıl etkileyeceği ve hangi sonuçlara götüreceği, hiç düşünüldü’mü? Veya her işimizde olduğu gibi “biz Türk’üz, bize bir şey olmaz” deyip geçiştirecekmiyiz?

Benim ülkemde, en büyük bilim ve teknoloji kuruluşu olarak tanıdığımız kurumun (TÜBİTAK) ta kabul görülmeyen Liseli İlayda Şamilgil’in projesi “First Step To Nobel Prize In Physics” (Nobel Fizik Ödülü’ne Doğru İlk Adım) yarışmasında, 70’e yakın ülkeden 5 bin fizik projesini geçerek dünya birincisi olması, bizde mi bir yanlışlığın var olduğunu gösterir, yoksa bu yabancı kuruluşta’mı bir sakatlık var?

Enerji, Demir ve Pamuk, ülkelerin kalkınmasında potansiyel öncü maddeler olmasına rağmen ve hepsi de İslam ülkelerinde yeterli miktarda bulunuyorken, Türkiye neden yıllardır Avrupa birliği kapılarında bekleme meşakkatine katlanır? Neden diğer Türk ve islâm devletleriyle ekonomik işbirliği oluşumu için çalışmaz, bizden adam olmaz toptancı ve peşin hükümlü yaklaşımlarıyla, Avrupanın ırkçı, küçümseyici tavırlarına rıza gösterir?

Dünya fındığının %75’i Türkiye’de üretilirken, fındık borsasının Almanya’da kuruluyor olmasını ne ile izah edeceksiniz? Fındığı üreten eğer Hasan’sa onun fiatı’nı koymak neden Hans’a düşüyor anlaşılır şey değil.

Görüldüğü gibi onların ve bizim aramızdaki nüans, nelere kadir oluyor ve biz bu farklılığın ne kadar farkındayız?

Derken aklıma Ünlü Türk yazarı Cengiz Aytmatov’unGün olur asra bedel” kitabında sürekli tekrarladığı;

Bizim buralarda trenler, doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelir” sözü takıldı.

Eğer Türk-İslam âlemi kendine gelip aklını başına toplamaz ise daha çok gelip giden trenlere bakıp seyirci kalırız.

Saygılarımla.

 

 

Kamyoncunun Kopan Parmağı (Bazıları empati yaptıklarını zannederler)

30 yıl önce İlkokulda birlikte okuyan Mehmet ile Ahmet, Mehmet’in babasının görev tayini dolayısı ile ayrı düşerler. Gözden ırak kalpten de ıraktır atasözünde olduğu gibi, her ne kadar bayramlarda ve önemli günlerde birbirlerini telefonla arasalar da, 40 yaşlarına kadar yüz yüze görüşmemişlerdir.

Ahmet Ankara’da bir lisede branş öğretmenliği yaparken, arkadaşı ise, ilk okuldan sonra çeşitli ailevi problemlerden dolayı okuyamamış ve baba mesleği olan kamyon şoförlüğünü zorunlu olarak sahiplenmiştir. Önceleri babasının yanında muavin olarak çalışmaya başlamış, bugünlerde ise, evli üç çocuklu ve kendi kamyonunun şoförü olarak evine ekmek götürmeye ve ülkesine hizmet etmeye çalışmaktadır.

Bir gün yine kamyonuyla bir işe gitmiş, yükü yükledikten sonra brandayı çekmek ve halatı bağlamak için kamyonun kasasının üzerine çıkmıştır. İşi bitip inerken kasanın demirlerinden tutunup aşağıya kendisini bıraktığında, elim bir kaza geçirmiştir. Yeni evlendiği sıralarda, çok sevdiği hanımına sadakat nişanı olan alyans yüzüğü kasanın çengeline takılmıştır. Vücudunun ağırlığını taşıyamayan yüzük parmağı kopmuştur.

Mehmet  ve ailesi bir müddet üzüldülerse de, “Allah büyüğünden korusun”, “başa gelen çekilir”, “nihayetinde kamyonun altından yel geçiyor”, benzeri teselli unsurlarıyla yarayı kısa sürede tamir etmişlerdir.

Yıllar sonra Mehmet parmağının acısını unutmuş, takamadığı yüzünün sadakat göstergesini ise, hanımının kalbini ve sevgisini kendi kalbine nakşederek sürdürmüştür.

Bir gün Mehmet’in kamyonuyla işi Ankara’ya düşer. Telefonunda kayıtlı olan arkadaşı Ahmet’ arar ve Ankara’da olduğunu, müsait ise görüşmek istediğini söyler. Arkadaşı da çok sevinir,  hemen buluşmak için Mehmet’e rehber olur ve buluşma planını yaparlar. Mehmet biraz da mahcuptur. Çünkü kendisi okuyamamış kamyoncu olmuş, arkadaşı ise okumuş ve aydın bir lise öğretmeni olmuştur.

Arkadaşına karşı mahcup olmamak, pot kırmamak için nelere dikkat etmesi konusunda, kendisini hemen gözden geçirmeye başlar. Ahmet, Mehmet’in bulunduğu kamyon garajını öğrenir ve oraya gelebileceğini söyler.

Buluşma anı gelir ve hasretle kucaklaşırlar. Otuz yılın özlemi vardır. Mehmet’in saç sakal birbirine karışmış, üstü başı toz toprak içinde ve ütüsüz, elleri halat çekmekten, direksiyon çevirmekten nasırlaşmıştır. Ahmet ise, takım elbiseli ve kravatlıdır. Traşını olmuş elbisesi ütülü, konuşması memur usulüdür.

Hasretle kucaklaşmanın ardından tokalaşırlar. O da ne? Ahmet arkadaşının sağ yüzük parmağının olmadığını fark ederek, elini tutup yukarı doğru çeker.

“Mehmet bu ne hal oğlum, ne oldu parmağına? Der. Mehmet: “Sorma kardeşim, kamyoncunun kaderi, eşimize olan sadakat timsali yüzüğümüzü kamyonun kasasının katil kancasına kaptırdık” der ve olayı kısaca anlatır.

Ahmet empati yapmayı üniversitede okumuştur. Derhal kendini onun yerine koyup, güya teselli etmeye başlar:

“Üzülme koçum, meslek kazası herkesin başına gelebilir, takma kafana, bir tanesi gittiyse, dokuz tane daha var. Ama yine de çok üzüldüm. Diğer azaların tam ya sen ona bak. Görmüyor musun ortalık engelli ve azası noksan insanlarla dolu, moralini sakın bozma, hem kamyonunla daha büyük bir kaza yapıp bugün yaşamıyor olabilirdin. Ama sen de dikkat etmemişsin. İnsan kasanın üzerinden atlarken yüzüğünün nereye takılıp takılmayacağına dikkat etmez mi? Sen zaten ilk okuldayken de çok hareketliydin. Yine kanının kaynayık bir zamanına denk geldi herhalde. Hadi gel bir çay içelim”.

Mehmet’in boynu bükülür. Zaten kravatlı ve tahsilli arkadaşına tedirginlikle yaklaşmıştı. Anlattıklarının hepsini o da biliyordu. Kazanın ilk anlarında bundan çok daha kaliteli teselli edenleri olmuştu zaten. Yıllar geçmiş ve olayı dahi unutmuştu. Yüzük parmaksız yaşamaya alışmıştı, hiç dert bile etmiyordu. Geriye dokuz parmağının kaldığını o da biliyordu. Ortalıkta birçok daha ileri derecede engelli olduğunu o da görüyordu. Hem de dikkatsiz davrandığı konusunda suçlayıcı ifadelerde bulunmuştu.

Neyse dedi kamyon şoförü, tahsilli arkadaşına, “ben unutmuştum yeniden derdimi depreştirdin. Allah’ın takdiri deyip geçelim. Gel sana bir kamyoncu kahvesinde çay ısmarlayayım” der.

Ahmet hatasının bir kısmını anlar ve başını öne eğerek, “seni üzmek değildi niyetim, empati yaparak, seni teselli etmek istemiştim” der.

Hayatın kendisini pişirdiği, olgunlaştırdığı, çilelerin katmer katmer yetiştirdiği Mehmet gülümseyerek, Ahmet’in üzülmesinin önüne geçer onu kolundan sürükleyerek muhabbet içinde şoför kahvesine doğru götürürken içinden şöyle geçirir:

“Hey be koçuma, yıllar sonra seni görmek ne güzel, yiğidim benim, ülkemin insanlarına malıyla, mülküyle, ustalığıyla, şoförlüğü ile fedakârca hizmet eden çilekeş kardeşim. (Parmağını farkettiğinde ise);  hayırdır yiğidim, bir meslek kazası galiba. Rabbim seni korumuş. İnsanız her an her şey olabilir. Geçmiş gitmiş zaten yıllar olmuş, yeniden acını tazelemeyelim. Ama ne güzel yüzündeki yaşama sevinci daha da artmış, gözlerinin içi gülüyor, çor çocuktan ne haber? Valla çok büyük işler başarıyorsun. Ben bu koca kamyonun bırak brandasını halatını çekmeyi, kasasına bile çıkarken korkarım, gece gündüz yollarda milyonları sırtına yükleyerek, insanlara ve vatana hizmet etmek, en az bizim öğretmenliğimiz kadar kutsaldır.”  Deseydi keşke, daha mutlu olurdum.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz.

 

Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi Tebliğleri

Türkiye Yazarlar Birliği, Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi‘nin üçüncüsünü, 6, 7 ve 8 Mart 2015 tarihleri arasında, kadim zamanların şehri Şanlıurfa’da gerçekleştirdi. Çok kısa bir zaman sonra da 60’a yakın ilim adamının sunduğu tebliğleri 16,2 X 24 santim ölçülerinde 588 sayfalık kitap hâlinde yayınladı. Kitabın sonundaki 16 sayfalık bölümde, parlak kuşe kâğıda basılı, 28 adet renkli fotoğraf, fotoğraflarda kongreden görüntüler sunuluyor.

Türkiye Yazarlar Birliği, kitaplaştırdığı faaliyeti ile Türk ve İslam dünyasının medeniyet merkezi olan şehirleri ve bu tehirlerin tarihi, edebiyatı üzerine yazanları; daha önce de 2 defa bir araya getirmişti. Toplantıların birincisi Ankara’da, İkincisi Konya’da yapılmıştı.

Kongrelerde; şehirden, tarihten, şehirlerin tarihinden, tarihî şehirlerden, kısacası insanın yeryüzündeki medenî varlığından konuşuluyor. Konuşulanların unutulup kaybolmaması için kitap hâlinde okuyucuya sunuluyor.

Kitap, Celalettin Güvenç’in takdim yazısı ile başlıyor. 13-17. sayfalarda Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı D. Mehmet Doğan’ın ve Kongreye ev sahipliği yapan Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı Celalettin Güvenç’in açılış konuşmaları yer alıyor.

Kitabın sonraki sayfalarına, muhteşem bir binanın ihtişamlı taç kapısından girer gibi, D. Mehmet Doğan’ın şu satırlarıyla giriliyor:

‘…………..

Medeniyetler şehirlerde teşekkül etti. Medeniyetler şehirlerle anıldı. Tarih boyunca medeniyet merkezi olan şehirlerden her birinin adı anıldığında, tarihin, insanlık maceramızın muhtelif safhaları hatırlanmış olur.

Her bir kelime, her bir isim, tarihin derinliklerinden bugüne nice remizler taşır. Nice efsaneler, nice hakikatler anlatır. Yaşananların, yaşanmakta olanların zihnimizdeki aksi insan olarak varlığımızın en yüksekten en alçağa gel-gitleridir.

Her medeniyet merkezi şehir, geçmişten geleceğe akan bir nehirdir, yani değişen sürekliliktir.

Bu akış bize dünya var oldukça hiç bir şeyin durağan olamayacağını anlatır. İnsanoğlu bu akış içinde olup biteni anlamağa ve bu dünyada varoluşunu anlamlandırmağa çalışır.

Hacı Bayram Veli şair sıfatıyla tanınmaz ama Türkçenin en güzel bir kaç şiirini söylemiştir. O dilimizin sırlarla dolu bir şehir şiirinin de sahibidir. Kendisi şair olmadığı halde şiiri gerçekten büyüktür. Bu esrar dolu şiiri okumak, bir zihin tazelemesi yapmak demektir:

Çalabım bir şâr yaratmış / İki cihan âresinde

Bakıcak didar görünür / Ol şarın kenaresinde

Nâgehan ol şara vardum / Ol şarı yapılur gördüm

Ben dahi bile yapıldum / Taş ü toprak âresinde

Ol şardan oklar atılur / Gelür ciğere batılur

Ârifler sözü satılur / Ol şarın bazaresinde

Şagirdleri taş yonarlar / Yonup üstada sunarlar

Çalabun ismin anarlar / Ol taşun her paresinde

Bu sözü arifler anlar / Cahiller bilmeyup tanlar

Hacı Bayram kendi banlar / Ol şarın menâresinde

Derler ki, iki cihan arasında yaratılan şehir “kalb”dir. Cisim ve ruh ise iki cihan. Kâbe kalbin sureti olduğuna göre ve iki cihan arasında, yani doğu ve batı arasında bulunduğuna göre, kastedilen Kâbe de olabilir…

Hacı Bayram Veli bilinen mânada “şair” değildir dedik. Söyledikleri mecazdan öte, remizler, mazmunlar ve sırlar ihtiva eder. Tasavvuf ehlinin diliyle, “coşkun bir deniz ve tılsımlanmış sır”dır O.

Mutasavvıflar bu şiiri Akşemseddin’den beri çokça şerh etmiştir. Onların verdikleri mânaları anlamak iktidarından yoksun kaldığımız bir devirdeyiz.

Zihnimiz ne o derinliğe ve ne o genişliğe ve ne de o kesafete, yoğunluğa sahip. “Bilmeyüp tanlıyor”uz, hayretlere düşüyoruz…

Bu yüzden Hacı Bayram’ın şiirini düz bir şekilde okuyabiliyoruz.

Allah’ın iki cihan arasında yarattığı şehir, insan olmalıdır. Yunus’un diliyle: işbu vücud şehrine bir dem giresüm gelür…

O emribilmarufa uyarsa, kendini aşarsa, kemale ererse,”didarı”, Hakkın cemalini görür.

İnsan elinde olmadan ve ansızın dünyaya gelir. Bu “nâgehan”lık sonuna kadar devam eder. Bu geçici vatanda taş ve toprak arasında bina yapılır gibi, yapılır; şekillendirilir insanoğlu…

Ya da bu şiiri, bir şehrin kuruluşu, oluşması gibi yorumlayabiliriz. Bir şehir kurulmaktadır, bu şehri yapanlar da bu inşa sürecinde yapılmakta, şekillenmektedir. Dünyadaki varlığımızın etkileşimli bir hal olduğunda şüphe yok.

Hacı Bayram bu yapma, yapılmayı bizzat tecrübe etmiştir, ilmiye mensubu iken, müderrisken tasavvufa meyletmiştir. Kendi mütevazı tekkesini, mescidini, bağlılarıyla, müridleriyle birlikte kendi elleriyle inşa etmiştir. Ve minaresinden ezan okur gibi, görüşlerini yaymıştır.

Şanlıurfa’nın önce vâlisi, sonra da Belediye Başkanı olan Celalettin Güvenç’ten birkaç cümle:

Mezopotamya olarak tabir edilen bu coğrafya, sahip olduğu değerler itibarı ile insanlığa ve insanlığa ait değerlere her zaman beşiklik etmiş, sayısız medeniyetler bu topraklarda boy atıp gelişmiştir. Bu medeniyetlerin kültürünü, sanatını, hayat biçimini bu mekânlara nakış nakış işlediğini görmek mümkündür. Bu sebeple kongrenin şehrimizde yapılması çok anlamlı ve önemlidir.

Kıymetli misafirler; Bir şehri tanımak o şehrin mazisini, tarihini, hafızasını ve hepsinden önemlisi sosyal ve kültürel dokusunu özümsemekle mümkündür. Kadim şehirler nazlıdır, satıhtan bakan bir göze hazinelerini hemen açmaz. Kendini hemen ele vermez, tarihin izini taşıyan her parçasına, sokak köşelerine, camilerine, çarşılarına, hanlarına, hamamlarına sinmiş olan geçmişini ilk bakışta açmaz. Biraz ısrar edeceksiniz, kapısında bekleyeceksiniz, ona dilbeste olmaya çalışacaksınız. Bu sebeple bir şehri anlamak için diri bir gönül, diri bir idrak, sabırla dolu bir yürek gerek.

Seyyahlar bu diri idrakleri taşıyan mümtaz şahsiyetlerdir. Biricik seyyahımız Evliya Çelebi kadim şehir Urfa’yı şöyle anlatır: “Urfa ahalisi son derece yabancı dostu ve gönül alıcı kimselerdir. Gündüz gece misafirsiz yemek yemezler. Bahadır cesur yiğit erleri vardır. Allah-u Teâlâ bu şehir halkına gayet bolluk Halil İbrahim bereketi vermiştir.”der.

İşte tarihiyle, medeniyetiyle, insanî değerleriyle Şanlıurfa budur.

3 gün süren kongrede, 12 oturumda yurtiçinden ve yurtdışından Şanlıurfa’ya gelen ilim insanları 46 adet tebliğ sundu. Tebliğlerin tam metinleri, kitabın muhtevâsını oluşturuyor.

Türkiye Yazarlar Birliği ile Şanlıurfa Büyük Şehir Belediyesi’nin müşterek yayını olan eser, Ağustos 2015’te Ankara’da yayınlandı.

Türkiye Yazarlar Birliği:

Müdafa Caddesi Nu: 10 Müdafa Apartmanı Kat: 7, Daire: 13 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.212-417 34 72                                                  Belgegeçer: 0.212-232 05 71 e-posta. yazar@yazaryayinlari.com // www.yazaryayinlari.com

 

 

Türkiye Yazarlar Birliği:

Yazarlar arasındaki meslekî dayanışmayı geliştirmek ve Türkiye’nin kültür hayatına yazarların katılımını sağlamak maksadıyla 7 Ağustos 1978’de ‘Yazarlar Birliği ‘ adıyla kuruldu. 1985’te Bakanlar Kurulu kararıyla ‘Türkiye Yazarlar Birliği ‘  adını aldı. 1991’de ise ‘Kamu yararına çalışan kuruluş’ sayıldı.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin şair, yazar ve kültür adamı olarak 1000’i aşkın üyesi bulunmaktadır.

Genel Merkezi Ankara’da bulunan Türkiye Yazarlar Birliği’nin hâlen İstanbul, Bursa, Konya, Trabzon, Kahramanmaraş, Kayseri, Şanlıurfa, Erzurum ve Ordu’da olmak üzere toplam 9 şubesi vardır.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin Kurucuları: D. Mehmet Doğan, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Necmettin Turinay, Alper Aksoy, Saadettin Elibol, Ahmed Günbay Yıldız, Yahya Akengin, Yavuz Bülent Bâkiler, Mustafa Yazgan, Beşir Ayvazoğlu, Zeki Ceyhan, Hasan Kayıhan, Erdem Bayazıt ve Hüsnü Aktaş.

 

DERKENAR:

Memleket Dili…

Rivayet olunur ki, eski Roma’nın şiddeti ve dehşetiyle meşhur olan hükümdarlarından Tiberius, bir gün Roma ayanına yaptığı bir hitabede uydurma bir kelime kullanır. Yüksek otoritesini iyice göstermek için olacak ki, kelimeyi bir iki defada üstüne basarak tekrarlar.

Ayandan Marcellus, hükümdarın sözünü keserek, memleket diline hürmet etmesini rica eder.

Derhal efendisini müdafaaya atılan saray adamlarından Capito der ki:

Marcellus! Bahis mevzuu ettiğin kelime, tutalım ki memleket dilinden değildir. Fakat mademki Roma İmperium’unun şanlı sahibi Sezar’ın ağzından çıkmıştır, artık memleketli olmuştur. Bilesin ki, Sezar her şeyin üstünde ve her şeye kadirdir.

Bunun üzerine Marcellus, salonu kaplayan soğuk bir sükûn perdesini yırtarak, sadece hikmet ve hakikat olan şu cevabı verir:

Capito yalan söylüyor. Sezar! Sen dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatı verir, mevki ve rütbe ihsan edersin; fakat memleket dilinden olmayan bir kelimeye Romalı olma hakkı veremezsin.

Elbette veremez. Zira bir memleketin dili, o memleket tarihinin ve psiko-sosyolojik varlığının mahsulü ve asırlar içinde nesillerin birbirine devredip emanet ettiği bir ocak mirası ve bir ecdad mülküdür. Bunda kimsenin, hükümet adamı sıfat ve otoritesiyle, tasarrufa hakkı yoktur.

(Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil: Türkçe Meselesi. Yağmur Yayınevi. İstanbul, 2006)

KUŞBAKIŞI

Hüseyin Nihal ATSIZ / Harşit’in Hırçın Sesi:

Atsız’ı ve söylediklerini anlamak ancak millî tarih şuuruna sahip olmakla mümkündür. Harşit vâdisinin bu hırçın ve coşkun evladı, üç asırlık hüsran sürecinde, kanı işgaller ve ihanetlerle sel gibi akıtılmış bir milletin isyan sesidir. Bütün yurtları talan edilmiş, devletleri gaflet ve ihanetlerle yıkılmış bir milletin, bu emsalsiz yıkımın enkazından çıkardığı ‘son kale‘sinde bile rahat bırakılmamasına duyduğu hınç Atsız’ın eserlerinde öfke seli olup akmıştır.

Atsız, bir fikir önderi olmaktan daha ziyade, millete düşman oldukları kabul edilen akım ve kişilerle yaptığı kavgayla ve şahsiyetindeki kırıksız çizgiyle örnek bir insandır. Yazdıkları ve yaşadıklarıyla gündemden hiç düşmeyen bu hırçın tabiatlı adam, inandığı her fikrin çilesine katlanmış bir karakter âbidesidir. Azınlıklara ve dinî hayata dair fikirleri Türkçü-Milliyetçi çevrelerden de büyük tepkiler görmüştür. Her milliyetçinin özeneceği, gıpta ile bakacağı icraat ve fikirleri de vardır; maksadını çok ama çok aşmış tanım ve tespitleri de.

Bir Türkolog olarak Atsız, Türk dili ve tarihi üzerinde çok önemli çalışmalar yapmış, hâlâ başvuru kaynağı olarak kullanılan onlarca eseri Türk kültürüne kazandırmıştır. Türk tarih bilimine yaptığı katkılar ise her tür takdirin ötesindedir.

Bir sanatkâr olarak Atsız, şiirleri ve romanlarıyla millî romantik duyuş tarzının en usta kalemleri arasındadır. Gerçi O’nun bu yönü kavgacı kimliğinin gölgesinde kalmış, fikirlerini beğenmeyen insanlar O’nun sanatkâr yönünü yok sayarak görmezlikten gelmişlerdir. Buna rağmen romanları Türk edebiyatının en çok okunanları arasına girmiş, şiirleri gençlerin dilinde dolaşmıştır.

Talat Ülker’in yazdığı kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 373 sayfa olarak, Biyografik Araştırma grubunda, Ekim 2015’te yayınlandı.

Bilgeoğuz Yayınları:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

Saf Siyah:

Viyana İktisat Üniversitesi Felsefe ve Sosyoloji Enstitüsü’nden ‘Dr’ unvanı alan Gürsel Dönmez, 30 yıllık çalışmalarının mahsûlü olan 30 şiirini, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 216 sayfalık kitapta toplamış. Şair, duygu yükü ağır, çağdaş ürperişlerimizi binlerce yıllık kadîm Türk şiirinin süzgecinden geçirerek modern Türk şiirinin imkânlarıyla bize sunuyor. Saf Siyah; kararan, gittikçe kararan insanlığımızı, insanın öz sınırlarına dâvet ediyor. Şairin dediği gibi, ‘Sahne kararır ve zaman akarken saf siyahın aydınlık ihtilâli başlar.’

selâm olsun ve yemin olsun

vecde gelip uğuldayan arzın

sevda ile bezenmiş semânın

ve ölümün sınırında

mutantan ürperişlerin

tecellinin âşkın intikamın

kalbin yani kâbe’nin

ve rahmetin sahibine

seni katına alana

beni bir kez daha öksüz

ve yetim ve mahzun ve mecnûn

ve tekrar şâir kılana selâm olsun.

Kitap; ‘Prolog ‘ adı verilen ve tek şiirden oluşan giriş bölümünden sonra ‘perde’ olarak vasıflandırılan dört bölüm ile Epilog (netice) başlıklı bölüm ve  ‘Saf Siyahın Erişilmez Aydınlığı ‘ başlıklı ‘Perde Arkası ‘ bölümünden oluşuyor.

Gürsel Dönmez; gerek kitabın düzeni gerekse şiirleri ve şiirlerin muhtevası itibâriyle şiir sanatına ayrı bir renk, farklı bir râyiha ve değişik bir hava getiriyor. Bu titiz çalışmadan, şiirin derinliklerinde gezinmek isteyenler memnun kalacaklardır.

Kitaba adını veren uzun şiirden tadımlık bir bölüm:

‘…..dipsiz tebahhur

varlık sabahında

buhur

şimşekle seziş

gökçe beliriş

cibril nefesinde

sarsılan yalvaç

ışıma limitinde

patlayan hudûs …..’

‘…..berzah kapısında

eski zaman atları

atlılar

ışıl ışıl pusatları

ve eşlenik kanatlılar

rem tünelinde nihân

manyetik mağaralar

kaf dağında dağ

hira bazında kelâm …..’

Ötüken neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

Zarif Şair Cahit Zarifoğlu:

Ali Haydar Haksal, Zarif Şair Câhit Zarifoğlu’nun yakın dostu ve edebiyat yoldaşıdır. Mâverâ Dergisi’nde başlayan yol arkadaşlığı, dergi yayın dünyasından çekildikten sonra da devam etti.

Ali Haydar Haksal bu kitabında ayrıca, hem edebiyat tarihimizden hem de Yedi Güzel Adam’ın şiire, sanata, dünyaya ve mücâdeleye bakış açılarına ışık tutuyor.

Kitabın son bölümünde yer alan Haksal-Zarifoğlu mektuplaşmaları ise bu kitap ile ilk defa gün yüzüne çıkıyor.

İz Yayıncılık:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-BİR ROMAN KAHRAMANI ORHAN VELİ: (Haluk Oral / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık)

2-HARİTA METOD DEFTERİ: (Murathan Mungan / Metis Kitap)

3-OSMANLI’NIN KALBİNİ BEKLEYENLER: (Talha Uğurluel / Timaş Yayıncılık)

4-KELEBEĞİN KADERİ: (Başak Sayan / Destek Yayınları)

5-YARALISIN TÜRKİYE: (Enver Aysev / Doğan Kitap)

 

 

Ağlamaya Fırsat Olmadı Yandık Biz…

0

7 Haziran’dan bugüne kadar geçen sürede toplam kaç şehit verdik diye bir arama yaptım fakat net bir rakama ulaşamadım. Ne acıdır ki bu araştırmayı yaparken de şehit haberi geldi! Genelkurmay Başkanlığı’nın sitesine girip bakayım dedim orada da istediğim kadar veriye ulaşamadım maalesef.

7 Haziran-1Kasım arasında geçen sürede ‘koalisyon’ ve ‘tek parti’ iktidarı konuşulurken çıkan olaylardan, terörün bu dereceye gelmesinden sorumlu adeta milletin kendisi gösterildi. Çünkü ‘Milli İrade’ şaşmıştı! Tek başına iktidar çıkmayınca terör kaçınılmazdı.

7 Haziran’dan bu yana şehit haberlerinin ardı arkası kesilmiyor. Birileri operasyonların süreceğini söylüyor hatta birileri de çocuklarımızı feda edeceğimizden bahsetti. Ha bugün ha yarın sınır dışına çekilmesi beklenen PKK görüyoruz ki bu sürede EYP düzeneği kurup uzaktan patlatabilmek için tel çekmiş.

Bu sırada da boş durmayıp ‘çözüm sürecini anlayan hayvanların’ gözünün içine baka baka hendekler açılmış ve gerekli hazırlıklar yapılmış. Ha bu sırada bizimkiler de göz yumuyormuş bunu da belirtmeden geçmeyelim.

Kararlılıkla sürecek olan operasyonların başlaması için ‘bozulmasın diye’ özellikle ‘buzdolabına’ konulan çözüm sürecinin ne zaman dolaptan çıkarılacağı belli değil fakat pazarlıklar için taraflar muhtemelen orta noktada bir hendek etrafında toplanırlar. Kan akmaması için bu şart edebiyatının edebiyatçıları hazır kıta bekliyor nasılsa.

Anaların ağlamayacağı diye puntolar atılırken ‘yandım ben oğul’ diye feryat eden anaları görür olduk. Ve bu esnada şehitliğin ne kadar güzel bir şey olduğundan bahsedenleri. Bu sırada Milletin Fedaisi diye anılan partili bir arkadaş vardı onu ortalıkta gören yok tabi bu sırada. Aslında iki bomba atma özelliği ile birçok şeyi değiştirebilme kapasitesi de vardı.

Bu durumun direkt ve dolaylı sorumlusu olanlar ise hala daha hamasi söylevlerin peşindeler. Oturduğu yerden savaş kazanan, çağ açıp çağ kapayan, Dünya’ya kafa tutan bu arkadaşların büyük çoğunluğu askerliğini, Müslüman adam için yüksek risk taşıyan banka şubelerinde yaptığı için tecrübeli olacaklar ki kafaları rahat bir şekilde ‘Reis PKK’nın kökünü kazıyacak’ masalı anlatıyorlar.

PKK bu kadar güçlenip organize olurken, yığınak yaparken, şehirde mevzi hazırlarken hendek kazarken, üniversiteler PKK kampı olurken o burada değildi çünkü. Olsaydı da iyi niyetinden kandırılırdı zaten.

Bazı çok bilen arkadaşlar ise durumu ‘onlara iyilik yaptı onlar nankörlük yaptı’ diye durumu idare etmeye çalışıyorlar. Kime iyilik yapı sorusunaysa ‘Kürtlere’ diye ahmakça bir cevap veriyorlar. Bilgi seviyesi televizyon kadar olan bir kitleye ne anlatsan boş tabi! Çözüm süreci boyunca görüşülen PKK idi. İyilik yapıldıysa onlara yapıldı Kürtlere değil! Hakeza bölgeden PKK teröründen kaçan yine bizim Kürtler.

Velhasıl bu işler konuşmayla hamasetle olmuyor. Bu kadar şey olurken görmeyenler bir gün bunun bedelini umarım öderler. Mümkünse de bu konu hakkında kelime tüketmesinler.

Devlet eğer devletse nefes aldırmadan, zerre boşluk vermeden her alanda temizlik yapmalıdır. Şehirler, sokaklar, kamu, üniversiteler, ücra bir köşedeki taşın altı ve hatta meclis!

 

 

Azerbaycan Seyahati ( 1 )

15 Aralık 2015 tarihinde Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ruhittin Sönmez Bey’den bir mesaj geldi. Bu mesajda 28 -30 Aralık 2015 tarihleri arasında Azerbaycan da yapılacak olan  “İşgale ve Sözde Ermeni Soykırımı İddialarına karşı Uluslararası Karabağ Koalisyonu”nun yapacağı toplantıya Aydınlar Ocağı üyelerinin de davetli olduğunu, bu toplantıya iştirak edecek olanların en kısa zamanda Ocak başkanına müracaat etmeleri talep ediliyordu.

Ruhittin Bey’in bu tebliği üzerine, Ocak 2. Başkanı Cemal Barış, İlim İstişare Kurul Üyeleri, Ali Kahraman ve Musa Ordu bu seyahate iştirak edeceklerini bildirmişlerdir. Diğer taraftan bu seyahati organize eden Kocaeli Azerbaycanlılar Derneği Başkanlığı olduğu için Dernek Başkanı Bilal Dündar, Kocaeli de bulunan bütün sivil toplum kuruluşlarına bu daveti yapmış olduğundan, bu seyahate Kent Konseyi Başkanı Abdullah Köktürk de Kent Konseyi adına iştirak edeceğini bildirmiştir. Ancak seyahatin hazırlık safhasında Ali Kahraman, babasının rahatsızlığı sebebiyle seyahatten sarfınazar ettiğini bildirdi. Tabii ki çok üzüldük. Allah, Ali Beyin babasına acil şifalar versin. Ocak Başkanı Ruhittin Sönmez Bey de çok arzu etmesine rağmen iş meşguliyeti sebebiyle bu seyahate katılamadı Ruhittin Bey daha önce Azerbaycan’a gitmiş olduğu için oraları bilen birisi olarak, kafilede bulunmasını çok arzu ediyorduk. Fakat olmadı. Demek ki, nasip değilmiş.

Bu suretle, Abdullah Köktürk, Cemal Barış ve Musa Ordu olmak üzere üç kişilik kafile halinde 28 Aralık 2015 Pazartesi günü saat 09.50 de Sabiha Gökçen Hava Alanı’ndan Azerbaycan Hava Yolarına ait bir uçakla Bakü/ Azerbaycan’a müteveccihen hareket etik. Mahalli saatle 14.20 de Bakü Hava Alanına indik.

Türkiye ile Azerbaycan arasında tam iki saat zaman farkı bulunuyor. Azerbaycan Türkiye’ye göre doğuda olduğu için saatlerde iki saat önde. Yolculuk iki buçuk saat sürdü. Rahat bir yolculuk yaptık diyebilirim.  Mevsim kış olmasına rağmen hava şartları da gayet müsait idi. Hatta öyle ki, İstanbul da hava sıcaklığı 7 derece iken, Bakü de 10 derece olduğunu gördük. Ben, Bakü’nün Kafkaslar da olması münasebetiyle daha soğuk olduğunu tahmin ediyordum. Fakat hiç de öyle olmağını anladım. Nitekim Türkiye de birçok vilayette karın hayatı felç ettiği günlerde, Bakü’de kar yağdığını görmedik. Sadece devamlı olarak estiği söylenen rüzgârın soğukluğunu hissettik.

Bakü intibalarını anlatmaya geçmeden önce, Azerbaycan hakkında kısaca bir malumat vermenin faydalı olacağı kanaatinde bulunmaktayım. Şöyle ki, Azerbaycan 86.400 Km2 genişliğinde bir toprağa sahip olup, on milyona yakın nüfusu bulunmaktadır. Üzülerek ifade edeyim ki, topraklarının %25 e yakın bir kısmı  (Karabağ Bölgesi) Ermeni işgali altında bulunmaktadır. Bu husus bütün Türk dünyası için kanayan bir yara olarak devam etmektedir. Temennimiz odur ki, inşallah Allah’ın inayetiyle Ermeni işgali en kısa zamanda sona erer.

Azerbaycan’ın para birimi olarak Manat kullanmaktadır. Bir Manat bizim Türk parası ile 2 TL yapıyor. Dolar üzerinden ise, 1 USD 1.6 Manat yapmaktadır. Halkın Ekonomik durumu pek parlak görülmemektedir. Biz gitmeden birkaç gün önce  %50’ye varan Devalüasyon yapılmış. Tabii ki, bu durum sıkıntıyı biraz daha artırmış. Bir öğretmenin 250 –  300 Manat civarında aylık aldığı ifade edilmektedir.

Çarşı pazar fiyatları da pek ucuz görünmüyor Sadece bizim memlekete göre ucuz olarak görünen et fiyatlarıdır. Şu kadarını ifade edeyim ki bir kilo kuzu eti 8 Manat. Bizim para ile ise 16 TL yapmaktadır Bizim gittiğimiz gün 9 Manat olan kuzu etinin Kg. nın 8 Manata indirilmiş olduğunu Azerbaycan TV’lerinden dinledik. Çok enteresan ki, kemikli ete sümüklü et, kemiksiz ete de sümüksüz et diyorlar. Meyve ve sebze fiyatları da bizim buralardakinden pek farklı değil. Marketlerin raflarında bizim memleketin mallarının bulunduğunu memnuiyetle müşahide ettik.

Azerbaycan Halkının konuştuğu dil bizim Türkçenin aynısıdır desek yeridir. Çok az kelimelerde farklılık var. Karşılıklı konuşmalarda hiçbir sıkıntı olmadan anlaşabiliyorsunuz. Anlayamadığımız yerlerde de 55 dilde tercüme yapan Barış Tercüme Bürosunun sahibi olan Cemal Barış Bey Kardeşimiz imdada yetişti. Tabii ki, Azeri Kardeşlerimiz ile kolayca anlaşmak son derece memnuniyet verici bir durum teşkil etmektedir.

Hani Türkiye ve Azerbaycan’dan bahsederken bir Millet, iki Devlet ifadesi çok sık olarak kullanılır ya, insan Azerbaycan halkını yakından tanıyınca bu ifadenin ne kadar doğru ve haklı olduğunu anlıyor. Kullanmış oldukları bazı kelimeler şahsen benim çok hoşuma gitti. Mesela, yapılmakta olan bir bina inşaatı hakkında bilgi veren tabelanın üzerine  “malumat levhası ” yazmışlar. Bu ifadeye bayıldım diyebilirim. Daha buna benzer, bizden daha güzel kullandıkları birçok kelime var. Yani kısaca ifade etmek icap ederse, Azerbaycan’da bir Türk Dil Kurumu ve Agop Dilaçar gibi bir TDK Başkanları olmadığı için dillerini, uzun yıllar Rus işgali altında kalmış omlarına rağmen bozmadan, tahrip etmeden bugüne kadar getirmeye muvaffak olmuşlar

Bakü Hava Alanına indikten sonra valizlerimizi alarak hava alanı çıkışına geldik. Zira burada bizi Kocaeli Azerbaycanlılar Derneğinden Cafer Dal Bey karşılayacaktı. Nitekim çıkış kapısına gelince Cafer Beyin bizi beklemekte olduğunu gördük.

Cafer Bey bizi bir taksiye bindirmek suretiyle kalacağımız yer olan New Bakü Hotel‘e (Yeni Bakü Oteli’ne) getirdi. Hava alanı ile Bakü arası takriben 30 Km. civarında. Biz gidiş gelişlerde taksi parası ödemedik ama,  Havaalanı ile Bakü arasındaki taksi fiyatlarını 20  Manat bizim para ile 40 TL olduğunu söylediler.

Kaldığımız yer 7 katlı dört yıldızlı bir oteldi. Otele giriş işlemlerini yaptırdıktan sonra bize ayrılan dördüncü kata çıktık.  Odaya girince gördüğümüz ilk husus şu oldu. Otel odaları bildiğimiz otel odalarına nazaran çok genişti. Bu durum biraz hayretimize mucip oldu. Ama çok rahat ettik Cemal Barış ile ben bir odada, Abdullah Köktürk de Cafer Dal ile beraber kaldılar. Odalarımızda biraz dinlendikten sonra Öğle yemeği için otelin yemekhane kısmına geçtik. Yemekten sonra Cafer Dal Bey bizi Bakü’yü gezdirmek üzere bir araba ile otelden aldı.  (DEVAM EDECEK )  15.01.2016

 

 

Akademisyenlere Karşı KMKB Bildirisi

Osmanlı’dan Türkiye’ye terör faaliyetlerinin başlangıcında dış güçler, devamında da iç işbirlikçiler başroldedir. Robert Kolej’den Boğaziçi Üniversitesi’ne durum değişmez. Eksiği yok, şimdilik 1128 fazlası var. Hatta bunların 19’u, I.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında terör ve tedhiş faaliyetlerinden çok çekmiş olan Kocaeli gibi bir yerin Üniversitesinden.

Teröre destek ve devletin teröristlerle mücadelesine set çekmek düşünce özgürlüğü falan değil doğrudan Devletimizin bölünmez bütünlüğüne düşmanlıktır. Zaten PKK da Akademisyenler Bildirisi’nden duyduğu mutluluğu ifade etmiştir. Şu sözlere bakar mısınız, bakalım fikir hürriyeti kapsamının neresine koyacaksınız:

  • “TC Devleti Kürtleri ezdi. PKK’lıların yerinde olsam, ben de dağa çıkardım.”
  • “Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemizdir. Katılıyoruz.”
  • “Öcalan gerçek bir rehber ve karizmatik bir lider..”
  • “Şehirleri bomba ve silah deposu haline getirdiğinizi biliyoruz. Nasıl olsa orası özerk bölge

olacak; öğretmen tayini dâhil eğitim hizmetleri belediyelere, valilere verilecek.”

  • “Çözüm sürecini hayvanlar bile anladı ama bazı insanlar anlamıyor.”
  • “Sayın Öcalan demek, PKK’nın kendine ait bayrağını, Öcalan’ın posterini taşımak suç

olmaktan çıktı. Hatta Türkiye’nin sistemi böyle olmalıdır, eyaletler, özerklik falan..”

Tüm bu olanlara ve olacaklara karşın İzmit’e gelen Âkiller Heyeti’ne karşı ciddi anlamda bir millî mücadele sergileyen Kocaeli Millî Kuruluşlar Birliği, bir kısım Akademisyenlerin Bildirisi’ne karşı Aydınlar Ocağı Başkanımız ve Kocaeli Gazetesi yazarı Avukat Ruhittin Sönmez Bey’in kaleminden hukukî ve siyasal analiz kabilinden bir bildiri hazırladı. Paydaş olarak paylaşıyoruz:

1. “1100 Akademisyenin” imzalayarak yayınladığı bildiri akademik nitelikte bir bildiri değil siyasal bir eylemdir.

2. AİHM ve uluslararası camianın terör örgütü olarak vasıflandırdığı PKK’nın eylemleri hakkında “Bildiri”de değil bir lanetleme veya kınama, bir sitem dahi yoktur.

3. Bildiride çatışmaların sürdüğü bölgelerdeki halkımızın “özgürlük ve güvenlik” haklarını ihlâl eden PKK terörü hakkında bir eleştiri dahi yapılmamıştır.

4. Devletin “kasıtlı ve planlı kıyım” yaptığını, “Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı katliam gerçekleştirdiği..” gibi PKK terör örgütünün propagandası olan beyanlar tekrar edilmiştir.

5. Bu propagandaya alet olanlar hakkında hukukî sürecin işletilmesi normal bir devlet refleksidir. Süreci başlatan Rektörlerimiz görevlerinin gereğini yapmışlardır.

6. Ancak hukukî sürecin Cumhurbaşkanı‘nın bildiriyi imzalayanları sert bir şekilde suçlayan ifadelerinden sonraya tesadüf etmesi “Siyasal İktidarın akademisyenlere baskısı” olarak lanse edilebilecek ve uluslararası camiada Türkiye’nin aleyhine kullanılabilecektir.

7. Bildirinin “düşünce açıklama hürriyeti” kapsamına m yoksa “terör örgütü propagandası” kapsamına mı girdiği konusunda bağımsız ve tarafsız bir yargılama ile uluslararası hukuk standartlarında kararlar çıkması temennimizdir.

8. Çözüm Süreci” adı verilen dönemde de aynı işi yapanlara ve bunları her Allah’ın günü televizyonlarda konuşturanlara, gazetelerinde yazdıranlara da aynı hukukî sürecin neden bugüne kadar işletilmediğini soruyoruz. Ve bu kişilerin de yargılanması için yetkilileri göreve davet ediyoruz.

Son olarak KMKB’den şimdi aldığım bir bilgiyi paylaşmak istiyorum sevgili okurlarım;

yukarıdaki madde işaretli sözlerdeki ifadeler akademisyenlere ait değilmiş, Devlet yöneticilerine (Bülent Arınç, Beşir Atalay, Başdanışman, Hakan Fidan, Ahmet Gündoğdu, Arınç2) aitmiş.

Kandırılmışım.

 

 

Dünyada Türk Olmak!

“Ahmet Aydınlı’nın aziz hatırasına saygıyla…”

Bir insanın suçsuz yere 18 – 19 yaşlarında üç idam ve toplam 101 yıl hapis cezası almasına ne dersiniz?

Böylece bir baskı; insanı çıldırtır yada aklını kaybetmesine neden olabilir.

Allah kimseye bu şekilde bir zulüm göstermesin.

Bunlar Türk Dünyası İnsan Hakları savunucusu, ressam ve porselen sanatçısı Bulgaristan Türkü Embiya Çavuş‘un “Türk olmak”tan dolayı aldığı cezalardır.

Embiya Çavuş; Bulgaristan’da yaşadığı 57 yıllık ömrünü; Türk olmanın getirdiği cezaların baskısında ve 16 yılı hapishanede olmak üzere geçirmiştir.

“Bilinmeyenlerin öğrenilmesi, unutulanların hatırlanması için hatıralarımı tarihe bırakmak benim için bir görevdi.” diyen Embiya Çavuş; 1946 yılında 45 günlüğüne çalışma kampına gönderilmesi ile başlayan mahrumiyet ve mahkumiyet hayatının; Varna’da 1 yıl boyunca işkencelerle sürdüğünü, Tito ve Georgi Dimitrov’a suikast girişiminde bulunmaktan ayrı ayrı 3 kez ölüm cezasına çarptırıldığını, 4 yıl prangaya vurulduğunu, 1946 – 1956 yılları arasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile 110 bin kişinin öldürülüp domuzlara yedirildiği Belene kampında yaşadıklarını “Bulgaristan’da Türk Olmak” adlı kitapta anlatıyor.

Evet yanlış duymadınız. Belene zindanlarında öldürülenlerin hesabı tutulmuyordu. Bulgar tarihçi Vasil Lilov Kazanski bu durumu “Ölüm Kampı Belene” adlı kitabında “Dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek”emri gereği110 bin kişinin öldürülüp domuzlara yedirildiğini anlatıyor.

Komünistler yılan, çıyan dolu bataklık bir ada olan Belene’ye muhaliflerini ve Türkleri sürüp orada yok ediyorlardı. Açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanları ceset arabasına koyup domuzlara yedirdiler. Buz kütleli sular Belene’ye basıp domuzlar sürüklenince insanlar domuzlara yem olmaktan kurtuldu. Bu sefer ölenler Tuna nehrine atılmaya başlandı.

İşte Embiya Çavuş, Bulgaristan’da gidenin geri gelmediği Belene Cehenneminden kurtulup gelen ve Türk olmaktan dolayı yaşadığı zulmü unutmayan ve de unutturmamaya çalışan 85 yaşında genç bir insan hakları savunucusu.

Ancak özellikle bütün insan haklarının savunucusu olmakla birlikte yeryüzünün en mazlum ve mağdur milleti olan Türklerin, insan olmaktan dolayı doğuştan var olan haklarını arıyor.

Onu şahsen tanıyordum ama ilk karşılaşmamız birkaç ay önce 1989 yılında gerçekleşen son dalga Bulgaristan’dan zorunlu göçün 20. yılı törenlerinde Galatasaray Lisesi önünden Taksim Cumhuriyet Meydanındaki Atatürk Heykeline yapılan yürüyüşte oldu.

İzmir’den kalkıp İstanbul’a sırf bu törenler için gelmişti. İhtiyar delikanlı Embiya Çavuş yürüyüşte sert ve diri adımlar atarken sanki, Bulgaristan başta olmak üzere Türk Dünyasında zulme uğrayan her Türk için çelikten bir irade sergiliyordu.

Embiya Amca’nın ortaya koyduğu mücadele için şapka çıkarmamak, onu takdir etmemek ve bir Türk olarak minnet duymamak imkansız bir şey.

Embiya Çavuş’un, Bulgaristan’da yaşadığı dönemde başına gelenlerin tek nedeni: “Türk Olmak”. Yoksa başka bir suçu yok. Mualesef en son Doğu Türkistan’da gördüğümüz gibi Türk Dünyasının yüzyıllardır yaşadığı en büyük dram “Türk olmak” ve bunda ısrarla direnmek.

Türk olmaktan vazgeçsek her türlü sorun ortadan kalkacakmış gibi görünüyorsa da durum hiç de öyle değil.

Örneğin Yunanlılar halen Karamanlı Ortodoks Türklere, Türk muamelesi yapıyor.

Embiya Çavuş’un hatıralarında öğreniyoruz ki; 1944 yılından önce Bulgaristan’da 2 milyondan fazla Türk yaşıyormuş yani iki kişiden biri Türk. Belki daha fazlası var ama eksiği yok.

Ancak Bulgarların “Atalarımızın, 500 yıllık intikamını sizden alacağız; yabu ülkeden gidin ya da geberin!” anlayışı, Bulgaristan Türklerinin her nesilde budanarak göç ile hayata geçti.

Embiya Çavuş, psikolojisi darma duman olmuş bir büyükannenin her sabah “yavrum, dışarıya yalnız çıkma! gâvurlar Türk çocuklarını çalıp öldürüyorlar” telkini ile büyüdü. Bu olay bile Bulgaristan Türklüğünün var olma çilesinin insanı kahr eden bariz bir delilidir.

En iyisi siz Embiya Çavuş’un Bilgeoğuz Yayınlarından çıkan “Bulgaristan’da Türk Olmak” adlı kitabını alın okuyun.

Eminim hüzünlü bir tebessüm dudaklarınıza yansıyacak ve belki de gönlünüz ile vicdanınız kanayacak. Ama kitabı alıp okumak ve halen “ben Türküm” diye direnen Bulgaristan Türklüğünü anlamak lazım.

Kitabın çıktığını duyar duymaz yağmur altında sırılsıklam olmayı gözönüne alarak akşam karanlığında Cağaloğlu yokuşunu tırmanıp Bilgeoğuz Yayınları’na gittiğimde orada yayınevi sahibi Oğuzcan Cengiz’le tanıştım. Bu kitabı neden bastınız diye sorduğumda, onun cevabı tek cümleden ibaret net bir ifade oldu: “Embiya Çavuş’un Türklük için 16 yıl hapiste kalması bizim bu kitabı basmamız için yeter sebebtir”. Evet! Sadece bu sebeb sizin kitabı okumanız için yeterde artar.

Eğer katilliği konusunda tereddüt olmayan Ağca’ya veya Hrant Dink’in katli için gösterilen medya ve toplum duyarlılığı kadar Türk milletinin uğradığı soykırım ve zulümlere aynı ilgiyi gösterebilsek şüphesiz bir takım meseleleri çözme yolunda emin adımlarla ilerleyeceğiz.

İlginç bir durum ama yeryüzünde kendi başına gelenleri bu kadar konuşamayan ve içine atan aynı zamanda lider vasıflara haiz ikinci bir millet daha yok.

Bu sebeple toplum olarak geldiğimiz nokta itibarıyla; Embiya Amcayla Bulgaristan’da Türk olmayı konuşabilsek bile artık Türkiye’de Türk olmayı nasıl konuşacağız, işte burası benimde bilemediğim bir nokta.

“Atalarımın toprağını bekleyebilmek isterdim” diyor Embiya Çavuş, bekleyeceğiz be Embiya amca, ölmedik ya biz …

Bu yazı da yıllar önce yazılmıştı. Adı Embiya olmuş, Ahmet olmuş, Hüseyin olmuş hiçbir şey fark etmiyor. Türk ya!

 

 

1128 Akademisyenin Bildirisi

  • “1128 Akademisyenin” imzalayarak yayınladığı bildiri akademik nitelikte bir bildiri değil, siyasal bir eylemdir.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve uluslararası camianın terör örgütü olarak vasıflandırdığı PKK’nın eylemleri hakkında, “Bildiri”de değil bir lanetleme veya kınama, bir sitem dahi yoktur.
  • Bildiride çatışmaların sürdüğü bölgelerdeki halkımızın “özgürlük ve güvenlik” haklarını ihlal eden PKK terörü hakkında bir eleştiri dahi yapılmamıştır.
  • Devlet, bölge halklarına karşı uyguladığı katliam ve bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmeli…”, “Bu kasıtlı ve planlı kıyım…” “Ancak savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak…” “Hükümetin, Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritası oluşturmasını talep ediyoruz…” gibi PKK terör örgütünün propagandası olan beyanlar tekrar edilmiştir.

Böyle bir bildiri yayımlanması vatan ve millet sevgisiyle bağdaşması mümkün olmadığı gibi, insani, ahlaki, vicdani olmayan bir eylemdir.

  • Bu propagandaya alet olanlar hakkında hukuki sürecin işletilmesi normal bir devlet refleksidir. İdari soruşturma sürecini başlatan (başta Kocaeli Üniversitesi Rektörü Sadettin Hülagü olmak üzere) rektörler ile adli soruşturma başlatan savcılar görevlerinin gereğini yapmışlardır.
  • Ancak hukuki sürecin Cumhurbaşkanının bildiriyi imzalayan “akademisyenleri” sert bir şekilde suçlayan ifadelerinden sonraya tesadüf etmesi, “siyasi iktidarın akademisyenlere baskısı” olarak lanse edilmesine ve uluslararası camiada Türkiye’nin aleyhine kullanılmasına yol açmaktadır.

***************************************************

Akademisyenlere Yapılan Çifte Standart

Bir kısım “akademisyenin” olay çıkaran bildirisi yayımlandıktan sonra yandaş kalemlerden Nihal Bengisu Karaca Habertürk Gazetesinde ilginç bir değerlendirme yaptı.

“Hasan Cemal’in filan her gün yazdığı şeyleri, HDP’li pek çok vekilin her gün gevelediği cümleleri bir metinde toparlayıp, devleti Diyarbakır’da, Nusaybin’de, Silvan’da ‘kıyım’ yapmakla suçlamışlar” diye tanımladı. Ve arkasından meselenin yargıya intikalini ve gözaltıları doğru bulmadığını yazdı.

Gerekçesi de HDP’li vekillerin Meclis içinde ve dışında benzeri sözleri defalarca söylemesine ve hatta hendeklere destek verip, özyönetim taleplerine arka çıkmalarına, “dokunulmazlık zırhlarını PKK’nın eylem ve söylem geçişkenliği için kullanmalarına” rağmen onlara dokunulmaması…

Karaca bu uygulamayı “çifte standart” olarak değerlendiriyor.

Nihal Bengisu Karaca’nın eleştirisi, bildiride imzası olan “akademisyenlere” uygulanan hukuki işlemlerin HDP’li vekillere uygulanmaması değil. HDP’li vekillere uygulanmayan hukukun “akademisyenlere” uygulanıyor olması.

***************************************************

AKP’liler Söyleyince Suç Olmaz mı?

“Çifte standart” eleştirisinin bir başka şeklini muhalif düşüncede olanlar yapmakta.

“Çözüm Süreci” içinde ‘1128 akademisyene’ benzer şekilde terör örgütünü ve liderini öven, PKK’nın eylem ve söylemlerine” zemin hazırlayan AKP mensupları ve yakınlarına da uygulanmayışını çifte standart olarak görüyorlar.

Böyle düşünenler şu cümleleri ve söyleyenlerini hatırlatıyor:

“TC Devleti Kürtleri ezdi. PKK’lıların yerinde olsam, ben de dağa çıkardım.”(Bülent Arınç)

“Üzerinde silah olan bu PKK’lı teröristler karakolun önünden geçiyorlar onlara el sallıyorlardı, asker de onlara hiçbir şey yapmıyordu, durum biraz böyleydi. Ama bunun tek sebebi siyasi görüşmelerin sonuca ulaşması. Meğer onlar alay ediyorlarmış el sallarken.” (Bülent Arınç)

“Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemizdir. Katılıyoruz.” (Beşir Atalay)

“Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti var. Tecrübesine hayranım.” (Yalçın Akdoğan)

“Abdullah Öcalan Ortadoğu’da Türkiye’nin önünü açıyor.” (Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı Yiğit Bulut)

“Öcalan gerçekten bir rehber ve karizmatik bir lider. Öcalan kendisine çok geniş bir prestij alanı yarattı.” (Başbakan A. Davutoğlu’nun Başdanışmanı Etyen Mahçupyan)

Gazetelerde ve sosyal medyada yer alan hatırlatma listelerinde, bunları ve benzeri cümleleri söyleyen çok sayıda AKP’li yetkili ve atadıkları kişiler var.

Oslo’da görüştüğü PKK baronlarına “Şehirlerimizi bomba ve silah deposu haline getirdiğinizi biliyoruz…” “Nasıl olsa orası özerk bölge olacak. Öğretmen tayini dâhil, eğitim hizmetleri belediyelere, valilere verilecek…” diyen MİT Müsteşarı Hakan Fidan var.

“Akil insanlar” var.

TV’lerde “PKK terör örgütü değildir, Kürtlerin özgürlük mücadelesinin örgütüdür” diyenler ve terör örgütü başına “bilge lider” diye güzellemeler yapan sözde “uzmanlar” var.

Bunları hergün TV’lerde konuşturanlar, gazetelerinde yazdıranlar var.

Soru aynı. “Akademisyenlere uygulanan hukuki sürecin aynısı, neden benzeri sözlerin sahiplerine uygulanmadı?

***************************************************

Arınç mı Haklı, Tayyip Erdoğan mı?

“Çözüm sürecinde” Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği müjdeyi (!) hatırlayalım.

Ne demişti Bülent Arınç: “Sayın Öcalan demek, PKK’nın kendine ait bayrağını, Öcalan’ın posterini taşımak suç olmaktan çıktı! Hatta Türkiye’nin sistemi böyle olmalıdır, eyaletler, demokratik özerklik (talepleri) falan, bunların hiçbirisi artık suç değil. Geçmişte bu suçlamalarla cezaevinde yatanların hepsi çıktı. Bundan dolayı da artık dava açılmıyor.”

Gerçekten AKP 2013’de 4. Yargı Paketi ile “propaganda suçunu” değiştirmişti. “Propaganda suçunun” oluşabilmesi için, “cebir, şiddet veya tehdidin meşru gösterilmesi, övülmesi veya teşvik edilmesi” ölçütü getirilmişti.

Bu kanun halâ yürürlükte.

Bu kanun çıkmasaydı, “akademisyenlerin bildirisi” kesinlikle suç teşkil ediyordu.

Mevcut durumda, PKK ağzıyla yazılan ve yayınlanan, “akademisyenler bildirisinin” Türk Ceza Kanunu kapsamında suç teşkil edip etmediği tartışmalı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bildiri sonrası açıklaması şöyle: “Katliam yapanlarla beraber olanlar da aynı suçu işlemişlerdir. Anayasamız ve yasalara ters bu hareketleri sebebiyle, bütün yargı makamlarını, üniversitelerin senatolarını, dün göreve davet ettim.”

Cumhurbaşkanına göre, PKK terör örgütünü destekler tarzda, Türk Devletini suçlamak ihanettir, anayasa ve yasalarımıza göre suçtur.

Cumhurbaşkanı böyle söylediğine göre, muhakkak meseleyi hukuki açıdan incelettirmiştir.

Öyleyse, her kim ki bu tanıma uyuyorsa gereken ceza verilmeli.

Madem ki Anayasamıza göre, “Herkes kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Önceden “suç olmaktan çıktı” diyerek PKK’lıları ve yandaşlarını serbest bırakan ve terör örgütünü övenlere dava açtırmayanlar için de aynı şekilde gereği yapılmalıdır.

 

 

Kötü Hastalıklar Kimleri Daha Çok Sever?

– Hareketsiz yaşayanları,

– Düzenli spor yapmayanları,

– Dengeli beslenmeyenleri,
– Sağlıklı ve kaliteli gıdalarla beslenmeyenleri,
– Düzenli uyku uyumayanları,
– Kin ve nefret duygularıyla beslenenleri,
– Sorun üretenleri,
– İnancı zayıf olanları,
– Üzüntüleri hakkıyla yönetemeyenleri,
– Tebessüm etmeyenleri,
– Hayatını başarı ile süsleyemeyenleri,
– İnatçı ve iddiacıları,
– Ayrıntıda boğulanları,
– Aşırı mükemmeliyetçileri,
– Hayatın zorluklarından korkanları,
– Mücadeleden pes edenleri,
– Hijyene dikkat etmeyenleri,
– Battı balık yan gider diyenleri,
– Rakı içen öldü de su içen ölmedi mi diyenleri,
– Şüphecileri,
– Kötü niyetlileri,
– Karamsar ve ümitsizleri,
– Sorumluluk sahibi olmayanları,
– Beynini cilalamayanları,
– Okumayanları
– Düşünmeyenleri,
– Tefekkür etmeyenleri,
– Şükretmeyenleri,
– Affetmeyenleri
– Üretmeyenleri,
– Paylaşmayanları,
– Katı ve seçeneksiz düşünenleri,
– Küslük ve kırgınlıkları hüner zannedenleri,
– Bencil ve egoistleri,
– Su-i zan besleyenleri,
– Aşırı kaygı ve endişe taşıyanları,
– Önyargılı davrananları,
– Üşenen, erteleyen ve vazgeçenleri,
– Kararsızlık ve tereddütte boğulanları,
– Suçlayan ve suçlayıcı dil kullananları,
– Soruna odaklananları,
– İfrat ve tefrite düşenleri,
– Sabırsız ve sebatsızları,
– Değişim ve dinamizme direnenleri,
– Aşırı kuralcı ve kuralsızları,
– Bahane ve mazeret üretme mahirlerini,
– Panik ve evham severleri,
– Yetersiz bilgi ile hüküm verenleri,
– Kurban rolü oynayanları,
– Çaresizliği öğrenip ısrarla uygulayanları,
– Kibirlileri,
– Kendileri ile barışık olmayanları,
– Kendilerini öğrendim, biliyorum, kamil oldum rehavetine kaptıranları,