26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 763

Sil Baştan

Yeniden başlamak gerekir hayata bazen ve bunun en iyi yolu sıfırlamaktır her şeyi…

Tanıdık yüzleri, merhaba denilen insanları, okunan kitapları, cümle kuruş şekillerini, ”arkadaşları”, ”geçmişi”, müzik-film-belgesel-tiyatro-hayal-hedef tercihlerini…

İplik iplik sil baştan örmek gerekir hayatı bazen…

Korkuları-endişeleri-hayal kırıklıklarını-kederleri-kayıpları yeniden yapılandırmak gibi mesela…

Sil baştan başlamak gerek bazen, daha iyisi, en iyisi için, emeklerin ardı sıra gözyaşı dökmeden yenilenmek gerekir belki de…

Kaybolmak gerekir insanın aradığını bulabilmesi için bazen ve kim bilir, tanınır olduğu coğrafyalardan tanınmaz olduğu coğrafyalara hicretindedir aradığı derman insanın…

Güldüğü şeylerin değişmesi, ağladıklarının farklılaşmasıdır belki de ihtiyacı olan…

Şekerli çay içenin, şekersiz çaydan mahrumiyetinin son bulması gerekiyordur belki…

Sigarayla yaşayanın, sigarasızlığın tadına bakmasının vaktidir belki gelen…

Sevinçlerini kahkahalarıyla ifade edenin, sessiz çığlıklarla kutlamayı tercih edebilecek kadar asilleşebilmesinin zamanı gelmiştir belki…

Kim bilir, belki de gülerken acıtmamayı öğrenmenin vakti gelmiştir artık…

Her yeni seferin başka başka manevi ganimetleri olur ve bekler sefere çıkanı bir yerde…

Hasılı, sefer için yola çıkanın, mola vermemesi-vazgeçmemesi gerekir zafer için…

Ve, yeniden başlamak gerekir hayata bazen ve bunun en iyi yolu sıfırlamaktır her şeyi…

 

 

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (12)

Aristo: “İster istemez hangileri fayda ve maksat için yapılmış ise, onlar aklın eseri olacaktır.”

Sokrat: “Öyle ise hatırınıza gelmez mi ki, insanları ilk önce yaratan Yaratıcı; fayda ve yararlar netice vermek (s. 29) maksadıyla hisler için, birçok uzuv ve organlar vermiştir. Meselâ görülebilecek şeyi görmek için gözler, işitilebilecek şeyleri işitmek için işitme duygusu yarattı. Eğer dil ve dimağımız bilinen his ve duygular ile yaratılmamış ve koklama duyumuz olmamış olsa, bunca güzel koku, tatlı ve acı her çeşit lezzetler ve yiyeceklerin dünyada bulunması ne işe yarardı? Bir de görmez misin ki, akla uygun bir tertip ve düzen üzere son derece sanatla ve en lüzumlu bir organ olan gözü korumak üzere kirpik gibi sanatla yaratılmış bir perde yapılmış? Uykuda ve bundan dolayı uyku dalgınlığıyla gözünü korumaya insan güçsüz olduğu sırada, kirpiğin kendiliğinden kapanıp gözü koruması bilinen bir husustur. Sonra insan uyandıkta göz görmek için kirpiğin açılması mâlûmdur. Rüzgardan ve dokunacak şeylerden, yine gözü koruyabilmek için kirpiğin tarak gibi ince kıldan yapılması, hızla açılıp kapanması bir gerçektir. Baştan ve insanın cephe ve alnından dökülecek ter; kirpiklerden geçip göze zarar getirmemek maksadıyla kaşların yapılması bilinen bir husustur. Kirpikten bir miktar daha yukarıda bulunması bir gerçektir. Kulak her vakit çeşitli sesler alıp hiçbir vakit dolmaması yine bilinen bir özelliktir. Tüm hayvanlarda ön dişlerin gıdayı kesmeye uygun olması ve kenar dişleri hazma sebep olmak için gıdayı parça parça edecek surette yaratılması vardır. İnsan ve diğer hayvanlar lezzetini buldukları gıdayı yiyebilmek için ağzın gözlere ve buruna yakın bulunması görülen bir durumdur. Ki insan herşeyi ağzına koyar iken hem görür, hem gıdanın kokusunu alabilir. İştihası açılır ve ondan sonra yemekler midede hazm olunduktan sonra hâsıl eyledikleri çirkin kokular sebebiyle his ve duygular yeri olan baştan itibaren bedenin en uzak bir yerinden çıkması için yer düzenlenmesi dikkate değer. Bunun gibi hikmet, gaye ve maksatlar güdülmesi; büyük bir sanatla Yaratan’a şâhit ve tanık olmazlar mı? Şimdi sen nasıl istersen; bunları tesadüfe mi vermeli? Yoksa derin ve büyük bir akıl ve düşüncenin düzenlemesine mi yüklemeli?”

İnançsız Aristo: “Şimdi dikkatle düşünüp anlıyorum ki, bunlar tesadüf ve rastgele olmamalı. Çok akıllı, hikmet sahibi bir üstadın eseri görünüyor.”

Sokrat: “Ruh sahiplerinden erkekler ve dişilerin birbirine yaklaşıp yeni nesillerin doğması için, açık olan sevgi ve şehvetlerini düşünelim. Ondan sonra anaların çocuklarını beslemek ve korumak için kalplerine konulan merhamet ve esirgeyiciliklerini ele alalım. Tüm insanların hayatlarını korumak için görünen muhabbeti / sevgiyi ve ölümü çekici hallerden sakınma ve korkularını da hesaba katalım. Bütün bunları tesadüfe vermek mümkün müdür? Kısaca sana saydığım şeyler bile ispat eder, kanıtlar ki büyük bir akıllı, büyük bir güç sahibi, kudretli bir zât ancak; bunları yaratmış ve tertip edip düzenlemiştir. (s. 30) İnsanların bekasını ve kalıcı olmalarını arzu ettiğinden kalplerine bu gibi gereken hâlleri bırakmıştır. Bir de sen kendin için zanneder misin ki, hiç aklın olmasın? Aksine bilirsin ki, aklın vardır. Şimdi insaf edip bak ki, senin bedenin yeryüzüne ve diğer büyük gök cisimlerine / yıldızlara göre bir zerreden / bir atomdan bile daha ufak durumdadır. Bedenini ortaya çıkarmak için kainatta / evrende bulunan unsurlardan çok az bir miktar yetmiştir. Böyle iken sanıyor musun ki, tüm evren ve tüm varlıkların aklı ve zekası tamamen, sırf sana ve senin cinsinden olanlara isabet edip de, gökteki yıldızların düzeni, kâinatın tertipli oluşu gibi bunca eşsiz güzelliklerin ortaya çıkması için, başka tarafta asla akıl ve idrâk / algı olmasın?

“Sayısız yıldızlar ki insanın bedeninden sonsuz derece büyüktür. eOnların akılsız ve sahipsiz olarak, bu büyük intizam ve düzenlerini korumaları mümkün ve olası mıdır? Böyle bir şey hikmet sahibi, insaflı bir insanın aklına sığabilir mi?”

(Abidin Paşa’nın (1843 – 1908) “Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf” adlı eserinden sadeleştirilerek alınmıştır.”

 

 

Tahta Beşikten Sonra “Salıncak”

İster çocuklukta ister büyüklükte salıncağa binmeyen kimse yoktur her halde. Üstelik en zevkli eğlenme ve dinlenme araçlarından birisi olsa gerek. Bebekliğimizde tahta beşik ve salıncak, en fazla vakit geçirdiğimiz yuvalarımızdı. Evin içinde hemen hemen her odada tahta tavana monte edilmiş karşılıklı iki adet salıncak halkası olurdu.

Halkalara bağlanmış urgan sabitlenerek üzerine döşek, şilte, battaniye veya çuval benzeri malzemeler kullanılarak salıncak yapılırdı. Bebekler beşikten sıkılınca veya ihtiyaç duyulan hallerde, salıncağa sıkı sıkıya sarılır, sallanarak uyutulurdu. Bebeği olan evlerde, odalara kurulan salıncak asla sökülmezdi. Misafir falan geldiğinde yer daraşlığı yapmasın diye şilteleri kaldırılır ve urganın uygun yerine düğümler atılarak yükseğe asılır, lazım olduğunda tekrar indirilerek kullanılırdı.

Bebeğin kendi salıncağı yanında birde oyuncak bebekleri için yapılan daha küçük minyatür salıncaklar olurdu. Bunlar da, bebeğin beşiğinin örümbecine, halı tezgâhlarının demirlerine, pencere tahtalarına kurulurdu. Bebeğin oyuncak bebekleri için kurulması gereken küçük ve minyatür salıncaklar, kendi salıncakları kadar önem arz ederdi.

Evin odalarının dışında ise, bahçe ve avlularda iki ağaç arasına veya salıncak kurmaya elverişli herhangi iki nesne arasına da salıncak kurulurdu. Salıncağın urganına bağlanan başka bir iple salıncağı daha uzaklardan sallama imkânı olurdu. Her ne kadar sıkı sarılsa da bebek biraz büyüyüp hareketlenmeye başladığı zamanlarda, düşme riski çoğalırdı. Uykudan uyanan bebek ağlayarak veya bağırarak annesine seslenir, sesini duyuramazsa hareket ederek salıncaktan inmeye çalışırken düşme tehlikesi geçirirdi.

Ne üzücüdür ki, salıncağından düşen, yaralanan, ip veya üzerine bağlanan dastara boğazı takılarak ölen veya sakat kalan çocuklara da şehit olurduk. Salıncaklar daha uzağa sallanabildiği için, çocuğu avutma bakımından beşiklerden daha avantajlı idi. Üstelik maliyeti de çok düşük, bir urgan ve birkaç şilte…

Bağa, bahçeye, tarlaya, dağa, yaylaya çıkıldığı zaman, ekmek-su kadar ehemmiyet arz eden bir gereç de, salıncak malzemeleri olurdu. Gidilen her yerde salıncak kurulmaya elverişli iki ağaç aranır, ilk iş olarak bebeğe salıncak kurulur ve uyutulurdu. Diğer işlerin daha verimli ve etkin yapılabilmesi için, bebeğin tebelleş olmasından kurtulmak için, buna çok ihtiyaç duyulurdu.

Açık arazide ağaçlara kurulan salıncağın en önemli amaçlarından birisi de, çocuğun yere yatırıldığı zaman, böcü-börtü, yılan-çıyan ve hayvanların zararına maruz kalmalarının önlenmesi idi.

Hıdırellezlerde, pikniklerde, düğünlerde, eğlencelerde büyüklerin salıncağının taşıdığı önem ise, küçüklerinkinden asla geri kalmazdı. Özellikle çam ve çınar ağaçlarının en güzel ve yüksek dalları, salıncak için çok uygun olurdu. Büyüklerin salıncağı daha çok eğlenmek, hoşça vakit geçirmek ve yarış yapma amaçlı olurdu.

Büyüklerin salıncağı için normal eşek urganı yeterli olmaz, kamyon halatı gerekirdi. En büyük problem ise, ağacın en stratejik dalına salıncak kurmak için çıkacak yiğidi bulmaktı. Salıncağı en yüksek ağaç dalına kurmak için tırmanan kişi, aynı zamanda o konuda başarısını ve yiğitliğini de ispatlamış olurdu. Salıncak kurulduktan sonra birkaç çuval veya şilte ile beslenir ve binilmeye hazır hale getirilirdi.

Tabi bu salıncaklara bebek gibi yatılmaz, oturulurdu. Sallanması ise ayrı bir ustalık gerektiriyordu. Başka bir urgan iki kişi tarafından sallanacak kişinin karnına denk getirilerek salıncak sallanırdı.

Salıncağın hızı ve sallanma yüksekliği ise, aşağıdaki ipin başındaki görevlilerin insafına kalmış olurdu. Bazen salıncaktaki kişi yükseklere kadar sallanınca korkar ve bağırmaya başlar, ancak aşağıdakiler onu dinlemez ve daha yükseklere sallamaya devam ederlerdi. Kolay kolay düşen olmazdı. Çünkü güvenlik tedbirleri ve gösterilen özen had safhada olurdu.

Salıncağı ağacın dalına bağlayan kişinin ipi kesecek budak ve benzeri keskin yerlere maruz kalmamasına dikkat etmesi gerekirdi. Aksi halde halat koparak büyük bir kazaya sebep verebilecektir.

Bizim üç yavrumuz da salıncaklarda büyüdü. Anneleri her gittiğimiz yere salıncak ipini de götürür, piknik yerlerinde, bahçelerde, daha arabamızdan eşyalarımızı indirmeden salıncak ipini alarak, salıncak kurulmaya uygun iki ağaç veya çalı arardı.

2000 yılında Bucak’taki çiftlik evimizi yaptırırken özellikle kendim salonun ve odaların tavanlarına salıncak kurulmaya elverişli demirler gömdürdüm. Eşim her zamanki gibi bunlara da çocuklarımız için salıncak kurdu. Fakat birçok kez salıncağımızın ipi kesilerek koptu. Sebebi ise, tavana gömdürdüğüm demirler nervörlü (burkumlu) olduğu için, kısa sürede halatı kesiyordu. Tabi halatlar da eskisi gibi yünden değil, sentetik naylondan yapıldığı için daha çabuk tahriş oluyordu.

Günümüzde salıncak hala önemini kaybetmemiştir. Hem bebekler, hem çocuklar, hem de büyükler için hala salıncaklar kullanılmaktadır. Belediyelerimizin yaptığı her çocuk parkının en başköşesinde modern plastiklerden ve zincirlerden yapılmış, korunaklı salıncaklar mevcuttur. Büyükler için ise, balkonlarda, çay bahçelerinde, kır kahvelerinde iki veya üç kişilik modern salıncaklar bulunmaktadır.

Onların üzerinde hafifçe sallanarak sohbet etmek, kitap okumak, denizi seyretmek, tefekkür etmek, şükretmek, çay-kahve içmek, şekerleme yapmak ne de güzel oluyor değil mi?

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz…

 

 

Haydin Cennete

Haydin Cennete

Ama hangisine?

“Mutu kable en temutu”

Ölmeden evvel ölmeye

Bekleme ölmeyi

İstiyorsan asıl Cenneti

Korkma ölümden

“Ebedî varsın” dedi Yûnus

“Ölürse tenler ölür

Canlar ölesi değil.”

Bir an olsun akıllı / us’lu ol

Gerçek bilgiye bir an eğil

Kim tarafından niçin sevildiğini bil

Sözde kalma özde ol

Son durağın olmasın Karakol

Bırak kalben, cisim nimetini

Çekme artık, nefis zilletini

Cehenneme düşme illetini

Dünya-perestlik cinnetini

Gel kendine bir an şöyle

Bak ne diyor, kulak ver dinleti’ne

Arzula, Cennet-i irfanı

Ara bul, Cennet-i mânânı

Gör neymiş, mânâ sarayı

Mutlaka bul onu, arayı arayı

Anla artık, neymiş gönül sarayı

Sakın açma, bu gerçekle arayı

Aslında değilsin, bundan asla uzak

Lâkin, kendi elinle arana

Kurup durmuşsun, nice tuzak

Anlamaktaki lezzeti, bir tad

Bırak arkanda, güzel bir ad

Açılsın önünde, nice âlemler

Seni anlatsın, nice kalemler

Cisim ve bedenden, mânen geç

Sonsuz ulvî yolun, yolcusu olmayı seç

Bitimsiz mânâ deryasına, aç yelken

Mânâ vuslatına, gecikmiş değilken

Ol sarhoş, ilahî aşkla bir kere olsun

Algın, idrakin ruhun; irfanla dolsun

İşte o zaman, cuşa gelecek melekler

İşte o zaman, gark olacak nura felekler

Elbette, cismanî cennet de, güzeller güzeli

Lâkin, mânâ cennetine, yok diyecek ebedî

Doymak olur mu hiç, ilâhî cemale

Melekler de hoşnut, erişenden bu hâle

Cennetteki cismanî lezzet; sanki nuranî bir ay

Anlamadaki lezzet ise, daha büyük bir olay

 

 

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (10)

Evet, vicdan insana büyük bir nimettir. Ama vicdan denilen içimizdeki his; ancak gidilen inanç yolunun yani mezhebin; iyi, fena ve kötü olarak gösterdiği esası koruyabilir. Yoksa, meselâ Afrika’da bilinen bazı kabîlelere göre insan yiyenler için bir ceza, bir günah gösterici mezhep / inanç yoktur. Uyacakları hak dinleri olmadığından; insan öldürmek ve onu yemek gibi vahşî ve zâlimce bir fiilden ötürü vicdanları onları hiçbir zaman engellemez, cezalandırmaz.

Eğer vicdan; mezhep ve inancın koyduğu kanunlara muhtaç olmayan özel bir kuvvet olsa; her kavimde aynı uslûp ve tarzda bulunmalı. İnsanı öldüren, yiyen bu zâlimleri engelleyip cezalandırmalı idi.

Yine ruhaniyete sataşanlar derler ki: Madem, ruhaniyet ve manevî bir adalet vardır. Niçin zâlim ve fena olan adamlara Allah’ın kahrı dünyada iken ceza vermez?

Nasıl ceza vermez? Zâlimlerin belki yüzde doksanı ve hatta daha çoğu; dünyada da çeşitli cefa ve zilletlere, kanun ve nizamların şiddetli tokatlarıyla karşılaştıkları, açıkça görülen bir durumdur. Üstelik çoğu vicdan azabından kurtulamazlar.

Özellikle zâlimlerden herhangi birileri, dünyada ceza ve cefa görmezler ise, en bahtsız zâlimler onlardır. Zira hikmet gözüyle bakılınca anlaşılır ki, dünyada ceza görmeyen zâlimlerin cür’etleri, zulümleri, fenalıkları artsa bile, dünyadaki ömür süreleri; vefatlarından sonra gelecek milyonlarla azaplı yıllara nispeten bir anlık zamandan bile daha azdır.

Bundan dolayı zâlimler dünyada bir an cezasız kalsalar bile, ahiretteki daimî azaptan kurtulamıyacaklardır. Bundan şiddetli ceza mı olur? Zâlimlerin cezaları hususuna diğer bir noktadan bakılınca, başka hikmetler de görünür:

Evvelâ, mutlak âdil olan Allah’ın; kötülüğe cesaret edenlerin uygun bir süre için cezalarını ertelemesi vardır. Bu geciktirmesi ihtimal ki dünyada aceleci olan bazı hâkimlere bir çeşit emir ve işarettir ki, ceza vermekte acele davranmasınlar. Tam bir inceleme yaptıktan sonra, lâyık olan cezayı versinler. Zira acelede yanlışlık ve hata olur. Bir masum, âsî sanılabilir.

İkinci olarak Cenabı Hakk cezayı aceleye getirmez ise buna şaşılmaz. (s. 27) Çünkü zâlimler daima Rabbin iradesi / istenci altındadırlar. Kaçamazlar, kurtulamazlar.

İnsanlar bile, bir suçluyu tutup, hapisle ellerinden firar edemeyeceğini kuvvetli bir şekilde bildikten sonra, ceza vermekte acele davranmazlar.

Üçüncü olarak Yüce Allah’ın âlemin intizamı için yaptığı plân, program ve düzen o kadar geniştir ki, onun sırlarına, hikmetine vâkıf olmak ve maksadını anlamak; insan için imkânsızdır.

Bu gizli sırlar ve geniş ve kuşatıcı hükmün gereklerinden olabilir. Ki, bir zâlimin cezası bir süre geciktirilir. Ta ki cezadan önce o zâlimden âdil, adaletli bir evlât, bir çocuk meydana gelsin. Yahut hayırlı, faydalı fiil ve eylemlerin ortaya konuşu gibi, âleme hizmet edici durumlar ortaya çıksın. Ya da zulmeden zulmünden pişman olup, doğru yola yürümüş olsun. Hayırlı işlerde ve kusur ve günahlarının affedilmesi için yalvarış ve yakarışta bulunsun.

Bundan ötürü filân zâlim, filân fena adam niçin dünyada ceza görmemiş denmesin. Çünkü cezasızlıkta büyük bir ceza vardır. Cezayı ertelemekte birçok hüküm ve gizli sebepler vardır. Bütün bunlarda Cenabı Hakk’ın tam bir san’atla yaratması vardır. Kudreti vardır. Ruhun varlığı, bekası / kalıcı olması sözkonusudur. Hakk yolda olanlara mükafat / ödüller verileceği muhakkaktır. Zâlimlere cezalar verileceği kesindir. Bu olası durumlar bir gerçektir. Dikkatle bakan bunları görür. İnsaflı olan akıllılar için bütün bunlar bin türlü aklî ve ruhanî delil ve kanıtlar ile sabittir.

Ama bazı insanlar akıl ve doğruyu yanlıştan ayırma hasletine sâhip olmayan kimsedirler. Veya aklı noksan kişilerdir. İnatçıdırlar. İnançsızlar zümresindendirler. Böyle inkârcıların sathî / yüzeysel sözlerine aldanmış olan insanlar vardır. Ya da hakikaten dikkat etmek istemeyen insanlar vardır. Bunlar için aklî ve ruhanî deliller ne yapabilir?

(Abidin Paşa’nın (1843 – 1908) “Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf” adlı eserinden sadeleştirilerek alınmıştır.)

 

 

Mutasavvıf Cemalnur Sargut Hanımefendi

Hâdiselerin içinde güzellikleri göremeyenler bu dünyada cehennemi yaşarlar.’

Bizlere yepyeni dünyaların kapılarını aralıyor:

Herkes kendi cennetini kurabilir.’

 

Oğuz Çetinoğlu: Günümüz insanlarının büyük bir bölümünün arınmaya ihtiyacı olduğu görülüyor. Arınmaya nereden başlanmalı?

Cemalnur Sargut: Nefsanî arzu ve istekler insanın arınmasını engeller. Bu yüzden de önce nefsi temizleyip onun aşırı isteklerinden vazgeçirmeye yönelik bir terbiyeye tâbi tuttuktan sonra vücudu Peygamber Efendimizin ahlâkı ile tekrardan bezemek o insanı arınmaya götürür. Yani önce terbiye olup boşalmak sonra ahlâk-ı Muhammedî giyinmek insanı arınmaya götürür. Ancak bu yolla insan temizlenir ve kendine güveni artar.  Kendine güvenen insan, Allah’a güvenir. Dolayısıyla da etrafını cennet hâline getirir.

Çetinoğlu: Sevilen, sayılan bir insan konumuna erişmek için her şeyden önce ölçülü olmak gerekiyor. İnsana yaraşan ölçülerden söz eder misiniz?

Sargut: Sevilen, sayılan bir insan konumuna erişmek için ‘edep’ öğrenmek lazım. İnsanı sevilen yapan tek şey onun edebidir.

Çetinoğlu:Edepkavramını yorumlar mısınız?

Sargut: Edep; dış manasıyla insanlara hürmet etmek, iç manasıyla yaratılmış her varlıkta Allah’ı seyretmektir. İnsan her şey ve her varlıkta Allah’ı görüyorsa, kime terbiyesiz muamele edebilir? Eğer edepli ve dengeli ise gerçek bir Müslüman’dır. Sırat-ı müstakim’de yaşıyordur. Eşine edeple muamele ediyordur, edeple evladına muamele ediyordur ve bütün çevresine hürmet ve saygı gösterdiği için çevre de ona hürmet ediyordur.

Çetinoğlu: İnsan kendisine nasıl zulmeder?

Sargut:  İnsan kendisine kötü ahlâklarıyla zulmeder. Çünkü kötü ahlâklar insanın -Hz. Âdem’in buyurduğu gibi- nefsine zulümdür.

Çetinoğlu: Neden Efendim?

Sargut: Nefsin vazifesi tekâmül etmektir. Hâlbuki biz nefsin isteklerini vererek onu kötü ahlâklarla bezersek, o zaman nefsi tekâmülden engelleriz. Bir şeyi vazifesini engellemek de ona en büyük zulümdür. Onun için insanın nefsini temizlemesi ve arıtması gerekir.

Çetinoğlu: İnsana bilgi mi şuur mu daha gereklidir?

Sargut: İnsanda bilgi çok önemlidir. Fakat idrak ondan da önemlidir. Eğer idrak yoksa bilgi bir işe yaramaz. Çünkü insan edindiği bütün bilgileri Allah’la irtibat kurmak için kullanmadığı sürece o bilgiler ona yük olmaktan başka bir işe yaramaz. Onun için şuur dediğimiz şey idrak ise evet idrak çok daha önemlidir.

Çetinoğlu: İnsana en çok yakışan üç şey nedir diye sorsam?

Sargut:  Birincisi idrak yani küll-i akıl, ikincisi güzel ahlâk, üçüncüsü adalettir.

Çetinoğlu: Peki insana hiç yakışmayan üç şey?

Sargut: Nefsinin esiri olmak, kin ve nefret.

Çetinoğlu:Aşırı tevâzu, kibir belirtisidir’ Diyenler var. Öyle midir?

Sargut:  Efendim, tevâzuu çok iyi incelemek lâzım. Bazı insanlar tevâzuu başkalarına kendilerini beğendirmek için kullanırlar. Yâni beni sevsinler diye tevâzu gösterirler. Bu tür tevâzular kibir belirtisidir. Ama insan gerçekten tevâzu sahibi ise ve asıl tevâzuunun mânâsını ‘kendisine kötü muamele edene de kızmamak gerektiği’ olduğunu biliyorsa bu tevâzu kibir belirtisi değildir. Bilakis Allah’a hürmettir.

Çetinoğlu:İnsanoğlu aklını kullanmalı.’ deniliyor.  Ebu Cehil de aklını kullanıyordu, Hz. Ömer de. Biri cehâletin timsali oldu, diğeri Farukolarak anıldı. Aslolan nasıl bir akıldır?

Sargut: Burada kast edilen Ebu Cehil’deki akıl cüz’i aklıdır. Yâni dünyaya eren akıldır. Bu tür akıl insanı felâkete götürür. Zaten aklın kelime anlamlarından bir tânesi de köstektir. Yâni insana köstek olur, mânâdan uzaklaştırır. Çünkü ‘ben‘ diyen akıldır bu. İkincisi ise kendi aklını Allah’ın aklına raptetmek; akl-ı küll’e raptetmek demektir. Bu idrak anlamına gelir; daha doğrusu gönlün aklıdır. Yâni nûr-u İlahi ile dolmuş kalbin akledebilme özelliğidir. Kur’ân-ı Kerîm’de de ‘Gönlün yok mu akledemiyorsun?’ diye Allah u Azimüşşan bâzı âyetlerde soruyor. ‘Allah’ın manasını her yerde seyretmek’ bu da Hz Ömer’in lafıdır.

Çetinoğlu: Daima sabırlı olmayı tavsiye ediyorsunuz. Bir durum hariç… Konuyu açar mısınız?

Sargut: Ben daima sabırlı olmayı tavsiye ediyorum. Yalnız hizmette hızlılık gerekir. Yâni hizmeti yarına bırakmamak lâzım, orada çok aceleci olmak lâzım. Kula hizmet, Allah’a hizmettir. Gayrette aceleci olmak gerekir. Kur’an’ın bize emri gayrettir.

Çetinoğlu:Her şeye, her olaya; bir annenin çocuğuna bakar gibi bakmasıolarak özetlenebilecek bir kavram geliştirdiniz. Detaylarını lütfeder misiniz?

Sargut: Biz biliyoruz ki her şey Allah’ın isteği dâhilinde olur. Allah ne isterse kaderimizde ne yazdıysa o gerçekleşecektir. Ancak mânevî terbiyemiz, Allah aşkımız bizi kaderimize yazılan olay kötü de olsa onu iyi görmeye;  iyi de olsa onu normal görmeye yönlendirir ki bu çok büyük bir lütuftur. O halde, olaylardan memnun olma kabiliyetini elde etmezsek cehennemi yaşarız. Hâdiselerin içerisinde güzellikleri görebilme kabiliyetini elde etmeliyiz. İşte 11 çocuğunu kaybeden Mehmet Amca’nın 11 çocuğunun da şehit olmasına sebep olan ‘müteahhide dua ediyorum‘ demesi gibi. Bu normal bir bakış değildir ama üstten bir bakıştır. Yahut cüce yeğenimin ‘Ben boyumu uzattırmam zira bu zevki satamam‘ demesi gibi. O zaman hâdiselerde sevgiliyi görebilme kabiliyetini elde ediyorsunuz. Onun her yaptığının bizim için hayırlı olduğunu, rahmin içinde olduğumuzu ve korunduğumuzu idrak ediyoruz. Anne evladını nasıl rahminin içinde korursa, Allah da bizi sevgisiyle daima korumaktadır. Ama bu korumanın içine ilacın acısını katıp sağlık bulma gibi acılı hâdiseler de katılabilir. İşte bunu idrâk etmek insanın vazifesidir.

Çetinoğlu: Sabır kavramı hakkında neler söylemek istersiniz?

Sargut: Sabır bence kavramların en önemlisi. Hurma, sabrı temsil eder ve hurma çok vitaminli ve çok güzel bir meyvedir. Sabır sonucunda mutlaka Allah’ın manası tecellî eder. Sabır sıkıntı ve bela anında Allah’ı hissedip olaylara güzel bakabilmeyi becermek için kendini terbiye etmektir. Kolay bir iş değildir ama sabredebilmek insana çok büyük bir özgüven verir; Allah’a yakınlaştırır.

Çetinoğlu:İnsanın kendini budaması gerek diyorsunuz.’ Konuyu açmanız mümkün mü?

Sargut: Evet! İnsanın kendini budaması gerek. Zira mürşidin veya başkalarının nasıl yaptığı çok önemlidir insan için. Ama sıtma hastasının aspirini gibidir. Geçici olarak bu nasihatler, titremeyi durdurur, asıl kinin insanın kendisindedir. Nasihati halletmek, onu kendine uygulamak, nefsine ağır geleni yapmak, bunu sevdiğini mutlu etmek için yapmak insanın kendini budamasıdır. O zaman insan hâlinden memnun olma ve râzı olma sanatını elde eder.

Çetinoğlu: İnsanların küçük aksaklıklardan büyük üzüntülere gark olması, küçük olumlu gelişmelerden mutlu olamaması, sizce neyin noksanlığıdır?

Sargut: Maalesef madde insanı nefsinin bütün isteklerini uyguladığı için küçücük hâdiselerden çok büyük sıkıntılara kapılabiliyorlar. Bence günümüz öyle maddeci bir eğitim oluşturdu ki bu madde eğitimi insanları maalesef kendini terbiye etme zevkinden alıkoydu. İnsanlar kendilerini dünyanın hâkimi gibi görmeye başladılar. Nefs-i emmâre makamındaki insan sayısı arttı. Bu Mevlânâ Hazretleri’nin, at idrarını yapmış üzerine saman çöpü düşmüş ve üzerine bir sinek oturmuş ‘Var mı benim gibi kaptan-ı derya?’ diye geziyor dediği insanların sayısının dünyada çok olduğunu gösteriyor. Bu bir devir meselesidir. Mesnevi’de çok güzel bir hikâye vardır. Bir adam mürşidine ‘Benim işim için dua eder misiniz?’ diye gitmiş. Mürşid de elini açmış ‘Evliyâlar, enbiyâlar, Allah sevgilileri için işiniz olsun, inşallah.’ diye dua etmiş ve işi olmuş adamın. On sene sonra aynı adam tekrar mürşidine bir başka işi için gittiğinde bu sefer mürşidi ellerini açmış ‘Hırsızlar, eşkiyâlar, kötü kadınlar, kötü adamlar yüzü suyu hürmetine bu adamın işi olsun‘ demiş. Adam çok şaşırmış ve bu duanın iç manası nedir, deyince bir devir meselesidir. Mürşidi ‘Bazen o devir gelir, bâzen bu devir gelir‘ buyurmuş. Demek ki cemâl arttıkça berâberinde celâl de artar. Güzelliklerin yanı sıra güzellikleri görmeyen kör insanların sayısı da artar. Günümüzde dine bir dönüş var, ahlâka dönüş var, edebe dönüş var. Ama bunun yanında da işte batılı eğitimin getirdiği maddeye dönüş de var, benliğe dönüş de var. Bu yüzden bizi ütopik, geri zekâlı, enayi bulanlar da çok.

Çetinoğlu: Onlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sargut: Ken’an Rifai ‘Sohbetler‘ isimli kitabında -Samiha Annemin yazdığı gibi- ‘Hâlâ sana enayi demediler mi?’ diyor. Demek ki o kadar kötü bir lâf değil ‘enayi’. O yüzden herkesin bizi beğenmesi gerekmiyor, çok şükür. Allah’ın bizi beğenmesinin yeterli olduğunu bilmekten daha güzel bir şey olamaz.

Çetinoğlu: Sabır ve inanç arasındaki ilişkiyi yorumlar mısınız?

Sargut: Sabır ve inanç arasında çok yüce bir ilişki vardır. Ancak inanan insan sevdiği için bir fedakârlığa katlanır. İnanan, îman eden aslında bizim olmadığımızı ve var olanın yalnız Allah olduğunu bilen insan. Var olmayan şeyler için üzülmekten kendisini uzaklaştırır. Eğer bunun adı sabırsa zevkli bir sabırdır aslında. O yüzden inançsız hiçbir şeyin olmayacağını inanıyorum. İnsan bir şeye inanmalı. Taşa bile inansa, bir şeye inanmalı. İnsanı ayakta tutan yegâne şey inançtır.

Çetinoğlu: İfrat ile tefrit arasındaki itidal durağı, muhteşem bir sığınak olsa gerek. İnsanlarımız o sığınaktan yeterli ölçüde yararlanabiliyorlar mı?

Sargut: Maalesef insanlar aşırılıklara daha çok meyilliler. Dengeyi bulmak adeta mucizedir. Zaten mutasavvıflar ‘istikrar mucizedir‘ diye buyuruyorlar. Onun için gerçekten her şeyde arada olmak ne kadar güzeldir. Yâni şehvette bile hiç şehvetsiz olmak ahmaksız ahmaklık; şehvetin azması felâket ama itidalli olmak insanı çalışma zevkine götüren bir hâldir. Konuşmada bu böyledir. Aşk hariç. Allah aşkı hâriç, her şeyde itidalsiz Allah’a varılamaz. Yalnız Allah aşkının aşırısı makbuldür. İnsanlarımız eğer manevî bir terbiyeden geçiyorlarsa hakikaten Sırât-ı müstakim olan itidalin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyorlar. Ama hiç geçmemişler ise kendi aşırılıklarından mutlu bile olabiliyorlar. Allah herkese kolaylık versin.

Çetinoğlu: Sizin; bu dünyada cenneti yaşamayı sağlayacak formülü bildiğinizi düşünüyorum. O formülü okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Sargut: Çok teşekkür ederim. Ben kendi cennetimi buldum ama herkese cennet olur mu bilemem. Ben bu cenneti tevâzu, Allah ilmi, Allah aşkı ve tevhid’de buldum. Zaten 4 nehirden bahsediliyor cennette. Ben suyun tevâzu, sütün Allah ilmi, balın tevhid ve şarabın da Allah aşkı olduğunu düşünüyorum. Bu dördü bir araya geldiği zaman gerçekten yaratılış sırrı ortaya çıkıyor.  İnsan gerçek tevâzuyu yâni Allah indinde mütevâzı olmayı ve hiçliğini idrâk etmeyi bilirse, sâdece var olanın Allah olduğu ilmini öğrenirse, yaratılmış olan her şeyde O’nun bir isminin var olduğunu, O’ndan başka hiçbir şey olmadığını bilirse ve O’nu çok severse her yer cennet kesiliyor. Tavsiye ediyorum, Efendim.

Çetinoğlu: Ölümü târif eder misiniz?

Sargut: Ölüm varlık demektir. Ölüm en beklediğimiz andır. Çünkü artık -Sultan Veled’in dediği gibi- bu vücuttan kurtulma ânıdır. Allah, vücudu arzu ve isteklerinden kurtulabilmeyi ve ölmeden önce ölebilmeyi bize nasip etsin. Ölüm içe dönmektir. Kendimizdeki hakikati bulmaktır. Belki Mekke-Medine’ye gitmektir. Belki Sıdre-i Müntehâ’da olmaktır. Ama mesele hakîki diriliğe kavuşmaktır. Onun için ölümden daha güzel bir şey düşünemiyorum.

Çetinoğlu: Cenâb-ı AllahOku!’ diyor. Mevlana Hazretleri isedinle!’ ‘Dinlemek, aynı zamanda okumaktır!’ şeklindeki yaklaşım size neyi tedâi ettiriyor?

Sargut: Hz. Mevlânâ buyuruyor ki ‘Ben müridimi kulağından döllerim. Onun kalbinde veled-i kalb yaratırım.’ Yâni Allah’a yakınlık çocuğu oluştururum, diyor. Dolayısıyla dinlemek çok önemli. Dinlemek, okumaktan da önce geliyor. Ama okunanı dinlerken -hem de mürşitten yahut mürşidlerin hakikisi olan Hz. Peygamber’den dinlerken- o zaman mânâyı tam lâyıkıyla idrâk edebiliyoruz. Yâni Mevlânâ şunu söylemek istiyor ki ‘Senin bu âlemde dinlemen gereken yegâne bilgi Kur’ân-ı Kerîm’dir.’ Yâni Peygamber’in hakikatidir, Peygamber’in ilmidir. Allah’ın O’nda tecellî edişidir. Eğer bu ilmi okursan, bütün ilimleri bilmiş olursun. Hz. Mevlânâ’nın 800 yıl önce fizik, kimya, matematik ilimlerini âşikâr edişi gibi bu ilim bize her türlü ilmi öğretir. Allah bize her şeyi öğretir ve bildirir. Bunun için Allah mürşitten o Kur’ân’ın mânâsını dinlemesini bizlere nasip etsin.

Çetinoğlu:ÂminEfendim.

Unutulmaya terk edilmiş insanî özellikler var.fedâkârlık‘ ve ‘ferâgatgibiBu kavramlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Sargut: İşte mânevî terbiyeden geçmeyen insan bunu fedakârlık olarak görüyor. Ferâgat gibi görüyor ama mânevî terbiyeden geçen insan, ‘Yaratılmışı severim, Yaradan’dan ötürü‘ diyor. Hocam Ken’an Rifai’nin anneleri Hatice Cenan Sultan, oğlunu yetiştirirken şöyle buyururmuşlar: ‘Oğlum, o kadar insanlarla bir ol ki doğumları çoğalıp, ölümleriyle eksilecek kadar onlarla bir ol; bütün dertlerini, acılarını paylaş. Ancak Allah’a olan sevgini göstermiş olursun.’ Demek ki insan için yapılan fedakârlık değildir. Nasıl ki anne gece evlâdı için kalkmayı fedakârlık olarak görmezse, sevgilinin varlıklarına karşı yapılan hizmet de fedakârlık ötesi bir hâl alır ve sanki çok doğal bir vazifeymiş gibi gelir insana. Allah vere öğrenmeyi ve idrâk etmeyi nasip etsin.

Çetinoğlu: İslâm’ın şartınınbeşolduğu söylenir. Sizce iyi bir Müslüman olmak için 5 şart yeterli midir? Size; ‘3 şart daha ekleme’ yetkisi verilse, neleri eklerdiniz?

Sargut: Efendim, İslâm şartının beşini biz lâyıkıyla yerine getirsek zaten bütün şartları yapmış oluruz. Hangimiz doğru namaz kılıyoruz? Hangimiz oruç tutmanın Allah’ın bir vasfını giyinmek olduğunu ve bütün organlarımızın oruç tutması gerektiğini idrak ediyoruz? Hangimiz zekât verirken aslında sâdece malımızın kırkta birini değil, her sâhip olduğumuz şeyin zekâtını vermek; meselâ, evimizin zekâtının misafir ağırlamak, evlâdın zekatını yetime hizmet, sohbetin zekâtını dedikodudan kesilmek gibi olduğunu biliyoruz? Hangimiz gerçekten Kâbe’ye gittiğimizde kâmil vasfın etrafını döndüğümüzü idrak ediyoruz? Hangimiz ‘Lâ ilahe illallah‘ın mânâsını biliyoruz? Bir ruh doktoru mürşit bana şöyle demişlerdi: ‘Allah diyen adamın delirdiğini gördüm ama ‘Lâ ilahe illallah‘ diyeni hiç delirmiş görmedim. Demek ki insan putlarını kırmayı becerip yalnız Allah’a yönelirse, delirmesi mümkün değil. Bu çok etkilemişti beni. O hâlde beş şartı lâyıkıyla yapabilmek benim için çok önemli. Ama buyurduğunuz -ben kim oluyorum, emir addederek- birkaç şey daha eklemek gerekirse, ben âcizane ahlâk-ı Muhammedî’yi giyinmek İslâm’ın şartı olmalı derim. Ama Allah da tabii biliyor ki yapması çok zor. Onun için direkt eklememişler herhâlde. Edep. Edep, İslâm’ın şartı olmalı diye düşünürüm. Kusur görmemek İslâm’ın şartı olmalı. Keşke yapabilsek, İnşâllah.

Çetinoğlu: ÖnceEstağfirullah‘ sonra da ‘İnşallah Efendim

Bir başka sorum da şöyle izninizle: İnsanoğlu mutluluğu nerede aramalı?

Sargut: İnsanoğlunun mutluluğu yalnız îman ve idraktedir. Başka yerde mutluluk, rahat olmaz. Rahat üç yerdedir diyor insân-ı kâmiller. Hubb-u Mevlâ (Mevlâ’ya yakarış), tilâvet-i Kur’ân (Kur’ân’ı mânâsıyla okumak) ve sohbet-i ihvân (Allah aşkını sevgililerle paylaşmak). Bunun dışında rahat ve mutluluk olamaz.

Çetinoğlu: Aşk ve akıl dengesi nasıl kurulmalı?

Sargut: Aşk ile cüz’i akıl hiç bağdaşamazlar. Ama aşkın kendi aklı oluşur ki bu aklın üzerine bir akıl olamaz. İşte, meczup olmamak için mutlaka aşkın aklını kazanmak gerekir. Bu yüzden de insân-ı kâmiller aşkın aklına sâhip gerçek mürşitlerdir ki onlar meczup olmayıp elektrik kablosunun içinden geçmiş aşk gibidirler ve ampulden bütün âlemi aydınlatırlar.

Çetinoğlu:İrâde-i cüziyye‘  – ‘irâde-i külliyyehakkında neler söylemek istersiniz?

Sargut: İrade-i cüziyye, insanın dünyada yaşadığı sürece nefsinin esiri ise, dünyevi istekleri konusunda edebi tercih etmesi için gösterdiği gayrettir. Ama cüz’i irâde meselâ ben bir bardak seviyorsam onu korumamdır. Gerçek kâmil insan irâde-i külliyeye rapt olmuştur. Ondan yanlış zuhur etmez. Onun için cüz’i irâdeyi mürşit kapısına gelene kadar kullanmak ondan sonra da mürşide teslim etmek gerekir diye îman ediyorum. Biz bunu Hz. Peygamberimizin önünde aklımızı kurban etmek diye idrak ediyoruz, Efendim.

Çetinoğlu: Dokuzuncu ve onuncu asırlarda Türklerin İslâmiyet’i kabullerinde sûfilerin rolü hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Sargut: Dokuzuncu ve onuncu asırlarda Türklerin İslâmiyet’i kabullerinde sufilerin tabii ki çok büyük rolleri var. Çünkü insan-ı kâmiller Türklerin İslâmiyet’le çok güzel bağdaştığını ve sanki İslâmiyet’in Türkler için gelmiş olduğunu söylerler. Daha sonra 13. yüzyılda Hz. Mevlânâ bu konu üzerinde çok durmuş ve Mesnevi’yi Farsça yazmıştır. Bunun sebebi Türkler Türkçe söylenenleri anlayacaklardır fakat Farsça konuşan ülkeler Kur’ân’ın mânâsını belki ananeleri ve gelenekleri yüzünden çok iyi idrâk edemeyeceklerdir. Bunlar Anadolu’nun İslâm’ın yayılmasını sağlayan mutasavvıflardır. Meselâ, Harakani Hazretleri ilk tohumu atmıştır Kars’ta şehit düşerek. Ahmed Yesevî, onun mânâsından gelip Anadolu’ya İslâmiyet’i yaymıştır ve dolayısıyla biz sufîliğin Türk İslâm’ında çok büyük bir rolü olduğuna inanırız. Ne zaman sufilikle irtibat kesilse ahlâk düşmüş, bozulmuş; maalesef ahlâksızlık ön plâna çıkmıştır. Ne zaman tasavvuf ön plâna geçse -çok şükür- ahlâk tekrar eski mânâsını kazanmıştır.

Çetinoğlu: İzniniz olursa, (dikkate almama kararınıza saygılı olmak üzere) iç dünyanızla ilgili özel ve fantastik birkaç sorum daha olacak:

Birincisi şöyle: Bir adet kibrit çöpü olsanız, kendinizi ne için yakmak isterdiniz?

Sargut: Kendimi Allah’ın mânâsı için yok etmek isterdim. Nefsimi yakıp ruhumdan başka bir şey bırakmamak isterdim. Zâten inşallah kibrit çöpüyümdür diye hep dua ediyorum.

Çetinoğlu: Kaybetmekten çok korktuğunuz şey nedir?

Sargut: Îmanımı kaybetmekten ve gafletten çok korkuyorum. Allah’la olan beraberliğimi kaybetmeyi hiç istemiyorum. Başka hiçbir şeyden korkmuyorum. Sevgiliden uzaklaştıracak çirkin bir hareket yapmaktan başka hiçbir şeyden korkmuyorum, çok şükür.

Çetinoğlu: Her şeyin bozuk olduğu bir ülkenin tam yetkili lideri olsanız, önce neyi düzeltmekle işe başlardınız?

Sargut: Efendim, siyasetle hiç alâkam yok. Neyi düzeltirim pek bilemiyorum ama galiba Hz. Merkez’in verdiği cevabı vermek isterim. ‘Bu âlemde her tür insan yerli yerinde ve lâzımdır.’ Böyle düşündüğüm için beni siyaset lideri yapmazlar.

Çetinoğlu: Gençlere birer cümlelik 3 öğüt verir misiniz?

Sargut: Îman, idrâk ve Allah aşkı. Gençlere bunları öğütlüyorum. Anne, babalara da lütfen gençleri kendi istedikleri gibi nefsaniyet içinde eğitmesinler; onlara haram ve helâli öğretsinler ve de illâ şu okulu kazansın, illâ bu yerde yükselsin demesinler. Çocuklara olaylardan etkilenmeyecek ve îmanlı bir mutluluk verme gayreti içine girsinler. Bunu en güzel yolu da doğru örnek olmaktan geçer.

Çetinoğlu: İnsanlığa felâket getirecek mahşerin üç atlısının heybelerinde neler olabileceğini düşünüyorsunuz?

Sargut: İnsanlığa felâket getirecek mahşerin üç atlısının heybesinde bence aşağılık duygusu bir ülkeye geldi mi o ülke yok olmaya mahkûmdur; ahlâk bozukluğu bir ülkeye geldi mi… Çok basit yâni haramı ve helâli bile kaybettik mi ülke yok olmaya mahkûmdur ve birlik ve beraberlik bozuldu mu, bölünme başladı mı -Peygamber’in buyurduğu gibi- o ülke yok olmaya mahkûmdur. Allah bizi bunlardan korusun diye düşünüyorum.

 

CEMÂLNUR SARGUT

1952 yılında mutasavvıf bir ailenin kızı olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Tahsilini Kimya Mühendisi unvanını elde ederek tamamladı. 20 yıl kimya dersleri okuttu. Sâmiha Ayverdi ile tanıştıktan sonra O’nun yönlendirmesi ile tasavvuf çalışmalarına yöneldi. Hocası Samiha Ayverdi’nin 1966 yılında kurmuş olduğu Türk Kadınları Kültür Derneği (TÜRKKAD) İstanbul Şubesi Başkanlığı görevini 2000 yılında üslendi. TÜRKKAD, Cemâlnur Sargut’un liderliğinde tasavvufun kişi ve toplumların ortak dili, ortak nefesi olabileceği inancıyla her kesimden bilim, kültür ve sanat insanını, manevî şahsiyeti ve her düzeyden dinleyiciyi bir araya getiren milletlerarası bilgi şölenleri ve konferanslar düzenlemektedir. Bu toplantılarda, ilmi hal, ibâdeti aşka yolculuk olarak gören İslâm tasavvufunun günümüz meselelerine getirdiği çözümler ele alınmaktadır.

 

2000 yılından beri dersler verdiği ABD’nin Kuzey Carolina Üniversitesi’nde 2009 yılında ve Çin’de Pekin Üniversitesi’nde 2009 yılında İslam kürsüleri kurdu. Bu çalışmalarının ortak hedefi öğrencilerin, İslâm’ın hayat tarzı olan tasavvuf eğitimini yaşayışları ile örnek olan hocalardan almalarını sağlamaktır.

 

Sâmiha Ayverdi O’nun insanoğlunun iç ve dış güçlerini tek kuvvet olarak bütünleştirmeye doğuştan kabiliyetli müstesna bir insan olduğunu söylemişti. Cemalnur Sargut, insanların; kadın, erkek, din, mezhep, meşrep, kıyafet farkı gözetmeden, farklı olanı değiştirmeye çalışmadan, birlikte hoşgörü içinde yaşamanın zevkine varmalarını sağlamak, bunu da ahlâk-ı Muhammedîyi kendi hayatında bilfiil yaşayarak göstermeyi, yegâne varlık sebebi olarak kabul ederek bu büyük vâzifeyi sadece Allah için yapmaktadır.

 

Gençliğinde felsefeye ilgi duymuş olup büyük felsefecilerin hayâtını incelemiş, bu ilmin yaşanamayan bir ilim olduğu kanaatına varınca Mevlânâ’ya yönelmiştir. Kimya mühendisi olup yirmi yıl kimya öğretmenliği yapmıştır.

 

Hocası Sâmiha Ayverdi’nin etkisinde kalan Cemâlnur Sargut, Kur’ân-ı Kerîm ve karşılaştırmalı Mesnevî çalışmalarına başlamış, 24 yaşında gençlerle başladığı Mesnevî çalışmalarıyla geniş çevreye hitâp etmiştir.

 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: Kenan Rifâî ile Aşka Yolculuk, Dinle, Aşktan Dinle, Ey İnsan (Yasîn Sûresi Şerhi), Bakara (Bakara Sûresi ilk 10 Ayetin Şerhi), Bakara 2 (Bakara Sûresi 11-29 arasındaki Ayetlerin Şerhi), Bakara 3 (İnsan-ı Kamil’in Hakikati), Hz. Âdem (Füsusu’l Hikem Şerhi), Hz. Şit, Sâmiha Ayverdi ile Sırra Yolculuk, Peygambere Sevdirilen Kadın, Kâbe’nin Hakîkati, Osmanlı Padişahlarının Peygamber Sevgisi, Can-ı Candır Hz. Ahmed Muhammed Mustafa.

 

 

 

 

Yeni Anayasa Komedisi

Acaba Hukuk Fakültelerimizde Hukuk Sosyolojisi ve benzeri dersler neden okutulur diye hiç düşündünüz mü? Hukukçulara hukuki nitelikli olayların arka planında yer alan yönlendirici sosyal gerçekleri fark ettirmek ve yeni yasaların yapılmasında hata kaynaklarını en aza indirmek için bu ders verilir. Hukuk sadece yasalardaki maddeler yığını değildir; sosyal bir kurum olarak yasalar ve tedbirler de farklı kültürlere sahip toplumlara göre itibari (göreceli) ele alınmak durumundadır. Herhangi bir ülkenin ceza kanununu tercüme edip bir başka ülkede aynen uygulayamazsınız. Milletlerarası hukukun da belirli sınırları vardır. İç hukuk da bazı durumlarda milletlerarası hukukla uyum sağlamak durumundadır.

Demek ki ülkemizde Hukuk Sosyolojisi gibi hukukçuya sosyal boyut kazandıran derslerin amacı tam anlatılamıyor ve bilgilendirme yetersiz kalıyor ki, yasa ve anayasalar sürekli yapılmak ve değiştirilmek isteniyor. Her nesil önceki nesli küçümseyerek daha iyi yasa veya anayasa yapacağını varsayarak peşinen metot hatası yapıyor. Çoğu kere anayasa ve yasalar toptancı bir anlayışla rafa kaldırılıp iptal ediliyor ve dünya yeniden keşfedilmeye çalışılıyor. Ülkemizde bu metot yanlışları sürekli yapılıyor. Hele bir de dıştan kumandalı yasalar ve değişiklikler dayatılıyorsa; sorunları çözmek yerine, dağ gibi sorunlarla karşılaşır oluyoruz. Bu yanlışları önlemenin yolu farklı milletlerin sosyal yapı ve zihniyet özellikleriyle çelişmeyecek, onları daha çok geliştirecek hukuki bir sosyal çerçevenin çizilmesidir. Burada farklı milletlerin yazılı olmayan hukuklarından yani örf, adet ve geleneklerinden faydalanmak gerekir. Anayasa ve yasaların fonksiyonel değerlerinin zayıflatılmaması ve toplumla yabancılaşmaması isteniyorsa; tercüme yasalar kadar, siyasi güç rekabetinin doğurduğu olumsuz sonuçlardan da uzaklaşmak gerekir. Siyasi güç mücadeleleri yasa ve anayasa yapımına aksederse; her bir yeni yasa ve değiştirme eskiye tepki niteliğini taşıyabilir ve hukuki yapıda fonksiyonel olamadığı için boşluk doğurur. Çözüm, eskiyi reddetmek, yeniye de alkış tutmak değildir. Yasa ve anayasalarda ne değişmeli ve ne de değişmemeli ayırımını sağlıklı yapabilmektir. Biz bunu gerektiği gibi yapamadığımız için tepki anayasacılığı içinde kıvranıyoruz. Bir anayasada hak ve özgürlükleri öyle genişletiyoruz ki, bunlar kolaylıkla istismar edilebiliyor. Bu defa bunu gidermek için çeşitli yasaklama ve kısıntılara gitme ihtiyacı duyuyoruz.

Bazen de reel (gerçek) ile ideal bir yasa ve anayasayı birbirine karıştırıyoruz. Gerçeği göz önüne almadan ideal arayışlara girmek pratikte istenen sonucun alınmasını engelleyebilmektedir. İdeal bir yasa veya mevzuat her zaman gerçekçi olmayabilir.

Anayasa ve yasalar yapılış itibariyle hem bugüne, hem de yarına cevap vermek durumundadır. 1982 Anayasasını 12 Eylül’ün ürünü ve darbe anayasası olarak suçlayanlar bugün terör baskısı altında onu dindirebilmek için yeni anayasa peşine düşmüşlerdir. Böylece 1982 Anayasası rafa kaldırılmaktadır.Öyle sapmalar ve sapıklıklar ortaya konmaktadır ki; sanki milli kimlikten vaz geçilirse malum siyasi parti ve terör örgütü özerklik taleplerinden vaz geçecek, vatandaşlığı reddetmeyecek ve Ortadoğu’da bağımsız bir devletin bir parçası olmayacak. Adamların ve onların akıl hocalarının talepleri Türkiye’nin milli birlik ve bütünlüğünü parçalamak, toprak bütünlüğünü zedelemektir. Çok şükür yönetenlerimiz Türkiye’nin beka sorunu olduğunu yeni anladılar. Terör örgütü ile içli dışlı olanlar, 2014 Ekiminde halkı ayaklanmaya davet edenler, yasaları çiğneme alışkanlığını kazananlar ellerini kollarını sallayarak siyaset yapıyorlar. Yeni Anayasa,12 Eylül Anayasasına karşı bir sivil darbe anayasası olmayacak mı? Türk’e göre başkanlık sistemi diye ortaya düşenler, Türk’ü anayasadan çıkarmaya hazırlar.

ABD, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde mesela ayrılıkçı hareketler ortaya çıksa, egemenliği paylaşmak istese; o ülkeleri yönetenler “Ne yapalım, madem ki böyle talepler var; bunlar marjinal destekli de olsa oturalım ve müzakere edelim. Yasa ve anayasamızı buna göre yumuşatalım ve ayrılıkçılığa prim verelim” derler mi? Türkiye’de oynanan komedi, eğer terörle mücadele ediyorsak son bulmalıdır. Barış ve çözüm süreci, eğer milli kimliğimizi inkârla sağlanacaksa; bir avuç dış kumandalı siyasetçi dışında halk böyle düşünmüyorsa; o zaman kimlerin isteklerini yerine getiriyoruz diye düşünelim. Herhalde Türkiye deneme tahtası değil.

 

 

 

Yaşar Yakış ve Onur Öğmen’le Ufuk Turu

Bir ay içerisinde iki defa hem dış politika uzmanı, hem diplomat ve hem de milletvekili ve bakan dinlemek insana, sanki dünya üzerinde bir seyahate çıkıyorsunuz İntibaı’nı veriyor. 8 Ocakta Eski dışişleri bakanı Yaşar Yakış’ı dinledikten 5 gün sonra, Türk Ocakları Kocaeli Şubesinde eski diplomat ve CHP milletvekillerimizden Onur Öğmen’i Kocaeli Türk Ocağı “Ocak Başı” sohbetinde dinleme fırsatını yakalamış olduk. Her iki güzide kuruluşumuzun yöneticilerine buradan teşekkür ediyorum.

Yaşar Yakış, Kocaeli basınında hem kendisinden çok söz ettirdi, hem de “31 Yıldır bu şehirde çizgisini hiç bozmadan, hangi şartlar altında olursa olsun iktidar yalakalığı yapmadan dik duruşunu hep muhafaza eden Kocaeli Aydınlar Ocağını”, yerel basında en çok konuşulan sivil toplum kuruluşu konumuna taşıdı.

Kocaeli Aydınlar Ocağımızın en önemli başarılarından biriside, geçtiğimiz sene Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın avukatlarının başbakanlığı döneminde ocağımızın sitesi karikatüristlerinden Murat Yılmaza açtıkları davayı kazanmış olması. Ayrıca davanın avukatlığını üstlenen KAO. Başkanı Av. Ruhittin Sönmez’i tebrik ediyorum.

Gerek Yaşar Yakış gerekse Onur Öğmen, ayrı ayrı partilere mensup olmalarına rağmen, Orta doğu ve Rusya konularında, genellikle hükümetin yaptığı hatalarda ortak fikre sahiptiler.

Yaşar Yakış Suriye konusunda, hükümet’in a, b ve c planları olmalıydı ama bunlar, bütün yumurtaları aynı sepete koydular hâlbuki diğer müttefik devletlerle hareket edilmeliydi diye konuştu.

Rus uçağının düşürülmesinde, Türkiye’nin haklılığını her iki diplomatta vurguladı ama düşürmeden önce doğabilecek riskler de gözden geçirilmeliydi diye ilave ettiler.

Onur Öğmen, Türkiye Topraklarının Avrupa kıtasında Rusya’dan sonra en büyük yüzölçümüne sahip olduğunu ve bu durumun bütün süper güçlerin dikkatini üzerine çektiğini söyledi.

Birinci dünya savaşından yenilmiş vaziyette çıkan Türkiye’nin, kısa sürede Kurtuluş savaşıyla galip devletler safına geçerek, bu kadar büyüklükteki toprak parçasını, Lozan antlaşmasıyla Türkiye’nin tapusuna tescil ettirmesi, az bir şey olmasa gerek.

Öğmen, Lozan antlaşması görüşmelerinde Türk delegesi İsmet İnönü ile İngiliz delegesi Lord Kurzon arasında geçen bir de anekdot aktardı.

Lord Kurzon İnönü’ye: -“Arkadaş milli devlet milli devlet deyip duruyorsun, yok’mu sizin başka bir bildiğiniz” diye çıkışır.

İsmet İnönü: -“Evet der, devletimizin milli sınırlarının çizilmesinde kararlıyız”.

Lord Kurzon: “Tamam der. Bu gün Lozan’dan aldığın tavizleri cebine koydun gidiyorsun. Ama unutma ki, birkaç yıl sonra borç para diye kapımıza gelip diz çökeceksiniz, işte o zaman bu gün bizden aldıklarınızı teker teker sizden geri alacağız”. Der.

Bu söz üzerine İnönü, siyasi hayatı boyunca Avrupa’dan borç istemeğe gitmez.

Onur Öğmen, İngiltere’nin Türkiye’yi Irak petrol bölgesinden sürekli uzak tutmak istediğini anlattı. Atatürk ve İnönü’nün Musul ve Kerkük vilayetlerini Türkiye topraklarına katmayı çok arzuladıklarını hatta bu konuda yerel halkla plebisit oylamasına gidileceği anda, İngilizlerin içeride Şeyh Sait isyanını başlattıklarını ve oylamadan vazgeçildiğini anlattı.

Her iki diplomat ve siyasetçimize teşekkür ediyorum.

Saygılarımla.

 

 

Türk Ailesi “S.O.S” Veriyor!

Bir genç anlatıyor: “Nenemlerin evine gittiğimizde, hani sürekli gidip gelirdik. Bende her seferinde sorardım yani. Duvarda 6-7 tane resim asılıydı. Şehit dayılarımın (Pkk) resimleriydi, faili meçhul giden aile fertlerimin resimleriydi. Odadan gitmek isterdim, nenem bağırırdı: nereye gidiyorsun? Gel odaya. Bu sefer başlardım: “Nene bu kimdir? Dayın! Ne oldu dayıma?” Öldürüldüler. Diğeri? O da dayın! Ona ne oldu? Onu da öldürdüler. Eee diğeri, onu da…”

Diğer bir gençle devam ediyoruz: “Biz İskenderun’da Diyarbakır ismiyle büyüyoruz. Biz Diyarbakırlıyız; Diyarbakır. Ben küçükken uykumda, “Li Amade Li Amade” şarkısını söylüyormuşum, o kadar hani…”

Yine diğer bir genç “çok bariz ve gözle görünür bir şekilde kürtlerin (Pkk’lı) oranı artmaya başladı… Sen üniversite öğrencisisin, ailenin sana yüklediği misyon ve beklentiler var.”

Başkan bir genç yaşadığı yer ile ilgili olarak şunları söylüyor “Akrabalar burada daha iletişim içinde. Bir aile içerisinde yirmi otuz kişi yaşayabiliyor. Müthiş bir sosyallik var. Herkes herkesin içini biliyor, herkes herkesle ilgili, herkes herkesin psikoloğu. Hiç kimsenin canı sıkılmıyor.”

Yine bir mülakatçı “Bence bütün kürtler (Pkk’lı) siyasi doğar. Sadece farkında değilizdir. Bu benim kaderim zaten!”

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Yazıya bu örneklerlebaşlamamın sebebi “Türk Aile Yapısı” ile “ayrılıkçı bölücü terör destekçisi ailelerin yapısı” arasındaki farkları bulmak ve yaşama etkisini değerlendirmek.

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu “Bir milletin vasıflarını öğrenebilmek için önce o topluluğun ailesiniele alıp incelemek kafidir. Aile nizamının bozulduğu an bir topluluğun da nizamı alt üst olur.” demektedir.

Türk Milleti, “Türk Ailesi”nin devletin ve ordunun temelini meydana getirdiğini unutmuştur. Oysa devletin güvenliği ve başarısı aileye bağlıdır.

Türk ailesinde kadın, çocukların terbiyesi ve yetiştirilmesi konusunda kocası ile birlikte çok büyük bir ehemmiyete sahiptir.

Türk Milleti, en sıkıntılı dönemlerinde ve bilinçli olarak ortadan kaldırılmayaçalışıldığızamanlarda, güçlü aile yapısı ile sorunların üstesinden gelmiştir.

Türk aile yapısında anne ve babaların, çocuklarına karşı; biyolojik, ekonomik, koruyuculuk, psikolojik, eğitim, dini ve itibar sağlama gibi görevleri vardır.

Bilmeliyiz ki, ailenin bu görevleri yaşam boyunca aile dışında başka bir kurum tarafından yerine getirilemez. Çocuklarına karşı biyolojik görevlerin yani açlığın ve maddi ihtiyaçların yerine getirilmiş olması, aile ve toplum yapısının dolayısıylada devlet yapısının korunması için yeterli olmaz.

Yani işin özü, büyük Türk hikayecisi Ömer Seyfettin’in “Anladım ki, aile ile millet arasında hiç bir fark yokmuş”dediği gibidir.

Hatta kesbettiği önemden dolayı, Anayasamızın 41. maddesinde “Aile Türk toplumunun temelidir” hükmü yer almıştır.

Aile yapımız bu nedenle, devletimizin bekası ve Türk Milletinin istikbali için inanılmaz bir önemdedir. Ancak bu halkımız tarafından bilinmemekte veya bilinse bile gerektiğince anlaşılamamaktadır.

Aksi olsaydı, anne ve babalar; çocuklarına karşı maddi ve manevi görevlerini yerine getirirken bir de buna milli düşünmeyi, yaşamayı ve davranmayı eklerlerdi.Oysa bu noktada, biz Türkler büyük bir zaafiyet içindeyiz diye düşünüyorum.

Yanılmış olsaydık; kadınlarımızın doğurganlığı azalmaz, menfaatlerimiz için kırk takla atmaz, Türklük söz konusu olunca taviz vermez, oportünist davranmaz, soyguna ve talana göz yummaz, milli hedefleri ıskalamaz ve ülkemizin felakete gidişine bugünkü gibi sessiz kalmazdık…

Türk Milleti adeta bir felakete doğru sürüklenirken; çocuk sayısı bir veya ikiye düşmüş, aile ve komşuluk bağları zayıflamış, topluluk arası ticaret sıfırlanmış ve kardeşin kardeşe yabancılaşmış olduğu,milli menfaatlerin bilinmediği yada görmezden gelindiği gerçeği,evlerimizde ne kadar konuşuluyor?

İnsan eğitiminin başlangıç kaynağı ailedir. Bu nedenle size, bölücülerin nasıl bir ruh yapısına sahip olduklarını ve bu eğitimi aldıkları aile tipi ile şu an milletimizin çekirdeğini oluşturan Türk Aile yapısını karşılaştırmaya çalıştım.

Tepkili olsakda bilmeliyiz ki, aileden başlayarak karşımızda ne istediğini ve ne yapacağını bilen idealist bir insan tipi var. Anne babalarımız ile bizler,nesilden nesile gelen arızalar nedeni ile aymaz bir toplumun oluşmasının en amil sebeblerinden biri olduk.

Yoksa % 93’ü “Ben Türk Milletindenim” diyen bir halkın ve onun devletinin, bölücülük ve terör diye bir sorununun olmaması gerekirdi.

Onun için anne ve babaları uyarıyorum:gelin geleceği el birliği ile oluşturalım ve koruyalım. Türk Aile yapısını, milli hedefleri ve menfaatleri düşünür ve ona göre yaşar hale getirelim. Vatan olmayınca çocuklarınızın ve torunlarınızın geleceği olmaz.Bundan dolayı evdeki hesabımızı; devlet, bayrak, Türk Milleti, toprak gibi hususları düşünerek yapalım. Yoksa milliyetsiz bir topluluğun vatan, devlet, bağımsızlık, din, iman, namus gibi kavramları taşıması ve koruması bir hayalden ibarettir.

Bilmelisiniz ki, toplumdaki müspet değişimi mutlaka aileden başlatmalıyız ve başlatacağız…

 

 

Demografik Türkosfer (Türkofon Milletler Topluluğu – XXIII)

Yirmiiki bölümdür devam edegelen Türkosfer yani Türk Atmosferi dizimizin bu son bölümünde detaylı demografik istatistikler paylaşılacaktır. Eski tabirler Türük Acun diyebileceğimiz bu yeni Türk Dünyası ve Akraba Topluluklar listesi birçoğuna ilginç gelebilir. Ama 415 milyonla 580 milyon arasındaki ve farklı kıtalardaki farklı dinlerden, zamanla farklılaşmış bazı dillerden, hatta kısmen de olsa farklı renklerden bir insan kitlesiyle muhatap olma eşiğinde bulunmak bile heyecan verici olsa gerek.

Bu özel araştırma, yakında yayınlanacak olan TARİHİN YENİDEN YORUMLANMASI ve MİLLÎ STRATEJİ HAVUZU adlı 2 ciltlik dış politika serisi denebilecek kitaplarımızın içinde de yer alacak. Tıkanan ve kilitlenmeye doğru giden Türk Dış Politikası için özgün tasarımlarla alternatif eksenler üretmeye ve bunları projeksiyonlarla simule edip Dışişleri Diplomasimiz adına yeni alanlar ve imkânlar ortaya koymaya çalıştık. Dünya üzerindeki ekopolitik kurguları çözümleyip yerlilik ve millîlik temelinde stratejik kurgular üretebiliyorsak bir Türk Aklı var demektir.

 

T Ü R Ü K     A C U N

 

 

 

DÜNYA TÜRKLERİ / TÜRKÎLER

Sayı (en az)

Sayı (en çok)

ABHAZYA Türkleri / Türkîler

0,2 milyon

0,2 milyon

ADA Türkleri / Türkîler

0,2 milyon

0,3 milyon

ADIGEY Türkleri / Türkîler

0,1 milyon

0,2 milyon

AFGANİSTAN Türkleri / Türkîler

26 milyon

30,5 milyon

ALTAY Türkleri

0,1 milyon

0,2 milyon

ARNAVUTLUK Türkleri / Türkîler

2,7 milyon

2,9 milyon

AZERBAYCAN Türkleri

9,9 milyon

10 milyon

AŞKALİ Türkleri ve Balkan Kıptîleri

50 bin

50 bin

BANGLADEŞ Türkleri

1 milyon

1,5 milyon

BAŞKURDİSTAN Türkleri / Çakmalar

2,5 milyon

2,7 milyon

BATI TRAKYA Türkleri

0,2 milyon

0,3 milyon

BELARUS Türkleri / Türkîler

20 bin

0,1 milyon

BOSNA-HERSEK Türkleri / Türkîler

1,9 milyon

2 milyon

BULGARİSTAN Türkleri

0,8 milyon

1 milyon

BURYATYA Türkleri / Türkîler

0,5 milyon

0,6 milyon

CEZAYİR Türkleri / Türkîler

2 milyon

10 milyon

ÇEÇENYA Türkleri / Türkîler

1,2 milyon

1,4 milyon

ÇİN Türkleri / Türkîler

10 milyon

15 milyon

ÇUVAŞİSTAN Türkleri

1 milyon

1,1 milyon

DAĞİSTAN Türkleri / Türkîler

3 milyon

3,2 milyon

DİASPORA Türkleri

7,8 milyon

8 milyon

DOĞU TÜRKİSTAN Türkleri

25 milyon

35 milyon

ENDONEZYA Türkîleri

4 milyon

5 milyon

ERİTRE Türkleri / Türkîler

10 bin

20 bin

ESTONYA Türkleri / Türkîler

0,3 milyon

0,3 milyon

ETYOPYA Türkleri / Türkîler

20 bin

50 bin

FİLİSTİN Türkleri

0,4 milyon

0,5 milyon

FİNLANDİYA Türkleri / Türkîler

20 bin

0,2 milyon

GAGAVUZYA Türkleri

0,2 milyon

0,2 milyon

G.DOĞU ASYA Türkleri / Turukkarlar

1 milyon

1,1 milyon

GÜNEY AZERBAYCAN Türkleri

28 milyon

30 milyon

GORALILAR ve BOYAŞLAR

0,1 milyon

0,1 milyon

GÜRCİSTAN Türkleri

1,2 milyon

1,5 milyon

HAKASYA Türkleri

0,2 milyon

0,3 milyon

HİNDİSTAN Türkleri / Türkîler

21 milyon

61 milyon

IRAK Türkleri

2,5 milyon

4 milyon

İNGUŞYA Türkleri

0,4 milyon

0,5 milyon

İRAN Türkleri

6 milyon

11 milyon

KABARDEY-BALKAR Türkleri/Türkîler

0,6 milyon

0,7 milyon

KALMUKYA Türkleri

0,2 milyon

0,2 milyon

KARAÇAY-ÇERKES Türkleri / Türkîler

0,4 milyon

0,5 milyon

KAZAKİSTAN Türkleri

13 milyon

15 milyon

KARELYA Türkleri / Türkîler

50 bin

0,1 milyon

KEŞMİR Türkleri / Türkîler

0,9 milyon

1 milyon

KIRGIZİSTAN Türkleri

5,4 milyon

5,6 milyon

KIRIM Türkleri

0,3 milyon

0,5 milyon

KIZILDERİLİLER / YERLİLER

3 milyon

10 milyon

KOSOVA Türkleri / Türkîler

1,8 milyon

1,9 milyon

KUZEY KIBRIS Türkleri

0,3 milyon

0,4 milyon

LİBYA Türkleri / Türkîler

1 milyon

2,5 milyon

LİTVANYA Türkleri / Türkîler

10 bin

50 bin

LÜBNAN Türkleri

0,1 milyon

0,2 milyon

MACARİSTAN Türkleri / Türkîler

1 milyon

10 milyon

MAKEDONYA Türkleri / Türkîler

1 milyon

1,1 milyon

MAĞRİP Türkleri / Berberîler

10 milyon

20 milyon

MANÇURYA Türkleri / Türkîler

10 milyon

11 milyon

MARİ EL Türkleri / Türkîler

0,2 milyon

0,3 milyon

MELUNCANLAR

3 milyon

4 milyon

MEKSİKA Türkleri / Türkîler

400 bin

1 milyon

MISIR Türkleri / Türkîler

18 milyon

28 milyon

MOĞOLİSTAN Türkleri / Türkîler

2,8 milyon

3 milyon

MOLDOVA Türkleri / Türkîler

20 bin

0,1 milyon

MORDOVYA Türkleri / Türkîler

0,3 milyon

0,4 milyon

OSETYA Türkîleri

0,5 milyon

0,6 milyon

ÖZBEKİSTAN Türkleri

29,8 milyon

30 milyon

PAKİSTAN Türkleri / Türkîler

36 milyon

58,5 milyon

POLONYA Türkleri / Türkîler

30 bin

0,3 milyon

PATANÎ Türkîleri / PATANLI Türkler

1,2 milyon

1,3 milyon

PAŞTUN / PATAN Diasporası

5 milyon

6 milyon

ROMANYA Türkleri / Türkîler

1,0 milyon

1,2 milyon

RUSYA Türkleri / Türkîler

4,4 milyon

5 milyon

SAKHA Türkleri

0,5 milyon

0,6 milyon

SANCAK Türkleri / Türkîler

0,2 milyon

0,3 milyon

SEKELİSTAN Türkleri

0,8 milyon

1,1 milyon

SURİYE Türkleri

1,5 milyon

3,5 milyon

SUUDÎ ARABİSTAN Türkleri

0,4 milyon

0,8 milyon

TACİKİSTAN Türkleri / Türkîler

7,8 milyon

8,0 milyon

TATARİSTAN Türkleri

2,5 milyon

2,6 milyon

TUNUS Türkleri / Türkîler

2,2 milyon

2,8 milyon

TUAREGLER / Sahra Türkleri

1,2 milyon

1,5 milyon

TUVA Türkleri

0,3 milyon

0,4 milyon

TÜRKİYE Türkleri

76,5 milyon

76,6 milyon

TÜRK Çingeneleri / Müslüman Romanlar

0,2 milyon

0,2 milyon

TÜRKMENİSTAN Türkleri

5 milyon

5,2 milyon

UDMURTYA Türkleri / Türkîler

0,5 milyon

0,6 milyon

UKRAYNA Türkleri / Türkîler

4 milyon

5 milyon

ÜRDÜN Türkleri / Türkîler

0,5 milyon

0,8 milyon

YEMEN Türkleri / Türkîler

30 bin

2 milyon

YUNANİSTAN Türkleri / Türkîler

1 milyon

3 milyon

T O P L A M

415,8 milyon

580,2 milyon