27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 764

Megri Megri*

(Tuz’un Koktuğu Yerde Adalet Firar Eder)

Cumhuriyet tarihimizin son 13 yıllık döneminde hükümet, Türk demokrasisinin alışık olmadığı tarzda bir yönetim sergiliyor. Yaptığı icraatların, çıkışların her seferinde muhalefet karşı çıkıyor, direniyor bağırıyor çağırıyor ama en sonunda onunla birlikte masaya oturmak zorunda kalıyor. Yandaşlar ise; “kafa yormağa değmez ben bilmem büyüklerimiz bilir, onlar ne derse o olur” tarzında.

– Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinde,

-Çözüm sürecinde,

-Erdoğan’ın, cumhurbaşkanı oluşunda,

-Anayasa ve Başkanlık tartışmalarında hep böyle olmuştur maalesef.

Şayet Sayın Gül’ün C.Başkanı seçildiğinde mecliste yeterli çoğunluk bulunmasaydı, (sağlanmasaydı) belki de Gül’ün yerine başka birisi seçilecekti. Ama neylersiniz ki sihirli bir el! Geldi dokundu ve Gül seçildi.

Çözüm sürecinde muhalefet bağırdı çağırdı dinleyen yok. Bundan sonra analar ağlamayacaktı, gözyaşları dinecekti. Kılıçtaroğlu baktı olacak gibi değil, kendi milletvekilleri dahi PKK’lı iyi çocuklarla! Dağlarda gezmeğe başladı, “bari şu işin bir ucundan da ben tutayım, bizim de gözyaşı dindirmede katkımız olsun” dedi.

Ama zamanın başbakanı kendisini o kadar inandırmıştı ki, “Milli birlik ve kardeşlik başlığı altında ki Çözüm sürecine” böyle bir fırsat yakalamışken neden başarılarıma başkalarını da ortak edeyim deyip reddetti, gölge etme başka ihsan istemez diyerek.

Bu güne baktığımızda, değil anaların gözyaşlarının dinmesi, göz pınarları kurudu anaların göz pınarları! Hiç böyle olacağını bilebilseydi Kılıçtaroğlunu almazmıydı yanına, her zaman yaptığı gibi bütün suçu yüklerdi onun omuzlarına sıyrılırdı işin içinden.

Muhalefet’in taktiksel hatası, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine vesile oldu ve o gün, bu gündür Türkiye’nin güneydoğusunda adı konulmamış asimetrik bir savaş varken, her gün ikişer üçer şehit haberleri gelmesine rağmen başkanlık ta başkanlık! Sanki Türkiye’nin tek eksiği BUymuş gibi.

Muhalefet bunda da ilk baştan karşı çıktı, başkanlığa hayır, anayasanın ilk dört maddesinin kılına zinhar dokundurtmayız! Dedi ama sonunda kabul etmiyoruz ama getirsinler tartışalım demeğe başladılar. Zaten getirsinler tartışalım değip’te masaya oturmak, bu işi kabul ediyoruz demekten ibarettir. Yeni anayasa yapma konusunda ise aşağı yukarı hepsi hemfikir. Hâlbuki yeni anayasa yeni bir devlet kurulurken yapılır, mevcut anayasanın aksayan yönleri varsa tadil edilir, düzeltilir.

**  **  **

Beyazıt Öztürk Olayı (Beyaz Şov)

Programı izlemedim olayın mahiyetini basından ve medya’dan takip ediyorum. Anladığım kadarıyla Beyazıt Öztürk’e, yargısız infaz yapılıyor. Program’a Güneydoğu vilayetlerinden bir bayan telefonla bağlanıyor ve: “Siz orada eğlenirken burada çocuklar ölüyor” diyor. Kadın başka neler söylüyor bilmiyorum ama Beyazıt Öztürk, bu bayanı salondaki seyircilere alkışlatıyor. Bütün olay da bu alkıştan sonra kopuyor. Vay efendim öyle birisini nasıl alkışlatırsın, nasıl telefon bağlantısı kurup konuşursun!

Sarayın danışmanından veryansın, yandaş basın kalemşörü Cem Küçük’ten veryansın, savcılar derseniz anında hazır ve nazır derhal soruşturma’nın fitilini ateşliyorlar.

Her gün ikişer üçer şehit cenazesi gelirken o tür eğlenceleri bende yadırgıyorum, hiç değilse şehitlere ve şehit ailelerine birazcık saygı gerekmezmi, hâşâ bu şehitler vatan savunması için değil de komşu kızını ayartmağa gittiklerinde mi canlarından oluyorlar?

Aslında işin esası, suçluluk psikozu içerisin de yaptıkları hataların bedelini birilerine ödetmek.

Yoksa son yılları gözünüzün önünden sinema şeridi gibi geçirecek olursanız hangi işleri kanuna uygun, Hangisi soruşturma gerektirmiyor?

-Çözüm süreci müddetince PKK’lıların şehirlerimize silah yığınağı yapılırken görmezden gelinmesi,

-Bebek katili terörist başı ile devleti aynı masaya oturtup teröre çare aranması,

-Devlet yöneticilerinin bizatihi kendileri olmak üzere terörist başına methiyeler dizmeleri,

-Türkiye’ye girmesi bile yasak olan Şivan Perver’i topraklarımıza getirtip şehit ailelerinin gözlerinin içine baka baka el ele tutuşup “megri megri” türküsünü söylemek hangi hukuka uygun,

-En başından Cumhurbaşkanının oturduğu saray, kanunlara ve imar planına uygun olmadığından adına kaçak saray denilmiyormu?

Muhalif milletvekilleri tarafında sürekli savcılara suç duyurusunda bulunulduğunda bunların hangisi görevini lâyıkıyla yaptı?

Bu yüzden tuz’un dahi koktuğu ülkede hukukçuların ortaya çıkıp suçlu aramasına en hafifiyle:

“Hadi canım sende” denilmezde ne denir?

Saygılarımla.

 

*Megri Megri Şivan Perver ve İbrahim Tatlısesin devlet erkanı önünde söyledikleri PKK’lı bir terörist için yakılmış ağıt.

Megri: Ağlama

 

 

Birisinin Yapabileceği İşi, Hiç Biri Yapmayınca

Bu hikâye, isimleri;

her biri”,

“birisi”,

“her hangi biri”,

“hiçbirisi”

olan dört kişinin hikâyesidir.

Yapılması gereken çok önemli bir iş vardı.

Ve her birinden onu yapması istendi.

Her biri, bunu birisinin yapacağından emindi.

Her hangi biri bunu yapabilirdi.

Ama hiçbiri bunu yapmadı.

Birisi buna çok kızdı.

Çünkü her birinin göreviydi.

Her biri, bunu birisinin yapacağını zannediyordu.

Ama hiç biri bu işi her birinin yapamayacağını düşünemedi.

Ve sonunda birisinin yapabileceği işi, hiç biri yapmayınca, her biri birisini suçladı.

“Sorumlusu olmadığımız şartlara verdiğimiz tepkilerden sorumluyuz.” Allan Massie

“Herkesin işi haline gelmiş bir iş, aslında hiç kimsenin işi değildir.”

 

Sevgiyle kalın…

 

 

Tenkîdim:

Hem Sağcıya, hem Solcuya

Aslında, hem şucuya hem bucuya

Hem inanana, hem inanmayana

Hem edene, hemen kabul

Hem edene, hemen ret

Hem mü’mine, hem münkire

Hem iyiye, hem kötüye

Hem güzele, hem çirkine

Bilmeyene artısını, eksisini birşeyin

Olana, fikir-görüş sahibi bireyin

İsteğim:

Herhangi bir şeyi veya birşeye

Bilerek inanç ve kabul ediş

Ya da bilerek, onu reddediş

Çünkü bilmek;

İlle de gerektirmez, inanç ve kabulü

İlle de icap ettirmez, inkâr ve reddi

İsterim ki,

Oku fakat, etme hemen kabul

Oku lâkin, etme hemen ret

Bir süre, öğrendiklerini yatır kuluçkaya

Dinlendir, okuduklarını biteviye

Olsun eşit, müspet-menfi bir seviye

Sonra ver kararı, kabul veya redde

Kalmasın aklında, meçhul bir madde

Önce oluşsun sende, geçici bir şüphe

Sonra öyle bir kabul, olsun ki tastamam

Demeyesin inkâr fırtınaları karşısında

El-aman, el-aman

Değilim ben, böyle bir adam

Çok zor inan

Et, çok zor kabul

Ama, bir de inanınca

Ya da, edince kabul

Olsa da karşında, tüm cihan

Vız gelmeli vız

Alarak, kararından hız

Öyle sarıl ve yapış ki, dâvâna

Olsa da bütün dünya, karşında

Hele bilince Hakk’ı, hakikati

Ver ona, olanca dikkati

Hiçten bile değil artık

Okumak dünyaya meydan

Gezerek dünyayı, meydan meydan

 

 

KOÜ Örgüt Folluğu muydu?

Son günlerde ülkemizin iç ve dış hatlarında güvenlik eksenli gelişmeler artarak sürmekte. Allah devletimizin ve güvenlik güçlerimizin yardımcısı olsun. Diyarbakır’ın Çınar İlçesinde ve İstanbul Sultanahmet’teki terör saldırılarında hayatını kaybedenlere Tanrı’dan rahmet diliyoruz. Etnik yada dinî temelli veyahut hangi ad ve amaç adı altında yapılırsa terörün her türlüsüne bütün varlığımızla karşıyız.

Türk Eğitim Sen Kocaeli Üniversitesi Temsilciliği olarak geçtiğimiz günlerde PKK’lı teröristlerinin ve siyasi destekçilerinin terörü şehirlere taşıma gayretlerine karşın canla başla kamu düzenini sağlamaya çalışan devlet birimlerini hedef alan 1100 akademisyen imzalı skandal bildiriyi kınıyoruz. Açıklamada maalesef Üniversitemizden de 19 akademisyenin imzası var. Bunlardan 7’si profesör, 7’si doçent, 4’ü yardımcı doçent ve 1’i de araştırma görevlisi olarak maaş almaktadır.

4 dönem (16 yıl) Komsuoğulları’yla yönetilen KOÜ özellikle Sezer Komsuoğlu döneminde terörle ilintili örgütlerin folluğu haline gelmişti. Açıktan PKK propagandası yapan metne imza atan ‘meşhur’ hocalar Kocaeli Üniversitesi’nde. Geçtiğimiz günlerde ilimizde terör operasyonu yapıldı; gözaltına alınanlar Kocaeli Üniversitesi’nde öğrenci. Geçen yıl İstanbul’da canlı bomba eylemi düzenleyen kadın Kocaeli Üniversitesi öğrencisi. Kobani’de savaşan Kocaeli Üniversitesi öğrencisi, Ankara’daki Kobani Eylemi sırasındaki patlamada ölenler Kocaeli Üniversitesi öğrencisi.

Hangi terör olayı varsa içinden, kenarından illa Kocaeli Üniversitesi geçiyor. Üniversiteyi Hitlervari yöntemlerle yöneten ve her tarafından haksızlık – hukuksuzluk akan Sezer Komsuoğlu dönemi 1 sene önce kapandı kapanmasına ama KOÜ’de yuvalanmış terör gurupları, bunların maddi – manevi destekçileri olan hocalar ve eskiberi görev yapan bazı yöneticiler sayesinde hala etkileri, etkinlikleri fazla. Allah Sadettin Hülagü Rektörümüzün yardımcısı olsun. 15-16 yıl boyunca terörün ve terör uzantılarının arka bahçesi haline gelmiş bir eğitim – bilim kurumunu tekrar asli mecrasına döndürmek kolay olmayacak.

Bu itibarla buradan Türk Eğitim Sen Genel Merkezimiz ve Kocaeli 1 Nolu Şubemiz gibi TES KOÜ Temsilciliği olarak bir kez daha haykırıyoruz:

“Terör yandaşlığına hayır! Terör propagandasına hayır! Terörle müzakereye hayır; terörle teröristlerin anladığı dille mücadeleye evet! Etnik yada dinî kisveli terör guruplarıyla ve bunlara destek veren odaklarla tam anlamıyla mücadele edilmelidir. Terörün ekonomik kaynakları kurutulmalı, siyaset ve medya bağlantıları koparılmalıdır. PKK terörünü Kürt kökenli insanımızın kimlik mücadelesi gibi sunanlar ve Terör Örgütü’nün muhatap alınmasını isteyenler hakkında fezleke düzenlenmelidir. Terörün kamu çalışanları içindeki bağlantıları ayıklanmalıdır. Ölenlerimize rahmet, yaralılarımıza şifa, milletimize sabır diliyor ve herkesi TERÖRE KARŞI NET OLARAK SAFINI BELLİ ETMEYE ÇAĞIRIYORUZ.”

 

 

Resmî İdeolojiden Resmî Teolojiye Geçiş

2002; resmî ideolojiye hasımlıkta başı çektiği kabul edilen Millî Selâmet / Refah Hareketi’nin farklı gömlekli uzantısı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarıdır, dolayısıyla resmî teolojinin de Osmanlı sonrası ilk iktidarıdır.

Milliyetçi kanadın da muhafazakârlık adı altında düştüğü “resmî ideoloji” tuzağı, cumhuriyetle ve laiklik gibi cumhuriyet değerleriyle hesabı olanların bulduğu bir kavram kılıfı üzerinden devlet karşıtlığıydı.

AKP İktidarı’nda resmî ideoloji tabirini duymaz olduk. Neden; resmî ideolojiden resmî teolojiye geçtiğimizden mi? Resmî teoloji derken de standart din anlayışını kastediyoruz; diyanet bazlı resmî din anlayışını.

Aslında bu yazının başlığını “Din Sporu ve Ülkemizdeki Müslümanlık Antrenmanları” da koyabilirdik. İlk âyeti bile ömründe ‘oku‘mayanlar alınır ve namaz-niyaz hareketleriyle, cenaze-kandil kutsamalarıyla Sırat’tan Cennet’e atlama taliminde bulunanlar itiraz ederlerdi.

Yada “Müslümanları Kıblesi Kâbe mi, ABe mi?” olabilirdi. Bu defa ‘Niyet ettim Allah için…’ ile başlayan cümleleri ancak ezberleyebilen cami çay ocaklarındaki cemaatimiz bozulur ve bol ‘tövbe, tövbe’li cümlelerle cevap verme zahmetine katlanırdı.

Oysa AB ülkelerine sığınmak için onlarca Müslüman ülkeden insanlar muşambadan botlarla ve kâğıttan can yelekleriyle dünyanın hazin manzaralarından birini sunuyorlar. Ve bu durumun tek bir savaşla ilgisi yok; her zaman böyle. American Green Card‘ını alabilen 3-5 bin kişi arasına girebilmek için Türkiye Müslümanları bir taraflarını yırtmıyor mu?

Namazda, nüsukta niyeti dil olarak ‘Allah için‘ yapmaktan öte günlük yaşamdaki iş ve alışverişleri, konu ve komşuluklara yaklaşımları Allah için yapmak lüzumu var. Çevreni ve beldeni Cennet’e çevirmeden bazı sportif hareketlerle Cennet ödülü kazanacağını umanlar Kur’an ve fıtrattan haberdar mı?

AB ve ABD’den talimat alan Müslüman idareciler ile ülkelerindeki İktidar sahiplerinin sözünden çıkmayan din âlimleri / İslamî tipler bir de yaptıklarını ve yaşadıklarını din diye sunmuyorlar mı?

Hiç sormuyor musun; dünyanın en mükemmel dini bizde de, niye dünyanın en kötü ve en geri medeniyetlerini biz yönetiyoruz? Bozuk ve tahrif edilmiş dinlerin mensuplarının ileri medeniyetleri neden gözümüzü kamaştırıyor peki?

Soru sormayacaksın, sana da “Rabb’in kim, Dinin ne, Kimin ümmetisin?” sorularından başka soru sorulmayacak; cevapları da 70 yıldır ezberliyorsun ya Millî Piyango sana çıkmasın da kime çıksın?

“Melekler dişi mi, erkek mi?” merakındaki Bizans hastalığına tutulduk, gidiyoruz baht rüzgârına göre. “Tavuktan kurban olur mu”, “Sakız orucu bozar mı” ve evlilik, cinsî münasebet gibi işlerin fetva hattıyla büyük hizmetlerde bulunan Diyanet’imizin reisi de maşallah Cemil Meriçvari cümleler kurabiliyor.

Hiç mi Allah korkunuz yok kardeşim? Hiç mi cesaretiniz yok? Hiç mi Kuran’ı referans almazsınız? Hiç mi emekli olmadan hakkı söylememek? Hiç misiniz?

Hadi Atatürk‘ün kurumunda devletten maaş ve milletten ekstralarla güzel güzel idare ediyorsunuz da “İnnellezîne yektumûne mâ enzelellahu min’el-kitâbi ve yeşterûne bihi semenen kalîle. Ulâike mâ ye’külûne fî bütûnihim ille’n-nâr” (Bakara 174) hükmünü nasıl göğüsleyeceksiniz?

Din Devlet’in midir, Diyanet’in midir yoksa Allah’ın mı? Resmî din olur mu?

 

 

Soyu Kırılan Kim? / Ermeni Meselesi

Kafkasya’nın taşeron devletlerinden Ermenistan, sadece Türkiye’nin ve Türkiye Türklerinin değil, 1800’lü yıllardan itibaren batılı devletler ve Rusya tarafından bütün bir Türk dünyasının gücünü kırmak ve sıfırlamakla görevlendirilmiştir.

Ermenistan’ın, Rusya’dan destek alarak zarar verdiği ülkelerin başında Azerbaycan vardır.

Azerbaycan Türklerinin şuurlu-vatansever bir aydını olan Prof. Dr. Hanım Halilova, ‘Soyu Kırılan Kim? / Ermeni Meselesi‘ isimli eserinde, Hıristiyan batının bilmek ve anlamak istemediği gerçekleri güvenilir ve aksi ispatlanamaz kaynakları ve belgeleri delil göstererek, anlayabilecekleri tarzda ortaya koyuyor.

Prof. Halilova, Ermeni Meselesi ile alakalı bilgileri açıklamaya, Ermenilerin tarih sahnesine çıkışlarına dair söylentilerle başlıyor. Kronolojik bir sıra tâkip eden eserde Osmanlı Ermenileri arasındaki ilk ayrımcılık, düşmanlık ve ihânet hareketlerinin 1860 yılında başladığı belirtiliyor.

Kendilerine verilen vazifeyi yapabilmek için kurdukları ilk dernek, ‘Hayırsever Cemiyeti‘dir. Sonra ‘Fedakârlar Cemiyeti‘, ‘Araratlı‘, ‘Okul Sevenler‘, ‘Doğu‘ ve ‘Klikya‘, ‘Silahlılar Cemiyeti‘, ‘Kadınlar Cemiyeti‘, ‘Anavatan Savunucuları‘, ‘Kurtuluş İçin Birlik Cemiyeti‘, ‘Kara Haç Cemiyeti‘ ve diğerleri kuruldu.  Bu cemiyetler, Rus Ermenileri ve Rus Konsoloslarının yardımlarıyla; 1862, 1865, 1875, 1878, 1879 yıllarında Zeytun, 1862 yılında Van, 1863 yılında Muş, 1865 yılında Çarsancak’ta isyanlar çıkardılar.

İhtilalci faaliyetleri gerçekleştirmek üzere, ilk Ermeni siyasî partisi ‘Armanekan Cemiyeti‘ 1885, ‘Hınçak Komitesi‘ 1887, ‘Taşnaksütyun Cemiyeti‘ 1890 yılında kuruldu. Bu cemiyetlerin ortak hedefi, ‘Bağımsız bir Ermenistan Devleti‘ kurmaktı. Hınçak ve Taşnak üyeleri birleşerek 15.000 Osmanlı Ermenisi, Rus ordusuna katılarak, vatandaşı oldukları Osmanlı Devleti’nin ordusuna karşı savaşmayı kararlaştırdılar.

Yahudiler, Hitler Almanya’sı tarafından katledilen bir aile için filmler çevirip, romanlar, sahne eserleri yazarak-yazdırarak bütün dünyayı ayağa kaldırdılar. Ermenilerin 1910-1922 yılları arasında yaptığı soykırımlarda katledilen Müslüman Türklerin sayısı birkaç milyonu aşmasına rağmen, batılı ülkelerin haberi olmadı.

Acı gerçekler; tanınmış Rus roman yazarı Tolstoy’un kızı Lvovna Tolstaya’nın kaleme aldığı hâtırâlarında şu cümlelerle yer alıyor:

‘Van ‘da biz, Ermenilerin insanlık dışı gaddarlığını gözledik. Ermenilerin, kadınların göğüslerini kestiklerini, kollarını bacaklarını tersyüz ettiklerini ve kırdıklarını söylüyorlardı. Bu insanlık dışı gaddarlığın kurbanlarını, bizzat ben kendim gördüm. Biz Van ‘a geldiğimiz zaman, esirlerin bir bölümü ölmüştü. Yaklaşık 800 kadar insan kalmıştı. Beslenme işini organize ettik; insanların ve çamaşırların yıkanması için su ısıttık. Malzemeleri askeriyeden alıyorduk. Ancak birçok şey bulunmuyordu. Sabun bulmak mümkün değildi. Gölden sodalı-tuzlu kum kullanıyorduk. Bu kumla çamaşırları yıkamak mümkündü. İlkel bir çamaşırhane kurduk. Bir defasında, canlı bir Türkü gömmeye götürdüler. Her gün 15-20 cesedi eski çukurlara yuvarlıyor ve toprakla üstünü gelişi güzel kapatıyorlardı.

100-200 kadar hasta, yaralı Kürt ve Türk kadınları, mobilyasız, yataksız, yiyeceğin çok kıt olduğu eski Amerikan okullarında, bakımsızlıktan öldüler. Günde yaklaşık olarak 20 kişi ölüyordu.’

Prof. Halilova‘nın yazdığı kitapla bunun gibi pek çok trajik sahneler yer alıyor.

132-198. sayfalarda soykırımdan kurtulabilen şâhitlerin ifâdelerinden inanılması güç katliam hâdiseleri yer alıyor. Bu ifâdelerden birinde şu satırlar var: ‘Şatak’ın Serir karyesi ahâlisindeniz. Etrâfımızda bulunan Sortikin, Akçanis, Mezre’a, Purs karyelerinin bütün Ermenileri, bir sabah erkenden köyümüzü sardılar. Dînimize, îmânımıza söğerek üzerimize ateş açtılar ve karyemize doldular. Altmış nüfustan ancak, on beş erkek kaçabildik. Diğerlerinin kâffesini yakdılar. Malımızı, eşyamızı, kadınlarımızı götürdüler.’

199-216. sayfalarda ise Ermenilerin itiraflarıyla Ermenilerin yaptıkları soykırımlar anlatılıyor. Sasun isyanlarının elebaşısı olan Andranik Çelebiyan’ın ifâdesinden birkaç cümle: ‘Sasun için hiçbir yarar sağlamadan kırıldılar. Bu bir iftiradır. Daima kırıldığımızı hatırlarlar da aynı şekilde kırdığımızı niye konuşmazlar? Türklerin gücü bizi kırmaya yetmemiştir. Yiyeceğimizin az olması bir gerçekken bizler kırılmadık. Elçiliklere sunmaları için sahte adlar kullanarak 7000 (yedi bin) kişinin öldüğü yalanını uydurduk.

Prof. Halilova‘nın kitabında; Taşnaksutyun Partisi’nin kurucu lideri ve 1918 yılı Temmuz ayında kurulan Ermenistan Devleti’nin ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuni’nin 1923 yılında Bükreş’te yapılan Ermeni meselesi ile alakalı Taşnak Partisi toplantısında sunduğu rapor, gerçekleri bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Uzun raporda şu cümleler dikkat çekiyor: ‘Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bu gün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Olayların sebebi biziz! Barış teklifini reddettik ve Türklere karşı ayaklandık ve de savaştık.’

Kitabın diğer sayfalarında; ‘Mustafa Kemal Atatürk’ün Ermeni Meselesine bakışı ve Kafkasya’da Ermeniler‘, ‘Kafkaslarda 1917 sonrasında Ermeniler‘, ‘Kafkas İslam Ordusu‘,  ‘Bakü’nün işgali‘, ‘31 Mart 1918 Bakü soykırımı‘, ‘Karabağ meselesi‘, ‘Hocalı soykırımı‘, ‘İşgal edilen Azerbaycan toprakları‘, ‘Ermeni saldırılarına karşı kurulan Kadın Taburu‘, ‘Yakın Tarihte Ermeni Terör Örgütleri‘ başlıklı; yüksek sesle ağlamadan ve ayağınızı kırmak istercesine yere vurmadan, masanızda iseniz masayı, yakınında iseniz kapıyı veya duvarı yumruklamadan okuyamayacağınız insanlığın yüz karası, utanç belgesi bölümler yer alıyor.

Ermenilerin Avrupa ve ABD şehirlerinde katlettikleri Türk diplomatları ile alakalı âdi cinayetlerin anlatıldığı sayfalar, insan hakları savunucusu batılıların suratlarına çarpılan Osmanlı tokadı gibidir.

Bir başka bölümde; ‘Çırpınırdın Karadeniz‘ şarkısının hikâyesi ve  Zeki Velidi Togan ile Lenin arasındaki konuşma dikkat çekiyor:

Togan: Sen söz verdin, hani Tataristan bağımsız olacaktı?

Lenin: Sen siyâset ile ahlakı birbirine karıştırıyorsun.

Togan: Böyle ahlaksız siyâset olur mu?

12,5 X 20 santim ölçülerinde, 408 sayfalık resimlerle ve belgelerle zenginleştirilmiş kitap, 2015 yılında, Töre-Devlet Yayınları tarafından okuyucuya sunuldu.

Dağıtım ve Satış Hizmetleri:

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110 İstanbul.

Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74

e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com //  www.bilgeyayincilik.com

 

Prof. Dr. Hanım Halilova:

 

Azerbaycan’ın Kobalt kasabasında ailesi sürgündeyken doğdu. Babası Aziz Halilov Azerbaycan’da valilik yapmaktaydı. Sovyet rejimine karşı çıktığı için 1937’de sürgüne gönderildi. Annesi Merife (Mustafa kızı); Van’ın Erciş ilçesindendi. 1915 yılında Ruslar Van’ı işgal ettiğinde Ermeniler, Hanım Halilova’nın dedesi Mustafa Çavuşoğlu’nu ve bütün akrabalarını şehit ettiler. Azerbaycan’da kurulmuş olan İslamî Yardım Teşkilatı, Van ve çevresinde birçok yetim çocuk ile birlikte Hanım Halilova’nın, o sırada 7 yaşında olan annesi Merife Hanımı da Azerbaycan’a götürüp evlatlık verdi. Annesi Türk olduğu için O’nu da babası ile birlikte sürgüne gönderdiler.

 

Hanım Halilova, 1969 yılında Bakü Devlet Üniversitesi Kimya Fakültesi’ni bitirdi. Yeni bir ilim dalı olan biyo-jeokimya ilmi, dünyada yalnızca orada araştırılıyordu. 1974 yılında Moskova’da doktorasını tamamlayarak ‘doktor’ unvanını aldı. 1979’da doçent oldu. 1983 yılında, Azerbaycan İlimler Akademisi başkanı tarafından Hanım Halilova’nın genç ve başarılı bir ilim insanı olduğu gerekçesiyle zamanından önce profesörlük unvanını alması gerektiği talimatı verildi. Ancak Sovyet Bloku’nda profesör olmak için Komünist Partisi’nin üyesi olması gerekmekteydi. Halilova’ya, Komünist Partisi üyeliğini reddettiği için profesörlük unvanı verilmedi.

 

Hanım Halilova, 20 yaşından itibaren Ebülfez Elçibey ile birlikte Sovyet İmparatorluğu’na karşı Azerbaycan’da gizli mücadele veren ilk kadındı. 1975’de Elçibey, R. İsmailov, KGB tarafından ‘Panturanist ve Panislamist‘ suçlaması ile gözaltına alındılar. Hanım Halilova da evde nezarete alındı. Her şeyi Elçibey üzerine aldığı için yalnızca o tutuklandı.

 

1988’de ‘Meydan Özgürlük Hareketi ‘nde Halilova kadın hareketinin lideri idi. 20 Ocak 1990’da 5.000 kadına rehber olarak Rus tanklarına karşı yürüyüş yaptılar. 1992’de Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey, Halilova’ya devlet bakanlığı teklif etti. Halilova, teklif edilen makamları reddederek Ermenilere karşı Azerbaycan ‘Kadın Taburu ‘nu kurdu ve savaş bölgelerinde Ermenilerle savaştı. 1993’de Elçibey’e karşı darbe yapıldığında darbeciler, Elçibey ve Halilova’yı öldürmek istediler. Elçibey, kendi köyü olan Keleki’ye gitti. Halilova ise Türkiye’ye geldi. 1994’te Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyesi olarak göreve başladı; 2010 yılında profesör oldu.

 

Hanım Halilova KKTC, Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya, İngiltere, Almanya, Rusya, ABD ve Türkiye’de üniversiteler başta olmak üzere Polis Akademisi, Millî Güvenlik Akademisi ve Jandarma Okulu’nda Türkiye’nin Jeopolitik ve Stratejik önemini, Türk ve İslam Dünyası’nda tek lider ülke olduğunu anlatan konferanslar vermiştir. Hâlen bu çalışmalarına devam etmektedir.

 

Prof. Dr. Hanım Halilova’nın ilmî 15 projesi, 10 eseri, yurtiçinde ve yurt dışında 200’den fazla makalesi yayınlanmıştır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün 2006-2009 yılı programında görev almıştır. Hâlen T.C. Sağlık Bakanlığı Kanser Danışma Kurulu’nun alt birimi olan ‘Medikal Jeoloji Alt Kurulu’nda danışman olarak bilgi ve tecrübelerini Türkiye’nin istifadesine sunmaktadır.  Ayrıca Çankırı Valiliği ile ‘Çankırı Tuz Mağarasında Doğal Tedavi Merkezi ‘ projesi üzerinde çalışmaktadır.

 

Yayımlanan kitaplarından bâzıları:

Ders Kitapları: İyot, İnsan Sağlığı, Çevre: 1998, Mikro Elementlerin Biyo-jeokimyası: 2004, Doğadan Gelen Sağlık: 2008

Diğer Kitaplar: Tarihten Bugüne Türk Kadını: 2005, Bey / Ebülfez Elçibey: 2009, Soyu Kurulan Kim? Ermeni Meselesi: 2015

KUŞBAKIŞI:

İlmî Heyetin İstanbul ve Çanakkale Seyahati:

 

1915 yılının Şubat ayında başlayan Çanakkale Savaşları’nın, aynı yılın sonlarına yaklaşıldığında Türk ordusunun zaferiyle neticeleneceği anlaşılmıştı. 9 Ocak 1916 tarihinde muzaffer taraf kesin olarak belli oldu. Buna rağmen Osmanlı topraklarında yaşamalarına rağmen resmî yollarla duydukları olaylardan ve haberlerden şüphe edenler vardı. Zira karada ve denizde düşman kuvvetlerinin güçlü olduğu zihinlerde yer edinmişti. Bu durumu Bahriye Nazırı ve Suriye bölgesindeki 4. Ordu kumandanı Ahmet Cemal Paşa fark etti. Osmanlı Devletinin sınırları içerisinde bulunan merkeze ve savaş bölgesine uzak bölgedeki güvenilir bir grup insanı, zaferin Türkler tarafından kazanıldığını mahallinde görmeleri, savaş alanını ve İstanbul’u gezmeleri için temsilci olarak gönderdi. Bu insanlar, geri döndüklerinde bölgelerindeki insanlara, gördüklerini anlatacaklar ve herkes, zaferin kazanıldığına inanacaktı. Bu heyet başşehir İstanbul’da kaldığı zaman içerisinde halka karışacak ve bu sâyede hükümet merkezindeki durum ve devlet kuruluşları hakkında da bilgi sahibi olacaktı. Bildiklerini, çevresindeki insanlara anlatacak, onların devlete olan güvenini tâzeleyip kuvvetlendireceklerdi.

 

Bu maksatla Suriye-Filistin heyeti kara yoluyla İstanbul’a, oradan da Gelibolu Yarımadasına gitmek üzere yola çıktı. Milletlerin var oluşunda Allah’ın azametine kendi gözüyle şâhit oldu: Heyet, düşman bayraklarının alçaldığını ve Osmanlı bayrağının dalgalanıp yükseldiğini gördü. Heyettekiler iki ay sonra bölgelerine döndüklerinde, gözlerinin şâhit olduğu benzersiz manzarayı çevrelerindeki insanlara anlattılar. Ayrıca bu kutlu seyahatin gelecek nesillere doğru olarak aktarılması için müşâhadelerinin kayda geçirilmesinin ve kitap olarak basılmasının faydalı olacağını düşündüler.

 

Heyetteki şahıslardan El-Belâğ Gazetesi Sahibi Muhammed el-Bâkir,  El-Muktebes Gazetesi Sahibi Muhammed Kürd Ali, Ebâbîl Gazetesi Sahibi Hüseyin el-Habbâl, El-İkbâl Gazetesi Sahibi Abdulbâsit el-Unsî, görüp düşündüklerini yazdılar. Yazdıkları, Beyrut’ta Yusuf Sâdır’ın matbaasında 1916 yılında basıldı.

 

Bahse konu eser, Halil İbrahim Şanverdi ve Gürkan Dağbaşı tarafından Türkçeye çevrildi. Prof. Dr. Ömer Çakır ve Yrd. Doç. Dr. Lokman Erdemir tarafından notlarla yayına hazırlandı. Kitabın tertip heyetinde: Dr. D. Mehmet Doğan, Prof. Dr. Hicabi Kırlangıç, İbrahim Ulvi Yavuz, Ferhat Koç, Fâtih Gökdağ, Memiş Okuyucu, Mustafa Güvenç, İrfan Çalışan bulundu. Böylece meydana getirilen eser, T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Türkiye Yazarlar Birliği ve Çankırı Karatekin Üniversitesi’nin desteğiyle 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 494 sayfa olarak Ekim 2015’te kültür hayatımıza kazandırıldı. Eserin 188 sayfası Türk alfabesiyle, 306 sayfası eski yazıyla basılmıştır.

 

Yazar Yayınları:

Müdafa Caddesi Nu: 10 Müdafa Apartmanı Kat: 7, Daire: 13 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.212-417 34 72

Belgegeçer: 0.212-232 05 71 e-posta. yazar@yazaryayinlari.com // www.yazaryayinlari.com

 

Dünyayı Değiştiren Şaşırtıcı Buluşlar:

 

İş Bankası Kültür Yayınlarının Çocuk – Bilim Dizisi grubundan çıkan kitap, dünya tarihindeki şaşırtıcı dönüm noktalarını konu ediniyor.

 

Otomobil veya bilgisayar icat edilmese, acaba dünyamız nasıl bir yer olurdu?

 

İnsanlık tarihi televizyondan matbaaya, helikopterden fotoğrafa kadar birçok şaşırtıcı buluşla doludur. Günümüzün dünya düzenini ve hayat tarzlarını da bu buluşlar şekillendirmiştir. Kitabı, Philip Ardagh’tan  akıcı bir dille, roman gibi Türkçeye çeviren Sevgi Atlıhan bilim tarihini ve tarih okumayı sevmeyenlere bile sevimli gelecek bir kitap sunuyor.

 

13 X 20 santim ölçülerinde112 sayfalık kitap 2014 yılında yayınlandı.

 

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

Efsane Komutanlar ve Zaferleri:

 

İnsanlık tarihinin 2.500 yıllık askerî ve siyasî zaferleriyle dolu bir serüvendir. Bütün tarihin en ünlü ve önemli askerî liderlerinin hayat hikâyeleri, askerî hayatları ve katıldıkları seferler bir kitapla toplanmış.

 

*Tarihte iz bırakan savaş ve seferler

*120’nin üzerinde özel hazırlanmış, olağanüstü güzellikte sefer haritası, muharebe planı ve üç boyutlu canlandırmalar

*Portrelerden muharebe tasvirlerine, silahlardan üniformalara detaylandırılmış 400’den fazla resim

*A’dan Z’ye efsane komutanlar listesi

 

Ve daha pek çok merak edilen detaya açıklık getiren bir başvuru kaynağı olarak kabul edilebilecek eser, 27 X 32 santim ölçülerinde, 304 sayfa hacimle, 2014 yılında yayınlandı. Yazarı: Jeremy Bleck. Türkçeye çeviren: Özgür Kolçak.

 

Timaş Yayınları:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

Kısa Kısa / Kısa Kısa…

 

1-KEMAL’LE İHTİMAL: M. Kayahan Özgül. Dergâh yayınları

2- İSTANBUL İÇRE İSTANBUL: İstanbul Kalkınma Ajansı. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yayını

3- TÜRKİYE NASIL KALKINIR? Mehmet Turgut. Nobel Yayın.

4- İSLAM’A GİRİŞ: Heyet Tarafından. Genel Koordinatör: Mehmet Görmez. Diyanet İşleri Başkanlığı

5-Türkiye ile Almanya arasında SİLAH TİCARETİ 1871-1914: Doç. Dr. Fahri Türk. IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

 

 

Çekilme Baraj Altında Kaldıktan Sonra mı?

0

Sayın BAHÇELİ, siz ve ekibiniz  “1999 Seçimlerinden sonra”, “seçimlere daha 18 ay varken 2002 yılı 3 Kasım’ında ülkeyi gereksiz erken seçime götürerek”, “2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde”, “7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra ve devamında takip ettiğiniz yanlış söylem ve davranışlarla ülkenin tekrar erken seçime gitmesine katkıda bulunarak” ve “yapılan 1 Kasım seçimlerinde iktidarı yeniden AKP’ye ikram ederek”  Türkiye’nin gelecek nesillerine yıllar kaybettirdiniz. Türk milliyetçilerinin partisini Meclis’te bölücülerin ardına düşürdünüz. Bu durumda sizden ve yeteneksiz ekibinizden hesap sormak, bu davaya gönül ve ömür vermiş herkesin en doğal hakkıdır.

Sayın BAHÇELİ ve ekibini eleştirmemizden rahatsız olan bazı arkadaşlar, iyi niyetli olarak: “incitici, aşağılayıcı laflar etmeyelim…” diyorlar. Bu görüşe aynen katılıyorum. Zaten bugüne kadar sakin ve efendi davrandıysak, davanın ve partinin zarar görmemesi içindir. Kesinlikle kişilikleri aşağılayıcı ifadeler de kullanmadık. Herkesin de bunlara dikkat etmesi gerekir. Ama bizi bu noktaya getirenlerden, rahmetli liderimiz Alparslan TÜRKEŞ’in vefatının yarattığı manevi iklimle 1999’da yüzde 18 oydan, 1 Kasım 2015’te yüzde 11.9’a düşürenlerden, beş ayda 2 milyon oyu ve 40 milletvekilini MHP’ye kaybettirenlerden mutlaka hesap sorulmalıdır. Sayın BAHÇELİ ve ekibinin yetersiz ve sorumsuz çalışma ve davranışlarından dolayı partinin ve Türkiye’nin yılları kayboldu. Kayıp yıllara, geçmişteki fedakârlıklara yazık değil mi, buna kimsenin hakkı var mı?

Sayın BAHÇELİ, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra koalisyon kurmak için öne sürdüğünüz dört şarttan biri, Cumhurbaşkanının anayasal çerçevesine çekilmesiydi. Ama şimdi kendin yasal çerçeveye çekilmiyorsun ve Kızılcahamam Kampından sonra ” Parti içi muhalefet yeterli imzayı toplasa da olağanüstü kongreyitoplamam, diye muhaliflere ve Genel Başkan adaylarına meydan okuyorsun. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Önce kendin hukuka uy, sonra başkasının uymasını bekle. Bu yaptığın doğrudan doğruya pişkinliktir, utanmamaktır, ayıptır. Partiyi baraj altında bıraktıktan sonra mı Genel Başkanlığı bırakmak istiyorsunuz?

Yanlış yapıyorsunSayın BAHÇELİ, bu senin daha önce sergilediğin “Devlet” adına yakışır devlet adamı duruşuna hiç yakışmadı. Ama sen bunu ilk defa yapmıyorsun. 2002’de öncülüğünü yaptığın 3 Kasım erken seçimi sonucunda partiyi barajın altında bıraktıktan sonra da, istifa etmen gerekirken, söz verdiğin halde yapmadın. Şimdi de, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra gereksiz bir gerilim yaratarak ve süreci iyi yönetemeyerek girilmesine yol açtığın 1 Kasım erken seçimleri sonucunda, Türk milliyetçilerinin siyasi temsilcisi Milliyetçi Hareket Partisini, Kürt siyasi hareketinin temsilcisi ve bölücü terör örgütünün destekçisi partinin ardında dördüncü parti yaptın. Yine hiçbir şey olmamış gibi, hem istifa etmiyorsun, hem de muhalefet edenleri “bölücü” ve “hain” ilan edip savaş açıyorsun. Sizde ülkücülükten en küçük iz kalmışsa, kendiniz partiyi olağanüstü kongreye götürüp, partiye en fazla oy sağlayacak adaya Genel Başkanlığı teslim etmeniz gerekir. Bunun dışında yapacağınız her olumsuz davranış, hem kendinize, hem de partiye zarar verecektir.

Ama Sakın Unutmayın, Korkunun Ecele Faydası Yoktur. Karanlık Gecelerin Mutlaka Sabahı Vardır.

 

 

Yaşar Yakış’ı Dinlerken

Başkanlığını yapmakta olduğum Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak Dışişleri E. Bakanı ve E. Büyükelçi Yaşar Yakış‘ı davet ettik. Konu günceldi, “Ortadoğu’daki Gelişmeler, Suriye Politikamız ve Rusya Krizi” üzerine konuştu.

Konferanstan 2 gün önce partinin resmi açıklamasına göre,  “AK Parti kurucu üyesi Yaşar Yakış, devlet içine nüfuz etmiş, ulusal güvenliği tehdit eden legal görünümlü illegal yapının yayın organlarından yaptığı açıklamalar” sebebiyle, partiden kesin ihracı için Merkez Disiplin Kurulu’na sevk edildi.

Bu yeni durum konferansı daha ilginç hale getirmişti.

Konferans öncesi yaşanan bu gelişme katılımı iki türlü etkiledi. Özellikle resmi görevlerde bulunan dostlarımızdan bir kısmı Yaşar Yakış konferansına katılmaktan vaz geçti. “Damgalanmak” korkusunu haklı bulduğumuz bu dostlarımızı anlayışla karşıladık.

“Her gün TV’lerde AKP adına çok sayıda kişi dinliyoruz. Yine aynı şeyleri dinleyemem. Bu yüzden gelmeyeceğim” diyen bir kısım arkadaşımız ise disipline sevk haberinden sonra geldi.

Sonuçta katılımcı sayısı ve kalitesinin yüksek olduğu başarılı bir organizasyon gerçekleştirebildik.

E. Bakan Yaşar Yakış hem konferansına başlarken ve hem de sonrasında “Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın güçlü ve prestijli bir kuruluşolduğunu” vurguladı. “Böyle bir Ocakta hitap etmekten büyük gurur duyduğunu” ifade etti.

“Toplumdaki çeşitli eğilimlerin Ocağınızda temsil edilmekte olduğunu görmek beni çok etkiledi. Toplantıya katılımın bu kadar yüksek olması, ne kadar prestijli bir kuruluş olduğunuzun başka bir göstergesidir. Sorulan soruların kalitesi de katılımcıların entelektüel düzeylerinin yüksekliğini gösteriyor” dedi.

*********************************************

Suriye, Mısır ve Rusya Konusunda Hatalarımız

Yaşar Yakış konferansında tecrübeli bir diplomat üslubu ile fakat oldukça net açıklamalar yaptı.

Kişilere, halen mensubu olduğu partinin yöneticilerine şahsi saldırıda bulunmadı. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın liderlik yeteneklerini övdü. Ama hem O’nun ve hem de hükümetin dış politikada içinde bulunduğumuz çıkmaz sokaklara getiren hatalarını açık yüreklilikle dile getirdi.

Suriye politikasında bir ince ayarla yeni bir rota çizmemiz gerektiğini” anlattı. “Dış politikadaki tutumu arazideki durumauydurabilirdik. Bunu yapamadığımız için, içinde bulunduğumuz duruma düştük” dedi.

Yaşar Yakış konuşmasında Suriye sürecini şöyle özetledi: “Arap Baharı Suriye’ye geldiğinde, halk ile diktatör karşı karşıya geldi. Türkiye ve uluslararası camia halkın yanında yer aldı. Ancak halka yapılan yardımların yanlış ellere gittiğini görünce uluslararası camia frene bastı. Türkiye ise frene basmadığı için ofsayta düştü.

Suriye politikasında 4 noktada hata yapıldı:

a)    Diplomaside hiç yapılmaması gereken işlerden biri bütün yumurtaları aynı sepete koymaktır. Türkiye bu hatayı yaptı. Yumurtaların tamamını Beşar Esad’ın kısa zamanda düşmesi ihtimali sepetine koydu.

b)    Bir ülke ile anlaşamıyoruz diye ilişkileri kesmek yanlıştır. Bilakis ortada bir gerilim varsa iletişim kanallarını daha açık hale getirmek gerekirdi. Bu yapılmadı.

c)    Muhalif grupların hangisinin ılımlı sayılacağına dair kriterlerimizin uluslararası camia ile aynı olması gerekirdi. Bu uyum sağlanamadı.

d)    Türkiye’nin IŞİD’e yardım yaptığına inanmam. Ama IŞİD’in bu hale gelmesini zorlaştırıcı bir tutum izleyebilirdik. Uluslararası camiada böyle bir algı oluşturamadık.”

***

Yaşar Yakış Rusya uçağını düşürmemizi de değerlendirdi:

“Rus uçağını düşürmemiz hakkımızdı, hava sahamız ihlal edilmişti. Yaptığımız doğruydu. Ancak her yaptığımız doğru şey Türkiye’nin çıkarlarını korumak açısından en doğru şey miydi? Sonuçlarına bakınca öyle olmadığı anlaşılıyor” dedi. Rusya’nın ticari ambargosundan da önemlisi, Türkiye’nin kuzey Suriye’deki hareket alanı sınırlandı.

Yaşar Yakış Mısır‘da da büyükelçilik yapan ve bu ülkeyi çok iyi tanıyan bir diplomat. “Bir ülkede otoriteyi sağlamış olan rejimi tanımamak diplomatik ilişkilere zarar verir. Aynı fikirde olmasanız bile tanımalısınız. Hapisteki Mursi’yi Mısır devlet başkanı sayan tek ülke Türkiye. Mısır 42 ülkeyi etkileme gücünde olan bir devlet. İlişkilerimizi kesmek, daha da kötüsü karşımıza almak ülke menfaatine uygun değil.”

*******************************************

Provokatif Sorular ve Cevapları

E. Bakan Yaşar Yakış’a konuşmasına başlamadan, “bu salonda bulunan kişiler Kocaeli’yi rahatlıkla yönetir” demiştim.

Yaşar Yakış’ın “provokatif sorular sorabilirsiniz” diye başlattığı soru-cevap bölümünde, bu dostlarımız sordukları nitelikli ve provokatif sorularla çok önemli açıklamalar yapılmasını sağladı.

  • Yaşar Yakış, Suriye, Mısır ve S. Arabistan’da büyükelçilikler yapmış bir diplomat. Üstüne AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı. “Bu bölgede yaşanan kaos ortamında hükümet size danışıyor mu, en azından bir rapor istedi mi? sorusuna cevabı diplomatik oldu.

“Dışişleri teşkilatımızda siyasi otorite istediği takdirde bütün ihtimalleri, riskleri ve fırsatları en iyi şekilde değerlendirebilecek yetkinlikte kadronun olduğunu” söyledi. Ama “her yiğidin bir yoğurt yiyişi var. Mevcut yönetimin tarzı belli. Bunun sonuçları da hepimizi etkiliyor.” Anlaşılan Dışişleri kadrosu bile gerektiği gibi çalıştırılmıyor.

  • İki saatlik konuşması içinde cevap vermekte en çok zorlandığı soru,Egedeki adalarımızın Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edilmesinekarşı Türkiye’nin neden tepkisiz kaldığı” sorusu oldu. “Ben görevde iken böyle bir olay olmadı. Daha sonra, Türkiye’nin izole olduğu itibarımızın ve önemimizin irtifa kaybettiği dönemde yaşanmış olabilir” dedi. Oysaki adaların işgal ve ilhak edildiği 2004-2009 arası AKP iktidarının dışarıdan en çok desteklendiği, en itibarlı dönemi idi.
  • Doğu Akdeniz’deki yeni bulunan gaz yataklarıkonusundaki açıklaması önemli gelişmelerin habercisi gibiydi.

“Doğu Akdeniz’de, İsrail ve Mısır’a ait münhasır ekonomik bölgelerde bulunan gaz yatakları bölgede yeni bir durum yarattı.

Çıkarılacak gazın müşterisi Avrupa olabilir ve nakil için en ekonomik olanı Türkiye üzerinden boru hattı geçirmektir. Türkiye’den geçmeden Yunanistan ve İtalya’ya denizden döşenecek boru hattının maliyeti daha yüksek olacaktır. Bu Türkiye için bir avantaj.

Uluslararası güçler bu sebeple Kıbrıs meselesinin ve Türkiye-İsrail sorununun bir an evvel çözümünü isteyecektir.”

  • Hukuk devleti konusunda gerilememizi izah eden cümlesi meşhur bir sözü tekrarlamak oldu:“Güç insanı bozar, mutlak güç mutlaka bozar.”

Yaşar Yakış çok beyefendi bir zat. Katılmadığım görüşleri de var. Ancak “bu konularda anlaşamadığımız hususunda anlaşabileceğimiz” olgun bir devlet adamı. Kendisini tanımaktan mutlu oldum.

*************************************************

İstişare Yerine İhraç

Türkiye’nin dış politika sorunları son derece derinleşmiş vaziyette. Böyle bir durumda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlubu konuda bilgi ve tecrübesinden faydalanılabilecekleri çok iyi yetişmiş tecrübeli insanlarımızı çağırsa ve istişare etse iyi olmaz mı?

Yaşar Yakış ve Abdullah Gül kendi partilerinin kurucuları. Öncelikle Dışişleri konusunda uzman olan bu eski arkadaşlarını dinleyebilirler. Ayrıca mesela MHP milletvekilleri olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Ümit Özdağ, CHP’den E. Büyükelçiler Onur Öymen veŞükrü Elekdağ benim ilk aklıma gelenler. Daha başka önemli isimleri de dâhil ederek, Dışişlerinin mevcut kadrosundan da yararlanarak bir ortak akıl üretseler diye hayal kuruyorum.

Tabii bir hayal bu. Bırakın aklına başvurmayı, fikrini beyan etti diye partiden ihraç etmeye kalkışanlar bunu yapabilirler mi?

 

 

Dış Politika ve Balkanlar

Türkiye Cumhuriyeti’nin, dış politikasında “soğuk savaş” dönemi sona erinceye kadar Dış Türkler olarak adlandırılabilecek olan Türk Dünyasının pek fazla bir yeri olmadı. Ancak ihtiyaç olduğunda hatırlandılar. Türkiye’nin bu politikası,Dış Türklere çok pahalıya mal oldu ve inanılmaz bedeller ödetti.

Diyeceksiniz ki; genç Türkiye Cumhuriyeti kendi ayakları üzerinde duramaz iken nasıl olup da Türk Dünyası ile ilgilenecekti. Bu izahat kısmen doğru olarak kabul edilebilir. Ancak Büyük Önder Atatürk’ün her türlü imkansızlığa rağmen, Türk Dünyasına olan ilgisi inkar edilemeyecek bir şekilde belgeli olduğundan, yapılacak her türlü izahat benim için yalandan ibarettir.

Balkanlarda yaşayan Türkler bu ilgisizlikten nasibini fazlasıyla almıştır. Sadece Batı Trakya Türkleri, Lozan Anlaşması ile azınlık olarak kabul edilmiş olduğundan T.C.’nin resmi dış politikasında yer almak zorunda(!!!) kalmıştır. Yer almak zorunda kalmıştır diyorum çünkü bu husus resmi belgelere intikal etmemiş olsaydı tahmin ederim Batı Trakya Türkleri’de görmezden gelinecekti.

Dış Türklerin,nedeni açıkça belli olmayan bir şekilde görmezden gelindiği bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Buna karşılık dünyanın içinde bulunduğu şartlar,görmezden ve anlamazlıktan gelmeye çalışsak bile Çin Seddinden Adriyatik Kıyılarına kadar büyük bir Türk Dünyası olduğunu hepimize gösterdi. Herhalde dünya üzerinde kendi varlığını ve bu varlığın oluşturduğu gücü göremeyen ve anlayamayan ikinci bir millet daha yoktur.

Geriye dönüp baktığımızda; Atatürk’ten sonra Türk Dünyası ile Türkiye Türklerinin arasının açılmaya ve birbirlerini ısrarla unutmalarının sağlanmaya çalışıldığını çok net olarak görüyoruz.

Olmadığı farz edilen bir Türk Dünyası ile elbette ilişki kurulamaz ve Dış Türklerin T.C.’nin dış politikasında yeri olamazdı.

Bu durum Makedonya ve Kosova’nın Türkler tarafından Türkiye’ye yapılan göçlerle boşaltılmasının altında yatan “Yücelciler” olayında net olarak kendini gösterir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü ziyaret eden Yücel Teşkilatı mensupları,Cumhurbaşkanından,Misak-ı Milli sınırları dışında Türk tanımadıkları ve başlarının çaresine bakmaları cevabını alınca,döndükleri Yugoslavya’da tutuklanırlar. Yargılanıp kurşuna dizilirler veya zindana atılırlar. Yargılamalar psikolojik harp yöntemi ile Türk mahallelerine naklen canlı olarak hoparlörlerle aktarılır. Bunun üzerine kendilerini yalnız ve çaresiz hisseden Türkler, başlayan göçlerle anavatan olarak gördükleri Türkiye’ye gelirler.

Aynı durumları;Musul-Kerkük’te, Kıbrıs’ta, Suriye’de, On iki Adalarda, Ahıska ve Kırım Türklerinin yaşamlarında görmek mümkündür. Halbuki bu insanlar Osmanlı-Türk Devletinin, Türkiye Cumhuriyetine birer emanetidir. Eğer Osmanlı – Türk Devletinin borçlarını ödemekle kendimizi yükümlü görüyorsak,insan bakiyemizle de ilgilenmeyi kendimizden asla alıkoyamayacağımız bir yükümlülük olarak görebilmeliydik. Fakat bunu yapamadığımızı üzülerek söyleyebiliriz.

 

Bu açıdan bakıldığında Soğuk Savaşın sona ermesinin Türk Dünyasının buluşması açısından büyük bir fırsat olduğunu kabul etmeliyiz. Milli Eğitimini 1949 yılından bu yana CIA mensubu Amerikalılara bırakan Türkiye Cumhuriyetini yöneten zihniyet,Türk milletinin içinden gelen özvarlığının zorlaması ile şimdilik kerhen de olsa Türk Dünyası ile ilgilenir rolü yapmaktadır. Buna rağmen Türk dış politikasında Türk Dünyasının esaslı bir unsur olarak ele alındığını ve mesafe kaydedildiğini söylemek çok zordur.

 

Türkiye Cumhuriyetinin dış politikasını yürütenler,cumhuriyet tarihi boyunca,Balkanların Türk ve akraba topluluklarından arındırılmasını ve Türk izlerinin silinmesini seyretmişlerdir. Çünkü izlenen politikalardan anlıyoruz ki,politikaları oluşturan ve uygulayanlar açısından bakıldığında, Balkanlarda ilgilenecek bir insan topluluğu ve T.C.’nin milli menfaatlerinin olmadığı görülmektedir. Eğer bunun aksi olsaydı,Türkiye Türklerin, Bulgaristan’dan 1930’lar sonrası ve 1951,1970,1989 tarihlerindeki göçlerini kabul etmez,uluslar arası platformda vereceği haklı mücadele ile Bulgaristan Türklerini kendi topraklarında tutmayı başarabilir ya da en azından bunu deneyebilirdi. Yine Batı Trakya Türklerinin arkasında durulabilseydi bu gün Yunanistan’da en az bir milyon Türk yaşıyor olurdu.

Makedonya ve Kosova’da Türk varlığını önce biz kabul edebilseydik ki;bu topraklar devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu ve büyüdüğü topraklardır,bu gün bu iki ülkenin ana unsurunu Türkler oluştururdu. Bosna ile ruh ve gönül bağımızı daha sıcak tutabilseydik, Balkanlardaki menfaatlerimizin temini bu günkünden daha farklı olabilirdi. Çünkü Osmanlı – Türk Devletinden fiziken 1875 yılında kopan Boşnaklar bu gün bile bizim ilgisizliğimize rağmen Türk milletinden ruhen kopmamışlardır. Yani başkaları kendisinden olmayanları mensubu haline getirmek için sosyolojik çalışmalara büyük paralar dökerken biz kendisini bizim bir parçamız olarak gören akraba topluluklarına ilgisiz kaldık.

Bulgar,Yunan,Makedon,Sırp politikaları ve onların arkasındaki katolik ve ortodoks kiliselerinin oyunlarını süzemeyen;büyük emperyalist ve sömürgeci ABD ile onun yakın arkadaşları İsrail ve İngiltere’nin planlarını anlayamayan ya da bildiği ve anladığı halde gereğini ihanet noktasında durarak yapmayan dış politika anlayışı,Balkanlar da Türk varlığının zayıflamasına neden olmuştur. Bu böyle devam edemez ve etmemelidir.

Balkan coğrafyasında yaşayan Türk ve akraba toplulukları,Türk Dünyasında yaşayan diğer topluluklar gibi,Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerini nasıl yürüteceklerini bilmez bir vaziyettedir. Bu topluluklar ile ortak bir dünyevi hedefimiz varmıdır? Bunların milliyetlerini ve dinlerini korumak için bir neden kalmış mıdır? Topraklarını muhafaza mı etsinler ya da Türkiye veya dünyanın her hangi bir noktasına göç mü etsinler? Vatandaşı oldukları ülkelerde haklarını arasınlar m? Ya da onların bulundukları ülkede siyasetin içinde olmalarını destekliyormuyuz? gibi soruların cevapları dış politikamızda net olarak ortaya konmamaktadır.

Daha dün sayılabilecek yakın bir tarihte,Türkiye kendisi ile çok yakın bir dostluk içinde olan Arnavutluk hükumetini bir banker faciasında yalnız bırakmıştır. Sonuçta hükumet düşmüş ve dönem itibarı ile Türkiye – Arnavutluk ilişkileri sıkıntılı bir süreç yaşamıştır. Nerede büyük devlet olmanın gereği?

Önümüzdeki günlerde, 16 Eylülde Yunanistan’da genel ,28 Ekimde Bulgaristan’da yerel seçimler yapılacaktır. Bu seçimler, o ülkelerde yaşayan Türkler açısından çok önemlidir. Bunun için doğru bilgilerle kamuoyunun ve Balkanlarda yaşayan Türklerin aydınlatılması gereklidir. Ancak bu böyle olmamaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesinde Yalçın Bayer’in köşesinde Bulgaristan’da kurulu bulunan HÖH ve onun başkanı Ahmet Doğan hakkında ilginç bir yazı yayınlandı. Arkasından hiçbir açıklama gelmedi. Eminim ki,Bulgaristan vatandaşı Türklerin ve ülkemizde yaşayan milyonlarca Balkan Türkünün kafası çok karıştı. Eleştirdiğimiz dış politikanın mimarları ve Ahmet Doğan zihinlerdeki kargaşayı aydınlatacak açıklamaları gecikmeden yapmalıdır. Ya da en azından Türkiye ve Balkanlarda yaşayan,Türk ve akraba toplulukları arasında köprü olmaya çalışan STK’lar manipülasyon ve dezenformasyonlara karşı aydınlatılmalıdır. Yoksa herkes şaşkın ördek gibidir. Eğer böyle bir bilgilendirme olmazsa,ne idüğü belirsiz politika anlayışının sürmeye devam ettiğini,dış politikayı oluşturan unsurların Dış Türkleri yani Türk Dünyasını umursamazlığının en üst sınıra dayandığını iddia etmeye devam edeceğiz. Gelin bizi haksız çıkartın.

Bu yazıyı 9 yıl önce yazmışım. Değişen ne var derseniz, pek bir şey yok derim. Irak ve Suriye Türklerini kaderlerine terk ettik, Bulgaristan’a giden dışişleri bakanımız Türklerin asimilasyonuna dair törenlere bilekatılamadı, Kosova’da olaylar var, Yunanistan adalarımıza ve Rusya’da Kırım’a el koydu, Kıbrıs gitmek üzere, Süleyman Şah Türbesinin olduğu yerdeki toprağımızı kaçarak terk ettik ve kaybedilmiş vatan toprağı Balkanlar 2016 Ocak ayı itibarı ile Ortadoğu gibi patlamaya hazır bir barut fıçısı…

Ne yazık ki, görüyorsunuz yüzyıllardır bir ricad içindeyiz, Allah sonumuzu hayreylesin!

 

 

Girsen Ne Yazar

Üzüldüm sevdiğim yıllardan beri

Kalbim param parça kırsan ne yazar

Gözlerim istemez bakmaya geri

Lime lime oldum yarsan ne yazar

Yüreğim kan ağlar durmak bilmiyor

Kulağıma bir an sesin ilmiyor

Gözlerimin yaşı kimse silmiyor

Bana doğru ayak sürsen ne yazar

Yürüdüğüm yollar dikenle dolu

Derdinden biçare olmuşum deli

Gözlerim görmüyor ne sağ ne solu

Kırmızı bir halı sersen ne yazar

Derdim dağdan büyük sığmaz çağlara

Sevgimi kaptırdım ince ağlara

Başım alıp gittim yüce dağlara

Önüne gelene sorsan ne yazar

Karanlık gecede oldum bir yitik

Olmanı istemem derdime katık

İstersen üstüme doğrult bir tetik

Sevdamı kalbine dürsen ne yazar

Deli divaneyim aklım ermiyor

Uzatsam diyorum elim varmıyor

Bahçeler murt oldu çiçek vermiyor

Kırmızı gülleri dersen ne yazar

Çöllerde gezerim izim bilinmez

Gözlerim deryadır bezle silinmez

Kabir taşım kayıp yeri bilinmez

Kaybolmuş kalbime girsen ne yazar