27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 765

Antalya; Değişik Buutlu Kent

Burdur’da sabah kahvaltısını konakladığımız Grand Özeren’de yapmadık.İki emekli öğretmen karı-koca dostumuzun davetiyle Neşe-Naci Tolacı’ların evlerinde aldık soluğu. Her sokakta neredeyse inşaatlar yükseliyor. Vilayetin önünden aşağı giden cadde yaya yolu olarak düzenlenmiş, tek şeritten araç trafiğine açılmış. Ayakkabı boyacısı, satranç oynayan adam, keman çalan kız, simit satan genç gibi renk renk heykeller dikilmiş. Ancak simitçinin simidi, oturan adamın satrancını falan çalmışlar. Yok. Aydınlatma müthiş olmuş caddede. Havalara gelince, kar kış İstanbul’da her şeyi etkilerken, Akdeniz’de her şey formunda gidiyordu. Burdur güneşi rüzgar olmasa belki de yakacaktı yüzleri. Sabah erkenden eşim ile birlikte gittiğimiz Tolacıların evinde mükellef sofra hazırlanmıştı bile. Böyle sofralarda diyet ve perhiz falan kimsenin aklına gelmediği gibi ben de etkileniyorum nimetlerden. Değişik reçel, peynir ve ekmekler, bal, kaymak, ceviziçi, salatalık, domates, portakal suyu, çay daha ne olsun?

Sofra başı sohbetleri genelde hep uzadıkça uzar, uzadıkça da hep yenir içilir. Bu defa da öyle oldu. Üzerine de kahvelerimizi içtik. Doktorlar Sitesi doğal gazla ısıtılıyor.  Bütün odalarda tişörtle dolaşılacak kadar da sıcak. Kentin tümü henüz geçmemiş doğalgaza, fueloil de yakılıyor. Havada bir kirlilik var her nedense. Bazı aileler bedava dağıtılan kömürü kullanırken, bazıları hala odun sobasında. Doğalgaz, vatandaşa pahalı gelince, daireler sadece bir odada yatıp kalkmaya başlamış, diğer odaların radyatörlerini sıkmış veya kesmiş; bir kısmı eski usule dönmüş. Hayat pahalılığı her tarafta vatandaşı etkiliyor. Üstelik taşra da artık pahalı, İstanbul, Ankara, İzmir’den farkı yok. Hele zaruri gıda maddelerinde.

 

Dağlardaki Taş Ocakları

Kaptan Hakan gelip bizi aldığında saat 12.00 idi. Valizimiz zaten hazırdı. Hemen yola çıktık. Hakan Beyşehirli. Yeni baba olmuş. Eşi çalışıyor. Beyşehir gölünün sulamada hala kullanılması beni sevindirdi. Üstelik göl balıkçılığı da ileri seviyede imiş. Hakan’a sordum. “Burdur’da en fazla sevdiğim trafik akışının normal olduğu!” demez mi? “Çünkü ben görev gereği İstanbul, Ankara, İzmir’e ve özellikle de Antalya’ya çok sık gidiyorum. Bu şehirlerdeki trafik yoğunluğu insanları yıpratıyor.” diye de ekledi. Burdur’da trafik düzenli, dolayısıyla Antalya duble yoluna çıkmamız da kolay oldu. Üniversite kampüsünü geçtik. Keşke kampüste bir Mehmet Akif Ersoy Evi olsaydı. Ki Kurucu Rektör Prof. Gökay Yıldız bu konuda epeyi mesafe almıştı. İstanbul bağcılar Belediyesi İstiklal Marşımızın yazıldığı Tacettin Dergahının aynısını inşa etti, kütüphane kurdu, ciddi bir arşiv sağladı. Sıratımüstakim’i yayınlamayı sürdürüyor. İlk üç cildi neşredildi. Keşke bütün bunları Mehmet Akif Ersoy Üniversitemiz yapsaydı. Üstelik yakışırdı.

 

Sağımız solumuz hep tarihi yerler. Bir kısmı milattan öncesine ait. Tabelalar o bölgeyi işaret ediyor. Dağlarımız kel gibi. Makiler daha fazla. Bir ara dağların oyulduğu gözüme çarptı. Sanırım hazine aranmıyordu bu oyuklarda. Sürücümüz Hakan aydınlattı beni “Asfalt yollar için taş ocakları faaliyette. Taşlar kırılarak asfalta dahil ediliyor. Etrafta çok sayıda taş ocağı var.” Demek inşaat için de değilmiş bu taş ocakları. Ancak yolun bir bölümü ve dağlar ile makilik alanlar tozlardan bembeyaz olmuş. Çevre bu kirliliğe nasıl dayanır bilemiyorum? Hiç bir tedbir alınmamış. 130 kilometrelik yolu 50 dakikada geldik. Hava da tamı tamına bir yolculuk havasında. Kepez’den Antalya’yı kuş bakışı izledik. Dokuma semtine gelince trafik kilitlendi. Yaprak kıpırdamıyor. Üstelik sezon kış, yaz değil. Peki Mayıstan sonra nasıl olacak bu trafik yoğunluğu. Düşünmek bile sıkıntı veriyor. Eski Dedeman, yeni Barut Oteli’nin olduğu Şirinyalı Mahallesine de 50 dakikada geldik. Toplasanız 10-12 kilometre falan ancak eder. Antalya İstanbul’u, bazı semtlerde geçmiş trafik yoğunluğu açısından denirse şaşırmayın. Burada da her taraf inşaat, AVM, rezidans. Fiyatlar uçmuş. Sabit gelirli birinin geçinmesi bile zor iken ev falan alması hayal galiba. Sokaklarda hiç Suriyeli görmedim. Ama varmış. Yönetim tedbir almış. Yeni yollar ve bulvarlar açılıyor Antalya’da. Artık Belek’e Lara üzerinden de gidiliyor. Bununla Lara-Belek otelleri arasındaki örtülü kavga da sona ermiş deniyor.

 

Beş Senesi Hovardaca Harcanan Şehir

Bunda bittabi NATO’dan sonra G 20 toplantısının etkisi çok fazla. Antalya Belek arası adeta yeniden dizayn edilmiş. Çok masraf yapılmış. Sokaktaki vatandaş bu gelişmeden mutlu. Bir önceki Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı, eski rektör Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ın beş yılını kayıp sene olarak anlatıyor. Menderes Mehmet Tevfik Türel ise seçimi kazanarak kaldığı yerden kolları sıvayarak işe çok hızlı başlamış. Şimdi de Antalya-Belek arasında tramvay yolu inşaatı bitirilmek üzere ki servisçiler buna isyan ediyor. 23 Nisan 2016 açılan olan EXPO 2016 Botanik Fuarı çalışmalarında sona gelinmiş. 6 ay sürecek fuara daha şimdiden 22 ülke müracaat etmiş. Bir gelişime bazı kesimlerin lehine olurken, diğerlerini elbette ki aleyhine neticelenebiliyor. Ancak gelişmeleri tersine çeviremezsiniz, öyle yaparsanız çarkları arasında ezilirsiniz. Öte yandan TRT’nin Lara’daki eğitim tesisleri olmak üzere sahildeki kamu arazileri için de özel sektörde kıyasıya bir arayış ve savaş var.

 

Turizmcilerle zaman zaman birlikte oldum. Uluslararası her toplantıya turizmcilerle birlikte katılan Antalya Kültür ve Turizm İl Müdürü bekleneni vermemiş. Sadece iyi insan olarak kalmış. Antalyalılar ayrıca turizmden beklenen payını almadığı düşüncesindeler. Antalyalılar kadar Ankara’nın da çalışması gerektiğini savunuyorlar. Tek umutları Dışişleri Bakanı Mevlit Çavuşoğlu. Kente gelince hemen etrafına toplanarak sorunları ve çözümünü anlatıyorlar.

Bir turizmci dedi ki “Putin ve Erdoğan arasındaki söz düellosu yavaşladı. Rusya’nın ihracat konusundaki ambargosu da gıda ve meyve-sebzede olduğu gibi pek fazla etkilemedi. Ancak turizm öyle değil. Dilerim mart-nisan aylarında sorun çözülür. İki tarafın da akil adamları var. Ama tabanda Putin’in %90, Erdoğan’ın %80 oranında olumlu bir oy artışı var. Güç zehirlenmesi inşallah iki lideri etkilemez, daha makul düşünürler.”

 

Akdenizde Rus Gelinler

Ben öğrenmek istediklerimi teker teker sıraladım. Onlar da cevap verdiler.

-Yeni arayışlarımız elbette var. Çalışmalar yapıyoruz. Çin, Japonya, İran, Arap ve İskandinav ülkeleri, özellikle de Avrupa üzerinde temaslarımız sürekli oluyor. Uzak doğu ülkeleriyle ciddi bir tatil anlayışı farkı yaşıyoruz. Ortadoğu ülkelerinde ortak kültürümüz var ama, bir o kadar da sıkıntıları birlikte geliyor. İskandinav ülkeleri bütçesi kadar harcıyor. Ruslar öyle değil, kazandığını harcamak için geliyor, mutlu oluyor.Yıllardır birbirimizi çok iyi anladık.

Ben duyduklarımı aktarıyorum. “Zaten Rusya’da belli bir kesim Putin’i eleştiriyor. (Kendisi yatına atlayarak istediği yerde tatil yapıyor. Biz öyle değiliz. Ayrıca Türkiye bize alternatif olarak sunulan İspanya ve Yunanistan’dan çok daha ucuz ve çatısı çok yüksek. Kırım’da ise hizmet sektörü yok. Bir çay bile saatler sonra geliyor. Türkiye ve Antalya farklı) diyorlar. Gazetelerde karikatürler çıkıyor.”

Türkiye genelinde 300 bin kadar Rus evlenerek Türkiye’ye yerleşmiş. Antalya bölgesinde 40 bin Rus ev almış. Yaz kış burada. TUİK raporlarına göre 2015’in ilk on ayında Ruslara 1750 konut satılmış. Rusya Federal Göçmen Servisi’ne göre Rusya’da yaşayan Türk vatandaşı sayısı da 86.000. Hürriyet’ten İpek İzci Rus gelinlerle konuşmuş. Habere göre Türk-Rus aileler için siyaset biranda aile içi mesele haline geldi. Larissa(40) ve Deniz Türkkan(51) 18 senedir evli ve 17 yıldır Türkiye’de. Rusya Eğitim ve İşbirliği Derneği Başkanı Rimma Rizaveya 250 bin Rus ve Türk’ün evlilik yaptığını söylüyor. Antalya Rus Sanat ve Kültür Derneği Başkanı İrina Balcı da şöyle konuşuyor “İki ülke arasında sadece dostluk değil, aile bağlantıları da var. Antalya’da yaşayan Rusların %80’ni Türklerle evli. Yaklaşık sadece burada 40 bin kişiyiz. Çocuklarımız iki kültürle büyüyor.21 yaşında çocukları olan Sibiryalı Natalya-Cem Barut ise “Ruslar kendilerini zora sokanları unutmuyor” diyor. Rus dili Öğretmeni Svetlana Demirtaş bir otelin ön büro müdürü ile evli. “Eşim ile birbirimize daha fazla sarıldık!” diyebiliyor. Alina Kaptanoğlu iki çocuklu anne olarak soruyor “Evlatlarımız ne olacak?”

 

Böyle Gitmeyeceği Belli Çünkü Dünya Karışıyor

TUİK raporlarına göre 2014 yılında Rusya’dan Türkiye’ye 4 milyon 279 bin turist gelmiş. Bunlar Türkiye’de mutlu olmasa, harcamalarının karşılığını görmese bir daha gelirler mi? Hiç mümkünü yok. Bu sayı sürekli artarak fazlalaşıyor. Türkiye ayrıca Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na göre 2014 yılında Rusya’dan ithal ettiği doğalgazın oranı %54.76 ile en fazla olanı. Gerçi biraz tartışılsa da kesintiye uğramadı. Çünkü Rusya’nın başta Türkiye ve AB ülkeleri olmak üzere en fazla petrol ve doğalgaz satıyor. Bu da bütçesine önemli bir katı veriyor.Bunlar tartışılırken Türk turizmcileri gerçekten çok iyi çalışıyor. Hiç bir gelişmeyi tesadüfe bırakamıyor. Antalya’daki otellerin 70 futbol sahası var. 70 ülke kamp için ya gelmiş, ya gelmek üzere. Rus takımlarının yerini bugün için Almanya almış. Bundesliga Bir ve İki liglerinden 36 takım Antalya’da. Spor Turizmi Birliği Başkanı Ferit Turgut “Almanya’dan Stutgart, Hamburg, Werder Bremen; Hollanda’dan Ajax, Avusturya’dan Austria ve Wien futbol takımlarını buna örnek olarak veriyor.

Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler rayına girecek bana göre. Çünkü uluslararası dostluklar artık sürekli azalıyor. Mezhep savaşlarını tırmandıracak Suudi Arabistan-İran gerginliği bitmeden, Kuzey Kore’nin hidrojen bombası testi bütün dünyayı karıştırdı. Kim Jong Un gibi 32 yaşında devlet başkanı püsküllü bela; Stalin, Mussoloni, Hitler, Franko gibi diğer belaları geçecek gibi gözüküyor.

 

Dostlar, Bir Orkestra ve Susesi

Antalya’da kadim dostlarla görüştüm. Gazeteci Baki Aydın’a ulaşamadım. İşadamları Nasuh Boztepe ile birlikte oldum. Antalya İleri Gazetesi’nde ve internet sitesinde güncel olayları değerlendiren yazılar yazdığını görünce mutlu oldum. Ayrıca şirketi adına mesleki onlarca kitap yayınlamış, mevzuatı ve uygulamayı değerlendiren. Bir başka değerli müteşebbisimiz, Birlik Vakfı İkinci Başkanı Hüseyin Avşaroğlu ile iki defa telefonla sohbet ettim, dertleştik.

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasından emekli olmasına rağmen müziği bırakmayan Tuncay Kayış’ı Antalya’da bir kez daha dinlemek kısmet oldu. Örnek orkestrası muhteşemdi. Hele 1950’den günümüze kadar her kuşağa hitap eden repertuvarı ve icrası ayakta alkışı defalarca hak etti. Sadece Trombone’yla bile  Amerikalı meslektaşlarına adeta taş çıkarttı. Belek Susesi Oteli’ne gelince çıta çok yüksekti ve tek kelime ile nefisti. Havalar düzeldi, İstanbul’a gitmenin tam zamanı artık.

 

 

O Ne Bilsin

Çocukluğum ne güzeldi gece gündüz yorulurken

Davar güttüğüm günleri arıyordum o ne bilsin

Mahallede sapan ile tam başımdan vurulurken

Yaraları  yüreğimle  sarıyordum o ne bilsin

 

Mevlütlerin dam arkada oynar iken olduk mutlu

Cıvıl cıvıl koşuyorduk ellerimiz değnek metli

Üzülmezdik olmasa da tarhana aşımız etli

Ebeliği hatırlarken  terliyordum o ne bilsin

 

Birdirbiri oynuyorduk ebe iken gördüm ayak

Popoma yedim kocaman eşşekten çıkma bir dayak

Anam düşmüştü peşime koşuşum sanki bir kayak

Kaçıyorken bacağımı kırıyordum o ne bilsin

 

Yayla evimizde yattım acımı heybeme kattım

Oğlaklarla yarış yapıp mutluluğu öyle tattım

Akşamleyin yorgun argın stresimi dağa sattım

Sabah olunca yeniden parlıyordum o ne bilsin

 

Keçileri sağıyorken yavruları seviyorken

Köpeğimle güreşirken hüzünleri savıyorken

Eşeğime bindiğimde dertlerimi kovuyorken

Gelecekte mutluluğu görüyordum o ne bilsin

 

Bayırdaki çeşmelerin şifalı suyun içerek

Mutluluktan huşu ile kendimizden geçerek

Kötülüklerle savaşıp iyilikleri seçerek

Kaliteli yaşamaya varıyordum o ne bilsin

 

 

Bir Hafta Başı Akdeniz’de Akif İle Buluşmak

Doç. Dr. Nihat Karaer aradı. “Ağabey sizi Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’ne bekliyoruz.” demez mi? Önce şaşırdım. Çünkü 20-27 Aralık Mehmet Akif Ersoy Haftası bitti bitecek. Birkaç ay önceden yapılmış programlarımız var. Antalya bölgesinde olacağım gerçi. Bu hatırlatmam Nihat Hocayı sevindirdi.

-Madem Antalya’ya geliyorsunuz. Aynı gün ben sizi havaalanından alacağım. Doğru Burdur’a geliriz. Biraz istirahat ettikten sonra üniversiteye geçer, gençlerimize Yarınki Türkiye ve Akif’i anlatırsınız. Sonrasında da sizi istediğiniz yere götürürüz.

Yarınki Türkiye’nin Tarihçisi

Nihat Karaer önemli bir tarihçi, akademisyen. Çok önemli çalışmaları var. Vakfımız yönetim kurulu üyesi Mehmet Rüyan Soydan Bey’in arşivinden istifade ederek “Mehmet Akif Ersoy’un Aile Mektupları”nı üniversite yayınları arasında neşretti. Tanışmamız ise daha da eskidir. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, kurucu rektör Sayın Prof. Dr. Gökay Yıldız döneminde İstiklal Marşı Şairimiz hakkında bir uluslararası sempozyum tertip edilmişti. Nihat Karaer de bu etkinliğin kurmaylarından biriydi. Daha sonra yayınlanan sempozyum kitapları akademik çalışmaların hala başucu yayınlarıdır. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımız üyesi arkadaşlarımız da sempozyumda tebliğ sunmuş, sergi açmış, sunum ve değerlendirmeler yapmışlardı. O yıllarda daha yardımcı doçentti. İlk kamu hizmetini ise Kilis Öğretmen Okulunda başlamış Nihat Karaer.

Fpoenix Yayınevi tarafından neşredilen Abdulaziz’in Avrupa Seyahati (Paris, Londra, Viyana) adlı çalışması birkaç baskı yaptı. Hala da mevcudu yok. Bu defa imzalatıp aldım kendisinden. Osmanlı Araştırmaları ve Uygulama Merkezi Dergisi’ndeki bol dipnotlu çalışmaları da öyle. “Paris’te İlk İkamet Elçiliğimiz Kuruluncaya Kadar(1797) Osmanlı-Fransa İlişkilerinin Genel Seyri”, ” Fransa’da İlk İkamet Elçiliğinin Kurulması, Çalışmaları ve İlk Büyükelçi Seyit Ali Efendi (1797-1802) Zamanında Osmanlı Fransız Diplomatik İlişkileri”yle,  “Abdurrahim Muhip Efendi’nin Büyükelçiliği döneminde (1806-1811) Osmanlı Fransız Diplomatik İlişkileri” konusundaki çalışmaları da tez zamanda kitaplaşır diye düşünüyorum. Bilgin Kültür Sanat Yayınları’nın Mehmet Sait Halet Efendi’nin Paris Büyükelçiliği Döneminde(1803-1806) Osmanlı-Fransa  Diplomasi İlişkileri” kitapçığını da bunlara eklemek gerek. Nihat Karaer’in yerli-yabancı referansı çok, analizleri güçlü, tespitleri makul ve inandırıcı. Ancak nedense tek bir TC Dışişleri Bakanlığı Arşivi notu bulamadım.

Adına Üniversiteler, STK’lar, Semtler İnşa Edilen Sanatçı

Nihat Karaer kendisini kıramayacağımı biliyor.

-Ağabey tamam değil mi? Otelden yerinizi ayırtıyorum.

Öyle de oldu.

Zaten 27 Aralık Pazar Günü Edirnekapı Şehitliğindeki Mehmet Akif Ersoy’un vefat yıldönümü programında Üniversitenin yeni seçilen üçüncü rektörü sayın Prof. Dr. Adem Korkmaz ile  Mısır’daki Akif sempozyumumuzda birlikte bulunduğumuz Dekan Prof. Dr. Sibel Karakelle hanımefendi beni tanıştırdı. Sayın Rektör “Mehmet Bey sizi Burdur’a bekliyoruz. Ancak üzgünüm ben aynı gün Başbakan Ahmet Davutoğlu ile birlikte Sırbistan’a gideceğimden, orada olamayacağım. Size yardımcılarım refakat edecek” dedi.

Burdur’daki üniversitemizin Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nda ayrıcalıklı bir yeni vardır. Kurucu Rektör Prof. Gökay Yıldız’ı Kahire’de, bir sonraki rektörü Sayın Prof. Dr. Mustafa Saatçi’yi Almatı’da konuk etmiştik. Sadece onları değil elbette. Sancak’ta Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Zeki Yıldırım, Doçent Doktorlar Şevkiye Kazan,Hülya Yazıcı Okuyan, Zafer Gölen, Kadir Şeker ve Nihat Karaer’i Sırbistan Novipazar’da misafir etmiştik. Kazakistan, Azerbaycan, Mısır, Bosnahersek ve Tataristan’da da Mehmet Akif Ersoy Üniversitemiz akademisyenleri bildirileri ile katkı verdiler.

Üniversite kampüsü Burdur’a birkaç kilometre uzaklıkta ve kent dışına taşınmış. Adeta bir şehir kurulmuş. Öğretim üyeleri ve öğrencilerin başarılı olması için her türlü fiziki şart mevcut. Nihat Karaer’in odasında soluklandıktan sonra Turizm Öğrencilerinin hizmet verdiği lokalde Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Karaca, Prof. Dr. Sibel Karakelle ve Nihat Karaer ile birlikte kahve içtik. Akabinde toplantının yapılacağı salona geçtik. Saat 16.30’da bile konferans izlemeye gelen kızlı erkekli gençler salonu doldurmuşlardı.

İngiliz-Ermeni İşbirliğiyle 15 Bin Türk Askeri Kör Ediliyor

Gençlerle önce tanıştım. İsimlerinin manasını sordum. Onlara üniversitelerinin Galatasaray, Mülkiye gibi lobileri olması gerektiğini, çünkü Türkiye’de 250 kadar Akif isminde okul, bundan çok daha fazla semt, mahalle, bulvar, sokak olduğunu anlattım. Parlamentoda da Burdur ikisi iktidar üç milletvekili ile temsil ediliyor. Bu büyük bir avantaj değerlendirilmek istenirse. Üniversite “Üç Ülke Üç Düşünür: Bahtiyar Vahapzade(Azerbaycan), Muhammet İkbal (Pakistan) ve Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Sempozyumu” ile “Teke Yöresi Sempozyumu” yapmış. Benim onlara ek olarak hatırlatmam Cemil Meriç, Nurettin Topçu ve Ali Şeraiti’yi tanımaları oldu.

Burdur’da 25 bin üniversite öğrencisi var. Bunun üç bin kadarı ilçelerde eğitim görüyor. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, aynı isimle eğitim veren ilk, orta ve lise öğrencileriyle temasta. Hatta Gökay Yıldız Bey zamanında üniversitede bu okulların temsilcileri ağırlandı, Akif’in ata-dede memleketi Balkanlardaki İpek(Pec) ili Suşisa köyünden akrabaları konuk edildi, TBMM’nde ilk defa program yapan akademi oldu, Edirnekapı Şehitliğinde üniversite senatosunun iştiraki ile bir gelenek başlattı, Akif ile alakalı sergiler açtı, konserler verdi. 11. Cumhurbaşkanı Gül tarafından kabul edildiler. Sanırım üniversitenin 10. Kuruluş yıldönümü(17 Mart 2016) etkinlikleri çok daha görkemli ve dikkat çekici olabilir.

Konuşmamda gençlere Mehmet Akif’in Mısır Kahire Üniversitesi’ndeki ilk dersinden bahsettim. İskenderiye’deki Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-ı Harbiye esir kampında 15 bin Osmanlı askerinin  İngiliz komutan ve Ermeni doktorca havuzlarda gözlerinin nasıl kör edildiğini (1915) anlattım.Zaten İngilizler Mısır’daki başka kamplardaki esir Türklerin bir bölümünü çalıştırmak üzere Hindistan ve Pakistan’a götürmüştü. Onlara “ülkenize dönüyorsun” denilerek de yalan söylenmişti. Yıllar sonra esir Türklerden gelen mektuplardan, bunların oraya yerleştiğini, evlendiğini öğreniyoruz. İşte onlar bugün bölgede dışlanan, öldürülen, gemilerle açık denizlere bırakılan mağdur Mymar(Arakan) Müslümanları.

 

Necid Çöllerinde Bir Şair Yiğit Adam

Az bilinen bir başka konuya geçtim sonra; Mehmet Akif’in Necid Çöllerine girdim.

-Mekke Emiri Şerif Hüseyin Paşa ve oğullarını İngilizler etkisi altına almışlardı. WaymanBury (ihtida ettikten sonra kendisinİ Abdullah Mansur olarak tanıttı) ve Lavrance gibi ünlü casuslar bölgede cirit atıyor, Osmanlı’nın parçalanmasına çalışıyorlardı. Teşkilatı Mahsusa’dan Eşref Kuşçubaşı, Mümtaz Bey, Şerif El Sunusi ve Mehmet Akif Bey bu fesadı temizlemek için görevli olarak bölgeye gittiler. Medine Muhafızı da Basri Paşa. Bölgede çatışma başladı İngilizlerin silah dağıttığı Araplarla. Ortalıkta sahtekarŞeyhitTuyyur(Uçan Şeyh) gibi baykuş kişilere bedeviler inanıyordu. İslam Şairi Mehmet Akif durumu görünce arkadaşları gibi mavzerini eline aldı, fişekliğini beline taktı, entarisinin eteklerini bel kuşağına getirerek çöl savaşına hazırlandı. Ata biniyor, ok atıyor, sporculuğunun tecrübesiyle her şarta mukavim hale geliyor, Zenci Musa ile güreş bile tutuyordu. Hava sıcaklığı 50 dereceydi. Necid Çöllerinde  bunu güzel anlatır. Bir taraftan da Çanakkale Savaşını merak etmektedirler. Zafer haberleri geldikçe Akif sıcak kumlar üzerinde secdeye kapanıyor, şükür namazları kılıyordu.  Kendisi çöllerde, yüreği Çanakkale’ydi. Çanakkale Destanını kaleme aldı ruhunda duyup, manen yaşayarak. Oysa aynı günlerde Ahmet Haşim Çanakkale’de yedek subaydı. Şair-i azam Abdulhak Hamid ise vefat eden eşine Makber’i yazıyordu.

Bu olayları sanki ben anlatmıyor, dinleyici gibiydim ve heyecanlanıyordum doğrusu. Mehmet Akif bir batı, birkaç doğu dili biliyordu. Kendisi hem babasının öğrencisiydi, hem de Muallim Naci gibi hocalarının. Eşi İsmet Hanıma aşıktı. Çocukları hep bir parçasıydı Akif’in. Çözülmeleri, parçalanışları, ihanetleri, göçleri, yangınları, sürgünleri, arayışları yaşayan bir cihan devleti vatandaşıydı aynı zamanda. 19. Ve 20 Asrı yaşıyordu. Parasız, işsiz, ayrıca sürekli takip edildiğini görünce Abbas Halim Paşa dostunun teklifi ile Mısır’a gitti. Kahire Üniversitesi’nde Türkçe hocalığı yaptı. Türk lobisini kurdu.

Türkiye’nin En Önemli Sorunu

Öğrencilerin mutlaka soru sormaları gereğinde durdum. Bir soru Akif’in Sultan 2. Abdülhamit için yazdığı “İstibdat” adlı şiiri oldu. “Ben ikisini de çok seviyorum” dedim. Boğaziçini yüzerek geçtiğini hatırlattı bir katılımcı öğrenci. Doğru. Çünkü sporcuydu Akif.  Sorular durunca yeniden hatırlattım. Hayatı sorgulayarak öğrenmenin gereğini işaret ettim. Soru sormazsanız ya konuyu anlamamışsınız, ya da soru sormayı bilmiyorsunuz demek durumunda kaldım. Bazıları talebeler utandığını söyledi.

-Sevgili gençler mesleğinizi severseniz başarılı olursunuz. Bu da yetmez iddialı olacaksınız. “Bu işi en iyi ben biliyorum” diyeceksiniz. Öyle de olmalısınız. Ülke sorunlarına karşı bigane olmamalısınız. Aynı meslekten yurtiçinde ve dışında dostlarınız olmalı. Gidip gelmelisiniz. Yurtdışı tecrübesi kazanmalısınız. Sonra bir sual sordum “Türkiye’nin en acil çözümlenmesi gereken sorunu nedir?” dedim. Hepsi birden “Terör” diye cevap verdi. Gerçekten öyle Türkiye’nin en önemli sorunu terör. Son sorumu kimse bilemedi. “Üniversitenin logosunu sordum ne anlatıyor, neyi ifade ediyor” diye?! Cevabı da ben söyledim “Kuş bölgeye ait özel dikkuyruktur. Mavi renk Burdur Gölünü, kırmızı da Türk Bayrağını ifade ediyor.”

Üniversite öğrencileri bu defa beni kapıda yakaladılar ve sordular, sordular. “Soru sormaya çekiniyoruz. Cesaret edemiyoruz. Yurtdışı için Erasmus kafi değil. Az sayıda öğrenci istifade edebiliyor.” Galiba bunların üstesinden de yönetimler gelir diye düşünüyorum.

Yerel Yönetimler

Akşam yemeğini bölgenin tek 4 yıldızlı oteli, konukladığımız Grand Özeren’de eşim, Prof. Gökay Yıldız, Prof. Dr. Sibel Karakelle, Doç. Dr. Osman Yılmaz, Doç.Dr. Nihat Karaer, Akdeniz Üniversitesi öğretim görevlisi, sanatçı, müzisyen Prof. Dr. Alaattin Yavaşça’nın öğrencisi Uğur Kaftan ile birlikte yedik. Otelin 5 yıldızlı olması konusunda her gelen yerel yönetim sorun çıkarmış, bazı binaların manzarasının bozulacağı gerekçe gösterilmiş!. Grand Özeren’de Burdur kebabı değil de  tavsiye ile antrikottan yaprak güveç geldi sofraya. 10 üzerinden 10 aldı. Sohbet derinleşti. Burdur’da 160 metrekare yeni lüks bir ev 350 bin TL. Arabalar ise ikinci el de olsa pahalı. Güneydoğudan şehit haberleri geliyordu. Bunun üzerine Almanya ve İngiltere ile İtalya’nın terör sorununu nasıl çözdüğünü konuştuk. Darısı Türkiye’nin başına.

�. Sohbet derinleşti. Burdur’da 160 metrekare yeni lüks bir ev 350 bin TL. Arabalar ise ikinci el de olsa pahalı. Güneydoğudan şehit haberleri geliyordu. Bunun üzerine Almanya ve İngiltere ile İtalya’nın terör sorununu nasıl çözdüğünü konuştuk. Darısı Türkiye’nin başına.

 

 

 

Bu Düzen Değişmelidir!

Cumhuriyetin ilk döneminde; Atatürk ile birlikte yüzyıllardır süregelen sıkıntılı bir döneme son verilerek, Türk yurdunun yeniden ihyası ve insanının hak ettiği bir düzenin yaratılması için yoğun çabalar gösterildi.

Ancak Atatürk’ün zamansız ölümü ile sanki her şey adım adım geriye gitmeye başladı.

Bu gün Türkiye bozulmuş daha doğrusu birileri tarafından kasden bozdurulmuş bir düzen içinde yaşamaktadır. Onun için bu düzen bir an önce yine Türk Milletinin iradesi ile değiştirilmelidir.

Türk Milleti günümüzde, ya  fakirlik yada ağır bir borç yükü altında inim inim inlemektedir. Hukuk çökmüş, adalet bulunamaz olmuştur. Çalışan hakları gerilemiş, emek güvencesiz kalmıştır. Eğitim sistemi bozuk düzenin en büyük tetikçisi konumundadır. Sosyal güvenlik sistemi halka yeterli bir güven vermemektedir. Terör halkın günlük yaşantısında sıradan bir olay haline gelmiştir. Ülkeye yabancılar tarafından yerli işbirlikçileri sureti ile el konulmak istenmektedir.Toplumun gelecek endişesi had safhaya ulaşmıştır.

Ülke kaynakları yabancılara peşkeş çekilmiş, yabancı sermaye ülkenin zenginliklerini çoktan dışarıya taşımaya başlamıştır. İnsanlar boğaz tokluğuna çalışma zorunluluğuna itilmiştir. Maden işletme imtiyazları çoktan küresel şirketlerin eline geçmiştir. Toplumun sosyolojik ve demografik yapısı ile oynanmıştır.

İnsanların huzur, mutluluk, refah, iş, aş beklentisi tükenmiştir… Ve bütün bunlar gizli ve açık ellerin marifeti ile halkın bilgisi dışında gerçekleştirilmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında, türlü yokluklar ve güçlükler içinde kanlarını dökerek, canlarını vererek Türkiye’yi kurtaran Türk Milleti, bugün ne yazık ki, bozuk düzen nedeni ile bütün kazanımlarını kaybetmek üzeredir. Yüzyıllardır topraklarımıza göz dikmiş olan bu “bozuk düzenin sahipleri” artık emellerine ulaşmak için bir engel kalmadığını düşünmektedirler!

Bozuk düzeni düzeltmekle veya ıslah etmekle görevli olan devlet erki de zavallılaşan bürokrasi nedeni ile iyiden iyiye bir şey yapamaz haldedir. Demokrasinin olmazsa olmazı olan siyasi partilerin durumu da, bozuk düzenin elemanlarının seviçle ellerini ovuşturmasına neden olmaktadır. Bu tablo ile halk üretilmiş çaresizliğe mahkum edilmek istenmektedir.

Biz bu düzen değişsin derken, bir rejim değişikliğini yada anayasanın kurucu ilkelerine ters düşen bir şey yapılsın demiyoruz. Aksine her şeyin, mevcut anayasal sistem  ve demokratik kurallar çerçevesinde, Türk  Milleti için yapılmasını istiyoruz. Böylece işbirlikçi küçük bir azınlığın menfaatlerine göre yürüyen “bozuk düzen” halkın çoğunluğunun lehine değiştirilmiş olacaktır.

Ancak şunu da iyi bilmeliyiz ki, bu bozuk düzen birdenbire değişmez. Bu düzenin yıkılıp yerine arzu ettiğimiz bir düzenin gelebilmesi için gerçek ve kalıcı tedbirler almak gerekir. Bu da uzun ve sancılı bir mücadeleyi gerektirir.

Toplumsal sözleşme hüviyetindeki anayasa da buna işaret etmektedir. Onun için bizde, insan olmanın bir gereği olarak ve dünyevi  adaletin tesisi için bir düzen değişikliği istiyoruz.

Bu düzen değişikliği; anayasal rejimi yıkarak değil tam uygulayarak, demokratik yaşamdan vazgeçilerek değil aksine her yere yerleştirerek ve Türk Milletinin iradesine uygun olarak yapılacaktır. Onun için hiç bir kuvvet  bu düzen değişikliği talebinin karşısısnda duramaz. Yeter ki, düzen değişikliğine dair bir irade oluşsun!

Türk Milleti bunu başarabilir mi?

Biz bugün kendileri için bir düzen kurmuş ve gelişmiş olarak gördüğümüz Avrupa ve Amerika kıtalarındaki tüm milletlerin hepsinden daha eski ve köklü bir milletiz. Devlet kurma alışkanlıklarımız ve devlet tarihimiz yine bunların tamamından çok daha eskilere gider. Bu nedenle de Türk Milletinin siyasal bilinci ve hadiseleri kavrama yeteneği bunlardan fersah fersah ileridedir. Yeter ki, düzen değişikliğine dair doğru reçeteyi Türk Milletinin önüne koymayı başarabilelim…

Türk Milleti; huzur,mutluluk ve güven içinde yaşamayı fazlası ile hak etmiştir. Buna mani olan “bozuk düzen” değişecektir. Türkiye’de her şey; şahıslar, zümreler ve yabancılar için değil Türk Milleti için yapılacaktır.. Bunları başaracak gücümüz vardır ve bu bozuk düzen mutlaka değiştirilecektir. Çocuklarımıza ve torunlarımıza güzel günlerde özgürce yaşayacakları bir vatan ve kendi lehlerine tıkır tıkır işleyen bir düzen bırakacağız. Bu bir Türk evladının asla vazgeçemeyeceği bir ideal ve bir vatan borcudur…

 

 

TÜRKOSFER / Türkofon Milletler Topluluğu–XXII

İlginç yerleşim yerlerimizin son kısmıyla atmosferimize kıyı coğrafyalardaki gezintimizi tamamlıyoruz.

 

108 – İLginç Türkik Yerleşim Yerleri (Devamen üçüncü kısım) :

 

  • SULTAN HAMUD – Kenya’nın güneyinde, Başkent Nairobi’ye yakın bir kasaba.

II.Abdülhamit devrinde yapılan tren istasyonundan dolayı isimlenmiş. Maden mineralleriyle meşhur..

  • NORTH CAROLİNA – Eyaletin tapu kayıtları 17.yy’da pamuk tarlalarında çalıştırılmak

için ‘Türk’ olarak deftere işlenen kimselerden bahsediyor. Wikipedya’ya göre ABD’deki Güney Karolina Eyaleti’nde ve daha çok da Sumter County şehrinde Müslüman köle ticaretinden kalan özgür Mağribliler (Moors) ile Türkler ve yine Ortadoğu kökenli Pirinç Bilekliler (Brass Ankles) yaşıyor.

Tam sayıları hakkında bilgimiz olmamasına karşın yöredeki Benehaley, Oxendine, Scoot, Hood, Buckner, Ray, Lowery gibi soyadlarının onlara ait oldukları bilinmekte.

  • TUREK / TURECKİ – Güneydoğu Polonya’da bir il; merkezi de Türek. 30 bini Merkez

İlçede olmak üzere toplamda 90 bin kişinin yaşadığı, artı 8 ilçeli ‘bizim diyar’.

  • TURECKA – Slovakya’da bir köy adı; topu topu 150 kişi. Ama Slovakya’nın önemli

kayak merkezlerinden. 1563’te yani Kanunî devrinde kurulmuş. Adeta çekirdek bir Türkiye gibi..

  • TÜRKÜS ve TÜRÜG – İlki Fas’ın güneyinde, Tarfiya Dağları eteklerinde bir kasaba;

ikincisi Saru Garis Dağlarının kuzeyinde bir ilçe. Hem Türklük kokuyorlar hem Berberî – Türk ilişkilerini imliyorlar.

  • TURKWEL – Kenya’nın kuzeyinde Turkana Gölü’ne dökülen bir nehir ve bu nehir

üzerinde aynı isimli Hidroelektirik Santrali. Bölgede konuşulan dil de Turkwamca diye adlandırılıyor. Göl; Türk, nehir ve baraj; Türk, yerel dil; Türk ve hepsi de Kenya’da. Ne demişler; “Gez Dünyayı, gör Kenya’yı.”

  • TARKWA – Güney Gana’nın batısında bir ilçe; nüfusu 35 bin. Altın ve manganez

madenciliği o kadar gelişmiş ki Maden Teknoloji Üniversitesi bile var. Tren istasyonu da olan kentin Tarkwa United adlı bir spor kulüpleri bile var. Kim bu Tark’lar?

  • TÜRKHAM – Afganistan’ın Pakistan sınırı ve Peşaver yolundaki sınır kapısı. Aynı

zamanda ABD’nin Afganistan’ı işgal üslerinden (İngilizcesiyle Torkham)..

  • AYN EL-TURK – Cezayir’in Oran Eyaleti’ne bağlı vilayet ve il merkezi; Türk-Gözü.

19.yy’da Güneydoğu Anadolu’dan giden Türklerin oluşturduğu ve önemli su kaynaklarına sahip bu liman kentinin nüfusu 50 bini aşkın.

 

  • RE’S TURK / RAS TOURGENESS – Tunus’a bağlı Cerbe Adası’nın doğu burnu; Türk

Burnu. Tarihten gelen ağırlığını turistik (oteller, plajlar) olarak değerlendiriyor.

  • TÜRKHEİM / TURCKHEİM – İlki; Almanya’nın Fransa sınırında bir Türk beldesi, ikincisi;

Fransa’nın Almanya sınırındaki bir Türk semti. İlkinin nüfusu 7 bin, ikincinin 4 bin.. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun eski (14.yy) başkentlerinden.

  • TORQUAY – İngiltere’nin güneyinde büyük bir liman, Kanada Saskatchewan’da

küçük bir köy ve Avustralya’da; biri Quensland, biri Tasmania, biri de Victoria’da olmak üzere 3 ayrı fakat aynı adlı kasaba. Hepsi de Turk kelimesinden gelme..

  • SAX – İspanya’nın güneydoğusunda 10 nüfuslu bir kasaba ve her yıl Şubat ayının ilk 5

gününü Müslümanlar ve Hıristiyanlar (Moros y Cristianos) olarak kutluyorlar.  4 asırdan beri yapılan kutlamalar 1920’den beri de Los Turcos Grubu öncülüğünde  “Fahri Türkler Günü” adı altında gerçekleştiriliyor. Madrit Büyükelçimiz Ender Arat ve Milliyet gazetemizin de eşliğiyle festival Türk kamuoyuna mâlolmuş durumda.

  • TORQUEMADA – İspanya’nın Palencia İline bağlı küçük bir belediye. Tork yada

Turk’dan gelen Torquemada İspanya’da yazar-çizerler arasında yaygın bir soyadı, aynı zamanda da şarkı ve oyun adı.

  • TURQUEVİLLE – Fransa’nın kuzeyinde Normandiya sahilinde küçük bir köy; Türk Köyü

anlamında..

  • TURK MİNE – Zimbabwe Matabeland’da bir maden ve köy; Türk Madeni. Ellialtı

kilometrelik Türk – Melekler (Angelus) hattı altın dolu..

  • İNİSHTURK ve İNİSH TURK BEG – İrlanda’nın kuzeybatısındaki ilginç adalar; biri İniş-

Türk, diğeri İniş-Türk-Bey. Achillbeg (Aşil-bey),İnishlyre (İnişli-yer) de yakın komşu adalar..

İsimleri Türk denizcilerinden geliyor olsa gerek.

  • WAPEN NİEUWVLİET, WAPEN MONSTER, NİEUWEN ST. JOOSLAND, WAPEN HEDEL,

BERKENWO, VEUR, JAKOSWOUDE, BERGSCHENHOEK WAPEN, OOSTERHO, ZUİDBROE, BOSSART BRET, GROENEVELD, MAASDRİEL, WAPEN NEDERLEK  – Tek bildiğimiz Hollanda’nın Zeeland Bölgesindeki kasaba armaları oldukları, bir de kasaba / yerleşim yeri anlamına gelen wapen kelimesi.

Avrupa’nın batısında, Belçika sınırında neden hilâlli ve üç hilâlli armalar var bilmiyoruz. Bilmediğimiz ve azıcık araştırmayla ortaya çıkarabileceğimiz daha ne stratejik değerler var; tahmin bile edemiyoruz. Ama “Bulanlar arayanlardır” arıyoruz, araştırıyoruz.

 


Ahmet A. Aslan (Meluncanlar – YTD)

en.wikipedia.org

 

 

Hilal Bakışlım

Ay yüzlüm, ay balam, hilal bakışlım,

Uğruna bir ömür harcamadık mı?

Şimdi şu gönlümü üzen ezene,

Birlikte ağlayıp sızlamadık mı?

*

Birlikte dünyaya kafa tutup ta ,

Hilale yıldızı eklemedik mi?

Vatan, millet, bayrak, devlet , din için ,

Devlerle çarpışıp, biz ölmedik mi?

*

Şimdi neden kaldın Ülküden uzak?

Gönüldeşiz deyip, hallenmedik mi ?

Hani biz bayraktık, bozkurttuk, aydık,

İhanet ve çıkar yok demedik mi?

*

”Atsız” inadıyla yalnız kalsak ta,

Hakkı tutup, adaleti savunmadık mı?

Vatanda Türk, Türk’te vatan diyene!

Ülküdaş, deyipte sarılmadık mı?

*

”Dursunlar” toprağa düştüğü zaman,

Hıçkıra hıçkıra ağlamadık mı?

Hedefimiz Turan deyip yürürken ,

Rehberimiz Kur’an, haykırmadık mı?

 

 

Bağışıklık Sistemimiz ve Sağlığımız

Korumak, tedavi etmekten her zaman çok daha iyidir; zira kişileri hasta olma eziyet ve külfetinden uzak tutar…’   (  Thomas Adams, 1629)

Sağlığımızın iyi olmasında ve sürdürülmesinde bağışıklık sistemimiz önemlidir. Bu sistemimiz öncelikle enfeksiyonlara karşı direncimizi sağlar. Şimdi biliniyor ki bağışıklık sistemimizin zayıflaması daha çok, daha kolay ve sık enfeksiyonlara yakalanmamızın sebebi olduğu gibi kanser gibi diğer bazı önemli hastalıklarında ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktadır.

Vücudumuzun hastalıklara karşı savunma gücü olarak da tarif edebileceğimiz bu sistem, bebekliğin ilk dönemlerinde, anneden kanımıza geçen ve antikor denilen bazı destek maddeleri ile takviye görmektedir. Doğumdan sonra anne sütü, özellikle ilk günlerdeki süt, bu yönü ile de çok önemlidir. Daha sonraları ise vücudumuzun geliştirdiği davranış biçimleri ve genetiğimize göre bu sistemiz de yapılanmaktadır.

Bağışıklık alanındaki gelişmeler enfeksiyonlar ile mücadele edilmesindeki araştırmalar ile paraleldir. Salgın yapan enfeksiyonlarla mücadele tıp tarihinin başarılı ve önemli bir alanıdır. 17. Yüzyıla kadar çiçek hastalığı eski kıtada insanların önemli bir sağlık sorunu idi. Ölüm oranı yüksek ve özürler bırakması sebebiyle de insanların korkulu bir rüyası idi. 1706 da İngiltere de E.Jenner, bu hastalığa karşı ilk sistematik aşılamayı başlatmıştır. Daha önceleri Çin de ve  biz Türklerde de yer yer  çiçek hastası döküntülerinin sağlam çocukları korumada kullanıldığı bilgileri doğuyu anlatan seyahatnamelerde  vardır. Bu tarihten 100 yıl sonra Pastör, kuduz aşısı uygulaması ile zayıflatılmış enfeksiyon etkenlerinin bu tür hastalıkların tedavi ve korunmasında kullanılabileceğini bulmuştur.

Aşılama ile elde edilen bağışıklanmalar sayesinde birçok enfeksiyona karşı önemli başarılar elde edilmiş ve insanlık bu hastalıklardan korunabilmektedir. Günümüzde bir program şeklinde yapılan aşılamalar ile primer bağışıklık dediğimiz mukavemet ile ilgili hastalıklardan korunulmaktadır. Bağışıklığın gücü zaman içinde azaldığı için bazı aşılamalarda rapel doz dediğimiz 3-5 sene sonra bağışıklığı sürdürücü aşılar yapılır. Bu sayede insanlık bir çok enfeksiyon hastalığını kontrol altına alabilmiş, hatta bazı bölgelerde ortadan kalkmıştır (çiçek, çocuk felci).Bizlerin bu aşı programlarını ihmal etmeden uymamız lazımdır.

Aşılama çocuklar için önemlidir. Aşılar ayrıca erişkinlerin seyahatlerinde,  ayrıca yaşlı ve risk oluşturan bazı durumlarda enfeksiyon hastalıklarından korunmada  ve  bu insanların sağlıklı yaşamalarına da imkan sağlar.

Bağışıklık sistemimiz için aşılanmanın önemi yanında bu sistemi koruyan ve geliştiren doğru davranış biçimleri, hayatı doğru yaşama tarzımız da önemsenmelidir. Yeterli ve dengeli beslenme, vücut direncimizi kuvvetlendirecek bir hareketlilik, bedenimizi dinlendirecek bir uyku düzeni bağışıklık sistemimizi de etkileyen unsurlardır. Stres, sigara-alkol gibi direnç kırıcı zararlı etkenler; başta antibiotikler olmak üzere gelişi güzel, yersiz-ilgisiz ilaç kullanmak; yaşadığımız ortamdaki çevre kirliliği bağışıklık sistemimiz bozan etkenlerdendir. Bu ve benzeri etkenleri günlük hayatımızdan çıkarmak ve olabildiğince uzaklaştırmak bağışıklık sistemimizi de güçlendirerek sağlıklı bir hayat yaşamamıza katkı verecektir.

Sağlıklı olup, sağlıklı kalmanız dileğiyle.

 

 

Suud Bölgede Amerikalığa Oynuyor

İslam Dünyası‘nın kutsal topraklarını barındıran ve adamakıllı bir hac organizasyonunu bile gerçekleştiremeyen Suudîler eskiden beri dış politik arenada Saudia America diye teşmil edilir. İdarî ve ekonomik içiçelik nedeniyle yapılan bu benzetme gitgide siyasal ve askerî benzeşliğe doğru atbaşı gitmektedir.

Biz Türkler hesapta asker milletiz ama yanıbaşımızda olmalarına rağmen ve elimizde hukukî haklar olmasına karşın ne Irak’ta, ne Suriye’de varız. Oysa Suudî Arabistan bölgenin jandarmalığını çoktan üstlenmiş durumda. Suudîler 2011‘den beri Bahreyn‘e askerî anlamda müdahil durumda. 2015 Eylül‘ünden beri de 10 bölge ülkesinden müteşekkil bir koalisyonun başında Yemen‘deki çatışmalara da doğrudan dâhil.

Suud‘un petrolden sonraki en önemli ihraç ürünü olan Vahhabîlikle ilgili Afganistan‘dan Bosna‘ya ve Çeçenistan‘dan Libya‘ya “bas bas paraları Leyla’ya” taktiği uyguladığını cümle âlem biliyor. ABD ile El-Kaide’den IŞİD’e her türlü istihbaratî terör çalışmasına ve I’nci, II’nci Körfez Savaşları’ndaki finansal maliyetin karşılanmasına kadar üstüne düşen her işi bihakkın yaptığına da biz şahidiz.

Suud bundan başka Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri‘yle ortak ekonomik bölge oluşturmaya çalışırken öte yandan Afrika’daki Sudan, Somali ve Cibuti gibi ülkelere de ciddi yardımlar yapabilmektedir. 22 üyeli Arap Birliği‘nde Saddam ve Esad karşıtı kararlarda onların imzası vardır. Ve dahi Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi Suud’un kontrolündedir.

Muayyen bir zamandır oynamaya çalıştığı rol ise Batı’nın İslam Dünyası’nı bu yüzyılda da kontrolü için elzem olan Sünnî & Şiî ayrımına moderatörlük gibi görünmesine rağmen kendi hanedanlarının istikbalini bölgedeki benzer hanedan yapılanmaları üzerinde korumaktan öte bir şey değil. Hani şu I.Cihan Harbi‘nde Osmanlı‘nın “cihad-ı ekber” ilanına karşı İngilizlerle işbirliği yaparak kabilesine devlet kurmak için ihanetten “win, win” çıkaran yapı.

Şiî lider Şeyh Nemr Bakır‘ın bilinçli idamı, sonrasında yaşanan ve yaşanacak gelişmelerin önceden kestirilmesi hatta planlanması olayıdır. Suudîler son kozunu oynarken İran ve Rusya‘nın dış kenarlıkta tutulacağı yeni bir oyuna başlıyor gibiyiz. – Bayram değil, seyran değil – Amerika Genelkurmay Başkanı Dunford‘un sıra dışı Ankara ve Hulusi Akar ziyaretini bir kenara koyun. Bütün sevimsizliğine rağmen 2015’i 2016 yılında çok arayacağız gibi gözüküyor.

Rusya ile aramızdaki uçak krizinde; hem bizim Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı’na evvelden Damat Bey‘i atamamız hem de Rusya’nın ‘şak’ diye uyguladığı ekonomik tedbirler, aslında iki tarafın da “her an her şey”e hazırlıklı olduğunun işaretleri. Ekonomik bir daralma yaşayan Türkiye‘nin Suudî Arabistan öncülüğündeki Körfez Sermayesi‘ne yanaşmasını normal karşılamak lazım. Asıl sorun o sermaye yani yol bittiğinde yaşanacak. Zira Suud ekonomisi düşen petrol fiyatları nedeniyle “error” vermekte.

Görünen o ki OPEC ülkelerinin ürettiği petrol üzerinde çokça tasarrufu yok. İran da bölgesel güç havalarıyla Rusya edalarında. Yakında onlar da Hüsameddin Ferzizade gibi genç bir âlimi yalnızca düşünceleri Şiîliğe muhalif diye asarak cevap verirler. Aslında yöntem biçimleri Suudlarla aynı. Bizim Diyanet Reisimiz Mehmet Görmez Bey’in de göremediği bu; İslam Dünyası düşünmeye karşı, bırakın “oku“mayı, ‘yaz’mayı.. “Ümmet’in çocukları ateşe yürüyor” diyen birine niçin-neden-niye sorularını kullanmayı tavsiye ederim.

Aklın stratejisini başkaları çizdiği sürece bu dünya Cehennem bize, “öteki de şüpheli”!

 

 

Dayatılan Sistem

0

12 Eylül darbe yasalarını olduğu gibi ve daha fazlasını uygulayan hükümetin, bu yöndeki tutumu temelsizdir, yersizdir. ”Tek adam” yönetimini getirmek ve Özerklik uygulamasına yol açma hedefini, allayıp pullayıp millete yutturma hesaplarına karşı Türk Milleti uyanık olmalıdır. Bu projenin arkasında BOP uygulamaları ve ülkemizin bölünmeye adım adım gidilmesi hedefi vardır.

*

TBMM sinde yat yat,kalk kalk ve el kaldır askerleri çoğunluktadır.Yasama organı bugün vesayet altındadır. Kuvvetler ayrılığı bahane edilerek, Başkanlık sistemi Türk Milletine dayatılmaktadır.

*

Seçimde AKP ye tek başına iktidar verin, şehitler gelmesin deyip,algı operasyonu yapıldı. Ancak ne hazindir ki, seçim olduğundan beri her gün 2-3-4-5 er tane şehit geliyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ülkenin bir bölümü yanıyor, ülkemiz bölünme ile karşı karşıya kalmış durumunda kimsenin umurunda değil.

*

İşçiye, memura, emekliye yapılan komik zamlar, bir kalemde her ürüne yapılan %25-30’luk zamlarla daha ele geçmeden geri alındı. Türk Halkının yaşaması iyice zora sokuldu.                                                                                           Ülkede dilenci sayısı kat kat arttı. Elektrik, doğal gaz, yollar, köprüler, onlarca vergi, mutfağa girecek ne varsa kat be kat zamlandı. AKP’li olmayanların iş bulması tamamen imkânsız. Güneydoğumuz kan revan içinde.Hırsızlık,soygun,gasp ve ne kadar melanet varsa bugün ülkemizde her gün cereyan ediyor.

*

Vatandaş hala algı operasyonlarını yutuyor. Adam sefilleri oynuyor,hala soygunları,haksızlıkları,yandaşlıkları görüyor,görmemezliğe veriyor. Bu millet uyanmak istemiyor. Sokaklarda insanların suratları asık, gülmeyen  adamlar    diyarı  olmuşçasına  insanlar  yaşamaya alışmışlar artık! Zengin daha zengin, fakir daha fakir, yandaşa iş ve aş, felsefesi her daim yürürlükte. Sustukça sıra geldi ve gelmeye devam ediyor! Tüm bu olumsuzluklar içerisinde her gün  ”başkanlık sistemi ”ile birileri yatıp kalkıyor.

*

Ülkede zaten parlamenter sistem varken bile tek kişinin hakimiyeti   her gün  ağırlığını  hissettirirken,Cumhuriyetin  temelleri   hızla  sarsılıyor. Ülkemizde bugün yığınlarca mesele varken, her gün onca insan ölürken, yüzlerce insan Güneydoğudaki il ve ilçelerden, köylerden göç ederken ,derdimiz başkanlık sistemi mi olmalı?Türk halkı bu konularda tamamen bilgisiz, ne yapılmak istendiği açık açık bu millete anlatılmalıdır.

*

Türkiye’nin bugün içerisinde bulunduğu şartları dikkate aldığımız da, yapılacak çok önemli işler varken , başkanlık sistemi konusunu tartışmanın lüks olduğunu söylemek durumundayız.Hakimiyet  kayıtsız  şartsız milletin olmalı, görüşü   bu ülkede  çağa  uydurularak, daha da ileri  taşınmalıdır.Hiç  bilmediğimiz  bir sistemi  bu  millete  dayatmanın anlamı  yoktur.

Saygılarımla…

 

 

18.Değişiklikte “Yeni Anayasa”mız Olacak mı?

12 Eylül sonrası %93 halkoyuyla kabul edilen “1882 Anayasası” bugüne kadar 17 defa değiştirildi. Bu değişikliklerin 10 tanesi AKP iktidarında yapıldı.  Bu değişiklikler sırasında 105 madde üzerinde(Başlangıç bölümü dahil)değişiklik yapıldı; bazı yeni maddeler eklendi, bazı maddeler kaldırıldı.

İşte Değişiklik Takvimi:
1. 17 Mayıs 1987; Anayasa’nın 67, 75. ve 175. maddeleri değiştirildi, Geçici 4. maddesi yürürlükten kaldırıldı.
2. 8 Temmuz 1993; Anayasa’nın 133. maddesi değiştirildi.
3. 23 Temmuz 1995; Anayasa’nın başlangıç metni, Anayasa’nın 33, 52, 67, 68, 69, 75, 84, 85, 93, 127, 135, 149. ve 171. maddeleri değiştirildi, 52. maddesi yürürlükten kaldırıldı.
4. 18 Haziran 1999; Anayasa’nın 143. maddesi değiştirildi.
5. 13 Ağustos 1999; Anayasa’nın 47, 125 ve 155. maddesi değiştirildi.
6. 3 Ekim 2001; Anayasa’nın başlangıç metninin yanı sıra 13, 14, 19, 20, 21, 22, 23, 26, 28, 31, 33, 34, 36, 38, 40, 41, 46, 49, 51, 55, 65, 66, 67, 69, 74, 86, 87, 89, 94, 100, 118 ve 149. maddeleri ile Geçici 15. maddesi değiştirildi.
7. 1 Aralık 2001; Anayasa’nın 86. maddesi değiştirildi.

AKP İktidarında Yapılan Değişiklikler8. 26 Aralık 2002; Anayasa’nın 76 ve 78. maddeleri değiştirildi.
9. 7 Mayıs 2004; Anayasa’nın 10, 15, 17, 30, 38, 87, 90, 131 ve 160. maddeleri değiştirildi, 143. maddesi yürürlükten kaldırıldı.
10. 21 Haziran 2005; Anayasa’nın 133. maddesi değiştirildi.
11. 29 Ekim 2005; Anayasa’nın 130, 160, 161, 162 ve 163. maddeleri değiştirildi.
12. 13 Ekim 2006; Anayasa’nın 76. maddesi değiştirildi.
13. 10 Mayıs 2007; Anayasa’ya Geçici 17. madde eklendi.
14. 31 Mayıs 2007; Anayasa’nın 77, 79, 96, 101 ve 102. maddeleri değiştirildi, Geçici 18. ve Geçici 19. maddeler eklendi.
15. 21 Ekim 2007; 4.5 ay önce Anayasa’ya eklenen Geçici 18. ve Geçici 19. maddeler metinden çıkarıldı.
16. 9 Şubat 2008; Anayasa’nın 10. ve 42. maddesi değiştirildi.
17. 12 Eylül 2010 tarihinde Referandum yoluyla yapıldı ve % 58 oyla kabul edildi. Anayasa’nın 10, 20, 23, 41, 51, 53, 54, 74, 84, 94, 125, 128, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 156, 157, 159 ve 166. maddeleri değiştirildi,Geçici 18. ve Geçici 19. madde eklendi.
Fakat, bu 17 değişikliğe rağmen iktidar, hâlâ “12 Eylül darbe yönetiminin ürünü olan 1982 Anayasası’nı değiştirelim” diye muhalefet partilerini turlayarak 18.değişikliğe hazırlanıyor.

Değiştilmek İstenen “Değiştirilemez Maddeler”

Bugün koparılan “Yeni Anayasa” fırtınasının can alıcı noktası,1982 ANAYASASI’nın değiştirilmek istenen “Başlangıç” bölümü ile şu ilk 4 maddesidir:

Başlangıç (Değişik: 23.7.1995-4121/1 md.)

Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;           Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;                       Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu; (Değişik: 3.10.2001-4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;    Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;           Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu; FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,      Türk Milleti Tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.

BİRİNCİ KISIMGenel Esaslar I. Devletin şekliMADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.II.  Cumhuriyetin nitelikleriMADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.III.  Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkentiMADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.                                              Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.Başkenti Ankara’dır.IV.  Değiştirilemeyecek hükümlerMADDE 4. – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Görüldüğü gibi, 4. Maddeye göre, ilk üç madde değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerdir. Ama asıl değiştirilmek istenen maddeler de, bu maddelerdir. Bu maddelerin değişmesi demek; millî kimlikten, millî devletten, üniter yapıdan ve millî dilden vazgeçmek demektir.

Millet Tanımı da Değiştirilmek İsteniyor

1982 ANAYASASI’nda değiştirilmek isteyen maddelerden biri de, “Türk milleti tanımı”nı kapsayan 66. Maddedir. Madde aynen şöyle:”MADDE 66. – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür”.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran Mustafa Kemal ATATÜRK, bir İmparatorluk bakiyesi olan Türk milletini şöyle tarif ediyor:“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

Cumhuriyetin ilanından sonra kabul edilen 1924 ANAYASASI’nda ise Türk milleti şöyle tarif ediliyor: “MADDE 88. – Türkiye ahalisi, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur”.

Şimdi bu tarifler arasında bir çelişki var mı? Bunların hangisinde ırkçılk ve ayırımcılık yapılıyor? Öyleyse neyin peşindesiniz. Bu Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benziyor. Herkes aklını başına toplasın ve haddini bilsin. Bakalım bu defa yapılacak 18. Değişiklikten sonra “YENİ ANAYASA” mız olacak mı? Bence eğer bu değişiklik “BAŞKANLIK” sistemine geçişe yol açmıyorsa, “YENİ ANAYASA” mız olmaz. “Mevla görelim neyler/ Neylerse güzel eyler”.