27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 766

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (9)

Böyle bir dâvada bulunmak, çarşıdaki sıradan üstadları da bilmemeğe bağlıdır. Aksine ruhun sinirlere ve bedenin bütün organlarına olan etki ve kuvvetini görürüz, ki ruh sahibi olan insan her ne vakit istese bedenini bile ateşe atabilir. Veya kendini suya bırakarak boğulur. Ya da başka şekillerde kendini öldürür. Nitekim Rabbin emaneti olan kendi bedenini, kendi arzusuyla intihar ederek öldüren alçaklar ve zâlimler meydandadır.

Ruh olmasa baş ve cisim kendi kendini hiçbir zaman telef etmez idi. Bu açıdan bakış da dikkate değer bir husustur. Ki, insanın (s. 25) hücreleri gıda ve hava münasebetiyle, her defa bir miktar ve yavaş yavaş dört beş senede bir kere, tamamen değişip bedende yeniden başka cüzler, hücreler meydana gelir.

Eğer insan yalnız bedenden ibaret olsa idi -çünkü tabib ve doktorlara göre beden dört beş senede bir yavaş yavaş ve tamamen değişmektedir- bu süre sonunda kendini unutup başka bir isim almak ve başka bir insan olmak lâzım gelirdi.

Fakat dört beş senede bir değil, insanın cismi; her ne kadar değişken olsa, velev ki parçalansa; yine de ruhu bâkî ve kalıcı oldukça, şahsiyetini muhafaza eder. Güzel ahlâk veya kötü ahlâkından meydana gelen sonuçları; vicdanının yücelik ve alçaklığı dereceleri nisbetinde iyice düşünür, kendini unutmaz.

Zira insanı insan eden değişmekte olan beden değil, değişmez olan ruhtur. Her an bir miktar ve bir kaç senede bir defada, insanın bedeni topluca değiştiği hâlde, yine ruh bâkî ve mânen belli bir şekilde var olduğu açık iken; dört beş senede bir değil de, birkaç gün veya birkaç saat, ya da birkaç dakikalar zarfında; hastalık ve diğer sebeplerden gelen ölüm üzere o vakte kadar bunca değişiklikler ve bedenin kayıplara uğramasında şahsiyetini kaybetmeyen manevî ruh, nasıl manevî şahsiyetini kaybedebilir?

Hayır ruh zerre kadar kendini kaybetmez. Zira yok olan beden başka, yok oluş ve mahvoluş sebeplerinden kurtulmuş olarak yaratılan insan ruhu başkadır.

Kısaca demek lâzımsa, çok deliller ile ruhun kalıcılığı ve ahirette devamı güneş gibi apaçık, sabit bir husustur. Ama bazı insanlar düşünmez de, bu hakikat ve gerçeklerin hükmünü anlıyamazlar ise kusuru; feraset, seziş ve mâlûmatlarının yokluğunda arasınlar.

Ünlü filozof Bakon derdi ki: İnsanların ekser galat ve yanlış üzere dayandırılmış fikirleri; eğitimlerini yarım bırakmalarından meydana gelir. Onlar büyüklenir ve halka bakarak derler ki:

“Halk hiçbir aklî delile dayanmıyarak ruh ve ahirete inanır. Biz ise eğitimli kişiler iken şimdi halk gibi şunun bunun sözlerine nasıl inanalım?”

Halbuki halkın akletmesinde gerçekte mahareti yok ise de, kabul ettiği yol ve inanç; ruhaniyet ve aklın kaynağı olan şanlı nebî ve peygamberlerin ortaya koyduğu esasa dayanır.

İnkâr eden düşünmez ki, büyük bir kumandanın emrine uyunca zafere ulaşır.

İnkâr eden: “Ruhaniyeti hiçbir vakit görmedim!” der de, ruhaniyeti görmek için kendi akıl, konuşma yeteneği, vicdan ve bedenine ve özellikle bunca muntazam / düzgün evrene hikmet nazarıyla bakmaz. Veya doğru bir tabirle, bakmak işine gelmez.

Çünkü inanç sahibi olarak hesaba çekileceğini bilmek; günahları (s. 26) işlemekten insanı alıkor. Hırslı ve meşru olmayan istek sahipleri ise, yasaklardan kurtulmak için ruhaniyeti, ceza ve mükafatı güya aklen inkâr ederler. İnkâr ettikçe kalpleri katılaşır. Sonra hakikaten münkir / inkârcı olurlar.

Hayrete şayandır ki, akıldan dem vuran akılsız inkârcılar; akıl ve ruhaniyete gark olmuş olan şanlı nebî ve peygamberlerden başka, deha sahibi ve ruhaniyetlerini itiraf eden büyük hakîm ve filozofların eserlerini de, hiçbir zaman okumaz ve düşünmezler.

Düşünseler bile zekâ yokluğu ve çok inatçı olduklarından anlamazlar. O doğru karşılanmayan topluluğun fert ve bireyleri: “Fenalık etmemek ve iyilik etmek için vicdanımız yeter!” derler.

(Abidin Paşa’nın (1843 – 1908) “Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf” adlı eserinden sadeleştirilerek alınmıştır.)

 

 

Gençler Tahta Beşiği Bilir misiniz?

Geleneksel kültürümüzü genç nesillere aktarma konusunda biraz tembel davrandığımızı zannediyorum. Bu konuda yetişkinlere düşen önemli görevler var. Bu günkü gençlerimizin kuyudan pakır ile su çekmeyi, yabayı, ellik’i, idareyi, şavkı, kileri, cumbayı, kara önlüğü, ortaokul şapkasını, silbinci, sibeği, tahta beşiği, tekne ıskıranını, kül ıskıranını, çulu, çapıt kilimini, kirkiti, çöteyi, dirgeni, holosu, heybeyi, çuvaldızı, kileyi, maşrabayı, eşek semerini, sikkeyi, kuskunu, kolanı, bört kapıyı, meti, kemikliyi, döt kazmacayı, yedi kiremiti, mavrıyı, böbeciği, tahtalıyı, şaniyi, ocaklığı ve buraya sığdıramayacağım kadar nesneyi bildiklerini zannetmiyorum.

Bizim çocukluğumuz saydığım nesnelerin arasında geçti. Bu yazımda altı kardeş hepimizin içinde büyüdüğü ve bizim kuşak herkesin iki yaşına kadar yattığı tahta beşikten bahsetmek istiyorum.

Ortasında bir deliği vardı oraya topraktan yapılmış çiçek saksısını andıran silbinç konurdu. Bunun içine beşikte yatan bebek kakasını yapardı. Sibek de erkek bebeklerini bibisini muhafaza eder, çişin vücuduna değmeden direk sibeğin içine gitmesini sağlardı.

Beşiğin iki kenarları yuvarlak kasnaklar ile çevrilmiş, ayaklara bağlanırken, kasnakları ise örümbeç ile birbirine bağlanmıştır. Beşiğin ayakları teke boynuzu gibi oval olup sallanmasına yardımcı olurdu. İçine yatırılan bebek beşiğin bir müştemilatı olan kalın bohçalardan yapılmış yorgan görevi gören, ucunda uzunca ipleri olan bir düzenekle bağlanırdı.

Bebeğin yattığı yerde kalınca bir döşek vardı. Bu döşeğin popoya denk gelen yeri silbince göre oyulmuş olurdu. Bebek beşiğe yatırıldıktan sonra kımıldama şansı yoktu. Vücudun ilgili yerleri silbince, sibeğe denk getirilir, uçları uzun ipli bohça bezlerle sıkıca sarılır iki el de bohçanın içine sokulur, beşiğin altından ve üstünden birkaç kere dolandırıldıktan sonra ipler sağlamca örümbeçe bağlanırdı.

Beşiğe yatırılan bebeğin ancak başı az miktarda sağa ve sola dönebilirdi. Bebek beşiğin içindeyken ağlarsa, kaldırılma zamanı gelmemişse, anne veya onun görevlendirdiği bir abi veya abla (bunlar komşu veya akraba çocukları da olurdu), beşiği hızlıca sallardı. Bebeğin karnı aç değilse, yeniden uykuya dalabilirdi. Tuvalet için bebek kaldırılmazdı. Çünkü silbinç ve sibek o işi görürdü. Eğer bebek geri uyumaz ve ağlamaya devam ederse, anne hemen beşiğe doğru eğilir, memesini çıkarır ve bebeğin kafasını hafifçe kaldırarak emzirirdi.

Bebek uykusunu aldı, karnı doydu ve yine huysuzluk yapmaya devam ederse, yine de beşikten hemen çıkarılmaz. Örümbeçe sıkıcı bağlanmış ipler hafifçe gevşetilerek bebeğin ellerinin serbese çıkması sağlanırdı. Örümbeçte bebeğin oynaması için bağlanmış gök boncuklar, şıngırdaklar, ziller falan olurdu. Bebek bunlarla oynamaya devam eder ağlamazsa, sorun yok. Eğer, bir müddet örümbeçin kandırma oyuncaklarıyla oynadıktan sonra, feryadı tekrar basarsa, artık beşikten sökülme zamanı gelmiştir.

Anne ipleri çözer bezleri gevşetir bebeği beşikten kaldırır. Çiş kaka durumu için silbince bakar ve onları temizler. Altına bez bağlayabilir de, bağlamadan donunu giydirebilir de. Burada tecrübe konuşur.

Bebek bazen beşikte yatmak istemez. Yatırılır yatırılmaz feryadı basar ne kadar beşik sallanırsa sallansın, uykuya dalmaz. Bazen anneyi ifrit eder ve beşikten tekrar kendini çözdürür. Golanla annenin sırtına kendini sardırır. (Ebiştirme) Anne sırtına kolanla sıkı sıkıya sardığı bebeği ile istediği her işini yapmaya devam edebilir. Çoğu zaman bebek annenin sırtında uyur. Annenin hareketi ona ninni gibi gelir, onun sıcaklığı ve tenine değmesi bebeğe ayrı bir güvence verir.

O dönemde anneler hiçbir zaman boş durmazlardı. Ellerinde mutlaka bir el işi olurdu. Özellikle oya veya kanevçe işlerlerdi. Ayrıca yemek malzemesi hazırlarken dahi, oturduğu yerden ayağı ile beşiğin ayağından sallardı. Her zaman ayak kullanılmaz, bazen de örümbeçe bağlanan uzunca bir ip ile uzak mesafelerden dahi beşik sallanabilirdi.

Eğer evde beşiği sallayacak bir abi veya abla varsa beşik sallama işi ona havale edilirdi. Beşiğin üstüne bir yorgan örtüldüğü için karanlıkta kalan bebek daha çabuk uyurdu. Beşiği sallayan abi veya ablalar bebeğin daha çabuk uyuması için beşiği daha hızlı sallarlar ve bazen de ağırlık merkezi ters takla olur, beşik devrilirdi.

Bunun dışında beşik, bebek için en güvenli yerdi. Çiğnenme ve zarar görme ihtimali hiç yoktu.

Bebeğin beşikle vedalaşma zamanı, çiş ve kaka sorununu söylemeye başlamasıdır. Beşikten azledilen bebek evin bir başka köşesinde küçük döşek üzerinde yatırılırdı. Beşikten kurtulan bebek,  yıllarca içinde yattığı beşiği çoğu zaman boş şekilde sallayarak oynar ve avunurdu.

Beşikler sağlam olurdu. Hemen hemen bir evdeki 5-6 kardeşin hepsi de aynı beşikte büyüyebilirdi. Her evde bir beşik olmasına gerek yoktu. O konuda muazzam bir yardımlaşma vardı. Beşikten kurtulan bebeğin beşiği, yakın komşunun yeni doğan bir bebeğine ödünç verilirdi. Asla bir karşılığı olmazdı. Beşik sahibi bu görevi zevkle yapardı. Ama beşiğin sahibi olan evde yeni bir bebek olursa, beşiği ödünç alan derhal geri getirir. Kendisi kullanılmayan yeni bir beşik soruştururdu.

Bilmiyorum ama beşikte yatan bebeklerde hiç kalça çıkığına rastlanmazdı. Tahta beşikler kullanımdan kaldırıldıktan sonra, bebeklerde hatırı sayılır oranda kalça çıkığı problemi görülmeye başladı.

Bebek doğurma yaşını geçmiş aileler beşiklerini genç ailelere hediye ederlerdi. Genellikle beşiklerin tahtalarının uygun yerlerine kopyalı kalemle, doğum tarihleri, ineklerin tohumlama tarihleri gibi önemli notlar yazılırdı.

Göçebe yörüklerde göç esnasında beşikler, develerin veya eşeklerin üzerine sıkıca bağlanır ve bebek göçü beşiği ile birlikte, canlı vasıtaların üzerinde yapardı.

Önemine binaen beşikler, çok önemli filmlere dahi isim olmuş ve bir aktör gibi filmlerde rol almıştır. (Boş beşik vb.).

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz…

 

 

AKP Tuzak Kuruyor Muhalefet Peşinden Gidiyor.

Bir AKP Milletvekili Diyarbakırlılara yeni anayasayı kastederek: “Sabredin Türkiye’nin tapusunu birlikte yazacağız” diyor.

– Peki, Türkiye’nin mevcut 1924 anayasasını (Tapusunu) ne yapacağız?

– Bayanlar beyler yeni anayasa, yeni kurulan devletler için yazılır işte o ilk yazılan yeni anayasa o devlet’in tapusudur. Yeni anayasa yazamazsınız ancak mevcut anayasa da bu güne kadar olduğu gibi tadilat yapabilirsiniz.

– Başkanlık modeli, ülkeleri federasyon’a götürür, federasyon ise o ülkeyi bölünmeğe. Federasyonla yönetilen devletler; Amerika, Avustralya, Kanada, İsviçre gibi devletler göçmen devletlerdir, bütün etnik grupları memnun etmek için mecburen federatif bir devlet modeli seçilmiştir.

– Türkiye’deki halklar ise yerleşik halklardır en az 1000 yıldır bu topraklarda yaşıyorlar.

– Atatürk Türk Milletini tarif ederken: Türk devletini kuran bütün halklara Türk milleti denir” demiştir.

– Başbakan, yeni Anayasa konusunda muhalefet’i dolaştı muhalefet partileri de: “Başkanlığı kabul etmeyiz ama tartışalım, Anayasanın ilk dört maddesine dokundurtmayız ama Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var” diyorlar. İşte esas tuzak burada!

Anlaşılmayan ise: Kabul etmediğiniz bir konuyu neden tartışacaksınız?

– Buyrun size ABD’nin 1896 yılında Türkiye için almış olduğu karar:

Adem-i merkeziyet (Merkezden Yönetimi Yok Etme) fikri kararı, Türkiye için ilk defa ABD kongresinin 31 Ocak 1896 yılında gizli oturumunda alınıyor. Bu karara göre: “Uluslararası Hıristiyan Komitesince din, mezhep ve milliyetçi özelliklere bakılmaksızın bir Hıristiyan yöneticinin Türkiye’nin geçici başkanı olarak seçilmesini müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması, Utah Eyaleti yönetimi örnek alınarak ve çok eşlilik, kılıçla fethetme gibi dini vaazların ve hareketlerin yasaklanması sağlanacaktır. Geçici hükümet Türkiye Birleşik Devletlerinin sınırlarının içerisindeki etnik özelliklerine uygun olarak oluşacak Ermeni devleti müttefikimize tüm Hıristiyan devletlerinin askeri destek sağlamaları istenecektir.”

Bu gizli karar, ilk defa 1908 yılında İngiliz Casusu Prens Sebahattin tarafından Türkiye’nin gündemine sokulmuştur.

– Bu günkü hükümet’in programına alıp, mecliste okuduğu şu kısımlar ne mecliste ne de basında doğru dürüst yer almadı. Hükümet Programında:

“Yeni Türkiye vizyonumuzun ihtiyaç duyduğu etkin ve dinamik yönetim dolayısıyla başkanlık sisteminin ülkemiz için daha uygun bir yönetim şekli olduğuna inanıyoruz. Başkanlık sistemi ile birlikte, toplumsal farklılıkların siyasal temsilinin sağlandığı “Adem-i merkeziyetçi” bir idare sisteminin güçlendirildiği karar alma sürecinin hızlandığı yeni bir siyasal sistem’e geçebiliriz” diyor.

Üst üste konulduğunda ne de güzel benzeşiyor değilmi?

 

 

Öyle İyi Bilirim ki

Sanır mısın ki memnunum bunca yıllık ayrılıktan

Sevdiğimi özlemeyi öyle iyi bilirim ki
Üzülmedim mi sanırsın uğradığım gayrılıktan
Ciğerimi közlemeyi öyle iyi bilirim ki

 

Sensiz geçen gecelerim yüreğime verir acı
Bildiğimi biliyorsun sensin ya başımın tacı
Bizim için ağlıyorlar anne baba kardeş bacı
Aşkım için sızlamayı öyle iyi bilirim ki

 

Çatlamaya ramak kaldı beklemekten sabır taşı
Ne olur ki hep birlikte yesek mis tarhana aşı
Tebessümle bakıversen indirmesen kalem kaşı
Yufka ekmek bazlamayı öyle iyi bilirim ki

 

Hazırladım al gülümü sunamadım ki eline
Sarılmayı düşledim hep sevdalandığım beline
Ne olursun salma beni gözyaşlarımın seline
Çuvaldızı bizlemeyi öyle iyi bilirim ki

 

Yandım Allah hararetten yok mu bir yudum içecek
Sevdiğimin gelmesiyle bahçemde güller açacak
Feryadımı duymaz isen hasretlik beni biçecek
Yüreğimi tuzlamayı öyle iyi bilirim ki

 

 

Siyah Sancak

Tam adı ile ‘Dünyadaki Türkleri ve Müslümanları Bir Araya Toplayacak Olan Güç: Siyah Sancak – Ukab (1) ile Armagedon’un (2) Kanlı Mücâdelesi‘ isimli, 14 X 23 santim ölçülerinde, 272 sayfalık kitap, 2014 yılı içerisinde 4. Baskısı ile okuyucunun huzuruna çıktı.

Ali Kuzu tarafından kaleme alınan eser, Kariyer Yayıncılık İletişim Eğitim Hizmetleri Limited Şirketi’nin 195. Araştırma-İnceleme Serisi‘nden 28. Kitabıdır.

Kitap, Araştırma-İnceleme Dizisi’nden yayınlanmış olmakla birlikte, daha ilk sayfasında; şanlı bir destan, soluk-soluğa okunacak bir aksiyon romanı intibaını uyandırıyor.

Yeryüzü Allah’ın mülküdür. O’nun adına kurtarılması gerekir. Üzerine ‘Lailaheillallah’ bayrağı çekilmeyen hiçbir toprak parçası Allah adına kurtarılmış değildir.’

Sözleriyle başlayan bölümden sonra; bir anda okuyucuyu esir alan cümleler geliyor:

Konstantinopolis’in (3) fethedilmesinin üzerinden tam 63 yıl geçmiştir.

Gecenin ilerlemiş bir saatinde Bâbüssaâde’nin (4) büyük demir tokmakları ardı ardına ve çok kuvvetle vurulur. Pirinç mâdeninden yapılmış olan tokmakların demir kapıya her vuruşunda meydana gelen ses yankısı dalgalar halinde yıldızlarla dolu gökyüzüne doğru yükselirken Topkapı Sarayı başta olmak üzere İstanbul’un üzeri nuranî bir ışıkla aydınlanmaktadır.

Bâbüssaâde’nin sorumlusu Hasan Ağa isminde bir muhterem zat idi. Gece ibâdetini bitirip istirahata çekilmiş olan Hasan Ağa, kapının tokmaklarının bu kadar kuvvetli vurulmasıyla yattığı sedirinden fırlar ve eline aldığı yağ kandiliyle odasının kapısını açar ve hızlı adımlarla Babüssaâde’ye açılan avluya doğru yönelir.

Hasan Ağa, avluya ilk adımını atar. Ancak adımını attığı gibi de korkudan mıdır, yoksa şaşkınlıktan mıdır bilemez olduğu yere çakılır kalır. Çünkü tokmakların her kapıya vuruşunda Bâbüssaâde’nin yüksek duvarları zangır, zangır titremekte, ardından da gökyüzünden nur gibi ışıklar yağmaktadır.

Ağa, boncuk-boncuk titremeye ve o an aklına gelen bütün duâları okumaya başlar. Bir taraftan duâları okurken, bir taraftan da geriye kaçıp saray efrâdını haberdar etmek ister. Ancak adımlarına sâhip olamamaktadır. Adımları O’nu Bâbüssaâde’ye doğru götürmektedir. Kapıya yaklaştıkça bakar ki ayakları yere değmemekte ve toprağın bir karış üstünde gitmektedir.

Hasan Ağa, Bâbüssaâde’ye gelir ve besmele çekerek demir kapının bir kanadını açar. Açar da şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi olur. Karşısında başları sarıklı, beyazlar giyinmiş ve ellerinde beyaz bayraklar olan, silahlarını kuşanmış harbe hazır koca bir ordu vardır. Beyaz elbiseli ve sarıklı bu ordunun en önünde ise atlarından inmiş, nûranî yüzlü dört insan durmaktadır.

Ellerinde birer sancak olan nûranî yüzlü dört kişiden ve elinde diğerlerinden ayrı siyah bir sancak olan, belinde ise çift uçlu kılınç bulunan nûranî yüzlü zat, bir adım öne çıkarak söze başlar:

‘Arkamızda gördüğün ordu, Resûlullâh (sav) Efendimizin ordusudur. Yanımda bulunan kişiler de Resûlullâh Efendimizin (s.a.v.) halifeleridir. Bu gördüğün kişi Ebû Bekir, bu Ömer, bu Osman. Ben de Ali’yim.’

Bizi, Resûl-i Ekrem Efendimiz gönderip, Sultan Selim Han ‘a selâm söyledi ve buyurdu ki:

Haremeyn’in (5) hizmeti kendisine verildi, kalkıp gelsin. Git Sultan Selim Han’a benim tarafımdan bildir!’

Sözünü bitirir bitirmez, Hasan Ağa’nın şaşkın ve hayret dolu bakışları altında,  nûrani yüzlü dört zat ve sanki beyaz kefenlerine bürünmüş koca ordu birden kaybolur.’

Okuyucuya artık uyku haramdır. 268 sayfa boyunca, yakıcı heyecanların alevlendirdiği değişik duyguların, bütün rûhunu ve bedenini sarıp sarmalaması için kitabı elinden bırakamayacaktır.

Sonraki sayfalarda; 5 Haziran 1516 tarihinde çıktığı Mısır Seferi sırasında Yavuz Sultan Selim Han’ın, Sina Çölü’nü ordusu ile geçerken, gündüzlerin kavurucu sıcağından, gecelerin dondurucu soğuğundan bunalan ve geri dönülmesini isteyen askerini, âdetâ kanatlandıracak şekilde şevke getiren, tarihe geçmiş sözleri ile heyecan doruklara çıkar. Bir sonraki sayfada Haşmetli Sultan’ın kendi ifâdesiyle ‘memur edildiği işi‘ halletmesi yâni ‘Haremeyn’in hizmetkârlığı‘nı üstlenmesini anlatan satırlarla okuyucu, çölden denize ulaşmanın huzuruna kavuşur.

Duygu seli, Mısır fâtihi Yavuz Sultan Selim Han’ın, gece karanlığında, kimselere görünmeden İstanbul’a geldiğini ve sarayına girdiğini nakleden satırlarla tekrar doruklara yükselir.

Bu hâdiseden 400 yıl sonra, Fransız General D’Esperey, 16 Mart 1919’da beyaz bir atın üzerinde, Roma imparatoru edâsıyla ve görgüsüz bir gösterişle İstanbul’a girdi. Şehir, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütârekesi hükümlerine göre işgal altındaydı. Osmanlı askeri silahtan tecrit edilmiş, şehir askerden arındırılmıştı. Yalnızca İstanbul’un Şehzâdebaşı semtindeki Mızıka Karakolu’nda, Tümen Bandosu’nda görevli. 61 er vardı. İşgalci güçler, silahsız askerlerin müzik âletlerinden bile korkmuşlar, sabahın saat 5.30’unda, 150 kişilik bir müfreze ile karakola saldırmışlar, uykuda olan 6 askerimizi şehit etmişler, 10 askerimizi de yaralamışlardı. D’Esperey, ancak işte bu katliam şeklindeki baskından sonra İstanbul’a girebiliyordu.

İstanbul’a bu iki girişi düşünenler, soyunun asâletiyle haklı olarak gurur duyacaklardır.

 

*  *   *

Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim’in İstanbul’a getirdiği Mukaddes Emânetler arasında bulunan ve Hazret-i Muhammed (sav) zamanında kullanılan Siyah Sancak, 1597 yılından sonra ‘Sancak-ı Şerif ‘ adı ile zafer getiren nice seferlere çıktı. Osmanlı padişahlarının Sefer-i Hümâyun düzenlemedikleri zamanlarda Sancak-ı Şerif merasimle ordulara kumandanlık yapan sadrazam veya Serdar-ı Ekrem’le birlikte götürüldü. Ayrıca Sancak-ı Şerif Osmanlı Devleti’ne karşı çıkan isyanları bastırmak için de kullanıldı. Sultan İkinci Mahmud Han, 1826 yılında yeniçeri ocaklarını kapattığı ‘Vaka-i Hayriye’ sırasında Sancak-ı Şerif’in açılmasını emretmiş, sancağın mukaddes varlığı, İstanbul halkının padişahı yeniçerilere karşı desteklemesinde büyük bir rol oynamıştı. Sancak-ı Şerif günümüzde, Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler dâiresinde muhâfaza edilmektedir.

 

*  *   *

Ali Kuzu’un eserinde sözü edilen, işte bu Sancak’tır. Fakat ve elbette sancağın hikâyesi, yukarıda anlatılanlardan ibâret değildir. Siyah Sancak, esir Türk illerini kızıl Moskof zulmünden kurtarmak için mücâde eden ve Turan Cumhuriyeti’ni kurma idelini gerçekleştirmeye çalışan Şehid-i Âlâ – Gazi-i Namdar Enver Paşa ile Tacikistan’dadır. Cumhuriyet Türkiye’sinde de Türk Birliği’ni oluşturmak için devrededir ve Mustafa Kemal’in elindedir. Anafartalar’dadır, Dumlupınar’dadır. Enver Paşa’dan 70 yıl sonra Turgut Özal ile Merkezî Asya Türk Cumhuriyetlerine gitmiştir. Armagedon’dadır. Asala ve PKK operasyonlarındadır. 20 Mart 1992’de Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a PKK ile ilgili raporu sunan Adnan Kahveci’nin gönlündedir. Adnan Kahveci, raporunu verdikten 1 yıl sonra, 5 Şubat 1993’te, kendi kullandığı otomobil ile Ankara’dan İstanbul’a giderken Gerede yakınlarında, esrarı 22 yıldır çözülemeyen trafik kazasında ebedî âleme intikal etmiştir. Siyah Sancak, Türk siyaset çevrelerinin parlak yıldızı, politika dünyamızın görüp tanıdığı en dürüst ve mert liderlerden biri olan Muhsin Yazıcıoğlu’nun, şehit olduğu helikopter kazasında kaybolan çantasındadır.

Siyah Sancak efsânesinin ve esrârının çözümünü sağlayacak şifreler de Ali Kuzu’nun ‘Siyah Sancak‘ isimli, romanlaştırılmış tarih, bir başka anlatımla ‘belgesel romanı‘nda, yayınevinin tanımlamasıyla, araştırma-inceleme kitabındadır.

 

KARİYER YAYINCILIK:

Klodfarer Caddesi Nu: 16 Fırat Apartmanı Daire: 4 Sultanahmet, Eminönü İstanbul. Telefon: 0.212-516 99 84 Belgegeçer: 0.2312-616 99 80 e-posta: kariyer@kariyeryayinleri.com http://www.kariyeryayinleri.com

 

LÛGATÇE:

(1)Ukab: Sözlükte ‘kartal ve karakuş ‘ anlamına gelen, Arapça bir kelime olan ukab, Hazret-i Peygamberimizin savaşlarda kullandığı bayrak veya sancağın adıdır. Hz. Peygamberin bayrak ve sancaklarının siyah ve beyaz olduğu hakkında rivâyetler vardır. Beyaz sancağın üzerinde kelime-i tevhid yazılı idi. Kelime-i Tevhid: ‘La ilahe illallah, Muhammedün resulullah‘ cümlesidir ve ‘Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam da O’nun Resulüdür‘ demektir.

(2)Armagedon: Dinî kaynaklarda, dünyanın sonu geldiğinde yaşanacağı düşünülen büyük kıyâmet günü.

(3)Konstantinopol: Bizans İmparatorluğu döneminde İstanbul’un adı.

(4)Bâbüssaâde: Saâdet Kapısı ‘ demektir. 1478 yılından 1858 yılına kadar 380 yıl boyunca kullanılan Topkapı Sarayı’nın en önemli kapısıdır.

(5)Haremeyn: Mekke ve Medine

 

ALİ KUZU:

Araştırmacı-Yazar Ali Kuzu, 1957’de İstanbul’da doğdu. İlkokul ve Ortaokulun ardından Davutpaşa Lisesi’nden mezun oldu. Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünü bitirdi.

 

Uzun yıllar özel sektörde orta ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. 1989 yılında gazeteciliğe muhabir olarak adım attı. Ortadoğu, Yarın ve Kurultay gazetelerinde Araştırmacı Gazeteci, Güneş Gazetesi’nde musahhih olarak çalıştı. Gözcü, Türk Haber, Ufuk Ötesi, Engellilerin Sesi gibi çeşitli gazete ve dergide yazıları yayınlandı.

 

İstanbul Gazeteciler Derneği üyesi olan Ali Kuzu evli ve 2 evlat babasıdır.

 

Yayınlanmış Eserleri:

1-Terör mü Kürt Sorunu mu? 2-MİT-Bordo Bereliler El Ele-Safari Operasyonu, 3-MİT-MOSSAD-CIA-GLADIO, 4-Kutsal Yemin-Mustafa Kemal Atatürk,  5-Atatürk’e Yapılan Suikastler, 6-Amerika’da Kurulan Gizli Örgüt GLADIO, 7-Atatürk’ü Kimler Öldürdü?, 8-12 Eylül İhtilali, 9-Dünyanın En Acımasız İstihbarat Örgütü MOSSAD, 10-Dünyanın En Büyük İstihbarat Örgütü CIA, 11-Ermenilerin Türklere Yaptıkları Katliamlar ve Soykınm / TANDIR, 12-İmparatorluğun Gözyaşları.

 

KUŞBAKIŞI:

ASKER VE TÜCCAR / NABLUS 1918

Osmanlı Cihan Devleti’nin yıkılışı ve neredeyse her cephede binlerce şehit vererek çekilmesi başlamış, devletin sınırları değil Anadolu bile bu kayba dâhil olma ihtimalinin korkusu ve endişesi ile sıkıntıya düşülmüştür.  Kitabın yazarı tıp doktoru Prof. Orhan Canbolat bu yıkımın sonu ve yeni Türk Cumhuriyetinin temellerinin atıldığı yer olarak Nablus 1918’i kabul ettiğini belirterek romanını yazmaya başlar.   

Roman; olayların mekânı hâlâ kan gölü olan bugünkü Suriye, Irak, Filistin topraklarıdır. İngilizlere esir düşmüş olan Çerkez asıllı Osmanlı zâbiti Mehmed’in hikâyesidir.

Soma’dan başladığı hayatına yalnızca asker olarak devam etmiş, İngilizlerle çarpışırken yaralanmış, bir sahra hastanesinde tedâvi olmuş ve İngiliz esiri olarak kapatıldığı hapishâneden iki arkadaşı ile Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından kaçırılmaları sağlanmıştır. Zâbit Mehmed, neden kendisinin bu kaçırılışta yer aldığını, neden Mustafa Kemal Paşa tarafından önem verildiğini kendi kendine düşünür.  Hikâyesine, yakaladığı ipuçları ile devam eder.

Kitapta, günümüzde Orta Doğu’da yaşayan Çerkez nüfusunun varlığı, hatta Ürdün Kraliyet sarayı ve ailesinin bütün korumalarının Çerkez birlikleri tarafından yapıldığı, geleneklerini de yaşattıkları gibi konulara da yer verilmektedir.

Kitapta imla hatâları çok, düşük ve yarım kalmış cümleler var. Birçok yerde aynı cümle içinde aynı kelimenin tekrarı yapılmış. Bunlar, okuyucunun okuma zevkini sınırlandırıyor, edebî açıdan kitabın değerini büyük ölçüde düşürüyor.

Tıp doktorlarının, el yazılarının zor okunduğu bilinmektedir. Vaktiyle, el yazısıyla yazılan reçeteleri ancak eczacılar okuyabilirlermiş. Dizgi işlemini yapan kişinin eczacı olmadığı düşünülse bile, Asker ve Tüccar / Nablus 1918 isimli kitaptaki Türkçe hatâlarını mâzur görmek mümkün değil.

KENT KİTAP: SATIŞ ve DAĞITIM: YEDİPINAR DAĞITIM: Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 52 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-528 90 80 Belgeç: 0.212-528 90 81

BEŞ VAKİT İNSAN:

 

Senai Demirci; Timaş Yayınları arasında 2014 yılında çıkan, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 192 sayfalık kitabında: ‘Namaz miracındır; çünkü aradan perdeleri kaldırır, bedeninin her zerresini rıza makamında tutar. Namaz, miracındır, Çünkü aradan mesafeleri kaldırır, alnını Rabbinin yakınlığında tutar. Namaz miracındır; çünkü aradan sözleri kaldırır, kalbini sessiz ve sonsuz bir makbuliyetin sıcacık kucağında tutar. Namaz miracındır; çünkü aradan ikiliği kaldırır, olduğun hali göründüğün halle bir tutar, göründüğün hali olduğun halle bir tutar. Namaz miracındır; zamanın üzerindeki hükmünü kaldırır; kalbini zamanlar üstüne çıkarır, kalıbını tükenişlerden ve yitişlerden uzak tutar. Namaz miracındır; meyveye durmuş ağaçlar gibi, seni sonsuz sevinçlerin, sınırsız umutların, gölgesiz mutlulukların, pürüzsüz huzurların, lekesiz neşelerin baharında tutar. Namaz miracındır; seni İblis’e karşı meleklerin safında, Nemrut’a karşı İbrahim’in yanında, Firavunlara karşı Mûsa’nın tarafında, nankörlere karşı Muhammed Mustafa’nın [asm] yerinde tutar.’ Diye sesleniyor.

 

TİMAŞ YAYINLARI: Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00                                    e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

AZERBAYCAN / Nadir Afşar Devleti:

Cahangir Hüseyn Afşar uzun insanlık tarihinin karanlık olan, henüz aydınlanamayan bir olayı kitabına mevzu olarak almış. Yazar; ‘Uzun bir geçmişi olan Türk tarihi, genel olarak tahrifata uğrayan, yanlış aktarılan, bilindiği halde bilinmeyen tarihlerin başında yer almaktadır.’  Eserinde, bilmediğimiz değil, bildirilmeyen, açıkça yazılmayan, yazılsa bile ‘Fars / İranlı’ gibi gösterilen, tarihimizin en büyük devlet adamlarından, kahramanlarından, Büyük Afşar Devleti’nin kurucusu Nadir Şah’ı, yaptıklarını, yapamadıklarını belgelere dayanarak anlatıyor.  Batılı birçok tarihçinin ‘deha ‘, ‘büyük devlet adamı’,  ‘Doğu’nun Son Kahramanı ‘ gibi unvanlar vererek tanıttıkları Nadir Şah, onların kalemlerinde bir İran hükümdarı gibi verilir. Hâlbuki Nadir şah Türk’tür ve Türkçe’ den başka bir dil bilmez ve konuşmazdı. Osmanlı sarayına yazdığı mektupları o Türkçe yazarken Osmanlı ona Farsça mektuplar gönderiyordu. Kurduğu devletinin adı da ‘Büyük Avşar Devleti ‘ idi. Avşarlar, bir Oğuz boyudur.  Nadir Şah, bir devlet başkanı, bir kahraman olduğu kadar, bugün kullanılan anlamıyla, aynı zamanda bir toplum mühendisiydi. Bugün bile, İslam Dünyası’nın en büyük kanayan yarası olan ve dolayısıyla Türkiye’nin de en büyük sıkıntısı olan ‘Sünni-Alevi’ meselesini çözme yolunda ciddî adımlar atmıştır.

 

13,5 X 21 santim ölçülerinde 400 sayfalık kitap, 2015 yılında yayınlandı.

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA…

 

1-HE’NİN İKİ GÖZÜ İKİ ÇEŞME: Beşir Ayvazoğlu / Kapı Yayınları

2-FOTO MUHABİRİ ARA GÜLER’İN HAYAT HİKÂYESİ: Nezih Tavlaş / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları.

3-KUŞ UÇAR KERVAN GÖÇER: F. Hande Topbaş / Şûle Yayınları

4-EN ÖNEMLİ 50 TARİHÇİ: Marnie Hughes-Warrington / Etkileşim Yayınları

5-YAŞLILIĞA METHİYE: Belma Aksun / Ötüken Neşriyat

 

 

 

Türk Milliyetçiliği Hukuk Sistemi !

İhtiyar dünyamız; terör, savaş, açlık, çevre kirliliği, doğa katliamları, hak ihlalleri ve toplumlararası haksız rekabet gibi insanlık alemini tehtid eden olaylarla boğuşuyor.

İnsanoğlunun bu olayların içinden sağlıklı olarak çıkabilmesi, ancak adalet duygusunun tatmin edildiği, evrensel ve yerel hukuk düzenleri ile mümkün…

Bu sebeple Anayasamızın “Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı 2.maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu hükme bağlanmıştır. Hemde bu hükmün değiştirilemeyeceği hatta değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği temel yasamızda vurgulanmıştır.

Eğer “hukuk devleti” olmasaydık yada devletin bütün kurumları ile vatandaşlar  arasındaki münasebetler, hukuk kurallarına göre tanzim edilmeseydi, ne olurdu? Gerçi “hukuk devleti” olduk da ne oldu?  diyede bu soruyu sorabiliriz!

Türkiye, yazılı metinlerde bir “hukuk devleti” olarak tanımlansa bile, adalet dağıtması icab edenler; yansız hareket etmedikleri, siyasi görüşlerin, dini akımların etkisine girdikleri ve hatta bu sebeple yetkilerini kötüye kullandıkları için, hukuk sistemimiz bir kaosun içine girerek zulüm aracı haline gelmiştir.

Keza uluslararası hukuk ve mahkemeler,  küresel güçlerin etki alanında olduğu için, oralarda alınan kararlar objektif ve adil olmaktan ziyade, siyasal nitelik taşımaktadır.

Bunlar bize, hukuk sistemimizin vede dünya üzerinde geçerli olan diğer hukuksal düzenlerin büyük bir çöküş sürecinde olduğunu göstermektedir.

Tarih ise insanlara, asırlardan beri milletlerarası rekabetin hikayesini anlatıyor. Bu rekabet ve mücadele, her çağa has teknik imkanlara göre değişik zamanlarda ve farklı tarzlarda cereyan ediyor. Bu çerçevedeTürk Milletinin, dünyada en eski tarihe sahip milletlerden biri olduğunu unutmadan, onun milliyetçi bir anlayışa dayanan ve kendine özgün;  fikir, eğitim, askeri, ekonomik, kültürel ve de hukuk sistemlerine sahip olduğunu  biliyoruz.

Örneğin, Türk Milletinin, tarihin derinliklerinden gelen ve gelişmiş oturmuş bir fikir sistemi vardır. Adı da, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’dir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş temelinde de bu sistem mevcuttur. Yine bu döneme “tek adam diktatöryası” lafları ile hücum edilmiş olsa da, dönemine göre  gelişmiş bir hukuk anlayışı ile kişisel hak ve özgürlüklerin savunulduğunu görüyoruz. Bunun sebebi ise, Türkler için cari olan tarihi fikir sistemi ile buna bağlı olan hukuksal yapının, tam bir demokrasi anlayışı ve demokratik  ilkeler ile beslenmiş olmasıdır.

Günümüzde geçerli olan hukuk sistemindeki arızalar, adalet mekanizmasının bütün unsurları tarafından çok iyi bilinmektedir. Bunun ıslahı ise tarihten kuvvetli kaynaklarla beslenen  “Türk  Milliyetçiliği Hukuk Sistemi”ni hayata geçirmekle mümkün olacaktır.

Türkler hakkında “Fazailül-Etrak” (Türklerin Faziletleri) kitabını yazan el-Cahız (ölümü 869)’a göre,Türklerin:“Türkler yaltaklanma, münafıklık, kovuculuk, riya, kibirlenmek, akrabalara karşı fenalık ve bid’at nedir bilmezler… Kitabına uydurup da başkalarının malını helal saymazlar” gibi hukuki sonuçlar doğuran bir yaşam felsefesi içinde bulunduklarını görmekteyiz. Yine Hans Barth adındaki seyyah, yazdıklarında Eskişehir’de karşılaştığı bir Ermeniden “Bir Türkle mi iş yapacağım, mukavele (sözleşme) yapmaya lüzum görmem. Onun sözü kafidir..” diye belirtiyor. Bunlar Türklerin kendine has bir hukuk sistemine,  tarih boyunca sahip olduklarının küçük bir göstergesidir.

Türk Milletinin, tarihinin derinliklerinden getirdiği birikimle; insanın insanla ve toplumla, devletinde vatandaşları  vede uluslararası toplumla ilişkilerini düzenleyen ve adına da “Türk Milliyetçiliği Hukuk Sistemi” denilmesi gereken bir hukuk sistemi mevcuttur.

Dünyanın küresel efendileri; eski ve yeni hukuk metinleri ve de adaletten uzak uygulamalar ile bir hukuksuzluk yaratmaya çalışırken, Türk Milleti kendi yaşam felsefesine uygun hukuk sistemini tesis ederek, mensuplarının huzur ve güven içinde yaşatmalıdır.

Adaletsizlik, Türk Milletinin kaderi olamaz. Süratli, objektif ve doğru kararlar alabilen bir mekanizma ve buna yön veren bir sistem mutlaka ve acilen kurulmalıdır. Çünkü vatandaş, bir terör örgütünün yargısından ve dağıttığı adaletten memnuniyet duyar hale gelmiştir…

Bu olumsuzluğu gidermek ve herkes için adalet anlayışını hayata geçirmek için yapılacak iş; hukuk düzenini “Türk Milliyetçiliği Hukuk Sistemi”ni esas alarak reformist bir anlayışla yeniden düzenlemektir.

Böyle bir düzenleme, evrensel hukuk anlayışı diyerek, mağdur ve mazlumlar üzerinde sözde hukuk sistemleri ile kölelik yaratanlarada, bir çeki düzen ile birlikte insanlık için umut verecek bir örnek olacaktır.

 

NOT       : Bu yazı İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu (İMAG)’nun yayınladığı derginin son sayısı için yazılmıştır.

 

 

Empati Yapmak Kolay mı? “Tırcının Biri”

Bir baba dört beş yaşlarındaki oğlunu da alıp bir pazar günü arabasıyla birlikte gezintiye çıkar. Meskûn mahallin dışına çıktıktan sonra şehirlerarası karayolunun bir yerinde çarpışan iki tane tır görür. Oldukça tenha bir yoldur. Hemen arabasını durdurur ve olanları anlamaya çalışır.

Tırın birinin önünde yatan biri vardır. Diğer tırın yanında ise hafif yaralı ve oldukça üzgün bir şekilde duran diğer kişi vardır. Başka birileri var mı diye etrafa dolaşır ve kimseyi göremeyince her ikisinin de tırların şoförleri olduğuna hükmeder.

Zaten tır şoförleri de hep yalnız gitmez miydi o kadar uzun yolları…

Çocuk yerde yatan adamı görünce, babacığım bu yerde yatan adam kim? Diye sorar. Baba yeterince üzgündür. Hissiyatsız, dalgın, endişeli ve yasak savma şeklinde oğluna cevap verir:

“Tırcının biri” herhalde…

Çocuk hiçbir şey anlamaz. Babasının huyunu da bildiğinden tekrardan sormaya cesaret edemez. Babasının elinden tutmuş olarak diğer üzgün şoförün yanına geldiklerinde, çocuk ikinci tır şoförüne sorar:

“Amca tırcı ne demek?”

Adam oldukça üzgündür, kazaya karışmıştır, karşı taraf hayatını kaybetmiş, kendisi yaralı kurtulmuş, araçlar mahvolmuş, o ana kadar yardıma gelen olmamış, Allah’tan ki kendisi acil hastahaneye götürülecek kadar yaralı değil, yoksa geç kalmaktan o da ölecek.

Üzgün ve duyarlı şoför çocuğun sorusuna kayıtsız kalamaz. Hem biraz açılmak, hem de çocukla dertlerini unutmak, hem dertleşmek, hem de çocuğa arkadaş olarak hakkıyla empati kurmak için başlar ona anlatmaya:

“Evlat tırcıyı ben sana nasıl anlatsam, anlatmakla biter mi ki?

–         Tek başına evinden, eşinden, çocuklarından ve arkadaşlarından ayrı arabasında yaşayan,

–         Gününün yarıdan fazlasını aracını sürerek geçiren,

–         Yollarda yarı aç yarı tok günlerini dolduran,

–         Arabası boşken doldurma, dolu iken de bir an önce boşaltma hayalleri ile ömrünü tüketen,

–         Üzerindeki yükü pamuğa sarılmış elmas özeniyle sapa sağlam emanetin sahibine ulaştırma gayreti ve tedirginliği içinde olan,

–         Kendisini teknolojik ortamda adım adım izleyen patronu ve şirket yöneticilerine karşı her an sorumlu hisseden,

–         Zincirleri olduğu halde zincir takacak kadar kara yakalanmaması için sürekli dua eden,

–         Rampaları yüküyle inerken aracının makas yapmaması için ayağını frenden kaldıramayan ve bildiği bütün duaları okuyan,

–         Durmak ve mola vermek istediği caf caflı dinlenme istasyonlarında “tır ve kamyon park edemez” levhaları ile karşılaştığı için, en mezbelelik ve tenha yerlerde mola vermek zorunda kalan,

–         Uykusu gelip aracında yattığı zaman, hırsızların gece kendisini rahatsız etmemesi için sürekli dualar eden,

–         Zaruri nedenlerle dahi olsa yükü geç götürdüğü zaman, cebinden tazminat ödemeye maruz kalan,

–         Yolların ve şartların ağırlığından dolayı zarar gören yükleri ile ilgili olmadık hakaretlere uğrayan,

–         Kendi yemeğini, çayını, çorbasını aracının sağ göğsündeki sehpasını masa haline getirerek yapıp, yalnız başına boğazına düğümlene düğümlene yiyen,

–         Çok önemli bir görev yerine getirmelerine rağmen, işlerini yaptıkları patronlar tarafından çoğu zaman, insan yerine konulmayan,

–         Yollarda parasız kaldıkları zaman, hiç tanımadıkları meslektaşları ile bir kardeş samimiyeti kurarak yardımlaşmak zorunda kalan,

–         Tek başına taşıyamadığı koca lastikleri ve brandayı taşımak için, iyi niyetli yaklaşımlarla çevredeki insanlardan yardım alabilmeyi başarmak zorunda olan,

–         Ceza kesicilerinin, hırsızların ve yolsuzların, para kesesi olarak gördükleri,

–         Şehir içine  geldiklerinde arabalarını park edecek yer bulamadıklarından dolayı, şehre girerken cehenneme girmiş gibi korkan,

–         Kendilerine yol arkadaşı yaptıkları türkülerini, şarkılarını dinletecek bir kişi dahi bulamayan,

–         Arabaları arızalandığı zaman, yardım gelinceye kadar günlerce sabırla beklemek zorunda kalan,

–         Yük yüklerken veya yük indirirken, günlerce hatta haftalarca beklemek zorunda kalan,

–         Gemilerde, gümrüklerde, istasyonlarda günlerce, aylarca beklemek zorunda kalan,

Sabır küpü, çilekeş, mahzun, yardımsever, gönül dostu insanlara “TIRCI” derler evlat…

Selam, sevgi ve dualarımla…  Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Çocuk Eğitiminde Anne Babalara İpuçları

“Çocuğunuz yalan söylüyorsa ya sizden korkuyordur ya da sizin yaptığınızı yapıyordur. Yalan söyleyen anne ve babaların, yalan söyleyen çocukları olacaktır.”A. S. Neil

Çocuklarımız bizim sahip olduğumuz mallar değillerdir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmaktır.

Böyle bir ortamda büyüyen çocuk, yetişkin olduğunda çevresine doğal olarak faydalı olacaktır.

Anne babaların çocukları ile iletişiminde, “29 Harfte Çocuk Eğitimi” başlığındaki şu hususlara dikkat etmeleri uygun olacaktır:

 

A- Akıl vermeyin
B- Başkalarına benzemesini beklemeyin
C- Ciddiye alın
Ç- Çimlere basmasını sağlayın
D- Denemesine izin verin
E- Empati kurun
F- Fikrini sorun
G- Gurur duyduğunuz söyleyin
H- Hayallerini sorun
I- Israrcı olmayın
İ- İnatlaşmayın
J- Jest Yapın
K- Kucaklayın
L- “Lütfen”li konuşun
M- Model Olun
N- Ne istediğini sorun
O- Oyun oynayın
Ö- Özür dileyin
P- Paylaşın
R- Rica edin
S- Sorumluluk verin
Ş- Şans verin
T- Tutarlı olun
U- Utandırmayın
Ü- Üzüntülerini paylaşın
V- Vakit ayırın
Y- Yüreklendirin
Z- Zevklerini öğrenin

 

 

Çocuğun taşkın bir sevgiye ihtiyacı vardır. O, annesinden ve babasından farklı nitelikte sevgi bekler. Bu sevginin şahsına yönelik olmasını ister. Beceri ve yetenekleri sevgi sebebi olmamalıdır.

İyi huylu bir çocuk olması, ya da iyi notlar alması için değil de, şartsız olarak, gerçekten sevildiğinin kanıtlanmasına ihtiyacı vardır. Sevildiğinden emin olan çocuk, inatçı biçimde hoşa gitmeyecek davranışlar içine girmez.

Çocuklarımıza olumlu davranış kazandırmanın ilk ve en önemli şartı, onlara içtenlikli ve koşulsuz olarak sevgimizi sunmaktır.

Anne babalar kararlı bir şekilde çocuklarını sevdiklerini ifade etmelidirler. Sevgilerini bir takım koşullara bağlayan, örneğin;“yemeğini bitirmezsenseni sevmem” mesajı veren anne babalar çocuklarıyla sağlıklı iletişim kuramaz.

Çocukla kurulacak iletişimde, ana-babanın eleştirici tutum içinde olmaması gerekir. Çocuk, kendisine zorla kabul ettirilmeye çalışılan bir istekle karşılaştığında, sevgiyi kaybetme korkusu içine girer.

Doğadaki nadide çiçekler kadar çeşitli renklerdeki çocuklarımızın sevgiye ihtiyacı var, hepsi sevilmeyi hak ediyor. Hak etmedikleri tek şey; duygusal, fiziksel ve zihinsel emniyetlerinin sağlanmamasıdır.

Çağdaş eğitim anlayışının önerdiği yol; çocuklarımıza “koşulsuz sevgi”, “hoşgörü” ve “doğru bir disiplin anlayışı”yla yaklaşmaktır. Bu da onlar için “etkili bir model” olmamıza bağlıdır.

Çocuklarımızın fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı yetişebilmesi, başarılı, mutlu ve sevecen biri olarak hayata atılabilmesi için çevresinden ve özellikle anne ve babasından yeterince sevgi ve ilgi görmüş olması gerekir.

 

“Çocuğun aynası, anne ve babasıdır. Çocuk, bu aynada hep güzel şeyler görmelidir.”Faruk Bayülkem”

 

Sevgiyle kalın…

 

KAYNAKÇA

1-Çankırılı, Ali. Çocuklarımız Mutsuz ve Başarısız Olmasın. Zafer Yayınları, İstanbul:2002.

2- Fatihi, Leyla. Çocuklarla Nasıl Oynayalım?Yaşadıkça Eğitim, 28, 28-30, 1993.

3-Kayadibi, Fahri. Sevgi Faktörünün Eğitim Verimliliği Üzerine Etkisi.İstanbul Ü. İ. F. Dergisi. 5.sayı. İstanbul: 2012.

4-Öztürk, Mücahit. Anne Baba ve Eğitimciler İçin Çocuk Psikiyatrisi. Uçurtma Yayınları, İstanbul:2007.

5-Tuğrul, Belma. Sevgi Menüsü. Melisa Matbaacılık,İstanbul:2005.

6-Yavuzer, Haluk. Ana-Baba ve Çocuk. Remzi Kitabevi, İstanbul: 1995.

7-Yörükoğlu, Atalay. Çocuk Ruh Sağlığı.Özgür Yayınları, İstanbul: 2000.

 

 

Batıda Eğlence Doğuda Savaş

Her yeni döneme yeni ümitlerle başlamak, üzerimizde var ise karamsarlık duygularından sıyrılmaya çalışmak insani bir davranış ve iyi bir şeydir.

Bu yeni dönem bir yılı geride bırakıp yenisine başlamak gibi bir sebebe dayanıyorsa böyle davranmak makul bir tavırdır.

Dahası yılın ilk karının yağması, tabiatın bembeyaz bir örtü ile kaplanması genellikle insanları mutlu ediyor. Böyle bir olayın yılbaşına denk gelmesi sebebiyle de geçen yılın bütün sıkıntı ve streslerinden birkaç günlüğüne de olsa kurtulmaya çalışmak anlaşılabilir ve hatta gerekli bir davranış sayılmalı.

Diğer taraftan yurdumuzun doğusunda PKK terör örgütünün fiili özerk bölgeler oluşturmasına karşı TSK’nın yürüttüğü askeri harekât devam ediyor. Bölgeden her gün gelen şehit haberleriyle canımız yanıyor. Çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları masum halkı göçe zorluyor. Yılın ilk gününde bile 4 şehit verdik.

Buna rağmen ülkenin batısında yılbaşını eğlencelerle geçirenleri de anlamaya çalışıyorum.

Şahsen abartılmış kutlamalara, Noel baba figürleri, kukuletalarla, alkollü olarak ve batı kopyası eğlencelerle yılbaşına girenlere mesafeliyim. Alternatif İslami kutlama adı altında tarihi gerçeklere aykırı olarak (miladi takvime göre 11 Ocak olan Mekke’nin Fethi’ni 1 Ocak’a çekerek) yapılan zorlama ve Arap tarzı bir kültürün kötü kopyaları olan kutlamalara da uzağım. Ancak herkesin tercihi kendisine, istediği tarzı seçebilir.

Eskiden yılbaşında TRT tek kanalken kaliteli solistlerin, müzik gruplarının seçkin eserleri seslendirdiği programları izlerdik. Şimdi yüzlerce kanalımız var ama o tür müzikleri yayımlayan yok. Piyasadaki eğlence mekânlarında da bizim beğendiğimiz müzik kalitesini bulmak mümkün değil.

Yine de yılbaşının en azından insanlarımızın birbirini aramasına, iyi dileklerini iletmesine bir vesile olan yönünü seviyorum. Şehirlerimizin ışıklarla süslenmesi hoşuma gidiyor. Bir yılın muhasebesini yapmamıza sebep olan, “önceki yılda neler oldu, bu yılda neler olabilir?” tarzı TV programlarını faydalı buluyorum.

Ayrıca bu sene 2015 yılının son gününde Yürüyüş Yolu‘nda ve yılın ilk gününde Sekapark‘ta yürümekten çok mutlu oldum. Muhteşem kar manzaralarının oluştuğu İzmit’imizin bu güzel alanlarında yaşadığımız için şükürler ettim.

Allah’tan ülkemizin her yerinde, komşu ülkelerde ve bütün dünyada böylesine huzur ve barış dolu bir hayat yaşanmasını niyaz ettim.

2016 yılının okuyucularım, ülkemiz ve insanlık için iyiliklerle dolu geçmesini diliyorum.

********************************************

PKK İle Mücadele Ne İçin, Nereye Kadar?

AKP kanadı Öcalan ile vardığı “Dolmabahçe Mutabakatı” ile ülkemizin bir bölümünde PKK’nın yönetiminde özerk bir devlet kurulması için anlaşmıştı. Terör örgütünün lideri Öcalan’ın serbest bırakılması ve siyasi haklarına kavuşmasının önünün açılacağını kabul etmişti. Bunun karşılığında HDP/PKK R. Tayyip Erdoğan’ın Başkan olmasına destek verecekti.

Fakat PKK örgütünün fiili lideri Cemil Bayık ve Kandildeki ekibi bu mutabakat şartlarını yeterli bulmadı. Türkiye’ye bağlı federe bir devlet yerine, bağımsız devlet veya buna yakın bir idari biçim olan konfederasyon türü bir yönetim için ısrarcı oldu. (Konfederasyona üye devletler, iç ve dış ilişkilerinde bağımsız birer devlet niteliklerini korurlar. İstedikleri zaman konfederasyondan ayrılma hakkı vardır.)

HDP ve eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Kandil tarafında yer aldı. Böylece Çözüm Süreci her iki taraf için de buzdolabına konmuş oldu.

Şu anda süregiden çatışmaları Kandil, AKP hükümetini kendi çizgisine getirmek, yani bağımsız PKK devletine veya Türkiye’yi bir PKK devleti ile konfederasyon kurmaya razı etmek için; AKP kanadı ise Kandil’i “Dolmabahçe Mutabakatı” çizgisine çekmek için yürütmektedir.

Özetlediğim bu görüş, konuyu en iyi bilen uzmanlardan birine, Prof. Dr. Ümit Özdağ‘a ait.

Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın görüşünü değerlendirmek için önce kısaca Dolmabahçe açıklamasından sonraki üç aşamayı hatırlayalım.

***

Dolmabahçe Sonrası Süreç

  • Tarih 28 Şubat 2015 idi. Dolmabahçe Sarayındaki Başbakanlık Ofisinde, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala ile İmralı heyetinde yer alan HDP’lilerin katıldığı toplantıda Dolmabahçe mutabakatı adı verilen on maddelik belge açıklandı.
  • Ancak 17 Martta HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş partisinin grup konuşmasında “Seni Başkan yaptırmayacağız” dedi.
  • 20 Martta, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Hükümet benimle mutabakata varmadan hareket etti” dedi. Mutabakata varılan 10 maddeye itiraz etti.

Her ne kadar mutabakat metninin açıklanmasına kadar her aşamada Erdoğan’la adeta canlı yayın bağlantısı kurulmuş ve en küçük detay için onayı alınmışsa da Erdoğan’ın bu tavrı anlaşılamamıştı.

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan 29 Temmuzda, “Erdoğan’ı başkan seçtirmeyeceğiz aslında bir tahrikti. Asıl gerilimi başlatan hamle buydu” diyerek asıl ihtilafın ne olduğunu açıkladı.

***

Kandil’in konfedere bir yapı istemesinin iki sebebi olsa gerek. Birincisi konjonktür kendileri açısından çok uygun. Irak’ta Kandil IŞİD’le mücadele açısından, Suriye’deki kolu PYD üzerinden ABD, Rusya ve Esad tarafından desteklenmekte.

Bu devletler Irak petrol ve gazının Akdeniz’e naklini sağlayacak “Kürt Koridoru” oluşturmak konusunda anlaşmışlar gibi. Bu kadar uygun şartları PKK/PYD bir daha bulamayabilir.

İkincisi, Öcalan’ın ilk hedefi hapisten çıkmak. Fakat hapisten çıkar ve siyasi haklarını elde ederse Güneydoğumuzda kurulacak özerk PKK devletinin başkanı olacaktır. Tıpkı Barzani’nin Kuzey Irak’ta kurduğu devletçik gibi bir özerk devletin başına Apo‘nun geçmesini Bayık istemiyor olabilir.

Bunların hepsinde de Irak, Suriye ve Türkiye (ve İran) Kürtlerinin özerk devletlerinin birleştirilmesiyle “Büyük Kürdistan” kurulması hayali var. Ancak Barzani, Öcalan ve Bayık arasında bir liderlik mücadelesi de beklenmedik bir olay değil.

Bu saikle Kandil, Apo’yu ve HDP’yi etkisizleştirmiş olabilir.

***

Şu sıralar PKK/PYD Türkiye’nin Suriye sınırında tesis etmeye çalıştığı güvenli bölge planını yok edecek şekilde bölgeye yerleşiyor. Türkiye Rusya uçağını düşürdükten sonra Suriye denkleminden çıkmış durumda. Suriye üzerine uçak bile uçuramaz olduk.

Türkiye’nin PKK’nın Suriye’deki bu hedefine ulaşmasına engel olması lazım. Ama Suriye’deki herkes bize düşman.

PKK bir süre sonra buradaki hedeflerini elde edince Türkiye’ye takviye kuvvetler getirmesi söz konusu. Bu bakımdan buralarda çok kısa zamanda netice almamız lazım.

***

AKP ve PKK arasındaki bilek güreşinin sona ermesi iki ihtimalden birinin gerçekleşmesine bağlı.

1-    PKK “Dolmabahçe mutabakatı” çizgisine çekilirse (federasyona razı edilirse),

2-    AKP ve Erdoğan, PKK’nın konfederasyon tarzı bir devlet kurmasına razı edilirse,

Bu ikisi de şüphesiz Türkiye’nin bölünmesine götürecektir. Her iki berbat ihtimalin gerçekleşmesi ise öncelikle “Yeni Anayasa” yapılmasına ve devletin yapısının hukuki olarak değiştirilmesine bağlı.

Çare, Yeni Anayasa safsatalarını bir tarafa bırakıp, PKK ile siyasi, ekonomik, psikolojik ve askeri alanlarda sonuç alana kadar topyekûn mücadele etmek.

İran böyle yaptı. Büyük Kürdistan’ın dördüncü parçası üzerinde konuşan var mı?

 

 

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (8)

Şimdi Rûh’un bekası / kalıcı olması konusuna gelelim: Akıllı ve adâletli insan kadar hangi mahlûk bulunur ki, varlığı zorunlu olan Allah’a ibadet / kulluk ve muhabbet etmiş / Allah’ı sevmiş olsun. Bununla beraber görünür ki, dünyada ve çabuk geçen ömürde Cenabı Hakka itaatli ve gerçekten âşık olan insanlardan bazısı; fakirlik ve ıztıraplarla ömür geçirirler? Bazen o ıztıraplar içinde hayatlarını terk ederler. Aksine inkârcılar ve kötü iş yapanlardan haylisi konaklara, mülklere, mallara ve çocuklara sahiptirler. Bu gibi çeşitli nimetlere erişmişlerdir. Dünyayı terk edinceye değin görünürde birçok rahata kavuşurlar.

Kalben ve aklen kabul olunabilir mi ki, bunca yıldızları, bunca âlemleri; gözümüzün önünde bulunan bu büyük intizam ile yaratıp koruyan; merhametlilerin en merhametlisi olan Allah; inkâr edenleri, uygunsuz adamları dünyada bahtiyar ve mutlu etmiş. Kendine itaat ve muhabbet eden âdil / adaletli kimseleri, dünyada zaruret içinde bırakmış iken. Bir de ölümleriyle beraber mahv ve perişan etsin! Başka âlemde mükâfat / ödül ve güzel karşılıklar ihsan buyurmasın / vermesin! Hâşâ! Bu fikir bizden uzaktır.

Akla uygun olmayan böyle bir fikri kabul etmek; ya hakikaten âlemin intizamını ve bundan dolayı -Allah korusun- Cenabı Halıkı / Tanrıyı inkâr edecek, ya da mecnun kadar ahmak olacak, sıradan bir adamın vücuduna bağlıdır. (s. 24) Özellikle ruhanî rahatlık, manevî rûhun eserleri, her şekilde feyiz verici / aydınlatıcı olarak, dünyada da yüz gösterir. Manevî ruhtur ki, diğer hayvan ve canlılardan konuşma yeteneği, akıl ve aşk ile insanı seçkin eyler. İnkârcıların bilgisizce iddia ve savları malûmdur. Derler ki: İnsanda görünen feyz / ilim, irfan ve her türlü maddî-manevî yetenek; başındaki sinirler ve diğer uzuv ve organların intizamındandır.

Evet, insanın sinirleri, diğer uzuv ve organları eşi görülmemiş bir makine / sistem gibi olduğu, öyle bir gerçektir ki bahse bile değmez. Fakat bu makine / bu sistem; insanın rûhu gibi, büyük ve saygıdeğer bir manevî keyfiyet ve durumun merkezi olmak için; âlemlerin, felek ve göklerin makine ve sistemlerini yaratan ve icat edip ortaya koyan -varlığı zorunlu olan- Allah tarafından yaratılmıştır.

Her dimağ ve kalp; uyacağı ruha uygun surette yaratıldı. Zira ev; sahibinin önemine göre inşa olunur / yapılır. Sinirler, bedenin azaları; ruhun yokluğunu (haşa) ima etmek için değil, aksine ruhun ispatı için, başka hiçbir eser ve delil bulunmamış olsa bile; bedenin düzgünce yaratılışı; insaflı bir adam için, ruhun kanıtlanmasına yeterli bir delil olurdu.

Hikmetle / bir gaye ve maksat gözetilerek, büyük bir san’at şaheseri olarak yaratılmış olan beden; her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah’ın güç ve yaratmasının eseri olmazsa; tabiat / doğa ve tesadüf denilen hayal aracılığıyla hiçbir vakit ortaya çıkamayacağı; inançsızların bilgisizliği ve güneş gibi açık bir husustur.

O ahmak kalabalık guruplar derler ki: Sinirler veya başka beden âletlerine / uzuv ve organlarına bir fenalık / hastalık ve bozukluk gelir, ya da bedenin uzuvları çocukluk hâlinde gelişmemiş ve ufak kalırsa, ruh niçin feyzini ortaya koyamaz? Görevini yerine getiremez? Gereken müdahaleyi yapmaz!

Bu garip / şaşılası soru, iddia ve sava verilecek cevap / yanıt meydandadır: Uzuvların noksan ve tamam olmayışı hâlinde, ruh zarurî olarak görevini yerine getiremez. Çünkü dünyada, ruh bedene muhtaçtır. Muhtaç olmasa yalnız ruhun yaratılması lâzım gelip, beden yaratılmazdı. Özellikle ruh bedende üstad / mürşit / yol gösterici gibidir. Hangi üstad bulunur ki, alet ve edevatı kırıldıktan sonra iş görebilsin?

Akıl kârı mıdır ki, aletlerin ufak ve işe yaramayacak bir halde bulunmasından veya aletlerin kırılmasından ve bundan dolayı üstadın iş görememesinden ötürü üstadın vücudu inkâr olunsun!

(Abidin Paşa’nın (1843 – 1908) “Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf” adlı eserinden sadeleştirilerek alınmıştır.)