23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 767

İki Partili Başkanlık Sistemine mi Götürülüyoruz?

İki yılda dört seçim yaşayan Türkiye, öyle görülüyor ki, bir beşinci seçime götürülüyor. Nasıl mı, izah edeyim.

AKP iktidarı; 07 Haziran 2015 seçimlerinden önce “Güneydoğu sorunu barış süreci ile çözülecek” dedi vePKK’nın bölgede rahatça at oynatmasına göz yumdu. Bu süreç sonucunda yapılan seçimlerde AKP   % 41 oy aldı, 258 milletvekili kazandı, iktidarı kaybetti. MHP’nin oyları % 16’ya, milletvekili sayısı 80’e yükseldi. HDP barajı aşıp oyunu % 13’e, milletvekili sayısını 80’e ulaştırdı.

Cumhurbaşkanı RTE, 07 Haziran 2015 seçimlerinin bu sonuçlarından hiç memnun olmadı ve hemen politikasını değiştirerek “Güneydoğu sorununda barış sürecini dondurduk, rafa kaldırdık” dedi, ardından da erken seçim kararı aldı. Bu söylemden sonra iki yıldır hareketsiz kışlasında ve karakolunda bekletilen güvenlik güçleri ve askeri birlikler devreye sokularak, PKK ile sıcak savaş başlatıldı. Bu süreçte 200 kadar şehit verdik. Böyle bir ortamda 01 Kasım 2015 seçimlerine gittik.

Daha önce barışı destekleyen halkımız, bu defa da savaşı barıştan fazla destekledi. 01 Kasım 2015 erken seçimleri sonucunda iktidar partisi, oyunu % 41’den % 49.5’e, milletvekili sayısını 258’den 317’ye ulaştırdı. Buna karşılık MHP’nin oyu % 16’dan% 11.9’a, milletvekili sayısı 80’den 40’a geriledi. HDP’nin oyu ise % 13′ ten % 10.6’ya, milletvekili sayısı 80’den 59’a geriledi.

Şimdi geldik işin son perdesine. Başkanlık sistemi ve yeni Anayasa isteyen Cumhurbaşkanı RTE’nin yeni stratejisi, “başkanlık sistemli yeni anayasa”yı önce meclise ve sonra topluma kabul ettirmede bütün seçenekleri tükettiği algısını kamuoyuna kabul ettirdikten sonra üçüncü seçime gitmek. Bu stratejinin tek hedefi, bu seçimde MHP ve HDP’yi barajın altında bırakarak iki partili bir Meclis oluşturmak ve en az % 70 milletvekili çoğunluğu kazanmak. Rus uçağının düşürülmesi, Musul’a Türk askeri gönderilmesi, Bayırbucak Türkmenlerinin gündeme sokulması ve giderek hızlanan PKK ile Hendek savaşlarını da bu stratejinin argümanları olarak görüyorum.

 

Sonuç: iki partili siyasi hayat ve Başkanlık sistemli Anayasa. Benden uyarması.

 

 

Şehidim

Vatan – Millet diyerek cephelere koşarsın

Gönlünce bir gün sefa sürmedin ya şehidim

Alçak yüksek demeden tüm dağları aşarsın

Ela gözlü yârini sarmadın ya şehidim

Ezan bayrak kutsaldır bilirim sana ardır.

Coşkuyla saldırırken dünya haine dardır.

Şehitlik yüce makam gerisi ah-u zardır

Köyünden güzel güller dermedin ya şehidim

Vatan bize kutsaldır milletimiz başa taç

Dağlardasın her daim yarı doygun yarı aç

Yiğitlerim geliyor kahpe düşman çabuk kaç

Bir an dahi bizleri yormadın ya şehidim

Vatan borcu namustur yüreğinde sızıdır

Göğsündeki beratın al bayrağın izidir

Seni yorgun düşüren sevdiğinin nazıdır

Güzelinle murada ermedin ya şehidim.

En yüce makamdasın övünmek artık hakkın

Allah’ımın izniyle gidecek işler akkın

Şerefli yerlerdesin müjdesi var ya HAK’kın

Ülkemin tek taşını vermedin ya şehidim

 

 

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (7)

Ayrıca İnsan; Rabbin özel bir vergisi olduğu açık iken, bu ihsan ve verişin şükrünü yerine getirmezse, böyle bir nimet için bundan daha büyük bir inkâr olabilir mi?

İnkâr edici olanlar, inatlarından dolayı derler ki: İnsan diğer mahlûklardan daha akıllı daha saygıdeğer olarak yaratılmış ise, ne için hâllerinde büyük intizamsızlık görünür.

Meselâ insanlarda hırsızlık, öldürme, sarhoşluk ve yalancılık gibi fenalıklar bulunur. İnsana yapılan bu dokundurma ve taşlamalara cevap vermek kolaydır:

Her şeyden önce unutulmasın ki, insanların şekilden ibaret olan, genele ve âlemlerin intizamına nispeten çok az olan intizamsızlıkları; şerefli şeriat ve din lisanında cüz’î irade / azıcık istenç tâbir olunan ihtiyar / istek ve seçiş gibi, Rabbin verdiği nimetlerin kadr, kıymet ve değerini arttırmak, yükseltmek; dolayısıyla gerçek ve kuşatıcı bir intizamı sonuçlandırmak içindir.

Verilen bu cüz’î ihtiyar / azıcık isteme ve seçme gücü vasıtası / aracılığı iledir ki, insanlar değerlidirler. Makbul tavırlarıyla Allahın rızasını kazanmak gibi, bir büyük nimete ulaşırlar. Her cihet ve yönden mutlu ve isteğine kavuşmuş olurlar.

Denir ise, keşke bu cüz’î ihtiyar / bu azıcık istek kabiliyeti insanda olmamış olsaydı; ta ki kusur etmeye mecali olmaya.

Biz bu keşke ve ne olurdu’yu uygun göremeyiz. Buna ortak olamayız. Çünkü iradesiz ve istek sahibi olmayan insan; gerçekten fenalık edemezdi. Cansız maddeler de kötülük edemez. Bunun içindir ki şeref ve meziyetten mahrumdurlar / üstünlükle nitelenemezler.

Bundan dolayı istek ve seçme kabiliyeti olmayan insan; cansız maddelerden farksız olurdu. Ya da hayvan gibi önemsizleşirdi. Görevini yerine getiremezdi. Kulluk gibi lezzetlerden mahrum ve yoksun olurdu. Liyakatsiz kalırdı. Çünkü isteme kabiliyetinden yoksun olanlar için, görev yapmış olmanın lezzeti (s. 23) mümkün ve olası değildir.

Bir misâl getirelim: Bir efendinin iki hizmetçisi olsa. Hizmetçinin biri, demirden yapılıp çıkamayacak bir odada hapsedilmiş olsa. Diğeri, hür ve nereye gitmek isterse serbest bulunsa. Efendileri, güzelce kullanmak emriyle, bunlardan herbirinin önüne meselâ onar bin lira koysa. Bir süre sonra bu iki hizmetçisine dönüp baktığında. Hapsedilmiş olan hizmetçi; efendisinin bıraktığı yerde on bin lirayı gösterebilir. Fakat bunun için övülmez, aferin alamaz.

Çünkü bulunduğu hapislik hâli, o paranın sarf ve israfına engeldi. O hizmetçi doğruluk ve sadıklık eseri olarak içsel hiçbir lezzet bulamaz. “Ben efendimin akçesini / parasını israf etmedim.” diyemez. Zira sarf edemeyecek şekilde hapis durumundaydı.

Ama serbest bırakılan hizmetçiye sorulunca, “İşte hizmetçinize teslim ettiğiniz parayı israf etmedim. Korudum. Güzelce kullandıktan başka bir de, isteğim doğrultusunda çalıştım. Parayı çoğalttım.” dese, hem efendisinin pekçok sevgisini kazanmış, hem de görevini güzelce yerine getirmek gibi büyük bir lezzete ulaşmış olur.

Seçme ve cüz’î irade / tercih istenci / isteği maddesi; misâl getirdiğimiz serbest hizmetçinin hâl ve nimeti gibidir. Ki, mutluluğu artırdığından gerçekte intizamın ta kendisidir. Lüzumlu ve gerekli İlâhî bir vergidir.

Nitekim ancak istediğini yapma hürriyeti / özgürlüğü hasebiyledir ki, uygunsuz insanların intizamsızlığı görünür. Fakat itaatli olan kullar; Halıklarının / Yaratıcılarının emri üzerine hareket edebileceklerinden ve fena olanlar ceza göreceklerinden; iddia olunan intizamsızlık ve düzensizlik hiç hükmünde kalır.

(Abidin Paşa’nın (1843 – 1908) “Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerif” adlı eserinden sadeleştirilerek alınmıştır.)

 

 

Dayatma Anayasasına “Hayır”…

Türkiye’de halka dayatılan konulardan biri de “Yeni Anayasa”… Diğerleri de bununla beraber barış, özgürlük, demokrasi, çözüm, devlet başkanlığı ve iki partili sistem gibi tartışmaya açılan hususlar!

Kimse çıkıp da, niye “Yeni Anayasa”ya neden ihtiyacımız var diye sormuyor. Ya da kiminle barış yapacağız, kimin özgürlüğü yokta özgürlük bahşedeceğiz, kimlerle çözümü bulacağız, niye iki partili bir yapıda devlet başkanlığı modelini tercih edeceğiz diye düşünmüyoruz.

Bunu sorgulayanların da yarım ağızla sorguladığı öylesine belli ki, hiç biri hafızamızda kalmıyor ve aklımızda yer etmiyor.

Türk topraklarında 1800’lü yılların başından beri yapılan anayasal denemeler veya anayasalar, 1924 Anayasası hariç hepsi dış dayatmalarla yazılan hukuksal metinlerdir.

Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Kanuni Esasi, İkinci Meşrutiyet, 1961 ve 1982 Anayasaları hep dış müdahaleler sonucu yapılmıştır. Şimdi yapılmak istenen “Yeni Anayasa”da dış dayatmalar sonucu gündemdedir ve başarılı olurlarsa Türkiye bölünecek hatta parçalanacaktır.

Nereden bu sonuca varıyorsun diyenler, 1800’lü yılların başında itibaren Türk Milletinin başına neler gelmiştir ve bunların anayasal metinler olarak kabul edilebilecek hukuki düzenlemelerle ilgisi nedir, bir incelesinler!

Örneğin ilk anayasamız olan Kanuni Esasi’nin kabulü ile birlikte eş zamanlı olarak İstanbul’da yabancı devletlerin yaptığı toplantı sonucunda, Balkanlarda bulunan iki bölgemiz bağımsızlığını, iki bölgemizde özerkliğini ilan etmiştir.

Bunlara ek olarak hiç düşünmezmiyiz ki; İngiltere’nin gözlemciliğinde varılan Oslo ve sonrasında Dolmabahçe Mutabakatları, “Yeni Anayasa” ile hukukileştirilmek istenmektedir.

Türkiye’de yapılan askeri darbeler ve verilen muhtıralar hep dışarıdan yapılan istekler üzerine gerçekleştirilmiştir. Hatta Adnan Menderes’in asılması yolu ile toplumun arasına fitne yerleştirilmesi, hep bu dış mihrakların eseridir.

2007 yılından sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülen Ergenokon, Balyoz, Casusluk ve benzeri davalarla temayüz eden eden saldırılar karşısında ordunun çaresizliği hepimizin malumudur. 27 Mayıs ve 12 Eylül’ün şartları daha mı ağırdı ki, ihtilal yaptılar?“Yeni Anayasa”nın ve “Yeni Türkiye”nin en büyük savunucusu Akp’nin iktidar da kalışını sağlamlaştıran 27 Nisan e-muhtırasının gerekçesi ve yöntemi hala bir muammadır.

1961 ve 1982 Anayasaları; her ne kadar dış destekli askeri darbelerin ürünü de olsa, bu topraklar üzerinde her zaman balans yapmayı başarmış olan vatan ve milliyet severlerin gayreti ile milli hususlar da içermektedir. Anayasal metin içinde yer alan bu milli hususlar şimdi “Yeni Anayasa”cıların baş hedefidir.

Yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nın nerede ise tamamı değişmiştir. Onun için bu anayasaya artık bir darbe anayasası demek büyük zorluklar içerir. Ancak içinde Türk Milletinin ve devletinin varlığı ile ilgili öyle maddeler vardır ki; bunlar iç ve dış düşmanları ziyadesi ile rahatsız etmektedir.

“Yeni Anayasa” ile G.Fuller’in dediği gibi “Yeni Türkiye” hedeflenmektedir. Nedir bu “Yeni Türkiye”? Tabiri caizse Sevr şartlarına dönmektir. Yani hain Öcalan özgürlüğüne kavuşacak, pkk legalleşerek halkın arasına katılacak, Türk topraklarını da içine alan bir Kürdistan kurulacak, Türkiye ne idüğü belirsiz etnikçilere “ortak vatan” haline getirilecek, ana dilde eğitim zırvası ile yeni bir döneme geçilecek, pkk’nın dediği gibi doğu ve güneydoğumuz onlara bırakılacak kalan kısımda bir ortak yönetim kurulacak ve bunları kolaylaştırmak için devlet başkanlığı ve iki partili bir sisteme geçilecek!

Tabii halk bunların hiç birini doğru dürüst bilmiyor. Ne tarih ne de anayasa bilgisine sahip. Halka bunları anlatması gereken eğitimciler, din adamları, kanaat önderleri ya bilgisiz ya da ihanete ortak olmuş durumdalar. Yani yeni bir gaflet, dalalet ve ihanet vaziyeti… Bir vatan “Yeni Anayasa” dayatması ile elimizden gidiyor ve biz bu konuda bir mukavemet oluşturamıyoruz, ne acı!

Gelin Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kanla bedelini ödeyerek kurduğu bu cumhuriyeti “Yeni Anayasa” safsatası ile heba etmeyelim. Hatırlayın analar ağlamasın diye yalancılarca  önümüze getirilen “Çözü(lme)m Süreci”nin nelere mal olduğunu; Şırnak,Cizre, Sur, Nusaybin, Dargeçit, Silopi gibi yerleşim yerlerimizde 7 Haziran’dan bu yana verdiğimiz iki yüzün üzerindeki şehitle görüyoruz…

Kim ne derse desin ben bu “Yeni Anayasa”ya hayır diyorum .Türklükle ilgili maddeler değiştirilmeyecekse böyle anayasa yapımına hiç bir gerek yoktur. Islah edersiniz olur, biter… Gelin bu aldatmaya karşı hep beraber mukavemet oluşturalım… Yoksa bu topraklarda geleceğimiz olmaz!

 

 

Türkiye’nin ilk sigorta dedektifi Atilla Çilingir ile Sigortalı Hayat hakkında konuştuk.

 

‘İhtiyaç duyulduğunda, satın alınamayacak yegâne ürün sigortadır.’

Oğuz Çetinoğlu: Sektörde çalışmaya başladığınız 1987 yılından günümüze kadar geçen zaman dilimi içerisinde sigortacılık iş kolunda meydana gelen olumlu-olumsuz gelişmeleri, Türkiye itibâriyle özetlemeniz mümkün mü?

Atilla Çilingir: 1988 yılında Türk Sigorta Sektöründe yaşanan en önemli gelişme, hayat sigortaları dalında meydana gelmiştir. Sigorta şirketleri arasında üst seviyede rekabetin yaşandığı bu bölümün, sigortalı sayısında ve toplam primdeki artışı % 100 civarında olmuştur. Yabancı şirketlerin de Türk pazarına girme hazırlıkları sonucu, özellikle Hayat Sigortaları dalında yeni ürünler üzerinde çalışmalar hız kazanmıştır.

Bu sebeplerle ve sigortacılık mevzuatında yapılan düzenlemelerle sigortacılık sektörünün kendine çeki-düzen verdiği ve daha itibarlı bir konuma yükseldiği rahatlıkla söylenebilir.

Sigorta sektörü 1988 yılında toplam 572 milyar 100 milyon liralık direkt prim tahsilâtını, 1989 yılında yaklaşık 1 trilyon 065 milyar liraya yükseltmiştir. 1989 yılındaki prim artış oranı % 86,2 olmuştur. Bu oran, % 69,6 olarak gerçekleşen enflasyon oranının üzerindedir. Bu gelişmeye etki eden en önemli husus, sigorta sektöründe son zamanlarda yapılan düzenlemelerdir.

Bu arada, Türkiye’deki sigorta şirketlerinin sayısında bir artış olduğu görülmektedir. Bu artışın sebebi; ‘şirket kurulmasına yönelik mevzuat değişiklikleri ve teknik kârlılığa imkân veren Türk tarife sisteminin, yeni pazar arayışında olan yabancı şirketlere cazip gelmesi‘ şeklinde açıklanabilir.

1990 yılında ülkemizdeki ekonomik gelişmelere paralel olarak, Türkiye sigortacılık sektörünün direkt prim üretimi; 2 trilyon 219 milyar lira olmuştur. Bir önceki yıla göre % 112’lik bir artış gösteren toplam prim üretimine en çok hayat dalı katkıda bulunmuştur. Hayat dışı dallarda direkt prim üretimi toplamının % 97,5’lik büyüme göstermesine karşılık hayat sigortası alanında büyüme oranı % 196,9 olmuştur.

Sektörü ilgilendiren önemli bir gelişme de, Hazine Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından hazırlanan Sigorta Denetim Kanunu tasarısıdır. Bu tasarıda yer alan önemli değişiklikler şöyledir:

1-Hayat sigortalarının mecburî olarak ayrı şirketler tarafından yürütülmesi,

2-Sigorta şirketlerinin malî yapılarının güçlendirilmesi,

3-Sigorta şirketlerinin yatırımlarının serbestleştirilmesi ve menkul yatırım fonu kurabilmeleri. Olarak sıralanabilir.

Üniversitelerimizde sigortacılık hakkında özellikle lisansüstü programların çoğalması ve sigorta alanında yeni bir derginin yayın hayatına başlaması, sigorta sektöründe olumlu gelişmeler olarak dikkati çekmiştir.

Çetinoğlu: Teferruatlı ve tatminkâr bilgiler lütfettiniz. Teşekkür ederim. 2000 yılına geçebilir miyiz?

Çilingir: 2000 yılında ülkemizin sigorta sektöründe gelişen en önemli uygulaması; 17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri sonrasında yeni bir sigorta ürününün mecburî olarak hayata geçirilmesidir. 27.12.1999 tarihinde yayınlanan 587 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK) kurulmuştur.

Depremler sonrasında ortaya çıkan ikinci sigorta türü olan ‘Yapı Denetimi Malî Sorumluluk Sigortası’ 10 Temmuz 2000 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

2000 yılında Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkıntıları en yoğun hisseden sektörlerden birisi de sigortacılık olmuştur.

2000    yılının son çeyreğinde ekonomik krizin doğurduğu nakit sıkıntısı sebebiyle; gerçekçi olmayan fiyatlarla önemli portföyler oluşturan küçük sigorta şirketleri, hasar ödemelerinde önemli sıkıntılar yaşamıştır

Sigortacılık tekniğine uygun fiyatlandırma yapmadıkları için yüksek malî gelirlerin olduğu dönemde bile, hasar ödemede zorlanan bazı şirketlerin, teknik kârın ön plana çıktığı 2000 yılında sektörde problem yaratabilecekleri en önemli konulardan birisi olmuştur. Bu sebeple, 2000 yılının sonuna doğru Hazine Müsteşarlığı, Türkiye’de faaliyet gösteren 62 sigorta şirketinden 26’sında malî problem bulunduğunu tespit etmiş ve bu şirketlerden 15’ini yakın takibe almıştır.

Bir süreden beri vergi indirimine ilişkin düzenlemeler sebebiyle Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığı yetkilileri arasında tartışmalara sebep olan Bireysel Emeklilik Tasarısı, Aralık ayında TBMM alt komisyonlarında görüşülmeye başlanmıştır.

Sigorta sektöründe verilen hizmetin giderek rekabetçi bir ortama kayması sebebiyle, ek hizmetler, poliçelerin vazgeçilmez teminatları haline gelmeye başlamıştır. Kesin olmayan rakamlara göre yaklaşık 4 milyon kişi bu hizmetlerden yararlanmaya başlamıştır.

Sağlık Bakanlığı’nca hazırlanan tıbbî yanlış uygulamalar ile ilgili kanun tasarısı, sağlık personeline ‘Malî Sorumluluk Sigortası’ yaptırma mecburiyeti getirmektedir. Bu ürün yaklaşık 400.000 sağlık personeli için mecburî olacaktır.

Çetinoğlu: Sigorta sektörünün ekonomideki yeri nedir?

Çilingir: 2010 yılında yapılan tespitlere göre Türkiye’deki faal sigorta şirketi sayısı 58’dir. Sektörde 16.029 kişi çalışmaktadır.

Çetinoğlu: Hayat sigortası pazarı ekonomik gelişmeye hangi alanlarda katkı sağlıyor?

Çilingir: Güçlü bir hayat sigortası pazarının ekonomik gelişmeye katkıları aşağıdaki şekilde belirlenmiştir:

1-Hayat sigortası, sosyal alanda kararlı bir ortam oluşturup, kişileri stresten ve endişeden korur.

2-Hayat sigortası, gelir sâhibi kişinin ölümüne, çalışmazlığına bağlı olarak finansal açıdan yardıma muhtaç veya yaşlı vatandaşların bakımı ile ilgili yüksek mâliyetlerin oluşturduğu açmazı önler.

3-Binlerce poliçe sâhibinin yaptığı ufak katılımların oluşturduğu bikrim, yatırıma yönlendirilmek suretiyle kamu sektörü ve özel sektöre finansal kaynak oluşturur.

4-Müteşebbisler için istihdam imkânı sağlar.

5-Hayat sigortası primleri, kredi fonlarında değerlendirilir.

6-Şirketlerin kilit noktadaki çalışanlarını kaybetmelerine bağlı olarak uğrayacakları zarar telafi edilir.

7-Sigorta şirketleri, çalışanlar için çok çeşitli teminatlar oluşturarak, çalışan işveren arasındaki ilişkiyi geliştirmekte ve düşük maliyetli planlar ortaya koyar.  Korunamayacak kişilere bir sosyal güvence imkânı sağlar.

Çetinoğlu: Sigorta sektörünün sağladığı kaynaklar finansal çevrime yönlendirilebiliyor mu?

Çilingir: Gelişmiş ülkelerde sermayenin büyük ağırlığını finansal değerler oluşturmaktadır. Sigorta şirketleri de kişilerin birikimlerini finans piyasalarına çevrime yönlendiren ara birimlerdir. Bu durumun finansal pazara ve poliçe sahiplerine sağladığı avantajlar şunlardır:

1-Finansal aracılar olarak sigorta şirketleri, tasarruf sahibi ve yatırım bekleyen platformları bir araya getirmek için gerekli masrafları azaltmaktadır.                                                                                          2-Sigorta şirketleri likidite sağlar. Şirketler uzun vadeli ve kısa vadeli borç alır ve oluşan fonu poliçe sahipleri için uzun vadeli yatırımlara yönlendirir.                                                                                       3-Sigortacılar ölçek ekonomisinin oluşturduğu potansiyeli yatırımda kullanırlar. Yatırım projeleri çok büyük olmakta, özellikle yeni gelişen pazarlarda bulunan finansal kapital hedeflenmektedir.

Ülkelerin finansal sistemleri geliştikçe pazara olan güven artmakta ve aracı kurumlara olan güven azalmaktadır. Bu göstergeye bağlı olarak yeni gelişmekte olan pazarlarda öncelikle sigorta şirketlerinin faaliyet göstererek ekonomik gelişmeye katkıda bulunması hedeflenmektedir.

Şirketlerin uzun vâdeli yatırımları ve istikrarlı nakit akışı, devlet ve iş çevreleri için uzun vadede kaynak teşkil etmektedir.

Çetinoğlu: Türkiye’de geçmişi çok da eskilere uzanmayan hayat sigortasının faydaları neler söylemek istersiniz?

Çilingir: Hayat sigortası poliçeleri ülkemizde özellikle 50 ve 70’li yıllardaki furyalardan sonra, 80’li yıllarının son 3 yılında da fazla miktarda satılmıştır. 88 – 89 yıllarında ayda 70 – 80 bin poliçe civarında yüksek adetlere ulaşılmıştır.

Bu bölgelerde yapmış olduğum araştırmalarda tespit ettiğim en önemli husus; bu hayat poliçelerinin satış aşamalarında yaşanan olumsuzluklardı!

Çetinoğlu: Olumsuzluklar ve sebepleri nelerdi?

Çilingir: O yıllarda hayat sigortalarının satışının patlamasının en önemli sebebi, satışı gerçekleştirenlerin daha önce başka konularda teşkilatlanmış pazarlamacıların veya şirketlerin, bâzı sigorta şirketlerinin acenteliklerini almaları ve kullandıkları olumsuz satış yöntemleridir! Mesela çelik tencere satmak için kurulmuş büyük ve bilinen bir pazarlama teşkilatının, hayat sigortacılığı yapmak için acente kurması ve o dönemde Türkiye’nin neredeyse en büyük Hayat Sigortası acentesi sıfatını kazanması, bu döneme damgasını vurmuştur! Bu dönemdeki satışlar, genellikle Anadolu’nun kasaba ve köylerindeki sosyal güvenlik kapsamında olmayan düşük gelir grubundaki kişileri hedef almıştır! Yapmış oldukları çok az sayıdaki doğru satışların yanı sıra çok fazla hileli satış yaparak çok fazla para kazanabilmek maksadıyla, bu hayat poliçelerinin asıl özelliklerini geri plana iterek 2 senede emeklilik varmış gibi yanlış yönlendirmeli satışlar yapmışlardır!

O dönemde Anadolu’nun küçük bir kasabasına yakın bir köyünde, bir sigortalının vefatından kaynaklanan tazminat talebi dosyasını incelemeye gittiğimde, yapmış olduğum şu tespitim; bu acı gerçeğin en önemli ispatıdır. O incelemem sırasında yanıma gelen köylü vatandaşlar, satın almış oldukları hayat poliçesini satan sigortacıların o yıl yapılacak çekiliş ile kendilerine traktör dağıtılacağı vaadini yaptıklarını, ancak aradan geçen uzun bir süre olmasına rağmen kendilerine herhangi bir şey ulaşmadığını söyleyerek, bu konuda benden yardım talebinde bulunmuşlardı!

Yine o dönemde araştırma maksadıyla gittiğim pek çok bölgede bu poliçeleri satın alan yurttaşlarımız; poliçelerini satın alalı iki yıl olduğunu ve emekli olabilmeleri için ne yapmaları gerektiği yönünde de pek çok soruya muhatap olmuştum! Bu olumsuzlukların ortaya çıkması ile birlikte, pek çok sigorta satıcısı, hayat sigortası satmak için gittikleri bu yerlerden taşla, sopayla kovuldukları haberlerini de gittiğim bu yöre insanlarının bizzat kendilerinden dinliyordum!

Bu satışlar sonucunda ilk tahsilatından sonra prim ödemesi yapılmayan on binlerce poliçe ve iki sene sonunda da emekli olmak için başvuruda bulunan büyük bir mağdur kitle yaratılmıştır!

Çetinoğlu: Hayat sigortacılığı bu hâdiselerden darbe aldı mı?

Çilingir: Şâhidi olduğum bu olaylar sebebiyle en büyük darbeyi hayat sigortası yaptıran insanlarımız yemiştir. Hayat sigortası poliçesine güven büyük ölçüde sarsılmıştır.

Çetinoğlu: Peki suiistimaller durdurulabildi mi?

Çilingir: Bu olumsuz başlangıçtan sonra sigorta şirketleri hayat branşında yeni yapılanmanın da etkisiyle, acenteler konusunda daha seçici davranılmış, Anadolu’nun pek çok yöresinde, o yörenin en çok bilinen, tanınan kişileri sigortacılık eğitimi olmamasına rağmen, tâli acente sıfatı ile hayat poliçeleri satmışlardır! Örnek vermek gerekirse: emekli öğretmenler, emekli askerler, kuaförler, muhasebeciler ve diğerleri…

Aslında o dönemde satış tarafında görev alan bu kişiler, iyi niyetle satmaya çalıştıkları bu poliçelerin özellikleri hakkında yeteri kadar açıklama yaparak sigortalıları eksiksiz bilgilendirebilmiş olsalardı bu olumsuzluklar yaşanmazdı.

Çetinoğlu: Olumsuz hava ne kadar zamanda dağıtılabildi?

Çilingir: Olumsuz hava 10 yıl boyunca devam etmiştir. Bu dönemde, hayat poliçelerinde otomatik prim ve teminat artışı uygulaması başlatılmış. Daha sonra ülkemizde yaşanan enflasyon oranındaki yükseklik dikkate alınarak, enflasyona endeksli poliçelerin üretimi başlamıştır. Yine bu dönemde hayat poliçelerine kısmî ve tam maluliyet teminatları eklenmiş, dövize endeksli yeni hayat poliçeleri çıkarılmış ve 90’lı yılların sonunda da kritik hastalık, tam ve meslekî maluliyet gibi ek teminatlar, hayat sigortacılığına getirilen yenilikler olmuştur.

Geride bırakılan bu uzun süreçte, hayat sigortacılığı, sigortalılarına sağladığı düzenli tasarruf alışkanlığı ile pek çok sigortalısını mutlu etmiş ve etmeye de devam etmektedir.

Çetinoğlu: O halde özel sağlık sigortasının geliştirilmesi gerekir. Neler düşünüyorsunuz?

Çilingir: İnsan hayatının en önde gelen iki temel unsuru: güven içerisinde ve sağlıklı bir hayat yaşama ihtiyacıdır. Hayatımız boyunca hastalık, kaza, sakatlık gibi riskler sebebiyle uğrayabileceğimiz fizikî zararın yanı sıra, bunların tedâvisi için hem kendimizi, hem de yakınlarımızı teminat altına almaya yönelik arayışlarımız vardır. Bu husus da bireylerin karşısına öncelikli olarak devlet teminatını akla getirmektedir. Kişiler de kendi çabaları ve maddî imkânları ölçüsünde bu güveni arttırmayı düşünmektedirler. Bunun sonucunda karşımıza ülkeden ülkeye değişik uygulamalar gösteren sağlık sigortası modelleri çıkmaktadır.

Çetinoğlu: Örnek verebilir misiniz?

Çilingir: Gelişmiş ülkelere baktığımızda, sağlık sigortacılığı son yirmi yıl içerisinde büyük bir gelişme göstermiştir. Çünkü bu ülkelerde, sosyal sigorta sisteminin tamamlayıcısı olarak sistemde yer alan özel sağlık sigortaları; denetleyici ve merkezî bir otoriteye bağlı olan modelleri, veya başka bir ifadeyle sosyal sistemi ve pazar sistemi birleştirilmiş modelleri ile daha etkin ve verimli olmaktadır.

Çetinoğlu: Mesela?

Çilingir: Sağlık sistemlerinin çatı modelleri ile desteklendiği ve gelişmiş ülkelerin başında gelen İngiltere, Kanada ve İskandinav ülkelerinde; devlet himayesinde olan özel ve sosyal sistemin birbirini tamamladığı bir yapı çerçevesinde sağlık hizmeti verilmektedir.

Almanya’da ise özel sağlık sigortasına, devletin mecburî sağlık sigortası programının tamamlayıcısı olarak bakılmaktadır.

Fransa’da ülkede yaşayanların tamamı sosyal sigorta kapsamındadır. Bunun yanı sıra bütün teminatları içeren nitelikteki özel sağlık sigortasından faydalananların sayısı, nüfusun % 15’ini teşkil etmektedir.

Kısacası dünya genelinde birçok ülke, merkezî bir çatı altında birbirlerini tamamlayan sağlık sistemini uygulamaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye’de durum nedir?

Çilingir: Türkiye’de ise rekabete açık organize olmuş bir sağlık sistemi ne yazık ki hâlâ yoktur. 2000’li yılların ortasına kadar Türkiye’nin sosyal güvenlik sistemi dağınık ve karışık bir yapı içerisindeydi! SSK, Bağ – Kur, Emekli Sandığı, Özel Sağlık Yardım Sandıkları gibi kuruluşlar vardı.  Ancak ülkemizin yine AB uyum kanunları süreci çerçevesinde uygulanmasına geçilen ve son altı yıldan beri etkin bir şekilde uygulanan yeni Sosyal Güvenlik Kanunu ile bireylerin sosyal güvenlikleri ile ilgili bütün kurumlar bu çatı altında birleştirilmiş olup 01.01.2012 tarihinde yürürlüğe giren Genel Sağlık Sigortası ile de bütün vatandaşlarımız devletin sağlık şemsiyesi altında güvenceye alınmıştır.

Çetinoğlu: Yakın bir gelecekte, hayat ve sağlık sigortalarında yapılan kötü niyetli işlemlere ait meseleleri konuşmak üzere, bu gün için bu kadarla yetinelim derim. Çok teşekkür ediyorum Atilla Bey.

(Not: TL olarak belirtilen üretim rakamları, ilgili dönemin TL değeri üzerindendir.)

ATİLLA ÇİLİNGİR:

Sigortacılık mesleğine; 1990 yılında, Halk Sigorta Hayat Bölümünün vefat servisinde istihbarat şefi olarak başladı. Daha sonra aynı grup içerisinde Halk Yaşam Sigortası’nın faaliyete geçmesi ile birlikte bu görevine; Türk Sigorta Sektöründe, burada ilk defa  ‘Hayat ve Sağlık Sigortası Suiistimalleri Araştırma Bölümü’nü kurdu ve yönetti.

 

İlerleyen yıllarda; Hayat ve Sağlık Sigortaları Araştırma Bölümünün yöneticiliğini de yaparken, sektörde özel sağlık sigortacılığının pek çok ilklerine imza atan bu şirketler grubunda; aynı dönemde grubun Anlaşmalı Özel Sağlık Kuruluşları Bölümü’nün kuruluşunda görev aldı ve bir süre bu bölümün yöneticiliğini de yaptı.

 

Daha sonra bu şirketler grubunda, sektörde ilk defa uygulamaya konulan ve Yapı Kredi Bankası’nın vadesiz mevduat sahiplerine Türkiye genelinde sunulan sigorta güvencesi kapsamındaki, acil ambulans hizmeti sisteminin (kara-hava) kuruluşunda, ayrıca 1996 yılından itibaren faaliyete geçen Telemed 24 merkezinin’ (Alarm Merkezi – Âcil Tıbbi Danışmanlık) kuruluşunda da görev aldı.

 

1 Ekim 2000 tarihinden itibaren, ‘Halk Yaşam Sigorta’ adının; ‘Yapı Kredi Yaşam Sigorta’ olarak değişmesiyle birlikte, yine bu şirketin araştırma bölümünün yöneticiliğine devam eden Çilingir; Yapı Kredi Bankasının 2005 yılında Koç Grubu tarafından satın alınmasını müteakiben, Koç Yapı Kredi Sigorta’da 2007 yılına kadar ‘Sağlık Sigorta Suiistimalleri Araştırma Bölümünde’, 2007-2009 yılları arasında da, ‘Rücu İşlemleri Bölümünde’ görev aldı ve bu bölümleri yönetti.

2009 yılında Koç Yapı Kredi Sigorta’dan ayrıldı.

 

Halen ‘CGM Türkiye’ grubunda, ‘Dosya ve Hasar Araştırma Müdürü’ olarak sigortacılık mesleğine devam etmektedir.

Çilingir Evli ve 2 çocuk babasıdır.

 

Yayınlanmış Eserleri:

*Kırılmadık Ne Kaldı? *10’ların İzleriyle Türkiye, *Sigortalı Hayatın Gerçekleri, *Tarihten Gelen Çığlık, *Andımız Olsun ki O Topraklar Bizim, *Elveda Kıbrıs, *Unutanlar-Unutturulanlar-Hatırlayamadıklarımız, *Girne’den Doğan Güneş, *Özgürlük Nefesi.

 

 

Çözüm Süreci Bitti mi?

0

Yıllardır çözüm süreci deyip, yatıp kalkan kardeşlere şimdi sormak hakkımız değil mi, ne oldu açılım ve çözüm süreciniz? Biz, devlet hainlerle, çetelerle, anarşistlerle muhatap olmamalı, anlaşma zemini gibi masa başlarında himmet dilenmemeli, devlet devletliğini yapmalı, yumruğunu masaya da, dağa da, isyancıya da vurmalı dedikçe, bizi küçümseyenler şimdi ne oldu? Biz o bölgede OHAL uygulansın dedikçe, AKP içindeki Kürdistan heveslilerinin aklına düşünmeden uyanlar, çözüm süreci, açılım bu ülkeye ihanettir diyenleri ırkçılıkla suçlayanlar, şimdi o bölgede yer yer OHAL uygulamak ve PKK ya son vurulan darbelerle, MHP’nin fikrine sarılmak zorunda kaldığınızın farkında mısınız?

.Akp ‘nin bir afişi vardı hatırlayınız ”OHAL KALKTI. BASKILAR BİTTİ. KÖYÜMDE ÖZGÜRCE YAŞIYORUM. Onlar konuşur akp yapar. ”diye. Şimdi birçok köy, kasaba, hatta ilçeler boşaltılmakta bu duruma ne dersiniz?

.Bu akil adamlar kasıla kasıla kardeşlik ve özgürlük havariliği yapıyordu? Nerede o Diyarbakır da  ”Megri Megri ”  deyip Kürdistan’ı kurmaya çalışanlarla türküler söyleyip, zılgıt çekenler? Nerede bu Kadirler, Orhanlar? PKK ‘lılarla masa başlarında poz verenler neredesiniz? Haydi şimdi pkk ,HDP,Öcalanla oturun aynı masada kahve için bakalım ! Yanınıza Türkiye’yi Rusya’ya şikâyet eden CHP li vekili de alın! Yetmedi soluğu Rusya’da alan ve Rus uçağının düşürülmesi hata idi diyen Demirtaşı ‘da masanıza davet edin. Bu kazılan hendeklerin başında Kürdistan’a methiyeler yazın.

.Eminim tüm bu yanlış politikalar yüzünden, yüzlerce şehidimizin ölmesine hemen bir palavra bulur, haklılığınızı ispata çalışırsınız. Şimdiye kadar yaptığınız yanlışlar ülkemizi bakın ne hale getirdi? Ülkemiz tamamen bir kuşatma altındadır. Zamanında PKK’yı korumasa idiniz, Oslo ‘da, Dolmabahçe ‘de masaya oturmasa idiniz, bu kadar zayiat verilmeyecekti. Kiminle el ele olmuşsanız hepsi TC devletini arkadan vurdu.( ABD,IŞİD, PKK,Esad, Paralel yapı ,,dostunuz  Rusya  vb…) Bunların hepsi ile kanka oldunuz ama şimdi bir bir terk ediliyorsunuz,ediyorsunuz onları, kardeşim  dediğiniz ”Esad”gibi(!)

Bakınız İslam Birliği için kardeş dediğimiz Araplar bile, Irak askerlerini eğitmek için orada bulunan Türk askerine işgalci deyip, Türkler oradan derhal çekilsinler diyorlar.Bu Arap ülkeleri ,Irak’ı işgal edip, binlerce Müslümanı öldüren ,kadınlara tecavüz eden ABD ye ses çıkarmamışlardı. Bunlarla mı İslam birliği kurulacak? Heyy akıl neredesin?

Saygılarımla…

 

 

Babalar ve Çocuklar

“Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek; on yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik; yüzyıl sonrasını düşünüyorsan insan yetiştir.”Konfüçyüs

Çocuğun bakımında ve eğitiminde ağır yükü olan anneler hakkında çok yazılıp konuşulmuş, eleştirilerin çoğu onlara yöneltilmiştir. Eğitimdeki aksamalardan en çok anneler sorumlu tutulmuş, babanın rolü üzerinde gereğinden az durulmuştur.

Annenin çocuk gelişimine katkısı gerçekten büyüktür. “Ana hakkı ödenmez.””Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.” Gibi atasözleri bu gerçeği belirtir.

Baba, eşi ve çocukları için güven kaynağıdır. Çocuklar babayı daha güçlü, çok bilen, saygı uyandıran kişi olarak bilirler. Ancak günümüzde, babaların çocuk eğitimine etkin biçimde katıldıklarını söyleyemeyiz.

Anneler çocuklarıyla gereğinden çok, babalar da gereğinden az ilgilenmektedir.

Baba tarafından ayrılacak bir yarım saat, kısa bir gezinti, yemekte söyleşmek, çocuklar için önemlidir. Babalar dinlenmeyi çocuklarıyla birlikte de yapabilirler. Gazete okunması, çocukların yatışından sonraya da bırakılabilir.

Hafta sonu birlikte gezinti, evde onarım işlerinin birlikte yapılması, çocuklara susadıkları baba yakınlığını sağlayabilir. Birlikte geçirilen bu saatler, çocuklarla iç içe yaşayan ve bunalan anneye de soluk aldırır.

Babalar, sevgi ve şefkat meselesini annelere ihale ediyorlar. Anneler tabii ki şefkat kahramanlarıdır. Fakat hiçbir anne,  babanın boşluğunu dolduramaz. Öyleyse babalar çocuklarına gönüllerini açmalı, kendilerini bir para makinesi durumuna düşürmemelidirler.

Bazı babalar, çocukları yalnız sevmek için yanına yaklaştırır. Olumsuz davranışlarında anneyi suçlarlar. Çocuklar sorunların çözümü için sokuldukça, “Gidin annenize sorun”, diye geri çevirir, istek anneden gelince, baba, “bildiğin gibi yap” diyerek sorumluluktan kaçarlar.

Yaz tatillerini bile çocuklarından ayrı geçiren babalar vardır.Kimi varlıklı babalar da aldığı hediyelerle yokluğunu bağışlatmaya çalışır çocuğuna.

İşi yoğun olan, eve, gergin ve yorgun dönen baba, sorumluluktan kaçışını haklı göstermeğe çalışır:“Sizler için çalışıp didiniyorum.”,”Hele biraz bekleyin işler yoluna girsin!” Diyerek çocuklarıyla ilgilenmeyi sürekli erteler, bir de bakar ki yıllar geçmiş.

Çocuğun, babasının toplumsal konularda, politikada, dünyada olup bitenler konusunda ne düşündüğünü bilmek hakkıdır. Bunlar ise rahat bir söyleşi ortamında sağlanır. Bu fırsatlar, çocukların çevreden edindikleri yanlış izlenimleri düzeltmeğe yarar. Çocuğu daha kapsamlı düşünmeye, kendi kanılarını oluşturmaya götürür.

Çocuk, kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babasından öğrenir. Ergenlik çağına gelmiş genç ise, baba istese de, vakti olsa da, yaşam bilgisini dışarda aramaya yönelecektir. O zaman da baba çok geç kalmış olacaktır.

Lise çağına gelmiş bir genç, babasından çok korktuğunu, babasının kendisini sevmediğini şu sözlerle dile getirmiştir: “Babamın bir kere olsun başımı okşadığını görmedim.” Babası ise oğlunu çok sevdiğini, ancak şımarıp derslerini ihmal etmesin diye sevgisini belli etmediğini söylemiştir.

Sevgi merkezli eğitimin ilkokulu, evdir. Evde başöğretmen, şefkat kahramanı anne, öğretmen de babadır. Ne var ki, babaların annelere gerektiği kadar destek vermediğini çoğu şikâyetlerden anlamaktayız. Birçok baba, hala işin vahametini tam olarak anlamış görünmüyor. İşte o babalardan biri:

Keşke Ben de Köpek Olsaydım: Okul öncesi yaşındaki bir çocuk, köpek olmak istiyor. Hep köpek resmi çiziyor, köpek taklidi yapıyor. Yemeğini köpekler gibi yemeye çalışıyor. Adı sorulduğunda, kendine yakıştırdığı bir köpek adını söylüyor.

Eğitim danışmanı, yaptığı gözlem sonucunda,çocuğun köpek olma isteğinin babasından kaynaklandığını anlıyor. Babasının köpek besleyerek,  onlarla büyük bir sevgiyle ilgilendiğini öğreniyor. Bu masum çocuğun da, babasının dikkatini ve sevgisini çekmek için köpek olmaya özendiğini, her halini o hayvanlara benzetmeye uğraştığını görüyor. Arkadaşlarına, sürekli, “Keşke ben de köpek olsaydım” dediğini tespit ediyor.

Kolsuz Baba Resmi: Ana sınıfında, öğretmen çocuklara anne ve babalarının resimlerini çizdirir. Öğrencilerden biri,  annesini ve babasını başarılı bir biçimde çizer. Ancak, yaptığı bütün baba resimleri kolsuzdur.

Öğretmeni,”acaba çocuğun babası gerçekten kolsuz mu? diyerek, çocukla samimi bir şekilde konuşur.

Bu masum çocuk, babasını niçin kolsuz çizdiğini şöyle açıklar: “Babam, annemi çok dövüyor. Bu yüzden onun kollarını, ellerini sevmiyorum.” Böylece, baba resminin niçin kolsuz çizildiği anlaşılır.

İlkokul birinci sınıftaki bir öğrenciye danışman,”Baban ne iş yapıyor?Diye sorduğunda; “Babam toplantı yapar.”Diye cevap veriyor.

Gerçekten de bu sevgili öğrencinin babası, üst düzey bürokrat olup, toplantıdan toplantıya koşmaktadır.

Çocuk;”toplantıya gidiyorum”,toplantıdan geliyorum”, “toplantı yapacağım”  laflarını o kadar çok duymuştur ki. Babasının asıl işinin,toplantı yapmak olduğunu sanmaktadır.

Bu sevgili öğrenci, “babam toplantı yapar!” derken, babasının yapmadığı bir şeyi de itiraf etmektedir. Toplantı hep evin dışında, başkalarıyla yapılan bir eylemdir ve içinde ev ahalisi yoktur.

Çocuk, bu yüzünden babasınahasret kalmaktadır. Babasıyla arasına giren zararlı ve zalim bir engeldir toplantılar. Siz o masum yavrunun yerinde olsanız, sever misiniz bu toplantı denen şeyi.

Babalar, en önemli toplantının, aile meclisini kurarak yapılacağını mutlaka anlamak zorundadırlar. Çünkü baba sevgisinden yoksunluk, masum yürekleri derinden yaralar. Ve bu yürek yaralarının tam tedavisi yoktur.

Anne, babayı uyarır: “Sen geldiğinde çocuklar uyumuş, sabah giderken de uykuda oluyorlar. Bu gidişle seni unutacaklar. Daha da kötüsü, bu bitmek bilmeyen toplantıları, onlara tercih ettiğini sanıp, seni yüreklerinden atacaklar. Ne olur, çocuklara da biraz zaman ayır.”

Baba, duygulanır; “tamam başkanım, çok haklısınız!” diye cevap verir. Fakat baba bedenen evde anneyle, zihniyle ve gönlüyle hala toplantıdadır. Oysa hiçbir iş toplantısı, ailede sevgiyi tesis edecek birliktelikler kadar önemli değildir.

Anne babalar, özellikle de babalar, önceliklerini çok iyi ayarlamalıdırlar. Yoğun çalışan bütün babaların,bir manevi dikiz aynası olmalıdır. Bu dikiz aynasıyla, arkayı sürekli gözlemelidirler. Arka evdir, çocuklardır, eştir.

Ne kadar hızlı, ne kadar meşgul, ne kadar dolu olursanız olunuz, bir gözünüz, bir kulağınız hep orada olmalıdır.

Aileye ayırdığınız zamanı hiç kimseye vermemelisiniz. Zira çocuklarınızın, sizin paranızdan çok, yüreğinize ihtiyaçları var.

 

Unutmayalım ki, hiç kimse “iyi baba” olarak doğmaz. İyi bir baba olmak; empati, özveri, hoşgörü, deneyim, sabır, sevgi ve bilgi işidir.

 

“Baba olduktan sonra göreceksiniz ki, kendi mutluluğunuzdan çok, çocuğunuzun mutluluğu ile mutlu olabilirsiniz.” Balzac

Sevgiyle kalın…

KAYNAKÇA

1-Çankırılı, Ali. Çocuklarımız Mutsuz ve Başarısız Olmasın. Zafer Yayınları, İstanbul:2002.

2-Vakkasoğlu, Vehbi. Yeni Dünya Dergisi.(İktibas eden Ahmet Tesnimi), Mayıs, 2008.

3-Yörükoğlu, Atalay. Çocuk Ruh Sağlığı. TİB Kültür Yayınları, TTK Yayınevi.Ankara:1984.

 

 

Tarih Affetmez

Milletlerin kaderi, üç beş veya yirmi otuz yıllık zaman dilimleriyle ölçülüp değerlendirilmez. Tarih sahnesine çıktığı andan günümüze kadar süren kronolojik bir şeritle takip edilir. Bu şerit üzerinde inişler, çıkışlar hatta düzlemler vardır.

Türk Milleti tarih sahnesine çıktığı günden beri adını, haklı olarak şan ve şerefle tarihin altın sayfalarına yazdırmayı başarmıştır. Bu yüzden dört kıtada kalıcı medeniyetler kurmuştur. Ordular yenmiş, ülkeler fethetmiştir. Ama tarih boyu adalet ve hoş görüden de ayrılmamıştır. Osmanlı altı yüz yıl idaresinde bulundurduğu ülkelerin dillerine, kültürlerine asla karışmamışken, Fransızlar, kuzey Afrika da işgal ettikleri Fas, Tunus, Cezayir gibi ülkelerde elli yılda bu devletlerde yaşayan insanların dillerini değiştirmişlerdir. Şu anda bu saydığım ülke insanlarının hepsi Fransızca konuşuyor. Peki, Osmanlı kültürel baskı uygulamamakla iyimi yapmıştır; o günün şartlarına göre iyi yapmıştır, yoksa altı asır boyunca bir imparatorluğu baskı ve zulümle ayakta tutmak pekte kolay olamazdı.

Tabi gelinen bu tarihi süreçte, genellikle iyi yöneticiler, cihanşümul hükümdarlar, padişahlar, devlet adamları çıktığı gibi,  azda olsa arada dirayetsiz, devleti yönetmekten aciz öngörüsü olmayan devlet adamları da olmuştur. Özellikle cumhuriyet kurulduğundan beri Atatürk’ten sonraki süreçte isimlerini vermesek’te bunlardan birkaçını hatırlamamız pekalâ mümkündür.

Özellikle cumhuriyet döneminde demokratik hayata geçildikten sonra iktidarın yanı sıra, muhalefetin varlığını da hemen hatırlayıveririz. Muhalefet, iktidarı birinci derecede denetleyen en önemli kurumların başında gelir.

Son 13v yıldır ülkeyi idare eden AKP iktidarlarının yanı sıra muhalefet’e de bir göz atacak olursak, ülkenin bu gün geldiği noktadan, en az iktidarın olduğu kadar muhalefetin de sorumluluk payı vardır. AKP’nin ilk kuruluş yıllarında muhtar dahi seçilemeyecek kadar cezalı olan R. T. Erdoğan, Sayın Deniz Baykal ve partisi CHP sayesinde siyasi yasaklı halden kurtularak, partisinin başına geçip başbakan olmuştur.

Sayın Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına seçilmesi muhalefet’in taktik hataları yüzünden olmuştur. Hele hele 7 Haziran 1 Kasım genel seçimleri arasındaki beş aylık süreç, sırf muhalefet partilerinin iyi bir performans sergileyemeyip, AKP’ye tekrar büyük bir oy yüzdesiyle iktidara gelmelerine sebep olmuşlardır. Eğer muhalefet partileri, HDP’yi saymıyorum CHP ve MHP aralarında iyi bir koordinasyon sağlayıp anlaşabilselerdi, meclis başkanlığı muhalefetten seçilir, meclis kapanmaz çalışır ve her iki muhalefet partisinin de ısrarla üzerinde durdukları 17/25 Aralık yolsuzluk ve hırsızlık olaylarının mecliste görüşülmesini sağlayabilirlerdi.

Gene her iki parti de (CHP Ve MHP) 7 Haziran seçimleri sonrasındaki koalisyon görüşmeleri sürecini iyi değerlendiremeyip, ülkeyi 1 Kasım seçimlerine gitmeğe mecbur bırakmışlardır. Özellikle bu son 1 Kasım seçimleri MHP için tam bir hezimet olmuş, 7 Haziranda seçilen seksen milletvekili, kırk milletvekiline düşürülmüştür. Sayın Devlet Bahçelinin, kendi memleketi Osmaniye de dahi MHP, 2. Parti durumuna düşmüş, meclis başkan vekili ve genel başkan yardımcısının dahi seçilmesi sağlanamamıştır.

Yapılan bunca başarısızlığın hesabını birileri elbet vermek zorunda, hesap verme yerleri de kongrelerdir. Ama MHP Genel Merkez yönetimi kongreye gitmeyi kesinlikle reddediyor. Hâlbuki delegeler kendi dönemlerinde oluşturulan delegelerdir. Eğer bu delegasyon kendilerini hala tasvip ediyorlarsa yeniden güven tazeleyecekler, o zaman herkes şapka çıkarmak zorunda kalır. Ama muhalif adaylardan birisi kazanırsa da, demokrasinin gereği ne ise o yapılmalıdır.

Unutulmamalı ki Tarih; hainleri yargıladığı aynı terazide, sessiz kalanları ve hata yapanları da yargılar.

Yeni yıl, Yüce Türk Milletine ve sizlere hayırlara vesile olsun.

Saygılarımla.

 

 

Türkosfer / Türkofon Milletler Topluluğu –XXI

İlginç yerleşim yerlerimizin ikinci kısmıyla Türk atmosferinde gezintiye devam ediyoruz..

 

108 – İlginç Türkik Yerleşim Yerleri (Devamen ikinci kısım) :

 

  • MOENA LA TURCHİA – İtalya’nın kuzeyinde, Avusturya sınırında bir kasaba. II.Viyana

Kuşatması’nda esir düşen bir Osmanlı yeniçerisi bu köyde tedavi edilmiş, sonra köy halkını Dükalığın adaletsiz vergilerine karşı ayaklandırmış ve köy halkının sevgilisi olmuş. Kasaba halkı da onun geleneklerini 331 senedir yaşatır olmuş.

Başlık parası dâhil Türk örf ve adetlerini benimsemişler. Türkçe bilmiyorlar ama Küçük Türkiye’de doğduk diyorlar. Ve her yıl Türk kıyafetlerini giyip, kasabanın simgesi olan ay yıldızlı bayraklarını alıp festival düzenliyorlar. Bir de bizi bekliyorlar.

Son zamanlarda ORSAM’ın yaptığı “İtalya’da Unutulmuş Bir Köy: Moena Türkleri” başlıklı çalışma ve Moena kasabası haricinde yeni tespit edilen Rione Turchia (Türk Bölgesi) güzel hizmetlerden

  • FAYMONVİLLE – Belçika’nın Arden bölgesinde yaşayan, ay yıldızı sembol olarak

tanıyan ve Haçlı Seferlerinde Türklere karşı savaşmayı reddettikleri için bu ismi aldıkları kabul edilen bir köy dolusu insan. Futbol kulüplerinin ismi Turkania.

Her yıl yaptıkları ay yıldızlı festivale Avrupa Türkleri de ilgi gösteriyor. Türkiye Cumhuriyetiyle de temas kurmak istediler ama ilgi görmediler. Fehriye Erdal’a karşı Faymonville.

  • TURKEİJEWEG / TURKEYE – 16.yy’da 1.500 Osmanlı forsası İspanya’ya karşı

Hollanda’ya destek vermek için bu köye yerleşiyor. Bir asra yakın bu görevi bihakkın ifa ediyorlar ve Kral adlarını o köye hatıra olarak veriyor.

Köy, ülkenin Zeeland bölgesindeki Sluis kasabasına bağlı. Hane sayısı ise 50. Köyde en çok tanınan kişi merhum Barış Manço. Köyü ilk keşfeden de o.

  • SİNT ANNA TER MUİDEN – Türkiye Köyü’ne 15 dakika uzaklıkta, Sluis’in 1 km.

batısında bir kasaba. Muiden’liler zor durumdaki bir Osmanlı gemisine yardım edince padişah da onları ödüllendirmek için İstanbul’a davet etmiş. Sultanın hediyesi olan gümüş hilâl kasabanın armasında. Kasaba meydanında da hilâlli – tulumbalı bir çeşme mevcut.

O gün bu gündür kasaba halkına ‘Türkler’ deniliyor. Ve Türkiye’den daha çok  ilgi bekliyorlar.

  • DROGHEDA – İrlanda’nın doğu sahilinde, Başkent Dublin’e 70 km. uzaklıkta bir şehir.

İrlanda açlık ve kıtlıktan kırılırken 1847’de tahıl yüklü 5 Osmanlı gemisi İngilizlerin karşı koymasına rağmen Drogheda Limanı’na yardımı boşaltır. İrlanda soyluları bununla ilgili Sultan Abdülmecid’e teşekkür mektubu, Drogheda Belediyesi de şükran plaketi ve anıtı hazırlamışlardır. Şehir armasında da ay yıldız vardır.

1919 yılında kurulan ve Trabzonspor’la da kardeş kulüp olan Drogheda United takımın amblemi bordo – mavi ay yıldız. Ve İrlanda Liginde şampiyonluğa oynuyorlar. Aynısından bir de İngiltere Liginde var; Porsmouth.

  • VARNSDORF – 14.yy’dan kalma bir köy. Çek Cumhuriyeti’nin Almanya sınırındaki

Bohemya bölgesinde. Martin Luther’in aforoz korkusuyla Saksonya’ya sığınıp yeni mezhebini ilan etmesiyle kasabanın kaderi değişmiş (1535).

1555 Ougsburg Antlaşması’na kadar çekmediği sıkıntı kalmamış. O sıralar sadece Osmanlı’nın desteğini almış. Ki Protestanlığın bir mezhep olarak tanınması Osmanlılar ve daha çok Kanunî sayesinde olmuştur.

Osmanlı yalnızca dinî anlamda değil aynı zamanda ticarî anlamda da kurtarıcı

olmuştur. 1700’lü yıllarda Şam dokumaları kente getirilmiştir. Zamanla Avusturya İmparatorluğu’nun mühim şehirlerinden biri olmuştur. Günümüzde de 30 bine yakın nüfusuyla önemli bir tekstil şehridir. Tarihi kilisesi ve Beethoven’e 1830’da ilham kaynağı olması da turist çeker.

Bayrağındaki ve şehir armasındaki ay yıldızdan başka bizle irtibatları yok ama neden bizim turistik gezi alanımızda olmasın ki?

  • SAKHALİN ADASI – Mançurya ile Japonya arasına sıkışmış olan büyük Sakhalin Adası

(72.500 km2) adını hemen batısındaki dev Sakha-Yakut coğrafyasından almış. 600 bin nüfusu barındırıyor ve bunun % 80’i de Rus. Kalan kısım Koryak (Koreli), Yakut, Tatar, Ukrain, Japon, Evenk, Orok, Aynu ve Nivik (Gilyak).

Türk tarihinin gizemli topluluğu Sakalar ve/veya İskitlerin kıtalarda ve okyanuslarda izini sürmek keyifli olsa gerek..

  • ANTİL ADALARI (ANTİLYA) – Pirî Reis’in Kitab-ı Bahriyesi’nde 1465 yılında (H. 870)

bulunduğunu beyan ettiği ve Kavad, Varak, Vasıt, Gadanda, Samokoslo gibi isimli adalardan oluşan topluluk. Adı bizim Antalya gibi..

Türkler ve Kayıklar (Turks  and Caicos) ülkesi de hemen yanı başında. Fatih Devrinde Türk denizcilerinin buralara ulaşması muhtemel. Pirî Reis, Amerika Kıtası’nın adının Antilya Kıtası olduğu fikrinde. TİKA için tatilde de çalışma imkânı..

  • HUME CİTY – Avustralya’nın Melbourne Şehrine bağlı beldelerden biri ve bolca Türk

yaşıyor. O kadar ki diğer ismi Anadoluspor olan Hume City FC’nin başkanlığını Steve Kaya adlı bir Türk yapıyor ve takım 5 bin kişilik John İlhan Stadyumu’nda maçlara çıkıyor.

  • AUBURN – Avustralya Sidney’de 35 nüfuslu kasaba ve bu nüfusun % 15’i Arapça, %

12’si de Türkçe konuşuyor. Auburn Gelibolu Camii’leri (Gallipoli Mosque) meşhur.

  • SCHAERBEEK – Belçika’nın Brüksel Şehrine bağlı 130 bin nüfuslu belediye. Türk

göçmenlerden ötürü adı Küçük Anadolu’ya (Petite Anatolie) çıkmış durumda. Afyon Emirdağlı’lar çok miktarda; sonra Faslılar ve diğer Asyalılar ile İspanyollar geliyor.

  • SAİNT JOSSE TEN NOODE – Yine Belçika Brüksel’deki belediyelerden; nüfusu 30 bin ve

Belediye Başkanı Emir Kır adlı bir Türk. Kasabanın nüfusunun yarıya yakını Türk ve Faslı göçmenler.

 


1850’de eğitim amacıyla İngiltere’ye giden Mirat-ı Zafer ile Serağ-ı Bahri adlı Osmanlı gemilerinin kaza ve salgınlarla ölen mürettebat için 1902’de Porsmouth’a anıt ve şehitlik yapılmıştır. Kentin futbol takımı da ay yıldızını buradan almıştır.

İngilizcesi; Sachalin

www.barbaros.biz

 

 

Usandım-1

0

Dinleyen yok, anlayan yok nafile,

Sağır ve kör şu zamandan usandım.

Her gece uykumu bölen düşlerim,

Düşlerimi bozan halden usandım.

.

Kalbi yakıp geçen dildeki sözden,

Alev alev yakan gözden usandım.

Bir şey anlamadım ben bu âlemden,

Bülbüle dert olan, gülden usandım.

.

Tutuşturan içten içe derinden,

Sahte sevdalardan, hardan usandım.

Sırra kadem basmış, öz benliğimi,

Anlata anlata sözden usandım.

.

İlimsiz irfansız onca cahilden,

Edepli olmayan halden usandım.

İkiyüzlü olan birçok yüzlerden,

Yalandan, riyadan zülden usandım.

.

Hırsız ve yalancı, soygunculardan,

İhanetçi, soysuzlardan usandım.

Adaleti gasp eden şu beylerden,

Türk düşmanı hainlerden usandım!