23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 768

Bir Yıl Daha Biterken

0

Bir yılı daha bitirdik sevgili okuyucular…

Her geçen yılın acı ve tatlı bir çok yaşanmışlıkları var…

Ancak 2015 senesi önceki yıllardan biriken acıların da gün yüzüne çıktığı bir yıl oldu bana göre…

Bu noktadan hareketle adetimiz olduğu üzere genel bir değerlendirme yapacak olursak şu başlıkları ele almak mümkün:

Kanaatimce 2015 senesi dünyada İslamofobinin etkisini arttırdığı bir yıl oldu. Özellikle Fransa’da yaşanan terör olayları ve arkasında IŞİD terör örgütünün yer alması İslam karşıtı düşüncenin etkisinin arttırmasında önemli rol oynadı…

Yani Müslümanlar açısından bakıldığında 2015 yılı,Müslümanların dünya üzerinde yarattığı algı açısından, geçtiğimizyıllaraoranla kayıp bir yıl olmuştur.

Biten senenin dünya gündemine damgasını vuran bir diğer önemli meselesinin mülteci sorunu olduğunu düşünüyorum. Özellikle Suriye’deki savaş neticesinde oradan kaçanların yaşadığı felaketler mültecilere karşı izlenecek yol haritasınadair dünyaya yeni bir gündem maddesi getirdi.

2015 senesinin sonlarına doğru dünyada ve özellikle Müslüman dünyada yaşanan bu olaylar,ABD’listratejistSamuelHuntington’nınses getiren Medeniyetler Çatışması tezinide tekrar dünya gündemine taşıdı.

Bu bağlamda ilerleyen yıllarda Huntington’nın savunduğu gibi “Batı medeniyeti ile İslam medeniyeti arasında bir savaş mı başlayacak?” sorusunun gündemi meşgul ettiği görülmektedir.

Film yönetmeni Nuri Bilge Ceylan’nın dediği gibi “güzel ve yalnız ülkemiz” olan Türkiye’ye baktığımızda ise 2015 yılı ülkemiz açısından siyasi, sosyal ve ekonomik olarak sıkıntılı günlerin yaşandığı bir yıl olduğunu görüyoruz…

Mesela dış politika açısından en son Rusya ile de yaşanan sıkıntı ülkemizin yalnızlığını daha da arttırmış,yaşanan sıkıntının ülkeye maddi anlamda bir darbesi de olmuştur.

Yine Suriye’de yaşananlar ülkemize pahalıya patlamış, hem mülteci sıkıntısı hem de sınır bütünlüğünü koruma meselesi ile ülkemiz dar bir boğazın içerisine girmiştir.

2015 yılı ülkemiz açısından aynı zamanda bir seçim yılı oldu.Beş ay ara ile yapılan iki seçim ve bu seçimlerin birbirinden farklı sonuçlar doğurması halkın siyasete bakış açısını göstermesi açısından önemli bir durumu ortaya koymuştur.

Bunun yanında Kürt sorunu olarak adlandırılan ve çözümü için gerçekleştirilen açılımlar, konunun gündeme geldiği ilk yıllarda “bu sürecin neticesi ülkenin bölünmesi sonucunu doğurur” diyenlerin ne yazık ki haklı olduğunu ispatladı…

Bu yorumu yapanlaro zamanlar”paranoyaklıkla” suçlansalar da bugün Diyarbakır’da yaşananlar ve ardından açıklanan kararlar yorumun paranoyadan ne kadar uzak bir hakikati ifade ettiğini açıkça göstermiştir.

2015 yılı Türkiye’de kadın cinayeti sayısının en yüksek noktaya ulaştığı yıl da oldu. Özellikle Özgecan cinayeti kadına yönelik şiddetin simgesi haline geldi ve bu cinayetle beraber kadına yönelik şiddete dair yaptırım ve cezalar arttırıldı.

2015 yılında, sayısı çok olmasa da elbette sevindirici gelişmeler de yaşandı…

Mesela Prof. Dr. Aziz Sancar,”DNA Onarımı”çalışması ile Kimya alanında Nobel ödülünün sahibi olarak Türk milletini gururlandırdı.

Ancak genel olarak 2015 yılında hem dünya hem ülkemiz içerisinde öne çıkan olaylar karamsar bir tablo çizse de bu umutsuz olmak anlamına gelmemelidir.

Zira yaşanabilir bir dünya ve ülke için her birimiz yapmamız gereken ne varsa yaptığımız ve yılgınlığa düşüp vazgeçmediğimiz müddetçe bu sıkıntılardan kurtulmamız da mümkün demektir…

Artık bir klişe haline gelse de geçerliliğini kaybetmeyen”her karanlığın ardından bir güneş doğar”sözünebinaen 2016 yılının “güneşli” ve hayırlı bir yıl olmasını temenni ediyorum…

İyi Seneler…

 

 

“Mektep Adam” S. Ahmed Arvasi ve MHP

0

Türk-İslâm Ülküsünün Mütefekkiri, “Asrın Yesevisi” Seyyid Ahmet Arvasi, 27 yıl önce 31 Aralık 1988 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Arvasi, çok yönlü bir şahsiyetti. Bir fikir ve dâva adamı olmasının ötesinde eğitimci, şair ve yazardı. Büyük bir idealist ve eylem adamıydı. Çok kültürlü gerçek bir entelektüeldi. Bir “Mektep adam”dı. Tavizsiz bir Müslüman ve şuurlu bir Türk milliyetçisiydi.

Onun şahsiyetinin ağır basan yönü eğitimciliğiydi. Gerek 27 yıllık öğretmenlik hayatında, gerekse emeklilik hayatında eğitimciliğine ara vermedi. Gerek sivil toplum kuruluşlarındaki konuşmalarında, gerek gazete ve dergilerdeki yazılarında, gerekse evinde misafirleriyle yaptığı hasbıhallerde hep eğitimciliğini sürdürdü.

Gerçek bir münevverdi. Doğu ve Batı düşünürlerinin hepsini okumuştu. Bütün fikir akımlarını ve ideolojileri, İslâm dinini, dinî ilimleri, dinler felsefesini, eğitim psikolojisini ve sosyolojisini iyi biliyordu. Bu bilgisini; Kendini Arayan İnsan, İnsan ve İnsan Ötesi, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, İlm-i Hâl ve Eğitim Sosyolojisi isimli eserlerinde bu zengin kültürün yansımalarını açıkça görebiliriz.

Seyyid Ahmet Arvasi, gerçek bir Türk milliyetçisi ve ülkücüsü idi. İslâm’ın meşru çerçevesi içinde “Turancı” denilecek kadar Türkçü ve milliyetçiydi. Türklüğü beden, İslâmiyeti ruh bilen bir milliyetçilik anlayışına sahipti. Hayatı, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı karşı karşıya getiren dinimizin ve milliyetimizin düşmanlarına karşı mücadele ile geçmiştir. O, bu düşmanları durduracak tek reçete olarak da, felsefesini kendisinin oluşturduğu Türk-İslâm Ülküsü‘nü görmüştür.

Arvasi Hoca, milliyetçilik anlayışını şöyle özetlemiştir: “Ben, İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm’ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyetçilik şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, ister çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında Şanlı Peygamberimizin Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır” tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım”.

Niçin Türk-İslam Ülküsü

Arvasi Hoca, hâlâ Türklerin İslâm’ın bayraktarlığını yaptığına ve bu görevin hâlâ bu millette olduğuna inanıyordu. Bu yüzden bu iki mukaddes varlığın birbirinden ayrı, farklı ve karşı varlıklar gibi gösterilmesine tahammül edemiyordu. Bu yüzden, l965’te Sayın Ahmet Er’in radyoda yaptığı bir seçim konuşmasında dile getirdiği ve uzun yıllar milliyetçi camiada çok tutulan ve sürekli kullanılan “Türk-İslâm Sentezi” ifadesinden hiç hoşlanmadı. Çünkü ona göre sentez, homojen olmayan nesnelerin bir araya gelmesiyle oluşur. Sentez, analiz edilebilerek ayrıştırılabilen bir oluşumdur. Hâlbuki Türklük ve Müslümanlık etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz bir bütündür. İşte bu sebeplerle Arvasi Hoca, l970’li yılların başından itibaren, Türkiye’yi yüceltecek ve gençliğimize benimsetilecek düşünce sisteminin adını “Türk-İslâm Ülküsü” olarak koymuştur. Hoca, aynı gerekçeyle, “kültür mozaiği” sözünden de çok rahatsızdı.

Arvasi, Türk milliyetçilerinin, Türk-İslâm ülkücülerinin dâvasının, Allah ve Resûlünün dâvası olduğunu, bunun da “îlâ-yı Kelimetullah” dâvası olduğunu ve kıyamete kadar süreceğini savunuyordu. Aksini iddia edenlerin, ya Türk milliyetçilerini tanımadığını, ya da bühtan ettiklerini söylüyordu ve “Türk milliyetçisi, her şeyden önce bir iman adamıdır” diyordu. Türk milletinin dünyaya “nizâm-ı âlem” vermek üzere gönderildiğine inanıyordu. “Kesin olarak iman etmişimdir ki, Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse İslâm dünyası da güçlüdür” diyen Arvasi, İslâm dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefinin Türk devleti ve Türk milleti olduğunu belirtiyordu.

Seyyid Ahmet Arvasi, İslâm dinini çok iyi bilen, yorumlayan ve yaşayan samimi ve tavizsiz bir Müslüman’dı. İslam’ı, “İlm-i Hâl”ini yazacak kadar iyi biliyordu. Aynı zamanda çağdaş düşünceli bir insandı. İlimde ve teknolojide çağdaşlaşmayı, her alanda güçlü bir devlete ve zengin bir millete sahip olmayı, milliyetçiliğin bir gereği olarak görürdü. Ama onun milliyetçiliği, sadece Türkiye Türklerine münhasır değildi. Bütün Türk ve İslâm dünyası ile insanlık âlemini de kucaklayan birleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahipti.

Şanlı Peygamberimizin neslinden olan Arvasi Hocanın milliyetçiliği, aile büyüklerinden kalan bir mirastır. Arvasi Hoca, sohbetlerinde bize ailesinin muhterem büyüklerinden, büyük din âlimi ve gönül adamı, Necip Fazıl Kısakürek ve Hüseyin Hilmi Işık’ın mürşidi Seyyid Abdülhâkim Arvasi Hazretlerinin aile mensuplarına şu vasiyette bulunduğunu söylerdi: “Türk milleti, sahabe-i kiramdan sonra İslâmiyet’e hizmet eden tek millettir. İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu millet gelecekte de bu hizmetini sürdürecektir. Onun için hepiniz Türk milletinin hizmetinde olup onun yükselmesi ve yücelmesi için çalışacaksınız”. Arvasi ailesinin mensupları, bu nasihate sıkı sıkıya bağlı kalmış ve ömürlerini Türk milletinin hizmetine adamışlardır.

Bu arada şu bilgiyi de aktarayım. Alparslan Türkeş’le Necip Fazıl’ı görüştüren ve aralarında bir gönül köprüsü kurduran da Arvasi Hocadır. Necip Fazıl, bu dostluk sonucu 1977 seçimlerinde MHP’nin İstanbul’daki mitingine katılarak konuşma yapmıştır.

Arvasi’nin Politikaya Girişi ve 12 Eylül

1952 yılında İlkokul Öğretmeni olarak eğitim hayatına başlayan Arvasi Hoca, 1958 yılında Gazi Terbiye Enstitüsü’nü bitirdikten sonra önce çeşitli öğretmen okullarında, daha sonra da sırasıyla Balıkesir, Bursa ve İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde Meslek Dersleri (Eğitim Sosyolojisi ve Psikolojisi) Öğretmeni olarak görev yaptı. 1978 yılında Ecevit Hükümetinin bürokrasideki ülkücü kıyımından Arvasi Hoca da nasibini aldı. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden 16 Mart 1978 tarihinde sürgün edilen yönetici, öğretmen, memur ve hizmetli 85 personel içinde, benimle birlikte Hoca da vardı. Sürgün edildiği okul, Kırşehir Lisesi idi. Okul, Kırşehir’de solcuların hâkim olduğu kurtarılmış bölgedeydi. Hoca, ailesini İstanbul’da bırakarak Kırşehir’e yiğitçe gitti, 27 Nisan 1978 tarihinde göreve başladı, fakat gerçekten orada çalışma ortamı yoktu. Duruma üzülen Vanlı hemşehrileri devreye girdi, daha önce başbakanlık yapmış olan hemşehrileri eski CHP’li, yeni Güven Partili Ferit Melen’le görüşerek,  Hocanın İstanbul’a ailesinin yanına tayinine yardımcı olmasını rica ettiler. Melen devreye girdi ve Bakanlık Hocayı İstanbul’a tayin etti. Ama göreve başladığı Ümraniye Lisesi’nin, can güvenliği bakımından Kırşehir Lisesi’nden farkı yoktu. 23 Ağustos 1978’de bu okulda göreve başladı. O tarihlerde bu okulun bulunduğu “Ümraniye” de solcuların hâkim olduğu “kurtarılmış bölge”lerdendi. Bu okulda Hocaya ders verilmeyerek okula sokulmadı. O da rapor alarak 1978-1979 öğretim yılını tamamladı.

10 Haziran 1979’da yapılan MHP’nin 14. Büyük Kongresinde Ahmet Büyükkarabacak ve benim de aralarında bulunduğum yakın dostlarının girişimiyle, kendisinin haberi olmadan MHP Genel İdare Kurulu Üyesi seçtirildi. İstanbul’da olan Arvasi hoca bu göreve seçildiğini 11 Haziran 1979 Pazartesi günü radyoda saat 13.00 haberlerini dinlerken öğrendi. Halen Ümraniye Lisesi Öğretmeni olarak devlet memuru olan Hoca, hemen okula giderek emekli dilekçesini verdi. 12 Eylül 1980 İhtilaline kadar 15 ay MHP Genel İdare Kurulu Üyeliği görevi yaptı. Bu sürede yapılan bütün MHP Genel İdare Kurulu toplantılarına düzenli olarak katıldı.

12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra, bütün MHP yöneticileri gibi, o da 18 Eylül1980 tarihinde hapse girdi. Arvasi Hoca hapisten çıktıktan sonra anlattığı anılarından şu anekdot çok önemlidir. İstanbul’dan gözaltına alınıp Ankara’ya götürülüp Mamak Muhabere Okulu’na tutuklu olarak konulduğu gün karşılaştığında, rahmetli Türkeş kendisine “Hocam, bu hareket (12 Eylül) bize karşı yapıldı” demiş. Bu söylem, bir yıl önce Hergün gazetesi Haber Müdürü olarak MHP Genel Merkezi’nde kendisiyle görüşürken, sorduğum “Albayım, yeni Genelkurmay Başkanı Kenan Evren nasıl adamdır?” diye sorduğumda verdiği “O, bizi hiç sevmez” cevabıyla tam olarak örtüşüyordu. Gerçekten de, 12 Eylül’den en fazla zarar gören de MHP camiası oldu.

Arvasi Hoca, “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nda, 5 yıldan 15 yıla kadar ceza talebiyle yargılandı. Dört ay tutuklu kaldıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere hapisten çıktı. Dava sonunda beraat etti.  Ama bir gün de bize “beni bu işe siz soktunuz, sizin yüzünüzden bu işler başıma geldi” diye sitem etmedi. Tam aksine, bizi rahatlatmak için “orada mermerin üzerinde kıldığım namazın lezzetini hiçbir yerde bulamadım” derdi. Hâlbuki orada maddi ve manevi baskı gördüğünü başkalarından öğrenmiştik. Ama kendisi bir gün bile bunlardan söz etmedi. İlk kalp krizini de hapishanede geçirdi. Ambulans beklerken süre uzadığı için, ayakta duracak hali olmadığından beton mermerin üzerinde oturmak zorunda kaldığını, Hocanın durumunu pencereden gören merhum Alparslan Türkeş’in, oradaki binbaşıya rica ederek bir sandalye getirtip oturttuğunu, Türkeş’in hatıralarından öğrendik.

Hapisteyken bir ara rahatsızlanmıştı ve Ankara’da Askeri Mevki Hastanesi’nde yatıyordu. Kendisini, o zaman aynı hastanede operatör doktor olarak görev yapan ve aynı zamanda “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nda yargılanan Selim Kaptanoğlu vasıtasıyla,  eski arkadaşlarımızdan Cihat İzgi ile ziyaret ettik. Hastanedeki odasında MHP Genel İdare Kurulu Üyesi merhum Said Bilgiç’le kalıyordu. Biz gittiğimizde Korkut Özal Bey de yanlarındaydı. Kapıda nöbetçi askerler bekliyordu. Üçü de sanki normal bir sürecin içinden geçiyorlarmış gibi bizi güler yüzle karşıladılar. Memleket meseleleri üzerinde sohbet ediyorlardı. Hiçbiri durumlarından şikâyetçi olmadılar. Demek ki, gerçek inançlı dava adamı zor günlerinde de böyle oluyor diye düşündüm.  Arvasi Hoca “Bizi merak etmeyin, biz iyiyiz, bugünler de geçecek, sakın moralinizi bozmayın” diye bizi teselli etti ve tek tek ortak dostlarımızı sordu.

Arvasi hoca, hapiste hayatının bu en sıkıntılı 4 aylık dönemine ait hiçbir zaman olumsuz konuşma yapmadı. Kendisine yapılan baskılardan hiçbir zaman söz etmedi. Daha sonra biz başkalarından öğrendik. 12 Eylül 1980 İhtilalini yapan komutanlar ve Türk ordusu hakkında hiçbir zaman bir nefret dili, aşağılayıcı ve yıpratıcı bir ifade kullanmadı, olumsuz konuşma yapmadı. 12 Eylül sonrası gözaltına alınan ve uzun sıra tutuklu kalan liderler rahmetli Demirel, Türkeş, Erbakan ve Ecevit de, çıktıktan sonra hiçbir zaman ordu aleyhinde konuşmadılar. Çünkü onlar gerçek devlet adamıydılar. Şahısların hatalarını, kurumlarına mal etmediler. Arvasi hoca, tam aksine hep ordu lehinde konuştu.

Ailesinin ve sülâlesinin her ferdi İslâmı hayat tarzı olarak benimsemişlerdi. İslâmı hem yaşıyor, hem yaşatıyorlardı. Vefatından bir iki yıl önce Tekirdağ Ziraat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan damadı Doç. Dr. Reşat Yaman Karadeniz bir trafik kazası sonunda vefat etmiş, kızı da bu kazada ağır yaralanmıştı. Duyar duymaz arkadaşlarımızla evine gittik. Ev alıştığımız ölü evi gibi değildi. Sanki hiçbir şey olmamış, hayat normal devam ediyordu. Ne bir feryat, ne bir ağlama, ne inleme sesi, ne de üzgün ve asık bir yüz gördüm. Hocam beş on dakika içinde damadı ve kızının başına gelen kaza hakkında bilgi verdikten sonra bizi akşam yemeğine aldı. Yemekten sonra da eskisi gibi çaylar, kahveler içildi, meyveler yenildi. Türkiye ve dünya meseleleri görüşüldü.  Sonra ayrıldık.

Aynı durumla Hocanın vefat ettiği 31 Aralık l988 sabahında da karşılaştım. Hoca 31 Aralık l988 tarihinde saat 11.00’de vefat etmişti. Oğlu bana telefonla bilgi verdi. Ben hemen Sarıyer- Baltalimanı’ndan bir taksiye binerek Hocanın Erenköy’deki evine gittim. Hoca daktilosunda günlük gazete yazısını yazarken yazının yarısında kalp krizi geçiriyor ve sandalyeden yere düşüyor ve o anda ruhunu teslim ediyor. Ben odasına girdiğimde yerde upuzun yatıyordu ve üzerine de beyaz bir çarşaf örtülmüştü. Hocanın o halini, bir hilal uğruna toprağa düşen Çanakkale şehidine benzettim. Evde en ufak bir ağlama, inleme ve feryat sesi yoktu. Hocanın dostları akrabaları eve akın etmişler, erkekler ve hanımlar ayrı odalarda Hoca için dua ediyor, anılarını anlatıyor, hatta memleket meselelerini konuşuyorlardı. Hepsi bu ilahi takdiri kabullenmiş, rıza-i ilahiye teslim olmuş, bu tecelliyi tevekkülle karşılamışlardı. Ben o zaman,”demek ki, tam inanmış Müslümanların ölüm karşısındaki tavrı böyleymiş” dedim ve Arvasi ailesine saygım bir kat daha arttı.

Allah gani gani rahmet eylesin. Ruhu şad, mekânı cennet olsun

 

 

Şehsüvâr-ı Cihângîr Fâtihnâme

0

Yazı sanatlarından edebiyatın, bir kardeşi mûsikî ise, diğer kardeşi târihtir. Târih yazarlarının çoğu, aynı zamanda edebiyat sâhasında başarılıdırlar. Târihî Türkçeyi kusursuz kullanabilenlerin makaleleri ve kitapları büyük bir zevkle okunur.

Şehsüvâr-ı Cihângîr / Fâtihnâme‘ böyle bir eser.

Eserin yazarı Turgut Güler, Merhum Ahmet Kabaklı Hocamızın rahle-i tedrisinde yetişmiş, Nihat Sâmi Banarlı’dan üslûp tevârüs etmiş güzide bir kalem erbâbıdır. Bu özelliğini, kitabın kapağını açmadan keşfetmek mümkün olabiliyor.

Türkçenin zerâfeti, uzun hecelerin yazıda ‘^’ işâreti ile belirtilmesi, okuyanın da düzgün bir telaffuzla uzun hecelerin hakkını vermesiyle ortaya çıkar. Türkçeyi bu şekilde dinlemek insana, klasik mûsikîmizin gönüllere ferahlık veren melodilerini dinlemek kadar haz verir. O hazzı, Enderunî Vâsıf’ın, enfes şiirini, aruz veznini bilen şiir okuyucusundan dinlerken de hissetmek mümkündür. Kelimeler, dere yatağından taşlara çarparak âheste âheste ilerleyen su sesi gibi kulakları okşar:

O gül endâm, bir al şâle bürünsün yürüsün

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.

Yürüyen, yerleri anne şefkatiyle okşayarak giden sevgilinin harmâniyesinin etekleri ile birlikte hecelerdir, kelimelerdir.

Nedim’in mısralarında da aynı hazzı bulmak mümkün:

Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bî-pervâ seni,

Kim yetiştirdi bu gûnâ servden bâlâ seni?

Fâtihnâme, kelimelerin sayfalar boyunca bediîyatla ülfet ettiği bir kitap.

Doyumsuz edebî hazlar, Mehdi Ergüzel’in ‘Fâtihnâme-i Turgut Güler‘ başlıklı takriz yazısı ile başlıyor, Turgut Güler’in ‘Birkaç Söz‘ başlıklı girizgâhı ile devam ediyor. Anlıyorsunuz ki kelimeleri kumpasla ölçüp, kuyumcu terâzisinde tarttıktan sonra titizlikle yan yana dizip mısra-ı bercesteler sunan bir kalem erbâbının misâfirisiniz.

Yazar da biliyor: Soyunun iftihar kaynağı, Türk milletinin yetiştirdiği Cihâna değer yüce Sultânı Fâtih Sultan Mehmed Hân’ı anlatacaktır. O’nu, temelinde İslam bulunan Türk kültürü ile bütünleşmiş en mükemmel Türkçe ile anlatmak lâzımdır.

Şu satırlara bir bakar mısınız?

Feridüddin Attâr’ın, Nîşâpûr’da, Bahâeddin Veled’le oğlu Celâleddin (Mevlânâ) hakkında söylediği “Fesübhânallah! Bir ırmak, peşine bir ummanı takmış, gidiyor…” cümlesi, Sultan Murâd-ı Sânî ile oğlu Mehmed için rahatlıkla tekrarlanabilir. Her iki hâlde de, babalar ırmak, oğullar okyanus enginliğinde selâm veriyorlar. Mevlânâ ve Fâtih Sultan Mehmed okyanusları, Mutahhara Hâtûn vasıtasıyla vuslata ermiş, taşıdıkları irsî ve manevî hamûleyi birleştirmişlerdi. Mutahhara, Mevlânâ’nın torunu idi. O’nun kızı Devlet Hâtûn da, Yıldırım Bâyezîd’in “devletlû” hanımı olmuştu. Fâtih’in dedesi Çelebî Mehmed, Devlet Hâtûn’un oğlu, Mutahhara Hâtûn’un torunu sıfatlarıyla, Yıldırım Bâyezîd’in sulbüne kayıt yaptırmıştı. Mehmed gibi, diğer Yıldırımoğulları da hep “Çelebî” unvanıyla anıldılar. Mevlânâ’dan mülhem “Çalab“a mensubiyetin, “Çelebilik” aşısında herhalde büyük hissesi bulunuyordu. Konya’daki “Kubbe-i Had-râ” ile Bursa’daki “Yeşil Türbe” ve “Yeşil Cami“, aynı okyanus dalgası ile kıyıya taşınmış görünüyorlardı. “Yeşil “, zaman içinde Bursa’da bir semt bilinmenin ötesinde, şehrin tamâmına hem renk, hem de sıfat olacaktır.

Bursa’nın rûhâniyetini, hiç bozmadan Edirne’ye taşıyanlar da, yine aynı tennûre açılışlarıdır. Sultan Murâd-ı Hudâvendigâr’ın yadigârı olan Edirne; Süleyman, Mûsâ ve Mehmed Çelebilerin saltanat ipini çekiştirdikleri bulanık su çağını atlatınca, yine Meriç’in, Tunca’nın çağıldayan ferah seslerine teslîm oldu. Sultan İkinci Murâd Hân’ın nûr-ı aynı Mehmed, işte böyle bir sükûna ermiş Edirne’de, 30 Mart 1432 (27 Receb 835) Pazar günü, sabaha karşı, Hümâ Hâtûn’dan Dünyâ’ya geldi.

Ve devam ediyor:

Fâtih Sultan Mehmed’in, hepsi ayrı birer şahikaya yükselmiş meziyetleri, elbette O’nun fıtrattan getirdiği kaabiliyetleridir. Ancak, Şehzade Mehmed’in, “Fâtih Sultan Mehmed” olup Dünyâ sahnesinde nice “en‘lere elbise biçmesinde, babası Sultan Murâd’ın hürmetli duruşunu, ayrı bir yere koymak lâzımdır. “Fâtih ‘çağ’layanı”nın kaynak yerinde, Murâd-ı Sânî’nin babalık menbâı lüle lüle akmaktadır.

Sultan İkinci Murâd Hân’ın, Varna ve İkinci Kosova zaferleriyle taçlanan siyâsî icraatı yanında, hiç ihmâl edilmeyecek bir kültür hamlesi bulunmaktadır. O’nun saltanat dönemini, Türk kültürü ve san’atı açısından değerlendiren otoriteler, “Türk Rönesansı ” dedikleri bir hareketin orkestra şefi makamında, Murâd Hân Gâzî’yi görmektedirler. Bahsedilen kendine dönme ve aslını arama rüzgârı, bilhassa Türkçeyi anlaşılır biçimde yazmak, konuşmak gayesiyle esiyordu. Sultan Murâd’daki bu öz dil şuuru, kendisini Kâşgarlı Mahmûd, Âşık Paşa, Ali Şîr Nevâî, İsmail Gaspıralı, Ziyâ Gökalp, Ömer Seyfeddin isimleriyle kulaç atarken resme dâhil ediyor.

Dikkat buyurunuz! Eserin henüz girişindesiniz. Kısacık ‘bir hâne sultâniyegâh peşrev‘ değildir dinlediğiniz. Mevlevî âyinlerinde olduğu gibi pek çok makamları dolaşan, usuller arasında gezinen başlı başına bir eser husûsiyetine sâhip girizgâhtır. Ve… Topkapı Sarayı’nda Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılan Bâb-ı Hümâyun’dan girer gibi ana bölüme dâhil olunuyor.

*   *   *

“Milâdî 1432 yılının Mi’râc Kandili, 29 Mart’ı 30 Mart’a, 26 Receb 835 Cumartesi gününü 27 Receb 835 Pazar’a bağlayan gece idrâk edilmişti. Edirne’deki Saray’ında, o kutlu geceyi ibâdete hasrederek geçiren Sultan Murâd Hân-ı Sânî, bir tarafıdan da, kulağı kapıdan girecek muştucuda olarak, kıldığı sabah namazının ardından, önündeki rahleye koyduğu Kur’ân-ı Kerîm’i tilâvet ediyordu. Sultan Murâd’ın muradı, başladığı Allah kelâmı bölümünü, Fetih Sûre-i Celîlesi ile bitirmekti. Bu maksatla, 26. cüz’ün başından aldığı kıraati, kendi sesini duyacak şekilde sürdürüyordu. Câsiye ve Ahkâf sûrelerini tamamlamış, “Besmele” çekerek “Muhammed” Sûresi’ne başlamak üzereydi ki, beklediği haberci kapıdan girdi. Rahleden başını kaldıran Sultan Murâd Hân, pencereden süzülmeye başlayan ilk tan ağarması ışıklarıyla parlayan gözlerini, muştuyu getiren Harem Ağası’na çevirdi. Pâdişâh’ın hanımlarından Hümâ Hâtûn, o gece doğum sancıları çekmeye başlamıştı. Saray sağlık ekibinin verdiği bilgilere göre, doğum ân mes’elesiydi. Mi’râc gecesinin sabahına ulaştığı o müstesna dakikalarda, içinde hissettiği “Muhammedî ” ferahlık, rahle üzerinde açık duran Kur’ân sahîfesinde de okunuyordu. Muhammed Sûresi’nin ilk iki âyeti, Sultan Murâd’ın hâlet-i rûhîyesine ne güzel tercüman oluyordu: “Ellezîne keferû ve saddû an sebîli’llâhi edalle a’mâlehüm. / Vellezîne âmenû ve amilü’s-sâlihâti ve âmenû bimâ nuzzile alâ Muhammedin ve hüve’l-hakku mi’r-rabbihim. Keffera anhüm seyyiâtihim ve asleha bâlehüm. / İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini, Allah, boşa çıkarmıştır. / îmân edip yararlı işler yapanların, Rab’leri tarafından hak olarak Muhammed’e indirilene inananların günâhlarını, Allah örtmüş ve hâllerini düzeltmiştir.” Harem Ağası’nın ağzından dökülen cümle, Sultan Murâd Hân’ın, Mi’râc gecesi sabahında girdiği aydınlık iklimi, daha güçlü ışık demetleriyle kuşattı: “Sultân’ım, gözünüz aydın!. Bir oğlunuz oldu. Sulb-i Hümâyûn’uzdan bir şehzadeniz tevellüd eyledi. Allah, hepimize onun uzun ömrünü göstersin, size ve devletimize bağışlasın. Emir, ferman Pâdişâh’ımındır…”

Mehemmed b. Murād Hān muzaffer dāimā unvânını taşımak kolay değildir. Fâtih Sultan Mehmed Han Hazretleri Peygamber muştusu yüce unvânı da, kutlu ismi de 49 yıllık hayatı boyunca şanla ve şerefle üzerine toz bile kondurmadan taşımıştır.

Şehsüvâr-ı Cihângîr / FÂTİHNÂME’ şanlarla şereflerle geçen muzaffer bir hayatı, üst derece muvaffakıyetle hikâye etmektedir.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 656 sayfalık eser, Kasım 2015’te yayınlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

TURGUT GÜLER:

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçesine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Ailesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Lisesi’ne devam ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesabına, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nde tahsil gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozisyon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyat Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyatı Dergisi’nde vazife aldı. Bir tarafdan üniversite tahsiline devam etti, bir yandan da bahsi geçen derginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târih öğretmenliğine tâyin edildi. Ahmet Kabaklı’nın arzusu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyatı Dergisi’ndeki mesâiyi sürdürdü. 1975 yılında hem Edebiyat Cemiyeti (Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyatı Dergisi, maddî sıkıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzerine, resmî vazife isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na müracaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târih öğretmenliği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devam etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binasıyla beraber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazifede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstanbul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahya Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: *Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler: (Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014); *Takı Taluy Takı Müren / Daha Deniz Daha Irmak: (Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014); *Cihangir Tûğlar-Selîmnâme: (Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014); *Ejderlerin Beklediği Hazîne: (Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015); Şehsüvâr-ı Cihângîr / Fâtihnâme: (Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015).

 

KUŞBAKIŞI:

ÇANAKKALE CEPHESİ’NDE DUYUP DÜŞÜNDÜKLERİM:

Dr. Yusuf Sağır tarafından Türkçeye çevrilen 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 32 sayfalık kitap, Çanakkale Cephesi’ni görmek üzere, harp devam ederken Suriye, Filistin ve Lübnan’dan dâvet edilen, müftü, kadı, ilim adamları ve gazete sâhiplerinden meydana gelen heyete mihmandarlık eden din âlimi Üryânîzâde Ali Vahid tarafından telif edilmiştir.

Kitabın adından da anlaşılacağı üzere Ali Vahid Efendi, Çanakkale Savaşı’nda gördüklerini ve hissettiklerini anlatıyor. Gerek üslûbu gerekse verdiği mâlûmat bakımından okunmaya değer bir kitap.

YAZAR YAYINLARI:

Müdafa Caddesi Nu: 10 Müdafa Apartmanı Kat: 7, Daire: 13 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.212-417 34 72

Belgegeçer: 0.212-232 05 71 e-posta. yazar@yazaryayinlari.com // www.yazaryayinlari.com

 

BAMSI BEYREK:

Dede Korkut destanlarının kahramanları, iyiliği ve doğruluğu öğütler. Güçsüzlerin, çâresizlerin, her zaman yanındadır. Hile-hurda bilmezler, tok sözlü, sözlerinin eridirler. Türk milletinin birlik ve beraberliğini, millî dayanışmayı, el ele tutuşmayı telkin eder.

Yüzyıllar boyu, heyecanla okunan bu eserdeki destanlar, Doğu ve Orta Anadolu’da, çeşitli varyantları ile yaşamıştır. Anadolu’nun birçok bölgelerinde, halk arasında söylenen, kuşaktan kuşağa aktarılan hikâye ve destanlarda Dede Korkut’un izleri ve büyük etkileri vardır.

Millî Destanımızın ana kaynağı olan Dede Korkut Kitabı’ndan faydalanılarak Serdar Demircan tarafından çizgi roman hâline getirilen eser, 14 X 20 santim ölçülerinde parlak kuşe kâğıda basılı 32 sayfa olarak 2014 yılında yayınlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

1-MASALDAN GERÇEĞE LÂLE DEVRİ: Mustafa Armağan / Timaş Yayınları

2- MİZANCI MURAD BEY: Birol Emil. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

3- SELÇUKLU KİMLİĞİ / Bizans 1909 İSTANBUL DÜŞTÜ / PARVUS’UN ASKERLERİ:

Burak Turna’nın yazdığı kitap, 14 X 20 santim ölçülerinde, 240 sayfadır. 2014 yılında yayınlanmıştır.

1909 İstanbul Düştü – Parvusun Askerleri, Türk tarihinin çok sıkıntılı bir dönemini ve sonrasındaki gelişmeleri konu alıyor ve unutulmuş bir tarihi anlatıyor.

Hedeflerine ulaşanların titizlikle sakladığı karanlık ve kanlı bir savaş ve sonrasında hâfızalardan, resimlerden, şarkılardan ve kitaplardan silinmiş gerçekler…

İki bin yıllık devlet mirasının engelleyemediği ve Abdülhamidin siyasî dehâsının öngöremediği, ustaca gizlenmiş bir tuzak, batının Osmanlıyı yok etme planı…

1909 İstanbul Düştü, yakın tarihimizi alışılmışın dışında ve sürükleyici bir tarzda ele alıyor ve tamamen farklı hakikatleri gözler önüne seriyor.

YAZIGEN YAYINEVİ: Çatalçeşme Sokağı Nu: 72 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-522 54 49 Belgegeçer: 0.212-544 72 09 e-posta: bilgi@yazıgen.com internet: www.yazıgen.com

KISA KISA / KISA KISA…

Tarih Yazımında Öteki Selçuklu Kimliği: Âdem Tülüce. Selenge Yayınları.

4- YAZMA HİKÂYELERİ: Duran Boz. Hangar Kitap.

5-İDAMLARIN İÇYÜZÜ (A. Menderes, F.R. Zorlu, H. Polatkan). Süleyman Kocabaş. Vatan Yayıncılık.

 

 

 

 

Kıbrıs ve Adalar!

Türkiye’nin başı, Güneydoğu’da yoğun bir çatışma süreci yaşanan pkk ile dertte…

Türk Milletide haliyle buraya odaklanmış durumda ama etrafında en az bunlar kadar önemli gelişmeler oluyor.

Bunlardan ikisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden vazgeçilmeye çalışılması ile Ege Denizindeki Türkiye’ye ait adaların Yunanistan tarafından işgaline göz yumulmasıdır. Yazımızın konusu olmayan ama dikkatinizi çekmek istediğim üçüncü bir konu ise Bulgaristan’daki Türk siyasetinin (HÖH), düşürülen Rus uçağı bahane edilerek parçalanmak istenmesidir.

Benim çocukluğum, Kıbrıs için söylenilen “Ya taksim, ya ölüm” ya da “Kıbrıs’ı satanı bizde satarız” sloganlarını dinlemekle geçti.

Kıbrıs Barış Harekatı sırasında; günlerce yapılan karartmayı ve evimizin pencerelerini defter kaplama kağıdı ile kapatışımı asla unutmam.

Rahmetli Turan Güneş’in, “kızı Ayşe’yi tatile çıkartışı”da hafızamdan hiç silinmez.

Yine rahmetli olan “Büyük Türk” Rauf Denktaş’ın mücadelesi, bizim Kıbrıs için düşündüklerimizin rehberidir. Keza diğer Kıbrıslı Türkler içinde aynı şeyleri düşünür ve hissederim.

Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler, Türk Milleti için çok önemlidir ama esas olan Kıbrıs’ın kesbettiği stratejik önem Türkiye için daha da çok önemlidir.

Kıbrıs’ı kaybederseniz, Doğu Akdenize çıkamazsınız. O bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarında hak iddia edemezsiniz. Dahası Türkiye’de evinizde rahat oturamazsınız! Bu o kadar önemli mi derseniz, size yediğiniz ekmek ve içtiğiniz su kadar önemlidir cevabını veririm.

Ve bu önemde bir Kıbrıs, malum güç ve kişilerce Rumlara verilmek üzeredir. Hem de Denktaş’ın; Mehmetçiklerin ve Lala Mustafa Paşa’nın leventlerinin kemiklerini sızlatırcasına!

Ege’deki adaları teslim edişimiz, Girit’ten bu yana günümüze kadar olan süreçte değişmeden devam ediyor.

Bu nasıl bir ihanettir ki, Türk vatanı Anadolu’ya yapışık Sakız, Rodos, İstanköy, Meis, Simi, Midilli gibi adalar Yunanistan’a peşkeş çekilip durdu…

Şimdi bunlara 18 ada daha eklendi. Türkiye tarafında, medya ve siyasette “çıt” yok… Sen git bakalım Yunan hükümranlığında olan adaları işgal et, dünyanın nasıl ayağa kalktığını gör!

Bu adaların işgal edilmesi önemli mi? Hemde çok önemli… Birincisi Ege Denizi bir Yunan Denizi haline geliyor. İkincisi tartışmalı olan kıta sahanlığı meselesi nedeni ile Yunanlılar topraklarımız üzerinde hükümranlık iddia etme hakkına kavuşuyor. Üçüncüsü yeraltı ve yerüstü zenginlikler Yunanlıların eline geçiyor.

Ege’deki adaların Yunanlılara terki ile KKTC’den vazgeçilmesi, Akdeniz ile Ege Denizi’ni Türkiye’ye kapatıyor. Ve böylece üç tarafı denizle çevrili olan bir Türkiye kara devletine dönüşüyor.

Yani Türk Milletinin varlığı ve istikbali açısından çok önemli bir konu!

Yeterince tartışıyormuyuz? Gündem oluşturuyormuyuz? Siyasal tepki veriyormuyuz? Güvenliğimizi sağlamakla görevli Türk Silahlı Kuvvetleri ne yapıyor? Bu ve benzeri sorulara ne yazık ki, müspet cevaplar veremiyoruz.

Keşke 40 yıl önce olduğu gibi “Kıbrıs’ı ve Adaları, Rumlara (küreselcilere) satanı biz de satarız” diye haykırabilecek durumda olsaydık. Ama görüyoruz ki, çoğunluğun böyle bir sorunu yok. Biz anlattık belki sizin bundan sonra olur!

 

 

Jet Selo, AK-Gündüz

Jet Fadıl olarak bilinen Fadıl Akgündüz 1989’da Jetpa Holding diye bir şirket kurdu. Jetpa Holding, pazarlama, inşaat, elektronik, medya, bankacılık gibi sektörlerde faaliyet gösterdi.

Jetkent-2, Jetkent-3, Jetkent-4 diye bir dizi toplu konut yapmaya başladı. Binlerce insanımız bu konutlara para yatırdı. Yurtdışındaki çok sayıda mütedeyyin vatandaşlarımızdan da “kâr payı dağıtacağım” diyerek 230 milyon euro topladı.

Bütün bu vatandaşlarımız mağdur oldu.

Devasa reklamlarla tanıttığı ilk yerli otomobil (İmza) ve Malezya’dan ithal Proton otomobilleri de fos çıktı.

2002 yılında dolandırıcılıktan tutuklandı, bir sene kadar yattıktan sonra her nasılsa “yanlışlıkla” tahliye edildi ve yurt dışına kaçtı.

Interpol kırmızı bültenle aradığı halde, Siirt’ten bağımsız milletvekili seçilmeyi başardı. Bu seçime giremeyen R. Tayyip Erdoğan’ın yapılacak ilk seçimde aday olmasının yolunu açan yasal düzenleme yapıldıktan sonra, Yüksek Seçim Kurulu Siirt seçimini iptal etti. Yapılan ara seçimde R. Tayyip Erdoğan seçilerek Başbakan oldu. Jet Fadıl bir sene kadar hapis yattıktan sonra çıktı.

Fadıl Ak-Gündüz Caprice Gold Bayrampaşa ve Maldivlerde aldığını söylediği bir adada “Caprise Gold Maldives Ebu Eyyub El Ensari House” projesinden de çok sayıda devre mülk sattı. Meğer Maldivlerde böyle bir ada bile yokmuş.

Bu şekilde “İslami Titan oluşumuyla” insanları dolandırdığı için tekrar tutuklandı.

Jet Fadıl mahkemedeki savunmasında, “8 bin 400 kişiye sattım, bunların arasında milletvekilleri, bankacılar, işadamları gibi münevver insanlar var, bu kadar münevver insanların hepsini kandırmış olabilir miyim” dedi.

Türkiye’nin en çok okunan iki yazarı aynı gün birbirinden habersiz “Fadıl Akgündüz suçsuzdur, serbest bırakılmalıdır” mealli yazı yazdı.

Sözcü’de Yılmaz Özdil “İtibarlı Fadıl bey’i tutuklayarak, kendisine büyük haksızlık yapıldığını düşünüyorum. İddiaya girerim, bugün dışarı salsalar, cezaevinin kapısında para toplamaya başlar. Sayın ahalimiz de yeni projesine para ödemek için kuyruğa girer. Dolayısıyla… Bana sorarsanız, böyle başa böyle taraktır, memlekete ekonomi bakanı olacak kadar mübarek bi adamdır. Tutuklanması hukuk skandalıdır, zulümdür. Dokunmayın Fadılıma.

Hürriyet’te Ahmet Hakan ise “Jet Fadıl tarafından kerizlenmeye talep vardır, Jet Fadıl da bu talebe yönelik arzını sunmaktadır. Bu nedenle… Kendisi derhal serbest bırakılmalıdır” diye yazdı.

Bu görüşlere katılmayan var mı?

****************************************

Bölme ve Bölünme

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş 30.10.2013 tarihinde ABD’de yaptığı konuşmasında şu ifadeleri kullanmıştı:

“Kürt sorununun tartışıldığı zamanlarda biliyorsunuz, Türkiye’de kamuoyunda şu konuşulur. ‘Bölünecek miyiz, Türkiye bölünecek mi?’ En büyük tartışma konusu budur. Biz de bu soruya şu yanıtı verdik.

Türkiye’deki Kürtlerin bölüp parçalamak gibi bir niyeti yok.

Tam tersine Kürtlerin yaşadığı bölge dört parçaya ayrılmış durumda. Orayı ayıran sınırların giderek anlamsızlaşması gerekir. Avrupa Birliği gibi esnek sınırlara geçmesi gerekiyor.

Yeni sınırlar çizerek ya da sınırları değiştirerek Kürt sorununu çözme gibi bir önerimiz yok.”

Bize “çözüm süreci” denilen projeyi sevdirmek için AKP yetkilileri, “akil insanlar”, “havuz medyası” ile “merkez medya” ve bazı “sol aydınlar” elbirliği ile HDP/PKK kanadından gelen bu ve benzeri sözleri örnek gösterdiler.

“Bakın bölünmek istemiyorlar” dediler.

“Çözüm Süreci bölünmemek için son şansımızdır” gibi yorumlar yaptılar.

Her gün gazetelerdeki kalemşörlerle, TV kanallarına çıkardıkları aynı adamlar ve kadınlarla beynimizi yıkamaya çalıştılar.

“Onlar artık Türkiye Partisi oldu. PKK aleyhine konuşamadıklarına bakmayın aynı kitleden beslendikleri için buna mecburlar. Zaten arada böyle bir parti olmalı ki süreçte etkili olabilsin” diye mantık yürüttüler.

Aradan yaklaşık 2 sene geçti. Bu hafta sonu “Özyönetim” tartışmalarının yapıldığı Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Olağanüstü Genel Kurulu’nun açılışında konuşan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş bu defa daha açık konuştu:

“Bu direniş zaferle sonuçlanacak, herkes halkın iradesine saygı duyacak. Kürtler artık kendi coğrafyasında siyasi irade olacak. Belki Kürtlerin bağımsız devleti de olacak federal devleti de, kantonları da özerk bölgeleri de” dedi.

Esasen 2013’de ABD’de yaptığı konuşmayı da bir defa daha dikkatle okursanız, Demirtaş’ın İran, Türkiye, Irak ve Suriye’deki Kürtlerin birleştirilmesini istediğini görürsünüz.

Yani “dört parça olan Kürdistan’ı birleştirmek” istediklerini ifade etmiş.

Bugün söylediği de aynı manada.

E şimdi bu adama “bölücü” diyebilir misiniz? (Bir ironi de biz yapmış olalım.)

Kimse Demirtaş‘a kızmasın. Hatta hayal kırıklığı da yaşamasın. Dün ne diyorsa, bugün de aynısını söylemiş.

Ahmet Hakan‘ın cümlesini uyarlayarak söyleyelim.

Türkiye’de bir kerizlenme potansiyeli vardır, “çözüm sürecinin” tarafları bu talebe yönelik arzlarını sunmaktadır.

İsterseniz Yılmaz Özdil‘in cümlesini kullanalım:

“Bana sorarsanız, böyle başa böyle taraktır, mübarek insandırlar. Dokunmayın onlara…”

***

Saflığın Bu Kadarına Ne Denir?

Galiba Türk Milletinin saf olduğu tespitleri doğru.

İki ihtimal var: Birincisi, Kürt vatandaşlarımızla birlikte yaşamayı o kadar çok istiyoruz ki, birazcık olumlu görünen bir yaklaşımla bir adım atana, biz on adım atıyoruz.

İkinci ihtimal ise, Erdoğan/ Davutoğlu ikilisi ve ekibi milletimizi efsunladı.

Hürriyet’te Ertuğrul ÖzkökHani Türkiye’nin Partisiydin Selo” başlıklı yazısında bu saf vatandaşlarımıza tercüman olmuş:

“Bizi fena halde hayal kırıklığına uğrattın. Bize dedin ki, ‘Ben Türkiye’nin partisi olacağım…‘ Şimdi ‘Devlet kuracağız‘ diyorsun.. Hani nerede kaldı o söz… Fena aldattın bizi… Fena yaktın içimizi… Zorda bıraktın sana güvenip oy veren milyonları… Umutlanmıştık… İnanmıştık… Sana “Hain” demiyoruz… Ama bil ki ihanete uğradık… İnanmıştık çünkü… İnanmıştık, Türkiye’nin partisi olduğuna…”

Aziz milletime yakıştıramıyorum ama lütfen sözlüklere bir bakınız:

Saflığın bu kadarına ne denir?

 

 

 

Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Abdullah Yıldız ile Büyük Türk-İslam Âlimi İmam Serahsî Hakkındaki mülakatımızda; Çok konuşulan ve fakat az bilinen kavramları konuştuk.

Üçüncü Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: İslâmî ilimlerde; bid’at, hevâ, haber-i âhad, mütevâtir âyet,  gibi kavramlar hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Doç. Dr. Abdullah Yıldız: Serahsî, bazı bid’at ve hevâların asıl sebebinin haber-i âhadların kitap ve meşhur sünnete arz edilmemesinden kaynaklandığını ileri sürerek bu konuda şunları söyler: ‘İnsanlar, Rasûlüllah’a ulaştığı şüpheli ve kesin bilgiyi vermemesine rağmen, âhad haberleri asıl yapıp kitap ve sünneti bunlara göre te’vil ediyorlar. Böylece onlar tâbi olanı matbû’ duruma getiriyorlar. Esas olanı güvenilmez hale sokarak hevâ ve bid’ata düşmüş oluyorlar.  Doğru olan yolun, rey ehlinin metodunu takip etmek olduğunu; Kitap (Kur’ân), mütevâtir ve meşhur sünneti ahâd haberlerin sıhhatini tespitte kriter olarak kullanmak gerektiğini belirtmektedir.

Kısaca Hanefî fıkahâsına göre âhad haber, kesin bilgi ifâde etmemekle birlikte amel etmeyi icab ettirmekte, ancak bu vucûbiyyet ise Kur’ân ve mütevâtir haberin vucûbiyyeti gibi kesin olmadığından, haber-i âhadla sabit olan bir hükme vacip denilmekte fakat farzdan daha aşağı mütâlâa edilmektedir.

Çetinoğlu: Bir de ‘zayıf hadisler’ var. Serahsî’nin zayıf hadislerle alakalı görüşlerini nakleder misiniz?

Doç. Yıldız: Serahsî’nin zayıf hadislerle ameline geçmeden önce, kabul ve red yönünden hadislerin üçe ayrıldığını ve bunların kısaca tariflerini vermenin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Bilindiği üzere muhaddisler, kabul ve red yönünden hadisleri sahih, hasen ve zayıf diye üçe ayırmışlardır.

Çetinoğlu: Evet! Bu tasnif de çok mühim…

Doç. Yıldız: Sahih Hadis: Adalet ve zabt sahibi kişilerin (râvilerin), Hz. Peygambere kadar uzanan rnuttasıl bir senetle rivâyet ettikleri, şâz ve illetli olmayan hadislerdir.

Haseın Hadis: Adâlet şartını haiz olmakla beraber, zabt yönünden sahih hadis râvilerinin derecesine ulaşamayan (zabtı tam olmayan) kimselerin muttasıl bir senetle rivâyet ettikleri, şâz ve illetli olmayan hadislerdir.

Zayıf Hadis: Sahih ve Hasen hadisin şartlarından birini vaya birkaçını taşımamakla beraber  mevzû’ (uydurma) olduğu da söylenemeyen hadisdir.  Makbul hadis vasıllarını taşımayan hadislerdir.

Görüldüğü gibi sahih hadislerde bulunan râvînin adaleti, zabtı, senedin ittisali, şaz ve illetten âri olmak gibi şartlardan birinin veya birkaçının olmaması halinde hadis zayıftır. Bu şartlardan birinin veya birkaçının yok olmasıyla zayıf hadisler içerisinde muhtelif dereceler ortaya çıkmaktadır. Bu şartlardan birinin veya bir kaçının yokluğu sebebiyle ortaya çıkan zayıf hadis çeşitlerinin sayıları 42 ile 129 arasında değişmektedir. Genelde bunlardan 12-13 kadarı Hadis Usûlü kitaplarında husûsî bir isim almış ve şöhret kazanmıştır. Gerek isnatta ittisalin bozulması ve gerekse adâlet ve zabt şartlarının yok olması sebebiyle meydana gelen bu hadis çeşitleri, hadis ilmi bakımından önem arzetmektedir. İşte bu tür zayıf hadis çeşitlerinden biri ve en meşhuru mürsel hadislerdir.

Çetinoğlu: Mürsel hadis hakkında kısa bir açıklama mümkün mü?

Doç. Yıldız: Tâbiinin söz, fiil ve takrir olarak sahâbeyi zikretmeden Resûlullah’dan (s) naklettiği yani tâbiînden birinin doğrudan  Hz.. Peygamber’den naklettiği hadistir.  Hadis ıstılahında mürsel, senedinden sahâbî düşen, tabiinin ‘Kâle Rasûlüllah’ diyerek rivâyet ettiği hadistir.  Bu durumda mürsel hadiste bütün senet muttasıl (kopuksuz ve kesintisiz) olup sadece sahâbînin ismi atlanmaktadır.

Şeklî kopukluğun kendisinde bulunduğu mürsel haberlerden sahâbînin mürseli üzerindeki ihtilaf, sahâbenin toptan adaletli sayılıp sayılmaması meselesinden kaynaklanmaktadır. Mürselin bu nevinin (sahâbe mürselinin) hüccet olduğunda ulemâ arasında bir ihtilâf yoktur. Çünkü onlara göre sahâbenin hepsi Resûlullah ile arkadaş olup din noktasında âdildirler.  Onlar Resûlullah’la beraber olmuşlar, rivâyet ettikleri haberleri Resûlullah’dan ve arkadaşlarından işitmişlerdir. Dolayısıyla onlar vekildirler, bu sebeple sahâbenin mürseli üzerinde bir ihtilaf olmamaktadır. Buna Berâ b. Azib şu sözüyle işaret etmiştir: ‘Size anlattığımız her şeyi Resûlullah’dan işitmiş değiliz. İşittiğimizi kendi aramızda birbirimize naklederdik; fakat asla yalan söylemezdik.’

Hanefî âlimlerinden Serahsî, mürsel haberle ilgili görüşünü şöyle açıklar: ‘Haber-i vâhidin hüccet olduğuna kitap ve sünnetten delâlet eden her şey, mürsel haberlerin hüccet olduğuna da delâlet eder. Çünkü sahâbe ve daha sonrakilerden birçok mürsel ortaya çıkmıştır ki bunu ancak muannitler inkâr edebilir.’ Daha sonra Serahsi, mürsel haberin hüccet olması konusunda sahâbe ve tâbiinden  ve onları uygulamalarından birçok örnekler verir.

Çetinoğlu: Hadis mevzûu İslâm’ın en çok konuşulan, tartışılan, ittifaklar kadar olmasa bile üzerinde çok ihtilâflar bulunan bir ilim dalı. Sebepleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Doç. Yıldız: Risâlet misyonu gereği Kur’an’da belirtilen görevlerinin yanında Hz. Peygamber, insanlara ulaştırdığı mesajları yaşanan bir din haline getiren rehber ve model bir insandır.

Hz. Peygamber’in fiil ve davranışlarının ümmeti için örnek teşkil ettiği hususunda mü’minler arasında bir ihtilâf olmamıştır. Ancak hangi fiil ve davranışının kimlere? Ne zaman ve nasıl örneklik teşkil ettiği, fiillerinin bağlayıcı olup olmadığı; İslâm bilginleri ve özellikle de usûlcüler arasında tarih boyu tartışılagelmiş ve tartışılmaktadır.

Genelde dinin, özelde sünnetin bağlayıcılık esas ve kıstaslarını belirlemek güçtür.  Aynı güçlük, Hz: Peygamber’in fiillerini değerlendirirken de kendini göstermiştir. Çünkü O, bir beşer olarak normal insanlar gibi yiyip – içen, konup – göçen, susup – konuşan, gülüp – ağlayan, doğup – büyüyen yaşayan ve ölen bir beşer; bunların yanında özel görevi gereği tebliğ, beyan, da’vet, talim ve tezkiye gibi görevleri olan bir peygamberdir. O, hem ilâhi vahye mazhar olmuş bir Nebi, hem de kendi rey ve içtihâdıyla amel eden bir müçtehitdir. O hem yaşadığı toplumda bağımsız hareket eden ve  sorumluluk taşıyan bir insan, hem de içinde bulunduğu toplumun şartlarına, örf ve âdetlerine riayet eden mümtâz bir şahsiyettir. Ayrıca O, gündemi kendisi belirleyen ve Medine Devleti’ni yöneten bir idareci, insanlar arasında çıkan dâvâlara bakan bir hâkim, cephede komutan, camide imam, evinde aile reisidir. Bütün bu vasıfları kendinde bulunduran mürsel, önder  ve örneklik bir zâtın fiillerini tasnif etmek, söz ve davranışlarını hangi vasfıyla icrâ ettiğini belirlemek elbette kolay olmayacaktır.

Hadisten daha genel olarak Hz. Peygamber’in peygamberlikten önceki ve sonraki söz, fiil, takrir, siret ve şemailinin tamamını içeren “sünnet”  kavramında söz konusu edilen Resûlullah’ın fiilinden, sadece bedenî hareketleri ve formsal (şekilsel) sünneti anlaşılmamalı; sözlü ifâdeleri, bedenî hareketleri ve evsâfının yanında O’nun normsal (ilkesel ve ölçüsel) tutum, tavır ve davranışlarının tamamı anlaşılmalıdır. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in bilerek terk edip yapmadığı bir şey, susup ikrar ettiği bir husus, aile, arkadaş, dost ve düşmanlarına karşı tavrı, Müslümanlara ve tüm insanlığa yönelik izlediği tutum ve davranışları da O’nun fiilleri kapsamında değerlendirilmelidir. Bu bağlamda şu üç soru karşımıza çıkmaktadır:

1-Bir fiilin veya bedenî bir hareketin Hz. Peygambere ait olması, o fiilin şer’i bir delil veya hüküm olması için yeterli mi?

2-Şer’i bir delil veya hüküm sayılan Hz. Peygamber’e ait bir fiil ve davranışın bağlayıcılık dereceleri nelerdir?

3-Bağlayıcılığı belirleyen esaslar nelerdir? İslâm bilginleri neye göre farz, vacip, mendup ve mubah demişlerdir?

Yukarıdaki sorulardan birinci soruya gerek fakihler, gerekse usulcüler farklı cevaplar vermişler. Hanefi, fakihlerinden Serahsî’ye göre Nebi (s.a.v.)’in sehven ve fıtrî (cibillî) olmayan fiillerinin ümmet için hükmü konusunda insanlar ihtilafa düşmüşlerdir. Onlardan birinci gurup yani ‘vâkıfûn’, ‘Fiilin sıfatı konusunda delil ikâme edinceye kadar beklemek vaciptir.’ derken diğer bir gurup, ‘Hayır, bilakis aleyhte delil bulunmadıkça Hz.  Peygamber’in bütün fiillerine uymak ve itâat etmek vaciptir.’ demişlerdir.

Çetinoğlu: Serahsî’nin görüşü nedir?

Doç. Yıldız: Nebi (s.)’in kasıtlı fiilleriyle ilgili olarak Serahsî, ‘Fiilin sıfatı üzerinde delil ikâme edinceye kadar “tavakkuf” (beklemek) vaciptir.’ görüşünde olan birinci gurubun kanâatini, ilk Hanefi usûlcülerinden Ebu’l-Hasan el-Kerhi’nin ve aynı çizgide olan öğrencisi Cessâs’ın şu sözleriyle açıklar: ‘Eğer Nebi (s)’in fiillerinin sıfatı bilinirse yani fiilinin farz, vacip, mendup ve mubah olarak işlediği bilinirse bu sıfatlarla O’na uyulur. Aksi halde o fiilde ibâhe (mubahlık) sıfatı sabit olur. Sonra o fiile ittibâ’ (uyma) ancak delil ikâme etmek suretiyle olur. Cessâs da şu sözleriyle aynı görüşü paylaşır: ‘Resûlullah’ın fiilinin sıfatı bilinmediği takdirde, konuya mahsus delil ikâme edinceye kadar o fiile ittibâ'(mübah olarak uymak) sabittir(devam eder). Sahih olan görüş de budur.’

Resûlullah (s.), bir veya iki gece Terâvih namazı için mescide çıkmıştı. O’na bu konuda ‘Niye sadece bir veya iki gece çıktınız?’ şeklinde sorulunca, O: ‘Sizin üzerinize Terâvih’in farz olmasından korktum; onu size farz kılsaydım yerine getirmezdiniz.’  buyurmuştu. Eğer Resûlullah’ın(s) mutlak fiiline ittibâ’ gerekseydi O, ‘Üzerinize farz olunmasından korktum.’ buyurmazdı.

Serahsi’nin, asıl itibariyle fiili ikiye ayırdığı görülmektedir:

Bu iki kısımdan biri emir (alma ve sarılma), diğeri terk (nehiy ve kaçınma) olup haklarında kesin delil kaim olmadıkça emre ittibâ’ veya nehiyden sakınma üzerimize vâcip değildir. Şöyle de açıklayabiliriz: Resûlullah’ın mutlak fiiline (istisnâsız bütün fiillerine) uymak bize vâcip olsaydı, bu ittiba vucûbiyeti genelleşir, bütün fiillerini kapsardı. Bu konuda herhangi bir söze de mahal kalmazdı. Çünkü böyle bir umumîlik, istisnâsız herkes için Hz. Peygamberin bütün fiillerini anlamayı ve onlara mutlak ittibâyı gerektirirdi. Halbuki böyle bir durum ne olmuş ne de bu mânâda bir söz söylenmiştir.  Ayrıca Serahsî’ye göre biz, aşağıdaki açıklamalarla da  Hz. Peygamber’in mutlak fiilinin ittibayı gerektirmediğini öğrenmekteyiz: Yüce Allah’ın, ‘And olsun Allah’ın Elçisinde sizin için Allah’a ve âhirete kavuşmaya inanan ve Allah ‘ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır...’ buyruğu, fiillerinde Resûlullah’ı örnek edinmenin, O’na uymanın vâcip olmadığına delildir. Eğer uyum vâcip olsaydı, ayette ‘sizin, için’ anlamındaki (leküm) yerine ‘Sizin üzerinize’ anlamındaki (aleyküm) ifâdesi bulunurdu. Ayetteki (leküm) ifâdesi, Resûlullah’ın fiillerine uymanın bize vâcipliğine değil, mübahlığına delildir. Şüphesiz, Resûlullah’a (s)  ittibâ’ ile emirden maksat, O’nu tasdik etmek ve O’nun getirdiklerini ikrar etmektir.

Serahsî bir hususa daha dikkat çekiyor: Fiil, cibillî (fıtrî ve yaratılışsal) hareketlerden değilse, o takdirde Resûlullah’ın şahsına özgü fiillerden olup olmadığı tespit edilmelidir. Çünkü bu durumda kendisine helâl olup, bize helâl olmayan veya kendisine farz olup, bize farz olmayan fiiller söz konusudur.  Bu durumda  performans sahibi kimselerce (hadis alimlerince) Hz. Peygamberin o fiili, hangi sıfatıyla yaptığı araştırılmalıdır. Çünkü devlet başkanı sıfatıyla yaptıkları sadece Müslüman devlet başkanlarını, kadı sıfatıyla yaptıkları Müslüman kadıları, câmi imamı sıfatıyla yaptıkları da câmi imamlarını ilgilendirir.

Çetinoğlu: Serahsî Hazretleri’nin nesh mevzûunda da derin görüşleri var. Nesh meselesini başka bir röportajımızda ele alırız inşallah. Efendim, çok teşekkür ederim.

Doç. Dr. ABDULLAH YILDIZ:

1955 yılında Kayseri’nin Kirazlı Köyü’nde doğdu. İlköğretimini köyünde, ortaöğretimini Kayseri’de bitirdi. Lisans öğrenimini, 1979’da Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’nde tamamladı. 1980 yılında öğretmenliğe tâyin edildi. 1987’de Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde staj yapmak, bilgi ve beceri artırmak üzere bir yıl süreyle Mısıra gönderildi. 1989’da Erciyes Üniversitesi’nde başladığı Yüksek Lisans öğrenimini, 1992de “Ebû BekirMuhammed es-Serahsî’nin Hayatı ve Mebsut’unl Veli. Ciltlerindeki Hadislerin Tahrici” konulu teziyle tamamladı. Aynı yıl Erciyes Üniversitesinde Hadis Bilim Dalı’nda Doktoraya başladı. 15 yıl Milllî Eğitim Bakanlığına bağlı değişik öğretim kurumlarında öğretmenlik yaptı.

1995 yılında, Harran Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölümüne Arapça öğretim görevlisi olarak tâyin edildi. 1996’da, istek üzere aynı üniversitenin İlahiyat Fakültesi’ne Hadis Anabilim Dalı öğretim görevlisi olarak vazifeye başladı. 1998 yılında “Hadislerde Nifak Kavramı ve  Hz. Peygamberin Münafıklara Karşı Tutumu” konulu çalışmasıyla Erciyes Üniversitesi’nde doktora öğrenimini tamamladı. 2000 yılında Yardımcı Doçent oldu. 2001 – 2008 yılları arasında dekan yardımcılığı yaptı. 2014 yılında Hadis Anabilim Dalı’nda Doçent oldu. Halen Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde, Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Arapça ve İngilizce bilen yazar, evli ve dört çocuk babasıdır.

Çoğu Müslüman bireyin sosyal ahlâk ve davranışı, sünnet-medeniyet ilişkisi ve sünnet bilincine erişmenin medenî olmayı ve örnekliği gerektirdiği konulu bildirileri olmak üzere Tulakâ, diğer bazı sahâbenin biyografileri ve rivâyetleri içerikli değişik makaleleri bulunan yazarın yayımlanmış kitapları şunlardır:

1-Hz. Peygamber ve Gizli Düşmanları Münafıklar, İz Yayıncılık, İstanbul-2000.

2-İmam Serahsî’nin Hayatı ve Sünnet Anlayışı, Şanhurfa-2001.

3-Büyük Fetih Müslümanları ve Rivâyetleri. Siyer Yayınları. İstanbul 2015

(BİTTİ)

 

sp;

 

 

 

 

Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Abdullah Yıldız İle İmam Serahsî Hakkındaki mülakatımıza devam ediyoruz. İkinci Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Serahsî’nin sünnet – vahiy ilişkilerindeki görüşü nedir?

Doç. Dr. Abdullah Yıldız: Serâhsî, vahyi metlüv ve gayri metlüv (lafzı okunan ve okunmayan) olmak üzere ikiye ayırmış ve metlüv vahyin Kur’an-ı Kerim, gayri metlüv vahyin de sünnet olduğunu belirtmiştir.  Serahsî, aynı konuyla ilgili bir başka değerlendirmesinde de vahyi, vahy-i zâhir ve vahy-i bâtın diye ikiye ayırır. Ona göre zâhir olan vahiy de ikiye ayrılır. Birincisi, Cebrail’in Allah’tan alarak Hz. Peygamber’e getirdiği şeylerdir. O, bu tür vahyin Yüce Allah’ın, ‘De ki: İnananların imanlarını sağlamlaştırmak ve Müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu (Kur’ânı), Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) Rabb’ından gerçek (bilgi) olarak indirdi.’  âyeti ve ‘And olsun bunlara ki O, değerli bir elçinin (Cebrail’in) sözüdür.’  âyetiyle ifâde edildiğini belirtmektedir.  İkincisi ise, meleğin işaret yoluyla Resûlullah’a (s) açıkladığı şeylerdir. .Resûlullah’ın, ‘Rûhu’l-Kudûs, kalbime Hiçbir canlı rızkını tamamlamadan ölmeyecektir.’ diye vahyetti. ‘O halde siz, rızkınızı güzelce arayınız.’  anlamındaki hadisin bu ikinci kısmı işâret ettiğini belirtmektedir.

Serahsî’ye göre vahy-i bâtın ise hiçbir şüphe ve tereddüte düşmeden kalbin herhangi bir konuda belirli bir noktada bir kanâate sahip olmasıdır. Bu kanâat, Resûlullah’ın kalbine Allah tarafından hakkın izhârı ile olur. Böylece bir olayın hükmü Resûlullah için açıklığa kavuşur. Yüce Allah, ‘Biz sana kitabı (Kur’ânı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; sakın hâinlerin savunucusu olma!’ âyetiyle bu tür vahye işaret etmektedir. Vahyi bu şekilde ikiye ayıran Serahsî, Hz. Peygamber’in her sünnetinin vahye istinât etmediğini, O’nda vahye benzeyen bir söz veya davranış biçiminin bulunduğunu, bu vahye benzeyen şeyin Resûlullah’ın rey ve içtihâdı olduğunu ve bu durumun vahiyle sabit durum ve konumunda olduğunu ifâde eder.

Serahsî’nin ifâdesine göre özetle Hz. Peygamber, herhangi bir konuda hüküm vermek için vahyi beklerdi. Belli bir süre zarfında vahiy gelirse onunla hükmeder, değilse O,  kendi içtihât ve görüşü ile hüküm verirdi ve O’nun,  dinle ilgili üzerinde karar kıldığı ve verdiği hüküm kesin hüccet olurdu. Serahsî’ye göre genelde Kur’an, tabiat ve insan öncülüğünde olan Resûlullah’ın içtihadı vahiyle sabit menzilindeydi. Ancak Rasûlüllah, verdiği hükümde isâbet edebileceği gibi hata da edebilirdi. Fakat hatada karar kılmazdı. Böyle bir ictihat, Hz. Peygamber için vahiy iken, ümmetinden hata ve isâbet ihtimali olan bir müctehit için kuşkusuz vahiyden sayılmamaktadır.

Çetinoğlu: Bâzı âlimler sünneti bölümlere ayırıyorlar…

Doç. Yıldız: Evet!  Mekhul’den gelen rivâyete dayalı olarak amelde uyulması gereken sünnet Serahsî’ye göre iki kısımdır:

a) Uyulması mâhza hidâyet ve terki dalâlet olan, yerine getirilmesi dinin bir gereği olan sünnet ki buna “Sünnetü’l-Hüdâ” da denilir. Bayram namazı, ezân, kâmet, cemâatle namaz bu kısım sünnete girmektedir. Şayet bâzı insanlar bunları terk ederlerse, kerâhat ve kötülük işlemiş olup azarlama ve kınamaya müstahak olurlar. Eğer bir belde halkı topyekûn, kasıt ve ısrarla bu tür sünneti terk ederlerse, bunları edâ etmeleri için onlarla savaşılır. Bu durumda sünneti ‘dinde takip edilen yol‘ olarak tanımlayan Serahsî, âdeta sünnetin pratiklik ve normatifliğîni (uygulanırlık ve kuralsallığını) da işâret etmektedir.

b)Uyulması güzel, terki mubah olan, terkinde herhangi bir beis olmayan sünnettir ki buna “Sünnetü’z-Zevâid” de denilir. Hz. Peygamber’in oturuşu, kalkışı, giyinişi, binişi, inişi gibi hususlarda benimsediği tarz ve davranışlarından bize intikal eden rivâyetlerdir. Bu kısım sünnet, Resûlullah’ın bize te’dîben (âdab ve usul) için bıraktığı sünnettir. Bunların terkinde herhangi bir cezaî müeyyide bulunmamaktadır.  Ayrıca Hz. Peygamber’in ibâdetlerdeki sünneti de tabî olunacak sünnetlerden olup bu sünnetlerden bir kısmı var ki terki mekruhtur. Bu tür sünnetlerden bazılarını terk eden günahkâr olurken bazılarını terk eden günahkâr olmamakta; ama bu tür sünnete uyarsa güzel bir iş yapmış olmaktadır. Fakihlerin, sünneti ‘müekked’ ve ‘gayr-i müekked’ şeklinde ayırması da bu tasnifin başka bir şekli olup, tabi ki bu sınıflandırmada yerine getirilmesi gereken ve yapılması hidâyet olan sünnet ise birinci kısma giren sünnetlerdir.

Çetinoğlu: Serahsî’nin hadis anlayışı hakkındaki bilgilere geçebiliriz zannediyorum.

Doç. Yıldız: Bilindiği üzere senedi dikkate alınarak haberler, ilk zamanlarda ‘mütevâtir’ olan ve olmayan, diğer bir ifâdeyle ‘mütevâtir’ ve ‘âhad’ haberler şeklinde iki kısımdı. Daha sonraki asırlarda, mütevâtirle âhad haber anlayışı arasında meşhur haber’in de yer aldığını belirten Serahsî, mütevâtir olmadığı halde bize göre muteber olan haber diyerek haberleri üç kısma ayırmaktadır: a)Mütevâtir Haber, b)Meşhûr Haber, c) Âhad Haber.

Serahsî’ye göre meşhur haber, derece îtibâriyle mütevâtir haberin gerisinde, âhad haberin ilerisindedir. Nitekim Hanefi ulemâsı da mütevâtirle âhad haberler arasında meşhur haberlerin yer aldığını belirterek böyle üçlü bir taksime gitmekledirler.

Çetinoğlu: Her birinin özelliklerini örneklerle anlatır mısınız?

Doç. Yıldız: 1-Mütevâtir Haber: Hz. Peygamber’den bize ard arda kopuksuz bir senetle, onu görüp işitenin aldığı şekilde aktarılan haberdir. Serahsî’ye göre Mütevâtir: Sayıları çok  (kalabalık) ve ayrı ayrı yerlerden,  sayıları çok ve  râvi nitelikli oldukları için yalan üzere birleşmeleri ve uzlaşmaları düşünülemeyen (imkansız olan)  topluluğun, yine kendileri gibi bir topluluktan naklettikleri haberdir. Böylece bu haberin başlangıcı, sonu, ortası ve uçları arasında bir fark yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in nakli, beş vakit namaz, rekâtlarının sayıları, zekât miktarları, diyet meselesi ve miktarları gibi haberler mütevâtir haberin bazı örnekleridir.  Kendisinde bulunan şartların ( nitelikli râvi çokluğu, ayrı ayrı yerlerden olma durumları vb.’ nin) tahakkuku ile uydurma ve yalan töhmeti ortadan kalktığından mütevâtir haber, gözle görülme gibi kesin bilgiyi ve mecburî bilmeyi gerektirir. Bu sebeplen tevâtür yoluyla gelen bir haberi inkâr eden kimse, gözüyle gördüğü şeyi inkâr eden kimse gibidir. Böyle bir kimse dinini ve dünyasını, anasını, babasını gördüğü halde tanımayan sefih bir kimse durumundadır.

Hanefîlere göre mütevâtir haberlerin verdiği bilgi, o şeyi görmüş ve elle tutmuşçasına bir ilim olup mecburî olarak kesin bilgiyi gerektirir. Şafi’îlere göre ise tevâtür, kesin bilgiyi ifâde eder fakat bu zarurî ilim değil, iktisâbî  bir ilimdir. Birtakım zihnî faaliyetler ve gayretler sonu meydana gelmektedir. Meselâ mu’cizeleri öğrendiğimizde, nübüvveti bilmemiz böyledir. Bu, kesin bilgidir fakat zarurî değil kesbîdir. Çünkü zarûrî ilimde ihtilâf vâkî olmaz. Halbu ki mu’cizeler hususunda ihtilâf bulunmaktadır. Böyle bir görüşü fâsit gören Serahsî ise, tevatürün müktesep bir ilim olduğu anlayışına karşı: ‘Eğer bu ilim kesbî olsaydı, birtakım zihin çalışmalarını gerektirseydi, sadece onu elde edenlere mahsus olurdu. Ve o zaman pek az kimse bu ilmi elde edebilirdi. Bu zihnî faaliyeti yaşamayanlarda ve çocuklarda tevâtürün vereceği ilim hâsıl olmazdı. İttifakla sabittir ki, mütevâtir haberlerle elde edilen bilginin giderilmesi mümkün olmamaktadır. Görüyoruz ki bu ilim, sadece onu iktisab edenlere mahsus olmayıp, duyan insanda da mecburî olarak bilgi sahibi olma gerçekleşmektedir. Meselâ her birimiz,  anne ve babamızı, buluğdan sonra da küçüklüğümüzde bildiğimiz gibi biliyorduk. Eğer bunu iktisâb yoluyla bilseydik, bu iktisâbı terk ettikten sonra bu konuda ilmimiz, olmaması gerekirdi.” diyerek mütevâtir haberi sabit ve zarûrî ilim olarak değerlendirir.

Bir kısım kimselere göre de  mütevâtir haberle içnde şüphe olmayan kesin bilgi değil, ancak tatmin ve ikna edici ilim (ilm-i tuma’nîne) hasıl olmaktadır. Yani böyle bir ilimde yalan ve galat ihtimâli de vardır; ancak doğruluğu galip olup tatmin edici olma niteliklidir. Bu görüş sahipleri mütevâtir haberi, âhad haberlerin toplamından ibâret sanmakta ve insanların yalan üzerinde ittifak edebileceği görüşündedirler. Meselâ Hıristiyan ve Yâhûdîler Hz. İsa’nın katli ve çarmıha gerilmesi üzerinde ittifâk etmişlerdir. Bu, onlar arasında tevâtüren rivayet edilmiştir. Halbuki bu olay yalandır. Mecûsiler de Zerdüşt’ün mucizelerini ittifakla nakletmişlerdir. Halbuki bunun da aslı yoktur.

Serahsî, bir haberin yalan ihtimâlinin onun tevatürünü ortadan kaldırmayacağı; bununla beraber kesin bilgi de ifâde etmeyeceği; ancak doğruluğu gâlib olan yatıştırıcı ve ikna edici ilim olabileceği kanaatindedir. Serahsî’ye ve Hanefîlere göre, zarurî ve kesin bilgi ifâde ettiği için mütevâtir haberi (mütevâtir hadisi) inkâr eden tekfir olunur ve böyle bir haberin neshi ancak dengi olan mütevâtir bir haberle mümkün olur.

2-Meşhur Haber: Başlangıçta tevâtür derecesine ulaşmayacak şekilde birkaç (en az iki ve daha çok) sahâbenin Peygamberimizden naklettiği, daha sonraki dönemlerde tevâtür derecesine ulaşmakla beraber, yalan üzere birleşmelerinden emin olunmayan sayıda bir topluluğun  rivâyet ettiği haberlerdir. ‘Haber-i müstefiz’ de denilir. Meşhur haber, her tabakada en az üç kişinin veya her tabakada üç ayrı versiyonu olan hadisdir.

Hanefîlerce bilinen ve onlara mahsus olan ‘meşhur haber’ ve ‘meşhur hadis’ terimi, sahâbe tabakasında ‘âhad’ olarak rivayet edilip, tabiin ve tebeü’t-tâbîin tabakalarında tevâtür derecesine ulaşan haberlerdir. Dolayısıyla meşhur hadis asıl itibariyle âhad, fer olarak mütevâtirdir. Meşhur hadisi Hz. Peygamber’den nakledenlerin yalan üzere ittifak edebilecekleri ihtimâli var olmasına rağmen Hanefi ulemâsı onu kabul edip, onunla amel ederler. Hanefîlere göre haberin ikinci nevidir. Meşhur haber, mütevâtir derecesinde olmadığı halde, derece bakımından haber-i âhad’tan üstündür. Mest üzerine meshetmeyi haber veren hadis, bir müddet mubah sayılmasından sonra mut’a nikâhının haram kılındığını bildiren hadis, bir kadının teyzesi ve halası ile birlikte aynı erkeğin nikâhı altında birleşemeyeceğini belirten hadis ve altı çeşit malın ribâ malları (fâize esas teşkil eden maddeler) oluşu ve bunların alış-verişlerindeki fazlalığın haramlığını bildiren hadisler Serahsî’nin meşhur habere verdiği örneklerdir.

3- Âhad Haber (Haber-i Vâhid): Ahad haber, meşhur ve mütevâtir haberlerin niteliklerine sahip olmayan, Hz. Peygamberden bir, iki veya daha çok kişinin rivâyet ettiği, meşhur haber seviyesine ulaşamayan haberlerdir. Derecesi mütevâtir ve meşhur haberin gerisindedir. Haber-i Vâhidin, kesin bilgi ifâde edip etmediği konusunda İslâm âlimleri arasında ihtilâf vardır. Hanefîlere göre haber-i vâhid, haber nevinin üçüncüsü olup kesin bilgi ifâde etmediği, zan ifâde etliği halde dinle ameli gerektirmektedir.

Haber-i Vâhidlerin akâidle alâkalı konularda delil olamayacağını ileri sürenlerin başında da Serahsî gelmektedir. Ona göre haber-i vâhidler dîni konularda hüccet olmakla birlikle kesin bilgi ile isbât anlayışını vermemektedir.  Serahsî, ayrıca Allah’ın sıfatları, tevhid, peygamberliğin isbâtı gibi konuların kesin bilgi gerektirdiğini, dolayısıyla bu tür konuların ancak şek ve şüphe olmayan yollarla bilinebileceğini ifâde eder.

Haber-i Vâhidle zarurî ve kesin bilgi vâki olmaz, ilmi gerektirmeyen şeyin ameli de gerektirmeyeceği ve amelin ancak kesin ilimle olacağı görüşünde olanlar, Allah Teâla’nın: ‘Bilmediğin şeyin ardına düşme…’ âyetiyle istidlal ederler. Bu itibarla âhad haberin kesin ilmi gerektirmediğine, dolayısıyla onunla dinde amelin caiz olmadığına kâil olurlar ve Yüce Allah’ın: ‘Allah’a haktan (doğrudan) başkasını söylemeyiniz.’ âyetini ve ‘Zan (kurunlıı) ise şüphesiz haktan bir şeyi ifâde etmez.’ âyetlerini kendilerine delil edinirler.

Haber-i âhadın râvi açısından da galat ve noksanlık ihtimâli taşıdığı için kesin bilgi ifâde etmeyeceğini belirten Serahsî, râvi hakkında beslenen hüsnü zan, râvinin adalet ve doğruluğunun ortaya çıkmasıyla ve doğruluk yönünden tercihi sebebiyle ameli gerektirdiğini belirtir. Serahsî’ye göre âhad haberi inkâr eden tekfir olunamaz, ancak onunla amel gerekli olduğu için inkâr eden dalâlete düşer. Şayet âhad haberle amelin vâcipliğini kabul ediyor da onu te’vil ediyorsa bu takdirde de dalâlete düşmemektedir. Serahsî, haber-i âhadla amel edenin itâatkâr, te’vil etmeksizin terk edenin ise âsi olduğu kanaatindedir. O’nu bu anlayışa götüren sebep, nassa yapılan ziyâdenin nesh olduğu, nasla sabit olan bir hükmün ise haber-i âhadla ıneshedilemeyeccği hükmüdür. Bu sebepten Serahsî, haber-i vâhidin nassa ziyâdeliğini kabul etmemekte, onun kesin bilgi ifâde etmediğine inanmakta ve onunla ameli vâcip görmekle beraber, inkâr edeni tekfir etmemektedir.

Hanefîler, Kur’ân’a muhalif olan âhad haberleri manevî inkıta gerekçesiyle reddederler. Bu konuda onların öne sürdükleri delil ise: ‘Allah’ın kitabında olmayan her şart bâtıldır ve Allah’ın kitabı daha haktır.’ hadisidir. Serahsî’ye göre hadisteki şarttan maksat, Allah’ın kitabına muhalif olan her şarttır; yoksa şartın kendisinin Kur’ân-ı Kerim’de bulunması değildir. Çünkü delil olan bu hadisin kendisi de Kur’an-ı Kerim’de yer almamaktadır. Bu sebepten Allah’ın kitabına muhalif olan her hadis merduttur. Serahsî, bu görüşünü açıkladıktan sonra, ‘Bizler böylece bu hadisten (Allah’ın kitabında olmayan her şey bâtıldır hadisinden) kastedilen şeyin Allah’ın kitabına aykırı olan şeyler olduğunu anlamış bulunmaktayız; bu da bizi Allah’ın kitabına aykırı olan her hadisin reddi neticesine götürür.’ demektedir.  Nitekim Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Benden aktarılan hadisleri, Allah’ın kitabına arz edip karşılaştırın, O’na uygun ise ben söylemişimdir, aykırı ise ben söylememişimdir.’ Ona göre Kitabın ve mütevâtir haberin kesinlikleriyle beraber âhâd haberin ittisali şüphelidir; kesin olan alınır, şüpheli olan ise terk edilir. Hanefîlerin bu durumu bize hadislerin Kur’ân-ı Kerim’e arzına müsbet baktıklarını da göstermektedir.

(Devam Edecek)

 

 

 

Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Abdullah Yıldız İle Büyük Türk-İslam Âlimi İmam Serahsî’nin Sünnet Anlayışı Hakkında Konuştuk. Birinci Bölüm ‘Hadis’ ve ‘Sünnet’ kavramlarının açıklaması

Çok Kısa Bilgilerle Serahsî:

Hanefî mezhebinde büyük fıkıh âlimidir. İsmi, Muhammed bin Ahmed bin Ebî Sehl Serahsî’dir. Künyesi Ebû Bekr, lakabı ‘Şems-ül-Eimme / İmamların Güneşi’dir. 1010 senesinde Türkistan’ın Serahs şehrinde doğdu. 1090’da vefat etti. Doğum yerine izâfeten Serahsî denildi. Serahs şehri, Meşhed ile Merv arasında eski bir şehir olup, bugün İran-Türkmenistan sının üzerindedir. Hakkında geniş çaplı araştırmalar yapan Hindistan doğumlu İslam âlimi Muhammed Hamidullah; ‘Müslümanlarda Usûlü’l-fıkh tarihini tetkik ederken, müsessisi İmam-ı Şâfiî’den sonra bu ilmin, tekâmül ve inkişafını Türklere borçlu olduğunu görmekle hayretlere düştüm; Mâtürîdî, Kassas Er-Râzî, Dabusî, Serahsî, Ebû’l-Yüsr Pezdevî, Alâaddin Semerkandî… hemen hepsi Orta Asya menşêli, yâni Türk idiler.‘ Demek suretiyle Serahsînin Türk olduğunu ifâde ediyor. Bu röportajı lütfeden ve Serahsî hakkında Türkçe olarak kaleme ayınmış ilk ve tek müstakil eserin yazarı olan Doç. Dr. Abdullah Yıldız da Serahsî’nin Türk olduğunu belirtiyor.

Ebû Bekr Serahsî, tahsilini Buhârâ’da yaptı. Fıkıh ilmini, zamanının en meşhur âlimlerinden Sems-ül-Eimme Ebû Muhammed Abdülazîz bin Ahmed Hulvânî’den öğrendi. Uzun yıllar bu hocasının derslerine devam edip, fıkıh ilminde çok iyi yetişti. Başka âlimlerden de ders gördü. Devletler hukuku hususunda âlim İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin bu husustaki eserleri üzerinde ihtisas sahibi olan Ebü’l-Hasan Ali bin Muhammed bin Hüşeyin ile Ebû Hafs Ömer bin Mensur el-Bezzar’dan ders aldı. Hocası Hulvânî’den (rahmetullahi aleyh) sonra O’nun yerine geçti. İlimdeki üstünlüğünden dolayı Serahsî’ye de hocası gibi Şems-ül-Eimme lakabı verildi. Zamanının meşhur âlimlerinden olan Serahsî’den de; Burhân-ül-Eimme Abdülazîz bin Ömer bin Mâze, Mahmûd bin Abdülazîz Özcendî, Rüknüddîn Mes’ûd bin Hasan, Osman bin Ali bin Muhammed Beykendî fıkıh ilmini öğrendi.

Çok ibâdet eden ve zâhid bir zât olan Serahsî hazretleri, kelâm ve münâzara ilminde de âlimdi. Ömrü hep ilim öğrenmek, öğretmek ve dine hizmet etmekle geçti. Bu hususta pekçok sıkıntıya katlandı. Mükemmel eserler yazdı. Osmanlı Şeyhülislâmı Kemâl Paşazade, Serahsî’nin müctehid olduğunu bildirmiştir.

Hayâtının son on senesi sıkıntılı geçti. Zamanının hakanına nasihat kabilinden söylediği sözler sebebiyle hapse atıldı. İlmî çalışmalarının ürünü olan eserlerinin bir kısmını hapsedildiği kuyudan, yukarıdaki öğrencilerine yazdırmak suretiyle yazdırdı.  Otuz ciltlik Mebsût)adlı meşhur eserini bu sırada meydana getirdi.

Hapisliğinin son aylarında, memleket iç savaşlarla karışmıştı. Tam bu sıralarda, İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin devletler umûmî hukuku ile ilgili Siyer-i Kebîr’ini şerh etmeye başladı. Bu kitabı, devletler hukuku sahasında ilk yazılan eserdir. 1087 senesi 20 Rebîülevvelde hapisten çıkarıldı. Hapisten çıkarıldıktan bir müddet sonra Fergana’ya gitti. Fergana emîri, Emîr Hasan kendisini büyük bir memnuniyetle kabul edip, izzet ve ikramda bulundu. Talebeleriyle kendi sarayına alıp, orada çalışmalarını istedi. Sonra hapisteyken başladığı eserlerle birlikte, diğerlerini yazdırdı. Ömrünün son yıllarını Fergana’da geçiren Serahsî hazretleri, orada da âlimler ve halk tarafından çok sevilmiş, önemli meseleler için müracaat kaynağı olmuştur. Ölümünden sonra yine bir Türk şehri olan ve günümüzde Kırgızistan topraklarında bulunan Özkent şehrinde toprağa verildi. 2012 yılına kadar mezar taşı bile bulunmayan kabrinin üzerine mütevâzı da olsa türbe inşa edildi.

Eserleri:

1- Kitâb-ül- Mebsût: 30 ciltlik meşhur eseridir. 15 cilt ve 10 cilt hâlinde iki ayrı baskısı vardır. Bu kıymetli eser, Hakîm-i Şehîd’in Kâfi adlı eserinin şerhidir. 2- Eşrât-üs-Sâat: Bu eserini, talebeliği sırasında hocası Şems-ül-Eimme Hulvânî’nin kıyamet alâmetleri ile ilgili dersleri sırasında tuttuğu notlardan yazmıştır. 3- Şerhi Siyer-i Kebîr: İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin Siyer-i Kebîr adındaki meşhur eserine yazdığı şerhidir. Antepli Muhammed Münib Efendi tarafından Türkçeye tercüme edilen ve 1826’da basılan bu eser, cihâda âit ince bilgileri ihtiva etmektedir. 4- Şerh-i Ziyâdâtü’z-Ziyâdât, 5- Şerh-i Câmiu’l-Kebîr, 6- Şerh-i Câmiu’s-Sağîr, 7- Şerhu’I-Muhtasâr fi’l-Fıkhı, 8- Muhtasar-ı Tahâvî Şerhi, 9-Şerhi Kitâbü’n-Nafakât, 10- Şerh-i Edebü’l-Kâdî, 11- Fevâidü’l-Fıkhıyye ve Kitâbü’l-Hayz, 12- Usûlu’s-Serahsî: İki cilt olan bu eseri de basılıdır.

Oğuz Çetinoğlu: Hocam sizinle, büyük Türk-İslam âlimi İmam Serahsî’nin sünnet anlayışı hakkında konuşmak istiyorum. Vereceğiniz bilgilerin daha iyi anlaşılabilmesi için önce ‘hadis’ ve ‘sünnet’ kavramları hakkında kısaca neler söylemek istersiniz?

Doç. Dr. Abdullah Yıldız: “Hadîs” kelimesi, Arapça “hudûs” aslından ve ‘et-tahdîs’ mastarıyla da ilintili olup isim olarak;  “kadîm”in (eskinin) zıttı olan “cedîd” (yeni) , haber, hikâye ve rivâyet anlamlarına geldiği gibi fiil olarak; anlatmak ve nakletmek anlamlarına da gelmektedir.  Hadis kelimesini “yeni” anlamında düşünenler, bu kelimenin zıttı olan ‘kadîm‘i Kur’ân-ı Kerim’e, yeni anlamındaki “hadîs”‘i de Resûlullah’ın(s) söz, fiil ve takrirlerine nisbet etmişlerdir. Söz konusu kavram, Arap dilindeki ‘yeni, orijinal, yeni olan olay vb.’ anlamlarıyla ilintili olarak hasep ve nesebe dayalı câhiliyye toplumunun aksine yepyeni bir toplum oluşturma faaliyetine girişmiş olan ve yepyeni mesajlarla gelen Hz. Peygamber’i her yönüyle konu edinen ‘el-Hadîs’ terimiyle örtüşmektedir.

İslâm terminolojisinde hadis kavramı, kelimenin aslındaki haber, hikâye ve rivâyet anlamlarına istinat ettirilmiştir. Hadis ıstılahında ise, söz, fiil ve takrir (onay) olarak Hz. Peygamber’e izafe edilen her şeyin dikkatlice nakil ve yazılı şekline ‘hadis’ denilmektedir.  Usulcüler nazarında hadis denilince, kavramın haber, hikâye ve rivayet şeklindeki sözlük anlamlarını dikkate alarak sünnetin sadece sözle tespit edilmiş kısmı olarak anlaşılmıştır.  Bu durumda Resûlullah’ın (s) takrirleri, şemail ve vasıflarına ait haberler ile sahâbe ve tabiine ait nakiller yani mevkuf ve maktu hadisler tarif dışı kalmaktadır.  Bir diğer hadis usûlü âlimleri ise çerçeveyi daha geniş tutarak mevkuf ve maktu’  hadisleri (sahâbe ve tâbiîn sözlerini) de tarifin içine almaktadırlar.  Fıkıh âlimleri de hadis kavramlarını, hadis usûlü âlimleri gibi Hz. Peygamberin söz, fiil ve takrirleri olarak anlamışlardır. Denilebilir ki bazı farklı görüşler hariç tutulursa, kelimenin terminolojik anlamı olan hadis usûlü mânâsıında hemen hemen bütün İslâm âlimleri müttefiktirler.

Çetinoğlu: Sünnet‘ kavramı ile alakalı durum nedir?

Doç. Yıldız: Hadis kavramının terminolojik anlamında İslâm âlimleri ittifak ettikleri halde, ‘sünnet’ kelimesinin İslâm terminolojisindeki anlamını hadis usûlü âlimleri, fakihler ve fıkıh usulcüleri farklı anlamışlardır. Sözlükteki iyi veya kötü yol, davranış, âdet, kânun vb. anlamlarıyla ilintili olarak hadisçilere göre sünnet, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den nakledilen her türlü söz fiil ve takrirler ile yaratılış ve ahlâkî vasıfları, peygamberlikten önceki ve sonraki sîreti yani davranışlarıdır.

Fıkıh ilminde ise sünnet kavramı farz, vâcib, mendup, mubah, haram, mekruh gibi mükellefin fiiliyle ilgili şer’i hükümlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bunlara göre sünnet, ‘Resûlullah’tan sâdır olan farz ve vacip cinsinden olmayan her şey’ olarak bilinmektedir.

Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Hz. Peygamber’in her türlü söz, fiil, onay, davranış, savaş, şemail ye hatta Peygamberlikten önceki ve sonraki huy ve davranışlarının tamamını içine alan hadisçinin sünnet anlayışına karşılık sünnet, fıkıh ıstılahında: ‘Dinde farz ve vacibin dışında takip edilmesi gerekli yol‘  olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, fıkıhçıların sünnete daha dar çerçevede baktıklarını göstermektedir. Nitekim Serahsî de sünneti, ‘dinde girilen (takip edilen) yol‘  olarak tanıtmaktadır.

Hadis ve sünnet kavramlarıyla Hz. Peygamber’den nübüvvet öncesi ve sonrası sâdır olan her şey kast olunmakla beraber, hadis usülcüleri daha çok hadis terimini peygamberlikten sonraya ait haberler için kullanmakladırlar ki bu durumda sünnet hadisten daha genel demektir. Bu manayla ilgili olarak Hz. Peygamber’in peygamberlikten önceki ve sonraki sözlü ve fiili onayı, davranışları ve şemâilinin tamamı sünnet kavramı içine girmekledir. Hira mağarasında gece kalıp ibâdet etmeleri de bu manada sünnettir.  Bazı hadisçiler ise sünneti bir kültür ve bilgi kaynağı olarak ve hatta İslâm’da ‘kültür’ kelimesini en ziyâde karşılayan bir tabir olarak görmekledirler.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Bu bilgilerden sonra Serahsi’nin sünnet anlayışına geçebiliriz.

Doç. Yıldız: Serahsî’nin bütün eserlerinde Hanefî mezhebinden te’lif etmesi, özellikle eserlerinin ön sözlerinde Ebû Hanife ve talebeleri Ebû Yusuf ve Şeybânî’den överek bahsetmesi, onları âyet ve hadislerde vasfedilen lider âlimler olarak görmesi, onlara hayranlığını açıkça belirtmesi O’nun Hanefiyyü’l-mezhep olduğuna delâlet etmektedir. O halde Serahsî’nin sünnet anlayışının Ebû Hanîfe ve diğer Hanefî âlimlerinden farklı olmadığı söylenebilir.

Serahsî’ye göre sünnet, ‘dinde takip edilen yol‘ demek olup,  o, şer’an (dînen) Resûlullah’ın ve O’ndan sonra sahâbenin takip ettiği yolu sünnet telakkî etmektedir ki, bu durum,    Hanefilerin sünnet anlayışıyla birebir örtüşmektedir. İmam Şâfiî ise sünnetten, sadece Hz. Peygamberin yolunu ve sünnetini kast etmektedir. Şafii’nin hilafına, ‘Şununla emrolunduk, şununla nehyolunduk‘ şeklindeki sahâbe sözlerinde emreden ve nehyeden âmirin yalnız Hz. Peygamber olmadığını belirten Serahsî, sahâbenin ’emir’ ve ‘nehiy’ kelimesini Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in emir ve nehiylerine de diyebileceğini; nitekim sahâbenin, ‘sünnet’ kavramının bu iki meşhur sahâbînin amel ve eylemi için de kullanarak bu ikisinin sünnetini “Sünnetü’1-Umereyn” (İki Ömer’in Sünneti) diye adlandırdığını belirtir.

Serahsî, sünnet teriminin sadece Resûlullah’a hasredilemeyeceğini söylerken ‘men senne sünneten haseneten felehû ecruhâ… “Her kim, İslâm’da iyiye (doğruya ve güzele) bir çığır açarsa, ona hem onun ( o çığırın) sevabı, hem de kıyâmete kadar onu işleyenlerin sevâbı vardır. (bunun aksine) Her kim de kötü bir âdet çıkarırsa ona da, hem onun (kötü âdetin) vebâli ve hem de kıyâmete kadar onu işleyenin günahı vardır.” hadisini delil getirir. O, selefin Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in tâkip ettikleri yola da sünnet adını verdiklerini ve “biat”ı (yönetenle yönetilen arasındaki sosyopolitik akdi) Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in sünneti olarak aldıklarını kaydeder. Daha sonra: ‘Size, benim ve benden sonraki Hülefâ-i Râşidî’nin yoluna uymak düşer, buna sımsıkı sarılın.’ hadisini zikrederek,‘Eğer sünnet sahih ve sabit ise, hakkı ona uymakdır.’ hükmüne varır. Çünkü O, Resûlullah’ı (s) kavlen ve fiilen din yolunda kendisine tâbi olunan kimse olarak gördüğü gibi ondan sonraki sahâbeyi de böyle görmektedir.

Hz. Peygamber’in sünnetinin sahâbenin sünnetinden daha kuvvetli olduğu görüşünde olan Serahsî,  Sahâbenin devamlı yaptığı tatavvuu (nâfileyi) terk eden kimseye yapılan kınamanın, Resûlullah’ın devamlı yaptığı ameli terk edene yapılan kınamadan daha hafif olması gerektiğini belirtir.   O, Peygamber’in (s) sünneti sahâbenin sünnetinden daha kuvvetlidir diyerek bu hükme varır. Bu hükmü Hanefilerin görüşü olarak ve ‘bize göredir‘ diyerek belirten Serahsî, Şâfiilerin ise sünnet denilince, yalnız Hz. Peygamber’in yolu ve devam ettiği nâfileyi kast ettiklerini, sahâbenin devam ettiği nâfilenin (cemâatle Terâvih Namazı gibi) onlara göre sünnet olmadığını, çünkü Şâfiîlerin sahâbe kavlini taklit etmedileri, hüccet saymadıkları gibi, fiillerini de sünnet kabul etmediklerini ve hatta kıyası sahâbe kavline tercih ettiklerini ifâde eder. Halbuki Hanefîlere göre ise sahâbe kavlinin hüccet, davranışlarının da sünnet olduğunu belirten Serahsî, “Siz (Müslümanlara) benim ve benden sonraki Hulafâ-i Râşidî’nin yoluna uymak yaraşır, buna sımsıkı sarılın” hadisini zikreder.  O,  ihyâsı ve icrâsıyla emrolunduğumuz sünnetin hükmünün (değer ve şânının), kendisine ittibâ’ (uymak) olduğu  kanâatini ortaya koyar.

(Devam Edecek)

 

 

Zalimini Seç Oyunu

Zaman daralıyor an ve an… İnsan, insanlığın sonu olmak için çırpınıyor delice… Herkese yetebilecek olsa da dünya, kibrin kemirgenliğiyle baş edemiyor liderler… Ruhlar, şeytana teslim…

İblise amade ruhlar, küçük kıyameti zorluyor var güçleriyle… Ve kaybedecek olanların isimlerini belirlemekle meşgul olan analistler, zaferin mutlak sahibinden bihaber…

Haksız kazanç için kapışıyor-kapışacak ruhsuzlar

Milyarlarca insan ölecek hiç için, yok yere, yapılacak savaşa inanmadığı halde…

Vahşette bir, gayede ayrı ittifaklara tanık oluyor – olacak dünya…

Hısmını seçerek, hasmını belirliyor -belirleyecek ülkeler

Zalimini Seç Oyunu“nda kazanamayacak hiçbir devlet…

Yağma öncesi sessizlik hâkim her yana… Yakında basılacak o çirkin çığlık… Hurraaa…

İnsansız kalmış koltuklarda, lider diye, mutantların temaşa ettiği bir zaman da olmak… Ne trajedi

Görülmemiş bir acıya ve karanlığa sürüklenirken insanoğlu, gerçeklerden bihaber insancıklar yarınları için planlar kuruyor… Komik

Zalim denince aklınıza kim geliyor sizin… O, şu, bu… Ben!, diyecek kadar yiğit kaç kişi kalmıştır acep mavi gezegende… İyi(!) ki varsın bahane…

Hakikat; kutlu bir süvariyi bekliyor, düşünen zihinlerin gözleri…

Karanlığı, karanlığa gömecek kahramanı arıyor gözler

Patlamak üzere olan 3. Açlar Savaşı’nın, tek muzafferi olacak olan “Tok” bekleniyor…

Batılı devirecek olan Hak’tır en nihayet ve “Hak Yolcusu” ufuktan süzülüyor sanki…

Bir sabah, uyanabilecek olanlar, başka bir dünyaya açacak gözlerini…

Ölüm geliyor, ardında yaşamla

Saçmalık olarak değerlendirenler çok olsa da, o gelecek dolu dizgin atıyla…

Bekletme daha fazla, ey “Ecdadı’na âşık olduğum… De hadi. Gel artık…

Çünkü!, ipini kopardı dünya

 

 

Yıl 2016 ve Yeni Bir Dünya Kurulurken

Yeni bir takvim yılı ile birlikte geleceğe yönelik bir Fütüralist gibi bazı tahminlerde bulunalım isterseniz…

* * *

Yaklaşık her yüz yılda bir, dünyadaki siyasi sistem yeniden yapılanır…

Bu bazen 70 yılı bulur, bazen ise 120 yılı; ama ortalama yüzyılda bir yeniden dizayn olunan dünya siyasetinde bugünlerde yeni bir doğumun sancıları çok net olarak hissediliyor…

Sovyet Rusya’nın çöküşü ile başlayan tek kutuplu dünya sürecinin, tek kutuplu dünyaya ve ardından şimdi de yerini çok kutuplu dünyaya düzenine hızla bıraktığı şu günlerde, geleceğin lider ülkeleri ve çöküş sürecinde olan güçleri her geçen gün çok daha çok netleşiyor.

Giderek tükenen Rusya ile birlikte sanayi ve tarım üretiminden yoksun olan bir kısım petrol zengini ülke de ne yazık ki, ciddi bir ekonomik buhrana doğru sürüklenip, eriyor.

Ekteki grafikten de görüleceği gibi eski gücünden çok çok uzak olan Rusya’nın, bir çılgınlık yapıp dünyayı 3’üncü Dünya Savaşı’na sürüklemesi ihtimali de dâhil olmak üzere yeni bir parçalanma sürecine girdiği artık açıktır.

Diğer yandan Çin’in de çok ciddi bir ekonomik buhran içinde olduğu ve büyüme hızının sert bir şekilde düştüğü göz önüne alınırsa Obama hükümeti öncülüğünde ABD’nin yürüttüğü yumuşak güç politikasının uzun vadeli olarak olumlu sonuçlar verdiği ortaya çıkmış olmaktadır.

ABD’nin Küba ve İran’la ilişkilerinde başlayan yumuşama sürecinin de her iki ülkeyi yanına çekme çalışmalarının bir meyvesi olup olamayacağını zaman gösterecektir. Ancak görünen odur ki; bu ‘düşmanlarını yakın etme’ politikası Küba’da olumlu sonuç verirken İran’da kısa süreli ısınmaya sebep olmasına rağmen, şu anda ciddi bir soğuma sürecine yeninde girmiştir.

Bu bağlamda ittifakları şöyle sıralamamız sanırım doğru olacaktır:

Demokrasi ya da Batı Bloğu:

ABD, İngiltere ve İngiliz kraliyetine bağlı devletler (Kanada, Avusturalya vb), Türkiye, Pakistan, Bangladeş, İsrail, Mısır, Azerbaycan, Japonya, Almanya, Güney Kore, Bulgaristan, Kosova ve Suudi Arabistan’dan oluşmaktadır. (Büyük ihtimalle Demokrasi Bloğu ismi kullanılacaktır. Sonuçta ise Suudi Arabistan Meşruti Monarşiye dönüşecektir)

Doğu Bloğu:

Rusya, Çin, İran, Hindistan, Kuzey Kore, Suriye’deki Esed Yönetimi ve Filistin Yönetimi’nin bir kısmı, Sırbistan, Yunanistan’dır. Fransa ve İtalya’nın durumu ise kritiktir. Eğer AB dağılırsa Fransa ve İtalya’nın Alman baskısına karşı tepki olarak Rusya mihverine kayması kaçınılmaz olacaktır.

Tarafsız Blok:

Avrupa’nın Germen ve Slav soylu olmayan milletleri (İspanya, Portekiz, İsviçre gibi) ile Latin Amerika’nın önemli bir kısmı, Afrika’nın önemli bir kısmı ile Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri tarafsız bloğu oluşturabilirler.

Rusya, Çin ve ABD; Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini yanlarına çekmek için çok çeşitli yolları kesinlikle kullanacaklardır… Bu kargaşada tarafsız kalarak, birleşmeleri ve Büyük Türkistan’ı kurmaları halinde bu yeni oluşacak ülkenin, geleceğin süper güçlerinden biri olması kesindir.

Bu global ölçekten Türkiye özeline gelirsek…

Türkiye’miz Rusya, İran ve Çin bloğuna karşı belki çok istemese de karşı bir operasyon sürecine girmiştir. Rus savaş uçaklarının daha önce de defalarca uyarı yapılmasına rağmen Türk Hava Sahası’nı işgal etmesi ardından birinin düşürülmesiyle başlayan süreç, önce Türkiye-Rusya ilişkilerinde, ardından da Türkiye-İran ilişkilerinde gerginliğe dönüşmüştür. Musul’u bir oldu-bittiyle işgal etmeye hazırlanan İran’a karşı Türkiye’nin Başika kampındaki askerî birliğini takviye etmesi, bir anda BM’ye kadar şikâyet edilmiş, dikkatlerin Musul üzerine çekilmesiyle de Musul’un bir oldu-bittiyle güya İŞİD’le savaşıyoruz diyen İran ordusunun veya desteklediği milislerin eline geçmesi önlenmiştir.

Türkiye’nin bu akıllı hamlesine karşılık ülkemizde kalkışma senaryolarını daha şiddetle uygulamaya çalışan PKK terör örgütüne, Doğu bloğundan daha fazla kaynak aktarıldığı ve aktarılacağı da aşikârdır…

Dün Sabiha Gökçen’de patlayan 3 bombanın da bu anlamda görülmesi gereklidir.

Nihai olarak bugün, adı konulmamış bir savaşa doğru hızla sürüklenen dünyamız umut edilir ki, sükûnet içinde tekrar huzura kavuşur. Bu konuda V. Putin başta olmak üzere diktatörlerin yönetimlerden uzaklaşmaları ve eski imparatorluk hülyalarından vazgeçilmesi aslında imkânsız değildir.

Ancak şu unutulmamalıdır ki, yukarıdaki bloklaşmaya rağmen müttefikimiz olan güçlerin de nereye kadar yanımızda oldukları şüphelidir. Çünkü Batılı zihniyete göre dış politikada ‘dost’ olmaz, çıkarlar olur. Bizden çıkarları bittiği anda müttefiklikleri de bitecektir. ABD ve Rusya’nın son birkaç yıl içindeki sık sık değişen Türkiye politikaları bunun en belirgin örnekleridir.

Bu minvalde ülkemizin çok hızlı bir şekilde alternatif enerji kaynaklarına yönelmesi, yerli teknolojileri ve enerji sistemlerini hızla devreye sokması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Evet, atalarımız tarihte emsaline zor rastlanır başarılara imza atmış olabilirler. Ancak bu, günümüzde bir fayda sağlamaz. Dolayısıyla da aynı destanları bugün bizim de yazmamız gereklidir ki evlâtlarımız da onları okuyabilsinler…

Bu nedenle de millî bilinç ile yetişmiş, şekilcilikten kurtularak İslâm’ın özünü kavramış gençlere ihtiyaç vardır.

İlk başta sanayi, tarım ve teknolojide yerli üretimi teşvik edip, özellikle de rakiplerimizden mal ve enerji alımını azaltmamız gereklidir.

‘En kolay kazanılan para, tasarruf edilen paradır’ düsturuyla hareket edip, petrolden doğalgaza ve elektriğe kadar kamuda, özel sektörde ve hatta hatta evlerde israfa bir an önce son verilmelidir.

Nükleer santrallerimiz bir an önce devreye sokulmalı ve enerjide dışa bağımlılığımız minimize edilmelidir.

Her bir vatandaşımızın, ülkenin kıymetini bilerek; yıkıcı ve kötümser konuşmalardan kaçınması, milletimizi ve devletimizi yerici, küçük düşürücü söz ve eylemlerden uzak durması ve bunu yapanları uyarması bir vatandaşlık ödevidir. Bu aynı zamanda psikolojik harbin de en önemli öğesidir.

Ayrıca vatandaşların ve özellikle de emniyet birimlerimizin tedbirli ve uyanık davranarak muhtemel sabotajlara ve suikastlara karşı dikkatli olması, bu dönemin olmazsa olmaz gerekliliğidir.

Bunlar hayat bulduğunda ve 2000’lerin ilk çeyreği bittiğinde muhtemelen yeni bir dünya ile birlikte ‘büyümüş Türkiye’yi de hep beraber göreceğiz demektir…

* * *

2016 yılı huzur, mutluluk, sağlık ve esenlikler getirsin efendim…