23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 769

Gençlik Meselesi

Evet…

Başlığı bilerek bu şekilde attım.

Ülkemizde, dağ gibi bir sorun, Gençlik Sorunu bizi beklemektedir.

Belki, tüm dünyada gençlik meselesi var, ama biz bize bakmak durumundayız.

Alttan alta kaynayan, fokurdayan bir konuyu kimse konuşmuyor, yazmıyor, üzerinde durmuyor veya en azından yeteri kadar üzerinde durmuyor.

Oysa, bir toplumun, bir milletin, bir ülkenin yakın ve uzak geleceği yetiştirilen gençliğe göre şekil alır.

Genç çocuğu olan birçok aile ile konuşuyorum, sıkıntısı olan aile yok gibi neredeyse.

Evlerde kapılar kapanıyor, ama içeride neler oluyor, neler yaşanıyor, ne sıkıntılar oluyor, kimse bundan bahsetmiyor.

Özellikle son 5-6 yıldan beri, ülkeyi idare ettiğini iddia eden kadrolar ve o kadroların yön vericileri, sanki bilerek yapıyor gibi, ülkenin gençliğinin kafasının karma karışık olmasına uğraşıyorlar.

Gençliğin çok ciddi bir kısmı, ülkesi, toplumu ve milletinin geleceği ile ilgili ümidini kaybetmek üzere.

Gençliği, toplumunun geleceğinden ümidini kaybeden ülkelerin geleceği maalesef karanlıktır.

Gençlik, toplumuna, ülkesine, milletine inanmalı, güvenmeli ve gelecekten ümidini asla kaybetmemelidir.

Yok kindar nesil, yok dindar nesil derken, yok yolsuzluk, yok milletsizlik, yok bilmem ne derken, gençlerimizin kafası karışmakta ve ne düşüneceğine tam karar verememektedir.

Gerçi, toplumumuzda, sadece gençlerimizin değil, büyüklerimizin çok ciddi bir kısmının da kafası karma karışık olmuş durumdadır.

Ülkemizde, son yıllarda insanımız aldatılmakta, kafası karıştırılmakta ve yanlışı doğru, doğruyu yanlış olarak görmesi için adeta bir düzen kurulmuş bulunmaktadır.

Bugün birine dost, ertesi gün aynı kişilere en sert düşman, bugün birileri ile kucak kucağa, ertesi gün ölümüne düşman, bugün bir konuda şöyle düşünülüyor, ertesi gün aynı konuda farklı şeyler ve tam tersi şeyler söyleniyor.

İnsanımız, adeta masa tenisi seyreder gibi oldu.

Tecrübe sahibi insanlarımızın bu durumda olduğu toplumumuzda, gençlerimize ne diyelim?

Çok net ve açık söylüyorum:

Gençlerimiz elimizden ka-yı-yor.

Şu anda, her aileye, her ana-babaya çok iş düşmektedir.

Hiç olmazsa, evindeki çocukları ile ilişkilerini mümkün olan ölçüde koparmayıp, onlarla şartlar ne olursa olsun irtibatlarının devam etmesini sağlamalıdırlar.

Bu sıkıntılı tabloyu, kendi adıma değil, Türk Milleti’nin geleceği adına ortaya koymaya çalışıyorum.

Meselelere, şahsî değil, toplum adına, Türk Milleti adına, Türk Dünyası adına bakmaya gayret gösteren birisi olarak, ortaya koymaya çalıştığım her konu bu temeller üzerinedir.

İşte, gençlik konusu da bu temeller üzerinde ortaya konulmalı ve değerlendirilmelidir.

Yoksa, kişilere, gruplara, oluşumlara bağımlılığı marifet sayan, yaşanan bu kadar rezaletleri yok sayan, ülkenin geleceğini dert etmeyen anlayışlara göre bir fikir ortaya atmanın faydasının olmadığını biliyorum.

Karanlık bir tablo gibi görünen bu gerçekler, kaçınılarak, gizlenerek, yok sayılarak, erteleyerek çözülmez. Karanlıklar, aydınlık isteyenlerin gayretleri ile son bulur. Yani, karanlıkların, aydınlığa kavuşarak sonlanması, insanların elindedir.

 

 

Nezle mi, Yoksa Grip miyim? Nasıl Anlamalı ve Ne Yapmalıyım

Nezle bir virüs hastalığı olduğu gibi Kuş gribi, domuz gribi, Honk Kong gribi, Asya Gribi de virüs enfeksiyonlarıdır. Bu enfeksiyonlar hastalığın çıkış yeri,  başladığı bölge veya virüsün ilk yaşadığı canlı türüne göre isimlendirilmişlerdir.

BELİRTİLER GRİP                                              NEZLE

Hapşırma,aksırma                     Hastalığınbaşlangıcında                             Sıklıkla
Ateş                                             38C’ninüzerinde                                   Hafif   
BoğazAğrısı                               Sıklıkla                                                        Sıklıkla
BaşveEklemağrıları                  herzamanveciddi                                     Nadir
yorgunluk bitkinlik                     Uzun süre ve iyileşme sonrası da                                 kısa süreli  Burunakıntısı,tıkanıklığı            dahaaz                                                          Sıklıkla
Bulantı,kusma,diyare   5yaşaltıçocuklardaveyaşlılardasık         Nadir
Göğüs ağrısı                                 Sıklıkla ve ciddi                                           Nadir ve kısa süreli

Görüldüğü gibi nezle birden ortaya çıkan, burun akıntısı, hapşırık, boğaz ağrısı, ateşin genellikle 38 C’nin altında olduğu ve 7 ila 10 günde kendiliğinden geçen bir virüs hastalığıdır. Hapşırık ile çıkan damlacıklarla bulaştığı gibi, bu damlacıkların bulaştığı direk temas ettiğimiz eşyalar üzerinden de insandan insana bulaşarak yayılır. Önemli bir komplikasyonu olmaz ise  kendiliğinden iyileşirler.

Grip ise daha belirgin bir baş ağrısı,  adale ağrıları ve yorgunluğun eklendiği boğaz ağrısı, burun akıntısı ve öksürüğün de olduğu ateşin de çoğunlukla 38 C’nin üstüne çıktığı bir hastalıktır. Bu belirtiler peyder pey virüsün alınmasından iki üç gün sonra başlar ve ilerler. Vücut mukavemeti zayıf kişilerde; üşütme, yorgunluk, uykusuzluk gibi bağışıklık sistemini daha da zayıflatan durumlardan sonra; şeker hastalığı, kalp ve akciğer hastalıkları, kronik hastalıkları olanlar da  grip hastalığı, komplikasyonlara sebep olarak, insan sağlığında ölüme kadar götüren sonuçlara sebep olur.

Bulaşma; insandan insana solunum yolu ile bulaşarak yayılan bir hastalıktır. Endemiler  (küçük bölgeli yayılma ) halinde her zaman ve her yerde görülür. 3 – 5 yılda bir epidemi (geniş bölgeli yayılma ) daha uzun aralıklarla pandemiler (ülkeler arası yayılma ) yapar. Etkeni inflüenza virüsüdür. A,B ve C olmak üzere üç tipi olan RNA grubu virüslerdir. A/H1N1 virüsü, domuzlarda hastalık yapan bir virüs iken yapı değiştirerek insanlarda hastalık yapıcı ve bulaşıcı özellik kazanmıştır.  Griplerin yapmış oldukları epidemilerde değişik serotipler etken olabildiğinden bu alt tip serotiplerinin korunma için üretilecek aşılara yansıtılması gerekmekedir.İnflüenza virüsü dış etkilere dayanıksızdır. Güneş ısısına hassas, ultraviyoleye dayanıksızdır.56 C ‘ de birkaç dakikada inaktive olur. Sabunlu suda 30 saniyede aktivitesi düşer.

İnflüenza salgınları mevsimlerle ilgilidir. Salgınlar ısının fazla iniş çıkış yaptığı zamanlarda görülür. Irk ve cins ayrımı yoktur. Çocuklar ve gençler daha duyarlıdır. Yaşlılar,
kronik kalp-akciğer hastalığı olanlar, diyabetliler, kemoterapi görenler, immun yetmezliği olanlar hastalıkta risk grubudurlar. Hastalığın enkübasyon dönemi kısadır. 1- 2 günde gelişir. Domuz gribinde ise 5 -10 gündür. Hastalık prodomsuz bir şekilde üşüme, titreme ile ateşin 39 – 40 C’ e çıkması şeklinde başlar. Baş, eklem ve adale ağrısı, halsizlik ,bitkinlik şeklinde sürer. Boğaz ağrısı ve yanması şikayetleri ile gelişir. Bazen bulantı ve kusma görülür. Belirtiler salgınlar arasında farklılık gösterir. En bariz belirtisi ateştir ateş 3 – 4 gün kadar sürer. 2. günü sabahı düşüp akşamı tekrar yükselir. İlave enfeksiyon olmazsa 4. günü ateş genellikle düşer. Nispi bir biradikardi vardır. Genel şikâyetlerle birlikte üst solunum yolu sistemi şikâyetleri gelişir.

Hastanın akibeti salgının şiddetine, hastanın yaş ve genel durumuna göre değişir. Hafif vakalarda mortalite (ölüm oranı ) % 0,1 ‘ i geçmezken pandemilerde %10 – 15 ‘e kadar yükselebilir. Bu sebeple A/H1N1 önemsenmeli ve koruyucu tedbirler ihmal edilmemelidir. Risk gruplarının öncelikli olarak aşılanması, hasta olanların ise istirahat dâhil gerekli tedbirleri uygulaması gereklidir.

Ateş düştükten sonra hasta bitkindir. Bu nedenle paçavra hastalığı da  denir. Bazen   2 Haftaya kadar etkisi sürer. Bu özelliği ile iş gücü kaybı etkisi yüksek bir hastalıktır. İnflüenza hastalıklarında komplikasyonlar önemlidir. Vaka kayıpları bunlarla paralellik gösterir. Bronkopnomoni, pnomoni, sinüzit gibi solunum yolu komplikasyonları önceliklidir. Toksik etkisi ile myokardit. glomerülonefrit gelişebilir. Bazen menengoansefalit, nevrit. polinevrit gibi sinir sistemi komplikasyonları görülebilir. Hastalığa yakalananların 3 – 4 gün içinde iyileşmemeleri veya bulantı-kusmada fazlalaşma veya nefes darlığı gibi şikâyetlerin eklenmesi halinde mutlaka doktor kontrolünü gerektirir.

Teşhis tekli vakalarda güçtür. Kesin teşhis virolojik araştırma ile belirlenir. Kronik belirtilere ilaveten nispi bradikardi ve lökopeni önemlidir. Özel serolojik testlerle kesin teşhişi konulabilir. Tedavi spesifik değildir. Yatak istirahati, hijyen kaidelerine dikkat önemlidir. Beslenmede sıvı ağırlıklı bir beslenme tercih edilir. Pyromidon türevlerinden yararlanılır. Antibiyotikler komplikasyona meyil olursa verilir.

Korunma ; inflüenza kontajiyöz bir hastalık olduğundan toplum ve ferdi hijyen kurallarına bu dönemde dikkat etmek gerekir. Hastaların derhal istirahate alınması faydalıdır.
Toplu yaşanılan yerlerin temizliği ve havadar olması daha da önem kazanır. Hasta kişilerin toplu gruplardan uzak durması,el sıkışmaması selamlaşmada
öpüşmemek gibi basit tedbirler önemlidir.Kişisel korunma için inflüenza aşısı geliştirilmiştir.  Aşılama risk gruplarına yapılmalıdır. Bunlar kronik hastalığı olanlar, kalp hastalıkları, diyabetikler, hamileler, immun yetersizliği olanlar ve yaşlılardır. Aşı tek doz yapılır. Aşılama ilk 2 -3 hafta içinde bağışıklık sağlar. Aşılama sonbaharda ve her yıl tekrarlanarak uygulanmalıdır. Aşılama risk gruplarına, işgücü kaybı riskine karşı özellikli alanlarda çalışanlara da yapılabilir.

Bu tür hastalıklarla mücadelede kişisel hijyen şartlarına riayet önemli bir tedbirdir.Salgın zamanlarında kapalı ortamların havalandırılması ve bu tür yerlerde az durulması,  şahısların el ve vücut temizliğine riayeti (sık sık ellerin sabunlu su ile yıkanması), gereksiz el sıkışma ve öpüşmelerin yapılmaması, öksüren- aksıran insanların mendilleri ile gerekli kişisel korunmayı yaparak bulundukları ortamı kirletmemeleri, dengeli beslenme ile vücut mukave-metimizin sürdürülmesi, yeterli fizik hareketlilik ile vücut direncimizin kuvvetlendirilmesi önemli koruyucu unsurlardır.

Konunun gereğinden fazla önemsenerek bir vesvese unsuru haline getirilmesinin doğru olmadığını düşünüyorum. Grip salgınları ve diğer virüs hastalıklarına karşı korku ve endişe ile yaklaşmaktan ziyade koruyucu tedbirlere riayet, genel sağlık kurallarına uyarak vücut mukavemetimizin sağlam tutulması, herhangi bir hastalık durumunda da ilgili uzmana zamanında müracaat ile gereken tedbirlerin alınması ve yapılmasını  sağlamak işin temelidir.

Sağlıklı günler dileriz…

 

Çocuk Eğitiminin Şifreleri

Eğitim denince çocuklar akla gelir. Çocuk eğitiminin toplum hayatındaoynadığı rol çok büyüktür.

Toplumun kültür ve medeniyet alanında yükselmesi,çocukların eğiliminin önemsenmesine bağlıdır. Toplumun temeli ailedir. Aileyi oluşturan bireylerin iyi olması toplumu, toplumun iyi olması da bireyi etkilemektedir.

Ailenin asıl gayesi, neslin devamı olan çocuklardır. Eğer çocuk, iyi davranışlara yönlendirilmezse kötü davranışlara yönelebilir.

İyi bir eğitim için tüm etkenlerin dikkate alınması ve olumlu şekilde yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu konudaki görev ve sorumluluk, toplumun birçok kesimini, fakat en çok da aileyi ilgilendirmektedir.

İyi bir çocuk eğitiminde en önemli ilke, “örnek/model olmaktır”. Yaşayarak eğitmek, bizzat iyi davranış örnekleri sunmak eğitimde tartışmasız kabuledilen bir husustur.

Sadece aile bireylerinin örnek olması yetmez. İyi bir çevre oluşturmak önemlidir. Çocuk her yerde güzel davranışlar görmelidir. Sözlerle telkin edilmeye çalışılanlar, davranışlar ile yalanlanmış olur. Çocuklarda sözlü telkinleri fiil hâline dönüştürmekten çok, gördüklerini taklit etme özelliği hâkimdir.

Bu öğrenme “bilgi, duygu ve davranış kazanma” olarak gerçekleşir. Çocuklar her şeyi, diğer insanların yaptıklarını izleyerek; söylediklerini dinleyerek; nesne ve olaylara bakarak; televizyon, video, CD, internet, gazete, dergi, kitap vb. okuyarak, seyrederek veya dinleyerek; yani “gözlem” yoluyla öğrenirler.

Öğrenilenlerin kalıcı olması için, aile bireylerinin, her zaman benzer tutum vedavranışları “tutarlı” biçimde sergilemeleri gereklidir.

Çocuk, sosyal birey olmayı öğrenirken özdeşim yapacağı bir modele ihtiyaç duyar.  Genellikle özdeşim nesnesi anne baba olmaktadır, fakat diğer aile fertleri de olabilir.

Aile eğitimindeki ikinci önemli ilke, ailede iyi bir iletişim ortamının oluşturulmasıdır. İletişim, kişiler arasındaki karşılıklı bilgi, duygu, tutum, beceri yanidavranışların paylaşılması demektir.

İki insanın karşılıklı konuşmasında bir bilgi alış verişivarsa, bu bir iletişimdir. İletişim, “ne söyleyeceğini bilmek, bunu ne zaman söylemenin daha uygun olacağına, nerede söylemenin doğru olduğunakarar vermek, en iyi nasıl söyleyeceği hususunda fikir yürütmek, olayları basite indirgeyerek sunabilmek, akılcı bir dille, karşıdaki kişiyle göz teması kurarak konuşabilmek, dikkati yoğunlaştırabilmek, karşıdaki kişinin verilen mesajı anlayıp anlamadığını” kontrol edebilmektir.

Aile içi iletişim denilince, eşlerin birbirleriyle, varsa çocuklarla ve diğer aile bireyleriyle bilgi alış verişini anlıyoruz. Aile iletişiminin iyi olması, aile bireylerinin hayatı paylaşmalarıyla mümkündür. Evi paylaşmak, hayatı paylaşmak anlamına gelmemektedir.Hayatı paylaşmak evde iş bölümü yapmak da değildir.

Evde sadece maddî şeyler değil manevî şeyler, duygular da paylaşılıyorsa yani birlikte yaşanılıyorsa hayat paylaşılıyordur. Hayatı paylaşmak, hayatın güçlüklerini beraber karşılamak, sevinçlerini beraber yaşamak ve bundan da keyif duymaktır.

Aile içi ilişkiler dikkat ve özen ister. Birbirlerini seven eşlerin çocuklarına duygusal olarak daha iyi bir gelişme imkânı sunacakları muhakkaktır. Çocuğu asıl etkileyen, anne babanın birbirlerine karşı olan davranış biçimidir.

“Eşlerin, başkalarının yanında ciddi tartışmalara girişmeleri, birbirlerine karşı rencide edici sözler söylemeleri veya birbirlerinden tamamen uzak durarak hiç iletişime geçmemeleri” hem kendileri, hem de çocuk için sonun başlangıcıdır.

İyi iletişimin etkenlerinden biri de empatidir. Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarakanlamasıdır.

Aile eğitiminde üçüncü ilke, çocukların gelişim özelliklerine göre eğitilmesidir. Çocuğun çeşitli dönemlerdeki gelişimsel özellikleri bilinerek her dönemin ihtiyaçları, ilgi ve arzuları anne babatarafından karşılanmalıdır.

Aile eğitiminde dördüncü ilke, dengeli bir disiplin uygulanmasıdır.. Çağdaş eğitim anlayışında, “disiplin; sorumluluk kazandırma” anlamındadır. Disiplin kızgınlık ya da sertlik içermez, yararlılık, düzen ve belirlenmiş kurallara işaret eder. Disiplinin amacı: “Sevgi ve güven ilişkisini geliştirmek”,Benlik değerinin temelini atmak”.Başkalarını anlayarak ve onların kişiliklerine saygı göstererek model görevini gerçekleştirmektir.”

Aile eğitiminde beşinci ilke, ödül ve cezanın yerinde kullanılmasıdır. Anne baba en değerli ödülün, “Çocuğa, sevgi ve ilgi göstermek, güzel sözlerle övmek, takdir ve tebrik etmek” olduğunu bilmelidir.  Ödül, rüşvet haline gelirse ve çok sık ve gereğinden fazla verilerek çocuğu şımartırsa fayda yerine zarar getirebilir.

Dayak atmak çaresizliktir. Çaresizlik, bilgisizlikten doğar. Şiddet, entelektüel birikimin, duygusal derinliğin ve aklın bittiği yerde başlar. Şiddet cehaletin göstergesidir.

Disiplin baskıya dönüşmemeli, özgürlük sınırsız olmamalıdır. Aşrı korumak kadar, aşırı baskı da yanlıştır.

Çocuk sokağa bırakılmalıdır, ama sokakta bırakılmamalıdır. “Çocuğa çok baskı yapılırsa ‘utangaç’, hiç terbiye verilmezse ‘utanmaz’ olur” diyor R. Şükrü Apuhan.

Utangaç olmayan, fakat utanmasını bilen, kendini ifade edebilen fakat saygılı olan, nazik fakat hakkını savunan çocuklar yetiştirmeliyiz.

Sevgiyle kalın…

 

KAYNAKÇA

1-Aydın, O. Okul Öncesi Dönem Çocuğunun Gelişim Özellikleri.

2-Çamlıca, Sait. Çocuk Eğitiminde 33 Hata. Akis Kitap Yayıncılık Sanayi Ticaret A.Ş. İstanbul:2010.

3-Jersild, Arthur T.Çocuk Psikolojisi. Çeviren: Gülseren Günce, AÜ Eğitim Fakültesi Yayınları. Ankara:1979.

4-Weilberger, Linda S. Çocuk ve Disiplin. Çocuğunuza Davranış Yöntemleri. E. Yayınevi, İstanbul:2010.

 

 

Mevlâna’nın Mesnevîsi (3)

0

Her şeyden önce, gördüğümüz ve hissettiğimiz varlıklara hikmet gözüyle şöyle bir bakalım. Önce, güneşe ve muntazam olan hareketine dikkat olunsun. Güneş kendinden habersiz bir cisim iken; her sene, her ayda, her günde mevsimlere göre belli olan vakitlerde, mevki ve yerlerde görünür.

Sonra, gece olunca sayısı milyonlara varan yıldızlara bakılsın. Astronomların, yıldız ve gök ilimleriyle uğraşanların söz birliği etmeleri üzere, yalnız dünyadan görünebilen milyonlarca yıldızların her biri tam bir düzen içinde büyük bir görev yapar.

Seri hareketlerinde biri birine zarar vermez. Hepsi itaatli hizmet ediciler gibi, belli ve düzgün bir şekilde tayin edilmiş zamana göre hareket ederler. Onları seyreden akıl sahipleri; bu durum karşısında hayret ederler. Devinim ve hareketleri o derece muntazamdır ki, meselâ yüz ve yüz elli sene sonra fezadaki bir yıldızın; çok geniş olan semanın hangi noktasında bulunacağı, astronomlarca kolayca bilinir.

Bununla beraber bu bilinen muntazam hareketleri yerine getiren semadaki yıldızların varlığı; dünyamız gibi (s. 19) tamamen cansız varlıklardan, akıl ve idrâk yâni algıdan mahrum ve yoksun zerre ve atomlardan meydana gelmiş cisimlerdir.

Bunlar, bu olağanüstü düzgün hareketi nerde buldular?

Bu büyük intizam Yaratıcılarının emri değil midir?

Yoksa ahmak inkârcının fikri gibi, tabiat vasıtasıyla ya da tesadüf ve raslantı çeşidinden olarak mı meydana geldi.

Derin bir fikir ile düşünüldükçe anlaşılır ki, âlemde görülen bu hayret verici düzen için “tesadüf” / raslantı ve “tabiat” sözleri aslında anlamsızdır. Her nasılsa dikkatsizliklerle ya da inatla kullanılır iki lâfız ve sözdürler. Çünkü dünya ve diğer gökteki yıldızlar; bütün kimyacıların ve filozofların söz birliği etmeleriyle anlaşılmıştır ki, aslında anlayış ve harekete kabiliyetsiz atomlardan meydana gelmiş cisimlerdir. Üstelik akıllı ve idrak sahibi / algı yeteneği olmadıktan başka vücut mayaları olan atomlar gibi, hareket ettirici olmaksızın hareket etmeye iktidar ve güçleri yoktur.

Toprak, taş ve diğer cansız varlıklar gözlerimizin önündedir. Harekete geçirici olmayınca, hareket edemezler. İnsanın bedeni bile en mükemmel terkip ve sentezlerden ibaret iken, parçalara ayrılsa, ayrı ayrı parçaların; harekete geçmeye güç ve iktidarları yoktur. Ancak hayatta yani canlı iken hareket eder.

Fakat bu hareket, eserleri meydanda olan ruh vasıtasıyladır. Ruh gidince hareket kalmadıktan başka; maddî / maddesel varlıkların en güzeli olan insanın bile bedeni unutulmaya mahkûm, ürkütücü bir varlık olur.

Zerre ve atomların harekete geçmeye güç yetirememeleri bahse değer bir mes’ele ve konu değildir. Bundan dolayı zerre ve atomlardan meydana gelen; rûh ve arzudan mahrum ve yoksun ne kadar cisim ve yıldızlar var ise, bunların; bir harekete geçirici olmayınca hareket eylemeleri kesinlikle imkânsızdır.

Bu cihet sabit olmuş iken rûh, akıl ve arzudan mahrum olan milyonlarca gök cisimleri; harekete geçiren olmadığı halde, nasıl akıllıca hareketler yapabiliyor? Harekete geçiren olmaksızın nasıl güçlü olabilir? Nasıl görülen ve bilinen hareketlerini yapabilir? Özellikle nasıl bu haldeyken yörüngelerini bulabildiler?

Bu hareket tesadüfen geldi, bu intizam tesadüfen bulundu denilirse, insaf olunsun ki bu bahiste tesadüf sözünü yalnız dil söyler. Ama akıl ve vicdan reddeder.

İnkâr edenler bile bir süreden beri tesadüfü hemen terk etmişler. Gökteki yıldızların düzgün bir şekilde olan hareketlerine sebep olarak şunu görmüşlerdir: Tabiatta olan genel kanunlar yani çekim kanunu ve hararet gibi şeylerdir, derler.

(Abidin Paşa’nın (1843 – 1908) “Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerif” adlı eserinden sadeleştirilerek alınmıştır.)

 

 

Kelimelerin Seyir Defteri

0

Düzeltme ve Özür

05 Aralık 2015 Cumartesi günü yayınlanan röportajda Sayın D. Mehmet Doğan’ın, Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı olduğu belirtilmiştir. Sayın Doğan, Birliğin Kurucu Genel Başkanı ve Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı’dır.  Kendilerinden ve hâli hazırdaki Genel Başkan Prof. Dr. Prof. Dr. HİCABİ KIRLANGIÇ Beyefendiden, siz değerli okuyucularımdan özür dilerim. Çetinoğlu

Kelimelerin Seyir Defteri

Sunuş yazısında D. Mehmet Doğan, meâlen şu açıklamayı yapıyor: ‘Sözlükler; kamus, okyanus olarak adlandırılır. Sözlüklerin ihtiva ettiği kelimeler ise okyanusta seyreden gemiler gibidir. Gemilerde ‘seyir defteri‘ bulunur. Seyir defterine, gemide yaşanan ve denizde karşılaşılan hâdiseler yazılır.’

Kelimelerin Seyir Defteri‘nde, kelimelerimizin dil devrimi sırasında ve sonrasında mâruz bırakıldığı muameleler üzerinde durulmaktadır.

O bölümlerden birkaç paragraf:

Adına ‘Kılavuz’ denilmekle birlikte; ‘İşte Türkçe bundan ibarettir. Bunlara bakarak yazacaksınız!’ dercesine, dil devrimcilerince 1935 yılında hazırlanan kitapta 8.000 kelime vardı. Birkaç misal: duruştay (mahkeme yerine), göçeyıl: hicrî, göçgün: müteveffa, ilbay: vali, ilçebay: kaymakam, urbay: belediye, ildeş: hemşeri, sayıstık: istatistik.    1945 yılında ‘Türkçe Sözlük’ yayınlandı. Orada 15.000 kelime vardı.” (s: 27)

Osmanlı ve İslamiyet’le bağlarımızı hatırlatan kelimeler tasfiye edilerek yerine; kestör, administrator, general, onur, teori… kelimeleri konuldu. ‘Maarif Vekâleti’nin adı, ‘Millî Eğitim Bakanlığı’na döndürüldüğü için ‘eğitim’ kelimesini milletimiz kullanmak mecburiyetinde kalmış, ‘maarif’ kelimesi ile birlikte kardeş ve akraba olan tam 12 kelime, dil hazinemizden tasfiye edilmiştir. Bununla iktifa edilmemiş, maarif kelimesinde mânâ kaymasına sebebiyet verilmiştir. Maarif, marifetin çoklu şekli yani ‘marifetler, bilgiler’ demek. Bakanlık adı olunca, ‘eğitim ve öğretim, talim ve terbiye sistemi’ manası veriyor. Maarifin kültür karşılığı olarak kullanıldığı da olmuş.” (s: 32)

Türkçemizin başına gelenler veciz cümlelerle özetleniyor: “Bundan 80 sene önce ona bir zehir içirildi, deva diye, hâlâ kendine gelemiyor. Üzerinde ‘Dil Devrimi’ yazan yüksek dozlu bir ilaç!” (s: 37)

41. sayfada; ‘Komşuluk‘ hakkındaki yazıda;  Dil üzerinden, temelinde İslam bulunan millî kültürümüzün güzelliklerini ilmik ilmik işleyen satırlar dikkat çekiyor.

43, 44, 45, 46. sayfalarda Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından değişik tarihlerde hazırlanan eserlerde kelimelere verilen karşılıklılarla alakalı karışıklıklar belirtiliyor. Mesela ‘evren‘, ‘acun, ‘kâinat‘ kelimelerine; 1935’te yayınlanan ‘Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu‘nda, 1945 yılında yayınlanan Türkçe Sözlük‘te, 1983’te, 2011’de farklı karşılıklar verildiği belirtiliyor.

Mehmet Doğan’ın eserinin tek öznesi TDK Sözlükleri değil. Şarkılardan türkülere, manilerden ilahilere, müzikten bilmecelere kadar, edebiyatımızın zenginlikleri de sergileniyor.  Muhayyerden hüseyniye kadar makamlar, sonra muhayyer makamından Ankara keçisine, tiftikten ‘moher’e, İngilizce yazılışı ile ‘mohair’e geçiş yapılıyor. Muhayyile maharetleriyle ve kelimeler-heceler üzerinde hayranlık uyandıran gösterilerle okuyucunun sayfalara gömülmesine ve satırlar arasında kaybolmasına sebebiyet veren kalem oyunları sergileniyor.

Kelimelerin Seyir Defteri; Türkçe meraklıları ve kelime hazinesini zenginleştirmek isteyenler için, alışkanlık yapacak türden bir kitap.

Kelime sihirbazı‘ veya ‘kelimeler dedektifi‘ olarak vasıflandırılabilecek yazarın satırlarını sâkin bir ortamda, sâlim bir kafa ile okuma fırsatını bulamayanlar, ikinci defa okumanın hazzını tadacaklardır. Eser aynı zamanda; Türkçe ders kitabıdır: Okuyucuyu; sıkmadan, yormadan sarf, nahiv, söz dizimi, kelime bilgisi, telaffuz ve etimoloji sahâsında bilgi sâhibi yapıyor. Kitabın adı; ‘Derdimiz Türkçe‘ de olabilirdi, ‘Dersimiz Türkçe‘ de…

Kamusun Namusu‘ başlıklı ikinci bölümde Türkçemizin bu gün karşı karşıya bulunduğu problemlerin kökleri hakkında bilgiler veriliyor. ‘Günümüzdeki Türkçe neden bu kadar perişan? O’nu bu hâle kim getirdi?’

Yazar, bu soruların cevabını açıkça yazmamış olsa da okuyucu anlıyor.

Bu bölümde yer alan dikkat çekici cümleler:

-1890 yılında yayınlanan Redhause Türkçe-İngilizce Sözlükte 93.000 madde başı, 30.000 madde içi kelime vardı. 1945 yılında TDK’nın yayınladığı Türkçe Sözlük, 20.000 kelimeden ibarettir.

-20. yüzyılda Türkçeye yapılan muamele, hiçbir dile yapılmadı. Hiçbir köklü millet ve topluluk, alfabesini değiştirmedi. Hiçbir medeniyet dili ‘devrim’e maruz kalmadı.

-TDK’nın 1945 yılında hazırladığı ‘Sözlükte ‘hâfız‘ kelimesinin karşılığı; ‘Kur’an’ı ezberlemiş kimse‘, ‘aptal‘ olarak veriliyor. Sonraki baskılarda ‘aptal’ yeterli bulunmamış, ‘ahmak‘, ‘bön‘ de eklenmiş.

-Osmanlılar; Arapça, Farsça ve Türkçe kaynaklı terimler yaptılar. TDK bunları ‘yabancı’ sayıyor, Latince köklerden yapılmış terimleri yabancı saymıyor. İşte ‘ulusal dil’ anlayışı.

-TDK başlangıçta ‘abdest’sizdi!

-Dilimizi kaybedersek, her şeyimizi kaybederiz.

-Gaspıralı İsmail Bey’i hatırlamazsak, kendimizi unutmuş oluruz.

Dilin Tetiği Bozuldu, dil inceliklerine meraklı olan herkes tarafından zevkle okunacak bir kitap.

-Bütün dünya bilir ki dilde ‘devrim’ olmaz. Biz yaptık oldu!

-Câhil bilmez, eleştirir!

-Türkçe, başlangıcından beri Osmanlı Devleti’nin resmî dili idi. Delil: 1876 yılında hazırlanan Kanun-ı Esasî. (Yâni Anayasa)

D. Mehmet Doğan Türkiye’nin belki de tek ‘Sözlük münekkidi’. TRK’nın deyimiyle ‘Sözlük eleştirmeni’… Sadece münekkit değil, sadece kelime hazinesi zengin bir yazar değil. Ufku ve alaka alanı da çok geniş bir edebiyatçıdır. Ele aldığı kelimenin halk edebiyatındaki, divan edebiyatındaki, şarkı ve türkülerdeki yerlerini de okuyucuya sunuyor.

Not: Kitabın tashih ve kontrol hizmetlerini gerçekleştiren elemanın sonraki çalışmalarında daha dikkatli olması arzu edilir.

13,5 X 21,5 santim ölçülerinde 200 sayfalık kitap, Ekim 2015’de okuyucuya sunuldu.

Yazar Yayınları:

Müdafaa Caddesi Nu: 10, Daire: 13 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.212-417 34 72

Belgegeçer: 0.212-232 05 71 e-posta. yazar@yazaryayinlari.com // www.yazaryayinlari.com

 

D. Mehmet Doğan:

1947 yılında, Ankara’nın Kalecik ilçesinde doğdu.

Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan 1972 yılında mezun oldu.

1972-1974 yıllarında Türk Tarih Kurumu Yeni Türkiye Araştırma Merkezi’nde, 1974-1975 yıllarındaDergâh Yayınları’nda, 1977-1978 yıllarında TRT Kurumu’nda çalıştı.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin kuruluş çalışmalarını yürüttü ve Birlik Yayınları’nı kurdu. 1980’de Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi’nde sözleşmeli film yapımcısı ve senaryo yazarı olarak çalışmaya başladı. Film Denetleme Kurulu üyeliği yaptı. Zaman Gazetesi’nin yayın kurulunda yer aldı ve bu gazetede 1986-1987 yıllarında ‘Kimlik‘ başlığı altında günlük, 1991-1992 yıllarında Yörünge Dergisi’nde haftalık yazılar yazdı. 1991-1993 yıllarında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yazarlık dersleri verdi. 1994-1996 yıllarında Vakit (Akit) gazetesinde günlük yazılar yazdı ve aynı yıllarda Birlik Medya A.Ş.’nin Genel Müdürlüğü’nü yaptı. TBMM tarafından Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeliğine seçildi. Bu görevi 1996’dan 2005 yılına kadar devam etti.

Hareket, Türk Edebiyatı, Mavera, İslâm, İlim ve Sanat, İzlenim ve Nehir dergilerinde yazdı. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi ve Türk Aile Ansiklopedisi’nin yayınını yönetti. Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı ve Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın kurucularından olan Doğan, 1978-1996 yılları arasında Türkiye Yazarlar Birliği’nin genel başkanlığını yaptı. Hâlen Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı’dır ve Derin Tarih Dergisi’nde yazmaktadır.

Yayınlanmış eserleri;

Batılılaşma İhaneti (1975, 35. Baskı), Tarih ve Toplum – Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu (1977), Büyük Türkçe Sözlük (1981, 25. Baskı), Dil Kültür Yabancılaşma (1984, 5. Baskı), Okullar İçin Büyük Türkçe Sözlük (1984), Halka Karşı Demokrasi (1988), Camideki Şair – Mehmed Âkif (1989, 5. Baskı), İlk Sözlük (1989), Türkiye’de Darbeler, Müdahaleler ve Siyasî Sistem (1990), Bir Savaş Sonrası İdeolojisi: Kemalizm (1992), Kültürel Savaş ve Savaş Kültürü (1992), İletişim veya Dehşet Çağı (1993), Temel Büyük Türkçe Sözlük (1994), Kitaplık Kılavuzu (1996), Türkistan – Türkiye Gergefinde İran (1996), Turkendülüsiye – Hilâl Operasyonu (1998, 2. Baskı), Bir Lügat Bulamadım (2001, 2. Baskı), Yüzyılın Soykırımı (2004, 3. Baskı), Mağlubiyet ideolojisinin Sonu (2007, 3. Baskı), Devlet Sözlük Yazar Mı? (2007), İslâm Şairi – İstiklâl Şairi Mehmed Akif (2. Baskı, 2008), Son Darbe Ergenekon (2010),  Türk Kimliğinin Coğrafyaları (2010),  Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş (2013),  Ömrüm Ankara – Bir Ankara Şehrengizi (2014), Kelimelerin Seyir Defteri (2015).

 

 

DERKENAR:

Türkçenin Avrupalılaşması

 

Kültür inkılâbımızın en mühimini ve müşkilini, şüphesiz, Türkçenin Avrupalılaşması teşkil eder. Zîrâ dilimizi bir yandan geri şark dillerinden ve İslâm tesirinden kurtarmak, öte yandan bizzat Türkçenin kelimelerini ve yapısını da Fransızcaya benzetmek, Frenkçe kelimelere de imtiyaz tanımak mecburiyetinde idik. Nitekim bu en ağır mes’ele karşısında yılmadık; Türkçeyi kısa zamanda Asyaîlikten kurtarma inkılâbını da başardık. Artık bugün Fransızcaya benzeyen bir Arı-Türkçe teşekkül etmiş, yazan ve okuyanı sıksa da, yine cazibesi herkesi sürüklemiştir.

Bu inkılâba ‘mektep’le başladık; bu kelimeyi Arabistan çöllerine sürüp yerine Paris’in güzel ecole’ünü davet ettik ve bu sayede ‘okul‘ kelimesini kazandık. İlk zamanlarda genel kelimesi ile alay edenler, bugün onun generalin oğlu olduğunu anlıyor, dillerinden düşürmüyor ve ‘umûmî’ye yüz vermiyorlar. Biz millete, hâkimiyetten daha üstün olduğu için, hegemonie (hegemonia: üstünlük, tahakküm)’den gelen egemenlik hakkını verdik. Avrupalı asaleti dolayısıyle de onu Meclis’in alnına kazıdık. Kahraman Türk Paşalarının Avrupa’da bıraktığı dehşetin garplılaşmamıza engel çıkaracağını takdir ederek, generallerimizle onların generalleri arasına girmeğe muvaffak olduk. Fransızcanın -al eki olmasa idi ulusal, doğal kelimelerinin sıkıntısını çeker mi idik? Şalvar üstüne kravat ve silindir şapka yakışmadı. Fakat Arapça kelimeler dinsel, cinsel şekillerini alarak medenîleştiler ve yaşama hakkını kazandılar.

Türkçenin cümle yapısı (sentaks) mantıka uygundur; ama Avrupa dillerine aykırı idi. Bu sebeple ikinci büyük bir devrim’e ihtiyâç vardı. İşte bugün devrik cümle merakı da bundan ileri gelmiştir.

Güneş-Dil Nazariyesi sayesinde Yunan, Avrupa ve Arap dillerinin Türkçeden çıktığı isbât edilince, mevcûd bütün kelimelerin sâhibi olduğumuzu anladık. Nitekim tarihçilerimiz de bütün eski medeniyet ve kavimlerin Türklerden geldiğini meydana koymuşlardı. Meşhur İsviçreli âlim Eugene Pittard bile,  bir konferansında,  Türklerin ecdatları Hititlerle iftihar edebileceklerini söyleyince, hem ilme, hem de bize hizmet etmiş sayıldı. Zira bu ifade ile Hititlerin Türk değil, Türklerin Hitit olduğunu pek az kimse fark etti. Bununla beraber, bu da davamıza aykırı değildi.

Hakikatte, Güneş-Dil, ilmî bir nazariye değil, bir siyaset, bir strateji idi ve hedefi de resmî dil sıfatıyla Türkçenin hem kelime hazinesinin, hem de -ondan daha vahimi- bünyesinin Fransızcalaştırılması idi ki ‘Öztürkçe’ uydumasıyle bu hedefe ulaşılmış bulunmaktadır. Bu suretle dil devrimi bir müddet uyutuldu ve Arapça kelimelere ikamet hakkı tanındı. Hâlbuki bu ilmî keşiflere ağmen, Türkçenin Avrupalılaşmasına yeniden hız vermek ve aslen bizim olan Frenkçe kelimeleri almak zarureti anlaşıldı.  Bilimcilerin açtığı yolda herkes de dilci oldu; her gün yeni kelimeler keşfedildi. Bu devrim de yeni bir devrimbaz nesil yetiştirdi. Arı dil, yeni Ana-Yasa’nın da himayesine alındı.

Yeni kelimelerin % 90 uydurma olduğundan ve fakir bir Arı-Türkçenin meydana çıktığından şikâyet edenler, dil devrimini kavrayamamışlardır. Bir kere, bütün dillerde ve Avrupa lisanlarında kaidesizlikler hüküm sürerken Türkçenin bu derece mantıkî ve kıyasî olması normal değildi;  Avrupalılaşmasına da engeldi. Mekteplerden gramerin kaldırılması, gramer dışı yazıların moda olması ve herkese kelime uydurma salâhiyetinin tanınması devrimin yüksek gayesidir. Bu sayede, Türkçe, serseri kelimeler ve devrilmiş cümlelerle dolmuş ve kültür İhtilâlı’nın  [diğer tabirle, jenosidinin] şaheser örneği meydana çıkmıştır.

Fakirleşmeden bahsedenler de kültür inkılâbına uymak mecburiyetindedirler. Gerçekten, dil, kültür ve muhakeme derecesine göre, kelimeye ihtiyâç gösterir. Yeni kuşak, hatta bir kısım yüksek mevki sahibeleri ve üniversite hocaları bile ağır Türkçeden kurtulmuş ve Arı dil ile rahata kavuşmuşturlar. Artık zengin dil budalalığından kurtulmalıyız. Nitekim proletarya asrında, dil zenginliği efsanesi de tarihe karışmıştır. Nâzım Hikmet de, ‘düşmanıyız asaletin kelimelerde bile…’ diyerek işareti vermişti.

Böylece kültür inkılâbının sayısız zaferleri hakkında bâzı örneklere işaret etmiş bulunuyor ve bu hususlarda hâlâ bilimsel yapıtların çıkmadığına da üzülüyoruz.

 

(Prof. Dr. OSMAN TURAN: Türkiye’de Siyâsî Buhranın Kaynakları / Ötüken Neşriyat 2000)

 

 

KUŞBAKIŞI:

Dünyaya Hükmeden Türk Devletleri:

Yazar Aytekin Gezici 14 X 21 santim ölçülerinde, 366 sayfalık kitabında, aşağıdaki soruların cevabını vermeye çalışıyor:                 – Türklerin kurduğu hâkimiyetlerin temel özellikleri nelerdir?

– Türkler nasıl Müslüman oldu?

– Geçmişten günümüze Türk Devletleri Tarihi Nasıl başladı? Nasıl gelişti?

– Hun Kültürü öncesinde Türk Bileşimleri nelerdir?

– Türk Boyları Hangileridir? Temel Özellikleri Nelerdir?

– Türklerin kurdukları İmparatorluklar Hangileridir?

Kitabın yayın yılı: 2013

Tutku Yayınevi: Şehit Mustafa Doğan Sokağı Nu: 92/1 Çankaya Ankara Tel: 0.312-442 73 95

Belgegeçer: 0.312-442 73 97 e-posta: info@tutkuyayinevi.com www.tutkuyayinevi.com

 

Çan’ın Kayıp Mirası:

Çanakkale’nin ilçesi Çan, bundan yaklaşık 200 yıl önce, orta büyüklükte bir yerleşim merkezi idi. Burada; zamanın büyük kadılarından Ali Efendi-zâde Mehmed Emin Efendi bir vakıf kurdu. Vakıf; şehrin imarından, eğitimine, din hizmetlerinden sosyal yardımlarına kadar pek çok alanda faaliyet gösterecekti. Vakıflar Genel Müdürlüğü Dış İlişkiler Daire Başkanı Davut Gazi Benli, bu vakfın hikâyesini anlatıyor.

Çan Belediye Başkanlığı Yayını:

Telefon: 0.286-416 60 90 Belgegeçer: 0.286-416 23 66 e-posta: info@can.bel.tr

Çin Üzerinde Kızıl Yıldız:

Çin’de 14 yıl kalmış Amerikalı gazeteci Edgar Snow, Çin Devrimi’ni anlatıyor. Enis Esmer tercüme etmiş.

Snow, kuşatma altında bulunan Kızıl Bölge’ye geçmiş, Komünistler öncülüğündeki gerilla savaşının dayandığı köylüler ve Kızıl Ordu askerleriyle yüz yüze görüşmeler yapmış. Eserinde bu görüşmeler ışığında merak edilen mevzuları okuyucuya sunuyor.

2015 yılında yayınlanan kitap, 14 X 20 santim ölçülerinde, 624 sayfadır.

Yordam Kitap:

Barbaros Bulvarı Nu: 47/3 Beşiktaş, İstanbul Telefon: 0.212-328 10 20 Belgegeçer: 0.212-328 19 22

e-posta: bilgi@yordam.com internet: www.yordam.com

Kısa Kısa… Kısa Kısa…

1-ENVER: Murt Bardakçı / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

2-SÜRGÜNDEKİ HÂNEDAN: Ekrem Buğra Ekinci /  Timaş Yayınları

3-KELEBEĞİN KADERİ: Başak Sayan. Destek Yayınları

4- SADE/CE: Editör: Filiz Otay Demir / Remzi Kitabevi

5-BENAZİR: Yaşar Seyman / Bilgi Yayınevi

 

 

Sarıkamış, Ah Sarıkamış!!!

Tek tekbirde / 22 takvim devrildi dağlardan

Zemheride / Devlet-i Âliyenin şanı için

İleride / Ödensin diyeti vakit kalbe dayandığı an

Ve haczedilsin yaşamak / 76 bin civanın canı için

 

Bir kardelen gülümsemesi gibi

Çekildik doruklardan denizlere

Ipıssız mermiler yaktı ağıdımızı

Karlı – mayınlı sevgiler döküldü benizlere

 

Ben Urfa’nın Halfeti köyünden Viran Osman

Mavzer sırtıma maraz

Ben ninnisiz doğdum anam / Ölüm hüznümü saramaz

 

Karla karışık hasret dokunamaz göğsümüze

Ki biz Hızır’ın boz güvercinleriyiz

Siz günü yaşarsınız, güneş değer içinize

Bizimse gecemiz yok, kıyamet habercisiyiz

 

Çorum Osmancık’tan Halil oğlu İsmail

Rütbesi er, kınalanmış asker

Emret kurbanınım / Kumandanım bunu bil

 

Ağıdımız henüz bestelenmedi

Destanımız kaldı yetim

Kafiyelerin zincirine sığmaz ki

Benim bu beyaz mahkûmiyetim

 

Sarıkamış’tayım ağam, sararmış bir yaştayım

Yüreciğim üşüyor çavuş / Bir garip telaştayım

 

Bilinmese de kıymeti sevdamız dağlarcadır

Ki beyaz bir örtüden başka süsümüz yok

Konuşursak karışmayın lisanımız karcadır

Kabir aramayız, kefen lüksümüz yok

 

Kardelenlerin açmaya korktuğu rakımlarda

Zemherinin avuçları bir titreme nöbetiydi

Bir dağ gölgesi gibi beliren bir damla kanda

Çığ düşüren bir şehidin heybetiydi

 

Aydın’ın Çine kazasından Sarı Cemil

Konuşamam paşam / Beni gözyaşlarıma bağışla

 

Ben sana ne diyeyim güzelliği gölgeleyen er

Gel ey bizim heyecanımıza da bir top kar düşür

Ey merhamete kumandan ey sonsuz nefer

Kardelenler üşür ama bu bir diriliş düşüdür

 

Ayaklarımı hissetmiyorum dizime kadar

Dürbünün demirleri gözüme yapıştı ağlayamam

Gece 3-5 nöbetçisi Keşanlı Satılmış / Yüzbaşım, görev tamam

 

Allahuekber Dağlarında her kış

Tüter hüzünsoylu kardelenler

Gün susar, ağaçlar alkış tutarmış

Kalktıkça karlar altından ölenler

 

Bizi anlatacak tablo boydan boya ak olacaktır

Ipıssız destanımıza 100 yıl sonra bakılacaktır

 

Dağlar ayağa kalksın, denizler göğe aksın!

Dalgalar sussun, toprak bu yana baksın!

Dur bre Mevlâna’nın müridi dünya;

Kar şehitlerine fâtihalarla selâm duracaksın!

 

 

Özer Ravanoğlu, Kırgızistan’ı Anlatıyor.

Giriş:

Kırgızistan, 198.500 kilometrekare yüzölçümüne, 5.000.000 civarında nüfusa sahip bir Türk cumhuriyeti. Kişi başına millî geliri 1.000 doların altında. Gelir dağılımı dünya ölçülerine göre çok bozuk. Zengini sayıca az fakat varlık açısından çok zengin. Fakiri ise açlık sınırının altında.

Parlak bir görünüm oluşturmayan bu özelliklerine rağmen Kırgızistan’ın, önemli ölçüde  uranyum yatakları ve zengin su kaynakları bulunuyor. Son derece önemli jeostratejik konuma sahip. Bu özelliği sebebiyle Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin, Kırgızistan’ı etkileri altına almaya çalışıyorlar. Bu maksatla kirli eller, mütemadiyen Kırgızistan’ın yaralarını kaşıyor.  Bu sebeple ülke bir türlü huzura kavuşamıyor.

Kırgızistan, Issık Gölü ile Asya’nın orta yerinde bir küçük İsviçre’dir.

Turizm açısından göz kamaştırıcı bir potansiyele sahip olmasına rağmen tanıtımı yapılamadığından gelir getirmiyor.

Ülke, kuzeyden Kazakistan, batıdan Özbekistan, güneyden Tacikistan, güneydoğu ve doğudan Çin ve Çin işgalindeki Doğu Türkistan ile çevrili.

Nüfusun % 62’si Kırgız Türklerinden oluşuyor. % 38’i ise, aralarında kültür ve inanç farklılıkları bulunan 80’e yakın etnik grubun karışımıdır. Ülkenin, çok az olan verimli topraklarına, Çarlık Rusya ve Sovyetler Birliği döneminde; Ruslar, Ukraynalılar ve Almanlar yerleştirilmiş. Bu sebeple yerli halkın büyük bir bölümü; Afganistan ve Pamir bölgesi başta olmak üzere, komşu ülkelere göç etmek mecburiyetinde kalmışlar. Halkın başlıca gelir kaynağı, hayvan ve sebze yetiştiriciliği, göl balıkçılığı, arıcılık, ipekböcekçiliği gibi işlerdir.

Çin kaynaklarına göre en eski Türk kabilelerinden biri olan Kırgızlar, ilk devletlerini Milattan Önce İkinci yüzyılda kurdular. Sonra Hun İmparatorluğu yönetimi altında yaşadılar. Hakas Devleti de Kırgızlar tarafından kuruldu. 6. yüzyılda Göktürk Devleti hâkimiyeti başladı. İslâmiyet 8. yüzyılda. Karahanlılar döneminde bölgede yayılmaya başladı.  840 yılında yeni bir Kırgız Devleti kuruldu ise de Cengiz Han, Kırgızları yönetimi altına aldı. 1399’da başlayan kısa süreli bağımsızlıktan sonra Emir Timur hâkimiyeti başladı. 1856’da Ruslar Kırgız topraklarını işgal ettiler. Bu tarihten sonra da bölgede yaşayan Kırgız, Özbek, Kazak ve Türkmen grupları arasındaki eski anlaşmazlıkları diriltmeye başladılar. Günümüzde, kanlı çarpışmalara sebebiyet veren olaylar, o dönemde tohumu atılan ve geliştirilen kirli düşüncelerin ürünüdür.

Sovyetler Birliği’nin erken dönemlerinde Kırgızistan, Özbekistan sınırları içerisinde Muhtar Bölge idi. 1936 yılında, Moskova’ya bağlı Kırgızistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine Kırgızistan bağımsızlığına kavuştu ve Kırgızistan Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilan edildi.

Aynı zamanda fizik bilgini olan Askar Akayev, Devlet Başkanı oldu. Akayev, son derece iyi niyetli, Türk Cumhuriyetleri içerisinde en demokratik olan liderdi. Ancak, Rusların eğitim politikaları sebebiyle ülkede kültür seviyesi düşüktü. Halk fakirdi. Böyle ortamlarda demokrasinin yerleşmesi ve gelişmesi mümkün değildir. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Askar Akayev, ülkeyi 14 yıl kimsenin burnunu kanatmadan yönetti. George Soros’un parmağının bulunduğu ayaklanma bastırılamayınca ülkesini terk etmek mecburiyetinde kaldı. Yerine gelen Kurmanbek Bakıyev de benzer bir ayaklanma neticesinde yönetimden uzaklaştırıldı.

27 Haziran 2010 tarihinde yapılan referandum ile yönetimi eline alan Roza Otunbayeva, mazlum ve mağdur, sefil ve perişan Kırgız halkına mutluluk getirebilecek mi?

Bu sorunun cevabını vermek için Kırgızistan’da 15 yıl süre ile, inşaat mühendisi olarak görev yapan, halkın arasında bulunan, devlet adamlarıyla, üniversite çevreleriyle yakın ilişkiler kuran, sosyal meseleleri mütefekkir dirayeti ile gözlemleyip yorumlayabilen, çözümler üretebilen, Türklük âşığı bir isimsiz kahraman, imanlı ve inançlı, yakın çevresi dışında pek tanınmayan ve fakat bilinenlerce sayılan ve sevilen bir insan olan halk filozofu Özer Ravanoğlu ile  konuştum.

Oğuz Çetinoğlu: Kırgızistan, problemli bir ülke. Problemler nereden kaynaklanıyor.

Özer Ravanoğlu: Fakirlikten, Rusların yanlış yönlendirmelerinden ve dış tahriklerden.

Asya’da söz sahibi olmak isteyen güçler Kırgızistan’ı kontrol alanları içinde bulundurmak istiyorlar. Kırgızistan Asya’nın kalpgâhı mesâbesindedir. Ülke birliğinin temini, işsizliğin önlenmesi, Çin tehlikesi ve misyoner faaliyetleri Kırgızistan’ın kanayan yaralarıdır.

Çetinoğlu: Konuyu detaylandırmanız mümkün mü?

Ravanoğlu: Tabii… Önce ve mutlaka ülke birliğinin temini şarttır. Kırgızistan beş milyon nüfusa sahip bir ülke olmasına rağmen birçok toplum bir arada yaşamaktadır. Kırgızlar, Ruslar, Özbekler, Uygurlar, Dunganlar (Döngenler), Ahıskalılar, Ukraynlar, Almanlar, ‘Tatarlar‘ olarak anılan Kırım, Kazan ve Çuvaş Türkleri, Çinliler, Koreliler, Taçikler, Türkler…

Çetinoğlu: Hangi Türkler?

Ravanoğlu: Sovyetler birliği dağılmadan önce pasaportlarına ‘Türk‘ yazılan ve Anadolu Türkçe’sini bilmeyen, yaşadığı ülkenin lehçesi ile yani Kırgızistan’da yaşıyorsa Kırgızca, Kazakistan’da yaşıyorsa Kazakça, Özbekistan’da yaşıyorsa Özbekçe konuşan topluluktan söz ediyorum.

Bunlar en azından seksen yıldır birlikte yaşıyorlardı. Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Tacikler bu bölgenin kadim sahipleri olup asırlardan beri bu topraklarda yaşıyorlardı. Kırgızistan da yaşayan Özbekler, Kırgızistan’a dışarıdan gelmediler, bu insanlar Oş’ta, Celalabad’ta asırlardanberi yaşıyorlar. Yani onlar oranın yerli insanı.

Stalin’in istibdat devrinde bu toplulukların bir kısmı sürgünlerle gelmişti. Stalin zamanında doğudan batıya, batıdan doğuya kitleler halinde birçok sürgün gerçekleştirilmişti. Ülke etnik bakımdan karmakarışık hâle getirilmiş, yeni bir Sovyet vatandaşı tipi meydana getirilmeye çalışılmıştı. Sovyetler zamanında yetişmiş bir Türk aydını: ‘Seçim vakti gelince Moskova’dan gelen talimata göre milletvekili adayı bulmakta çok zorlanırdık. Gelen talimatta kırk yaşlarında bir kadın olacak, ziraat mühendisi olacak, evli olacak, iki çocuklu olacak, kocası Kırgız olacak, kadın Rus olacak. Yani karışık olacak. Karı-koca ikisi de Ermeni veya Gürcü olsa olmaz. Böyle bir insanı bulmakta çok zorlanırdık. Her aranan şart yerine gelir ama mesela kadın ziraat mühendisi olmazdı veya yaşı tutmazdı. Netice böyle bir insan güçlükle bulunur ve Moskova’ya milletvekili olarak gönderilirdi.’ Diye anlatıyor.

Sözlerine şöyle devam ediyor: ‘Hiç bir şeyden anlamayan bu zavallı kadıncağız hiç bir şey anlamadan Komünist partinin yetkilileri ile birlikte elini kaldırır, indirirdi ve biz bunlara ‘koyun milletvekilleri’ derdik.’

İnsanların soyu, sopu böyle karışık hale getirilirken bu insanlar kendi dillerini de ikinci plana atmak mecburiyetinde kalmıştı.

Çetinoğlu: Klasik Rus taktiği: Önce dillerini, sonra milletleri ayır. Böl ve yönet, sonra da yut, yok et…

Ravanoğlu: Burada seçilen hedef yeni bir vatandaş tipi meydana getirmekti. Sovyet düşüncesi bir taraftan da, kendi varlığına karşı bir tehdit oluşmasın diye etnik guruplar arasındaki itilafları körüklüyordu.

Çetinoğlu: Bir müddet önce de Kırgız – Ahıska Türkleri kavgası yaşandı…

Ravanoğlu: Dünya kamuoyuna yansımayan, Türkiye’de bizler tarafından bilinmeyen küçük çaplı kavgalar hep oluyor.

Bağımsız Türk Cumhuriyetlerinin sınırları da devamlı kavga, ihtilaf çıkmasına imkân verecek şekilde düzenlenmiştir.  Tacikistan’ın, Kırgızistan’ın ve Özbekistan’ın Fergana Vâdisi’nde birbiri içine girmiş sınırlarına bakıldığı zaman meselenin özü açıkça görülür. Fergana Vâdisi’nde, Özbekistan’a ait barajının gölalanı Kırgızistan’da bulunmaktadır. Çok yakın zamana kadar Kırgızistan’ın iki şehri olan Oş ve Celalabat şehirleri arasındaki karayolu Özbekistan topraklarından geçiyordu. Yetmiş kilometrelik yolun ortasında kalan beş-altı kilometrelik kısmı Özbekistan’a aitti.

Zaman zaman çıkan mevzii kavgalar bile hep Özbek-Kırgız kavgası şeklinde yorumlanmış yara hep kaşınmıştı. Zaman zaman kendi aralarında yapılan konuşmalar veya tabirler de hep husumeti arttıracak şekilde oluyordu.

Kırgızlar; bir toplulukta sevilmeyen bir adam kalkıp gitse, geride kalanlardan biri; ‘Artık rahat konuşabiliriz‘ mânâsına; ‘Özbek gitti öz kaldık…’ der.

Kırgızlar arasında başka bir söz daha var: ‘Kırgız, Kazak  bir doğan ,Özbek kim doğan.’ Denilir

Çetinoğlu: Ne demek oluyor?

Ravanoğlu: Yâni Kırgız- Kazak kardeş. Bu Özbek de nerden çıktı. Buna benzer daha birçok tâbirler var. Ruslar Kırgızlara, Özbeklerin yabancı, hatta düşman olduğu fikrini aşılamışlar. 1998 yılında Ruslar aya bir astronot heyeti göndermişti. Bu heyette Özgen şehrinden Kırgız vatandaşı Özbek asıllı Salican  Şaripov da bulunmuştu. Bu şahıs Oş devlet Üniversitesini ziyârete gelmişti veya üniversite tarafından davet edilmişti. Toplantıya ben de katılmak ve Türk olduğum için bu soydaşımla tanışmak istedim. Kırgız dostum, nereye gittiğimi sordu. ‘Salican Mirza’yı görmeye gidiyorum‘ deyince; ‘Boş ver ağabey Salican, Özbek’tir.  Gitmeye, görmeye değmez.’ dedi.

Bu şahıs ilahiyat tahsili yapmış iki sene de Türkiye’de okumuştu. Salican Şaripov dünya ansiklopedilerine, internet sitelerine hep Kırgız olarak girmişti. Fakat Kırgızlar O’nu dışlıyorlardı.

Oş sehrinde bir resim atölyesine gitmiştim. Yaptığı resimlerden de Kırgız ressamın çok maharetli bir kimse olduğu belli oluyordu. Kırgız ressamla biraz sohbet ettik. Söz nasıl oldu bilmiyorum Özbeklere geldi. Ressamın rengi değişti. Özbeklerin ne kadar kötü insanlar olduklarını anlatmağa başladı.   Ben de; Bu söylediklerin doğru olabilir ama bütün Özbekleri suçlamak doğru değil her toplumda iyi insanlar da olur kötüler de…’ Dedim, adam ben Özbek olmadığım, günde ancak bir iki tane gelebilen ziyaretçilerden biri olduğum halde beni azarladı ve hükmünü kesin olarak ifade etti: ‘Özbek’in iyisi olmaz.’

Çetinoğlu: Ruslar propaganda işlerinde, beyin yıkamada çok başarılılar…

Ravanoğlu: Evet. Bu anlattıklarım yıllardır devam eden belli odaklı propagandanın tabii neticeleri. İş bununla da kalmıyor.  Bu bölgeler de yaşayan Türk topluluklarının tamamı Kiril alfabesi kullanmasına rağmen birbirlerinin yazdıklarını okumakta güçlük çekiyorlar. Kazak’ın kullandığı Kiril alfabesi ile Kırgızın kullandığı Kiril alfabesi aynı değil. Bu farkları birisi incelemiş. Türk dünyasında 30 ayrı alfabe kullanılıyor. Dünyada hiçbir dilin bu kadar çok alfabesi yok.

Her şey bu kadar planlı, programlı.

Çetinoğlu: İnsan, Kırgızlara da Özbeklere de kızamıyor. Ancak acıyor…

Ravanoğlu: Hepimizin bir millet olduğunu, kanımızın, dinimizin bir olduğunu anlatacağız. Aslî işimiz bu.

Çetinoğlu: Siz yapıyorsunuzdur. Resmî görevliler de yapıyor mu?

Ravanoğlu: Kırgızistan’a Manas Üniversitesi’ni bu maksatla kurmuşuz.

Çetinoğlu: Olumlu gelişmeler sağlanamadı mı?

Ravanoğlu: Ortak olarak kurulan üniversitenin iki adı var dersem ne düşünürsünüz?

Üniversitenin Kiril alfabesi ile adı ‘Kırgız-Türk Manas Üniversitesi‘ şeklinde yazılıyor.  Latin alfabesi ile ‘Kırgızistan- Türkiye Manas Üniversitesi.’ Birinci ifadede iki millet var. İkinci ifade ise iki devlet var. Yani üniversitenin kapısında ki tabela da Kırgızca yazılan da Türkçe yazılan birbirinin aynı değil.

Aksaklık burada bitmiyor, başlıyor. Bir misal daha vereyim:

Üniversitenin ders kitapları olarak yayınları var. Bunlardan biri de Kırgız dili ders kitabı. Dil öğreten her ders kitabın da olduğu gibi bu ders kitabı da alfabe ile başlıyor. Sonra ekler, takılar, fiil çekimleri filan ve diyaloglar başlıyor.  Diyalog kısmında iki kişi konuşuyor:

Sınıfınızda köp (çok) millet var mı?

Evet, köp millet var.

Hangi milletler var?

– Bizim sınıfta Türk var. (Türkiye’den gelenler kastediliyor.) Kırgız var, Özbek var, Uygur var, Rus var. Kazak var. v.s….

Gördünüz mü Kırgızistan’da kaç millet varmış?

Çetinoğlu: Çok acı… çok…

Ravanoğlu: 1994-1995 yılında tedrisata başlayan üniversitemiz 2003 yılında bile bu ders kitabını kullanıyordu. Şu anda bu kitap kullanılıyor mu? Bilmiyorum ama değiştirildiğini sanmıyorum.

Bu durumda en azından şunu söyleyebiliriz.

Kırgız – Ahıskalı, Kırgız – Özbek çatışması olmasın diye üniversitemizin hiç bir katkısı, hiç bir gayreti olmamıştır. En azından dışarıdaki propagandaya seyirci kalmış, sırtını dönmüştür.

Üniversitemiz, hiç olmazsa okuttuğu talebelerine bari; Kırgız’ın , Özbek’in kardeş olduğunu, aynı atanın balaları olduğunu anlatabilmiş olsaydı…  acı olayların hiçbiri yaşanmazdı. Çok eski değil, birinci dünya savaşında omuz omuza dedelerinin vatan müdafaası yaptıklarını, binlerce, on binlerce Kırgız’ın, Özbek’in, Kazak’ın, Türkmen’in birbirlerinin kucağında şehit olduğunu anlatabilmiş olsaydı…

Bizim kurduğumuz üniversite de okuyan her talebe Türkistan tarihini hiç olmazsa ana hatları ile bilmelidir. Hocalarımız bunları öğretmelidir. Bunları bizim kurduğumuz üniversite anlatmaz ise kim anlatacak?

Üniversitemizin, görevli hocalarımızın, elçiliğimizin ve konsolosluğumuzun böyle bir çalışmanın gerekliliği hatta şart olduğu aklına bile gelmemiştir.   Böyle bir çalışma olmayınca, gruplar arasındaki çatışma karşısında ancak avaz-avaz, bağırarak ağlamak gerekir.  Ağlayamayanlar da, ağlayamadıkları için ağlamalılar.

Ötekileştirmenin, ayrışmanın bu kadar büyüdüğü, husumetlerin bu kadar keskinleştiği bir ortamda hükümet kuvvetlerinin tarafsız olması kesinlikle mümkün değildir.

Hiç itfaiyeci yangın karşısında tarafsız olabilir mi?

Kırgızistan’da ortam o kadar bozuk ki… Bir kışkırtıcı; ‘Bir Özbek, bir Kırgızı öldürmüş…‘ deyince,

bir anda onbinler yollara dökülüyor. Kimse sormuyor ‘Ölen Kırgız nerede‘ diye. Önüne geçilemeyen öfkelerle Özbekler katlediliyor, evleri yağmalanıyor, sonra da yakılıyor. Ölenlerin haddi hesabı yok. Binlerce yaralı var, imkân yetersizliğinden yaralıların birçoğu kaderlerine terk ediliyorlar.

Zavallı Kırgız kardeşim! Sen Özbek’le birlikte kendini de yakıyorsun, sen elinle ülkeni, Kırgızistan’ı yakıyorsun. Çok yakın bir zamanda karıştığın hadiselerin ülkeye nasıl zarar verdiğini göreceksin.

Çetinoğlu: Muhtemel zararlar neler olabilir?

Ravanoğlu: Her yıl yalnız Türkiye’den Kırgızistan’a bine yakın talebe gelmekteydi bu sene hangi ana baba çocuğunu Kırgızistan’a okumağa gönderir. Öğrenciler Kırgızistan’ın ekonomisine belli ölçüde katkı sağlıyorlardı. Bu kaynak kurudu. Karışıklıklar sebebiyle bir arkadaşım geçen yıl iş yerini Afrika’ya taşıdı, yüz altmış işçisi vardı.  İş yerini kapattı, işsizler ordusuna 160 kişi daha katıldı.

Benim zavallı Kırgız kardeşim sen kendini yaktın. Özbek gitti öz kaldın öyle mi?  Özbek’in malını mülkünü elinden aldın. Ağlayanın malının gülene fayda vereceğini mi sanıyorsun?

Çetinoğlu: Kırgızistan’da halkın yaşayışı hakkında bilgi verir misiniz?

Ravanoğlu: 1991 Yılında bağımsızlığına kavuşan Kırgızistan karmaşık ortamdan bir türlü kendini kurtaramadı. Sosyalist ekonomiden serbest ekonomiye geçiş birçok sıkıntıyı beraberinde getirdi. İşsizlik ve onun neticesinde doğan sefalet çoğalmış buna ilave olarak insanlar dış dünyayı tanımış ve yaşayış tarzı süratle değişmeye başlamıştı. Artık eskisi gibi kimse iki ‘samsa‘ denilen Kırgızlara mahsus üçgen şeklinde börekle öğle yemeğini geçiştirmiyor. Yeni açılan lüks lokantalara gitmek oralarda yemek yemek istiyor.  Hırpanî kılıklarla dolaşmak istemiyor.

Ülkeye yeni bir hayat tarzı geldi. Artık hiç kimse eskisi gibi yaşamak istemiyor. Artık demir perde yok. Herkes her şeyi biliyor, görüyor. Bu yeni ortamda çok az miktarda insanların geliri anormal derecede arttı, büyük kitleler eskisinden de fakir duruma düştü. Ülkede orta direk yok veya yok denecek kadar azaldı. Çok fakirler ve çok zenginler var.

Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bu yeni düzen sebebiyle halk, eskiyi arar hâle  geldi. Eskiden hiç olmasa herkesin bir işi vardı ve çok az da olsa bir maaşı vardı.

Çetinoğlu: Çok uzun bir konu.  Kırgızistan’ın selâmete ulaşmasını nerede görüyorsunuz? Özetleyebilir misiniz?

Ravanoğlu: (Bir müddet düşündükten sonra) Çok zor. Fakat imkânsız değil.

Önce ülkede birlik, beraberlik, bütünlük sağlanmalı. Kardeş kavgaları önlenmeli.

Kırgızistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra yalnızca Türkiye’den gelip yatırım yapan, istihdam kaynağı oluşturan binlerce firma, işadamı vardı. Günümüzde bunların sayısı iki elin parmakları ile sayılabilecek durumda. Kırgızistan’ı terk edenlerin,  neden terk ettikleri araştırılır, olumsuzluklar giderilirse işsizlik kısmen de önlenir.  Diğer ülkelerden gelen işadamlarının durumu da aynıdır. Fakat önce Türklerin gelmesi ve kalması sağlanmalı. Çünkü bizim insanımızın, soydaşımız dindaşımız olan Kırgızlar hakkında hiçbir art niyetimiz, kötü hesabımız yoktur. Olamaz.

Bölgenin en güçlü ülkesi Kazakistan’dır. Kırgız yönetimi kendisine bir müttefik arıyorsa, ABD, Çin ve Rusya ile değil, Kazakistan ile diyalog kurmaya çalışmalıdır.

Çetinoğlu: Kırgızistan’ın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ravanoğlu: (İnandırıcı, gür bir sesle) Ümitliyim. İyi olacak.

Çetinoğlu: İnşallah.

 

 

Çözüm: Tehcir Veya Mübadele!

Türk Milleti ve onun devletleri dönem dönem vatandaşlarının ihanetine uğradı.

1800’lü yılların sonundan başlayarak “Millet-i Sadıka” yani sadık millet adını verdiğimiz Ermeni vatandaşlarımız “Büyük Ermenistan” kurmak hayali ile ihanet ettiler.

Ruslarla beraber olup, komşularının ve bir ülkeyi beraber paylaştıkları insanların kanına girdiler. Sadece Ruslarla beraber olsalar iyi! İngiliz, Fransız ve Amerikalılarla beraber Türk’e karşı saldırdılar. Yaktılar yıktılar…

Sonunda “tehcir” gündeme geldi ve ihanet fitnesinin böylece beli kırılmış oldu. Halbuki biz Ermenilere; devleti, ticareti, sanatı ve sermayeyi emanet etmiştik…

1900’lü yılların başında ise aynı ihaneti Rumlardan gördük. Anadolu’nun işgaline Yunanlılarında katılması ile Rum vatandaşlarımız bin yıllık hukuku bozarak Yunan ordusunun yanında yer aldı. Yunan Ordusuna asker, mühimmat ve lojistik destek verdi. Yetmedi, kendi devletine karşı askerliğe soyundu. Utanmadan sıkılmadan komşusuna saldırdı, malına el koydu, namusuna el uzattı.

Bunun çözümüde “mübadele” ile oldu. Bir buçuk milyon civarında Rum Yunanistan’a gitti, beşyüz bin civarında Türk’te Anadolu’ya geldi.

Günümüzde pkk ve yandaşları, eğer başka bir çözüm bulunamıyorsa geçmişte olduğu gibi bu muamelelere tabi tutulmalıdır.

Türk Milleti artık kendisine yönelmiş bu saldırıya, tez elden doğru cevabı vermelidir. Biz artık taze gelinleri kocasız ve küçük çocukları babasız bırakmak istemiyoruz. Okullarımızın, hastanelerimizin, kamu binalarımızın yakılmasına katlanamıyoruz. Ülkemizin zenginliklerinin bu insanların ihanetine harcanmasına göz yumamayız!

Şerefsizin biride bunlar yetmemiş gibi kalkıp Rusya’ya gidiyor ve Rus Dışişleri Bakanı Lavrov ile görüşmeye çalışıyor. Artık yeter demenin ve bunu durdurmanın zamanı…

Pkk ve yandaşları, Türkiye’den sürülmelidir. İsterlerse Barzani’nin yada Ebu Müslim’in yanına gidebilirler. Bizde Türkiye’ye Irak ve Suriye Türkmenlerini alırız, bu iş olur biter…

Birde tam canımız burnumuzda iken, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby, Türkiye ve pkk bu işe siyasal bir çözüm bulsun mahiyetinde açıklama yapıyor.

ABD’nin bunu diyecek cüreti göstermesinin nedenini ise eski MİT’çi Mehmet EymürBelgeli Yazılar” kitabında “… Amerika ile askeri, ekonomik, teknik, eğitim vs. gibi çok yönlü ve 65 yılı aşan ilişkiler; Amerika’nın, başka hiç bir devletin giremediği kadar bütün müesseselerimize, bütün hücrelerimize girmesine neden olmuştur. Türkiye’de politika, ordu, güvenlik, basın, hemen hemen tüm müesseselerimizde yükselmek isteyen herkes Amerika’nın yolunu tutmuş, destek istemiştir, istemeye de devam etmektedir.”diye açıklıyor.

Ey Amerika! Çözüm siyasal değil ama tehcir veya mübadele yolu ile olabilir. Bilki, senden destek istemeyen, aman dilemeyen Türk çocukları da var bu memlekette!

Yeniçağ Gazetesi‘nin 22.Aralık.2015 tarihli nüshasında gazeteci Arslan Bulut‘ta köşe yazısında bu konuya ilişkin çok önemli tespitlerde bulunmuş. Arslan Bulut; “Bu tabloları görüp umutsuzluğa kapılmamak gerekir…  Milletin enerji direniş seviyesi, bu belanın hakkından gelir”ve çözümü yine Büyük Türk Milletinin iradesinin halledeceğinide”Namık Kemalgibi söylemek gerekirse:Fıtrat değişir sanma/Bu kan, yine o kandır.” diyerek izah ediyor.

ABD güdümlü, korkak, ürkek ve şahsiyetsiz siyaset bir şey söylemiyor veya dilini kiraya vermiş olduğu için susuyor olabilir ama Türk Milletinin bir ferdi olarak tekrarlıyorum ki; pkk ve yandaşlarını tehcire veya mübadeleye tabi tutmak uygulanabilir bir çözüm olarak önümüzde duruyor.

 

 

Askerin Devreye Girmesi Hukuka Uygun Değil

Asker terörle mücadelede yeniden devrede. Diyeceksiniz ki jandarma zaten devrede idi.

Kanuna göre, “terörle mücadele, teröriste müdahale ve operasyon yapma görevleri, sadece İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan jandarma ve polis teşkilatının yetkisinde.”

Ancak dikkat ederseniz TSK’nın Jandarma haricindeki Kara ve Hava Kuvvetleri birlikleri de artık fiilen tam işin içinde.

Güneydoğu’da 5 ilçede (Diyarbakır’ın Sur ilçesi, Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinde, Mardin Dargeçit ve Nusaybin‘de) Türk Silahlı Kuvvetleri generallerin komutasında on bin kişilik askeri birlikler ile operasyon yapıyor.

TV haberlerine göre, “Yetki valiliklerde ancak komuta askerde.”

Buralarda Suriye’deki iç savaş görüntülerine benzer bir durum yaşanmakta. Günler süren sokağa çıkma yasakları, bölgeyi terk eden 25 bin vatandaşımız, günler ve geceler boyu süren çatışmalar… Bombalanan, kurşunlanan, yakılan binalar, tarihi camiler, araçlar..

Genelkurmay’ın açıklamalarına göre operasyonun 4. gününde 110 terörist öldürülmüştü. Pazar günü yapılan açıklamaya göre de 18 terörist daha etkisiz hale getirildi. Bu arada her gün birkaç kahraman askerimizi ve polisimizi şehit veriyoruz.

Bütün bunlar zaruri ve hatta gecikmiş bir müdahalenin olduğunu göstermekte.

***

İç Hizmet Kanunu

AKP hükümetlerinin en önemli icraatlarından biri askeri vesayeti ortadan kaldırmak idi. Bu uğurda Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davaları ile Türk Silahlı Kuvvetleri sindirilmişti.

“Askeri vesayeti kaldırma” iddiasıyla, Bülent Arınç‘ın dilinden “iyi ki bu komutanlarla savaşa girmemişiz” denilerek TSK itibarsızlaştırılmıştı.

Yetmemiş “demokratikleşme” diye, “askeri vesayeti sona erdirme” diye ihtilallere gerekçe olduğu söylenen İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi değiştirilmiş, TSK’nın vazifesi sadece dışarıdan gelen tehditlere karşı Türk vatanını savunmak “ şeklinde sınırlandırılmıştı.

AKP hükümetlerinin ikinci büyük icraatı olan “Çözüm Sürecinde” terörle mücadele yetkisi valilere verilmişti. Valiler de, Ankara’dan aldıkları talimatlara göre, askeri kışlaya, polisi karakola hapsetmişti.

Bölgede egemenlik terör örgütü PKK’ya fiilen devredilmiş, askerin operasyon talepleri reddedilmiş, bölge silah ve patlayıcı deposuna çevrilmişti.

7 Haziran sonrası “çözüm süreci buzdolabına kondu.” Müzakere yerine mücadele benimsendi. İş yine askere düştü.

Şimdi fiili durumla, yasal durumun çeliştiği bir durum söz konusu.

Millî Savunma Bakanlığı E. Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım haklı olarak, “mevcut durum itibarı ile hukuken Silahlı Kuvvetlerin terörle mücadele etmesi, teröriste müdahale etmesi ve operasyon yapması mümkün değil” diyor.

Malum Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın, Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin dışına çıkıp, “ben fiilen bu yetkileri kullanıyorum ama Anayasa buna izin vermiyor. Fiili duruma Anayasayı uydurun” talebi var. Esasen bu konuda kendi yetki sınırları içine çekilip, herhangi bir anayasal değişiklik olmasa hukuka aykırılık olmaz.

Ancak askerin iç terör olaylarında kullanılması artık bir zaruret. Bu zarurete uyarak askeri terörle mücadelede görevlendirecekseniz, İç Hizmet Kanunundaki sınırı genişletecek ve Silahlı Kuvvetlere yurt içi görevi de vereceksiniz.

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise bunu yapmak zorundasınız. Yoksa siyasilerin besleyip büyüttüğü terör belasına karşı bugün kahramanca mücadele eden askerler yarın üzerine vazife olmayan işler yapmaktan dolayı yargılanabilir.

***

OHAL veya Sıkıyönetim İlan Edilmeli

E. Kurmay Albay Ümit Yalım bir başka hukuksuzluğa daha dikkat çekiyor. Terörle Mücadele Kanunu’na göre, il ve ilçelerde görevli mülki amirlere, sokağa çıkma yasağı uygulaması için yetki verilmemiştir.”

Teröristlerle mücadele etmek için, sokağa çıkma yasağının uygulanması gerekli ve zorunludur. Bu yetkiler Olağanüstü Hal ile Sıkıyönetim Kanunlarında düzenlenmiştir.

Yani sokağa çıkma yasağı, olağanüstü hâl ve sıkıyönetim şartlarında uygulanabilir.

O halde adını koymak zorundasınız.

“Terör eylemlerinin yoğun olarak yaşandığı bölgelerde, sokağa çıkma yasağının ilan edilebilmesi için, Anayasanın 120, 121 ve 122. maddelerine göre, o bölgelerde olağanüstü hâl ya da sıkıyönetim ilan edilmesi gerekiyor.”

Cumhurbaşkanı veya Başbakan’dan alınan bir yazılı emir bile ileride, Anayasanın 137. maddesinde düzenlenen “Kanunsuz emir” sayılabilir. Bu maddeye göre, “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.”

Devlet aklı yerine bir kişinin aklının hâkim olduğu, yabancı devlet liderleriyle görüşürken kayıt tutturmayan, Büyükelçileri dışarı çıkaran bir zihniyetin, “hukuka uydurun” taleplerini dinleyeceğini sanmıyorum.

Ama tarihe not düşmek adına da olsa,  valileri ve komuta kademesini uyarmak adına da olsa hukuka çağrı önemlidir.

**************************************************

Kadınlar, MHP ve Meral Akşener

20. yüzyıla girerken ortalama ömür 40 civarında idi. (1955-1960 arası 48 oldu.) Çocuk ölümleri oranı çok yüksekti. Tarıma dayalı toplumda çocuk 6-10 yaşından itibaren üretici durumda idi. Bu bakımdan 10 çocuk bir aile için Allah’ın lütfu kabul edilirdi.

Oysaki günümüzde çocuk ölümleri azaldı, ortalama ömür erkeklerde 74, kadınlarda 80 civarına yükseldi. Çocuklar okutulmadığı zaman iş bulma problemi yaşadığı için herkes çocuklarını okutmaya çalışmakta. Çocuk genellikle 25 yaşına kadar aileye katkı sağlamamakta. Bu sebeple fazla çocuk aileler için bir yük haline geldi.

1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrası nesillerde, onlu yaşlarda evlenen kadınlar ergenlik çağının başlarında anne olur ve hayatı doğurmakla, çocuk büyütmekle geçerdi.

Şimdi ise ortalama iki çocuğu olan ve 80 yıl yaşayan bir kadının doğum ve çocuğunu büyütmeye ayırdığı zaman ömrünün sadece yüzde 10’u kadardır.

Kadınlarımızın artık çocuk büyütme haricinde başka iş ve meşgaleleri var. Önemli bir kısmı ekonomik açıdan eşine bağımlı değil.

Kadınlarımız siyasi tercihlerinde de bağımsız karar verebiliyor. Artık kocasının tercihi dışında oy kullanabiliyor.

Bu gerçeklerin sosyal, ekonomik yansımaları olduğu gibi, siyasi etkileri de oluyor ve olmaya devam edecek.

Toplumun yarısını teşkil eden kadınların siyasi alanda yeterince temsil edilmediği açık. Bu alanda boşluğu en iyi değerlendiren partinin HDP olduğunu söylemek zorundayım.

AKP kadın oylarını almakta başarılı. Ak Parti oylarının yüzde 55’i kadın.

Bu oran CHP‘de yüzde 43, HDP‘de yüzde 42, MHP’de yüzde 30.

Milliyetçi Hareket Partisi’nde “her 7 erkeğe karşılık yalnızca 3 kadın MHP’ye oy veriyor.” Demek ki MHP’li erkek seçmenlerin eşleri veya kızlarından en az yarısı AKP’ye oy veriyor.

Bu demektir ki halen MHP akıntıya karşı kürek çekiyor.

Meral Akşener gibi bir adayın olması MHP için bir şans olabilir.

Meral Akşener’in genel başkanı olduğu bir MHP kadın politikalarını değiştirebilir ve bu akışa uyum sağlayabilir.

 

 

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (2)

0

İtikat / inanç ve inançsızlığa dikkatle bakılırsa; insanların çoğu üç kısım olarak görülür: Kısmın biri: Her işin Haalıkı / Yaratanı ve Sanii / san’atlı bir şekilde Yaratıcısı ve Hâfızı / Koruyucusunun; varlığı zorunlu / olmazsa olmaz olan Allah olduğuna inanır. Rûh’un varlığına, beka ve devamlılığına / kalıcı olmasına inanır. Öldükten sonra insan için ceza veya mükâfat / ödül olacağına tam manasiyle iman eder / inanır.

Bu iman ve inanç üzere, bu kısma girenler Yüce Allah’a ibadet ve kulluk ederler. Şeriata / Dine uygun olan işler ile uğraşırlar. Kendilerini daimî surette mutluluk ve saadete ulaştırırlar.

İnkâr edici iddia ve savların nakli ve ondan sonra çürütülmesi; Şanı Büyük Kur’an’ın belâgatinin / belîğ ve edebî oluşunun bir icabıdır. Âyetlerinin hikmetli / maksat ve gaye güden üslûbunun bir gereğidir. Değerli İslâm kitaplarının bizleri ulaştırdığı bir sonuçtur. Bütün bunlar onun yüce usûl ve metotları gereğinden ötürüdür.

İşte burada inkâr edicilerin / inançsızların bağlandıkları câhil ve bilgisizce olan iddia ve savları tamamen yazılacak. Sonra ikna edici deliller ile çürütülecektir. İlletli, bozuk ve yanlış oldukları ele alınacaktır.

İkinci kısma mensup olan inançsızların anlayışınca; insanın rûhu yoktur. Yalnız cisimden ibaret bir hayvan / canlıdır. Yalnız kuru bir maddeden ibarettir. Böyle olduğu için ölümünden sonra, bedenini oluşturan terkîp ve birleşimler çözülür. Şahsiyeti tamamen yok olur.

Bu zararlı gurup; ruhanîliği ve ahireti / ölümden sonra hayatı ve ilâhlığı inkâr ederler. Kendileri gibi ahmak olanlara büyük zarar ve hasar verirler.

Varlığın ve âlemdeki düzenliliğin sebebi kendilerinden sorulsa, bunu tabiata yükler ve dayandırırlar. Cehalet, bilgisizlik ve ahmaklıkları kadar (s. 18) kendilerinde büyük bir şey var ise, o da inat ve ısrarlarıdır.

Bu kısmın kandırılması / ikna edilmesi imkânsız görünüyor. Diğer kısmın mensupları ise tereddüt etmekte / kabul ile ret arasında bocalamaktadırlar. Derler ki: Varlıkları Cenab-ı Hakk / Allah mı yaratmış, yoksa kendi kendine veya tabiat vasıtasıyla mi vücuda gelmiş? İnsanda rûh denilen şey gerçekten var mıdır? Yoksa bedenin düzenli oluşundan ve insanda görünen feyiz, zekâ, hissiyât ve başındaki sinirlerden mi ibarettir?

Rabbanî / Rabbe ait bir güç ve ruh ve âhiret ve beka ve ceza ve rûhanî ve bedensel bir ceza ve mükâfat / ödül var mıdır? Yoksa ruhaniyet / rûhanîlik ve ruhluluk olmayıp; insan ölünce vücudun düzeni bozularak; bedeni teşkil edip oluşturan cüz ve parçalar çözülerek manevî kişiliği kalmamış mı olur?

Sayısız olarak, tereddüt ve ikilem içinde kalan kısmın hatır ve akıllarına böyle şeyler gelir. Fakat hiç bir tarafı kesinlikle kabullenemezler. Veya hiç birini yalanlayamazlar. Tereddüt ve ikilemde / kabul ve ret arasında kalanların fikri düzeltilir ümidiyle bu konuya ait gerçeği kanıtlamak için, bazı açıklamalara girişmek uygun görüldü:

Arap, Yunan, Roma ve Avrupa’nın en büyük feylesofları; Yaratıcının varlığını ve âlemin düzeni için bilinen ve gerekli olan Rabbin gücünü, insan ruhunun varlığını ve öldükten sonra kalıcı oluşunu hep söyleyegelmişlerdir. Nitekim bunu ispat etmek ve kanıtlamakla beraber, öylesine ince fikirler ve düşünceler açıklamışlardır ki, birer birer tarife kalkışılacak olsa, bu çeşit düşüncelere zihnini alıştırmayan kişiler; o incelikleri anlamakta çaresiz kalacakları açıktır. Bundan dolayı hissedecekleri üzüntü sebebiyle; bu konunun düşünülmesinden de tamamen vazgeçmeleri umulur olduğundan, geniş açıklamaları bir tarafa bıraktık.

Zeki bir adamın anlayabileceği aklî delilleri beyan eder ve durumun gereği olarak yalnız ünlü üç hakîm, âlim ve filozofun sözlerine aşağıda yer vereceğiz. Onları bu şekilde ele alıp söz konusu edeceğiz: (Abidin Paşa’nın (1843 – 1908) “Tercüme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerif” adlı eserinden sadeleştirilerek alınmıştır.)