16.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 770

Güneydoğu-Ortadoğu

0

AKP Hükümetlerinin güneydoğudaki terör olaylarına işin başından beri yanlış bakışı, hem ülkemize zaman kaybettirdi, hem de o bölge meselelerini neredeyse çözülemeyecek kadar zorlaştırdı. Hele çözüm sürecinden sonraki uygulamalar ve PKK’nın aşırı derecede silahlanıp, dağa terörist çıkarması ve devlet yetkililerinin bunları bilip de görmezden gelmeleri bir devlet için affedilir hata olmasa gerek.

Oslo görüşmelerinde MİT yetkilileri, PKK’lılara: “Silahları nerelere gömdüğünüzü biliyoruz”. Bülent Arınç, çeşitli defalar televizyonlarda: “PKK’lılar karakolların önünden silahlar omuzlarında asker ve polisle dalga geçerek geçip gidiyorlardı, sırf çözüm sürecine zarar gelmesin diye biz ses çıkarılmasını istemedik, görmezden gelin dedik” diye açık itiraflarda bulunuyorlardı. Peki, ama bu itiraflar, devletin birinci derecede sorumlu yöneticileri için suç teşkil etmiyor mu, bilerek görevlerini ihmal etmiş ve bu görevleri yapmamış olmuyorlar mı?

Anaların gözyaşları dinecek diye uygulamaya soktukları çözüm sürecinden bu güne kadar kaç ananın gözyaşları sele döndü, şehit sayısını hatırlayıp bilen var mı? Güneydoğu’nun il ve ilçelerinde kazılan hendekler, yakılan okullar, camiler tekrar eski haline gelmesi için ne kadar zamana, ne kadar paraya ihtiyaç var? Türkiye, tarihinde görülmemiş bir iç göç dalgasıyla karşı karşıya. Bunun nasıl çözümleneceğini ne yazık ki devletin en üst yöneticileri dâhil bilen bir Allah’ın kulu yok. Her gün televizyonlarda yuvarlak yuvarlak beylik lâflardan öteye milletine güven veren erkekçe bir ses duymaya hasret kaldık.

Ortadoğu Bataklığı!

Ortadoğu, gün geçtikçe daha karmaşık hale geliyor Suriye de petrol’ün kokusunu alan leş kokusu almış sırtlanlar gibi bütün devletler oraya saldırıp uçak gönderiyorlar, Akdeniz de savaş gemileri cirit atıyor.

Muhalefet ısrarla hükümet’e: “Girme şu Ortadoğu bataklığına oradan kolay kolay çıkamayız dedikçe İktidardakiler: “Esed’i devirip, Emevi camisinde namaz kılmaktan” dem vuruyorlardı. Oysa şimdi değil Esed’i devirmek, Suriye tarafına yan gözle baksan, Wilademir Putin’in tehdidiyle karşılaşıyorsun.

Amerika’nın gazına gelip Rus uçağını düşürdük. Ogün bu gündür milli itibarımız yerlerde sürünüyor. İnsan sormadan yapamıyor; sahi Yunanistan, Ege’de 16 adamızı ve bir kayalığımızı işgal ederken sesimizi çıkarmadık da, 15 saniye müddetle hava sahamıza tecavüz etti diye mi düşürdük biz bu Rus uçağını?

Doksan beş sene önce iki ayyaş diye dalga geçip alaya aldıklarımız, yepyeni bir devlet kurarak Türk Milletinin itibarını dünyaya kabul ettirdi, Türk askeri Kore’de destan yazdı cihan’ın takdirini kazandı. Ama ya şimdi?

Irakta Türk askerinin başına çuval geçirilmekle bu kazanımlar yerle bir ettirildi Türkiye Cumhuriyeti o gün bu gündür fetret devrini yaşıyor.

Daha on beş gün öncesine kadar yandaş gazeteciler, Tv. Kanallarını gezerek Musul ve Kerkük’ün Türkiye’ye ilhakından bahsediyorlardı.

Heyhat bu gün; Kuzey Irak’a Peşmergeyi eğitmek için gönderilen askerlerimizi çekmek zorunda bırakılıyoruz.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi böyle karmaşık bir durumda Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, televizyonlara her çıktığında çift başlılıktan söz edip, sürekli başkanlık meselesini gündeme getiriyor. Ne diyelim Allah Türk Milletini daha beter badirelerden korusun.

Saygılarımla.

 

 

Daha az Refah Daha Fazla Fikir

İstanbul’da 2015 Aralık’taki ilk iki hafta kültürel etkinlikler açısından dopdolu geçti benim için. Önce Türkiye Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM’ın, sonra İslam Araştırmaları Vakfı İSAV’ın uluslararası etkinliklerinin ardından kısa adı UİP-ICP olan Uluslararası İşbirliği Platformu’nun 6. Boğaziçi Zirvesi İstanbul Çırağan Sarayı’nda gerçekleştirildi.

Siz benim yazımın başlığıma bakmayın toplantı “Daha Az Yoksulluk, Daha Fazla Refah” üst başlığı altında “İkiz Hedefler: Yoksulluğu yok etmek, refahı taban seviyesinde büyütmek”  ile programa başlandı.  Zirvede sanattan spora, eğitimden enerjiye, teknolojiden ekonomiye kadar üç gün çok sayıda konu irdelendi. Çoğuna katıldığım zirvede atılımı UİP’in kurucu başkanı Cengiz Özgencil, koordinasyonu Artım Organizasyonla gerçekleştirmiş. Başarı hanesini çoğaltmış.

 

İki Dost İki Değerlendirme

Boğaziçi sosyal medyada yer alınca iltifatlar, eleştiriler ve serzenişler de gelmedi değil. Bana da iki değerli dostumdan arka planı güçlü iki hatırlatma geldi.

Prof.Dr. İsmail Türkoğlu “Yoksulluğu tartışmak için iyi bir mekan seçmişler Mehmet Bey” derken, Gazeteci Faruk Mangırcı bir hatırlatma yapıyor. O da şöyle;

Kısa adı TİSVA olan ve mütevelli heyet başkanlığını Prof.Dr. Aziz Akgül’ün yürüttüğü Türkiye İsrafı Önleme Vakfı geçtiğimiz yıllarda amacı doğrultusunda Sheraton Otelde bir etkinlik düzenliyor. Faruk Mangırcı, Aziz Akgül’ün iyi bir dostu. O yıllarda Vatan’da çalışıyor. Haberi Vatan Gazetesi manşetten girecekken, bir gelişme haberi geri çektiriyor. Faruk Mangırcı’ya göre eğer haber manşetten verilseydi,  yoksulluk ve israfı önleme etkinliğinin Sheraton’da yapılmasına çok eleştiri gelecekti. Bu yaklaşım doğru. Ancak yoksulluğu telafi edecek de zenginler. Eğer paylaşmayı becerebilirlerse. Zenginler de sanırım bir varoşa gitmez, vasat bir mekanda bulunmayı aklından geçirmez, çıtası yüksek de olsa daha iyisini tercih eder etkinliğin yapılacağı yerin. Çünkü hayat standartları hep öyle olmuş.

Hatırlıyorum TİSVA, mikro krediye kaynak kazanabilmek için ressam, minyatür ustası, hattat, müzehhip, heykeltraş, ebrucu ve diğer sanatçılardan bağış mahiyetinde tablolar, eserler topladı, bunu yine sosyetik bir galeri salonunda açtığı sergide satarak girdi sağladı. O tabloları alacak olanların tümü de hep varlıklı kuruluş ve kimselerdi. Oysa direkt bağış ta yapabilirlerdi, ancak tablo satın almak tarafları daha mutlu kıldı. TİSVA daha sonra sanatçılara teşekkür eden mektuplar yazdı. Bu sanatçılardan biri de eşim ressam, minyatürcü  ve müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli’ydi.

 

Dünyayı Yönetmeye Talip Entelektüeller Platformu

Boğaziçi Zirvesi’ne 80 ülkeden katılım olmuş, dört kıtadan Afrika, Amerika, Asya ve Avrupa’dan konuklar gelmişti. Bakanlar, Prensler, Bankacılar,  bürokratlar, sivil ve kamu kuruluşlarının temsilcileri, Türk siyaset ve iş dünyasının ünlü isimleri  falan katılmıştı. Zenginlerin ve gönüllülerin rızası ve katkıları olmadan kesinlikle, iletişime geçilemez, diyalog kurulamaz ve neticede yoksulluk azalmaz, refah paylaşılmaz ve yükselemezdi.

Konuşmalardan aldığım notlara göre açlık, yoksulluk bir yana dünyada şu an 795 milyon insan yetersiz besleniyor. Açlık rakamı veremiyorum, içimiz kararıyor çünkü. Bütün bunlar eğitimi, sağlığı, kültürü, diyaloğu etkiliyor. Üstelik refah başkalarına bedel ödetmek biçiminde de olmamalı. Zirvede bu konu edildi. Dünya tarihinde hiç örneği görülmeyecek biçimde açlık, yoksulluk, terör bir yana, sadece savaş dolayısıyla 60 milyon insan göç etmiş, yer değiştirmiş. İstikrar işte burada kendini belli ediyor. Güven içinde büyüyen bir ekonomi olması gerekiyor sorunların çözümü için de. Sektörel boyuta bir de sosyal boyut eklenmesi gerekiyor. Bir örnek verdiler, Fransa’da dünyanın en ünlü çanta ve ayakkabı mağazasından. Paris’teki Louis Vuitton Mağazası 150 milyon Euro ayırarak “Fondation Louis VuitnMuseum” adında bir sanat müzesi kurmuş. Lübnan’daki bir başka müteşebbis de AVM’sinin hemen yanına bir sanat evi ve sergi salonu açmış. AVM’den belli bir oran karı buraya aktarıyormuş. Bazıları kültüre, sanata fon ayırıyor.

Her ne ise. Bir başka boyuta gelince, maalesef insani boyut olarak Türkiye 188 ülke içinde 72.sırada imiş. Sanki çiğerime bir hançer saplandı. İnsani boyut çünkü. Acaba koskoca bir medeniyet inşasından insanlık arar hale mi düştük?.

 

Uluslararası Toplantıların Mücevheri

Boğaziçi Zirvesi’nin son günündeki “Sanatın Ekonomik Etkileri” konulu yuvarlak masa toplantısı tam Cuma namazına denk geldiği için Romancı Sevim Reşat Hanım arkadaşımın notlarından istifade etmek durumunda kaldım. İş kadını Demet Sabancı Çetindoğan’ın yönettiği toplantıda, Deniz Adanalı moderatör olarak görev almış. İşadamı Ali Gürelli, Kültürel Politikalar Çalışmaları Direktörü Özlem Ece, Televizyon Yapımcısı Timur Savcı, Global Agency’den İzzet Pinto ve Sanat Danışmanı Raffi Portakal görüşlerini aktarmış.

Çırağan PlaceKempinski’de bir de sergi vardı. Keyifle izledim Ali Alışır, Devrim Erbil ve BerkayBuğdanoğlu ile Kaya-Münevver Üçerlerin çalışmalarına bayıldım. Cem Sağbil, Dinçer Güngörür, Gül Delemen ve Prof. Dr. Halil Akdeniz ile Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan’ın çalışmalarını da keyifle izledim. Bir uluslararası zirveye de yakışmış. Satılan eser var mıydı? Hayır. Türkiye’nin zenginleri böyle sanat, kültür ve medeniyet hareketine pek alaka göstermiyorlar. Ancak zirvenin önemli konuğu Katar öyle değildi. Türkiye’de muhafazakar müteşebbisler sanat, kültür ve medeniyet hareketinin yanlarından bile geçmezler. Türkiye’nin en önemli hat, tezhip ve minyatür koleksiyonu Sabancı Ailesi’nde. Bülent Eczacıbaşı’nın bu konuda bir ayrıcalığı var koleksiyonları gibi. İstanbul Festivali de Eczacıbaşıların himmetiyle yıllardır devam ediyor. Müziği de ihmal etmeyen gıda sektöründeki işadamı Faruk Berksan’ınresim ve gıdayla alakalı tablolar koleksiyonu olduğunu biliyorum. Saysam birkaç tane daha çıkar belki ama, özelikle milliyetçi, muhafazakar, İslamcı, sağcı falan diye bilinen müteşebbislerde “sadece daha fazla para kazanma endişesi var.” Sağlık olsun.

Orhan Pamuk, Elif Şafak, Yaşar Kemal, Aziz Nesin vs gibi yazarların eserleri ülkemize döviz girdisi kazandırıyor. Yurtdışı pazarlara Türkiye Amerika’dan sonra çok iddialı girdi ve kazandı. Türk TV Dizileri dünya televizyonlarında yayında. Ama bunların hiç birinde muhafazakar dünya görüşü yok. Bunu muhafazakarların düşünmesi gerek.

 

Yarınki Coğrafyamızı Düşünebiliyor musunuz?

Gerçekten daha az yoksulluk, daha fazla refah mı?

Bu konuyu uzmanlarına ve ülkeleri yönetenlere bırakalım. Ama bir husus var ki en az bu kadar önemli, ancak gelinen noktada dibe vurmuş bir fikri fukaralık “ne haber?” diye bize bakıp duruyor. Arka planında daha fazla refah içinde, daha az fikir fukarası bir toplum. Fotoğraf böyle maalesef.

Kültürel hizmetlere ortak akıl daha fazla gerekli. Herkes  kendini bulabilmeli bu ortamda. Türkiye’de bugün akil adam bulmak belki kolay, ancak akil adam yetiştirmek zor. Kitap fuarları TÜYAP dışında panayır gibi. Oysa kültür ürünlerine bütün toplumumuzun ihtiyacı var. Var ama Türkiye henüz bir kültür endüstrisi oluşturamamış, konuya ilişkin küresel işbirliği yapamamış. Çünkü Kültür Bakanlığının varlığı henüz kendini belli edemiyor, buluğa ermemiş biçimde. Temsilcileri kırmızı plakanın dışında bir miras bırakmadılar. Hayatta iken ek göstergeleri zirvede bir mütekait girdisi alabilecekler. Hayata veda ettiklerinde de cenazeleri resmi törenle kaldırılacak. Buna değer mi bilmiyorum?

Siyasette ve muhafazakar politikada patroncu akıl, üretici aklı yeniyor, silip süpürmese bile pısırıklaştırıyor. Kolaycı yapıyor. Oysa siyasiler de burada rol almalı, sorumluluk paylaşmalılar. Hemen aklıma gelen bir kaç isim ABD eski Başkanlarından Sinema Sanatçısı Ronald Reagan ile Yunanistan Kültür Bakanı Sinema Sanatçısı MelinaMercouri ve Avusturya eski cumhurbaşkanı..Türkiye’de tam tersi oluyor politikaya giren yazarlar yazmayı, sanatçılar sanatı unutuyor.

 

Heyecansızlık, Sevinçsizlik

 

Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer sadece sanata, kültüre, fikre değil, insana yatırım da engelliyor ülkemizde. Hangi görüş iktidara gelirse gelsin değişmiyor bu uygulama. Marka isimlerimiz sürekli eskiyor ve miras yedi bir toplum oluyoruz. Meslek kuruluşları da imkan ve unvan sahibi olunca üyelerinin yeni gelişme ve bilgilerle donanımı konusunu programına bile almıyor. Siz böyle bir edebiyat, yazar, sanat, ilim kuruluşu, meslek örgütü sivil toplumu tanıyor musunuz? Üyeler kendini donatıyorsa oh ne ala! Devlet sanatçıları bile daha önce bahçelerinde ürettikleri gülün çok gerisindeler, güçlüye endekslemişler kendilerini. İyi ki Türkiye’de yaşamayan bir ilim adamımız NOBEL aldı da teselli ediyoruz kendimizi. Sivil toplum görüşü kuruluşlarda temsil edilmiyor. Meslek kuruluşları kendi içinde tutuculaşıyor, mevcudu korumaya çalışıyor, yeniliğe kapanıyor. Hele üreten aydın burada kesinlikle kendine yer bulamıyor. Oysa her üreticinin müteşebbis olması gerekirken ters orantılı bir grafik ortaya çıkıyor. Aynı kulvarda aynı işe taliplerin sayısı artıyor. Teşvikler bilinmediği gibi, haset ve gammazlık ortaya çıkıyor. Halbuki paylaşılsa çok daha fikirler  tartışılıp değerlendirilebilecek.

Platoların azlığını fark edebiliyor musunuz? Niçin yazar evleri yoktur? Kültür emperyalizmindeki kayırmacılık ve destek hiç dikkatinizi çekiyor mu? Galiba bir gün heyecansızlıktan ve sevinçsizlikten çatlamalar olacak. Çünkü tebessüm etmeyi unuttu toplum.

Oysa bilinmeli ki 21 yüzyıl sanat, kültür, edebiyat için bir önemli sektördür. Üstelik ticari yanı da vardır. Eğer sen açtığın AVM’leregıda-giyim kuşam-moda mağazaları taşıyıp, kitap-sanat cafelere ayrıcalık yapmazsan kültür emperyalizmindeki küresel kayırmacılık ayağına dolanır ve seni yere serer.

Galiba fikirsizliği ve fakirliği, yoksulluğu, yolsuzluğu yenmenin, daha az refahın bir yolu olmalı. Ne dersiniz? Boğaziçi Zirvesi bana bunları hatırlattı birden bire. Ortadaki resme sancılar içinde baktım Yarınki Türkiye için.

 

 

“Aziz Sancar’ın Duruşu” Ders olarak Okutulmalı

0

Türk insanının, içte bir bölgemizdedevletin bölücülerle savaşından ve dostumuzun kalmadığı dışta Ortadoğu coğrafyasında ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranamamızdan bunaldığı ve önünü göremediği bir ortamda, Allah bir hayat öpücüğü ikram etti. Türk bilim insanı Prof. Dr. Aziz SANCAR, dünyanın en prestijli ödülü olan NOBEL’i kimya dalındaki başarılı çalışmaları ile kazandı. Mardin’in bir köyünde doğup yokluklar ve imkânsızlıklar içinde yetişen bir Türk çocuğunun inanılmaz başarı öyküsü kadar, ödülü aldıktan sonraki duruşu da son derece etkiliydi.

Bu büyük başarı karşısındaki tevazuu, başarıyı doğrudan kendine mal etmeyip Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçlu olduğunu ifade etmesi, Türk eğitiminin kendisini yetiştirdiğini belirterek eğitim kalitemize vurgu yapması, kadın eğitimine büyük önem vermesi, başarısını “çok çalışmasına borçlu olduğunu” söylemesi,   aslını unutmaması ve inkar etmemesi, Türk tarihini Selçuklusu, Osmanlısı ve Cumhuriyeti ile bir bütün kabul etmesi, Türklüğünü her vesileyle gururla ifade etmesi, ödülünü bir hafta bile evinde saklamadan Atatürk’ün manevi hatırasına armağan edilmek üzere devletimizi kuran Türk ordusuna emanet etmesi, aldığı maddi ödülü Amerika’da kurduğu “Türk Evi”ne harcayacak olması ile Prof. Dr. Aziz SANCAR, yetişmekte olan yeni nesillere “BİR NUMARALI ROL MODEL” olmuştur. SANCAR’ın bu onurlu, milli ve evrensel duruşu, her ayrıntısıyla, her kademedeki eğitim kurumlarımızda “AZİZ SANCAR DERSİ” olarak okutulmalıdır.

Türkiye daha önce NOBEL ödülünü, yazar Orhan PAMUK’la Edebiyat dalında da almıştır. Ama bu başarı, Türk milletinde SANCAR’ın başarısı kadar sevinç ve heyecan uyandırmamış, yankı bulmamıştır. Çünkü birincisi, bırakın Türklüğüyle övünmeyi, “Türkler 1 milyon Ermeni’yi, 30 bin Kürt’ü öldürdüler” dedikten sonra bu ödülü kazandı. Türk milleti, Türk düşmanlarını sevindirerek alınan bir ödülü de, kutlayamaz, kutsayamazdı.

Bir de SANCAR’ın yurdumuzu ziyaretinden sonra ABD’ye dönerken söylediği şu sözlere kulak verelim:“Ben Türk’üm. Bunu iftiharla söylüyorum. Eskiden kimimiz solcuydu, kimimiz sağcıydık ama, hepimiz milliyetçiydik. Şimdi beni röportajlarda ‘memleketimi seviyorum’ dediğim için ‘kahraman’ yapıyorlar. Bunu anlayamıyorum. Memleketini herkes sever. Kahramanlık mı bu?”.

Türk bilim insanı Prof. Dr. Aziz SANCAR, iyi ki bu ödülü kazandın, bu sayede senin gibi gerçek bir Türk aydınını tanıdık. Türk, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığının moda olduğu bir ortamda, bu sayede senin gibi akıllı, bilinçli, vatanının ve milletini gönülden seven bir Türk aydınını tanıdık. Bize ilaç gibi geldin. İyi ki varsın. Yıllardır başarıya susamış Türk milletinin bir ferdi olarak seni tekrar yürekten kutluyorum. Başarıların daim olsun.

 

 

Yakın Tarih Sohpetleri-9 Türkiye-Rusya İlişkileri

Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler ne zaman başladı, nasıl devam etti, gelinen noktada neler dikkat çekiyor? Yarın ne olabilir?

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş sohbetimize bir hatırlatma ile başladı; Fatih Sultan Mehmet’ten sonra padişah olan Sultan İkinci Beyazıt (1477-1512) döneminde Kırım Hanlığından bir mektup geliyor. Üçüncü defa Kırım Hanlığının başına geçen Birinci Mengli Giray Han (1478-1515) mektubunda henüz küçük bir devletçik olan Rusya’nın (kines deniyor) Osmanlı Cihan Devleti’yle temas kurmak istediğini, İvan’ın kendilerinin dostu olduğu belirtilerek  gerekenin yapılması ricasında bulunuyor. Sultan İkinci Beyazıt da “Madem İvan sizin dostunuzdur. Bizim de dostumuz olabilir. O halde temsilcileri İstanbul’a gelerek gerekli temaslarda bulunabilir” biçimindeki bir mektupla cevaplandırılıyor.

Rus elçisi İstanbul’a geliyor ve Padişah İkinci Beyazıt tarafından makama alınıyor. Ancak bu yeni ve küçük devlet Rusya’nın elçisi (o yıllarda daha ne Amerika ve ne de Almanya gibi bir devletler var ortada) huzurda arogon bir tavır takınıyor. Kaba, küstah, henüz devlet olmaya başlamış olmasına, güçsüzlüğünü bilmesine rağmen tepeden bakma gibi bir elçiye yakışmayan tavır sergiliyor. Hele getirdiği İvan’ın mektubu da bardağı taşıran son damla oluyor.

 

Oysa Osmanlı Cihan Devleti kuruluşunun  üçüncü asrına girmiş, devlet geleneğini yaşatan ve diplomasiyi çok iyi bilen bir ülke. Osmanlı devlet geleneğine göre huzura alınan elçilere çok ciddi hediyeler veriliyor, binlerce dinar ve hatta elbisesine kadar takdim ediliyor. Bunları da iteleyen Rus elçisi Sultan İkinci Beyazıt tarafından kovularak, İstanbul terk ettiriliyor.

 

Prut İle Başlayan ve Hep Savaşlarda Geçen Dönemler

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Rusya’ sohbetimizi şöyle sürdürdü:

-Türkler ile Ruslar arasındaki ilişkiler hep savaşlarla sürmüştür. 20 kadar savaş gerçekleşmiştir iki ülke arasında.Prut Savaşı (1710-1711) en önemlisidir. Ruslar Osmanlı içindeki ortodoksları kışkırtarak Osmanlı’nın elindeki  Eflak ve Boğdan’ı almak istiyordu. Rus Çarı Birinci Petro hırçınlaşmıştı. Ayrıca Rusya Lehistan’ın içişlerine karışıyor, İsveç’e saldırıyordu. İsveç Kralı Demirbaş Şarl Osmanlı Devleti’ne sığındı. Bu gelişmeler üzerine Sultan Üçüncü Ahmet (1673-1736) savaş ilan etti.

-Sultan Üçüncü Ahmet aynı zamanda hattat, şair, musiki sever bir padişah. Urfalı Şair Nabi de dostu.

-Evet.. Rusya Balkanları Slavlaştırmak istiyordu. Orta Asya da emelleri içindeydi. Hele hele sıcak denizlere inmek hayali her zaman Rusya’da mevcuttu. Prut nehri kenarındaki Stanileşti kasabasında savaş başladı. Osmanlı’ya Baltacı Mehmet Paşa komuta ediyor. Kırım Hanlığı da Osmanlı’ya katkıda bulunuyor. Rus Ordusu iyice çembere alındı. Rus Çarı Birinci Petro, o yıllarda henüz evlenmemiş olan Çarice Birinci Katerina’yı elçi olarak gönderdi. Nihayetinde barış oldu. Azak Kalesi de Osmanlıya geçti. Rusya bırakın sıcak denizleri, Karadeniz’e 75 yıl açılamadı. Rusya bir şark sorunu diye Osmanlı mirasına konmak istiyordu.

-Kazan Tatar Türkleri ile Rusların savaşı çok daha eski. Kazan bir Türklerin eline geçiyor, bir Rusların. Çok kanlı ve acımasız savaşlar oldu. Hatta bir Tatar daha sonra Rusya  lideri de oldu. Her ne ise sonra Kırım Savaşı (1853-1856) gerçekleşti Ruslarla?! Hatta bu savaş için Sivastopol’da bir de müze yapılmış. Birlikte dolaşmıştık bu Panorama Müzesini. Ancak Ruslar bu savaşta Osmanlı’yı ayırt etmişlerdi bu müzede. Osmanlıya yer vermemişlerdi.

 

Batılılar Rusların Tuna’nın Güneyine İnmesini İstemiyor

-Evet.. Birleşik Krallık, Fransa ve Piyemonte-Sardinya’nın Osmanlı tarafında olması üzerine Kırım Savaşı önem kazandı. Çünkü batılılar da Rusya’ya Avrupa ve Akdeniz’in dışında tutmak istiyorlardı. Kırım Savaşı kazanıldı.

-Sıra geldi 93 Harbine(1877-1878). Ruslar doğuda Erzurum’a, batıda İstanbul Yeşilköy’e kadar geldiler. Osmanlı yenildi. Ruslar bizden  Kars, Ardahan, Artvin, Batum, Doğu Beyazıt ve Eleşkirt’i istiyorlar. Rus General Osmanlının talebini mütarekeyle birlikte görüşülmek üzere kabul etti.

-Evet. Balkanlar Ayastefanos Anlaşmasıyla tamamen elimizden gidiyordu. Batılı ülkeler Balkanların Rusya’nın hegemonyasına girmesini istemediler.  Osmanlı Devleti Kıbrıs’ın yönetimini Birleşik Krallığa vererek yeni bir anlaşma yapılmasını önerdi. Sultan İkinci Abdülhamit Han özellikle Birleşik Krallığa Rusların Balkanlara inmesiyle ortadoğudaki menfaatlerinin zedelenebileceğini,  sıcak denizlerde ve ipek yolunda sıkıntılar olabileceğini hatırlattı.

-Büyük bir siyasi manevra Abdülhamit’in yaptığı?

-Elbette.. Sevr Anlaşması gibi Ayastefanos Anlaşması da yürürlüğe girmedi. Balkanlar bir müddet daha Osmanlı yönetiminde kaldı. Batılı ülkeler Almanya İmparatorluğu Şansölyesi Prens Bismark başkanlığında Berlin’de toplanarak yeni bir anlaşmaya imza attılar.

 

-Burada calibi dikkat bir şey daha var Osmanlı’yı Mehmet Ali Paşa’nın yanında Nafia Nazırı Karatodori Paşa da temsil ediyor, Büyükelçi Sadullah Bey de hazır bulunuyor. Hocam Ruslar Ayastefanos Anlaşması sonrası Yeşilköy’e dev bir de anıt dikiyorlar.

-Enver Paşa gibi idealist bir memleketsever, dindar insanın başkanlığındaki İttihat ve Terakki mensupları bu anıtı bomba ile patlatarak dağıtıyorlar. Rusların böyle bir anıtı ise Avusturya’yı işgal ettiklerindeki dönemden beri hala Viyana’da duruyor.

 

Arogan Adam:

Nevzat Yalçıntaş yeni bilgilerle devam ediyor, analizini yapıyor buraya kadar anlatılan arka planların:

-Vladimir Putin’in arogan tavrı da Sultan İkinci Beyazıt’a Rus elçisininkinden farksız. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın telefonlarına çıkmıyor, Türkiye’nin randevu taleplerine dönmüyor. Böylesine tepeden bakma, kaba ve görgüsüzce bir tavır.

-Cumhuriyet Tarihimize kadar geldik. Esas konumuz da zaten son 80 sene. Yani sizin de yaşadığınız dönemler.  Birinci Dünya Savaşı bitmiş(1914), Balkanlarda yeni devletler kurulmuş(1915), Rusya’da Ekim Devrimi gerçekleşmiş (1917), Türkiye İstiklal Savaşı’ndan başarı ile çıkarak ülkesini işgal eden batılı ülkeler İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’ı geldikleri yere göndermiş. Cumhuriyet kurulmuş. Mustafa Kemal Paşa Büyük Millet Meclisi Başkanı seçilmiş. Atatürk döneminde bakıyorum Dışişleri Bakanı Bekir Sami Kunduk (1920) başkanlığında bir heyet Moskova’ya gönderiliyor.

-İlk giden heyet!

-Evet..sonra yine Dışişleri bakanlarından Yusuf Kemal Tengirşek başkanlığındaki bir heyet Rusya’ya gidiyor. Bu heyette ayrıca Fuat Sabit adında bir de komünist Türk temsilcisi yer alıyor. Belki siyaseten Moskova’nın hoşuna gidebilir diye. Dostluk muahedesi imzalanıyor Moskova’da. Bunlardan daha önemlisi Mustafa Kemal Atatürk ile Lenin arasında mektuplaşmalar var. Bu konuya girelim biraz da ne dersiniz?

-Neden olmasın. Bana hatıralarımı depreştirdin. Yeni İstanbul Gazetesini vardı. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil de orada yazardı. Zaman zaman ben de kendisine refakat ederdim.

 

Başgil,  Atatürk’ün Lenin’e Yazdığı Mektubu Tercüme Ettiriyor

-Yeni İstanbul gazetesini çok iyi hatırlıyorum. İstanbul Beyoğlu Tünel’deydi idarehanesi. Habip Edip Törehan’ın çıkardığı günlük gazete. 27 Mayıs Askeri Darbesi sonrası cuntaya yalakalık yapmayan bir gazeteydi. 1961’de de basın grevine katıldığı için üç gün kapatılma cezası verilmişti, bizler de gazete okuyamamıştık. Ben o yıllarda İstanbul’da lise öğrencisiyim.

-Sizin nesilde de etkili bir gazeteydi!

-Olmaz mı? Bütün dikkatle yazılarını okuduğumuz yazarlar Yeni İstanbul’daydı. Başgil hoca, Nurettin Topçu, Osman Yüksel Serdengeçti, Hami Tezkan, Gökhan Evliyaoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Vecdi Bürün, Gürbüz  Azak, Yücel Çakmaklı, Halide Nusret Zorlutuna, Galip Erdem, Kamil Turan..hele bir de gençlik köşesi vardı ki bizler orada yazılarımız neşredilince göklere uçardık.

-Bu bakımdan da sizin nesil şanslı ve iyi bir öğrencilik dönemi geçirdiniz.

-Gazetemize sahip de çıkardık. Askeri Cunta ve medyanın tahrikiyle devrimci denilen üniversiteli gençler bu gazeteyi basmışlar,  makinalarını tahrip etmiş, çalışanları hırpalamış ve terör estirmişlerdi. Milliyetçi gençler de gazeteye destek olmak üzere daha sonra yürüyüşe geçmiştik. Ben de o yürüyüşe katılmıştım.

-Yeni İstanbul’da Başgil hoca yazıyordu. Yine birlikte idik. Bir gün bana dedi ki “Nevzat senin Fransızcan çok iyi, birkaç mektup vereceğim sana bunları Türkçeye tercüme et” Sevindim. Zaten o yıllarda yabancı dil sınavını geçenlere ya 500 TL para, ya da bir derece intibak veriliyordu. Ben intibakı tercih etmiştim. Baktım Atatürk’ün Lenin’e yazdığı mektuplar. Tercüme ettim. Nihayet günümüzde de bu mektuplar yayınlandı. Ben bir örneğini Ali Kemal Meram’ın Akşam Gazetesi Yayınlarından çıkan Türkiye- Rusya İlişkileri adlı kitapta mevcut. O yıllarda Lenin tek adam, tek güçlü politikacı.

Atatürk’ün Lenin’e yazdığı mektup “Sayın Başkan” diye başlıyor, sonunda “TBMM Başkanı Mustafa Kemal” diye bitiyordu. Mustafa Kemal bu mektubunda emperyalizm ile mücadelede ortak harekete çağırıyor, mağdur ve mazlum milletlerin emperyalizmin vahşetinden kurtulmasına dikkat çekiyor, İstiklal Savaşı veren Türkiye’nin ayrıca silah, cephane, askeri ve tıbbı levazımat ile gıda sağlanmasını talep ederek 5 milyon altın lira istediklerini bildiriyor.

Nevzat Yalçıntaş devam etti konuşmasına;

-Tercüme ettim ve Yeni İstanbul gazetesinde yayınlandı mektuplar. O yıllarda Ankara’da üç büyük elçilik, temsilcilik var. Mehmet Emin Resulzade’nin cumhurbaşkanı olduğu Azerbaycan, Afganistan ve Rusya.  Atatürk bu yardıma rağmen komünist rejime sürüklenmeye mani oldu.

Bakü Şark Halkları Kurultayında İki Grup Türk

-Bu yardımı, bu altın liraları Türkistan ve Hindistan’daki müslümanların toplayarak gönderdiği görüşü de var.

-Her nasıl olursa olsun, velevki Türkistan’daki soydaşlarımız ve dindaşlarımız toplamış olsun bu altın liraların geliş yolu Moskova’dan. Bu güzergah o gün için en sağlam olanı. O yıllarda sadece Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi başkanlığında bir heyet İstiklal Savaşı’na katkıda bulunmak için kampanya başlatmış, para topluyordu. Ki o yıllar zaten insanlarımız zor geçiniyor ve kıt kanaat besleniyordu. Moskova’nın gönderdi para çok önemliydi. Mustafa Kemal de dengeyi iyi tutuyordu. Hatta Bakü Şark Halkları Kurultayı’na bile Türkiye’den temsilci gönderiyordu.

-Bunu hatırlatmanız iyi oldu Hocam. Gerçekten Bakü Doğu Halkları Kurultayı (1 Eylül 1920)  çok önemli. Çünkü Mustafa Kemal, Dr. İbrahim Tali başkanlığında Trabzon mebusu Hafız Mehmet, Mühendis Aziz, Yarbay Arif Bey’den müteşekkil bir heyeti göndermişti. Öte yandan da Enver Paşa, Halil Paşa, Bahattin Şakir ve arkadaşları da Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Hindistan Devrimci Örğütler Birliği adına bu toplantıya katılarak tebliğ sunmuşlardı. Her iki heyetin de amacı, buradan Türkiye’nin İstiklal Savaşı’na katkı kararı çıkarmaktı ve öyle de oldu.

-Evet olumlu bir karar çıktı Türkiye için.

-Zaten kurultayın amacı da milliyetler meselesinin işçi sınıfının önderliğinde nasıl çözüleceğine dair bir yol haritası ortaya çıkarmaktı. Türkiye batılı ülkelerin işgali altındaydı. Bakü toplantısı batı proleteryasının zaferiyle sonuçlanması kararıyla sonuçlandı.

-Mustafa Kemal  çok başarılı bir politika izliyordu. Hatırlarsanız Atatürk Amerikalı bir gazeteciyi kabul ederek yaptığı açıklamada komünizmin insanlık dışı bir rejim olduğunu vurgulayarak, bunun panzehirinin de İslam dini olduğu, dolayısıyla tarihin iyi incelenmesi gerektiğini açıklamıştı. Zaten batılı ülkeler de o yıllarda Rusya’nın aleyhindeydi. 5 milyon altın lira Atatürk’e Çankaya’da teslim edildi. Bu konuyla alakalı bir hatıram var.

 

“Liraları Görüp de Komünizme Meyillenmeyin!”

-Lütfen anlatır mısınız?

-Celal Bayar’ı Kadıköy’deki evinde yıllar sonra Prof. Dr. Ayhan Songar ile ziyaret etmiştik. Çok mutlu oldu. Bize İstiklal Savaşı yıllarını anlattı. Moskova’dan gelen bu 5 milyon altın lira için Atatürk, başta Celal Bayar olmak üzere arkadaşlarını toplamış ve demiş ki “Sakın bu para geldi diye, komünist rejime meyil falan vermeyin?” Lenin’den sonra gelen Stalin tam bir kan içiciydi. Gaddar, zalim. Türk ve Müslüman düşmanıydı.

-Çorçiliçin de kimse ona Türk dostu diyemez, tama tersi Türk düşmanı?

-Çorçil daha bahriye nazırı iken bile öyleydi. O da Türk dostu değildi. Ama bir şeyin farkında idi. Ruslar Tuna’nın güneyine inmek istediklerinde İngilizler Türklerin burada kalmasına destek oldu. Tam bir İngiliz politikacısı.

-Rusya’ya Atatürk zamanında  en son Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras gitmişti. Sanırım yıl 1937. Sovyet Dışişleri Komiseri Maksim Litniov ile görüştü  ve Moskova’da temaslar yaptı. Sonra Rusya Türkiye ilişkilerinde bir duraklama var. Bunda biraz komünizmin, Sovyet yayılmacılığının, biraz da başta Amerika NATO müttefiklerinin katkısı var.

-Mehmetciğim Stalin’i hatırlasana doğudaki üç ilimizi istiyordu. Stalin’den sonraki Brejnev de Sovyet yayılmacılığını sıcak tutuyordu.

-Doğru, çok tartışmalar oldu, neredeyse savaş kışkırtıcılığı gündeme taşınacaktı. Ancak Brejnev’den sonra KruşçevSovyetler’de bir yumuşama(detant) politikası izlemek istiyordu. Ankara’ya çok sıcak mesajlar veriyordu. Fakat bir türlü Ankara-Moskova iletişimi kurulamıyordu. Menderes hükümeti sağlık konusunda temaslar yapmak üzere Sağlık, Sosyal ve Muavenet Bakanı Dr. Lütfi Kırdar başkanlığındaki bir heyeti Moskova’ya gönderdi 22 yıl sonra(1959). Rahmetli Kırdar Devlet başkanı statüsünde karşılandı. Antlaşmalar yaptı.

-Allah rahmet eylesin.

 

Rusya’da Seçime Doğru

-27 Mayıs Askeri Darbesi oldu. Sovyetler bunu destekledi. Hatta cuntanın hazırladığı yeni anayasa ile komünizmin yayılmasına çanak tutuldu, “Anayasa sosyalizme açıktır” tartışmaları başlatıldı. Bu konuda basılan her Türkçe eser Sovyet bloğuna bağlı büyükelçilikler vasıtasıyla satın alınarak üniversite gençlerine dağıtıldı. Gençler arasında ilerici adı altında bir komünizm modası yayılması hızlandı. Siz o yıllarda akademisyensiniz. Üniversitede hocasınız. Ama birkaç defa davetle Sovyetlere gittiniz. Moskova’da KGB ajanlarının cirit attığı Ukrayna Oteli’nde kaldınız. Özel müsaade ve mihmandarla Taşkent, Buhara ve Semerkant’a kadar gittiniz.

-Evet

-Böyle bir tecrübeye sahipsiniz. SSCB dağıldıktan sonra da Türk cumhuriyetleri bağımsızlığını kazanınca özel bir alaka ile ilgilendiniz. Geniş bir muhitiniz oldu.

DUMA’daki 30 kadar Müslüman milletvekilinin dostluğunu kazandınız. Tabanda da böyle bir sıcaklık oldu. Sonrasında İstanbul’dan milletvekili seçildiniz 21 ve 22. Dönemde. Türkiye Rusya Parlamentolar arası Dostluk Grubu Başkanlığı yaptınız. Kısa adı AGİT olan Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı’nda Türkiye’nin başkanı, genelde ise başkan yardımcısı oldunuz.

-Doğru!

-Avrupa Konseyi’ndeki sosyalist grup da adil hareket ettiğinizi bildiği için seçimlerde size oy vermişti. Böylece Yardımcısı olduğunuz AGİT Başkanı İngiltere Parlamenteri Bruce George ile birlikte Vladimir Putin’in aday olduğuseçim ile alakalı olarak Moskova’da bulundunuz. Seçimleri izlediniz. Siz Putin’in önünü mü açtınız Moskova’da bulunmakla?.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş tebessüm ederek  önce”evet” dedi, sonra anlatmaya başladı;

-Putin’in devlet başkanı adayı olarak katılacağı ilk seçimdi. Seçilmesi de kamuoyu araştırmalarına göre  kesin gibiydi. Seçimi izlemek özere AGİT heyeti olarak birkaç gün önceden Moskova’ya gittik. Bize birkaç katının tahsis ve özel olarak dizayn edildiği Ukrayna Oteli’ne (GastinisyaUkrainia) yerleştik. Bütün Rusya’ya gözlemci gönderdik. Sadece bu seçimi AGİT’e mensup 300 kadar milletvekili izlemiyor, 1000 kadar da gazeteci, akademisyen, eski parlamenter, general de takip ediyor. O yıllarda Rusya’nın başında sarhoşluğu ve alkol alışkanlığı medyaya da yansıyan Yeltsin devlet başkanı. Rüşvet her tarafta konuşuluyor. Özelleştirmenin cazibesi de özellikle batılı ülkelerin dikkatinden kaçmıyor.

 

Adil Olmak ve Batının Oyunu

-AGİT Başkanı İngiliz Parlamenter Bruce George seçimden bir gün önce sizi otelde topladı. Dedi ki “Arkadaşlar Rusya’da görüyorsunuz demokratik bir hayat yok, seçim de öyle. İnsan hakları tartışılır bir vaziyette. Rusya seçimleriyle ilgili nihai bildiriyi bugün imzalayalım hazır olsun” dedi. Bütün batılı temsilciler Almanya, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda vs hepsi bu öneriye sıcak baktılar.

-Bundan sonra dananın kuyruğu kopacak galiba? Seçimi Putin kazansa bile şaibeli hale getirmek istiyor batılı ülkeler!

– Ben itiraz ettim. AGİT dünya çapında bir uluslararası kuruluş. Seçim henüz yapılmadı. Uluslararası bir şaibe içinde  kalınmaması gerek diye düşünüyorum. Yok eğer illa böyle olacak derseniz bendeniz imza atmam. Sayın Başkan George yarın yapılacak seçimin sonuçlarını beklemeli ve ona göre nihai bildiriyi imzalamalıyız. Çünkü Kamçatka’da sandıklar sayılmaya başlandığında, Rusya’nın batı ucundaki St. Petersburg’da sandıklarda oy kullanmaya henüz gidilecekti. Arada 12 saatlik bir fark vardı. Bu açıklamam üzerine bazı homurdanmaları duydum. Ortalık biranda sus pus oldu.

-Nihai bildirideki oyun bozuldu. Putin itibarsız hale getirilemedi. Batının “demokrat çar” dediği Putin seçimi kazanınca Avrupa terk ettiği kağıt ve demir çelik sektörüyle, Rusya’nın doğal gaz tesislerini ele geçiremediler. Putin devlet başkanı seçildi çünkü.

-Batının unuttuğu bir şey vardı galiba. Putin eski bir KGB lideriydi. Almanya Başbakanı WillyBrandt’ın özel kalem müdürünü bile  ayartarak Sovyetler adına casusluk yaptırmıştı. Almanya’da hükümet düşmüştü. Her ne ise ..sizin Rusya’dan iki nişanınız var?

-Evet biri devlet nişanı. İkincisi de Kazan’ın 1000. Yıldönümü dolayısıyla Ufa’da verilen onur ödülü. Putin ile de Başkurdistan’ın başkenti Ufa’da görüştüm. Öte yandan batının her konuda kendine has bir tutumu vardır. Bundan vaz geçmezler.

-Tutuculuğu mu kastediyorsunuz?

-Tutucu ve peşin hükümlü. Öyle demokrat olmaları size karşı da demokrat tavır geliştirmeleri anlamına gelmiyor. Biz Müslümanız ve herkese ve her kesime adil olmak durumundayız.

-Sonra neler oldu?

-Seçim olduktan sonra Rusya Yüksek Seçim Kurulu’na gittik. Herkes bana sıcak davranıyor. AGİT Başkanı Bruce George’nin de dikkatini çekmiş. O da toplantıdaki konuşmalarımızın dinlendiğini anladı ve bana teşekkür etti. Evet dediğiniz doğru bu olayla bendeniz Putin’in siyasette önünü açmış oldum.

 

Kırım’ın İşgalini  ve Ukrayna’ya Saldırıyı Unutturmak

-Peki Suriye’den havalanan savaş uçaklarıyla sınırımızı ihlal eden Rus Jet’nin düşürülmesi sonrası Putin’in açıklamaları acaba Kırım’ın işgal ve ilhakıyla, Ukrayna saldırılarını örtmek için midir?

-Hiç şüpheniz olmasın öyle. Putin Türkiye-Rusya dostluğunu bozuyor. Rusya’nın 500. Yıldönümü kutlamaları oldu. Biz de iştirak ettik. Dostluklar öyle kolay kurulmuyor.

-CaesarKunikov adlı 125 metre uzunluğundaki  Ropucha-1 sınıfı savaş gemisi 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi gereğince İstanbul Boğaziçi’nden geçti. Geçerken bir Rus askeri içinde füzesi olan omzunda bir bazuka ile Süleymaniye Camii’ne hedef olan bir eylem içinde oldu. Bunu nasıl değerlendirmemiz gerek.

-Ankara açıklama yaptı. Bütün bunların hepsi dostluğu bozan ve tamiri güçleşen gelişmelerdir.

-Boğazlarımızdan 10 bini tanker 50 binin üzerinde gemi geçiyor. 150 milyon ton kadar petrol taşınıyor. Bir de savaş gemileri. Lozan’da Boğazlardaki egemenliğimiz eksik kalmıştı; Boğazlara Türk askeri yerleştirilemiyor, deniz trafiğini uluslararası bir komisyon yönetiyordu. Avrupa’da faşizmin yükselmesi, İngiltere ve Fransa’ya Ankara’ya yaklaştırmıştı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları konjonktürü iyi değerlendirdi ve Montrö Antlaşması imzalandı. Hatay’ın anavatana katılması ve 19 Ekim 1939’da Türkiye ile İngiltere ve Fransa arasında  ittifak imzalanması da aynı konjonktürde sağlanan diplomatik başarıdır.

 

Yeni Çarın Programında Neler Yok ki?

-Evet Mustafa Kemal ve arkadaşlarının büyük başarısıdır. Diplomasimizin zaferidir. Bu konularda yazılan kitapları okumak ve takip etmek gerekiyor. Türk Tarih Kurumu’nda önemli eserler neşretti. Biz Rusya ile daha ABD ve Almanya gibi ülkeler yeryüzünde yokken ilişkiler içindeydik. Münasebetlerimiz vardı. Çarlık döneminde Rusya’nın önceliği emperyalizmle örtüşüyordu. Deli Petro “ılık denizlere inin” diyordu.

-Avrupa medyasında Putin’den bahsedilirken “taze çar” diyorlar.

-Evet. Batıda Putin’e “Yeni Çar” deniyor. Putin de böyle bir amaç içinde. Çar Nikola “Şark Meselesi” diye bir hususu ortaya atmıştı Osmanlıları yakından alakadar eden. İngilizler bunu sahiplendi. Stalin’in Türkiye’den taleplerini unutmak olmaz. Bütün bunları hatırlamalıyız. Bu gelişmeler Rusya’nın emelini de ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla gerginlik içindeyiz. Suriye tamamen ele geçirilmek isteniyor. Orada kalma, hatta yerleşmek amacını taşıyor Putin.

-Rusya’nın Lazkiye’de üssü var. 5 savaş gemisi, iki denizaltısı biliniyor Akdeniz’de.

-Rus uçakları Suriye’de terör örğütüİŞİD’i değil, sunni bölgeleri vuruyor. Amacı da böylece ortaya çıkıyor. Sunni Müslümanlar ve Türk bölgeleri Suriye’de Rus ateşi altında. Moskof eski Moskof. Bütün bunlara rağmen Rusların eline fırsat vermemek gerek. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan açıkladı “Rus Uçağı olduğu bilinseydi, düşürmezdik” diye. Ardından telefon açtı, Putin telefonlara çıkmadı. Randevu taleplerinde geri dönülmedi.

-Armasını bile çıkarmışlar Rus savaş uçağından. Sınırı ihlal ediyor, ikaza da aldırmıyor düşen uçağın pilotu.

-İki Rus uçağından biri ikazlara dikkat ederek geri dönüyor, diğer tam tersi sınırı ihlal etmekte devam ediyor. Ya bu pilot tembihli, ya da fanatik bir asker. Bu eylem siyasi amaçlı. Bu tahrikler devam edebilir. Dikkatli olmak lazım.

-Bunu nasıl yorumlamalıyız?

 

Tarihi tekerür Diye Tarif Ediyorlar!”

-Tarih tekerrür ettiriliyor. Sultan İkinci Beyazıt zamanında Rus elçisinin kabalığı, görgüsüzlüğü, bugün Putin’le yaşanıyor. Siz çok iyi hatırlayacaksınız bunu İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy ne kadar güzel anlatıyor;

Geçmişten adam hisse kaparmış.. Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa  yarım hisse mi verdi?

“Tarih”i tekerrür diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

-Dikkat edilirse Rusya Ermenistan’a füze üssü kurdu. Bunda Rusya’daki Ermeni diyasporasının da katkısı var.

-Hazar Denizi’nden Suriye’ye füzeler fırlattı hatırlarsınız.

-Çok doğru. İran ile flört ediyor Rusya. Irak yönetimi “Gerekirse Rusya’yı ülkemize çağırırız” dedi. Bu çağrı uluslararası hukuka da uygun. Türkiye’nin güney sınırında bir Kürt devleti kurulması girişimleri hızlandı. Sanki Türkiye bir çembere alınmak isteniyor.

-Savaş iyi bir şey değil. Kazananı olmaz günümüzde. Barış daha önde olmalı.

-Türkiye’de 300 bin Rus Hanımı evli. Çoluk çocuğa kavuşmuş. Türkiye’de yaşıyor. Ev almışlar. Türkiye’yi vatan edinmişler. Rusya ve Türkiye Dışişleri Bakanları Belgrat’ta bir araya gelerek görüştüler.

-Lavrov Putin’e göre daha makul açıklamalar yapıyor, ilişkileri germemeye itina gösteriyor.

-Gerilmemesi de lazım. Eski Sağlık ve Turizm Bakanlarından Bülent Akarcalı ile 6 dönem parlamentoda bulunmuş Salih Kapusuzarkadaşımız ve bendeniz eski Türkiye- Rusya Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanları olarak bir bildiri yayınlayarak, bu dostluğun devam etmesi hususunda bir bildiri yayınladık. Gerilimin artmasının hiç bir ülkeye yararı yoktur.

 

Barış Kazanmalı

-Sizin bir de milletvekilliği döneminizde Türkiye-Rusya parlamenterleri olarak Antalya’da futbol maçınız var. Siz hakemdiniz.

-Öyle oldu. Maçta Türkiye, Rus parlamenterleri yendi. Ancak ben hakem olarak misafir hukukunu göz önünde bulundurup DUMA’da sergilenmek üzere kupayı Ruslara verdim. Moskova’ya gittiğimde de sergilenen bu kupayı gördüm. Dostluklar öyle hemen kazanılmıyor, kıymetini bilmek, devam ettirmek gerek. Müzakereler yoluyla soruların çözümlenmesi en çıkar yoldur. 300 bin Rus hanımın evli olduğu, çoluk çocuğa kavuştuğu, binlerce evlerin alındığı bu dönemde Putin’in etrafındaki kızgın adamlar, Türkiye’nin asaletini görmeli. Bunu hatırlatıyorum.

-Siyonist, Ermeni ve Rum lobileri Moskova’da toplumu ve medyayı ajite ediyorlar. Nasıl ki Afganistan ve Çeçenistan’da Rus anneler savaşta çocuklarının öldürülmesi üzerine Moskova’da yürüyüşe geçtiler, bu gerilim yine anneleri “Çocuklarımız ölmesin” diye eyleme zorlarsa şaşmayacağım.

-Barış kazanmalı. Taraflar itidalli hareket etmeli.

-Barış kazanmalı, dünya barışına katkıda bulunulmalı.

 

 

Türkosfer / Türkofon Milletler Topluluğu –XIX

0

İrili ufaklı diğer Türk topluluklarının tanıtımı alfabetik sıralama ile devam ediyor..

 

107 – Küçük Topluluklar (Devamen Üçüncü Kısım) :

  • MUNCAKLAR – Moğolistan’da yaşayan Kazak asıllı Türkler. Sayıları 15 bin kadar.
  • NANAYLAR – Amur ile Mançurya arasında yaşayan bir Tunguz kabilesidir. Sayıları 20 bine yakın olup Şamanisttirler.
  • NEFER – Hamse Türklerinden olup İran’ın Fars Eyaleti’nde yaşarlar. Sayıları 20 bin civarındadır.
  • NEGİDAL – Amur Nehri boyunca yaşayan birkaç yüz kişilik Tunguz topluluğudur.
  • NENETLER – Samoyetlerin Ortodoks boylarındandır. Rusya’nın Nenets Özerk Vilayeti ile Yamalo – Nenets Özerk Vilayeti’nde yaşarlar. Sayıları 45 – 50 bin civarındadır.
  • NGANASANLAR – Samoyet Halkından bir koldur, Tunguzcanın bir diyalektini konuşurlar. Taymir ve Krasnoyarsk’ta yaşarlar, sayıları bin kadardır.
  • NİVİKLER / GİLYAKLAR – Rusya’nın Kabarovsk Bölgesinde ve Sakhalin Adasında yaşayan Tunguz kökenli Türkler. Sayıları 5 bin kadardır ve Şamanisttirler.
  • NOGAYBEKLER – Başkurtların Hıristiyan olan kesiminin adıdır, 20 bin civarında olarak Rusya’nın Çelyabin Eyaletinde yaşarlar.
  • NOGAYLAR – Bir zamanlar Hanlık sahibi olan Nogaylar şimdilerde Dağistan’ın Kuma ile Terek / Çerek ırmakları arasındaki çöllük alanda yarı göçebe yaşantıyı sürdürüyorlar. Sayıları 75 bin civarında.
  • OROÇLAR – Amur ve Kop Nehirleri civarında yaşarlar. Sayıları bin kadardır.
  • OROKLAR / OROKENLER – İç Moğolistan’da yaşarlar. Şamanizm mensubu olup sayıları 10 bin civarındadır.
  • ÖNGÜTLER – Moğolistan’ın güneyinde Gobi Çölü çevresinde yaşayan bir halk olup sayıları 100 bin kadardır. Kendilerini Şato Türklerinin devamı sayarlar, Hıristiyanlıkta Nasturîliği benimsemişlerdir.
  • PATRİYOTLAR – Girit ve Makedonya’da (Nasliç, Grabene) Rumca konuşan ve Müslüman olarak bir kısmı Mübadele’de Türkiye göçen kimseler. Vatandaş ya da Vatansever anlamındaki Patriyotların Salur (Oğuzlar) Boyundan olduğu kabul edilir.
  • POMAKLAR Kumanların Balkanlardaki bakiyesi; konuştukları dil nedeniyle Yunanlılar da, Bulgarlar da köken olarak sahiplenme edasındadır. Türkiye dışında Bulgaristan’da 70 bin, Yunanistan’da 50 bin, Makedonya’da 40 bin, Arnavutluk’ta 35 bin ve Kosova’da 10 bin kadar Pomak yaşamaktadır.
  • RODOS TÜRKLERİ – Kanunî devrinde aldığımız Rodos Adası’nda kalan Türkler. Adanın 130 binlik nüfusu içerisinde 3-4 binlik bir azınlık nüfusu teşkil etmekteler. Yakın zamanda Rodos ve İstanköy Türklüğü Sempozyumu yapıldı. Ve artık Rodos İstanköy ve Onikiada Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneğimiz var.
  • ROMANYOTLAR – Diğer adıyla Rum Musevîleri ve isimleri tâ Roma’dan kalma. Asırlarca yaşadıkları Balkanlardan II. Dünya Savaşı’yla tıpkı Karaylar gibi sürüldüler. İsrail’de 50 bine yakın, ABD’de 7-8 bin ve Yunanistan’da da halen 5-6 bin kadar Romanyot vardır.
  • RUMEYLER – Urumların din haricinde dil olarak yabancılaşanları. Yunanca konuşuyorlar ve Yunanistan’la Güney Kıbrıs’a öğrenci gönderiyorlar. Sayıları 40 – 50 bin civarında. Urumlar gibi ağırlıklı olarak Ukrayna’da yaşıyorlar.

Göz göre Yunanistan, öz be öz Türk kökenli bir topluluğu asimile ediyor. Hem de soyadları; Kör, Kürkçü, Bay, Tatar, Şamlı, Üsküdar, Bahçeliev, Karaköz, Bıçakçı, Sağıroğlu, Ölmezova oldukları halde.

  • SAGAYLAR – Kırgız soyundan olup Minusinsk Eyaletinin güneybatısında yaşarlar. Sayıları 30 bin kadardır.
  • SALARLAR – Moğolistan’da ve Çin’de (Suço) yaşayan ve Salur olarak da bilinen boy. Sayıları 100 binin üzerindedir..
  • SAMİ-TATER – İskandinav yarımadasında yaşayan eski Türkler; Samiler Samoyetlerden, Taterler ise Tatarlardan geliyor. Başta Norveç ve İsveç olmak üzere Finlandiya ve Rusya’da (Karelya) 50 binden fazla nüfusa sahipler.
  • SAMOYETLER – Samîler olarak da bilinirler ve Nuhoğlu Sam’dan (Sam bin Nuh) isimlenirler. Kuzey ve Güney Samoyetler olarak ikiye ayrılırlar. Enet, Nenet, Nganasan ve Yuratlar Kuzey kolunu; Selkup, Kamasin ve Matorlar da Güney kolunu oluştururlar.
  • SARİKOLİLER – Doğu Türkistan’ın Taş-Kurgan bölgesinde yaşayan az nüfuslu topluluk. Tacik asıllı sayılmalarına rağmen Sarı-kol’dan gelmeler.
  • SELKUPLAR – Kuzey Sibirya’da yaşayan Samoyet / Ostyak topluluklarındandır. Taz ve Turukhan Nehri civarında 5 bin Selkup yaşar.
  • SOYOTLAR / SORYATLAR – Tuvalıların bir kolu olup Buryat Cumhuriyeti’nde yaşarlar. Sayıları 4 bin civarındadır ve Çin tarafından tanınan resmî 56 etnisiteden biridirler.
  • ŞİBELER – Tunguzların bir koludur ve Doğu Türkistan’ın (Şin-can) kuzeybatısında yaşarlar. Sayıları 200 bin kadardır.
  • ŞİRTENLER – Moğolca konuşan Türkler. Sayıları 5 bin kadar.
  • ŞORLAR – 20 bin civarında Şor; Ak, Kara, Kızıl ve Sarı adlarıyla Rusya’da yaşamaktadır. Şamanistken Hıristiyanlaştırılmışlardır. Ağırlıklı olarak Kemerova’da yaşarlar.
  • TABASARANLAR – Dağistan’da Tabasaran ve Derbent bölgelerinde yaşayan Türkler. Sayıları 90 binin üzerinde.
  • TARANÇILAR – Doğu Türkistan’ın Kazak Bölgesinde yaşarlar. Karlukların devamıdırlar ve isimleri gibi çiftçidirler.
  • TARTUŞLAR – Kirey Kazaklarının devamı olarak Moğolistan’da yaşarlar. Sayıları 10 bin kadar olup Müslümandırlar.
  • TATLAR – Hem Müslümanlığa, hem Hıristiyanlığa hem de Musevîliğe giren bir topluluk ancak Türk soyundandır. Bir kısmı Ermenice ve bir kısmı Farsça konuşsa da Musevîliği kabul eden Dağlı Tatlar Türkçe konuşurlar. 10 bin kadarı Azerbaycan’da, bunun 2 katı kadarı Dağistan’da yaşar.

 

 

Kitap Gibi Dergi: Â’mâk-ı Efkâr

0

İdealist birkaç üniversiteli genç bir araya geliyor ve belki de cep harçlıklarıyla bir mecmua çıkarıyorlar: Adı, Tanzimat dönemindeki mecmualarını hatırlatıyor:  Â’mâk-ı Efkâr… Bu isim günümüz Türkçesine ‘Fikir Derinlikleri‘ veya ‘Derin Fikirler‘ olarak çevrilebilir. ‘Ne kadar derin?’ sorusu cevaplandırılamaz. Gönül zenginliğinin ölçüsü-sınırı olmadığı gibi, fikir derinliklerinin de ölçüsü yoktur.

Derginin adı Tanzimat dönemini hatırlatıyorsa da, sayfa düzenlemesi, baskısı itibâriyle onların çok üzerinde. Görüntüsü göz,  muhtevâsı gönül dolduruyor. Gencecik insanların nasıl olup da böylesine derinlikli olabildiği sorusunun cevabını, ‘başmakale’ intibaını uyandıran İsmail Atakan Çetiner‘in ‘Derdi Olan Beri Gelsin‘ başlıklı yazısında bulmak mümkün. Çetiner; ‘Derdi olan insanın söyleyecek bir çift de sözü olur. Bu coğrafyada derdi olan, sözü olan adam değerlidir. Çıktığımız bu yolda, maksadımız dünyadan dert ve bela devşirip baba mirası cennete varmaktır. Her dert bizim için bir müjdedir. Dertsiz geçen her gün zarar…‘ Diyor ve kalabalıkları Câhit Zarifoğlu’nun vicdanını hatırlatarak Üstad Necip Fâzıl’ın Büyük Doğu’suna hicret ettiriyor, hakikatin peşinden koşacak, onu yakalayacak, paylaşacak ve yüceltecek dertli adamlar arıyor.

1997 doğumlu, Tıp Fakültesi İkinci Sınıf Öğrencisi Sema Çınar; ‘Tıbbiyeden her türlü insan çıkar, arada bir de doktor çıkar…’ şeklinde, espri değeri bile olmayan ‘soğuk nevâle-tatsız yâve’ kabilinden darb-ı meseli temelden değiştirmek istercesine: ‘Tıp Fakültelerinden sâdece doktor yetişmez, insanın bedenini ve duygularını yanardağlardan çıkan lavlar gibi yakıp kavurmasına rağmen huzur ve sürur veren kalem erbabı da yetişir.’ Dedirten satırlarında, aile yuvasının sıcaklığını, huzurunu anlatıyor. ‘Men ta senin  yanında dahi hasretem sana‘ diye inleyen Rabia Hatun gibi, aile yuvasında olanlara bile, yuvanın özlemini duyuruyor.

Şu satırlara bir bakar mısınız: ‘Büyüdükçe, olgunlaştıkça ve aileme tercih ettiğim arkadaşlarım yanımdan birer birer ayrılınca anladım; beni annemden-babamdan daha çok seven kimse olmayacak.’  Anlaşılıyor değil mi efendim: Dert insanı sâdece söyletmez, gerçeği buldurur ve çığlıklar attırır.

Kupkuru olduğu zannedilen kelimeleri, duygu sellerini terennüm eden cümlelere dönüştüren, 18 yaşındaki bir genci olgunluğa eriştiren muhteşem gücü keşfetmek için yazının tamamını okumak gerek.

Derginin 6. Sayfasında Dîvan Edebiyatı’ndaki Tevhid Kasidelerini hatırlatan şiirin yazarı 1992 doğumlu Merve Büşra Başkoşan;

O ki; / Merhametten elleri,

Serâdan süreyyâya / Nûr ile kuşatır evreni.

Ve sanatıyla bildirir / Zişuura kendini.’

Diyor.

Sekizinci sayfada 1991 doğumlu Tıp Doktoru İsmail Dal; mısra-ı bercestelerle ‘insan-ı kâmil’i resmediyor ve ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır.’ Hadis-i Şerifi’nin muhteşem bir yorumunu sunuyor:  ‘Ben eğer kendi derdime düşersem, o zaman kendi derdim hiç bitmeyecek ve kendi derdimde kaybolup gideceğim. O halde benim derdim, ‘ben’ olmamalı. Benim derdim, benden başkası olmalı. İşte o zaman benden başkalarının derdiyle savaştıkça hem başkaları sevinecek hem de ben sevineceğim.’

1996 doğumlu Rahime İnam, ‘Yol‘ başlıklı hikâyesinde pek az denenmiş bir tarzı tercih etmiş. Merakla okunmaya değer.

İklim Karaca ile Cem Karaca hakkında yapılan röportaj, Cem Karacayı tanıdığını iddia eden hayranlarını bile şaşırtacak bilgilerle dolu.

16. sayfada Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Mustafa Şendoğan Altıntaş, ‘Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için gökyüzünün öğrencisi olmak lâzım‘ diyen 20. Yüzyılın bilge devlet adamı Aliya İzzetbegoviç’i anlatıyor. İnançlı bir gencin, inançlı bir bilgeyi anlatması, nur üstüne nur kaplanmış mücevheri andırıyor.

Ayşe Ayyıldız, Klasik Türk-İslam Sanatlarından Ebru’yu anlatıyor. Boyaların sudaki yolculuğu ve bıraktığı iz, bir harika…

Mâziden Günümüze‘ başlıklı sayfadaki imzasız yazıda Tevfik Fikret, ‘Günümüzün Çınarları‘ başlığı altında Mehmet Nuri Yardım’ın, usta kalemiyle Feyzi Halıcı karşımızda…

‘Kitap’ sayfasında çağımızın en dikkate değer İslam Sosyologu, ‘Ben, sizi rahatsız etmeye geldim’ diyen Ali Şeriati’nin ‘İnsanın Dört Zindanı‘  isimli eseri tanıtılıyor.

23. sayfada ilim, fikir ve hareket adamı Prof. Dr. Nurettin Topçu’nun 1939-1975 yılları arasında 111 sayı olarak yayınladığı ‘Hareket‘ isimli dergi hakkında dikkate değer bir yazı yer alıyor. Adı belirtilmeyen usta bir kalem erbabı, 1975 yılında Rahmet-i Rahman’a yolcu edilen Nurettin Topçu’nun tesir alanına çektiği isimleri açıklıyor.

Son sayfa, Muammer Dizdaroğlu’nun ‘Eylül Kahveleri‘ isimli mensur şiire ayrılmış.

24,5 X 34 santim ölçülerinde, kendinden kapaklı 24 sayfalık derginin Kasım 2015’te çıkan 7. sayısındaki okunmaya değer diğer yazıları; Mertcan Yoldaş, Faruk Erdoğan Buldur, Tolga Erinç ve Hüseyin Mert Doğan kaleme almış.

Gençlerin ve duygularını şiir, edebiyat ve sevgiyle besleyerek genç kalmasını bilen her yaştan hanımefendilerle beyefendilerin kendilerinden bir şeyler bulabileceği derginin künye bilgileri şöyle: İmtiyaz Sâhibi: Mehmet Metin Gök. Genel Yayın Yönetmeni: İsmail Atakan Çetiner. Yazı İşleri: Mertcan Yoldaş, İsmail Atakan Çetiner. Yayın Kurulu: Merve Kübra Başkoşan, İlknur Erkenci. Grafik Tasarım Danışmanı: Ayşe Ayyıldız, Yıldız Elarslan. Dağıtım Sorumlusu: Mertcan Yoldaş. Kapak Resmi: Ayşe Ayyıldız.

Â’MÂK-I EFKÂR / Kültür, Sanat, Edebiyat ve Hayat Dergisi:

www.amakiefkar.com e-posta: iletisim@amakiefkar.com Telefon: 0.544-419 81 99

KUŞBAKIŞI:

ŞİİR VE HAYAT:

Sosyal değişimlerin ve dönüşümlerin arkasındaki dinamikleri anlamak ve yorumlamak için elbette şiire ihtiyacımız var. Osman Bayraktar, ‘şiir bir bilgi kaynağı mıdır?’ diye soruyor. Cevabı da kendisi veriyor: ‘Hem evet, hem hayır.’ Yalnızca şiirden çıkarak bir bilgi dünyası oluşturulamaz belki. Ancak şiir bilgisi, hakikate kısa yoldan giden, hakikati bir bütün olarak yoklayan bir imkândır. Şiir ve Hayat isimli eser; şiiri sâdece metin olarak değil, şairiyle birlikte düşünme ve kavrama, şiirin içindeki hayatı görme gayretinin mahsulü olan bir kitap. Şiirin içindeki hayatı görmeden, hayatın içindeki şiiri keşfetmemize imkân yok…

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E PORTRE DENEMELERİ:

İktisatçı Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar’ın eserine aldığı isimler, Osmanlı Cihan Devleti’nin son dönemleri ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşamış şahıslardır. Ancak onlar, yetişmekte olan kuşaklar tarafından bilinmemektedir.

Dünden bugüne, Türk toplumunun yetiştirdiği insan malzemesinin boyutlarının yeterince gün ışığına çekilememiş oluşu, tarihimizin devamlılığına mâni bir alakasızlıktır.

Bugün nice cevherli insanlarımızı nisyan bulutlarının arkasına terk ettiğimiz bir hakikattir. İsimler çoğaltılabilir, tahliller derinleştirilebilirse, bu topraklarda devam eden heyecanımızın, varlığımızın bekası için parlak bir başlangıç olacaktır.

12 X 19,5 santim ölçülerinde, 287 sayfalık eserin 3. Baskısı 2014 yılında yapıldı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

DARMADAĞIN:

Aile içi şiddet mağduru veya şâhidi olmuş gençlerin duygularına tercüman olmak maksadıyla Sosyolog Aslı Der tarafından yazılmış roman, 12 X 18 santim ölçülerinde, 148 sayfa olarak 2015’te yayınlandı.

Romanın kahramanı Ece, darmadağın olmuş bir ailede yaşamaktadır. Şiddetin merkezindeki kişilerin duygularını ortaya koyan, çâresiziliğini anlatan; dostluğun, dayanışmanın ve edebiyatın insanlara verdiği direnme imkânlarını sergileyen bir kitap…

GÜNIŞIĞI KİTAPLIĞI:

Profilo Plaza, Cemal Sâhir Sokağı Nu: 26-28 B_3 Mecidiyeköy, Beşiktaş, İstanbul Telefon: 0.212 – 212 9973                   Belgegeçer: 0.212 – 212- 99 74 e-posta: info@gunisiğikitapligi.com internet: www.gunisiğikitapligi.com

 

KISA KISA / KISA KISA…

Stefan Zweig’in bütün eserleri, yeniden basılıyor. İlk 8 eser, Temmuz 2015’te okuyucu ile buluşturuldu:

1-Korku, 2-Karmaşık Duygular, 3-Bir Kadının Hayatından 24 Saat, 4-Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, 5-Satranç,  6- Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar, 7-Kendileriyle Savaşanlar, 8-Üç Büyük Usta. Tercüme edenler: (Yukarıdaki sıraya göre: İlknur İgan, İlknur İgan, Mahmet Kahraman, Ahmet Cemal, Ahmet Cemal, Gülperi Sert, Nafer Ermiş, Nafer Ermiş.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

 

DERKENAR:

 

BÂZI HARFLERİN ŞAPKALARI

 

Türk Dil Kurumu’nun almış olduğu bir kararla, Türkçede bâzı harflerdeki şapka işâretinin kullanılmayacağı ileri sürülmüştü. Böyle bir karar alınmış değildir. Bu iddiayı doğru zannedenler yaklaşık 10 – 15 yıldır söz konusu harfleri şapkasız kullandılar.   Şapka işâreti kullanılmadığında telaffuzun bozulduğunu ve anlam kaymalarının olduğunu hepimiz biliriz.

 

Mesela, şapka işâretini kullanmadığımızda ‘kârınızı paylaşmak‘ yerine ‘karınızı paylaşmak‘ gibi rezâletlere meydan açılmış oluyordu.

 

Yokluk-hiçlik mânâsındaki âdem kelimesi ile insan mânâsında kullanılan âdem aynı yazılıyordu. ‘Hâlâ‘ yerine ‘hala‘ veya ilkokulda en sık verilen misaliyle ‘millî topraklar‘ yerine ‘milli topraklar‘ yazılıyordu. Hatta bâzı okulların tabelalarında; ‘Milli Eğitim Bakanlığı‘ ibâresi yer almaktaydı.

 

Bilgisayarlar klavyelerinin bâzılarında şapka (^) işâreti yoktu. Olanlarda da, önce Shift ve 3 tuşuna bir arada sonra da ‘ı’, ‘a’ ‘u’ tuşlarına basmak suretiyle harflere şapka giydirilebiliyor. ‘Q’ klavye ithalinin yasaklanmasını, yalnızca ‘F’ klavye ithaline izin verilmesini isteyenler, ‘^’ işâretinin tek tuşla konulabilmesini talep ediyorlar. Aslında bilgisayar klavyelerinin Türkiye’de imal edilebilmesi lâzım.Niçin kimse, ‘Neden biz yapmıyoruz‘ demiyor.

 

‘^’ işâreti hem inceltme hem de uzatma maksadıyla kullanılıyor. Bu, imla kaidelerimizin ciddî bir sıkıntısıdır. Bâzı kelimelerde ise hiçbir çözüm bulunamıyor. Meselâ Kasım Bey’in şapkasını veremiyoruz. Veremeyince, Beyefendinin adını, ay adı gibi, kısa ‘a’ ile uzatmadan okuyanlar oluyor.

 

Yazılışları bir, mânâları ve okunuşları ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan kelimelerimiz var:

adet: sayı / âdet: alışkanlık, gelenek; akit: sözleşme / âkit: sözleşme yapan;

ala: karışık renkli / âlâ: pekiyi; alem: bayrak / âlem: dünya, evren; Ali: kişi adı / âli: yüce, yüksek;

alim: her şeyi bilici / âlim: bilgin; ama: fakat / âmâ: görmez, kör;

amin: kimya terimi / âmin: dua sözü; aşık: ayak bileğindeki kemik / âşık: vurgun, tutkun;

ayan: belli, açık / âyan: ileri gelenler; batın: karın / bâtın: iç; gizli;

dahi: bile, fazladan  / dâhî: Fevkalade gücü ve kabiliyeti olan kimse;

dâhil: karışma, iç, içeri, içinde olmak / dahîl: sığıntı, yabancı; dar: ensiz / dâr: ev;

Fani; ışık şiddeti / fâni: ölümlü, gelip geçici; hadis: Peygamber sözü / hâdis: meydana gelen;

hak: doğruluk / hâk: toprak; haki: hikâye eden, hâki: toprakla ilgili, yeşile çalar koyu sarı renk; hakîm; hikmet sâhibi / hâkim: hükmeden, egemenliği altında bulunduran, yargıç;

hal: pazar yeri, iktidardan indirme / hâl: durum, vaziyet; hala: babanın kız kardeşi / hâlâ: henüz;

hasıl: ekin / hâsıl: olan, ortaya çıkan; haşa: kalın kumaş parçası / hâşâ: asla /                                         havas: nitelikler, özellikler / havâs: duygular; haya: er bezi / hayâ: utanma duygusu, sıkılma;

kar: donmuş su buharından oluşan hafif tanecikler / kâr: kazanç;

mani: ruh hastalığı /  mâni: şiir türlerinden biri, engel; nakil: taşıma /  nâkil: taşıyan;

nar: bir meyve / nâr: ateş; nazım: manzume / nâzım: düzenleyen;

rahim: döl yatağı / rahîm: koruyan, merhamet eden; sadır: göğüs / sâdır: çıkan, görünen;

sari: bir çeşit elbise / sâri: bulaşıcı; şahıs: kimse, kişi / şâhıs: sırık;

şura: su yer / şûra: danışma kurulu / tabi: elbette / tâbi: bağımlı, nâşir, kitap, gazete yayınlayan /

vakıf: hizmet maksadıyla kurulan sivil toplum teşkilatı  / vâkıf: bilen, vakfeden;

varis: damar genişlemesi / vâris: mirasçı; vasi: mirası yöneten / vâsi: geniş, engin;

yad: yabancı) / yâd: anma; yar: uçurum /  yâr: sevgili; zâti: zâten / zâtî: şahsî

Fransızların ‘aksan sirkon fleks‘ dedikleri, Türkçede ‘düzeltme işâreti‘ veya şapka olarak da isimlendirilen ‘^’ işâreti, aşağıda belirtilen durumlarda kullanılır:

 

1-Yazılışları bir, mânâları ve söylenişleri ayrı olan kelimeleri birbirinden ayırabilmek için okunuşları uzun olan ‘a, ‘ı veya i’, ‘u veya ü’ sesli harflerinin üzerine konur. Misalleri yukarıda verilmiştir.

 

İKAZ: ‘Öldürme hâdisesi’ mânâsındaki katil ile ‘öldüren’ mânâsında kullanılan katil kelimelerinde ‘^’ işâreti kullanılmaz. İkincisine bâzı yazarlar (‘) kesme işâreti koyarak ka’til şeklinde yazıyor.  Çok az kişi de kaatil şeklinde yazıyor.

 

Erkek ismi olan Kadir ile ‘kuvvetli, maddî veya mânevî kuvveti sâyesinde istediğini yaptırabilen, ‘muktedir’ mânâsındaki ‘kadir’ kelimesindeki ‘a’nın üzerine de ‘^’ işâreti konulmaz.

 

2- Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelimelerle özel adlarda bulunan ince ‘g’ ve ‘k’ sessiz harflerinden sonra gelen a ve u sesli harflerinin üzerine ‘^’ konulur. Misaller:  dergâh, dükkân, gâvur, Gülgûn, Hakkâri, hikâye, kâfir, kâğıt, karargâh, kâtip, Kâzım, mahkûm, mezkûr, Nigâr, sükûn, sükût, tezgâh, yadigâr ve benzerleri…

 

3- Şahıs ve yer adlarında ince ‘l’ sessiz harfinden sonra gelen ‘a’ ve ‘u’ sesli harfleri de ‘^’ işâreti ile yazılır: Halûk, Lâle, Nalân; Balâ, Elâzığ, İslâhiye, Lâdik, Lâpseki, Selânik ve benzerleri…

 

4- Nispet ekinin, belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır:  Türk askeri / askerî okul; dini öğrenmek / dinî bilgiler; ilmi bilmemek / ilmî tartışmalar; manzara resmi /   resmî kuruluşlar ve benzerleri…

 

Nispet eki alan kelimelere Türkçe ekler getirildiğinde düzeltme işareti olduğu gibi kalır:  millîleştirmek, millîlik, resmîleştirmek, resmîlik ve benzerlerinde olduğu gibi.

 

 

 

Masum Değiliz Hiç Birimiz

Sağanak keder yağmurları altında yaşamaya mecburluk…

Kimilerince zorunlu bir şekilde benimsenen bir yaşam biçimi; çilekeşlik…

Kuşatılmışlık psikolojisi ve acziyet mahkûmiyeti…

Kadersel çözüm önerileri… Sürekli yarına ötelenen kör umutlar…

Sabahı olmayan geceye” yakalanmışlık hissinin verdiği dayanılması güç ıstırap…

Tüketilen özgüven duygusu ve dışlanmışlığın oluşturduğu tehlikeli nefret duygusu…

Milyonlarca umudu rağmen, baş edilemeyen”sabahsızlık sendromu“…

Çekilen çileye paralel, insanın içinde dertle beslenip büyüyen, intikam duygusu, kin

Halden anlamayan bananeist insanların, “bana mı sordun” haykırışı, çıldırtan horlayıcı bakışları…

Toplumsal cinnet; ” her koyun kendi bacağından asılır” doktrini…

Tedavinin maliyetinin yüksekliğinden, bataklığa saplanmış insanlara uygulanan tek seanslık kemoterapi türü; “bitkisel hayata girdi fişini çekin“…

Başkaları için yaşamanın ahmaklık olarak görüldüğü bir sistemin hayasızca baş tacı edilişi…

Üstündekileri ağzındaki salyalarla, altındakileri horlayan gözlerle izleyenlerin akıl almaz mazlumluk iddiası…

Dürüstlükten nasipsiz, prensipten yoksun, ilkeli duruştan bihaber insanların diline pelesenk olmuş içi boşaltılmış “Ulvi Kavramlar“…

Sloganlarla duyarlı olma çabaları…

Hırsızlığı yolsuzlukla, fuhuşu tek gecelik aşkla, zinayı playboylukla izah edenlerin, zengin yaşam biçimlerinden ve sahip oldukları maddi imkanlardan ötürü “çılgınca” alkışlanması…

Herkesin dokuz aylık olduğu dünyada, doğuştan kazanılan haklar arasındaki devasa uçurum

Sınıfsal farklılıklara göre; gösterilen saygı, verilen değer, yapılan hatalara tahammül

Yazılı olmasa da, sosyolojik ve psikolojik olarak herkesin iliklerinde hissettiği, kabullenmeye zorlandığı kast sistemi…

Cevaplar sizin;

Umutsuz insanlar terörist oluyorsa eğer, terörün önemli nedenlerinden biri de bizim umarsızlığımız olabilir mi?

-Yan kesicilerin, tetikçilerin, organize suç örgütlerinin suç ortağı sayılmamız için yeterli nedenler var mıdır?

-Toplumsal ahlakın bozuluşunda payımız yok mu sizce?

-Acep bugüne kadar, kaç insanın katili olmuş olabiliriz?

-Bencilliğimiz, Stalin’e rahmet okutur mu dersiniz?

-Acımasızlığımız, Hitler’den daha mı masum sizce?

-Doymak bilmeyen açları suçlayan bizler, gerçekten tok muyuz?

-Mazlumu görmezden gelenlerin, gazaba uğradığında mazlumdan sayılması mümkün müdür dersiniz?

Bir şarkı sözüyle bitirelim bu kez;

Masum değiliz hiç birimiz…

 

 

Değişen Öncelikler

0

Zamanın sadece kendisi değişmekle kalmıyor…

İnsanları da değiştiriyor…

Buna bağlı olarak önceliklerimizi de.

Öyle ki eskiden son derece önemli olduğunu düşündüğümüz şeylerin bugün değer kaybettiğini görüyoruz.

Bu noktadan hareketle bugüne kadar kaleme aldığım geçmiş ile günümüz ülke meselelerinin pek değişmediğini, değişen şeyin sadece kişiler olduğunu ifade eden yazılarıma mukabil bu hafta sizlerle geçmiş ve günümüzdeki genç neslin “değişen” önceliklerine dair kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Daha önce de defalarca vurguladığım üzere ülkemizin içerisinde bulunduğu siyasi durum 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı’nın içerisinde bulunduğu siyasi durum ile benzerlik gösteriyor.

Mesela o dönemde de ülke içerisinde siyasi bir buhran ve uluslararası arenada yalnız bir ülke mevcut iken bugün de ülkemizde siyasi bir karmaşa ve dünya sahnesinde yalnız bir ülke mevcut.

Yine o dönemde de ülkenin Doğusunda ve Güneyinde bugün yaşadığımızın benzeri karışıklıklar söz konusuydu.

Ancak o dönemde yetişen gençliğe bakıldığında ki bunlara en iyi örnek Atatürk ve arkadaşlarıdır, hemen hepsinin birinci önceliğinin “vatan nasıl kurtulur?” sorusuna cevap aramak olduğunu görüyoruz.

Soruya cevap ararken hemen hepsinin 17 yaşından itibaren bizzat savaşa katılıp cephe cephe gezdiğini, bu deneyim sayesinde hem ülkesinin kendi içinde bulunduğu durumu hem de dış dünyanın ülkesi hakkında ne düşündüğünü çok iyi gözlemlediklerini de görüyoruz.

Aldıkları eğitimin niteliği itibariyle en az bir yabancı dili iyi bilen ve askeri eğitimin de vasıtasıyla olayları tahlil güçleri kuvvetli olan bu gençler için, milli devletlerin şekillenmeye başladığı o günlerde milli duyguların ön planda olduğu da görülüyor.

Netice itibariyle bu gençler “vatan nasıl kurtulur?” sorusunun cevabı olarak hayatları pahasına mücadele etmişlerdir.

“Bugün değilse ne zaman”  sloganı ile formüle edebileceğimiz bir duyarlılıkla da başarıya ulaşmışlardır.

21. yüzyıla gelelim…

Aradan geçen zamanla sınırların neredeyse kalktığı, milli devletlerin kendilerini geleceğe taşımakta zorlandığı, bunun yanında şirketler kapitalizmi denen yeni bir sistemin dünyaya hakim olmaya çalıştığı bir dönemdeyiz…

Bu yeni sistemle beraber insanların aidiyet duygusunun, vatan ve milletten ziyade adeta uluslararası şirketlere yöneldiğini görüyoruz…

 

 

Dolayısıyla dünün iyi eğitimli gençlerinin büyük çoğunluğu için “vatan” öncelik iken bugünün iyi eğitimli birçok gencinin her şeyden önce iyi bir şirkete girmeyi öncelediğini söylesek, belki abartmış olmakla birlikte, çok da haksız da sayılmayacağımızı düşünüyorum.

Okullarda verilen eğitimin içeriğinin büyük oranda uluslararası şirketlere eleman yetiştirmeye yönelik olduğu da düşünülürse, buna şaşırmamak gerekir aslında…

Neden böyle bir çıkarım yaptığıma gelince:

Ne yazık ki böyle düşünen gençlerimizin sayısının gün geçtikçe arttığını gözlemliyorum.

Etrafınıza bir bakın: Bugün ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılı duruma binaen özellikle “iyi eğitimli” kategorisinde yer alan ve mesela uluslararası şirketlerde çalışan gençlerimiz arasında çalıştığı şirketin yurt dışı bölümlerine “transfer” olmayı düşünmeyen kaç kişi çıkar?

Ya da “bu ülkede yaşanmaz” diyerek ilk fırsatta yurtdışına çıkmayı düşünmeyen?

İşte asıl mesele de burada başlıyor…

Zira eğer bir ülkenin geleceğini gençler şekillendirecekse, “iyi eğitimli” olmanın ne demek olduğunu doğru tariflemelisiniz…

Aksi halde “önceliği” sadece kendi hayatı olan “iyi eğitimli” gençlerin sayısı arttıkça bırakın geleceğinizi gününüz bile ihya olamayacaktır.

Saygılarımla…

 

 

Emanet – i Kübra

İnsan ne çok cahil

Bilmediğine oldu talip

Etti kendine zulüm

Sema / Gök çekinmişken

Arz / Yer titremişken tekliften

Ya Cibal denen Ulu Dağlar

Sanki kesildiler lâl

Hâl diliyle sordular ne bu hâl?

İnsan ise etti kabul

Olmak için güya iyi bir kul

Emanet-i Kübra / En Büyük Emanet

İçin edildi insana, davet üstüne davet

Taşıması için bu ince sırrı

Anlaması için yoğu varı

Mana çiçekleri dersin diye

Olsun çiçek çiçek gezen bir arı

Anlaması için yoku varı

Nefsine / Kendine olan cehil ve zulmü

Aldırdı omuzuna, ağır emsalsiz yükü

İşte o zaman belirdi önünde

Acîb / Şaşırtıcı tuhaf iki yol

Biri aydınlık mı aydınlık

Diğeri karanlık mı karanlık

Biri pırıl pırıl, ışıl ışıl

Diğeri kapkara, iç karartan bir yol

Dedirtiyor insana birden

Çekil başımdan, toz ol hemen

Revan olan ışıklı yola, oluyor bahtiyar

Duruyor selâma melekler, olarak yâr

Düşen karanlık yola, oluyor bedbaht mı bedbaht

Sorguluyor kendini insan; nerde yaptım kabahat?

İnsan yolun birinde, en bedbahtı hayatın

Öbür yolda, en bahtiyarı yaratıkların

Nedir kuzum insanı eden ve edecek olan

Mesut kılacak büyük emanet?

Derseniz merak edip bu çağrıyı

Ancak Bilen, Bulan, Seven Tanrıyı

Gerektirdiklerinin yapılması bunların

İstenen insandan taşıması, kutlu büyük emaneti

Önce inanacak Allah’a / İmanıbillah

Sonra bilecek Allah’ı / Marifetullah

Sonuçta sevecek Allah’ı / Muhabbetullah

Sevmek ise gerektirir olmayı; yolunda Allah’ın

İşte Gök Dağ Deniz’in kaçındıkları, taşımaktan

Fakat taşıdı emaneti, çözerek sırrı insan

Anladı insan; karanlık yol, gâfil olmaktır Hakk’tan

Ancak Allahı bulan, nasibedar olur aydınlıktan

Çünkü Allahı bulan için, onun olur her şey

Bulmayanın olmaz elinde, hiçbir şey

 

 

Öğrenme Üzerine

0

“Öğrenmek pahalıdır, ama bilmemek çok daha pahalı.” H. Clausen

Eğitim denince daha çok çocuklar akla gelir. Çocuk eğitiminin toplum hayatında oynadığı rol çok büyüktür. Toplumun kültür ve medeniyet alanında yükselmesi, çocukların önemsenmesine bağlıdır.

Eğitim çocuğun doğmasıyla ailede başlar, okul içinde ve sosyal çevrede yapılan eğitim ve öğretimle yaşam boyu devam eder.

Eğitimin amacı seven, sayan, güvenli, bilgili, başarılı, verimli ve doyurucu bir yaşam sürecek kişiler yetiştirmektir.

Hemen her toplumda, çocuk için anne-baba ve eğitimcilerin istedikleri, onun bedensel, duygusal ve zihinsel yönden sağlıklı bir biçimde büyümesi ve topluma yararlı, bağımsız bir yetişkin olması ve çevrenin esiri değil ama ona hâkim olan bir kişi olabilmesidir.

Eğitim bireyde davranış değişikliği meydana getirme süreci, öğretim ise; bu davranış değişikliğinin okulda planlı ve programlı bir şekilde yapılması sürecidir. Eğitim her yerde, ancak öğretim daha çok okulda yapılmaktadır.

Öğretme faaliyetlerinin önceden saptanan hedefler doğrultusunda istendik davranışların kazandırılması amacıyla düzenlendiği yerler genellikle öğretim kurumlarıdır.

Bireyin çevresiyle belli bir düzeydeki etkileşimleri sonucunda meydana gelen nispeten kalıcı izli davranış değişmesine ise öğrenme denir.

Eğitim ve öğrenme birbiriyle bağımlı iç içe geçmiş kavramlardır. Öğrenme olmadan eğitimden söz etmek imkânsızdır. Öğrenme, eğitimin ön koşuludur.

Eğitim, geçerli öğrenmelerin oluşturulmasıyla gerçekleşmektedir. Geçerli öğrenmeyi sağlamak ise geçerli öğretmelerle mümkündür.

Eğitim sürecinde öğrenme, öğretmeyoluyla gerçekleştirilir. Öğrenme ve öğretme birbiriyle iç içe etkinliklerdir.Öğretme, öğrenmeyi sağlama faaliyetleridir.

 

ABD‘li yazar Arthur AsherMiller’in (17 Ekim191510 Şubat2005). Öğrenme üzerindeki tespitleri ilgi çekicidir:

 

Önceden öğrenenler, indirimli fiyatından öğrenirler.”

 

Otoriteden öğrenenler, özgürlük bedeliyle öğrenirler.”

 

Deneyerek öğrenenler, etiket fiyatından öğrenirler.”

 

Yaşamdan öğrenenler, gecikme zammı ile öğrenirler.”

 

“Yaşamdan da öğrenemeyenler, boşa gitmiş yaşamlarıyla öğrenirler.”

“Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz bir çocuğun gözlerinin içine bakın; çünkü bir çocuğun bir yetişkine öğretebileceği her zaman üç şey vardır: Nedensiz yere mutlu olmak, her zaman meşgul olabilecek bir şey bulmak ve elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmaktır.”PauloCoelho

Sevgiyle kalın…