16.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 771

Rusya’nın “Hasta Adam”ları

0

Rus Çarı‘nın Kırım Harbi (19.yy) sırasında bizim için söylediği söz döndü dolaştı, kendilerine iade oldu. “Avrupa’nın Hasta Adamı” tabiri 20.yy sonlarında ekonomik kriz içinde olan her Avrupa ülkesi için kullanılsa da son Suriye krizi esnasında yaptıkları Rusya‘nın devlet adamlarının ‘hasta‘ sayılması yeter de artar bile.

Evvel emirde sanayinin millîleştirilmesi, ekonomik istikrar ve dönüşümlü Putin & Medvedev siyasî sistemi Rusya için çökme psikozundan çıkma emareleri idi. Bitleri çarçabuk kanlandı ve birden geçen yüzyıldaki emperyal havaya büründüler. Ukrayna ile olan ilişkiler adeta bunun turnusol kâğıdı oldu.

Kırım’ın yeniden ilhakı ABD önderliğindeki müesses düzene bir meydan okumaydı. Genelde cevap okumanın türüne benzer bir şekilde verilirdi, verilmedi; ekonomik yaptırımlarla karşılık verme yoluna gidildi. Kriz kışında ve henüz işin başındaki 2013 yılsonu verilerine göre 2,1 trilyon dolar olan Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla 2014 yılsonu itibariyle 1,8 trilyon dolar civarına düştü; Rusya ekonomisi Hindistan‘ın altına düştü.

2015‘i tüketmek üzereyiz; İMF tahminlerine göre bu yılsonu rakamlarında Rusya ekonomisi GSYİH olarak 1,2 trilyon dolar civarına, sıralama olarak da 10’nculuktan 15’inciliğe düşecek. İhracatı 545 milyar dolardan 260 milyar dolara, ithalatı ise 360 milyar dolardan 145 milyar dolar civarına düşüyor yine 2015 sonu verilerinde; yani yarı yarıyadan bile fazla.. Dış borcu ise 530 milyar dolar civarında..

Rusya’daki enflasyon ve hayat pahalılığı Rusları bezdirmiş durumda. Yanısıra yolsuzluk, işsizlik, alkol ve uyuşturucu bağımlığı gibi öncelikli sorunlar bulunuyor. Bir uçak yüzünden başta Putin olmak üzere Rus devlet yöneticilerinin aşırı tepki vermeleri bu ekonomik başarısızlığın dışa vurumu aslında. Şu laflara bakar mısınız:?

  • “Umarım nükleer silaha gerek kalmaz.” (V.Putin – DB)
  • “Türkiye’ye savaş ilân edebilirdik ama bu adımı atmadık.” (D.Medvedev – BB)
  • “Rus uçağının düşürülmesi planlı bir saldırı ama savaş ilân etmeyeceğiz.” (S.Lavrov – DİB)
  • “Sırtımızdan bıçaklandık, ciddi sonuçları olacak.” (V.Putin)
  • “Askerî tepki verme hakkımız var.” (S.Narişkin – DUMA)
  • “Uçağa karşı Ayasofya’yı verin.” (S.Gavrilov – MV)

Soğuk Savaş ortamında bile verilmediği kadar, Rusya’yı doğrudan ilgilendirmeyen

ve sınırı bile bulunmayan Suriye mevzusunda bu derecede tepki verdirten temel saik Rusya Federasyonu’nun kötü gidişidir. 15 yıldır Rusya’nın başında bulunan deneyimli ve soğukkanlı Putin’in bu son olaylarda tavır olarak Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’dan farkı ne?

Bir zamanlar bizim yöneticilerin Davos, Mısır ve Suriye okumalarına bakarak rahatsızlığa hükmediyorduk; şimdilerde bizimki çizgi olarak düzelme eğiliminde, Putin ise şirazeden çıkma noktasında..

Bu saatten sonra bölgede biriken yüksek tansiyonun ateşli bir hastalığa dönüşme riski de var. Her an her şey olabilir. Bizim başımıza gelecekleri bilmiyorum ama Rusya için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Gayri ‘hasta adam‘ hatta ‘hasta ayıRusya‘dır.

 

 

“Keşke Bende Yapabilseydim”

Türkiye ve Türk Dünyası, büyük bir coğrafyanın üzerinde oturuyor.

Bu coğrafyayı gezdikçe üzerindeki nadide eserleri görüp, hem seviniyor hem de nefsime yeniliyorum.

Nefsime yenilmemin tek sebebi, ömrü hayatımda böyle eserleri yapmayı başaramamış yada yapılmasına vesile olamamış olmamdır.

Çünkü herkes dünya üzerinde yaptığı hayırlı işler veya diktiği taş misali eserlerle anılır.

İnsanoğlu bunların nasıl yapıldığına pek bakmaz veya önemsemez! Örneğin Osmanlı’ya rüşveti sokan adam diye bahsedilen Rüstem Paşa’nın camisi İstanbul Eminönü’nde hala ibadete açık!

Geçtiğimiz günlerde yine Anadolu’yu çok dolaştım. Bir Ağrı Doğubeyazıt’ta İshak Paşa Sarayı’na(1784) gittim, bir Isparta Uluborlu’da Alaaddin Keykubat Camii’ne(1231) uğradım. İkisine de hayran kaldım. Keza Türk Dünyasında ecdatın bize bıraktığı böyle eserler çok…

İnsanlar, yaptıkları işler ve diktikleri eserlerle unutulmuyorlar ve bir milletin yaşamına etki ediyorlar.

Mustafa Kemal Atatürk’de öyle değilmi? Savaşlar kazanmış, devlet kurmuş yetmemiş bugün bile işlevini sürdüren fabrikalar, demir yollar yapmış… Örneğin hala ayakta olan Karabük Demir Çelik gibi! İnsan, ülkem ve Türk Milleti adına yapılanlardan dolayı, bunları yapanlara özeniyor ve imreniyor!

Ben 12 Eylül 1980’den önce rahmetli Süleyman Demirel’e çok kızar ve eleştirirdim. Ama ne zaman ki, Karakaya ve Keban Barajlarını gördüm, sırf bunların hatırına bile, Demirel’e laf söylemeye tövbe ettim.

Şimdi ülkemi gezdikçe yeni imar hareketleri görüyorum.

Hızlı trenler, yollar, köprüler, havaalanları, hastaneler, barajlar, üniversiteler, camiler vs. bir sürü şey yapılıyor.

Ben ben bunları yapanlara muhalif, bir Türk Milliyetçisiyim. Ama böyleyim diye bu yapılanları görmezden gelemem. Bizim neslimiz,Boğaziçi’ne yapılan ilk köprüye karşı çıkanların sonrada sattırmam diyen aynı kişilerinitirazları ile büyüdü!

“Türk Milliyetçileri neden iktidar olamıyor?” diye soran her arkadaşıma; Marmaray’ı, Yenikapı Metro İstasyonu’nu, İstanbul’u sarmalayan tünelleri, Ankara – Konya hızlı trenini, Eskişehir – Yalova arasındaki köprüyü yetmedi Çamlıca tepesinde yükselen muhteşem camiyi gördünüz mü? diye karşılık veriyorum.Yavuz Selim Köprüsü’de işin cabası! Hem Çamlıca’daki caminin inşası ile Mimar Sinan’ın muhteşem eseri Süleymaniye aynı mantığa dayanıyor. Bu Türkler açısından doğru mantıktır.

Vatandaş;lafa, söze, vaade değil eline fırsat geçince, doğru veya yanlış bir şey olsada somut işler yapana meylediyor.Gidin sorun, aynı şeyi “Kaçak Saray” için bile söyleyecek ve muhteşemlikten söz edeceklerdir.

Yaklaşık iki yüzyıldır siyasal bir mücadele veren Türk Milliyetçileri somut olarak ne yaptı diye sorsanız, her halde aklınıza hemen gelecek bir şey olmayacaktır. Halbuki, Türkiye Cumhuriyeti devletini bile Türk Milliyetçileri kurdu ama onu bile anlatmak konusunda,büyük bir acz yaşıyoruz.

Yapılanları; rüşvetçi Rüstem Paşa, genelevci Matild Manukyan, bir tür kumar olarak gördüğümüz milli piyangocu Nimet Abla bile yapsa makul karşılayan bir insan yapısının oluşturduğu toplum psikolojisi ile karşı karşıyayız.

Onun için, şu işi de Türk Milliyetçileri yapmıştır, diyemeyişime çok üzülüyorum. Haydi genelleme yapmayayım keşke“bende yapabildim” diyebilseydim, dünyalar benim olurdu.

Allah’a duam, bunlardan daha büyük işler yolu eli ile Türk – İslam Alemine ve insanlığa hizmet etme fırsatı yakalamaktır. Bir Türk Milliyetçisi olarak buna muktedirim.Sizler birer Türk Milliyetçisi olarak buna muktedirsiniz.

Allah; bu memleketi satan, milletin parasını çalan ve yaptığı işlerle göz boyayanlarla, mukayese edilmeyecek derece, büyük eserler yapmak sureti ile adımızı tarihe yazdırmayı nasip etsin.

 

 

Sefer Gerektir

Açların dünyasında, kuvvetin adı sabır

Çilekeşin umudu; bitecek yarın kahır

Azıtmışsa insanoğlu, dünya olmuşsa ahır

Cihana temizlik vakti, gazap gerektir

Nefisperest görmez mazlumu, bir de zalime acır

Derler, gücü yeten yetene, sen etrafını kayır

Hak yolu ne çileli, görmedim böyle bayır

Arınsın diye ruhlar, ateş gerektir

Kuzu kurttan hakkını, bir vakit elbet alır

Bize sürpriz değil vahşet, sen tanışınca şaşır

Beni değil Ey Rabbim, sen masumları ayır

Yaşamak için bazen, ölmek gerektir

İnsanlar birbirini ha yedi, ha yiyecek

Sanma ki bu savaşla, mesuliyet bitecek

Mukadderat bu kapışma, çok ocaklar sönecek

Ruhen bu felakete, hazır olmak gerektir

Kaşlarını çatma sen, düşmesin öne başın

Safı Hak olan için, ne kutludur o yarın

Keder olsa da tebessüm, sen zayıflar için takın

Zaferi ne yapacan, sana sefer gerektir

 

 

Ülkücülerin Sadakati Lidere mi, Davaya mı?

Milliyetçi Hareket Partisi‘nde değişim isteyenler olağanüstü kurultay için üst kurul delegelerinden imza toplamaya devam ediyor. Kurultay taleplerine karşı MHP Genel Merkezi ile Devlet Bahçeli inanılmaz bir tavır içindeler.

Olağanüstü kurultaydan kaçma çabaları bir yana, Genel Başkan adayı olacaklarını açıklayan Meral Akşener, Sinan Ogan ve Koray Aydın‘a çok antidemokratik, kaba ve hatta yakışıksız bir üslupla saldırıyorlar. Bu adaylar hakkında Rus ajanı / Sarayın adamı / Cemaatin adamı / CIA ajanı / MHP’yi CHP’lileştirmek istiyor gibi çirkin, ipe sapa gelmez ve partiyi yıpratıcı suçlamaları duyuyoruz.

Oysaki olağanüstü kurultay için lüzumundan fazla gerekçeler var.

Parti 5 ay içinde 2 milyon oy kaybederek, milletvekili sayısını yarıya düşürmüştü. İktidar partisine kaptırılan oylar sebebiyle yerden yere vurduğunuz AKP yeniden tek başına iktidar olma şansını elde etmişti.

MHP’nin kaybettiği oylar sebebiyle “Çözülme süreci” buzdolabından çıkarılabilirdi. Ayrıca “Yeni Anayasa ve Başkanlık sistemi” ile Cumhuriyetin temelleri yıkılabilir, ülke bir dikta rejimine dönebilirdi.

Terör ve Anayasa’nın ilk 4 maddesi ile Türklükle ilgili 6. ve 66. maddelerinde değişiklik yapılmasını önlemek artık çok zordu. Dış politikadaki çıkmaz sokaklardan, ekonomideki darboğazlardan çıkabilmek için MHP’nin iktidar (ortağı) olabilmesi imkânları da kalmamıştı.

Böyle bir dönemde parti içinde bir özeleştiri süreci olmasından daha tabii bir şey olmamalıydı.

Çünkü mesele “MHP de kim genel başkan olsun” meselesi değildi. Türkiye’nin “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” durumundan çıkarılması idi.

Devlet Bahçeli ve MHP Genel Merkezindeki sadık ekibi “önce ülkem, sonra partim, sonra ben” anlayışından “önce de ben, sonra da ben” anlayışına geçtiğini gösterdi.

Oysaki kurultaylar bir muhasebe, bir silkinme vesilesi olabilir.

“Benden başkası bu partiyi yönetemez” diyorsan, diğer adayları beğenmiyorsan, toplarsın kurultayı aday olursun. Seçilirsen güven tazeleyerek devam edersin.

Kaybedersen de nihayet rakiplerin dışarıdan değil, eski arkadaşların. Hepsi de değerli, halkta karşılığı olan, temsil kabiliyeti yüksek ülkücüler. Bir bayrak değişimi yaparsınız. Ülkücü hareketi daha ileriye taşımak için elbirliği ile çalışırsınız.

Tabandan gelen değişim talebine direnmek mümkün değil.

Ama hadi başardınız. Olağanüstü kurultayı toplatmadınız.

Partinizdeki her rakip olana, muhalefet edene çeşitli kulplar taktınız. Kurultay isteyen il ve ilçe yöneticilerini görevden almak, muhalifleri ihraç etmek, üstünü çizmek gibi metotlarla çalışmaya devam ettiniz.

Böyle bir liderin ülkeyi daha demokratik, insanları daha özgür yapacağına nasıl inandıracaksınız?

Kendi MYK’sı, milletvekilleri ve İl Başkanları ile bile istişare etmeden, ortak akla müracaat etmeden hadi partiyi yönetmeyi başardınız. Ülkeyi nasıl yöneteceksiniz?

Ülkeyi iyi yöneteceğinize dair insanları nasıl inandıracak ve oy alacaksınız?

Bütün bunların olmayacağını, Milliyetçi/ ülkücülerin eli mecbur oy vermeye devam edeceklerini düşünmek de şu safhadan sonra artık akla uygun değil.

*****

MHP’liler Bahçeli’ye Rağmen oy Vermeye Devam Etmez

Kamuoyu araştırmaları R. Tayyip Erdoğan‘ın, halen partin genel başkanı olmamasına rağmen, AKP’ye ciddi bir oy kazandırdığını;

Kemal Kılıçdaroğlu‘nun bütün çalışkanlığına rağmen CHP’ye bir artı oy kazandıramadığını;

MHP’ye oy verenlerin ise Devlet Bahçeli sebebiyle değil, Devlet Bahçeli’ye rağmen oy verdiğini gösteriyor.

Çünkü ülkücüler ve vatanın bölünmesinden endişe duyan bir kısım vatansever MHP’yi ülke bütünlüğünün sigortası olarak gördüğü için bugüne kadar oy verdiler.

Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP terör konusunda, ülkenin bölünmemesi, devletimizin temellerinin yıkılmaması için sağlam bir duruş gösterdi. Ülke bütünlüğünün sigortası olarak görülmeyi bu doğru duruşuyla hak ediyordu.

Bunun dışında MHP ve Bahçeli “bu ülkeyi ben daha iyi yönetirim, insanlarımızı daha müreffeh ve daha özgür bireyler haline getiririm” diye bir iddia içinde olduğunu hissettirmedi.

Bu yüzden MHP yüzde 11-18 arasında gezen oylarla yetinmek zorunda kaldı.

Ancak 7 Haziran seçimlerinden sonra Devlet Bahçeli’nin, partinin yetkili kurullarında istişare etmeden, sürekli “Ak Parti ile HDP veya Ak Parti İle CHP hükümet kursun” diye yol göstermesi bir güven barajını yıktı.

AKP diğer iki partiden biri ile iktidar olsaydı, MHP’nin kendi kırmızıçizgilerinin tamamen yok olacağı icraata karşı bir etkisi olamazdı. Teklif ettiği koalisyon formüllerinin olmazlığı ispat edilecek idiyse, bu üslup doğru değildi.

Partide istişare mekanizması işletilse, ortak akla başvurulsaydı ne olurdu?

Muhtemelen MHP’nin istemediği şeyleri yapacak hükümet formülleri yerine, MHP’nin içinde olacağı bir hükümetle suyun akışını değiştirmek formülü benimsenecekti.

Olmadı. Rakip de uyumuyor, sizden fazla çalışıyordu. Ve “sizin iktidar istemediğinize, iktidardan korktuğunuza” halkı inandırıyordu.

Partinin 80 milletvekilinin yarısı kaybedilip, AKP tek başına iktidar olunca koalisyon seçeneklerinden daha da kötüsü oldu. AKP yeniden tek başına iktidar olarak, MHP’nin temel politikalarının tersini yapacak gücü elde etti.

Kısaca MHP iyi yönetilmiyordu, süreç iyi yönetilememişti. 7 Haziran sonuçları değerlendirilemedi. Başarısızlık kaçınılmaz oldu.

Daha da kötüsü ülkenin bölünmezliği ve Cumhuriyetin temellerinin korunmasını sağlayacak sigorta patladı. MHP, HDP’den daha küçük grubu olan bir parti oldu.

Bu sebeple artık “Bahçeli’ye rağmen MHP’ye oy verenlerin” en az yarısı artık MHP’ye oy vermez olacaktır. Bahçeli yönetimindeki MHP’nin barajın altında kalması kaçınılmaz olur.

Baraj altında kalmadan 40 milletvekili ile bile ülke yönetiminde hiçbir etkisi kalmadığı görülen bir partiye neden oy versinler?

Bahçeli yönetimindeki MHP, sokaklarda meşru eylem yapma hakkını kullanmayan, sivil toplum kuruluşlarıyla sıcak ilişkiler kuramamış, sendikalarla, yazılı ve görsel basınla, odalarla, kitlesel etkisi olan odaklarla münasebeti yok denecek kadar az olan bir parti.

Meclis dışı muhalefet gücünü oluşturmamış bir partinin, TBMM’deki 40 milletvekili ile suyun akışını değiştirmesi mümkün değil.

Başarısızlığın ve Türk Milletine yapılan bu kötülüğün bir bedeli olmalıydı. En azından kitleye bir hesap verme söz konusu olmalıydı. Yani kurultayda eteklerdeki taşlar dökülmeliydi.

Kanaatimce bundan kaçış mümkün değil, eteklerdeki taşlar dökülecek.

Değişim kaçınılmaz, er veya geç olacak.

Ancak MHP’de yapısal problemler var. Parti programından, teşkilatlara; partinin çalışma usullerinden kadınları, gençleri ve yeni değerleri partiye kazandırmaya kadar bir dizi yeniden yapılandırma çalışmasına ihtiyacı var.

Fakat öncelikle değişime direnen genel başkan ve ekibinin yerine bu “yeniden yapılandırmayı” sağlayacak niyet ve vasıfta bir lidere yetki vermekle işe başlamak lazım.

 

 

Marksist İrlanda milliyetçisi Benedict Anderson ve hayal edilen cemaatler*

*Bu yazı yakında yayınlanacak “Millet ve Milliyetçilik” kitabımdaki iki Benedict Anderson bölümünden biridir. Dün Anderson’un vefat haberi geldi

Marksistler, artık çağımızda sıklıkla milliyet düşmanı değil, hatta bazen milliyetçidir.

Meselâ Türkiye’de “Hayali Cemaatlar“[1] kitabından sık söz edilen, Cambridge ve Cornell mezunu ve Cornell Üniversitesi emekli profesörü, siyaset bilimcisi ve tarihçi Benedict Anderson’u alalım. Milliyeti küçümsemek isteyenler bu kitabın ismini, “İşte, bilim gösteriyor ki millet ve milliyet hayalîdir” tavrıyla öne sürerler. Bunlar kitabı okuma zahmetine katlanmamış entelektüellerimizdir! Hâlbuki Anderson, Marksisttir ama aynı zamanda koyu bir İrlanda milliyetçisidir. Kitabının ismini dikkatle seçtiğini yazar. Aslında çeviriyi “Tasavvur edilen, hayal edilen cemaatler” diye yapmak daha doğrudur. Çünkü Anderson, gerçek dışı anlamında hayalî değil, hayal edilen diyor: Kullandığı kelime “imagined“dir, “imaginary” değil[2].

“Aslında, yüz yüze temasın bulunduğu en ilkel köyler hariç (belki bunlar bile) bütün cemaatler hayal edilir. Cemaatler gerçeklik/ sahteliklerine göre değil, bu hayal etme üslubunun nasıl gerçekleştiğine göre sınıflandırılmalıdır.”[3]

“Cemaat” (gemeinschaft) kelimesini, de “cemiyet” (gesellschaft) dememek için, cemaat kavramındaki sıcaklık ve dayanışmaya atıf yapmak için seçtiğini söylüyor. [4]

“Bu siyasî sevginin [vatan sevisinin] tabiatı, lisanların onu tarifinden çözülebilir: Ya bir kan bağı kavramı (anavatan, Vaterland, patria) veya yuva (heimat veya tanah air [Indonezyalıların kendi takımadaları için kullandıkları tabir, toprak ve su]). Her iki kullanış da tabiî bağlılığı ifade eder. Daha önce gördüğümüz gibi ‘tabiî’ olan her şeyde ihtiyar dışı (seçimimizin dışında) bir şey vardır. Böylece millîlik deri renginin, cinsiyetin, ana-babalığın ve doğduğumuz çağın içinde erimiş gibidir- insanın iradesi dışındaki her şeyin. Ve bu tabiî bağlarda ‘gemeins chaff[5]‘ın güzelliği hissedilir. Bir başka söyleyişle, bu bağlar seçimimiz dışında olduğu için bir menfaat dışılık (hasbîlik) hâlesiyle çevrilidirler.”

Anderson’a göre bu hasbilikten ötürü milliyet insanlardan fedakârlık isteyebilir. Hatta millet için ölmelerini isteyebilir.[6]

Milliyetçilik sevgiye dayanır:[7]

“İlerici kozmopoit entelektüelin[8] (daha ziyade Avrupa’da mı?) milliyetçiliğin neredeyse hastalıklı karakteri, Öteki’ne yönelik korku ve nefreti ve ırkçılıkla yakınlığı üzerinde ısrar ettiği çağımızda, milletlerin sevgi, hatta derin ve fedâkarca sevgi ilham ettiklerini insanlara hatırlatmamız gerekir. Milliyetçiliğin kültür ürünleri- şiir, edebiyat, müzik, plastik sanatlar- bu sevgiyi binlerce farklı biçimde ve üslupta gösterir. Hâlbuki korku ve iğrenme ifade eden milliyetçi ürünler pek enderdir.

Milliyetçilik ırkçılıktan uzaktır:[9]

“Gerçek şu ki milliyetçilik tarihî kaderi düşünür, buna karşılık ırkçılık ebedî bulaşmalarla uğraşır. Bu bulaşıklık zamanın başlangıcından bu yana tarihin dışında iğrenç çiftleşmelerden kaynaklanmıştır. Ne pasaportu taşırsalar taşısınlar, hangi dilleri konuşurlarsa konuşsunlar zenciler, görünmez bir katran fırçası sayesinde ebediyen zencidir; İbrahim’in tohumu Yahudiler ebediyen Yahudidir. (Bu yüzden Nazi için Yahudi Alman her zaman bir sahtekârdı.) Irkçılığın rüyaları aslında millet değil sınıf ideolojilerinden kaynaklanır: Öncelikle hükmedenlerin ilâhi yetki iddialarından, aristokrasilerin ‘mavi’ veya ‘beyaz’ kanlılığından ve aile asaletinden. O yüzden ırkçılığın babasının bir küçük burjuva milliyetçisi olmaması, tam aksine, Gobineau Kontu Joseph Arthur olması sürpriz değildir.”

Avrupa dışında ırkçılığın ortaya çıktığı ülkelerde bu akım mutlaka batı tesirinden doğmuştur.[10]

Anderson’a göre tabiî millî duyuşun ifade vasıtalarından biri meçhul asker anıtları ve şehitliklerdir:

“Modern milliyetçilik kültürünün en çarpıcı sembolleri Meçhul Asker lahitleri ve anıtlarıdır. Geçmiş zamanlarda benzeri bulunmayan bu anıtlara toplumun yönelttiği törenli saygı, kasten boş bırakıldıklarından veya içinde kimin yattığının bilinmemesindendir. Bu modernitenin şiddetini hissetmek için şöyle bir hayal kurun: Bir işgüzar lahitte kimin yattığını ‘keşfettiğini’ söylesin veya anıtın içini gerçek kemiklerle doldurmaya kalksın. Bu zamanımıza ait kutsala hakaret eylemi olurdu! Bu lahitler ölümsüz ruhların ölümlü kalıntılarını taşımasa da millî hayaletlerle doludur. (İşte bu yüzden birçok millet içlerinde bulunmayan sakinlerinin milliyetlerini belirtmeye gerek görmemiştir. Başka kim olabilirler ki? Muhakkak ki Almandırlar, Amerikandırlar, Arjantinlidirler…)”

“Bu anıtların kültürdeki önemi meselâ bir “Meçhul Marksist anıtı” veya düşmüş Liberaller anıt kabri tasavvur ettiğimizde daha da belirginleşiyor. Bunların saçmalığını hissetmiyor musunuz?”[11]

Benedict Anderson Arif Nihat Asya’nın “Bir bayrak rüzgâr bekliyor“unu okumuş gibidir:

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye; Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli, Kim demiş meçhul asker diye?

Bir Marksist’in meçhul asker anıtlarını toplumun millî hislerinin anıtlaşmış hâli diye değerlendirmesiyle Türkiye’deki bir muhafazakâr siyasî parti milletvekilinin aynı konudaki sözlerini karşılaştırmak ilgi çekicidir:

…Biz milli güvenlik akademisinde oralardaki şehitlikleri dolaştık. Bütün şehitlikler temsili. Bunlar çok önemli, anlayış olarak bir yere gelmek istiyorum. Burada Ankara Hükümeti’nin meşruiyetiyle bazı şeyler yapılmış süreç içinde bazı şeyler…[12]

Anderson, işgüzarının ta kendisi! Meçhul asker anıtındakiler Almandır, Amerikandır, Arjantinlidir ama Türk olamaz; Türk olmaktan kaçınmalı, kurtulmalıyız!

İlerde birisi “Hayali Cemaatler” diye yanlış çevrilmiş bir başlığı milliyet aleyhine kullanmaya kalkarsa, ona Benedict Anderson’un Marksist, fakat fevkalade milliyetçi bir Marksist olduğunu ve kitapları okumadan hüküm vermeğe kalkmanın cehalet gösterdiğini hatırlatalım. _______________________________

[1] Benedict Anderson, “Hayali Cemaatlar“, Metis Yayınları 8. Baskı, 2015, sayfa 6.

[2] Anderson’un millet ve milliyet teorisini ilerde, modernistleri incelediğimiz bölümde ele alacağız.

[3] Benedict Anderson “Imagined Communities“, Verso, 2006.

[4] A. g. e., sayfa 143.

[5] Anderson burada muhtemelen “chaff ~ mavra, tatlı şakalaşma, sohbet…” kelimesiyle oynuyor. Cemaat anlamındaki Almanca “gemeinschaft” yerine birlikte sohbet anlamına gelebilecek “gemeins chaff” demektedir.

[6] A. g. e., sayfa 144.

[7] A. g. e., sayfa 141-142.

[8] Burada Anderson Hobsbawm’a gönderme yapıyor ve onun, “Marksistler milliyetçi olamaz.” hükmünü Metternich (Biedermeier Dönemi) diktatoryasına benzetiyor.

[9] A. g. e., sayfa 149-150.

[10] A. g. e., sayfa 150.

[11] A. g. e., sayfa 9 ve 10.

[12] Ak Parti Ordu Milletvekili İhsan Şener, 28 Kasım 2011, TBMM İnsan Hakları Komisyonu zabıtları.

 

 

MHP Neden İktidar Olamıyor?

0

Bu camiada teveccüh gören insanların ilk ipini çeken yine bu camianın mensupları oluyor maalesef. Camia içinde sürekli tartışılan ‘neden iktidar olamıyoruz’un cevabı tamamı ile bu ve benzeri hadiselerin içinde gizlidir.

Yıllardan beri MHP, tıpkı CHP gibi ne olacak bu Beşiktaş’ın hali konumundadır. Yıllardır dışa dönük hiç bir propaganda ve elle tutulur bir çalışma olmayan MHP de sürekli iç atraksiyonlar, çekişmeler, ben ben dürtüleriyle düşebildiği kadar aşağıya doğru düşüşler yaşanmaya devam edilmektedir…

.Gençliğin yetiştirilmesi için 12 Eylül 1980 den buyana pek nadir  bazı il ve ilçeler  hariç, hiç bir  eğitim, seminer, konferanslarla  Türk İslam Ülküsü  anlatılmamış, adam  yetiştirme  görevi   kendi haline   ve  şahısların  inisiyatifine bırakılmıştır. Bu yüzdendir ki, gençliğin yüzde yetmiş civarı, bu camianın içindeki dava adamlarının çeyreği donanımında olmayan çıkar çevrelerinin eline bırakılmıştır. Ve bu camianın hala hızlı bir toparlanmaya gitmemesi büyük kayıptır.

.Ülkemizde bir çok şahsın Tv  si  varken, okumuş, eğitimli  insan sayısı   oldukça  yeterli  olan  koskoca  bir  camianın, her  ailenin  evine misafir  edilecek  bir Tv si  bile  oluşturulamamıştır.  Davanın anlatımı, sadece  twitter  ve  sadece  çok az kişinin izlediği  Bengü Türk  Tv’nin  ve  çok az , cüzi  satışı olan Ortadoğu  Gazetesi  ve  Yeni Çağ  gazeteleri  ile ve    dar  kalıplaşmış   anlatımlı  beyanatlarla   geçiştirilmiştir  ve hala bu   algı devam  ettirilmektedir.

.Türk Dünyası ,Türk İslam Ülküsü, Turan  Ülküsü, Kızıl Elma,Türk  Milliyetçiliği  ,Kuva-i Milliye  hareketleri ,Yunus,Mevlana ,Hacı Bektaş-ı  Veli ve diğer  kültür adamlarının  ,Atatürk  dehası   kültürlerinin  menbaı   ve Türk  Milliyetçiliğinin  aksiyoner  hali  ”9 ışık Doktrini” gibi  Kültür  hazinelerine sahip  olan  Ülkücü Hareket  ,bu  deryayı  halka anlatacağına  ,bağnaz, bencil ,yalın, Ülküdaşlık  hukukundan çok uzak  ,birbirini  eleştirerek ,”Bizans’tan  bize geçmiş olan  aile içi  dedikoduları ile  zaman kaybetmektedir.

.Hastalıklar belli olmasına rağmen, neşter vurulmamakta  , ”bir olma iri olma diri olma  ”maalesef  hep  başka baharlara bırakılmaktadır. Aydın, ülke meselelerini bilen, teşkilat idaresini bilen  kadrolar  sürekli  kenarda  kalarak, kenarda  tutularak, ülke yönetimi  bugün  akp ile  tek  kişinin  hakimiyetine  bırakılmış, ülkemiz  kuşatılmış, soyulmuş, Ülkücülerin enerjisi  lüzumsuzca  harcanmıştır, hala  şiddetle harcanmaktadır…

.Yapılacak  ilk iş, hareketin  tüm  evlatları, birbirlerini  hainlikle  suçlamadan  (Devlet Bey, Meral Hanım, Sinan Ogan, Koray Bey   ve  diğerleri  Ülkücüdür, bu hususta  bu şahsiyetlere  kötü söz söyleyenleri  yadırgarız, mesele  beceri meselesidir)  liyakatli, bilgili, meseleleri bilen    dava adamlarından   tüm il ,ilçe ve merkezde  faydalanarak ,hareket  genişletilmeli, tabandan gelen dalgalar  göz ardı edilmemelidir…Yukarıda  saydığımız  nedenler  sıkıntıların  bazılarıdır,daha  yazılacak  çok neden  mutlaka ki  vardır.

.Bizim gibiler kimmiyiz? Biz hiç kimsenin adamı değiliz, ne vekil, ne muhtar, ne aza  olmaya  niyetimiz  ise hiç yok. Gördüğümüz  aksaklıkları yazarız,söyleriz. Hain asla değiliz, yaşımız 60  a dayandı, 14  yaşından beri  Türk  İslam Ülkücüsü  olmaya çalışıyoruz.

Saygılarımla…

 

 

Öksüz Türklüğüm

0

Dikenler arasında kalmışız yine gülüm,

Ortalık allak bullak, hep bize mi bu zulüm.

Türk İslam Ülküsünü, nakış nakış ördüğüm,

Nedense hiç gülmedi, benim öksüz Türklüğüm.

 

.Yarım asırdır yarım, önümüz hep kördüğüm,

Vatan millet uğruna yaralanıp öldüğüm.

Adalet yok adalet, hep düşümde gördüğüm,

Gülmedi gülmeyecek, benim öksüz Türklüğüm.

 

.Uğruna gençliğimi, hayatımı verdiğim,

Makam, mevki ve çıkar, asla düşünmediğim.

”Türkiyem ” türküsünü yalnızken söylediğim,

Şu gönlümde kör düğüm, kaldın öksüz Türklüğüm

 

MHP’lilerin Genel Merkez Yöneticilerinden Beklentileri:

0

MHP, Türk milletinin ve Türklüğün sigortasıdır. Türkiye de olduğu kadar Türkiye dışında da özellikle Türki cumhuriyetlerinde dostları ve takipçileri vardır. Bir umuttur MHP, başka partilere oy veren Türk seçmeninin ikinci partisidir.

Alev Alatlı’ya dahi: “-Sol versiyon’dan gelmeme rağmen Ülkü Ocakları tabelasını nerede görsem, içimi bir güven ve huzur kaplıyor” dedirten bir fikrin partisidir.

Bir kasım seçimleri bir kâbus gibi üzerimize çökmüş, ülkücüler adeta vurgun yemişlerdir. Dün birlikte yol yürüdükleri ama bu gün genel başkan adayı olarak karşılarına çıkanlar için Sayın Devlet Bahçeli ve genel merkez yöneticileri her birine ayrı ayrı hak etmedikleri suçlamalarda bulunmaktadırlar ülkücüler bu haksız suçlamaları maalesef kabullenememektedir.

Sayın Bahçeli diyor ki: “Memleketimizin en bunalımlı döneminde kongre’ye mi gidilir“. İyi de yarın anayasa görüşmeleri, başkanlık meselesi velhasıl Türkiye’nin tapusu tartışılmağa açıldığında kırk milletvekiliyle ne kadar etkili olabileceksiniz?

Bu yüzden nasıl ki ülkeler, ekonomik krizlere girdiklerinde başarılı ekonomistler, bu krizleri fırsata dönüştürüp bir sıçrama tahtası olarak kullanırlarsa, MHP’de de bunalım, yeni bir lider ve yenilenmiş kadrolarla pek alâ aşılabilir. Yeter ki kırıp dökmeden sağduyu hâkim olabilsin.

Milliyetçi Hareket Partisi tarihinde lider değişikliği istekleri, özellikle bir kasım seçimlerinden sonra tartışıldığı kadar hiçbir dönemde bu günkü kadar su yüzüne çıkmamıştı. Rahmetli Alpaslan Türkeş’in son dönemlerinde kenarda köşede “artık değişmesi gerekiyor çok yaşlandı” gibi konuşmalar olduysa da bunlar, lidere sadakat ve saygıdan olsa gerek sadece fısıltıdan ibaret kalıyordu.

Ama bu gün herkes sesli düşünmeğe başladı. Geldiğimiz nokta gösteriyor ki; artık partide değişim kaçınılmazdır, şu andaki durumu dahi kabullenemezken değişiklik olmadığı takdirde telâffuz etmeğe bile dilim varmıyor yerel veya genel seçimde sonuç felaket olacaktır. Bu felaketi yaşatmaya partide hiç kimsenin hakkı yoktur. Çünkü MHP, uğruna kan akıtılıp şehitler verilen bir davanın partisidir.

Avrupa’da ilk teşkilatlanan ülkücüler ve MHP’lilerdir. Avrupa’nın her şehrinde kurdukları ufacık teşkilâtları, birleştirerek “Türk Federasyonu” haline getirmişler ve MHP, bu kıta’da en fazla oy alan parti konumuna getirilmişti. Ama ne yazık ki şimdi yurtdışı oylarda en az oy alan parti konumundayız.

Anadolu’da MHP’nin kalesi sayılan vilayetlerimizin kalelerinin burcunda artık üç hilalli bayraklarımız dalgalanmıyor. Güneydoğu Anadolu’dan, Doğu Anadolu’dan milletvekillerimiz, belediye başkanlarımız vardı artık oralardan bırakın oy almayı, nedendir bilinmez ama, miting dahi yapamaz hale geldik.

MHP’ye oy ve gönül verenler olarak, mecliste PKK’nın uzantısı bir partinin dahi gerisinde kalmış olmayı bizler içimize sindiremiyoruz herhalde bu durumdan yöneticilerimizde hoşnut olmasalar gerekir.

PKK uzantısı HDP’li Dilek Öcalan’ın meclis başkanlık divanına en genç üye sıfatıyla seçilmesi üzerine MHP’lilerin ve Ülkücülerin ne kadar zoruna gittiği, ne kadar hayıflandığı malumdur. Partinin ve ocakların her türlü bedelinin yükünü omuzlarında taşıyan ülkücü kardeşlerimizin içerisinden her seçim döneminde bir veya iki genç meclise taşınsaydı böylesine nahoş bir manzarayla karşılaşmayacaktık.

 

Siyaset ve demokrasi, ancak başarılı olanların yüzüne güler, başarılı olursan yoluna devam edersin yok başarılı değilsen bırakıp gitmenin de bir erdem olduğunu bilmek gerekir.

 

 

Seviyorum

Dünyaya geldik şükür minnetimiz çok Sana

Dosta sevda gülleri dereni seviyorum

Ümidimiz sonsuzdur yönümüz senden yana

Kibre yumruk atarak ereni seviyorum

Her gün aynı gitmiyor inişi –  çıkışı var

Gerçeğin şimşek gibi yüzüme çakışı var

Dertlerin birer birer kalbime akışı var

Şükür ile menzile varanı seviyorum

Moral bozmak ne diye kendini sevmek varken

Günahlara batmadan doğru yürümek karken

Ümitsizliğe düşmek yüreğimize arken

Nefsin azgın gemini yereni seviyorum

Dertsiz dünya olur mu her dert senin olur mu

Güçlüler zayıflara hayır soluk solur mu

Sevgisiz yüreklere güzellikler dolur mu

Vuslatın zor yayını gereni seviyorum

Karamsarlığa yer yok girişin çıkışı var

Vazgeçmek geri dönmek bilen gönüllere ar

Nazlanarak her dertte küsmüş ise güzel yar

Yolunu bularak kalbe gireni seviyorum

 

 

Geldikleri Gibi Gidenler Geri Geldiler

Saddam’a gaz verip Kuveyt’e saldırtanlar kimlerdi dersiniz… Ya da Mübarek’i önce sıvazlayıp sonrasında da canına ot tıkayanların kimliğini ifşa etmemize hacet var mı ki…

Kaddafi’yi önce pof poflayıp sonra sokağa atanlarla, Gürcistan’a öpücük atıp işgaline göz yumanlar aynı kişiler midir acep…

Ne dersiniz, Kırım için atarlanıp karanlıkta göz kırpanlarla, İttihatçılara “cesaret” hapı olup (yemlemede son nokta) Almanlarla aynı torbaya koyanlar arasında tarihi bir ortaklık ya da adanılmış bir “ülkü” birliği olmasın sakın…

Sizce, Musaddık’ı önce Time’a kapak yapıp sonra koltuğundan edenlerle, 2. Dünya savaşı sonrası, mavi gezegeni ikiye bölenlerin kıblesi aynı olabilir mi…

“Biz Amerika’yla anlaştık” diyen Putin efendi, ne üzerinde anlaştıkları konusunda, kamuoyuna, sizce ne kadar dürüst davranmış olabilir…

Geldikleri gibi gidenler, gittikleri yerlerden sessizce ve öncekinden çok daha vahşi geliyor olmasın sakın

Uluslararası ilişkilerde kâr-zarar hesabıysa belirleyici olan, ki öyledir, Rusya’nın olası bir teklifi, ki bu teklif Amerika’dan da gelmiş olabilir, tarafları daha kârlı bir alışverişte bir araya getirmiş ve soğuk savaşın “hasımları” paranın sıcaklığıyla ısınıp hısımlaşmış olamaz mı…

Ülkemiz, neye, ne kadar hazırdır dersiniz…

İblisin farklı uşakları, vatanımız üzerinde operasyon düşünüyor olmasın sakın…

Hatta daha da netleşirsek, “işgalimiz yakındır, hazırlık yapılmalıdır” desek,bu sözümüz “paranoyaklığımıza” delil teşkil eder mi…

Dahası, Lucifer’in kulları, ülkemizi parçalayıp, biz TÜRKLERE bırakacakları kısım için de katı bir laiklik yönetimi planlamışlar mıdır dersiniz… Öyle ya, işgal sırasında muktedir olanlara, Milliyetçileri de suç ortağı yapmayı planlayanlar için bu hiç de mesele olmasa gerek

Ve başlar, Hak ile Batıl’ın kavgasında son perde

Gelen şafağındır Ey! Süvari, zahiren olsa da halin gece