16.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 772

Türkosfer, Türkofon Milletler Topluluğu-XVIII

0

Küçük Türk toplulukları tarih, sosyoloji ve strateji meraklıları için tam bir meşher..

 

107 – KÜÇÜK TOPLULUKLAR (Devamen İkinci Kısım) :

  • DERİLÜLER – İran’ın kuzeybatısındaki Astara (Ansarud) Ormanlarında yaşayan Derilüler Anadolu’daki Bozulus aşiretlerindendirler. Sayıları birkaç bin kadardır.
  • DİDOLAR – Çez’ler olarak da bilinir. Dağistan’da Andi-Koysu Nehrinin üst taraflarında yaşarlar. Sayıları 10 bin kadardır.
  • DONGSİANG MOĞOLLARI – D.Türkistan’ın Kansu bölgesinde yaşayan Müslüman topluluklardandırlar.
  • EVENKLER – Eski adıyla Tunguzlar. 40 bini Rusya’da (Sibirya, Sakha, Buryat ve Evenk Özerk Yöresi), 32 bini Çin’de (İç Moğolistan) olmak üzere toplam sayıları 75 bin civarındadır.
  • EYNALLULAR / İNALLILAR – Hamse Türklerinden olup İran’da Şiraz’ın güneydoğusunda yaşamaktadırlar. Sayıları 20-25 bin civarındadır.
  • FÜYULAR – Füyu Kırgızları olarak da bilinirler, kendilerine özgü bir dille konuşurlar. Çin’de yaşarlar ve sayıları bin kadardır.
  • GOUDARİLER / GÖDERLİLER – İran’ın Cürcan / Gürgen Eyaleti’nde yaşayan ve Temirtaşlarla akraba bir topluluk. Sayıları 20 bin civarında.
  • GRIZLAR – Azerbaycan Guba’da kendi adlarıyla isimlendikleri köyde yaşarlar. Sayıları 5 bin kadardır ve farklı lehçeleri vardır. Kır-ız kelimesinden bozma..
  • HINALIK – Azerbaycan’ın Guba Bölgesinde nerdeyse her köyde ayrı bir dil var. Hınalıkça da bunlardan biri. Hınalıkların sayısı ise 2-3 bin civarında.
  • HOTONLAR – Kazak & Kırgız karışımıdırlar. Müslüman olup 10 bin kişi olarak Kuzeybatı Moğolistan’da yaşarlar.
  • HÜDABENTLÜLER – İran’ın Hemedan Eyaleti’nde yaşayan Şiî Türklerdendirler. Sayıları 12 bin civarındadır.
  • İLİLER – Çin’in İli yöresinde yaşayan ve ayrı bir Türkçeye sahip birkaç yüz kişilik bir topluluk. Kore’deki İlu yerlileriyle akrabadırlar.
  • İMARLULAR – İran’da başkent Tahran’ın güneyindeki Varamin’de yaşayan Sayıları 10 bin civarındadır.
  • İTELMENLER – Diğer adıyla Kamçadallar yani Kam-çatka-lılar. Sayıları 3 bin kadardır.
  • KAÇLAR – Abakan Vadisinde Kas Irmağı boylarında otururlar. Sayıları 25 bine yakındır.
  • KAMASİNLER – Samoyetlerin ve Karagasların bir koludur. Krasnoyarsk Eyaletini Man ve Kan ırmakları civarında yaşarlar.
  • KANDAKLAR – Yenisey ile Çulım Irmağı arasında yaşarlar.
  • KARAÇORLULAR – İran’ın Nişabur bölgesinde yaşarlar, sayılarıysa 160 binden fazladır.
  • KARAGANLAR / KARAGASLAR – Sayan Dağları doğusunda ve Yenisey Irmağı kenarında yaşayan eski Türk halklarından olup sayıları bin civarındadır.
  • KARAGÖZLÜLER – Ahmet Caferoğlu Hoca’ya göre Fars ve Hemedan Eyaletlerinde yaşamaktalar. Hacivat olmasa da Karagöz bu kökten geliyor olabilir.
  • KARAYÎLER – İran Horasanı’nda yaşayan Türkler. Musevî Karay Türkleriyle aynı köktendirler. Sayıları 50 bine yakındır.
  • KENGERLÜLER – İran’da Tahran, Varamin ve Kum civarında yaşayan Türk topluluğu. Bir kısmı da Azerbaycan’da Gence’de yaşıyor. Sayıları 50 bin civarındadır.
  • KETLER – Orta Sibirya’da (Krasnoyarsk) yaşayan ve Amerikan Kızılderilileriyle aynı dili (Atabaşkanca) konuşan Ketlerin sayısı bin 500 civarındadır. Şamanist Ostyakların bir koludurlar.
  • KIZILLAR – Hakas Türklerinden olup Ak ve Kara Yüs Ormanları boylarında yaşarlar. Sayıları 20 binin üzerindedir.
  • KOYBALLAR – Kendilerine Tuba derler. Ute Irmağı ile Abakan arasında yaşarlar. Sayıları 2 – 3 bindir.
  • KREŞİNLER – Mişerlerin Ortodoks olanlarıdır. Ağırlıklı olarak Tataristan, Başkurtistan ve Çuvaşistan’da yaşarlar.
  • KUMANDILAR – Yenisey Irmağı’nın Angara Kolu havzasında yaşarlar. Altay Türklerindendirler. Sayıları 10 bin civarında olup Şamanizme mensupturlar.
  • KUMARILAR – Şor Bölgesinde yaşayan ve sayıları 6 bin civarında olan bir başka Türk topluluğudur.
  • KUNDURLAR – Nogayların bir kolu olup Astrahan’da yaşarlar. Karaağaç Nogayları da denilir ve sayıları 10 binin üzerindedir.
  • KURAMALAR – Özbekistan’ın başkenti Taşkent yakınlarında kendi adlarıyla isimlenen yerde yaşarlar. Radloff, 19.yy sonundaki sayılarını 20 bin olarak verir.
  • LAKLAR – Dağistan’ın güneyinde Avarlar ile Dargınlar arasında yaşayan bir halk. Sayıları 90 bine yakın.
  • LAKAYLAR – Nadir Han zamanında Afganistan’ın Hilmend Eyaletine yerleştirilen Özbek Türkleridir.
  • LAMUTLAR – Tunguzların Evenklerle de akraba bir kolu. Sayıları 6 bin olup Kamçatka, Ohotsk ve Lena Nehri civarında yaşarlar.
  • LAPLAR / LAPONLAR – Fin ve Kola (Rusya) Lapları olarak ikiye ayrılır. Ural – Moğol karışımıdırlar. 70 binlik nüfuslarının büyük kısmı Lapland’da (Finlandiya), 2 bin kadarı da Rusya’dadır (Kola Yarımadası).
  • LEBEDLER – Rusça ‘Kuğu Kuşu’ anlamındaki Lebed Nehri boyunca yerleşik bu Türk topluluğunun özge adı Kû Kiji yani Kuğu/Kun Kişi’dir.
  • MİŞERLER – İdil / Ural Tatarlarının bir kolu olup Tataristan, Başkurtistan, Mari, Umdurt gibi cumhuriyetler ile Saratov ve Samara gibi bölgelerde yaşamaktalar.
  • MİŞKİN TÜRKLERİ – Güney Azerbaycan’da 5 bin kişilik bir topluluk. Geyiklu ve Beylu gibi kolları vardır.
  • MUKADDEMLER – Güney Azerbaycan’da Meraga’da yaşayan Türkler. Akkoyunlu kökenlidirler ve Mukaddamlar olarak da bilinirler.

 


Sibirya’dan, Cilt I, Sayfa 218.

 

 

Türk Öğretmeni Bu Maaşla Türkiye’yi Uçuramaz

0

VATAN gazetesinin 09.12.2015 Çarşamba günkü sitesinde HABERLER arasında Türkiye’deki ve dünyanın çeşitli ülkelerindeki 10 yılı dolduran öğretmenlerin yıllık maaş miktarları dolar bazında yayımlandı.

Haberde Türkiye’deki öğretmenlerin yılda 26.730 Dolar aldığı belirtilmiş. Buna göre öğretmenin aylık maaşının2275.5 Dolar ve Türk Lirası ile 6459.75 TL. Olması gerekir.

Verilen bu rakamın  kesinlikle doğru olmadığını,  kamuoyuna bu şekilde yansıtılmasının da çok yanlış olduğunu, öğretmenler hakkında yanlış bir algı oluşturacağını, bununmutlaka düzeltilmesi gerektiğini Vatan gazetesinin e-posta adresine yazdım.

İşin gerçeği şöyledir: 10 yılı dolduran Türkiye’deki her kademedeki  öğretmenin aylık maaşı net 2500 TL. dir. Bir öğretmen eğer ek ders varsa en haftada 15 saat ek ders alabilir.  Bu da ayda 60 saat yapar ve ders saati başına 9 TL. den toplam 540 TL. tutar. Bu durumda bir öğretmenin aylık geliri(Maaş+Ek Ders Ücreti) 3040 TL. dir. Bu da bugünkü dolar kurunun (2.90 TL) olduğu göz önünde bulundurulursa (1048) Dolar tutar.Buna göre 10 yılı dolduran Türkiye’deki her kademedeki  öğretmenin yıllık maaşı (12.576 dolar) dır.

Şimdi 10 yılını dolduran Türkiye’deki öğretmenin yıllık maaşını, diğer ülkelerdeki öğretmenin yıllık maaşı ile (Dolar bazında) karşılaştıralım. Bu konuda VATAN gazetesinin 09.12.2015 Çarşamba günkü sitesindeki haberdeki verileri baz alıyorum.

1.    Lüksemburg            99.900 Dolar

2.    Kanada                    66.702Dolar

3.    Almanya                  65.843Dolar

4.    Avustralya               56.315Dolar

5.    Hollanda                  55.697Dolar

6.    Amerika                   53.578Dolar

7.    İrlanda                     52.257Dolar

8.    Danimarka               51.640Dolar

9.    Belçika                     47.381Dolar

10.  İngiltere                   45.595Dolar

11.  Norveç                     44.538Dolar

12.  Yeni Zellanda          44.509Dolar

13.  İspanya                    44.124Dolar

14.  Kore                         44.088Dolar

15.  İskoçya                    43.991Dolar

16.  Avusturya                41.500Dolar

17.  Japonya                   41.036Dolar

18.  Finlandiya                40.450Dolar

19.  İsveç                         37.442Dolar

20.  Fransa                      34.317Dolar

21.  Portekiz                    33.740Dolar

22.  İtalya                         32.851Dolar

23.  Slovenya                  31.077Dolar

24.  İzlanda                      29.165Dolar

25.  Türkiye 26.730 Dolar (Doğrusu 12.576 Dolar)

26.  Meksika                    25.581Dolar

27.  İsrail                          25.481Dolar

28.  Şili                             23.763Dolar

29.  Yunanistan               22.460Dolar (Enflasyon ve dış borçlardan batık)

30.  Polonya                    20.402Dolar

31.  Kolombiya                15.331Dolar

32.  Slovakya                  13.351Dolar

33.  Estonya                    13.233Dolar

34.  Macaristan               12.177Dolar

Görüldüğü gibi, aslında Türkiye’nin 33. Sırada Macaristan’dan bir önce olması gerekir. Bugün yeni emekli olan bir öğretmenin aylık maaşı 1500 TL., yıllık maaşı 18.000 TL. (6.207 Dolar) dir. Şimdi bu öğretmenden siz Türkiye Cumhuriyeti devletini, çağdaş uygarlığın önüne geçirerek yüceltmesini bekliyorsunuz. Kafasında geçim sıkıntısını bunalımlarını bir ur gibi taşıyan öğretmenden bu hedefe odaklanmasını bekleyemezsiniz. Öğretmen bu maaşıyla Türkiye’yi hedefine uçuramaz.

 

 

Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı D. Mehmet Doğan ile Türkçemizin ‘Hâl-i Pür Melal’(*) Vaziyetini Konuştuk.

Giriş: İnsan topluluklarını millet hâline getiren en önemli unsur şüphesiz kültürdür. Kültürün en mühim unsuru da dil ve dindir. Dinin kültür içerisindeki yeri asla inkâr edilemez. Fakat dinimizi öğrenmek için dil, vazgeçilmez vasıta olduğundan dil, önce ifade edilmektedir.

Tarih boyunca devletler yıkılıp yok olmuş, dilini kaybetmeyen milletler, yeniden bir devlet çatısı altında toplanabilmişlerdir. Dilini kaybeden milletler ise kültürel erimeye maruz kalarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.

Türk milletinin kimilerine göre 4.000, kimilerine göre 40.000 yıllık tarihi geçmişi vardır. Bu süre içerisinde Türk milleti, vatanını ve bayrağını, hattâ dinini değiştirmiş fakat dilini asla değiştirmemiştir.

Türkler, hâkimiyeti altında bulundurdukları milletlerin dillerinden çok sayıda kelime almışlardır. Fakat o kelimeleri kendi dil zevklerine uygun telaffuza kavuşturmuşlar, öz malları hâline getirmişlerdir. Klasikleşmiş bir benzetme ile denilebilir ki; Sultanahmet, Süleymaniye, Selimiye ve diğer ulu camilerimizin, saraylarımızın, köşklerimizin ve yalılarımızın taşı, mermeri, halısı, avizesi ve diğer bütün malzemeleri başka başka ülkelerden getirilmiş olsa bile, hiçbiri ‘bizim’ olma hususiyetini kaybetmez. Dil de öyledir. Kelimeler yabancı olabilir. Telaffuzu, söz dizimi, kelime üretme usulleri Türk dilbilgisi kaidelerine uygun ise, ihtiyaç hâlinde kelime alınabilir. Zâten Türk milletinin genlerinde ırkçılık düşüncesi yoktur. Dolayısıyla kelime ırkçılığı da bulunmaz.

Buna rağmen dilimiz çok büyük ve mühim problemlerle karşı karşıyadır. Bu problemleri 4 ana grupta toplamak mümkündür: 1- Türkçe karşılığı varken batı dillerinden alınan ve batılıların telaffuzu ile kullanılan kelimelerin çokluğu, 2-Yabancı dille eğitimin, yabancı dil öğrenilmesi yerine tercih edilmesi, 3- ‘Türkçe ile ilim yapılamaz‘ iftirası, 4- ‘Sadeleştirme‘ görüntüsü içerisinde ‘tasfiye‘ hareketleri ve 3-4 ayrı manayı, bazen de ‘yoğun‘ kelimesinde olduğu gibi birbirinden farklı 12 manayı ifade eden kelimeler yerine tek bir kelime kullanılması ve Türkçemizin fakirleştirilmesi, 5- İnternet Türkçesi…

Çok müessif bir hâdisedir: Türkiye’mizde doçent olabilmek için yabancı dil imtihanı yapılır da, profesörlerin Türkçe bilip bilmediği ile hiç mi hiç ilgilenilmez. Onların yetiştirdiği talebelerin ekseriyeti de hâliyle Türkçenin inceliklerine hususiyetlerine vâkıf olmadan üniversite diplomasına sahip olurlar. Diğer taraftan Türkçe şuuruna sahip olamamış insanlarımız, gazetecilerin, siyasilerin, sanatkârların, radyo-televizyon spikerlerinin kullandığı bir kelimeyi cahil özentisi ile derhal benimsemektedirler.

14 Ağustos 1974 tarihinde Rahmet-i Rahman’a uğurladığımız Nihat Sâmi Banarlı, karşı karşıya bulunduğumuz büyük tehlikeyi, yıllar öncesinden sezinlemiş olacak ki şöyle demişti:

Şu fâni dünya saadetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.

Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili; bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek…

Onları, böyle bir dilin sihirli ifadelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve üreten insanlar olarak yetiştirmek…

Dilin, böylesine tılsımlı vasıta olduğunu bilmek ve bütün bunları, bilerek, severek yapmalı.

Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifade ve mana zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazifenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehasının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir.

Aradaki fark, bunu bilmekte ve bunu Türkçenin bütün incelik ve güzelliklerini benimseyerek, zevkle ve ülkü ile yapmaktadır.

Çünkü diller, milletlerin en aziz, en tılsımlı, en kıymetli servetleridir. Çünkü dillerin bir ses güzelliği ile dalgalanıp bir duyurma, anlatma ve inandırma gücüne ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır.

Çünkü yeryüzünde diller kadar millet fertlerini birbirlerine bağlayan, onlara birbirlerini sevip anlamakta, hele sevgilerini dile getirmekte yardımcı olan başka kuvvet mevcut değildir.

Dilimiz, bir çıkmaz sokağı getirilip bırakılmıştır. İlânihâye orada kalamaz. Mutlaka kurtarılacaktır. Kurtaracak olanlar, ‘dersimiz Türkçe‘ yerine ‘derdimiz Türkçe‘ diyenler olacaktır.

Güzel Türkçemizi kaybettiğimiz takdirde, candan azîz vatanımız dâhil, kaybedilecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.

İyi okumalar.

 

Oğuz Çetinoğlu: Türkçemizin tahribata maruz kaldığı kanaatinde misiniz?

D. Mehmet Doğan: Bu hususta şek ve şüphe yok…

Çetinoğlu: Tahribatın sebebiyet vereceği menfî durumlar hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz? Doğan: Kekeme olduk; sadece konuşma kekemesi değil, yazımızda ve düşünmemizde de rekaket var. Zihnî melekelerimiz dumura uğradı. Yüzlerce yıl kullanılmış, anlam alanları teşekkül etmiş kelimeler terk edildi, yerine konulan kelimeler onların yerini tutamadı, bu sefer de batıdan kelime ithaline giriştik. Yüz yılı edebiyat ve düşünce açısından kaybettik. Yeni yeni kendimize geliyoruz. Çetinoğlu: Maruz kaldığımız, kalacağımız zararların en aza indirilmesi için tavsiyeleriniz nelerdir? Doğan: Öztürkçe, arı dil saplantısından kurtulup Türkçenin bütün kelimelerine sahip çıkmak şart. Yüzyıllar boyunca kullandığımız kelimelerin etnik kökenini araştırmamalı, onların dil ve ifade aracı olarak değerini esas almak şuur haline gelmeli.

Çetinoğlu: Türkçemizi tahribata maruz bırakanların zihniyet itibariyle tarifini yapmanız, maksatlarını yorumlamanız mümkün mü? Doğan: Çok çeşitli sebeplerle dilimizle oynandı, bu oyunun içinde olanlar da bu yüzden çeşitli. Medeniyet dilimizi etnik dile tahvil etmek için yola çıkanlar aynı zamanda kelimelerin arka planındaki medeniyet geçmişimizi zihnimizden silmeyi hedeflediler. 20. yüzyılda sanki güçlü bir dil ve edebiyat varlığımız yokmuş gibi sıfırdan başlamaya zorladılar. Dil devrimini millî proje gibi sundular, fakat gaye olarak batı medeniyet dairesine girmeyi esas aldılar. Hatta 1930’larda Türkçenin de diğer Avrupa dilleri gibi Hind-Avrupa dil ailesinden olduğunu, Türklerin ırk olarak ari ırka mensup bulunduğunu iddia ettiler. Bugün bize acayip gelen akıldan, mantıktan ve ilimden uzak tezler ortaya attılar. Türkçeyi doğu dillerinin boyunduruğundan kurtardıklarını ilan ettiler fakat batı dillerinin istilasına sonuna kadar açtılar.

Çetinoğlu: Türkçemizi batı dillerinin istilasından korumak kimlerin, hangi kurumların vazifesidir? Doğan: Okuyan yazan herkesin vazifesidir. Türkçenin zengin kelime haznesinden seçilen kelimeleri kullanarak Türkçe düşünmek, konuşmak ve yazmak mümkündür. İhtiyaç olduğunda batı dillerinden kelimeler de bu kadro içinde yer alır. Fakat dilimizde karşılığı olan kelimeler ve kavramlar için böyle bir ödünçlemeye ihtiyaç yoktur.

Tabii ferden yapacaklarımız yanında, maarifin, yani öğretim kurumunun, üniversitelerin yapacağı işler vardır, basın ve yayın kuruluşlarının sorumlulukları vardır. Bir de Dil Kurumumuz olduğunu unutmayalım. Nedense en son o hatıra geliyor!

Çetinoğlu: Bu kişi ve kurumlar vazifelerini yapabiliyorlar mı?

Doğan: Türkiye’de neredeyse yarım asır bir yanlış dil şuuru üretildi, nihayet o yanlış şuurdan kurtuluyoruz. Fakat yerine koyacağımız doğrusu üzerinde bir mutabakatımız yok. Herkes kafasına estiği gibi hareket ediyor. Türkçenin ülkemiz ve bölgemiz için vazgeçilmezliği üzerinde düşünülmüyor.

Çetinoğlu: İnternet, ‘yeni nesil Türkçesi‘ olarak adlandırılan acayip bir yazı dilinin oluşmasına sebebiyet verdi:  ‘burası asq yuvası diil beni duyuyomusun‘  ‘o chımarıc adam‘, ‘slm‘, ‘bana alo yap‘ ve benzeri cümleler yazılıyor. ‘Bu çarpıklıklar günün birinde sona erer…’ diye beklemeli miyiz, ‘Çaresi yok…’ Deyip katlanmalı mıyız?

Doğan: Teşekkül halinde bir alan üzerinde konuşuyoruz. Bazı aşırılıkların geçici olduğunu, bazılarının kolaycılıktan kaynaklandığını düşünebiliriz. Elbette her yerde dil hassasiyeti aramalıyız. Çetinoğlu: Batı dillerindeki kelimelerin istilasına mâruz kalmış bir Türkçenin devletimize ve milletimize vereceği muhtemel zararlar nelerdir?

Doğan: Batı dillerinden her iktibas yeni iktibasları davet ediyor. Cümle yapısını etkileyecek bir ithal kelime bolluğu ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu öztürkçe kopuşu kadar, belki ondan da daha tehlikeli bir gidiştir. Medeniyet iddiasında olan bir toplum, medeniyet dilini inşaya mecburdur. Bu da köklerini bilmek ve o kökler üzerinde yükselmekle olur.

Çetinoğlu: Türkçeyi doğru ve güzel konuşup yazmanın, konuşup yazana sağlayacağı faydalar nelerdir? Doğan: En başta anlaşma kolaylığı. Birbirimizi daha iyi anlarız. Dilin, edebiyatın tadına varırız. Bugünün edebiyatından dünün edebiyatına açılmamız kolay olur.

Çetinoğlu: Devrik cümle hakkında neler söylemek istersiniz?

Doğan: Yerinde kullanılırsa, devrik cümle de güzel olabilir. Fakat devrik cümleyi standart sözdizimi haline getirmek cinayet olur.

Çetinoğlu: Türk dilinin kelime envanterini çıkarmak, anaokullarından itibaren üniversitelere kadar bütün öğretim-eğitim kademelerinde, devlet dairelerinde ve devletin kontrolü altında bulunan kuruluşlarda, bu envanterdeki kelimelerle konuşmayı ve yazmayı kanunî müeyyidelerle temin etmek gibi bir sistem düşünülebilir mi?

Doğan: Kültürel alanın kanunla tanzimini doğru bulmayanlardanım. Bu zorlama ile değil, kendiliğinden ve şuur sahiplerinin çabalarıyla olmalıdır.

Çetinoğlu: Dilimize yerleşen, halkın malı olmuş, Türkçeleşmiş hatta tâbir yerinde ise ‘Türkleşmiş’ kelimelerin, Arapça ve Farsçadan geliyor diye atılması, yerine İngilizce ve Fransızca kelimelerin konulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Doğan: İslâm dünyasının üç büyük medeniyet dili var: Arapça, Farsça ve Türkçe. Bu üç dil arasında alışveriş olağandır. Farsça bir sözlükte çok sayıda Arapça kelimeler bulunabilir. Ardından Türkçe kelimeler gelir. Arapça sözlüklerde de Farsça ve Türkçe kelimeler binleri bulur. Bu diller arasındaki alışveriş güçlü bir medeniyet ortaya çıkarmıştır. Biz Arapça ve Farsça kelimelere dahi kendi kelimelerimiz gibi hükmetmişizdir. Hatta İstanbul’da anlam kazandırılan arapça ve farsça kelimeler bu dillerin coğrafyalarında da o anlamlarıyla kullanılır olmuştur. Bu itibarla zaruret olmadıkça batı dillerinden kelime iktibasını gerekli görmem.

Çetinoğlu: Yalnızca yabancı asıllı olması, bir kelimenin dilden atılması için yeterli sebep midir? Kelime tasfiyesi nasıl ve ne şartlarda gerekli olur?,

Doğan: Kelimelerden etnik menşe sormak hatanın büyüğüdür. Eski Türkçeden intikal etmiş nice kelimeler var ki ya Soğdça, ya Sanskrit dilinden, Çinceden veya Moğolcadandır. Kelime tasfiyesi değil, sadeleşme esas olmalıdır. Başlangıçta böyle düşünülmüş, sonra iş çığırından çıkmıştır. Çetinoğlu: Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak üretilen veya batı dillerinden alınan kelimeler, kısa zamanda ayrık otu gibi, salgın hastalık gibi Türkçemizi kuşatıyor. Sebepleri ve çâreleri hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz? ,

Doğan: Maalesef bir dönemde uydurulan bazı kelimeler Türkçe açısından kusurlu olmalarına rağmen devlet zorlamasıyla kullanılır oldu. Bunların bir kısmı zamanla dile yerleşti. Bir kısmı ise yaygın olarak kullanılmıyor. Öncelikle bunlardan vazgeçmemiz gerekir. Dilimizin kaidelerine ve ruhuna uygun olan bazıları ise artık dilimiz malı olmuştur. ,

Çetinoğlu: Türkçemizin yozlaşmasını, fakirleşmesini önleme konusunda, sorularla sınırlı kaldığınız için belirtemediğiniz düşüncelerinizi lütfeder misiniz?,

Doğan: Teşekkür ederim. Yeni bir bahis açmak, sözü uzatmak olur.

(*)Hâl-i pür melal: Bir şeyin can sıkıcı, dertli ve biraz da utanılması gereken durumunu ifade etmek, gözler önüne sermek için kullanılan bir deyimdir.

 

 

D. MEHMET DOĞAN:

1947 yılında, Ankara’nın Kalecik ilçesinde doğdu.

Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan 1972 yılında mezun oldu.

1972-1974 yıllarında Türk Tarih Kurumu Yeni Türkiye Araştırma Merkezi’nde, 1974-1975 yıllarında Dergâh Yayınları’nda, 1977-1978 yıllarında TRT Kurumu’nda çalıştı.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin kuruluş çalışmalarını yürüttü ve Birlik Yayınları’nı kurdu. 1980’de Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi’nde sözleşmeli film yapımcısı ve senaryo yazarı olarak çalışmaya başladı. Film Denetleme Kurulu üyeliği yaptı. Zaman Gazetesi’nin yayın kurulunda yer aldı ve bu gazetede 1986-1987 yıllarında ‘Kimlik‘ başlığı altında günlük, 1991-1992 yıllarında Yörünge Dergisi’nde haftalık yazılar yazdı. 1991-1993 yıllarında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yazarlık dersleri verdi. 1994-1996 yıllarında Vakit (Akit) gazetesinde günlük yazılar yazdı ve aynı yıllarda Birlik Medya A.Ş.’nin Genel Müdürlüğü’nü yaptı. TBMM tarafından Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeliğine seçildi. Bu görevi 1996’dan 2005 yılına kadar devam etti.

Hareket, Türk Edebiyatı, Mavera, İslâm, İlim ve Sanat, İzlenim ve Nehir dergilerinde yazdı. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi ve Türk Aile Ansiklopedisi’nin yayınını yönetti. Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı ve Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın kurucularından olan Doğan, 1978-1996 yılları arasında Türkiye Yazarlar Birliği’nin genel başkanlığını yaptı. Hâlen Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı’dır ve Derin Tarih Dergisi’nde yazmaktadır.

Yayınlanmış Eserleri;

Batılılaşma İhaneti: (1975, 35. Baskı), Tarih ve Toplum – Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu: (1977), Büyük Türkçe Sözlük: (1981, 25. Baskı), Dil Kültür Yabancılaşma: (1984, 5. Baskı), Okullar İçin Büyük Türkçe Sözlük: (1984), Halka Karşı Demokrasi: (1988), Camideki Şair – Mehmed Âkif: (1989, 5. Baskı), İlk Sözlük: (1989), Türkiye’de Darbeler, Müdahaleler ve Siyasî Sistem: (1990), Bir Savaş Sonrası İdeolojisi: Kemalizm: (1992), Kültürel Savaş ve Savaş Kültürü: (1992), İletişim veya Dehşet Çağı: (1993), Temel Büyük Türkçe Sözlük: (1994), Kitaplık Kılavuzu: (1996), Türkistan – Türkiye Gergefinde İran: (1996), Turkendülüsiye-Hilâl Operasyonu: (1998, 2. Baskı), Bir Lügat Bulamadım: (2001, 2. Baskı), Yüzyılın Soykırımı: (2004, 3. Baskı), Mağlubiyet ideolojisinin Sonu: (2007, 3. Baskı), Devlet Sözlük Yazar mı?: (2007), İslâm Şairi-İstiklâl Şairi Mehmed Akif: (2. Baskı, 2008), Son Darbe Ergenekon: (2010),  Türk Kimliğinin Coğrafyaları: (2010),  Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş: (2013),  Ömrüm Ankara – Bir Ankara Şehrengizi: (2014), Kelimelerin Seyir Defteri: (2015).

 

 

 

Milliyetçi Türkiye

0

Gönüllerde bahar olsun beklerim.

Kışı dahi bahar gibi düşlerim.

Çakal değil BOZKURT izi izlerim,

Milliyetçi bir Türkiye özlerim.

*

Türk gibi düşünür, Türkçe söylerim,

Vatanımı, milletimi severim.

İMAN, İHLÂS ile dolsun yüreğim,

Milliyetçi bir Türkiye özlerim.

*

ÜLKÜ denen nazlı güle figanım,

Beklerim yolunu, onu gözlerim.

TÜRKEŞ gibi bir de lider isterim,

Milliyetçi bir Türkiye özlerim.

*

Vallahi sabrım da taştı be gözüm,

Türk’e düşman hainleri süzerim.

ADALET nerede, budur sitemim,

Milliyetçi bir Türkiye özlerim.

 

 

Yükselen Bananeizm ve Tükenen İnsanlık

Banane; beni ilgilendirmez, umurumda değil gibi farklı ifadelerle de tanımlanabilen bir kavram ve yaşadığımız yüzyılda sosyolojik bir cinnete dönüşmüş kitlesel bir hastalık…

Banane yaşam biçimine koyduğumuz ad; bananeizm

Ve bananeizmi dünya görüşü olarak kabullenenlere de bananeist diyoruz…

Ve başlarsak;

Değil midir kadroya geçen bir işçinin, taşeron işçilerin durumu sorulduğunda hal diliyle haykırdığı; banane

İnsanca geçinebilecek bir iş  sahibi olanın, işsizlik sorunu için söylediği; ” bu ülkede işsizlik sorunu değil iş beğenmeme sorunu var” trajik cümlesinin de bir tür banane olmadığını kim söyleyebilir…

Peki; balayını Paris’te yapan bir çiftin ekmeğin fiyatından bihaber oluşunun altındaki umarsızlığın izahını da bana neyle yapsak ayıp olur mu dersiniz…

Işıklarda yardım dilenen birine, aracının camını indirip ” Allah versin ” diyene de “keşke delikanlı gibi banane deseydin” deseydik ayıp olur muydu…

Alt kattaki komşunun, üst kattan gelen çığlıkları duymamazlıktan gelişine ne desek acaba…

Vay arkadaş;

İnsanlık rafa kalkıyor, banane

Çıkarperest bir sadaka toplumu zuhur ediyor , banane

Üretmek enayilik ve tüketmek maharet olarak görülüyor, banane

Liyakatin yerine tam gaz adamcılık konuluyor, banane

Kıblesi Kâbe olanların birçoğu   paraya secde ediyor, banane

İslam’ın aslının yerine ılımlı-radikal tanımlamalarıyla yeni(!) ucubeler peydahlanıyor, banane

Fakirin açlığı zengine göbek oluyor,banane

Nesil üstüne nesil harcanıyor, banane

Ahlaksızlık ekranlardan taşıyor, banane

Millet’in istikbaliyle oynanıyor, banane…

Diyoruz ki; yazık değil mi bu Millet’e…

Cevap! Sana ne!

Aklına bile getirmeyenlerin eğer bir aklı varsa unutmasın; bananeistler de mahşerde hesaba çekilecek ve yığınların banane dediği bir toplumda, acıdır ki konuştuğumuzda da tek duyduğumuz şey; SANA NE olmaya devam edecek…

Ziyanı yok!

Konuşacağız…

 

 

Bu Davayı Biz Sokakta Bulmadık

-Koltuk için davanın zarar görmesine göz yumana-

Bu dava Türklüğü sevmek davası

Vatanı bayrağı övmek davası

Bölücü haini kovmak davası 

Bu vatanı bedavadan almadık

Bu davayı biz sokakta bulmadık

 

Güzel Türkçe ile konuşuruz biz

Kültür hamuruyla karışırız biz

Bilge büyüklere danışırız biz

Bu dava millidir elden almadık

Bu davayı biz sokakta bulmadık

 

Atadan emanet bu yüce devlet

Ona sahip çıkmak görevdir elbet

İlkeler uğrunda tutarız nöbet

Savunmaktan bir an geri kalmadık

Bu davayı biz sokakta bulmadık

 

İslam inancına iman etmişiz

Türklük için benimizi atmışız

Vatan için kanımızı katmışız

Eli kolu sallayarak gelmedik

Bu davayı biz sokakta bulmadık

 

Dava için kanlar canlar verildi

Yıllar süren mahkemeler görüldü

İşler gitti istikballer serildi

Hep sıkıntı gördük mutlu olmadık

Bu davayı biz sokakta bulmadık

 

Bunları unutma tahta yapışma

Koltuk hırsı ile yanıp tutuşma

Eleştiren kişilerle kapışma

Her seçimde mutlu olup gülmedik

Bu davayı biz sokakta bulmadık

 

Yazıktır herkese bir çamur atma

Hırsınla mest olup koltukta yatma

“Önce Türkiye”yse nefsini tutma

Gönüldaşı bir gün olsun bölmedik

Bu davayı biz sokakta bulmadık

 

Yolu açın artık, dayanmaz yürek

Dava bayrağını yükseltmek gerek

Başka seçenek yok “İktidar” erek

Elli yılı verdik henüz ölmedik

Bu davayı biz sokakta bulmadık

 

 

Bayırbucak’ta Etnik Temizlik

Türkiye’nin Suriye politikasının ne kadar yanlış olduğu çok söylendi. Bugün karşılaştığımız bu sonuçlar bu yanlışların somut tecellileridir. Türkiye için birinci mesele içeride milli birlik ve beraberliğini sürdürebilmesi, dış taleplere göre dönüştürülmemesidir. Dış politikasının ana ekseni de kendisini çevreleyen güvenlik çemberinin güçlü kılınmasıdır. Suriye, Irak ve İran’la ilişkiler, Ege’de ve Kıbrıs’ta milli çıkarlarımızın korunması, Balkanlarda Türkiye’nin siyasi ve kültürel tesirliliğinin devam etmesi şarttır. Bugün gözden kaçan budur. Münferit olaylar tek tek ele alınınca gerçek resmin bütünü gözden kaçıyor.

Rus uçağı büyük bir sorun oldu. Tabii ki basit bir olay da değil… Türkiye bu konuda haklıdır ve gereği de yapılmıştır. Sorun iç politika konusu haline de dönüştürülmemelidir. Ancak bir Başbakan Yardımcısının “Eğer o uçak Rus uçağı olduğu anlaşılsaydı böyle davranılmazdı” şeklindeki açıklamayı da anlamak gerçekten çok zor. Demek ki siz antlaşma ve kuralları farklı ülkelere göre değişik uygulamaya hazırsınız. Keşke böyle bir beyanat verilmemiş olsaydı. Rus uçağı adeta beni düşürün demek istedi. Devamlı uyarılmasına rağmen, eğer sınır ihlaline devam ediyorsa; bu bir tesadüf değildir. Sonucu önceden belirlenmiş bir senaryoyu Türkiye’yi sıkıştırmak üzere Putin devreye sokmuştur. Rusya olsun; ABD olsun, PKK’nın Suriye kolunu Fırat’ın batısına geçirmeye niyetliler. Bundan dolayı bir süre önce ABD, şimdi ise Rus’lar terör örgütüne 5 ton mühimmat yardımı yaptılar. Biz Esad ile gereğinden fazla uğraşarak Suriye yönetimini PYD’ye yaklaştırırken bindiğimiz dalı kestik. Suriye’nin kuzeyinin, Irak’ın kuzeyine çevrilmesine yardımcı olduk. Suriye politikası baştan aşağı yanlışlarla doludur. Bizim için önemli olan güney sınırımızın güvenlik altına alınması ve terör örgütünün Kuzey Suriye’de egemen olmasını önlemekti.

Sorun ne kadar yanlış ele alınıyor ve başka bir alana çekiliyor. Düşürülen uçak dolayısıyla Rusya ile ilişkileri iyileştirmek sorunun sadece bir parçasıdır. Asıl sorun; Kürt koridorunun tamamlanmamasıdır. Türkiye sadece Rusya ve Suriye yönetimiyle değil; İran, ABD ve İsrail ile de karşı karşıya getirilmiştir. Rusya ve ABD Suriye hava sahasında uçaklarının karşılaşıp çatışmaması için anlaşma yapıyorlar. Aslında farklı çıkışlara rağmen, ne ABD Rusya’ya; ne de Rusya ABD’ye karşı değil.

Bayırbucak‘ta IŞİD’i (DAEŞ) bombalıyoruz diye Türkmen’lere etnik temizlik yapanlar, evlerini barklarını terk ettirenler, insan haklarının en önemli unsuru olan yaşama hakkına saldırdılar. Rusya ve ABD de bu etnik temizliğe ortak olmuşlardır.

Rusların Ukrayna’yı hedef alarak, yaşadıkları bölgelerde soydaşlarını korumaları hakları ise; Türk sınırına yakın bölgedeki Bayırbucak Türkmenlerini korumak da Türkiye’nin insani görevidir. Ancak siz ne Irak’da, ne de Suriye’de biz soruna Türkmen gözlüğü ile bakmıyoruz dediniz. Aynı yanlışı Kıbrıs’ta da yaptınız. Acaba Ruslar, biz Ukrayna’daki soruna Rus gözlüğü ile bakmıyoruz dediler mi? Bunun böyle olmadığını gördük. Milli menfaatlere sahip çıkmadan onların karşısında tarafsız kalarak çıkarları savunamazsınız. Acaba Türk Milleti 1 Kasım Genel Seçimlerinde bu yanlış dış politika örneklerini mi destekledi? Seçim sonuçları ülkeyi Suriye bataklığının içine atacak politikaya evet mi dedi?

Hariciyedeki monşerler saltanatını kıracağız, aktif dış politika uygulayacağız ve her konuya müdahil olacağız, Ortadoğu’da bizsiz hiçbir şey olmaz diyen yöneticilerimiz her şeye sonunu düşünmeden müdahil olmanın ve burnunu sokmanın bedelini bugün ülkeye ödettiriyorlar.

Diğer taraftan, daha önce Ege’de ihlaller karşısında Yunan uçaklarını düşürmemiştik, şimdi neden Rus uçağını düşürdük şeklindeki yaklaşım tarzı da tutarlı değildir. Kural, ülke farkı gözetmeden gereğini yapabilmektir. Ortadoğu’da itibar kaybeden, siyasi tesirliliği azalan Türkiye, Bölgeden dışlanmaktadır.

Türkiye karşıtlarını dışarıda aramayalım. Güneydoğu’daki olaylar karşısında ülkeyi olmadık tavizlere zorlamaya ve buna uygun yeni anayasalar çıkarmaya hazır işbirlikçi takım ciddi sayılabilecek TV kanallarında bile boy göstermektedir.

 

 

Dünya Dönmesini Sürdürüyor mu?

İstanbul’da Aralık ayı etkinliklerin adeta zirveye tırmandığı bir zaman dilimidir. Konferans salonları, galeriler, konserler, tiyatrolarda doluluk oranları her zamankinden daha fazladır. Geçen hafta da öyle oldu. Bu haftada öyle olacak. Bir kolejde “Yazarlar Okulda” kapsamında gençlerle sohbet ettim.

Amacı yeni ve genç araştırmacılar yetiştirmek, bulup ortaya çıkarmak, üretimine katkı vermek olan İSAV’ın, İstanbul Topkapı Eresin Oteli’nde üç gün süren”OSMANLI YÖNETİMİNDE Arap Coğrafyası Milletlerarası İlmi Toplantısı: İDARİ, SİYASİ VE SOSYAL YAPI” konulu etkinliğine katıldım. Başkan Prof. Dr. Ali ÖZEK83 yaşına rağmen ameliyat sonrası kendisinden başka kimseye zararı olmayan  mikrop kaptığı için özel dezenfekte edilmiş odasından izin alarak bu toplantıya gelmişti. Aşk böyle bir şey demek.

 

Ajan Lavrenslerin Şartlanırdığı Bölge

Bir anektod da dikkatimi çekti toplantıda; Libyalı bir genç asistan Osmanlı Cihan Devleti’nin ülkelerini 600 sene nasıl sömürüldüğünü, emperyalist bir ülke olarak Osmanlıların ipliğini pazara çıkarmak için çalışmalar yaptığını, ancak imtihanda ilmi jüri önünde nasıl yanıldığını anlatıyor ve İstanbul’un Libya’ya tam tersi, değil sömürmek kendi imkân ve kaynaklarından çok şey aktardığını hatırlatarak tezini öyle veriyor. Çünkü İslam Coğrafyasında özellikle İngilizler bu tezi sürekli öne sürerek, okullarda okutulmasını sağlamış, bölge halkını da öyle şartlandırmıştı. Mısırlı Prof.Dr. Muhammed Harp de bunun örneklerini verdi; Ortadoğu’da birkaç nesil maalesef böyle yetiştirildi. Fakat artık kazın ayağının öyle olmadığı ortaya çıktı. Çıktı ama İslam coğrafyası ve bazı Ortadoğu ülkeleri zenginliğin verdiği şımarıklıkla ilmi, sanatı, kültürü, dönüşümü, fikri gelişimi, medeniyet hareketini öne çıkaracağı yerde tekrarı, mevcudu, biyatı, gücü, korunmayı tercih ediyor. İyi ki İSAV gibi gönüllü sivil toplum kuruluşları var da bu sorun geç de olsa telafi edilmeye çalışılıyor.

 

İSAV’ın çalışmalarına baktım hayatın tam kalbi mesabesindeki konuları gündeme taşımış, tartışmış, kitaplaştırmışlar. İşte bunlardan bazı anahtar temalar: aile, ahlak, Avrupa Birliği, bilim, bilgi, değişim, demokrasi, düşünce, iletişim, hukuk, gelenek, güzel sanatlar, küreselleşme, sosyal hayat, örf, özgürlük, terbiye ve yaşlılık bunlardan bazıları. Çok sevindim bunları öğrenmek ve yaşamakla. Toplantıda Ensar Vakfı ve kitap fuarlarına katılmayan Başbakanlık Arşiv Genel Müdürlüğü de bir stant açarak yayınlarını sergilemişti. Çok önemli bilgi ve belgeler vardı kitap dünyasında.

 

Bilgi İçin Yorgunluğa Talip Olmak

Benim bu etkinliklere ulaşabilmem için evden en az iki saat önce çıkmak gerekiyor. Arabanızla gitmenin zaten mümkünü yok. Ulaşım araçları ve özellikle metro, tramvay ve metrobüs tercih ediliyor. Yaşınız, cinsiyetiniz ve kimliğiniz ne olursa olsun size hiç kimsenin yer veremeyeceğini göze alarak, iki saat ayakta gitmeyi de kabul edeceksiniz bunun için. Bindiği araçta akıllı telefonlarıyla saatlerce oynayan öğrencilerimizi seyrederek seyahat edeceksiniz. Ben de öyle yapıyorum.

 

Aynı gün ikinci etkinliğe Bayrampaşa Titanic Otel’de katıldım. Bu da üç gün devam ediyor; İstanbul Güvenlik Konferansı:70 Yılında Birleşmiş Milletler ve Küresel Yönetişim Uluslararası Toplantısı. TASAM bunu hep yapıyor, iyi ki de gerçekleştiriyor. Yoksa aydınlarımız bilgisiz ve ilgisiz kalacaklardı gelişmelere.

TASAM’ın bu önemli etkinliğinde; devlet doğasının değişimi, G-20 Türkiye 2015, Arap Barış Girişimi, İklim Medifikasyonu Teknolojisi, enerji Güvenliği, Türk Arap İlişkileri görüşüldü. Bu toplantı Berlin, Münih ve Cenevre Toplantıları için de bir ön görüşme esasında.

 

TASAM Başkanı Süleyman Şensoy süper bir açılış konuşması yaptı. Şensoy’un aktardıkları notlarıma göre şöyle; Toplumun, güvenlik güçlerinin yönlendirmesine ihtiyacı var. O halde bir kısa ufuk turu şöyle gelişiyor; BM 70. Yaşını kutluyor. Dünyanın yönetilebilirliği ve refahı açısından bu önemli. Peki küresel yönelişim ile Birleşmiş Milletlerin geleceği nasıl olacak? Dünya büyük bir türbülans yaşıyor. Çünkü 2. Dünya Savaşı’ndan(1939-1945) sonra ilk defa bir kaynak krizi yaşandı(2008). Çünkü ülkeler borç ve para borç üzerinden değer ürettiler. Arap Baharı ile dünya ciddi bir gelişme yaşadı. Çin’in pastadan büyük pay alması yürekleri hoplattı ve herkesi şaşırttı. Doğu ile batı rekabet ortamına girdi.

 

Mikro Milliyetçilik, Entegrasyon ve Güvenemezlik

Süleyman Şensoy’a göre dünya günümüzde üç çeşit sorun yaşıyor:

1.Mikro milliyetçilik. Bunun içerisine potansiyel vaadeden her şey giriyor. Mesela göçmen krizi, Şengen(Schengen) Anlaşmasının askıya alınması gelişmeleri, dünyada herkes farklı bir alanı yaşıyor.

2.Entegrasyon. Entegrasyon hamleleri hızlandı. Uluslararası örgütlerde yöneticilik atılımları arttı. DÜNYA TEK BİR DEVLETE DOGRU MU GİDİYOR? BÜYÜK ACILAR MI YAŞANACAK? Dünyanın tek bir lüksü yok.

3.Güvenemezlik. Her şey günümüzde büyük bir hızla değişiyor. Bitmeyecek bir KRİZ anlayışı mevcut. Başarı veya tam tersi yaşanıyor. Bu oran da belli değil üstelik. Dolayısıyla SOFİSTİKE BİR AKLA İHTİYAÇ var. Çünkü kaynak sıkıntısı etkili oluyor. Avrupa Birliği’nde de başarıda, başarısızlık görünüyor.

Küresel etkilere gelince;

1.Dünyada orta sınıfın kaldırılması hemen akla gelen. Günümüzde emekçi sınıfı tasfiye edildi. Oysa emekçiler yani ORTA SINIF GÜVENLİK AÇISINDAN da önemli.

2.İkilmi değişiklikleri.

3.Değerler sorunu; Dünyada imparatorluklar dönemi artık bitti. Böyle bir serüven de yok. Buna karşılık ideolojik bağlar yükselişe geçti evrende. 1990’dan sonra ekonomik hedefli bir dönem yaşanmaya başlandı. Dünya değerler sorununu aşıyor. Çin’deki 31 trilyon dolarlık gelişmeyi batı hesap edemedi. Bunun karşılığında yeni bir model de sunamadılar.

4.Küresel meydan okuma. Üretmek, büyütmek ve  tüketmek sürdürebilir  değil. Bu değişmezse “DÜNYANIN SONU GELİYOR” demektir. İnsanlık böyle bir sisteme intibak edemez, güçlük ve zorluk çeker.

5.Teknolojik gelişmeler. Dünya bu boyutu taşıyamaz, çünkü teknolojinin artık takibi bile zorlaşıyor, sık sık modelleri değişiyor. Buraya da yeni bir boyut getirilmelidir.

 

Alt Katta Yangın Üst Katta Düğün Olmaz

Bu tespitlerden çıkarılacak netice ve ders de şöyle:

1.Devletler görünmeyen bir bağışıklık sistemi içinde.  Bu bağışıklık sistemi çok güçlü olmalı ki devletler çözülmesin. Alt katta yangın, üst katta düğün olmaz. Devletler basireti elden bırakmamalı. Yapılanma çok ama, temelde hayati sorunlar yaşanıyor.

2. Yumuşak güç. Devletler askeri güce kaynak aktarıyor. Bir denge gözetilmiyor. Bunu özellikle de gelişmekte olan ülkeler yapıyor. Manipülatifgirişmelere bununla mani olunabilir.

3.EnerJi, su ve gıda güvenliği. Himalayada çıkan bir su 2.5 milyon insanı ilgilendiriyor ve bu su için çatışma çıkabiliyor.

4.Makro hedef bütünlüğünün sağlanması. Kişisel fedakarlıkla bu gitmeyecektir.

5.Din, dil, coğrafya, tarih devletlerin güvenlik sorununu çözmez. Bunun için NİTELİKLİ İNSAN KAYNAĞINDAN PAY ALINMALIDIR.  İyi yönetilmez İse iç savaşa gidiliyor, götürülüyor.

6.Stratejik iletişim. Bütün veriler değerlendirilerek sonuca gidilmelidir.  Bunun için de NATO’da YENİ BİR FORMAT geliştirildi.

 

Vasat Aydını Aşabilmek

TASAM Başkanı Süleyman Şensoy’in tespit ve açıklamaları müthiş. Toplantıda bunlar devam edecek derken gerisinde dağ fare doğurdu. Milletlerarası bu toplantının fikir babası Marmara Üniversitesi hocaları (imiş). Bu bir akademi için ayrıcalık ve sevindirici. Ancak Rektör Prof. Dr. Mehmet Arat’ın gelemediği toplantıda Prof. Dr. Alaattin Yalçınkaya bir hatırlatmayla başladı konuşmasına;

-Bütün imparatorluklar Rus Çarlığı ve ABD hariç başta Fransa. İngiltere ve Osmanlı olmak üzere oğlak ile yengeç dönencesi arasında yaşamıştır. Dolayısıyla Anadolu toprakları bu yüzden önemli. İstanbul 3 imparatorluğa başkentlik yaptı. Dikkat edilirse Birleşmiş Milletlerin başını ağrıtan çatışma ve rahatsızlıklar da etrafımızdaki topraklarda gelişiyor.

Fransızların deyimiyle bu bir “vasat aydın” tebliği oldu. İkinci vasat aydın açıklaması, konuşması kadar tanıtımı da o kadar süren Vecdi Gönül oldu. Sayın Vecdi Gönül devletin her kademesinde(Vali, Sayıştay Başkanı, Emniyet Genel Müdürü, Milletvekili ve Bakan) ve çoğu uluslararası ilişkilerde hep önde, tecrübe ve birikim sahibi olmasına karşılık tebliği bir lise öğrencisinden öteye geçmedi. Adeta toplantıdaki yerli yabancı herkese başta Aristo olmak üzere bazı batılı düşünürlerden aldığı görüşlerle bize uzun uzun NATO ve Birleşmiş Milletleri anlattı.

Notlarıma defalarca baktım, cımbızla ayıklayarak önemli bulduğu hususlar Aristo’nun  “İnsan politik bir hayvandır” deyişi ile şunlar; toplumsal yaşamada karşılıkla anlayış şarttır. Savaşlar her şeyi değiştiriyor. Dünyanın ahlaki şuuru olması gerekiyor. Terörizm, siber saldırı, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı ve göçler dünyada belirsizlik ortaya çıkarmıştır. Vekaletle kuklalar savaşı yapılıyor. Enerji stratejik silah oldu. Adaletsizlik, terör, gelir dağılımı ve fakirlik dünyayı tehdit ediyor. BM şeffaflaştırılmalı. Daha fazla barış ve refah olmalı.

TASAM önemli fikirler üretiyor, hatırlatmalar yapıyor; öyle sesi çok gürültülü çıkmasa da.

Bütün bu anlatılanların araştırması ve değerlendirmesi yanında, romanı, öyküsü, sineması, müziği olmalı. Yeni nesillere böyle aktarmak gerekecek.

 

 

Kötü Komşu İnsanı Alternatif Eksen Sahibi Yapar

0

Tarihî düşmanlıklar zamanla ırsî bir karakter kazanabiliyor. Demek ki düşmanlığın stratejik bir yanı var. Dostlukların neden olmasın? Ülkeler arasındaki tarihî dostlukların da ortak gelecek planlamalarına dayanak tutularak kıymetlendirilmeleri lazım.

En eski / ezelî rekabetimiz Çin’ledir, son 5 asır ise Rusya. Biz 2023’ler için bir Türk & Çin mücadelesinin başlamasını öngörürken Rusya ile kaseti tekrar başa sardık. Eee, ‘Avcı nice tuzak bilirse av da o kadar yol bilirmiş.’

Alternatif Eksenler diye bir kitabımız var. Türk Dış Politikası için millî stratejiler ve özgün kurgularla dolu. Bunlardan bir tanesini ve en önemlisini Afrasya Birliği olarak kitabın adına ortak ederek öne çekmeye çalışmıştık.

“… çıkış arıyorsak, el yordamıyla birinci planda AFRASYA BİRLİĞİ’ni (United Afrasia) öneriyoruz. Kaderdaş iki kıtanın; Afrika ve Asya’nın, yani dünyanın yarısının Amerika, Avrupa ve Okyanusya’ya karşı terazinin kefesinde ağır basması. Afrika’dan 3, Asya’dan 7 ülkenin yer aldığı ve eşbaşkanlıklarını Türkiye ile Japonya’nın yaptığı stratejik kesişim kümesi en zengin ve en sağlam birlik” demiştik.

Son kitabımız olan TARİHİN YENİDEN YORUMLANMASI’nda Afrasya projeksiyonumuzu da güncelledik. Oradan bir tabloyu zihin egzersizi olarak yorumsuz paylaşmak isteriz:

ÜLKE  ADI    NÜFUSU  YÜZÖLÇÜMÜ   TEMELGÜÇ   İHRACAT  İTHALAT   GSMH (milyar $)

1.Türkiye 78 m.            815 bin                 Ordu                  150              240               805

2.Japonya 127 m. 378 bin             Teknoloji               700              770            4.210

3.Pakistan 200 m.             804 bin              Nükleer                  35                45               275

4.Endonezya 255 m.          1.905 bin            Madenler                225              200               895

5.Nijerya 182 m.             924 bin            Petro-gaz                100                60               575

6.Mısır 90 m.          1.003 bin        Hidro-konum               30                60               325

7.Kazakistan 18 m.           2.725 bin           Petro-gaz                100                50               230

8.Malezya 31 m.              330 bin             Ticaret                  240              200               375

9.Fas 34 m.             447  bin            Konum                    30                40               105

10.Azerbaycan 10 m.                 87 bin           Petro-gaz                  30                20                 90

AFRASYA     1.025 m. 9,4 m. km2 Stratejik İşbirliği 1.640 1.685 7.785

AB              508 m.           4.324 bin          Ekonomi              3.000           3.000         16.450

ABD             322 m.           9.857 bin             Silah                  1.620           2.350         17.420

ÇİN           1.376 m.           9.597 bin            Nüfus                 2.400           2.000         11.210

RUSYA          144 m.         17.098 bin           Toprak                   260              145            1.235

Türkiye, koca bir çiftliği andıran Rusya Federasyonu gibi karmaşık yapıya karşı ister

kendi elindekilerden ister karşı tarafın elindekilerden çok kart oynayabilir. Dağistan’a taşınan Çeçen Cihadı’na tekrar sahip çıkmaktan özerk cumhuriyetlerdeki insan hakları sorununa, doğalgaz tercihini başka ülkelere yöneltmekten Ukrayna ile stratejik ortaklık kurmaya, İstanbul – Çanakkale Boğazları’ndaki geçişi zorlaştırmaktan Moskova’daki mafyatik gruplara etki yapmaya ve etnik aidiyetleri kaşımaktan ekonomik yaptırımlara kadar..

Ne demişler; kötü komşu insanı alternatif eksen sahibi yapar.

 

 

 

“Ordu Mesudiye Sesi”nin Düşündürdükleri

0

25. Sene-i devriyesi sevinçle kutlanan “Ordu MESUDİYE Sesi” gazetesi okuyucularının ve bu vesileyle, tüm gazete okuyucularının; neden gazete okumaları ve hattâ okutmaları; yani okudukları herhangi bir gazeteyi yaşatmaları gerektiğini; bir de şu hususlara bağlayabiliriz:

Evet, her vatandaşın tasvip edip beğendiği bir gazeteyi; -gazetenin yurda ve dünyaya açılan bir pencere olması hasebiyle- mutlaka okuyup, takip etmesi gerektiğine içten inanmaktayız.

Çünkü, mesela seçimlerde ve sırasında halkın oyuna başvurmak gerektiğinde; vatandaşın tercihinde isabet etmesi için; kendisini bu şekilde yetiştirmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

X

Gazetenin müessiriyet ve etkisi, o denli hayatîdir ki, birçok gazeteci -maalesef- fikir ve düşüncelerinden rahatsız olanlar tarafından başlarından olmuştur.

Nitekim Türk gazeteci ve yazar Ahmed Samîm (1884 – 1910), İttihad ve Terakkî muhalifiydi öldürüldü.

İlk Basın şehidi olan gazeteci Hasan Fehmi (1874 – 1909); Serbestî Gazetesi’ndeki yazılarında İttihad ve Terakkî idaresini eleştirdiği için 6 Nisan 1909’da vuruldu.

Basın o kadar etkilidir ki, İttihad ve Terakkî yönetimine karşı yapılan tenkitler -bir bakıma- 31 Mart Olayı’na da yol açmıştır denebilir.

X

Basın; cemiyetteki güzel şeyleri nazara vererek; onların benimsenmesi ve yapılması gerektiğini okurların zihinlerine nakşeder ve nakşetmeli.

Basın; yapılan kusurları göstererek, terk edilmesi icap ettiğini okuyucularına hatırlatır ve hatırlatmalı.

Basın; güzel şeyleri göz önüne sererek, onlara yönelmeyi teşvîk eder ve etmeli.

Basın; bâtıl şeyleri iyice tasvîr ederek, saf zihinlerin; dalâlet ve sapık fikirler edinmesine çalışanların önüne sed çeker ve çekmeli.

Basın; bütün bu işlevini yerine getirirken, yani iyi, güzel, kötü ve çirkin şeyleri kamuya sergilerken “Hakimiyet bilâ-kayd ü şart / kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesinden asla taviz ve ödün vermez ve vermemeli.

Tabii “Hak” mefhum ve kavramını da gözünün önünde bulundurur ve bulundurmalı.

Basın; bâtıl, yanlış ve sapık fikirleri iyice, enine boyuna tasvir edip açıklamamalı. Bunu yaptığı takdirde saf zihinleri bozar. Onları eğri ve yanlış yollara sevkedip yöneltmiş olur.

X

Velhasıl Basın da herkes gibi vazifesini bilmeli, su-i istimal edip kötüye kullanmamalı.

Çünkü Basın; güzel, iyi ve doğru şeyleri neşretmekle mükellef / yükümlü ve görevlidir.

Aynı zamanda umuma / genele yani kamuya hitap etmeli, fikirleri doğruluk süzgecinden geçirerek yayımlamalı.

Basın’ın hedef edindiği maksat; ittihad-ı millet / milletin birlik ve beraberliği olmalı.

Elmas kılıç hükmündeki Basın; diline itidal / orta yol ile saykal yani cilâ vurmalı.

Ta ki ifrat ve tefrit ile / aşırı geri kalmak ve aşırı ileri gitmekle pas tutmasın.

X

Yoksa, belâgat yerine; mübalâğa / abartma, yalan ve aşırı bir keşmekeşliğe sebep olan gazeteler; bu çeşit yayınları ile yeni 31 Mart olaylarının çıkmasına zemin hazırlamış olurlar.

Unutmayalım ki, II. Meşrutiyet’in yani Demokrasi yolunda ikinci adımın atılmasında; o zamanki gazetelerin müspet / olumlu ve büyük bir dahli vardır.

Keza Millî Mücadele’de halkın tenvir edilip aydınlanmasında, o günün şartlarında güç belâ çıkabilen gazetelerin çok büyük rolü ve hizmeti vardır.